Köşe YazılarıManşetYazarlar

6/7 Eylül Olayları bağlamında suç ve failin gözden geçirilmesi  

Evleri, işyerlerini, ibadet yerlerini yakma-yıkma, tahrip etme, yağmalama, sivil öldürme, yaralama, toplu tecavüz etme gibi toplu şiddet eylemlerini içeren şiddet eylemlerini adlandırmak için Rusça‘dan başka dillere geçerek evrenselleşen “pogrom” kavramı kullanılıyor. Etnik ve siyasal ayrımcılık yoluyla ötekileştirilen topluluklara karşı gerçekleştirilen şiddet eylemlerini adlandırmak için. 1955 yılında gerçekleşen 6/7 Eylül Olayları, evet bir pogrom ama diğerleri ile bazı benzerlikleri ve farklılıkları da var.

6/7 Eylül İstanbul Pogromu tekil bir olay değil. Ulusdevletleşme sürecinde hakim olan, kalıcı hale gelen bir politik süreç, yapı. Yalnızca kitlesel bir şiddet olayı değil, aynı zamanda tekerrür eden, kurumsallaşan bir rejimin işareti.

Hafızalarda yer alış ve adlandırılış biçimiyle “6/7 Eylül olayları” Müslüman olmayan Türkiye vatandaşlarına karşı çok uzun bir süre içinde başlatılan sistemli bir kırım operasyonunun yalnızca travmatik bir halkası.

‘Örgütlenmiş, kurumsallaşmış şiddet rejimi’

Basında yer alan haber başlıklarına baktığımızda saldırıların sanki “galeyana gelen halk” tarafından düzenlendiği gibi bir izlenimine sahip olabiliyoruz. Olayların gerçekleştiği yıllardaki haber başlıkları ise daha da yanıltıcı. Oysa saldırıların devlet gücünü kullanan ve topluluklarla etkileşim halinde şiddet olayları düzenlemekte deneyim kazanmış bir örgüt tarafından planlı ve programlı bir şekilde gerçekleştirildiği ayan beyan ortaya çıkmış vaziyette.

Saldırganların gruplar halinde araçlarla taşınması ve yönlendirilmesi, ellerine bizzat güvenlik güçleri tarafından balyoz gibi aletlerin verilmesi, halkı kışkırtmak ve resmi olarak planlanan saldırılara “toplum galeyana geldi” görüntüsü vermek için Selanik‘te konsolosluk bahçesindeki Atatürk’ün evine bomba atıldığı gibi senaryonun hazırlanması. Bu büyük rezalet sahneye konduktan sonra asıl faillerin, suçluların yakalanıp cezalandırılmamaları… 

Fotoğraflar: Fahri Çoker arşivi/Tarih Vakfı.

Cezalandırılmadıkları gibi ayrıca bir de ödüllendirilmeleri, görüntülerin paylaşılmasının engellenmeye çalışılması gibi  kullanılan sözcüklerin ifade ettiğinden çok daha ötesinde, örgütlenmiş, kurumsallaşmış şiddet rejiminin varlığına  işaret ediyor.

“Bu olaylar geçmişte oldu, bugün artık olmaz” dediğimizde yaşanan bu rezaleti tekil bir olay gibi algılamış ve üzerini örtmüş ya da bilmiyormuş gibi olabiliyoruz.

Sanki Rumlar fail, halk Atatürk’ün evin atılan bombaya tepki vermiş gibi. Kolektif hafızanın bakiyesi, kalıntıları içindeki unsurlar bize süreklilik gösteren bir akışın içinde olduğumuzu hissettiriyor.

Örneğin hala çevremizde İstanbullu Rumlar’dan gasp edilen mülklere sahip olmak için çaba gösterenleri gördüğünüzde, kamu ile sivil toplum arasında olağanlaştırılmış bir düzenin sürdüğünü görmemek mümkün değil. 

Örneğin Nazi dönemi Almanyası‘ndaki Yahudilere karşı gerçekleştirilen “Kristal Gece” olarak adlandırılan saldırılar ile bu olayın bir benzerliği var. Ancak bu topraklardaki Rumların, Ermenilerin kazınmasına yol açan kırımların Holokost’la olan benzerliği ise hala yaygın olarak inkar ediliyor. Resmi tarihyazımında doğal olarak onların içindeki insani felaketlerin görülmeyip kutsanmaları, kahramanlık hikayeleri ile süslenmeleri sözkonusu.

‘Dışlayıcı vatandaşlık’

Cumhuriyet döneminde “1934 Trakya Olayları” diye bilinen ve neredeyse Tekirdağ, Çanakkale, Edirne, Keşan gibi şehirlerdeki bütün Yahudiler’in korku içinde göç etmesine neden olan saldırılar, tecavüzler de bu kavrama tam tamına uyuyor. Daha büyük felaketler de yaşandığı ve bunlar kutsandığı için mağdurların sesinin hiç bir zaman çıkmadığı görülüyor. Neredeyse Anadolu’nun bütün Müslüman olmayan topluluklarının ulusdevletleşme sürecinde pogromlarla karşılaştıkları, kırımlara uğradıklarını söylemek mümkün.

Çoğu zaman her biri büyük bir felaket olan ve kayıpları bilinmeyen Amele Taburları‘nın, Varlık Vergisi‘ni ödeyemeyenlerin ölümcül koşullarda çalışma kamplarına gönderilmesinin, meslek yasaklarının, 64’teki zorla yerinden etmelerin, okulların, ibadet yerlerinin bakımını, korunmasını, geliştirilmesini engelleme faaliyetleri yanında ayrıca doğrudan bireylere karşı süreklilik gösteren tehditler, politik baskılar, kamusal faaliyetlerden dışlama, aşağılama, mülklere el koyma, sistemli, devlet güdümlü bir sürecin, başka bir deyişle dışlayıcı bir vatandaşlık rejiminin yürürlükte olduğunu gösteriyor.

Bu yapı dönemsel değişiklikler gösterse de süreklilik taşıyor. Kimi zaman “Susurluk Kazası” sonrasında olduğu gibi gerçekler ortaya saçılsa da, rejimin karakterini belirleyen temel unsur olarak kendisini yeniden üretiyor. Bu nedenle kısmi soruşturmalar, adli yargılamalar çoğunlukla etkisiz kalıyor, rejimin karakterini değiştirmiyor.  

2005 yılında, 6/7 Eylül Pogromu’nun ellinci yılında, dönemin askeri soruşturma hakimi Fahri Çoker‘in bağışlamış olduğu albümden (1) hareketle hazırlanmakta olan serginin önce fotoğraflarının kaybedilmesi, sonra düzenleyenlere ölüm tehdidi mektuplarının gönderilmesi, serginin açılış günü, salonda bulunan sivil güvenlik güçlerinin çekilerek önceden planlanmış bir saldırıya uğraması ve tahrip edilmesi, saldırganlar hakkında bütün uğraşlara rağmen hiçbir soruşturmanın açılmaması, saldırının üstünün örtülmesi, izleri sürülmesi, araştırılması gereken bir başka konu.

Bu saldırıyı gerçekleştirenlerin başka hangi eylemlerde kullanıldıklarını araştırmak bile bugün karanlıkta kalan bir çok olayın açıklığa kavuşmasına yol açabilir.

Savaş öncesi şehirde 300 binden fazla olan Rum nüfusunun neredeyse tamamının yok edilmesi, işkencelere, tecavüzlere uğrayarak, malları gasp edilerek, kültürel alanda izleri silinerek, ötekileştirilerek ayrımcılığa uğraması, açıkça kültürel bir kırım. Bu dediğim gibi ayrımcı bir rejimin inşa edilmesine, kurumsallaşmasına işaret ediyor. Ancak bu kırımın arkasında yalnızca görünen yüzleriyle, siyasal iktidarları, ya da onları motive eden-olan kitleleri değil, zannedersem daha komplike bir işlev gören, şiddetle alakası yokmuş gibi gözüken ve entelektüel işlev gören kişi ve kurumların rollerini de dikkate almak gerekiyor.

Devlet gücünü ele geçirmiş olan imtiyazlı ekonomik tabakalar, bu yolla soylulaşan sınıflar bu ötekileştirici, işaretsizleştirici, meşrulaştırıcı politikaların üretilmesinde ve süreklilik göstermesinde başat rolü oynuyor. Bu nedenle yalnızca şiddet olaylarına, tecavüzlere-cinayetlere dikkati yoğunlaştırmak, onların aydınlattığı korkutucu olayları sergilemek, lanetlemek yetmiyor. Bu tekerrür eden süreci basitçe politik tercihlere bağlamak, yalnızca yönetimdeki siyasal partileri bu ayrımcı uygulamaların faili olarak görmek yetersiz kalıyor. Belki de asıl önemli mesele gölgede kalan sınıfsal kırılganlığı içinde motive olan kitleleri harekete geçiren, çeşitli stratejiler içinde suç ve faili inşa eden bu “serinkanlı”  toplumsal tabakaların işlevini kavramaya çaba göstermek.

Diğerini ötekileştirirken kendini yaralamak

Ulusdevletleşme sürecinde kimliklerin benzerlikler üzerinden inşa edildiği söylenebilir. Kimlik artık hem gündelik yaşamda tekrarlanan ancak devlet mekanizmaları ile de bir hazıryapım, bir model halini alan bir şey. Başka bir deyişle sivil yaşamın kendisi içinde üretilmiş gibi gözüken kimlikler kendilerini askıya alan bir sembolik alan tarafından, asimetrik bir ilişki içinde koşullandırılmakta. Buna karşılık milliyetçilikler bu asimetrinin görünmez kılınmasını ve öznenin devlet mekanizmaları içinde modele dönüşen bu kimliklere arzuyla tutunmasını getiriyor. Bu inşa süreci yalnızca Rumlar açısından değil, bu milliyetçi politikalar tarafından temsil edildiği, fail olduğu varsayılan topluluk açısından da travmatik.

Hakim olan kimlik diğerlerini ötekileştirirken kendisini de yaralıyor. Böylece Butler‘in ifade ettiği gibi (2) ideoloji tarafından “özne” olarak çağrılırken, aynı zamanda nesneleşiyor, deyim yerindeyse yaralanıyor ve tabi konuma geliyor. Bu özne, daha yüksek bir otoriteye tabi olurken kendisi de her türlü özgürlükten yoksun hale gelen bir fail. Kimliğin bu ikircikliği nedeniyle, bu vatandaşlık rejimi içinde herkesin, her topluluğun ayrımcılığa uğrama potansiyeli bulunuyor. Bu nedenle bu vatandaşlık rejiminin değişmesini talep etmek, basitçe politikaların değişmesini istemekten öte çok-yönlü çabalarla mümkün.

Asıl sorun ulusdevletleşme sürecinde Rumların ya da diğer Müslüman olmayanların hukukun olmamasından dolayı değil, politik temsil alanında yokluklarından dolayı yaralanabilir hale gelmiş olması.

Osmanlı modernleşme sürecinde milletleri bir araya getiren devlet yapısı, sembolik alanın kapalı olmasına yol açtı. Sanatsal-kültürel-politik alan milletin içindeydi, temas yoktu. Her birinin ayrı bir millet sistemi içinde kaldıkları söylenebilir. Bu çelişkinin birebir ilişkilerde aşıldığı sürekli dile getirilir. “Rumluk, Hıristiyanlık kötüdür ama Rum komşumuz iyidir.” Dolayısı ile şiddetin ve yaralanabilirliğin bu işaretsizleştirici kamusal alan pratiklerinin bir işlevi olduğu, Rumların ve Müslüman olmayanların yönetici elit konumunda olanlar açısından görünmez kılındığı, söylenebilir. 

Türkiye’de geçmişte işlenen ağır insan haklar ihlalleri suçları karşısında hesap verebilirliği sağlayacak bir adalet politikası hayata geçirilemedi (3). Bu nedenle bu ihlal suçlarına karşı telafisi mümkün olmasa da, onarıcı politikalar oluşturulamadı.

Geçmişle hesaplaşma ve telafi çabalarının kurumsal çerçevesini oluşturan “Geçiş Dönemi Adaleti” (Transitional Justice)… yeniden reforme edilmesi amaçlanan siyasal rejimin suç bakiyesi ile hesaplaşmasını amaçlayan bir dizi politikayı ve yargısal/yargıdışı mekanizmayı içeriyor (4). 

Bunlar;

  • Hakikat hakkı: Hakikatlerin karartılmasına, tahrif edilmesine karşı açığa çıkarılması.
  • Adalet hakkı: Faillerin ortaya çıkarılması, adaletin tesis edilmesi, cezasızlığın sona erdirilmesi. İnsanlığa karşı işlenen suçların faillerinin cezalandırılması ve kamu mekanizmalarının suçlulardan arındırılarak yeniden yapılandırılması.
  • Onarım hakkı: Mağdurların kayıplarının, tahrip olan sosyo-ekonomik yapılarının onarılmaya çalışılması, gasp edilen haklarının iadesi
  • İtibarlarının iadesi, acılarının, kayıplarının önünde eğilinmesi, özür.
  • Mağdurların silinmeye çalışılmış olan hafızalarının, mekanlarının yeniden canlandırılması. 
  • İhlallerin tekrarlanmasına karşı güvence hakkı.

Bu şiddet olaylarını belirleyen özellik devlet gücüyle ilişkilenmiş örgütler. Yani resmi kurumlarla bütünleşmiş, onların şiddet tekelini paylaşan, yasadışı eylemlerle bunları kullanan bir topluluk. Devlet, bir hukuk çerçevesinde kurumlaşıyor gibi gözükse de bu suçları ve failleri inşa eden toplulukların, örgütlerin kontrolünde. Bunlar her alanda devlet gücünü kullanan, onun etrafında saçaklanan yarı resmi, politik-sembolik sermaye sahibi imtiyazlı güçlerdir.

Özellikle kültürelpolitik alanda, sembolik sermaye üretiminde imtiyaz elde eden topluluklar bu şiddet olaylarını motive ederler, onlara meşruiyet kazandırıyorlar. Bugün basında, devletin bilgiyi işleyen mekanizmalarındaki bağımlı yapılanma bu rejimin sürmekte olduğunu gösteriyor. Bu geçişin kendiliğinden gerçekleşemeyeceği belli.

Bu olaylar “geçmişte kaldı, nasıl olsa bugün böyle şeyler olmuyor” denemez. Cezasızlık şiddet döngüsünü besliyor, suçların tekrarlanmasına dönük bir rejimin inşasına yol açıyor. Bütün bu işaretler yalnızca şiddetin sürdüğünü gösteriyor. Bu nedenle “olaylar” sözcüğü açıklayıcı değil perdeleyici oluyor. Açıkça söylemek gerekirse komplike, örgütlü bir suçtan, suçlulardan söz etmekten çekinmemek telafisi mümkün olmasa da onarmaya, bir daha olmaması için gösterilecek çabalara, anlamaya, anlatmaya, hissetmeye dair önemli bir sorumluluk.  

*

  1. Bu sergide kullanılan malzeme genellikle basından toplanan, daha doğrusu müsadere edilen, el konulan fotoğraflardan oluşuyordu ve ölümünden sonra yayınlanmak koşuluyla Tarih Vakfı‘na bağışlanmıştı.
  2. Butler’ın Toplumsal Cinsiyet Performatifliği Kuramında Öznelliğin ve Failliğin İmkanları, İlknur Meşe, Toplum ve Bilim Dergisi sayı 152, 2020 sayfa 77
  3. 90’lardan Bugüne Türkiye’de Cezasızlık Politikalarının Bilançosu: Savaşın Gölgesinde Adalete Bağırmak, Hülya Dinçer,  Toplum ve Bilim Dergisi sayı 152, 2020 sayfa 40.
  4. Adı geçen makale, sayfa 41.