Köşe YazılarıManşetYazarlar

Büyükşehir Belediyesi’nde işler ne alemde?

Zor bir seçim sürecinin üzerinden bir yıldan fazla bir zaman geçti.  Bu süre sonunda bir muhasebe yapmak adettendir.

Geçtiğimiz günlerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nde yapılan atamalar, kamusal alanlar için düzenlenen yarışmalar hakkında sosyal medyada tartışmalar yaşandı. Bu tartışmalar yaşanırken İPA (İstanbul Planlama Ajansı), Enstitü İstanbul gibi Büyükşehir’in yönetsel kararlarını, etkinliklerini içeriklendiren fikir geliştirme organlarının nasıl bir yapıda kurumsallaştığı, bunlarla ilgili yöntem sorunları zannedersem pek bir tartışma konusu olmadı.

Margarin, parmak patates, İstanbul için vizyon ihalesi

Elimde İBB’nin çıkardığı İstanbul Bülteni var. Arka kapak içindeki ihale ilanlarına bakıyorum. Hizmetler Müdürlüğü için dondurulmuş parmak patates, margarin…  Şehir Planlama Müdürlüğü için de “vizyon ihalesi(*)“…

Demek ki İstanbul için ne kadar vizyon gerekiyorsa, o kadar da ondan alınacak, bu ihale ilanından anlaşıldığı kadarıyla.

Şartnamesi de hazırlanmış olduğu için merak edilmemesi gereken ise şu:  Acaba hangi evsafta, cinste ve özellikte kaç ton (ya da metreküp) “vizyon” satın alınacak? Öyle ya, madem ki ihale yapıyorsunuz,  bir de bunun teknik şartnamesi var.

Bunu hiç ama hiç merak etmiyorum, çünkü ihale şartnamesinin mutlaka içini çekmeceden çıkardıkları başlıklarla doldurmuşlardır: Çalıştaylar, atölye çalışmaları, yayınlar, anketler, kamuoyu araştırmaları, danışmanlık ücretleri…

Yönetime kim gelirse aynısını yapıyor. Nasıl olsa şartnameyi de kendileri hazırlıyor. Kendin pişir kendin ye.

Şunu da ekleyeyim: İhalenin adresi bile bellidir, büyük ihtimalle. Hiç merak etmeyin onun bunun elinde değil, ihale Büyükşehir’in iştiraki olan bir şirketin üzerinde kalacaktır. Üstelik bu ihalenin kimin için yapıldığı, nereye ve kimlere ne kadar bütçe aktarılacağı falan, bunların hepsi önceden bellidir. Böyle önemli bir konu tesadüflere bırakılamaz.

Yöntemler de bellidir. Kamu yönetiminlerin karakterini ise hangi konulara öncelik verdikleri belirler. Kimlerin, hangi kişilerin kamu adına hangi güç ilişkilerini kullandıkları, neler yaptıkları değil.  “İstanbul İçin Vizyon” gerekiyorsa, bu çalışma da gerektiği gibi hazırlanacak demektir.

Bu “İstanbul İçin Vizyon” ihalesi de bu rutin işleyişin küçük bir örneği.  Karşınıza “İstanbul İçin Çevre Düzeni Planları” ya da  falanca yerdeki “Kıyı Düzenlemeleri Mimari Tasarım Projesi”  de, şehirdeki plan ve proje işleri de olabilir. Bu çok sıradan bir uygulama. Şehir planları bile genellikle ihale ile, müteahhitlik hizmetleri biçiminde hazırlanır ya da kamu gücünü kullanan aktörler tarafından.

Bu model kamu adına üretilen bilgiyi ya da kamu kurumları içindeki örgütlenmeyi gene kamu adına (ya da bir şirketin altında) kamuya yeniden pazarlamak üzerine kurulur. Kolaysa bağımsız kurumlar, uzmanlar, araştırmacılar bu faaliyetlere katılsın. Onlar görevleri icabı “gönüllü” gibi düzenlenen toplantılara katılırlar, böylece katılım meselesi de halledilmiş olur. Ayrııca kamu adına bilgi üreten, kurullarda, kariyer fırsatları sağlayan kurumlarda köşe başlarını tutmuş kişileri de danışman olarak işe alırsınız, olur biter.  Büyükşehir’in şirketleri ile rekabet etmek kimin haddine?

‘Estetik rejimi’ kamunun karakterini belirler

Büyükşehir Belediyesi’nde planlama/projelendirme gibi fikir üretimi, ya da yaratıcı işler diyebileceğimiz faaliyetler için kullandığı yöntemler şunlar:

  1. Kendi kadrolarına yaptırmak: Fikir üretiminin bürokratik yapıların içinde gerçekleştirilmesi doğasına aykırı. Kapalı uçlu ve bağımlı bir ilişki fikir üretiminde bir sansür sistemi gibi görülebilir.  Hukuk devletlerinde kamu aktörleri yalnızca çerçevelendirme aşamasında katılımı düzenliyor. İçerik üretimini sivil topluma bırakıyor.
  2. Kamu üniversiteleri ile protokol yaparak kamu adına üretilen bilgiyi kullanmak: Burada daha çok kamu adına elde ettiği bilgiyi kullanan imtiyaz sahipleri ortaya çıkıyor.   Bu sistem de kapalı uçlu ve kamusal alanda tekelci bir paylaşım düzeni yaratıyor. Hukuk devletlerinde kamu adına üretilen bilgi herkese açık olmak zorunda. Kamuya tekrar satılması suç teşkil ediyor.
  3. İhale etmek: İçeriği belli olmayan bir şeyi ihale ile kamunun elde etmesi imkansız. Hukuk devletlerinde piyasa aktörleri ancak projeler ortaya çıktıktan, rekabet koşulları oluştuktan sonra, yani ne yapılacağı belli olduktan sonra katılabiliyor.

Elbette bir de fikir ürünlerini yarışma ile elde etme yöntemi var. Ancak yarışmalar hem çok zaman aldığı, hem de çok sınırlı bir alanda düzenlenebildiği için çok etkili değil.  Örneğin Büyükşehir Belediyesi kimi zaman yarışma açsa bile, bu mimari tasarım projesi gibi bir konuyla sınırlandırılıyor. Program geliştirme, proje yönetimi, planlama için yarışmacı yöntemler kullanılmıyor. Oysa iyi yönetilen şehirlerde bir kültür merkezinin yönetiminden bir sosyal hizmetin geliştirilmesine, sivil toplumun, bağımsız kurumların, yapıların katılım yöntemleri demokratik yönetimlerin temelini oluşturuyor.  

Siyasetçi gerçekten başarılı olmak ister mi?

İmamoğlu katılımcılıktan, özgürlükçülükten, eşitlikçilikten söz ediyordu. İtaat gibi şeylerden söz eden Binali Yıldırım‘dan bu nedenle daha fazla destek aldı, nefes almak isteyen seçmen kitlesinden. Tercihi yerel seçimlerde demokrasi talebi çerçevesinde bir koalisyonun oluşmasına yol açtı. Ekibiyle birlikte diğer adaydan farklı bir şeyden söz etmesi hiç şüphesiz iktidarın oluşturduğundan farklıydı, bir yenilikti. Demokrasi ve katılım talebi etrafında oluşan bu hissiyatın, bir araya gelmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Ancak bu bir sene içinde yönetimin eski dönemin “estetik rejimi”ni devralmış olduğu görülüyor. Yönetimler değişiyor ama eski ilişkiler kurumların üzerine yapışıp kalıyor.

Çünkü kim seçilirse seçilsin, katılım siyasetçilerin tek başlarına yapabilecekleri bir iş değil. Bu nedenle yalnızca yönetimlerin ne yaptıklarına bakmak yetmiyor. Katılım süreci çoğu zaman siyasetçiler tarafından değil, “estetik rejimi”ni kontrol eden simgesel sınıflar ve kamu ile iç içe girmiş güç ilişkileri ve imtiyaz sahibi aktörler ve şebekeler tarafından şekillendiriliyor. Tasarımların, kararların içeriği bu “estetik rejimi” tarafından belirleniyor.  

Bu katılım yönteminin sonuç odaklı bir yaklaşım olduğunu, sürece ilişkin bir gelişme sağlayamayacağını söylemek gerekiyor. Gene yukarıdan bakan, “bilen özne” ve “katılımcılık” adı altında nesneleştirilen sivil toplum. Özellikle uzmanlık konularında kimi zaman konuları konukların perspektifiyle sınırlandıran, sanki kendisini görünmez kılan, farklı bakış açılarının olabileceğini yansıtan değil de sanki değişmez bir özü varmış gibi kendisini silikleştiren bir yaklaşım olduğu görülüyor.

Bu nedenle örneğin kamu gücünü arkasına alan imtiyaz sahipleri katılımı “halkın katılımı” gibi göstererek nesneleştirici bir bakışla popülist bir simgeleştirmeye indirgiyor, planlara katılımı . Çalıştaylar, anketler, toplantılar… Bunlar sanki daha demokratik gibi gözüken bir temsil yöntemi gibi gözüküyor. Ama bu bir kandırmaca.  

Örneğin “kriz ve afet yönetimi” ya da “pandemi” konusu… bunlar planlama süreci içinde öncelikli bir başlık. Çoğu zaman bu tür olağanüstü durumlarda yenilikçi deneyimlere kapılar aralanır. Büyükşehir tarafında sivil toplumla bir katılım ilişkisinin kurulmak şöyle dursun, tam tersine iletişimin bile askıya alındığı görülüyor. Elbette bunun bir de karşı tarafı var:

Sivil toplum da ağlar oluşturmaya çalışırken, çok yönlü bir yerel izleme, eylem planı oluşturmaya çalışırken acaba temsilcileri aracılığıyla köprüler kurmakta yeterli başarıyı sağlayabiliyor mu? Bu örnekte de olduğu gibi kararlar alınırken bunun planlama süreci ile hiç bir ilişkisinin olmadığı görülüyor. Oysa planların hazırlığı oldukça uzun bir süreye yayılıyor. Yani kararlar  aniden ortaya çıkmıyor. Burada gene sivil tarafın da yalnızca sonuçlar üzerinden gerçekleşen itirazlarını ve eşitlikçi olmayan bir modeldeki katılım talebini de sorgulamak gerekiyor.

Diğer bir konu kültür mirası envanteri/değer sisteminin oluşumu: Plan hazırlık sürecindeki gene ilişkisizlik örneği Büyükşehir tarafından hazırlanan İstanbul Kültürel Miras Envanteri. İçerik elbette ki önemli. Ancak farklı iddialar ve yönetim erkinin dışında sekülerleşmiş bir bilgi üretimi gerektiren değer sisteminin bir kaç danışman eşliğinde kapalı bir süreçte gerçekleştirilmesi koruma anlayışından nasıl bir bakışın hakim olduğunu gösteriyor. Böyle tepeden inmeci bir yaklaşımla,  mimarlık eserlerinin tescil edilerek korunacağını hayal etmek tam da uygulamada tepkisel güdüleri motive eden, nesneleştirici bir yaklaşımla yaratıcılığı felç engelleyen bir uygulama biçimi. 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni, Kent Konseyi‘ni, STK’ları biraz sarsmak lazım. Nedir sorunları dile getirmemizi, tartışmamızı ve çözümler geliştirmemizi engelleyen?

 *

İstanbul Bülteni Haziran 2020 sayısı, sayfa: 97.  İhalenin başlığı şöyle: “İstanbul Vizyon Çalışması ve Bütünleşik Mekansal Gelişim Strateji Belgesi Oluşturulmasına Yönelik Araştırma, Veri Toplama, Analiz, Proje ve Yönetim Modeli Çalışmaları Hizmet Alımı İşi”