Ana Sayfa Blog Sayfa 954

Güney Afrika’da sel nedeniyle ölen insanların sayısı 306’yı aştı

Güney Afrika’da KwaZulu-Natal eyaletinde gerçekleşen selin 306 kişinin ölümüne neden olduğu bildirildi. Birçok insanın ise hala kayıp olduğu belirtilirken binlerce kişinin de evlerine giremediği duyuruldu. 

Hükümet yetkililerinin dün bildirdiğine göre; Güney Afrika’nın doğusundaki KwaZulu-Natal eyaletinde meydana gelen selde en az 306 kişi hayatını kaybetti. 

Dün erken saatlerde, eyaletin sağlık müdürü Nomagugu Simelane-Zulu yerel haber platformu eNCA‘ya Salı günü geç saatlerde 250’den fazla insanın öldüğünü söyledi.

Simelane-Zulu, “Dün gece geç saatlerde iki farklı morgumuza 253’e yakın ceset götürdük” dedi. Bakan, rakamı doğruladı ve doğrudan sel ile bağlantılı olduklarını söyledi.

Ölümler 306’ya yükseldi

Sayı kısa bir süre sonra afet yönetimi sözcüsünün bu sayının 259 ölüme ulaştığını doğrulamasıyla yükseldi. İl afet yönetimi departmanı sözcüsü Nonala Ndlovu, “13 Nisan akşamı KwaZulu-Natal eyaletindeki sel felaketinde ölenlerin sayısının 306 kişiye yükseldiği bilgisi bize ulaştı” dedi. Ek olarak şiddetli yağmur evlerin çökmesine de neden oldu. Güney Afrika devlet başkanı Cyril Ramaphosa etkilenenlere destek sözü verdi.

DW’nin aktardığına göre; Başkan Cyril Ramaphosa bölgedeki sakinlerle görüştüğünü, ihtiyaçları değerlendirerek yardım  etmeye çalıştıklarını söyledi. Hükümetin önceliği ise evlerini kaybeden insanlara destek ve yardım sağlamak. Yerel hükümet yetkililerine göre ise birçok insandan haber alınamıyor. 

Rekor yağış düşmeye devam ederken eyaletin bazı bölgelerinde yağmurlar yağmaya devam ediyor. Komşu il olan Eastern Cape’de de sel uyarıları yapılmış durumda. Şiddetli yağmur son birkaç gündür kıyı kenti ve çevresindeki bölgelerdeki toplulukların sular altında kalmasına sebep oldu. 

Güney Afrika Hava Servisi’ne göre Pazartesi günü 300 milimetreden daha fazla yağmur düştü ve bu son 60 yılda tek bir günde görülen en şiddetli yağış olarak kayıtlara geçti. Yoğun şiddetli yağışların ardından yerleşim yerlerini su bastı.

Eyalet yetkilileri, afet yönetim ekiplerinin toprak kaymalarının meydana geldiği ve binaların çöktüğü bölgelerdeki insanları tahliye ettiğini söyledi. Düzinelerce ev sular altında kaldı ve birkaç yol çöktü.

İklim değişikliği ve sel felaketi

Ocak’ta kıyı kenti East London çevresinde sel en az 10 kişinin ölümüne ve yüzlerce kişinin evsiz kalmasına neden olmuştu. 

Bilim insanları, iklim değişikliğinin doğu kıyı şeridi boyunca artan sel ve kuraklıklara neden olmasından şüpheleniyorlar.

Reuters’in aktardığına göre; Güney Afrika Hava Servisi, mevcut yağış miktarını iklim değişikliğine bağlamayı reddetti, ancak bu tür şiddetli yağmur olaylarının daha yaygın hale gelebileceğini bildirdi.

AA’nın aktardığına göre; Cyril Ramaphosa, selleri “felaket” olarak nitelendirdi. Felaketin iklim değişikliğinin bir parçası olduğunu söyleyerek hükümetin selin yıkıcı sonuçlarını ele almak için elinden geleni yapacağına söz verdi.

Fosil yakıtların kullanımı, arazi kullanımı değişiklikleri, ormansızlaştırma ve sanayi süreçleri gibi insan etkileriyle atmosfere salınan sera gazı birikimlerindeki hızlı artışın sera etkisini kuvvetlendirmesi sonucunda yerkürenin ortalama yüzey sıcaklıklarındaki artışı iklim değişikliğine yol açıyor.

Dünyada birçok farklı bölge aşırı iklim olayları ile yüz yüze kalıyor.

Sadece Türkiye’de değil dünyanın bir çok ülkesinde meydana gelen doğal afetlerde iklim değişikliğinin parmağının olduğu tartışılıyor.

İklim değişikliği ile sel, kuraklık ve benzeri aşırı hava olaylarının sayısı ve sıklığının artması arasında ilişkiyi gösteren de birçok bilimsel araştırma bulunuyor.

Müsilajla mücadele için gecikmeli yasa hazırlığı: Arıtma tesisi zorunluluğu planlanıyor

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Marmara Denizi‘ndeki kirlilik ve müsilaj sorunuyla mücadele için yasal düzenleme çalışmalarına gecikmeli olarak başladı. Düzenleme ile Marmara Havzası‘nda bulunan illerin belediyelerine İleri Biyolojik Atıksu Arıtma Tesisi kurma zorunluluğunun getirilmesi planlanıyor.

Belediyelerin belirlenen süreler içinde bu tesisleri kuramayacağını bildirmesi halinde, tesis kurma görevini Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı üstlenecek.

BBC Türkçe‘den Ayşe Sayın‘ın aktardığına göre, çalışma Bakanlık ile Marmara Belediyeler Birliği tarafından hazırlanan Marmara Denizi Eylem Planı ve raporunu geçtiğimiz günlerde TBMM Başkanlığı’na sunan Müsilaj  Araştırma Komisyonu‘nun önerileri doğrultusunda yapılacak.

Bakanlığın AKP Meclis grubuyla birlikte üzerinde çalıştığı yasa teklifi, Marmara Havzası’nda bulunan İstanbul, Kocaeli, Yalova, Bursa gibi iller ile bu illere sınır olan il belediyelerine İleri Biyolojik Atıksu Arıtma Tesisi kurma zorunluluğu getirilmesini öngörüyor. Belediyelere, tüm atık suların denize ulaşmadan yeniden kullanılabilir hale gelmesini sağlayan tesisle ilgili  proje hazırlamaları için belli bir süre tanınacak.

Tuzla İleri Biyolojik Atıksu Arıtma Tesisi

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın üç aylık bir süre üzerinde durduğu belirtilirken, AKP’de ağırlıklı görüş altı aylık süre tanınması yönünde. Belediyelerin tanınan süre içinde proje sunamamaları veya yapamayacaklarını bildirmeleri halinde, Hazine’nin de uygun görüşü alınarak, bu yerlerde tesis kurma görevini Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı üstlenecek.

Yap-işlet-devret modeli

İleri biyolojik atık su tesisinin kurulmasını belediyeler veya Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı kendi bütçesi ile yapabileceği gibi, yap-işlet modeliyle de gerçekleştirebilecek. Yap-işlet modelinin tercih edilmesi halinden belediyeler, topladıkları atık su bedellerinden, yap-işlet için kaynak aktarabilecek.

Tesis kuruluşu için belediyelerin bütçelerine ek ödenek konulması ya da İller Bankası’ndan kaynak aktarılması da seçenekler arasında.

En az 60 tesis kurulması gerekiyor

AKP kaynaklarının verdiği bilgiye göre, atık suların denizi kirletmemesi için Marmara Havzası’ndaki illerde en az 60 tesis kurulması gerekecek.

Geçen yıl yaşanan müsilaj sorunu nedeniyle TBMM’de kurulan Meclis Araştırma Komisyonu da İleri Biyolojik Atıksu Arıtma Tesisi kurulmasını önermişti. Komisyon’un, geçtiğimiz günlerde TBMM Başkanlığı’na sunulan raporunda, tüm evsel ve endüstriyel atık suların ileri biyolojik arıtmaya tabi tutulması, arıtma tesislerinde su geri kazanımı sağlanması ve böylece Marmara Denizi’nin azot-fosfor yükünün azaltılması öncelikli önlem olarak yer aldı.

Raporda, belediyelerin tahsil ettiği atık su bedellerinin, belediye bütçesinin içinde özel bir hesaba aktarılarak yalnızca arıtma tesislerinin yapımı ve işletilmesi için kullanılması önerildi.

Raporda, su kaynaklarının korunması için “kullanan öder” ve “kirleten öder” ilkesine uygun bir sistem getirilmesi, bu çerçevede su ve atık su bedelleri için tam maliyet esasına dayalı tarifelerin belirlenmesi önerisi de yer aldı. 

BM: Ukrayna savaşı gıda, enerji ve finans sektörlerini alt üst eden üç boyutlu bir kriz

Birleşmiş Milletler (BM), Rusya‘nın Ukrayna‘ya açtığı savaşın gıda, finans ve enerji alanında yarattığı krize dair bir rapor hazırladı.

Rapora göre, savaş, dünyanın en savunmasız insanlarını, ülkelerini ve ekonomilerinden bazılarını alt üst eden gıda, enerji ve finans gibi üç boyutlu bir krizi güçlendiriyor.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, “Şu anda birçok gelişmekte olan ülkenin ekonomisini mahvetmekle tehdit eden çok büyük bir fırtınayla karşı karşıyayız” dedi.

BM, savaşın etkilerine ilişkin ilk resmi raporunda, Ukrayna’daki savaşın, COVID-19 krizi ve iklim değişikliği tarafından zaten zor durumda olan küresel ekonomi üzerinde “endişe verici kademeli etkiler” yarattığını söyledi.

Raporda, üçte biri zaten yoksulluk içinde yaşayan 1,7 milyara yakın insanın artık gıda, enerji ve finans kesintileri ile karşı karşıya olduğu belirtildi.

Rapora göre, enerji fiyatlarının son aylarda doğalgazda yüzde 50’ye varan oranlarda artması, enflasyonun artması ve kalkınmanın durmasıyla birlikte birçok ülke borçlarını ödeyememe riskiyle karşı karşıya.

En çok yoksul ülkeler etkileniyor

Raporda, etkiyi en şiddetli yaşayan ülkelerin, insanların sağlıklı beslenmeyi karşılayamadığı, nüfusunun gıda ve enerji ihtiyaçlarını karşılamak için ithalatın zorunlu olduğu, borç yüklerinin ve sıkılaşan kaynakların hükümetin küresel finansal koşulların kaprisleriyle başa çıkma kabiliyetini sınırladığı ülkeler olduğu belirtildi.

107 ülkenin krizin üç boyutundan en az birine ciddi şekilde maruz kaldığı ve bu ülkelerden 69’unun, üç boyutun tamamına ciddi şekilde maruz kaldığı ifade edildi.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü‘ne göre savaş, emtia fiyatlarını rekor seviyelere çıkardı: Gıda fiyatları geçen yıla göre yüzde 34 daha yüksek ve ham petrol fiyatları yaklaşık yüzde 60 arttı.

Raporda, “Gelişmekte olan ülkelerdeki savunmasız nüfuslar bu fiyat dalgalanmalarına özellikle maruz kalıyor” ve “gıda fiyatlarındaki artışın toplumsal huzursuzluğun zincirleme etkilerini tehdit ettiğini” eklendi.

Ancak rapor, siyasi irade ve mevcut kaynaklarla birleşerek atılacak adımların darbeleri yumuşatabileceğini söyledi. Diğer şeylerin yanı sıra ülkelerin gıda stoklarını stoklamamasını, küçük çiftçilere yardım teklif etmesini, nakliye maliyetlerini sabit tutmasını ve ihracat üzerindeki kısıtlamaları kaldırmasını tavsiye etti.

Rapor, hükümetlere stratejik yakıt rezervlerini küresel pazara sunmaya ve yakıt için buğday kullanımını azaltmaya çağırdı.

Gıda krizi büyüyecek

Gıda krizi en başta azalmakta olan bulunabilirlik ve fiyat artışları ile ilişkili. Gıda (ve enerji) ithalat faturaları şimdiden rekor düzeylerde ve bunların daha da artması kaçınılmaz görünüyor.

Raporda bunun geniş kapsamlı olabilecek yaygın etkileri olacağı, özellikle
daha yoksul ve savunmasız insanlar için sonuçlarının daha şiddetli olacağı belirtildi.

Birçok gıda üreticisi ihtiyaç duyduğu tarımsal girdilere erişememekte,
bu nedenle mevcut piyasa rahatsızlıklarının etkisi 2023 yılına kadar hissedilebilir.

Rusya ve Ukrayna’dan en çok buğday ithal eden ülkeler, 2020.

Rapora göre, Ukrayna ve Rusya dünyadaki buğday ve arpanın yaklaşık yüzde 30’unu sağlıyor.

36 ülke, tükettiği buğdayın yüzde 50’si ve fazlasını Rusya ya da Ukrayna’dan alıyor, Türkiye bu ülkelerden biri.

Buğday ve mısır fiyatları savaş başladığından beri çok dalgalandı ve yılın başındaki seviyelerinin %30 üzerine çıkmış durumda. Bazı analistler, özellikle küçük çiftçilerin büyük bir payı olan ülkelerde mahsul veriminde  yüzde 50’ye kadar düşüş görülebileceğini öne sürüyor.

Dünyadaki ülkelerin gübre ihracat payları. Gübre ihracatının yaklaşık yüzde 50’sini, Rusya, Çin, Kanada, ABD ve Belarus sağlıyor.

Rapora göre Rusya ve Belarus, dünya gübre ihracatının %20’sinden fazlasını oluşturuyor.

Yine gıda güvenliğine ilişkin temel endişelerden biri de, savaş yüzünden aksayan deniz tedarik zinciri ve  limanların sıkışıklığından kaynaklanmakta. Ukrayna’daki altyapı, artan tıkanıklık ve tahıl nakliyesinin artan maliyetleri, tahıllar da dahil olmak üzere kuru dökme nakliye maliyetlerine yansıdı.

Fosil yakıta da, yenilenebilir enerjiye geçişi de hızlandırabilir: Zaman gösterecek

Rapora göre enerji piyasaları, büyüyen gayri safi milli hasıla ve tüketici talebi sebebiyle zaten gergin durumdaydı. Ham petrol ve doğal gaz fiyatları, yılın başındaki seviyelerinin yüzde 50 üzerinde seyrediyor fakat BM’nin piyasaya 180 milyon varil petrol süreceği gibi taahhütlerle dalgalı bir seyir izledi.

Petrol ve gaz fiyatlarındaki önemli artış, uzun vadede karşıt etkilere yol açabilir.

Bir yandan, yatırımları yeniden maden çıkarma endüstrilerine ve fosil yakıta dayalı enerji üretimine kaydırabilir ve bu da son 5-10 yılda belgelenen karbonsuzlaştırma eğilimi tersine dönme riskini taşır.

Öte yandan, özellikle daha yerel kaynaklardan tedarik ederek enerji dayanıklılıklarını güçlendirmek isteyen ülkelerde alternatif enerji kaynaklarına geçişi de hızlandırabilir.

Raporda hangi eğilimin baskın çıkacağı konusunda kararsız olunduğu; bunun siyasi liderlerin kararlarına, Paris Anlaşması, 2030 Gündemi’nin taahhütlerini yerine getirme yönündeki ivmeyi sürdürmeye bağlı olduğu belirtildi.

Ham petrol ve doğal gaz fiyatlarında istikrarsızlık, 2021.

Küresel borç krizi kapıda

Rapor, küresel bir borç krizinin eşiğinde olduğumuzu söyledi:

“Bu krizin başlangıcından önce bile gelişmekte olan ülkeler ihracat kazançlarının ortalama %16’sını borçlarını ödemek için harcadı.Gelişmekte Olan Küçük Ada Devletleri bu rakamın iki katından fazlasını harcıyor.”

Finansal düzensizliğin yanı sıra faiz artırımları, gelişmekte olan ekonomiler için, faiz yoluyla “taper-tantrum benzeri” etkilerin çifte darbesi olacaktır.

Emtia vadeli işlemleri ve tahvil piyasalarında oran artışlarında daha fazla oynaklık, döviz kuru baskılarına ek olarak artan risk primlerine yol açıyor. Birleşmiş Milletler tarafından gıda ithalatçısı olarak sınıflandırılan ülkeler, çatışmanın başlangıcından beri borçlanma maliyetlerinde ortalamanın üzerinde bir artış kaydetti.

Tedarik zincirini etkiliyor

Ukrayna’daki savaş, küresel lojistik ve tedarik zincirlerinde devam eden kesintileri artırıyor ve küresel çapta deniz ulaşımında  daha yüksek gecikme seviyelerine katkıda bulunuyor.

Bunun Ukrayna ve Rusya’dan gelen emtia arzını ne ölçüde azaltacağı belli değil, ancak Avrasya Kara Köprüsü’nün kilit sektörlerinden Ukrayna ve Rusya’ya dair  ticaret kısıtlamalarına ve hava sahasının kapatılmasına dair belirsizlik ve güvenlik endişeleri, tüm ticaret yollarını karmaşıklaştırıyor.

Önemli bir diğer endişe, bunun enerji arzı konusunda da sıkıntıya sebep olması: Rusya’dan daha kısa mesafelerde veya boru hattıyla taşınacak olan enerjinin yerini alacak gaz ve petrolün de gemilerle taşınması gerekecek.

BM, bu krizleirn çözümü için yalnızca devletlerin değil, hayırseverlerin, sivil toplumun ve özel sektörün,özellikle dünyadaki kırılgan gruplar için elini taşın altına koyması gerektiğini söylüyor ve savaşın küresel etkilerinin hafifletilmesi için tüm mevcut mekanizmaların en yüksek verimlilikle kullanılması gerektiğinin altını çiziyor.

Balık av sezonu yasağı yarın başlıyor

Tarım ve Orman Bakanlığı, ‘2021-2022 balıkçılık av sezonu yasağı’nın yarın (15 Mart) tüm denizlerde başlayacağını duyurdu.

Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamaya göre, ‘2021-2022 balıkçılık av sezonu yasağı’ endüstriyel avcılık yapan balıkçı gemileri için (gırgır ve trol av araçları ile yapılan avcılık) tüm denizlerde yarın başlıyor. Bu gemiler için yeni balıkçılık av sezonu açılışı Akdeniz hariç tüm denizlerde 1 Eylül 2022’de.  Balıkçılar, Akdeniz’de ise 15 Eylül 2022’de ağlarını atacak. Kıyı balıkçılığı yapan küçük ölçekli balıkçılar bu yasaktan muaf olup yılın 12 ayı avcılık yapmaya devam edebilecek.

152 gemiye, 1061 ton su ürününe el konuldu

Yasa dışı avcılığın önlenmesi kapsamında gerekli denetimleri de yapan bakanlık, 2021 yılında toplam 193 bin 608 denetim gerçekleştirdi, kaçak avcılıkla elde edilen 1061 ton su ürününe el konuldu, 6 bin 798 kişi ve iş yerine 27 milyon 597 bin lira idari para cezası uygulandı. Ayrıca kurallara uygun avlanmayan 152 gemiye el konularak mülkiyeti kamuya geçirildi.

Yarından itibaren yaklaşık 4,5 aylık dönemde ekonomik faaliyetlerine devam etmek isteyen balıkçılar, bakanlıktan izin almak ve belirlenen kurallara uymak koşuluyla kara suları dışındaki uluslararası sularda gırgır ve trol yöntemiyle avcılık yapabilecek.

BM’den iklim göçü açıklaması: Ayrımcılığa uğrayabiliyorlar

İklim değişikliği nedeniyle göç etmek zorunda kalan insanların, haklarını kullanmada zorluklar yaşadıklarını ifade eden Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği (OHCHR) Danışmanı Carolina Hernandez, ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan ve haklarının korunmasına ihtiyaç duyan insanlar için düzenli göç yolları oluşturulması gerektiğini söyledi.

Her yıl milyonlarca insan, iklim değişikliğinin getirdiği etkilerden korunabilmek ve yaşamlarını devam ettirebilmek için yer değiştirmek zorunda kalırken, iklim göçmenlerinin insan hakları konusunda karşılaştıkları zorluklar, kaygı unsuru olmaya devam ediyor.

İlgili haber: Araştırma: İklim kriziyle göçe zorlanan yüz milyonlarca insanın kurtarıcısı kentler olabilir

OHCHR tarafından 2016’da yayımlanan Geçiş Halindeki Göçmenlerin Durumu raporu iklim göçü ile insan hakları arasındaki ilişkiyi “Tercihten ziyade zorunluluktan ötürü göç eden kişiler, tüm göç süreçleri boyunca daha fazla insan hakları ihlali riski altında, daha az seçim hakkına veya çıkış stratejisi oluşturma yetisine sahipler ve bu nedenlerden ötürü, insan olmanın onuruna saygı duyulmayan koşullarda göç etmeleri muhtemeldir” diye açıklıyor.

AA’nın aktardığına göre; Hernandez, “Avusturalya ve California’da kontrol altına alınamayan yangınlara; Çin, Almanya ve Türkiye’de sellere; Fas, Senegal ve Sibirya’da kuraklıklara ve bunların sonucunda milyonlarca insanın hayatının etkilendiğine şahit olduk. İklim değişikliğinin insan hakları üzerindeki etkileri açıkça görülüyor” dedi.

Hernandez, BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Michelle Bachelet’nin geçen yılın Eylül’de iklim değişikliği, kirlilik ve doğal alanların kaybının yarattığı üçlü krizi “çağımızın en büyük insan hakları sorunu” olarak nitelediğini hatırlatarak iklimle ilişkili afetlerin insanların değişen koşullara adapte olmasını zorlaştırabildiğinin altını çizdi.

İlgili yazı: Göçler, kentler, iklim krizi ve iklim adaleti

Bazı insanların göç etmeyi tercih etmekten ziyade, bunu yapmak zorunda kaldıklarını ifade eden Hernandez “İklim değişikliğinden dolayı göç eden insanlar, tüm göç süreçleri boyunca haklarını kullanmada zorluklarla karşılaşabiliyorlar ve bu haklar arasında besin, toprak, sağlık, eğitim, su, hijyen ve saygın bir işe erişim, hatta yaşama hakkı bulunuyor” dedi.

İklim göçlerinde en savunmasız gruplar

İklim değişikliği ile göç arasında karmaşık etkileşimler olduğunu belirten Hernandez, “Açıkça görüyoruz ki iklim değişikliğinin olumsuz etkileri insanları göç etmek zorunda bırakabiliyor. İklim değişikliğine bağlı nedenlerle göç eden kişiler, halihazırda ayrımcılığa ve göç etmelerine yol açan ya da eşlik eden insan hakları risklerine maruz kalıyorken sıklıkla savunmasız durumlarda olabiliyorlar” dedi.

Hernandez, belirli insan gruplarının yer değiştirmelerden daha fazla etkilenebildiğini veya farklı zorluklarla karşılaşabildiğini vurgulayarak toplumdaki herkesin iklim değişikliğinin insan hakları üzerindeki etkisini aynı derecede hissetmediğini ve her bireyin iklim değişikliğine adapte olmak için göç etme imkanına sahip olmadığının altını çizdi.

İklim değişikliğinin var olan eşitsizlikleri tırmandırdığını ekleyen Hernandez, yoksullar, yerli halklar, azınlıklar, kadınlar, çocuklar, gençler, yaşlılar ve engelliler gibi zaten korunmasız durumlarda olan insanların iklim değişikliğinden en ağır şekilde etkilendiğini açıkladı.

Göçmenlerin insan haklarını korumak mümkün

Göç eden kişilerin, geldikleri yerden başlayıp vardıkları yere kadar insan haklarının korunduğu güvenli bir yolculuğa ihtiyaçlarının olduğunu belirten Hernandez, “Ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan ve haklarının korunmasına ihtiyaç duyan insanlar için düzenli göç yolları oluşturulmalı” diye konuştu. Hernandez sözlerini şöyle sürdürdü:

“İleride kötüleşen eşitsizliklerden, ötekileştirmeden ve ayrımcılıktan kaçınmak için, alternatif enerji kaynaklarının teşviki, orman koruma ve ağaçlandırma projeleri, başka bir ülkeye yerleştirme tasarıları gibi her türlü iklim değişikliği adaptasyon veya hafifletme tedbirine, insan haklarının entegre edilmesi gerekiyor. Anlamlı çevresel ve sosyal koruma; insan haklarına saygı gösterilmesini sağlamak için kritik öneme haiz standartlardır.”

Küresel ısınmadan kaynaklanan göç krizlerinden kaçınmanın mümkün olduğuna vurgu yapan ve iklim değişikliğine bağlı göç krizlerini engellemeye ya da hafifletmeye yönelik farklı müdahalelere başvurulabileceğini belirten Hernandez, iklim değişikliğinin insanların hayatları ve hakları üzerindeki olumsuz etkilerini en aza indirebilmek için Paris Anlaşması ve Küresel Göç Sözleşmesi’ne uygun olarak daha azimli çalışmalar yapılması gerektiğinin altını çizdi. Hernandez sözlerini şöyle tamamladı:

“Etkilenen toplulukların iklim değişikliğine dair tüm kararlarda etkili, anlamlı ve bilinçli rol alabilmeleri çok önemli. Göçmenlerin insan haklarına öncelik vererek onların bu eylemlerde rol alabilmeleri hatta liderlik edebilmeleri sağlanmalı, iklim eylemlerine göç değerlendirmeleri de dahil edilmelidir.”

1 Mayıs için sendikalardan ortak bildiri: Maltepe Meydanı’nda buluşulacak

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikası (KESK), Türkiye Mimarlar ve Mühendisler Odaları Birliği (TMMOB), Türk Tabipleri Birliği (TTB), Türk Diş Hekimleri Birliği (TDB) olarak “Birlikte Değiştireceğiz! Birlikte 1 Mayıs’a” sloganıyla ortak bir bildiri yayınlayarak  1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü için programlarını açıkladı.

“Halk işe, ekmeğe, insanca bir yaşama olduğu kadar demokrasiye, adalete ve hukuka da aç. Bu düzen yurttaşların hakkını, hukukunu çiğniyor, adaletsizliği büyütüyor” denilen açıklamada, 1 Mayıs 2022 Pazar günü saat 13.00’da Maltepe Meydanı‘nda buluşma çağrısı yapıldı.

Bildiride şu ifadeler yer aldı:

“Bu düzen mağdur ettiği milyonları  bölüp parçalayarak ayakta kalıyor. Bu düzenin kışkırttığı cinsiyetçilik, ırkçılık ve göçmen düşmanlığı, mezhepçilik ve savaş politikaları ülkemizin ve halkın geleceğini tehdit ediyor.

20 yıldır ülkeyi yönetenler ve tüm yetkileri tek kişide toplayanlar sorumluluktan kaçamaz. Ülkenin kanayan sorunlarını kendi dışındaki herkese ve her şeye bağlayan bir yönetim anlayışına artık yeter diyoruz.”

Örgütler, dün Beşiktaş Barbaros Meydanı‘nda bildiriyi paylaştı. Basın açıklamasına DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, Emek Partisi (EMEP) İstanbul İl Başkanı Sema Barbaros, HDP İstanbul İl Eş Başkanı İlknur Birol,  HDP İstanbul Milletvekili Zeynel Özen‘in yanı sıra pek çok parti ve meslek örgütü temsilcisi katıldı.

1 Mayıs’ta Türkiye’nin pek çok ilinde işçi ve emekçilerle yüksek katılımlı kutlamalar gerçekleştireceklerini söyleyen Çerkezoğlu, asgari ücretin yıl içinde yeniden belirlenmesi taleplerini yineledi.

Açıklamanın ardından Beşiktaş’ta vatandaşlara 1 Mayıs bilirileri dağıtıldı.

 

Son 10 yıldaki orman kaybının yüzde 61,5’i 2021’deki yangınlarda yaşandı

Orman Genel Müdürlüğü verilerinden derlenen bilgilere göre, Türkiye‘de 2012’den 2021’in sonuna kadarki dönemi kapsayan son 10 yılda toplam 27 bin 150 orman yangını çıktı. Bu yangınlarda 226 bin 845 hektar alan zarar gördü.

Son 10 yıllık dönemde (2012-2021) en yüksek yangın sayısı 3 bin 755 ile 2013’te meydana geldi, en düşük yangın sayısı ise 2 bin 149 ile 2014’te görüldü.

İlgili haber: Son on yılda yaşanan orman yangınlarının yüzde altısı sabotaj nedenli, peki yangınlara hazır mıyız?

Yangın sayısı bakımından son on yılın en yükseği olmamasına karşın, 2021’de, zarar gören alan miktarı, önceki dokuz yılın toplamından çok daha yüksek oldu. 2021’den önceki dokuz yılda zarar gören alan miktarı 87 bin 342 hektar olarak hesaplandı. Türkiye’de geçen yıl çıkan 2 bin 793 orman yangınında ise 139 bin 503 hektar alan zarar gördü. Buna göre, son 10 yılda yangın kaynaklı ormanlık alan kaybının yüzde 61,5’i, geçen yılki yangınlarda gerçekleşti.

AA’nın aktardığına göre; bunların önemli bölümünü Ağustos’ta Antalya ile Muğla başta olmak üzere birkaç kentte 500’ü aşkın noktada çıkan, 15 gün süren, havadan ve karadan yapılan müdahalelerle söndürülen yangınlar oluşturdu.

İlgili haber: Ormanlar neden yanıyor?

‘Hızlı müdahale ile yangının büyümesinin önüne geçilebilir’

Orman yangınları hakkında açıklamalarda bulunan İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Orman Fakültesi Toprak İlmi ve Ekoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Barış Tecimen, Türkiye’de en çok yanan ağaç türünün Kızılçam olduğunu hatırlatarak “Kızılçam ormanlarının yangına olan duyarlılığı ve aynı zamanda yüksek adaptasyonu onları kendi yerleşiminde sürekli var edecek ama biz Kızılçam ağacı dayanıklı diye koruyarak orada tutmakla birlikte yangın şeritlerinin artırılması, yangına dayanıklı ağaç türleriyle şerit ağaçlandırmanın yapılmasını, yangına sebep verecek insan temasının olduğu yerlerde yanıcı madde yükünün azaltılması gibi tedbirleri uygulayarak hem ormanlarımızı koruyup hem de doğal servetimizi daha sağlıklı hale getirmiş olacağız” dedi.

Dünyanın dört bir yanında orman yangınlarının gerçekleştiğini ve insan gücünün böyle bir afet karşısında çok da etkisinin olamadığının görüldüğünü anlatan Tecimen, orman yangınları konusunda alınabilecek önlemler hakkında şunları söyledi:

“Yangın uçaklarının, helikopterlerin sağlanması, yer ve yangının durumuna göre kullanılmak üzere çeşitli lojistik desteğin yapılması gerekiyor ama yangın aslında en öncelikli çıktığında hızlı müdahalede bulunulursa yangının büyümesinin önüne geçilir ve kontrol altına alınabilir. Orman yangınına ilk müdahale edecek ekiplerin dinamik ve iyi bir eğitimle yetiştirilmiş kadrolardan oluşması, yangın gözetleme kulelerinin ve teknolojilerinin iyi bir şekilde kullanılıp yangın çıktığı andaki ihbarların, kontrol merkezlerince hızlı bir şekilde ulaştırılması çok önemli. Bunlar hızlı ve aktif bir şekilde yapılırsa yangının büyük boyutlarda çıktığı andaki ihtiyaç duyulan o uçak ve helikopter gibi desteklere ihtiyaç kalmadan da yangını kontrol altına alabiliriz.”

İlgili haber: Kar kalkmadan orman yangınları başladı: Bir günde 30 yangın, hafta sonu için uyarı var!

‘Küresel ısınmayla ağaçlar yer değiştiriyor, yer değiştiremeyenler güçsüzleşiyor’

Küresel ısınmanın büyük bir kuraklık ve ağaçlarda fizyolojik tepki olarak kendisini gösterdiğini de anlatan Tecimen, “Yıllar içerisinde orman ekosistemlerinde tür değiştirme, türlerin yer değiştirmesi yani lokasyon değiştirmesine yönelik gözlemlerimiz olmaya başlayacak. Nitekim ağaçların lokasyon değişimleri şu anda da var, bunun bir kısmı antropolojenik olmakla birlikte iklim değişikliğine bağlı olarak da bunun gerçekleşmesini maalesef izlemeye başlayacağız ve göreceğiz” ifadelerini kullandı. Tecimen sözlerini şöyle tamamladı:

“İklim istekleri nemli olan ağaçlarda, rakım olarak daha yüksek kesimlere yani karasallıktan daha denizel kıyılara doğru bir kayma veya yer değiştirme söz konusu olmasa bile varlığını sürdürme yönünde bir azalma, büyüme performansında düşme ve ormanın sağlık dinamiği bakımından da bir güçsüzleşme gözlemlememiz mümkün olacak. İklim değişikliğinin sadece kuraklıktan ibaret olmayıp yağış rejiminin de buna bağlı olarak değişim gösterdiğini düşünürsek bizim şiddetli seller, şiddetli kuraklıklar ve bunları takip eden erozyon olayları da orman ekosistemimizi çok ciddi düzeyde zayıflatacak bir faktör olarak karşımızda duruyor.”

Çiftçi borç batağı içinde: 2021’de çiftçinin borcu 97,3 milyar liraya ulaştı

CHP Tekirdağ Milletvekili İlhami Özcan Aygun, bugün yaptığı açıklamada, çiftçilerin kredi borçlarına dikkat çekti. Aygun, “Tarım ve Orman Bakanlığı’nın 2021 İdari Faaliyet Raporu’na göre; 2003-2021 yıllarındaki 18 yılda çiftçinin, Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatiflerinden 479,7 milyar TL kredi kullandığını görüyoruz. Ama ekonomik krizin derinleştiği 2021’de çiftçinin borç miktarı 97,3 milyar TL’ye ulaştı. Yani çiftçi, sadece 2021’de, sadece bir yılda, 18 yıllık borcun beşte biri kadar borçlandı” diye konuştu.

ANKA Haber Ajansı’ndan Ferhat Akgün’ün aktardığına göre; acizlik vesikası alan çiftçi sayısının 21 bin 333’e ulaştığını söyleyen Aygun, “Aciz belgesi, borçlunun tüm mallarının satılmış olmasına rağmen satılan mallardan elde edilen miktarın borçlarını ödemeye yetmemesi durumunda alacaklılara verilen belgedir. Çiftçimiz bu kadar acziyet içine düşmüştür. Çiftçimizi borç batağında boğdular” dedi.

Sorun: Girdi maliyeti

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın 2021 İdari Faaliyet Raporu’nun ‘Öneriler ve Tedbirler Bölümü’ne işaret eden Aygun, raporda ‘Çiftçinin tarımsal girdilere ulaşımı için gerekli tedbirler alınacaktır’ ifadesinin kullanıldığını belirterek şunları aktardı:

“Çiftçinin girdiye ulaşımında sorun yok ki. Sorun girdi maliyeti. Ama girdilerin sübvanse edileceği yönünde güvence vermiyor. Bu kafa ile ne tarım düzelir ne vatandaşımız ucuz gıda alabilir. İktidara sesleniyorum: Çiftçinin tüm bankalara, Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatiflerine olan borçlarının faizini silip uzun süreli borçlanma vadesi yapın. Yoksa geride ne çiftçi kalacak ne de tarım yapılacak arazi kalacak.”

‘Yeni nesil AKP’yle helalleşmeyecek’

Aygun, “Çocuklarımıza yeniden sağlıklı beslenme koşulları sağlanması için tarım sektörünün stratejik hale getirilmesi gerekiyor. Çiftçinin tüm girdi maliyetlerinin sübvanse edilmesi lazım. Aksi halde yeni nesil, AKP ile helalleşmeyecek. CHP iktidarında çiftçinin tüm girdilerini; mazot, gübresini sübvanse edeceğiz. Tüm borçlarının faizlerini sileceğiz, görülmemiş tarımsal destek ödeyeceğiz” ifadelerini kullandı.

Erzincan halkının siyanür soluduğu İliç’te bilirkişi keşfi

Erzincan’ın İliç ilçesine bağlı Çöpler Köyü’ndeki Çöpler Altın Madeni 2010’dan beri faaliyette. Anagold bünyesindeki Alacer Gold ve AKP’ye yakın bir şirket olan Çalık Holding yaşamı zehirleyen madenin sahibi. Konuyla ilgili olarak doğa mücadelecileri yıllardır seslerini duyurmaya çalışıyor, hukuki yollara başvurarak ekosistemde gerçekleştirilen yıkımların önüne geçmenin yollarını arıyor. TMMOB tarafından Çöpler Altın Madeni’nin kapasite artırımına karşı açılan dava kapsamında da bölgede bugün bilirkişi keşfi yapıldı.

TMMOB İliç Altın Madeni Komisyonu üyelerinin de katıldığı bilirkişi keşfi heyeti maden sahasında incelemede bulundu. Bilirkişi keşfi öncesinde alana çok sayıda vatandaş akın etti. Birçoğu farklı şehirlerden gelen iklim aktivistleri atık barajı önünde sloganlar attı.

Aktivistler “İliç’ten Fırat’a zehir akıyor” pankartını açarak “İliç yalnız değildir” ve “Kazdağı’ndan Fırat’a kazanacağız” sloganları attı.

Konunun yıllardır takipçisi olan ve maden sahasının yakınlarındaki bölgede yaşayan Sedat Cezayirlioğlu, Yeşil Gazete’ye şirketin altın madeni için birden çok Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporu çıkarıldığını, Erzincan Belediyesi dahil bölgede sorumlu kamu kuruluşlarının siyanür üretilen madene şirketin CEO’sundan daha özenle yaklaştığını, şirketin bölgede yaşayan vatandaşlara ‘sus payı’ olarak milyonlarca lira verdiğini, kendisine sırf mücadele ettiği için “Emekliliğini yakarız” diye tehditler yağdırıldığını anlatmıştı. Cezayirlioğlu, evlerine 180 metre yakınlıktaki atık barajının inşaatına başlandığında öğrendiklerini, ardından konuyla ilgili 2017’da dava açtıklarını ifade etmişti.

İlgili haber: Erzincan halkı siyanür soluyor: Altın madenindeki en ufak dalgınlık felaketlere yol açabilir

Bugün yapılan bilirkişi keşfi ise TMMOB Maden Mühendisleri Odası‘nın açmış olduğu dava kapsamında gerçekleştirildi. Cezayirlioğlu’nun bugünkü bilirkişi incelemesine alınmaması sonrası alanda tutanak tutulduğu bildirildi.

İki otobüsle alana giden iklim aktivistleri karlarla kaplı atık havuzu önünde açıklamalarda bulundular.

Sedat Cezayirlioğlu Erzincan’a mücadelesine destek olmak için gelen iklim aktivistlerine şöyle seslendi:

“1300 km’den geldiniz, niye? Burada vatan toprağı satılıyor, diye. Bu işin sağı solu yok, bu topraklar hepimizin. Her düşünceden insan burada birleşti.”

İliç’teki altın madeninin üç kat büyütülmesi kararını protesto eden yaşam savunucuları Twitter’da da eylemdeydi. Madene karşı tepkilerini sosyal medyada da dile getiren iklim aktivistleri #FıratSiyanürAkıyor etiketleriyle şu paylaşımlarda bulundu:

  • Erzincan İliç’te yüzde 80’i Kanadalı Alacer Gold şirketine ait Çöpler Altın Madeni Kompleksi’nde son 10 yıldır katliam yapılıyor! Fırat Havzası üzerinde, Fırat Nehri’nin 300 metre dibinde kurulu siyanürlü atık havuzları ve yüzlerce metre derinliğinde maden çukurları ile doğa ve yaşam tehdit ediliyor!  
  • Yüzde 20’si iktidara yakın Çalık Holding’e ait şirket maden sahası ve atık havuzlarında üç kat kapasite artışı yapmak için ÇED Olumlu raporu aldı bakanlıktan.
  • Kapasite artışı gerçekleşirse 640 futbol sahası büyüklüğünde atık havuzu kapasitesine ulaşılacak! Siyanür havuzlarında biriken asit ve siyanürlü su evaporatörler ile püskürtülerek  havaya karışacak!
  • Tunceli, Malatya, Sivas Divriği’ye kadar genişleyecek projenin büyütülmesi, Fırat’ın aktığı tüm Anadolu’nun, Mezopotamya’nın sorunudur!”

Kaos GL Derneği: Çizgi film karakterlerini de hedef gösterdiler

Kaos GL Derneği,  Türkiye Gençlik Birliği (TGB) bileşenleri ve Aydınlık Gazetesi tarafından LGBTİ+lara yönelik nefret söylemleriyle çizgi film şirketi Disney‘in hedef gösterilmesine tepki olarak bir basın açıklaması yaptı.

Dün Twitter‘da tt (trend topic) olan #DisneyLGBTDayatıyor etiketi altında yapılan paylaşımlarla ilgili Dernek, etiket altında atılan LGBTİ+ fobik tweetlerde Disney’in LGBTİ+ çizgi film karakterlerinin hedef gösterilmesine tepki gösterdi ve TGB Genel Başkanı Dilek Çınar‘ın Aydınlık Gazetesi’nde yer alan “Çocuk istismarı ve pedofili diyarı: Disney” başlıklı yazısındaki sözlerine cevap verdi.

Bot hesapların da tweet atmasıyla tt olane tiketle atılan tweetlerde, çizgi film karakterleri lezbiyen polis memuru Specter, LUKA dizisindeki çocuklar, OUT dizisindeki Greg ve Manuel karakterleri üzerinden LGBTİ+ları hedef alınmıştı. Etiketin altında atılan tweetlerde RTÜK’e Disney’in yayın lisansının durdurulması ve içeriklerinin denetlenmesi çağrısı da yapılmıştı.

Söz konusu yazıda TGB Başkanı, “Eşcinsellik çürümüş toplumlarda ortaya çıkar ve büyür. Doğal olmayan cinsel kimlikler toplumu çürütmek, aile bağlarını zayıflatmak ve toplumsal dayanışmayı kırmak amaçlıdır. Çürüyen ABD emperyalizminin ve Batı’nın milli devletlere yönelik kültürel saldırısının bir aracıdır” gibi homofobik ifadeler kullanmış; küçük çocukların eşcinsel karakterler izleyerek kimlik bunalımına gireceğini, Disney’in eşcinsel karakterlere yer vererek çocukları istismar ettiğini iddia etmişti.

Çocuklarda herhangi bir zarara neden olma ihtimali yok

Kaos GL açıklamasında, Hacettepe Üniversitesi Psikiyatri anabilim dalından Dr. Koray Başar’ın çocukluk ve ergenlik döneminde LGBTİ+ karakterler görmenin çocukları LGBTİ+ yapmayacağını, aksine çeşitliliğin farkında olarak büyümenin bir arada yaşama katkı sunacağını belirttiği ifadelere yer verdi. Buna göre Başar şunları söyledi:

“İzlenen bir programda, yayında ya da okunan bir kitapta LGBTİ+ çocuk ya da erişkin bir karakter görmenin, insanın cinsel kimliği ile ilgili özelliklerine bir etkisi olmayacağını biliyoruz.

Çünkü hepimiz bütün hayatımız boyunca içinde yaşadığımız toplumlarda çocukluğumuzdan itibaren heteroseksüel ve doğduğunda tayin edildiğine benzer cinsiyette insanları gördük. LGBTİ+’ları görmedik. İnsanlar eğer sadece gördükleri cinsel kimlik özelliklerini benimsiyor ve deneyimliyor olsalardı LGBTİ+ insanların olmasını beklemezdik.

Çocukluk, ergenlik veya erişkinlik döneminde cinsel kimliğini farklı şekilde deneyimleyen insanlarla karşılaşmak insanın kendi cinsel kimliğini etkileyecek olan bir şey değildir. Kendisinden farklı şeyler hisseden, farklı şekillerde var olan kişileri fark etmesini sağlayacak bir şeydir.

Bu çeşitliliğin fakrına vardığı zaman insanlar, bir arada toplum halinde hayatlarını sürdürmeleri, birbirlerini ezmemeleri ve hor görmemeleri mümkün.

Dolayısıyla çeşitliliği yansıtmaya yönelik herhangi bir adım kimsenin ruh sağlığını veya gelişimini olumsuz etkilemeyeceği gibi, toplumca bir arada yaşama becerisi daha yüksek insanların gelişmesini sağlama ihtimali var.

Bu sadece cinsel kimlikle ilgili değil. Din, ırk, etnik köken, politik görüşler için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Farklı özelliklere sahip insanların bir arda var olabildiklerinin gösterilmesinin çocuklara herhangi bir zarara neden olma ihtimali yok.”

Görünürlüğü engelleme çabası, LGBTİ+ çocukların hayatını cehenneme çeviriyor

Sosyal medyada yürütülen kampanyada ailelere yapılan “çocuklarınızı koruyun” çağrısına yönelik ise Başar, şunları kaydetti:

LGBTİ+ karakterlerin ya da farklı özellikleri nedeniyle herhangi bir karakterin görünmemesi çabası içerisinde olan bir ailenin çocuğa vereceği mesaj “sen kendi özelliklerinle varolmaya çalıştığında biz ve toplum seni kabul etmeyeceğiz” mesajıdır.

Herhangi bir özelliği olan insanların görünmeye değer olmadıkları, gösterilmesinin uygun olmadığı yönünde verilecek bir mesajın, yani görünmez kılarak şiddet uygulayan ayrımcı bir mesajın, çocukları olumsuz etkileme ihtimali daha yüksek.

Dolayısıyla ailelerin burada yapması gereken şey çocuklarını bir şeyden koruyacaklarsa ayrımcılık ve şiddetten koruyor olmalıdır.

“Televizyonda LGBTİ+ görünürlüğünün artmasının herhangi bir yaştaki çocuk için çocukları bir zararı yok. Ama bunu bir sorun gibi görüp engellemeye çalışmak, özellikle de cinsel kimlik açısında ebeveyninin beklediğinden farklı özelliklere sahip çocuklar için hayatı cehenneme çevirebiliyor.

Bu engelleme çabası hem LGBTİ+ çocuklar hem de diğer tüm çocuklar için zararlı. İinsanlar çizgi filmde izlemeye başlamadan önce kimlikleriyle ilişkili özellikleri belirlenmiş olur çoğunlukla. Bu engelleme çabasının herhangi bir insana fayda sağlaması mümkün değil.”

Dr. Koray Başar aynı zamanda çocukların, LGBTİ+ ya da heteroseksüel olmalarından bağımsız olarak, çeşitliliği fark etmelerinin ve kendilerini sorgulamalarının cinsel kimliklerini şekillendiremeyeceğini belirtti:

“Bazı çocuk gelişimi ilişkili endişe eden uzmanların söylediğinin aksine, insanlar cinsel kimlik çeşitliliğinin farkına vardıklarında bu onların cinsel kimliklerini şekillendirmez. Sorgulamalarına, düşünmelerine sebep olabilir ama bu gelişime zarar verecek olan bir şey değil.

Heteroseksüel yönelimde olan bir gencin “ben de eşcinsel olabilir miyim” diye düşünmesi onu eşcinsel kılmaz. Böyle bir şeyin var olduğunu, mümkün olduğunu bilmek insanların kimliklerini şekillendirmez.

Bu ikisini birbirine karıştırmasınlar. Çeşitliliğin farkına varmak, insanın kendisiyle ilgili şüphe duymasına neden olmaz.

Disney’in LGBTİ+ çalışanları, Disney’i eleştiriyor

Kaos GL açıklamasında ayrıca, sosyal medyada yürütülen provokasyonun aksine, Florida eyaletinde “Don’t say gay” (eşcinsel deme) yasasına karşı eylemsiz kalan, LGBTİ+ karakterlere yer vermeyi yeterli gören ve LGBTİ+ karşıtı siyasetçileri fonlayan Disney’in, şirketin LGBTİ+ çalışanları ve LGBTİ+ örgütleri tarafından eleştirildiğini de hatırlattı.

Çalışanlarının ve LGBTİ+ örgütlerinin düzenledikleri eylemler sonucunda Disney’in, LGBTİ+ karşıtı siyasetçilere verdiği fonu kestiğini ve ülkedeki LGBTİ+ örgütlerine 5 milyon dolar bağış yapacağını duyurduğunu, ancak LGBTİ+ örgütlerinin, yasa tasarısı senatodan geçtikten sonra atılan bu adımı yetersiz bularak bağışı reddettiğinin altı çizildi.