Ana Sayfa Blog Sayfa 818

Çiğdem Mater’e İtalya’dan Sinemada Kadın Ödülü

Venedik Uluslararası Film Festivali‘nin 2022 Sinemada Kadın Ödülü (WiCA) 2013 Gezi Parkı eylemlerinde yer aldığı gerekçesiyle 18 yıl ağır hapis cezasına çarptırılan sinemacı Çiğdem Mater‘e ithaf edildi.

Bianet’in haberine göre; Venedik Bienali’nce düzenlenen festival kapsamında kadınların sinemasal başarılarını gündeme getirmeyi amaçlayan WiCA jürisi 2022 ödülünü Türkiye’den sinemacı Çiğdem Mater’e vermeyi kararlaştırdı.

Çiğdem Mater, 2013’teki Gezi Parkı eylemlerinde yer almış, Gezi Parkı protestolarını konu alan bir film yapmayı tasavvur etmiş olmakla suçlanmıştı.

İtalya Haber Ajansı ANSA’nın haberine göre, İtalya Kültür Bakanlığınca desteklenen WiCA, otoriter yönetimlerin mağduru oldukları için seslerini duyuramayan bütün kadınları onun kişiliğinde anmak üzere 79. Venedik Uluslararası Film Festivali kapsamında Çiğdem Mater’i ödüllendirdiğini açıkladı.

Gazeteci ve film eleştirmeni Angela Prudenzi, sinema oyuncusu Claudia Conte ve gazeteci ve akademisyen Cristina Scognamillo‘nun önerileriyle ihdas edilmiş olan WiCA ödülü, geçtiğimiz yıl Afgan iş insanı ve kadın hakları savunucusu Zahra Ahmadi ile Taliban‘ın iktidara gelmesinin ardından ülkeden çıkmayı başararak Afgan kadınların mücadelesine yurt dışından destek veren yazar ve yönetmen Şahribanu Sadat’a verilmişti.

Etkinlik 31 Ağustos 10 Eylül tarihleri arasında Venedik Lido salonlarında gerçekleştirilecek.

Amacı sanat, eğlence, ve sanayi olarak bütün biçimleri içinde sinemayla ilgili farkındalık yaratmak ve özgürlük ve diyalog ruhuyla sinemayı ilerletmek festival, Uluslararası Film Yapımcıları Dernekleri Federasyonu‘nunca (FIAPF) tanınıyor.

Ödüller, hepsi kadın sinema yazarları olan Fulvia Caprara, Alessandra De Luca, Titta Fiore, Alessandra Magliaro, Antonella Nesi, Chiara Nicoletti, Cristiana Paternò, Angela Prudenzi, Barbara Righini, Marina Sanna, Stefania Ulivi ve Paola Casella‘dan oluşan bir jüri tarafından dağıtılıyor.

WiCA’nın küratörlüğünü aynı zamanda ödülün kaynaklarını da yöneten sinema oyuncusu ve kültür girişimcisi Claudia Conte yapıyor.

ÖSYM’ye yeni başkan, üç üniversiteye rektör atandı

31 Temmuz’da gerçekleşen KPSS Genel Yetenek-Genel Kültür ve Eğitim Bilimleri sınavının ardından soruların çalındığı iddiaları sonrası görevden alınan Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) Başkanı Prof. Dr. Halis Aygün’ün yerinde Prof. Dr. Ali Ersoy getirildi. Üç üniversiteye ise yeni rektör ataması yapıldı. 

Bugün Resmi Gazete’de çıkan atama kararlarına göre AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ÖSYM’nin Başkanlığına Prof. Dr. Bayram Ali Ersoy’u atadı.

Öte yandan üç üniversiteye de yeni rektör ataması yapıldı. Erdoğan, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Rektörlüğü’ne Prof. Dr. Nuri Aydın’ı, Düzce Üniversitesi Rektörlüğü’ne Prof. Dr. Nedim Sözbir’i, Gebze Teknik Üniversitesi Rektörlüğü’ne Prof. Dr. Hacı Ali Mantar’ı atadı.

Ne olmuştu?

31 Temmuz’da gerçekleştirilen KPSS sınavının sorularının Yediiklim Yayınevi’nin deneme sınavlarında yer verilen sorularla şıklarına kadar aynı olduğu iddia edilmişti. 

DuvaR’dan Müzeyyen Yüce’nin haberine göre  tartışmaların odağındaki Yediiklim Yayıncılık iddiaları reddetmemişti.

Sınava giren kişiler sosyal medya üzerinden YÖK ve ÖSYM Başkanı’nı istifaya davet etmişti.

ÖSYM tarafından konuya ilişkin birkaç saat sonra yapılan açıklamada iddiaların asılsız olduğu söylenmiş ancak ardından ÖSYM Başkanı görevden alınmıştı. 

Ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın talimatıyla inceleme başlatan Devlet Denetleme Kurulu (DDK) müfettişleri, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı‘na suç duyurusunda bulunduğunu açıklamıştı. 

YÖK Başkanı Erol Özvar da sosyal medya hesabından bir açıklama yaparak, DDK ile eş zamanlı olarak kendilerinin de bir inceleme başlattığını ve sonucun en kısa zamanda açıklanacağını söyledi.

Suç duyurusunun sonuçlarına göre sınavın yenilenip yenilenmeyeceğine karar verilecek.

CHP’li Başarır: Akkuyu’yu millileştirmeyeceğiz, yıkacağız!

Mersin‘de inşası devam eden Akkuyu Nükleer Güç Santrali Projesi’nde (NGS) projenin büyük ortağı Rus devlet enerji şirketi Rosatom‘un, müteahhit firma Titan2-IC İçtaş ile sözleşmesini feshetmesinin ardından çalkantılar sürüyor.

CHP Mersin milletvekili Avukat Ali Mahir Başarır, iki gün sonra gerçekleşecek olan Soçi’deki Cumhurbaşkanı Erdoğan-Putin görüşmesinden önce bütün bu gelişmelerin ne anlama geldiğini ve CHP’nin Akkuyu NGS ve yenilenebilir enerjiye dair politikalarını konuştuk.

CHP’li milletvekili ‘santrali millileştirme‘ tartışmalarına ilişkin, Projeye tamamen karşıyız. Evet, geldiğimizde orayı tamamen ortadan kaldıracağız” dedi.

İktidarı devralmaları durumunda CHP’nin Akkuyu projesini iptal etmenin, Rusya ile ilişkilerde getirebileceği sonuçları nasıl yöneteceğine dair soruya Başarır, “Rusya bizi anlayacaktır. Putin’in böyle bir söz hakkı, sitem etme hakkı yok, 84 milyonun söz hakkı var” cevabını verdi.

Avukat Ali Mahir Başarır, CHP’nin Akkuyu NGS ile ilgili planlarına ve iktidarı devralmaları durumunda enerjiye dair politikalarına ilişkin şunları söyledi:

‘Burayı ortadan kaldırıp eski haline, ağacına kavuşturacağız

  • İktidara geldiğimiz zaman zaten sözleşmenin bir tarafı olacağız. Bizim de bir enerji bakanımız olacak. Ve bu sözleşmeyi masaya yatıracağız: Uluslararası teamüle ve hukuka uygun yapılmış mı? İş mevzuatımıza uygun mu? Biz bu projeden kurtulmak istiyoruz.
  • Zaten orası deprem bölgesi. Zemininde sürekli yapıldığından beri çatlaklar oluyor. Aslolan çevrenin korunmasıdır.

Biz bu dertleri çekmek istemiyoruz. Evet, biz geldiğimizde zaten orayı ortadan kaldırıp tekrar eski haline, ağacına, denizine, yeşiline, doğasına kavuşturmak istiyoruz.

  • (İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in ‘millileştirme’ çağrısının hatırlatılması üzerine) Millileştirmekten kasıt nedir bilmiyorum ama biz zaten bu projenin kendisine karşıyız. Millileştirme projelerimiz var: Mesela Osmangazi köprüsü, 1915 Köprüsü, yeni havaalanında garantileri ortadan kaldırıp tamamen 84 milyonun emrine açmak gibi planımız var. Ama biz topraklarımızda hiçbir tehdit istemiyoruz, santrale tamamen karşıyız. 

‘Herkes haddini bilecek, Putin’in sitem hakkı yok’

  • Uluslararası anlaşmalar burada çok önemli. Rusya da bizi anlayacaktır. Rusya kendi toprak bütünlüğü için neler yapabiliyor görüyoruz: İnsanlar ölüyor ve bütün dünya seyirci kalıyor.
  • Topraklarımıza buna karşı çıktığımızda anlayacaktır diye düşünüyorum. Putin’in böyle bir söz hakkı yok, böyle bir sitem etme hakkı yok. Türkiye Cumhuriyeti topraklarının güvenliği ile ilgili 84 milyon karar verir, bizim için o karar önemlidir.
  • Bu iktidar için bunlar önemli değil, 33 kişi şehit edilirken Putin’in kapısında bekleyebilir, ABD‘ye ağzını açmayabilir. Ama biz böyle bir iktidar olmayacağız, herkes haddini bilecek; Akdeniz‘de, Akkuyu’da Mersin’de söz hakkı bizim olacak.

‘Yenilenebilir enerji projelerimizi seçimlerde açıklayacağız’

Ali Mahir Başarır, partisinin enerji politikasını ve yenilenebilir enerjiyle ilgili yönelimini ise şöyle anlattı:

  • Enerji politikamızda nükleer yok. Bu proje başladığından beri biz orada köylülerle, STK’larla birlikte mücadele verdik. Başından beri nükleer santrallere –Sinop‘ta da Mersin’de de – karşı çıktık.
  • Türkiye sadece güneş enerjisiyle ihtiyacını karşıladığı gibi elektrik fazlası bile kalıyor. Yeter ki buna yatırım yapılabilsin. Ama şu ana kadar hiç yapmamışız. Bu konuda belediyelerimiz zaten çalışmaya başladı. Örneğin Mersin bundan sonuç almaya başladı. Demek ki biz devlet olarak öncü olduğumuzda sonuç alabileceğiz.
  • Bunlarla ilgili enerji politikalarından sorumlu başkanımız Ahmet Akın ve konunun uzmanları yaklaşık dört yıldır çalışıyor. Bu projeleri de seçimlerde açıklayacağız.
  • Biz temiz enerji istiyoruz, topraklarımızda tehlike istemiyoruz. Tehlike olmaz demeyin, dünyada her ihtimal gerçekleşiyor: Çernobil‘de hala ot bitmiyor. Türkiye toprakları güneş enerjisi açısından çok zengin, bu zenginliğini kullanmalı.

Projedeki sözleşme feshine ve son gelişmelere dair de şu değerlendirmeleri yaptı:

‘Akkuyu projesinde milli diyebileceğimiz hiçbir unsur kalmadı’

  • Şimdi burada bir şirket kuruyorsunuz ve bunun yüzde 51’i her koşulda, tarihler boyunca Rusların olmak zorunda. Akkuyu NGS’nin tek söz sahibi Ruslar olacak, her zaman.
  • Türkiye’nin enerji sorununu çözecek bir proje gibi anlatılıyor, enerji alım garantisi veriliyor ama kilovat saati 12,35 sentten, piyasanın dört katı pahalıya alım garantisi veriyorsunuz.
  • Ruslara okul, kilise yaptırıyorsun, arazilerini konutlarını veriyorsun, onlar için her şeyi de yapıyorsun; ama bizim hiçbir şeyden haberimiz yok.
  • Akkuyu projesinde milli diyebileceğimiz hiçbir unsur kalmadı. Tamamen Rusların yönetiminde, tamamen Rusların kontrolünde.

‘Bu ülkenin milletvekilleri kendi topraklarındaki bir tesise giremiyor’

  • Rusya’nın her zaman yüzde 51’ine sahip olacağını söyleyen bu madde Türkiye Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğüne bekasına duruşuna yapılan bir saldırı. Olmaz. Bunu kabule edemeyiz.
  • Ben Mersin milletvekiliyim. İşçi ölümü, kazalar olduğunda yerinde inceleme yapamıyorum, inşaatta neler olup bitiyor göremiyorum. Bu ülkenin milletvekilleri kendi topraklarındaki bir tesise giremiyor. Bunu bana açıklayabilirler mi?
  • Her şey böyle gizli, kapalı… Sonra ne görüyoruz: Birden sözleşme iptale ediliyor. Kimle yapılıyor: Tamamen Ruslardan oluşan bir şirketle.

‘Türkiye Cumhuriyeti bu kadar gizli yönetilemez’

  • İçtaş’ın çok hataları vardı. İşçi kıyımı yapılıyordu. İşçiler ölüyordu. Her hafta bir iş kazası oluyordu. İşçiler dövülüyordu. Yemekhanede sıkıntılar çıkıyordu. Bunları biliyoruz. Ama bu sözleşme neden feshedildi? Çıkın bunun sebebini açıklayın.
  • Biz bilmek zorundayız. Türkiye Cumhuriyeti bu kadar gizli; bu kadar kapalı kapılar ardından yönetilemez.
  • (Bakanlığın fesih ile ilgili açıklamasına dair) Utanç verici bir açıklamadır. Türkiye Cumhuriyeti, kendi topraklarında yapılacak bir tesis için kendine yakın bir şirket ve Ruslar arasında aracı olamaz. Türkiye Cumhuriyeti karar veren merci olmalıdır. Bakan olarak tüm söz hakkını Ruslara verirsen, bir Bakan değil, uzlaştırıcı olarak arada kalırsın. Ama büyük çoğunluk sende olsa onlar gelip kapını çalar. İşte sıkıntı da buradan kaynaklanıyor: Ortada bazı kirli ve kafa bulandırıcı ilişkiler var; takip etmeye çalışıyoruz ama inanılmaz bir gizlilik var.
  • AKP için para varsa, kendileri için bir menfaat varsa, herkesi kapının önüne koyarlar: İçtaş da bunlardan bir tanesi.

‘Para alışverişi varsa korkarım ki zaten zerre kadar söz hakkımız yoktur’

  • Topraklarımızda şirket kurulacak, tesis yapılacak, biz söz sahibi olamayacağız ve dört katı kadar fazla elektrik alacağız. Neden? Defalarca sorduk, cevap vermediler.
  • Biz karşı çıktığımız için ‘CHP buna da karşı’ diyorlar. Bu iktidar kolaycılığı seçiyor ve kendi topraklarında bunu Ruslara taviz vererek yaptırıyor. Korkarım ki, zaten böyle bir para alışverişi varsa, zaten zerre kadar söz hakkımız yoktur.

Ne olmuştu?

Rusya‘nın Akkuyu NGS Projesi için Türkiye‘ye üç hafta içinde 15 milyar dolar göndereceğine ilişkin iddialarla aynı gün, santralin yatırım sahibi Rus devlet enerji şirketi Rosatom, Türkiye’de santralin inşaatını üstlenen firma Titan2-IC İçtaş ile anlaşmasını ‘usulsüz harcama, inşaatta gecikme ve iş güvenliğindeki eksikler’ gerekçeleriyle feshetti.

Yeni anlaşma, Rusya merkezli Montajno-Stroitelnoye Upravlaniye No 90, Konsern Titan-2 ve Sosnovoborelektromontaj anonim şirketleri tarafından Ekim 2019’da Mersin’de kurulmuş olan TSM Enerji ile yapıldı.

IC İçtaş, yaptığı açıklamada feshin hukuksuz olduğunu, esas amacın ‘projenin yönetimindeki Türk şirketlerinin varlığını azaltmak ve taşeron seviyesine indirgemek olduğunu’ söyledi ve konuyu Londra Tahkim Mahkemesi‘ne götüreceğini duyurdu.

CHP Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır, Meclis‘te “Daha birkaç gün önce dördüncü ünitenin temel atma törenine Rosatom müdürü ve Enerji Bakanı Dönmez birlikte katıldı. Bir hafta içinde ne oldu da sözleşme feshedildi? Siyasi iktidar bunları araştıracak mı?” diye sordu.

İYİ Parti lideri Meral Akşener de ‘Rusya ile kurulan asimetrik ilişki biçiminin artık sürdürülebilir olmaktan çıktığına’ vurgu yaptıarak hükümeti santrali millileştirmek üzere gerekli adımları atmaya davet etti:

“Akkuyu’da yapılan hukuksuz fesih işlemi, Türk şirketinin tasfiye edilerek ülkemizin nükleer enerji alanındaki gelişimini engellemek anlamına geliyor. Bu kabul edilemez.”

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ise, hükümetin enerji politikalarını ve Akkuyu’daki alım garantisine vurgu yaptı:

“Erdoğan hemen hemen her alanda teslim alınmış durumda. Devlet kasası tamtakır. Düne kadar hakaret ettiği yabancı liderler önünde bugün önünde eğiliyor.Bütün bunları iktidarda kalmak için yapıyor. Bu durumda tabii Erdoğan üzerinden Türkiye’de at koşturanlar Erdoğan’ın gitmesini istemezler.

Rusya ya da herhangi bir ülke bu durumdan cesaret alıp Türkiye’yi adeta bir sömürge ülkesi zannetmemelidir. Düşünün ki sizin ülkenizde nükleer santral yapılıyor, sahibi başkası, işleticisi başkası, üstelik bir süre sonra size de devretmeyecek, tamamen onun malı. Dünyada ilk ve tek.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, konuya ilişkin dört gün sonra yayımladığı açıklamada, “Taraflar arasında ihtilafların yaşandığını, bu süreçte Bakanlığın ihtilafın çözümü için gerekli girişimlerde bulunduğunu söyledi:

“Önceliğimiz, projenin başından bu yana inşaat sahasında hizmet veren bütün yüklenicilerin ve çalışanların aleyhine bir mağduriyet oluşmaması ve projenin zamanında devreye alınmasıdır. Daha önce olduğu gibi, yine bu çerçevede girişimlerimiz sorunların çözümü için devam etmektedir. Taraflara da böyle bir projede daha sağduyulu ve yapıcı bir görev düştüğünü bir kez daha hatırlatmak isteriz.”

DDK’dan KPSS ile ilgili iddialar hakkında suç duyurusu

Kamu Personeli Seçme Sınavı (KPSS) sorularının sızdırıldığı iddiası hakkında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın talimatıyla inceleme başlatan Devlet Denetleme Kurulu (DDK) müfettişleri, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı‘na suç duyurusunda bulundu.

ÖSYM tarafından 31 Temmuz Pazar günü yapılan KPSS’deki bazı soruların, Yediiklim Yayınları’nın deneme sınavlarında ve ders videolarında sorulan sorularla aynı olduğu iddia edilmişti. .

Sosyal medya ve basında gündeme gelen iddiaların ardından dün açıklama yapan ÖSYM, iddiaları reddetti. Açıklamada, “Bazı sınav sorularının bir yayınevinin deneme sınavı sorularıyla aynı olduğuna ilişkin sosyal medya platformlarında ortaya atılan iddiaların incelemelerimiz neticesinde asılsız olduğu anlaşılmıştır” denildi.

Müfettişler ‘Problemli görülüyor’ demişti

Buna karşın Cumhurbaşkanı Erdoğan, DDK’ya  inceme talimatı vermiş ve  “Tek bir evladımızın dahi mağdur olmasına asla müsaade etmeyiz” demişti. Erdoğan gece yarısı Resmi Gazete‘nin yeni sayısında yayımlanan kararıyla da ÖSYM Başkanı Halis Aygün‘ü görevden almıştı.

Soruların çalındığı iddiasının ardından ÖSYM Başkanı görevden alındı

İncelemeyle ilgili bugün açıklama yapan DDK Başkanı Yunus Arıncı ise “Rapor Cumhurbaşkanı Erdoğan’a arz edilecek. Problemli bir durum var gözüküyor” demişti.

AA‘nın aktardığına göre, çalışmalarını tamamlayan Devlet Denetleme Kurulu, 2022-KPSS lisans oturumuna ilişkin iddialar konusunda Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

YÖK Başkanı Özvar: Biz de inceliyoruz

YÖK Başkanı Erol Özvar da sosyal medya hesabından bir açıklama yaparak, DDK ile eş zamanlı olarak kendilerinin de bir inceleme başlattığını ve sonucun en kısa zamanda açıklanacağını söyledi.

https://twitter.com/erolozvar/status/1554874869900316674

Suç duyurusunun sonuçlarına göre sınavın yenilenip yenilenmeyeceğine karar verilecek.

Danimarkalı iklim aktivisti Temponeras: Kürt illerindeki ağaç kıyımını uluslararası platforma taşıyacağız

Danimarkalı biyolog, iklim aktivisti ve Kızıl-Yeşil İttifak Partisi’nden (Enhedslisten) milletvekili adayı Maria Temponeras, dünyadaki küresel ısınma, iklim değişikliği, partisinin iklim çalışmaları ve ülkesinde ekolojiye ilişkin kanunlar ve eğitim hakkında Mezopotamya Ajansı’na (MA) konuştu.

Ülkesinde ve Yunanistan’da ekosistemlerin çevresel bozulmasını deneyimlediğini ve incelediğini belirten Temponeras, “Şu an da her iki ülkede de tatlı su gölleri üzerine çalışıyorum. Makedonya ile Yunanistan sınırında bir göl üzerinde çalışıyorum ve giderek daha fazla kirlendiğini görebiliyorum. Ekolojik mücadele vesilesiyle siyasete atıldım. Böylece ekolojiyle ilgili sorunları önlemeye de yardımcı olabilirim diye düşündüm” dedi.

TSK’nin, Kürt illerinde “güvenlik” gerekçesiyle gerçekleştirdiği ağaç kesimi ve ekolojik tahribat üzerine yapılan başvuruya Greenpeace‘in verdiği ‘uzmanlık alanımız değil’ yanıtını değerlendiren Temponeras, bunun “kabul edilemez bir çirkinlik” olduğunu söyledi:

“Kürdistan’daki ekolojik yıkım çok ciddi bir savaş suçudur. Bu konuya uluslararası toplumun dikkatini çekmek çok önemli. Bu anlamda ben de kendi üstüme düşeni yapıp konuyu Dünya Dostları Derneği‘nin gündemine getireceğim. Bunun dışında da bazı farklı uluslararası çevre örgütlerine ulaşacağım ve konuyla ilgilenmelerini talep edeceğim. Aynı zamanda Danimarka parlamentosuna da bu konuda soru önergeleri vereceğiz. Hükümet seviyesinde girişimlerde bulunacağız ki konuyu Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler gündemine taşısınlar. Partimizde bir Avrupa Parlamentosu üyesi de var ve Kürt sorunu üzerine pek çok çalışma yaptı. Bu bilgiyi ona da ileteceğim.”

Şırnak’ta neler oluyor?: ‘Orman kıyımında güvenlik bahane, asıl amaç rant ve bölgeyi madenciliğe açmak’
Şırnak’ta kesilen ağaçlar, ‘önce vatan’ yazılı tırlarda batı illerine taşınıyor
Şırnak’ta ağaç katliamı: Sessizliği tarih affetmeyecek

Temporenas’ın iklim değişikliği, ülkesindeki ekolojik problemler ve çözümler üzerine görüşleri ise özetle şöyle:

  • Birleşmiş Milletler‘in yayımladığı raporlar, bize küresel değişimin çoktan başlamış olduğunu ve ne yaparsak yapalım bundan kaçamayacağımızı söylüyor. Ama yapabiliriz, pek çok şey yapabiliriz. IPCC raporundaki yeni şeylerden biri de karbon yakalama tekniği. Bu teknikle havadaki karbon yakalanarak toprağa veriliyor. Bu çok tehlikeli bir yol. Çünkü bu çok zor ve çok pahalı bir teknik olmakla birlikte çok da işe yaramıyor. Öyleyse tüm ülkelerin yapması gereken şey, karbon yakalamaya odaklanmayı bırakmak, karbonu azaltmaya odaklanmak. Bu gazların yayılımına ön ayak olmayı yani karbondioksit yaymayı bırakmalıyız.”
  • Tüm bunlar olurken önemli olguların gözden kaçıyor. Sorun şu ki hükümetler elitlerin düzenini sürdürmek istiyor, para kazanmaya ve kar etmeye devam etmek istiyor ve bunun için yapmayacakları şey yok. Bu yüzden bu, çok zor bir mücadele ve bu mücadeleyi kapitalist sistem içinde kazanmanın imkansız olduğunu düşünüyorum. Çünkü kapitalist sistem ekonomik büyüme ve kâr ve daha fazla kâr elde etme üzerine çalışıyor. Kapitalizm ekolojik sorunun çözümü ile örtüşmüyor”

‘Ekoloji sorunu, eşitlik sorunudur’

  • Zengin ülkelerin yoksul ülkelere borcu var. İklim krizi global bir kriz ve global olarak çözülebilir. O nedenle üç beş zengin ülkenin kendi prestijlerini köpürtmek için bu konuda tek başına çalışma yapmasının bir anlamı yok. Zaten sorunun kaynağı onlar. Ekoloji sorunu, aynı zamanda bir eşitlik sorunudur.  Onlarca yıldır bunca karbondioksiti yayan zengin ülkeler ve bu anlamda da küresel çözüm için ellerini taşın altına koymaları gerekiyor. Şu anda tüm dünyada iklim adaleti için iklim hareketine çok büyük bir odaklanma var. Bu yüzden her bir ülke için tek tek ne yapabileceğimizin yanı sıra, zengin ülkelerin fakir ülkelerden daha fazla sorumluluğa sahip olduğunu da vurgulamamız gerekiyor.
  • Acilen altyapıya odaklanılması, kömür madenlerinin kapatılması ve sıvı gazın kullanımının durdurulması gerekiyor. Örneğin İsveç‘te sıvı gaz çıkarılması için yapılmakta olan yeni bir limanın yapımını durdurdular. Fosil altyapısı, limanlar ve boru hatları kapitalist sermayeciler için son derece önemli. Bu da bu konuyu biz ekolojistlerin gündemine ilk sıralardan sokuyor. Bu anlamda bu şirketlerle değil yerel halkla çalışmalıyız. Bir boru hattının inşa edilmesi çok ciddi ekolojik tahribata yol açıyor.  Otoyollar da ekolojik tahribat demektir. Desteklememiz gereken şey raylı sistemlerdir. Bunun için bütçe ayrılması için mücadele etmemiz gerekiyor.”

5 milyonluk Danimarka’da her yıl 89 milyonluk domuz çiftliği kuruluyor

  • İskandinav ülkelerinde ekoloji mücadelesinin ileride olması, işçi sınıfının çok güçlü olmasıyla bağlantılı. Benim ülkemde çok ciddi bir ormansızlaştırma var, bunun sebebi de tüm ülkenin endüstriyel çiftliklerle doldurulmuş olması. Her yıl 80 milyon domuzun olduğu bir sürü domuz çiftliği kuruyorlar. Danimarka’da sadece 5 milyon insan var. Bu endüstri doğayı, suyu, denizi, gölleri yok ediyor ve balıkları öldürüyor. Penceremden baktığımda, burada biraz doğa var ama sonra arkasında bir sürü tarla var ve bu çiftliklerde zehir kullanılıyor. Bu zehir içme suyuna karışıyor ve balıkları öldürüyor. Torunlarımız için yaşanabilir bir dünyayı, içme suyunu yok ediyoruz.  Bizde hiç vahşi hayat kalmadı, tamamen yok edildi.

‘Kişisel çaba yeterli değil’

  • Danimarka’da çevreyi korumakla ilgili  yasalar, slında çok sayıda balık ve ıstakozun kirlilik nedeniyle ölümü sonucu oluşturuldu. Örneğin su kalitesini korumak için düzenlenmiş kanunlar var. Şirketler bu kanunlara uymak zorunda çünkü bu yasaların ihlali durumunda kirlettikleri suyu temizlemek için çok ciddi meblağlarda ödeme yapmaları gerekiyor. Daha yeni olan iklim yasası var. Bu yasaya göre 2030’da karbondioksit seviyesini 1990’a kıyasla yüzde 70 azaltmamız gerekiyor.
  • İnsan doğanın bir parçası. Bu yüzden her bir bireyin kişisel olarak bu sorumluluğu alması gerekiyor ama kapitalist sistem bunu imkansız kılıyor. Söz konusu yıkım bizim kişi olarak çöp üretmememizle, bisiklet kullanmamızla çözülecek boyutları çoktan aştı. Kapitalist sistemde yaşıyor ve çalışıyor olduğumuz sürece de o arabaları kullanmak zorunda kaldığımız gibi bir gerçek var. Örneğin organik, ekolojik, vegan ürünleri yoksullar alamıyor. Bu nedenle bu ayrımın ortadan kalkması ve tüm üretimin organik, ekolojik ve vegan olması gerekiyor.  İnsanların da bir şey tamir edilebiliyorsa yenisini almaması, var olanı onarmayı ve üretmeyi öncelik haline getirmesi lazım.

İkizdere davası görüldü: Bu idari yargılamayı bitirecek bir uygulama

Rize İkizdere’de Eskencidere Vadisi‘nde halkın yılardır süren itirazları, davalar ve bilirkişi raporuna rağmen Cengiz Holding‘in ısrarını sürdürdüğü taş ocağına karşı açılan davanın duruşması bugün saat 10.10’da Rize İdare Mahkemesi’nde görüldü.

Cengiz Holding‘in taş ocağına verilen Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporu iptal davasının duruşması sonrasında İkizderelilerin avukatı Yakup Ş. Okumuşoğlu yargılama sürecine ilişkin usulsüzlüklerle ilgili Yeşil Gazete‘ye konuştu.

Aslında bugünkü mahkeme heyeti hakkında daha öncesinde İkizdereliler’in red talebi bulunuyordu ancak heyetin reddine ilişkin talep Bölge İdare Mahkemesi tarafından onaylanmadı.

Duruşmada da dava dosyasına İkizderelilerin ve avukatlarının bilgisi dışında yeni raporların eklendiği belirtildi.

Taş ocağının İkizdere’de, doğa tahribatı yaratacağı bilirkişi raporuyla daha önce belgelenmişti.

Okumuşoğlu doğa ve yaban hayatında tahribatlara neden olacağının belirtildiği raporun bilirkişi kök raporu olduğuna ancak daha sonra yargı sürecinde bu rapora müdahaleler yapıldığına ilişkin değerlendirmelerde bulundu:

“Mahkeme kök raporu beğenmemiş olacak ki bilirkişilerden ek rapor alınmasını istedi. Aynı bilirkişilere ek rapora gitti. Bu kez ek raporda bilirkişiler daha önce söylediklerinin tam tersini söyledi. Birtakım raporlar sunulmuş. O raporlara göre ‘burada yapılacak olan taş ocağı faaliyetinin herhangi bir çevresel zararı yok’. O rapor doğrultusunda da Rize İdare Mahkemesi yürütmeyi durdurma talebimizi reddetti ve bugün de bizi duruşmaya çağırdı.”

Bilirkişiler önce ‘doğa tahribatı’ dedi, sonra ‘Hay Allah biz hata yaptık’

Bugünkü duruşmada İkizdereliler yargı sürecindeki usulsüzlükleri ve aksaklıkları dile getirdi. Okumuşoğlu bugün yapmış oldukları savunmayı şöyle anlattı:

“Yargılama sürecinin ivedi yargılama olması, ivedi yargılama olmasına rağmen davayı açtıktan 9 ay sonra keşfe gidilebilmesi, keşiften sonra verilen raporda ‘burada bu iş olmaz’ denmesine rağmen aldırılan özel raporlarla, idarenin sunmuş olduğu belgelerle yeniden ek rapora götürülmesi, ek rapor sonrasında da bilirkişilerin ‘Hay Allah biz hata yaptık’ deyip önceki söylediklerinin tam tersini söylemeleri usulünün idari yargılama usulü olmadığını, böyle bir uygulamanın hukuka uymadığını söyledik.”

‘Bu idari yargılamayı bitirecek bir uygulama’

Avukat Yakup Okumuşoğlu söz konusu yargılama usulüyle çıkacak kararı kestirmenin de zor olmadığını ifade ederek “Bu uygulama çevre hukukunu bitirecek bir uygulama. Hatta bu uygulama idari yargılamayı bitirecek bir uygulama. Bunun kabul edilmesi mümkün değil” dedi.

Davayı çevre hukuku açısından değerlendiren Avukat Yakup Okumuşoğlu “ÇED raporları yetersizse her davada mahkemeler ÇED yapıcıların yerine geçip ‘Siz şu raporları tamamlayın’, ‘Siz şu eksikleri giderin’ şeklinde o ÇED raporlarını kurtaracak bir formül oluşturmuş olur. Yani böyle bir uygulamayla ortada idari yargılama diye bir şey kalmaz” diyor ve ekliyor:

“İdari yargılamada idare bir işlem tesis ettiği zaman o işlemin tesis edildiği tarih itibarıyla karar verilmiştir. Kararın dayandığı sebepler, koşullar ve raporlarda ne varsa tartışılır. Bizler de bu raporlar üzerinden bu davayı açtık. Sonrasında dosyaya birtakım ek raporlar getirildi. Ek raporların hiçbirinden bizim haberimiz yok. Mahkeme kendi kendine bunları aldı koydu; bilirkişiye gönderdi. Bilirkişiler de ‘Gayet güzel’ deyip önceki söylediklerinin tam tersini söyledi. Bu şekilde dava bu noktaya geldi.”

Öte yandan Rize İdari Mahkemesi de bugünkü duruşmadan çıkan kararını 15 gün sonra bildirecek.

Önceki bilirkişi raporundan ne çıkmıştı?

Bilirkişi kök raporunda bilirkişi heyeti,  Cengiz Holding’in taş ocağı projesine dair daha önce şu tespitleri yapmıştı:

  • Heyelana duyarlılık ve izleme çalışmalarına ilişkin yeterli çalışma yapılmadığı; kazı çalışmalarının yamaç stabilitesini olumsuz yönde etkilemesinin olası olduğu,  beşeri heyelan olaylarının yaşanabileceği,
  • Çalışmalar dolayısıyla meydana gelen tozlanma nedeniyle köy halkının geçim kaynağı olan çay yetiştiriciliğinin olumsuz etkileneceğini,  taş ocağı bölgesinde toplam 163 adet büyükbaş ve 953 adet faal arılı kovan bulunduğunu,  tozlanma nedeni ile döllenemeyen çiçeklerde nektar miktarındaki azalma o yıl balın verimini etkileyebileceği gibi, sonraki yıllarda çiçek popülasyonlarında azalmaya neden olacağını,
  • Çok geniş bir alanda çalışma yapılacağı, her gün patlatma yapılacağı ve kamyon trafiği de göz önüne alındığında toz indirgeme sisteminin yetersiz olacağı, bu kadar fazla miktarda oluşabilecek tozun indirgenmesinin fiili durumda çok zor ve maliyetli olacağı,
  • Ne 30 metrelik dere koruma bandı ne de 6 metrelik şev üst kotu taahhütlerine uyulmadığı, dere yatağının yol çalışmaları başta çıkan hafriyat atıkları dökülerek daraltıldığı, yüzey kazısı ile yürütülecek taş ocağı faaliyetinin doğaya yeniden kazandırma planı uygulamalarına kadar bölgenin doğal görünümünü bozacağı ve özellikle üst bitkisel toprak ve yapılan kazılar sonucu zeminin su tutma kapasitesinin değişeceği ve yağış-akış-sızma dengesinin bozulacağı,
  • ocağın işletilmesi sırasında su kaynaklarının görebileceği zararlar ve bu kaynakların korunmasına yönelik alan özelinde alınacak tedbirlere değinilmediği, taşkın değerlendirmeleri yapılmadığı,
  • 20’nin üzerinde yapraklı ağaç türünün de bulunduğu yöre halkının yaşam alanı ve geçim kaynağı konumundaki  orman alanını tahrip edeceği ve bu durumun yöre halkı açısından yaşam alanları yönüyle kabul edilemez olacağı,

Ukrayna’dan gelen tahıl yüklü gemide denetim bitti, rota Lübnan

Tahıl sevkiyatı anlaşması çerçevesinde Ukrayna’nın Odessa Limanı’ndan yola çıkarak dün akşam saatlerinde İstanbul Boğazı‘nın Karadeniz girişine demirleyen mısır yüklü Razoni adlı gemi Türkiye, Rusya, Ukrayna ve Birleşmiş Milletler temsilcilerinden oluşan heyet tarafından denetlendi.

Milli Savunma Bakanlığı, 27 bin ton mısır taşıyan ve Siera Leona bayraklı geminin kısa süre içerisinde Lübnan‘ın Trablus limanına gitmek üzere İstanbul Boğazı’ndan geçiş yapacağını açıkladı.

Denetimin sorunsuz geçmesi üzerine, bundan sonra “tahıl koridoru” anlaşması kapmasında Ukrayna limanlarından her gün üç gemi yola çıkabilecek.

Gemiler, kalkışlarından itibaren takip ediliyor

Rusya‘nın 24 Şubat’ta Ukrayna’yı işgale başlaması sonrası bu ülkenin limanlarında bulunan milyonlarca ton tahılın sevkiyatı engellenmişti. Ukrayna’da bloke durumdaki tahılın çıkarılması için yapılan görüşmeler sonucu, 22 Temmuz’da İstanbul’da tahıl sevkiyatı için anlaşmalar imzalandı. İmza törenine iki tarafın temsilcilerinin yanı sıra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres de katılmıştı.

Milli Savunma Üniversitesi yerleşkesinde konuşlandırılan ve Türkiye, Rusya, Ukrayna ile BM’den beşer yetkilinin görev yaptığı Müşterek Koordinasyon Merkezi, tahıl sevkiyatı yapmak üzere Ukrayna limanlarından ayrılan gemileri kalkışlarından itibaren takip ediyor.

Gemilerin Karadeniz’de belirlenen koridordan güvenli şekilde geçmesi için takip faaliyeti yürütecek olan Merkez, kargo denetimi, koridora başka askeri unsurların yanaşıp yanaşmadığını da denetliyor. 

Tahıl koridoru anlaşmasının geçerlilik süresi 120 gün. Taraflardan herhangi bir iptal başvurusu olmazsa, süre 120 gün daha uzatılacak.

Ukrayna’nın 25 milyon tondan fazla, Rusya’nın da ihraç etmek istediği 50 milyon ton tahıl ürünü bulunuyor.

 

Geleneksel mimari, yeni sorulara yanıt vermiyor mu?

Betonarme ve cam ağırlıklı yeni yapı teknikleri, daha kolay, pratik, ucuz ve daha geniş mekanlar sağlıyor, ancak yapılaşmayı kendi özgünlüğünden koparmadan teknoloji ile entegre etmek mümkün değil mi? Özgünlükten uzaklaşmadan, zanaatkârlığı da bir yana bırakmadan yerel değerleri içerecek şekilde çağa da uyum sağlayarak yapılaşabilir miyiz? İklim değişikliğine uygun mimari nasıl olmalı? Geleneksel binalarda enerji tasarrufu nasıl sağlanır? 

Yeni İnsan Yayınevi Genel Yayın Yönetmeni Aytaç Timur bu ve benzeri soruların yanıtlarını mimar, öğretim görevlisi Şule Aybar ve tasarımcı, araştırmacı Melih Aşanlı‘yla konuştu. 

*

Aytaç Timur: Geleneksel mimari neden her geçen gün daha önemli olarak algılanıyor ve merak uyandırıyor?

Şule Aybar: Geleneksel mimari yöresel özellikler taşıdığı için merak uyandırmaktadır. Sadece yerel kültür ve insan odaklı değil doğa/iklim odaklı tasarlanmış olması ve bunu gerçekleştirirken yerel malzemelerle harmanlanması açısından geleneksel mimari aslında her geçen gün daha da önemli olmaktadır. Kadim bilgileri yansıttığı ve kendine özgün bir dili olması sebebi ile turizme olan katkısı da yadsınamaz ve Türkiye ekonomisi için turizmi de düşünecek olursak ayrıca da üzerinde durulması gereken bir durumdur.

Melih Aşanlı: Aslında sadece mimaride değil, geleneksel kelimesine karşı ön yargılarımızın değiştiğini görüyoruz geçtiğimiz yıllar içinde. Türkiye yarım asrı aşkın bir süredir uygarlığı ve medeniyeti batı kültürü içinde aramaktan yorulmuş olabilir. Özellikle iklim krizi ile birlikte fark ettiğimiz ekolojik bakış açısı, yerel olan kültüre, bilgiye, teknik alt yapıya ve malzemeye öncelik veriyor. Hem bilimsel hem de toplumsal olarak yerel olan ile güçlü bağlar kurulmasının avantajlarını gözler önüne getiriyor diye düşünüyorum. İlk kitabımla da savunduğum bir konu var, kadim bilgi dediğimiz her toplumun öz bilincidir. Uzak diyarlardan bilginin ne kadimini, ne de güncelini ithal etmek sorunlarımıza çözüm olmayacak aksine sorunlarımıza yeni sorunlar ekleyecektir. Mimariye de bu açıdan bakabiliriz. ,

‘Moderleşme’nin getirdikleri…

Anadolu, mimari anlamda şaheserlerle dolu, bunu söylerken tarihi, görkemli büyük yapıları başımızın üstünde kabul edip ama bir kenara ayırıp, köylerde kasabalarda ve tarihî şehirlerdeki insanların yaşadığı evleri sormak istiyorum. Bunları neden terk ediyoruz, neden beğenmiyoruz. Neden en küçük kasaba bile çirkin apartmanlarla doluyor?

Şule Aybar: Şöyle açıklayabilirim. Zor (elde edilen) olan şey güzeldir veya güzel olan şey zordur (elde edilir). Tarihi şehirde olsun veya olmasın köy ve kasabada yapılan yapıların çoğu aslında birer sanat eseridir. Çünkü bu yapılar bir zanaatkârın elinden çıkmıştır. Yapı kendi ustasının el işçiliğini, becerisini ve yeteneğini bizlere yansıtır. Yapmak uzun zaman alır ve çıkan yapı, sarf edilen olağanüstü bir gücün ve özenin ürünüdür. Oysa zamanımızda maalesef “kolaylık” ön plandadır ve neredeyse emek harcamadan rahatça sonuca ulaşmak daha önceliklidir. Yani maliyet ve zaman önemli olduğundan bu yeknesak ve sanatsal özellikten uzak olan tarz tercih edilmektedir. Günümüzde betonarme binalar belli kalıplara dökülerek (endüstrileşmenin sonucu olarak çeliğinde yardımı ile) daha hızlı ve daha kolay olarak bitirilmektedir. Bilgisayar kullanılarak normalde el ile çizilemeyecek kadar karmaşık bir mimari eleman, kolaylıkla robotik olarak üretilebilmektedir. Teknolojinin de gelişmesiyle insanlar rahat, hızlı ve kolay olarak yapılan binaları tercih etmektedirler ki bu da akıllı olmanın değil duygusal olmanın bir sonucudur. Bu anlayış günümüzde köylerde dahi apartmanlaşmanın önünü açmıştır. Kabul edelim ki yeni yapı tekniklerinin daha geniş mekânlar sağlaması da gerçeğin bir parçasıdır. Ancak yapılaşmayı kendi özgünlüğünden koparmadan teknoloji ile entegre etmek, acaba mümkün değil midir? Yerel denetim ile özgünlükten uzaklaşmadan hatta zanaatkârlığı da bir yana bırakmadan yerel değerleri içerecek şekilde çağa da uyum sağlayarak yapılaşmak aslında mümkündür. Biz buna literatürde glocal diyoruz.

Melih Aşanlı: Geniş bir çerçevede bu sorunun nedenlerini üç ana başlık altında toplayabiliriz.

1- Modernleşme niyeti ile yola çıktığımız yıllardan günümüze, kontrolsüz ve plansız batılılaşma hareketinin bizi öz varlıklarımızdan uzaklaştırdığını görüyoruz. Global şirketler de bütün argümanları kullanarak kendi üretimi olan ürünler için pazarını genişletebilmek adına sürekli yeni ihtiyaçlar üretiyor ve tüketimi artırmaya çalışıyorlar. Tüketilen sadece kıyafetler ve cep telefonları değil, çok daha büyük bir pazar olan yapı sektörünün zararlı, ömürsüz malzemeleri.

2- Anadolu coğrafyasında günümüze kadar gelebilmiş olan sivil yapılar toplumda haklı bir ön yargı yaratıyor. Bu yapılar, eski, metruk, viran hâldeler. Dolayısıyla kimse böyle yapılara özenmiyor. Üstelik bu yapıların bakım masrafları, işletim emeklerinin de fazla olması gibi bir bilgi yaygın. Değerlendirme yaparken büyük bir hata yapılıyor tabii ki. Günümüze kadar gelebilmeyi başarmış olan bu yapılar, en az kurtuluş savaşını görmüş, ülkenin zor durumlarından geçtiği yıllar yaşamış, uzun zaman bakım görmemiş ve hatta birçoğu terk edilmiş durumda. O hâlde bile varlıklarını hâlen sürdürebiliyorlar aslında. Bir betonarme yapının ömrü 50 yıl bile değilken bu yapılar son 30 yıldır belki de hiç içine girilmeden kaderine terk edilmiş durumda.

3- Günümüz bilgisini kullanarak geleneksel yapılarımızı yeniden ele almadığımız için teknikler gelişemiyor, ustalar yetişemiyor dolayısı ile de günümüz insanının ihtiyaçlarına cevap veremeyebiliyor. Üstelik sektör bu yönde gelişmediği için de bu yapılar yüksek bütçelere ihtiyaç duyuyor.

Betonarme ise en düşük maliyetli yapılar olarak karşımıza çıkıyor ilk bakışta. Evet, çirkin ve sağlıksız yapılar fakat başlangıç maliyetleri düşük. Yerel ve ülke politikaları ile müdahale edilmediğinde bu durumun vatandaşlar tarafından çözülebileceğini düşünmüyorum. Bir tarafta 5 katlı apartman izni alıp maliyetleri düşürme hakkı tanınmışken, diğer tarafta 2 katlı bir yapıya aynı bedel maalesef ödenemiyor.

İklim uyumlu mimari nasıl olmalı?

İklim krizinin etkilerini artık yaşamaya başladık. Karbon salma anlamında mimari çok büyük değere sahip. Bu kriz büyüdükçe ekvator sıcakları kuzeye doğru yayılacak. Bu durumda coğrafi olarak hemen güneyimizde bulunan Orta Doğunun Anadoluya göre daha sıcak iklimi Anadoluya taşınacak. Bu durumda Irak, İran, İsrail gibi ülkelerin mimari deneyimi bize neler öğretiyor?

Şule Aybar: Öncelikle bu değişimi durduramayacaksak bile yavaşlatabilirliğimiz olduğunu bilmeliyiz ve ona göre önlemlerimizi almalıyız. İklimin değiştiğini her geçen gün daha çok hissediyoruz. Ancak iklim değişse bile, iklime göre tasarım prensipleri değişmez. Dolayısı ile iklimin getirisine göre tasarlayıp ona göre yaşayacağız. Ekvator sıcaklarının kuzeye kayması sadece doğal çevrenin değil, fiziksel çevrenin de değişmesi ve dolayısı ile yaşam standartlarımızın değişmesi anlamına da geliyor. Kuru sıcak iklim zamanla daha baskın olacak demek oluyor ki bu da bizim güneşin etkisinin azaltıldığı ve dolayısı ile konforumuzu sağlayan fiziksel alanlara olan ihtiyacımızı artıracaktır. Eğer bu alanları pasif tasarım prensipleri ile planlayarak var edemezsek enerjiye olan ihtiyaç da artacaktır. Bu da karbon ayak izinin artması demektir. Görüldüğü gibi zincirleme reaksiyon oluşuyor. Bu reaksiyon zincirini durduramıyorsak yavaşlatabiliriz; bu da sağlıklı ve doğa odaklı düşünmekten geçer. Binanın güneşle olan ilişkisini irdeleyerek iç mekânlardaki fonksiyonların dağılımını ve malzeme kullanımını iklime göre düşünerek tasarlayıp iklimin şiddetli etkisini azaltıp konforlu yaşayabiliriz. Bu problemin çözümü güneş enerjisinden sağladığımız enerji ile sağlansa bile bu enerji zamanla yeterli olmayabilir, o sebeple problemi yaratmadan çözmek daha akılcıdır.

Melih Aşanlı: Malzeme ve teknik olarak fayda sağlayabilsek bile benzerlerini uygulayabileceğimizi düşünmüyorum. İklim krizi açısından değerlendirdiğimizde ısındığımız doğru. Ama bu ısınmanın ülkemiz iklimini Orta Doğu iklimine dönüştüreceği anlamını çıkaramayız. Isınmakla birlikte, seller, fırtınalar, anlık yoğun yağışlar, uzun süren aşırı soğuklar ve benzeri pek görülmemiş kar yağışları ile karşı karşıya kalma ihtimalimiz çok yüksek. Dolayısıyla tutarlı olan kurak Orta Doğu teknikleri bizde iş görmeyebilir. Bununla birlikte yerel ağaçlarımızdan keresteler, yerel toprağımızdan kesilen kerpiç, bizim kireç taşlarımızdan yapılan harçlar şahsına münhasır teknik ve beceri gerektirecektir.

Bir de mimari üslup yaşamsal ihtiyaçlar ve kültürden şekillenmiştir. Orta Doğu’nun mimari üslubu ve teknikleri Anadolu yaşamında kendine yer bulamayabilir. Bütün dünyada iklim krizinin etkilerini en aza indirmek ve kalıcı çözümler üretmek için tasarımlar ve teknikler geliştiriliyor. Bence tamamından ilham alınmalı ve ülkemiz için uyarlanmalı.

Geleneksel binalarda enerji, ısı yalıtımı meselesini modern binalarla kıyasladığımızda nasıl bir tablo ile karşılaşırız?

 Şule Aybar: Geleneksel binalarda enerji kullanımı çok daha azdı, özellikle fosil yakıt daha az kullanılıyordu. Bu yerel malzemelerin hikmeti ve tasarımın getirisi olarak kendini gösteriyor. Yerel malzemeler iklime uygun olma özelliği taşıyorlar. Sıcak ülkelerde bulunan yerel taş ve kerpiç yapı malzemeleri tamamıyla iklimin getirisi olarak karşımıza çıkıyor. Sıcak ve nemli ülkelerde olan bambu ve tropikal ağaçların sunduğu olanaklar sıcak ve kuru iklimde istenen konforu kendiliğinden sağlamıyor. Sıcak ve kuru iklimde taş yapı/duvar malzemesi, ısı kütlesi olarak çalışarak geceleri ısı, gündüzleri ise serinlik sağlayabiliyor. Oysaki sıcak ve nemli iklimde insan konforu için gerekli olan hava dolaşımını nefes alan ahşap elemanlarla sağlayabiliyoruz. Ayrıca bu konforu sağlayan tasarımın yardımı da yadsınamaz. İklim, bazı yerlerde küçük pencereler gerektirir. Bazı yerlerde ise pencerelerin geniş ve karşılıklı hava dolaşımına izin verecek şekilde geleneksel binaların dış duvarlarında yerini aldığını görürüz. Bu tasarım yaklaşımı günümüzde teknoloji sayesinde iklim gözetilmeksizin unutulmuş ve iklim ne olursa olsun mümkün olan en geniş pencerelere yer verilmiştir. Doğal olarak bu durum ısınmak veya soğutmak için ekstra enerji harcanmasına ve ekstra yalıtım malzemesi kullanılmasına sebep olmuştur. Bu duruma gökdelenler de eklenince durum daha da ekstra ekstra hâle gelmiştir çünkü yapı yükseldikçe kullanılan malzemelerin kalınlıkları ve özellikleri rüzgârın etkisini de düşünerek bize enerji ve maliyet fazlası olarak geri döner. Modern binaların ne kadar modern olduğu aslında tartışılır. Modernlikten anladığımız eğer sadece teknolojinin bize sundukları ile sınırlı ise doğadan uzaklaşmak, enerjiyi haddinden fazla kullanmak demek olur. Bu geldiğimiz nokta ise bize güzel bir tablo çizmez ve bu tabloyu bir ayna olarak alırsak baktığımızda kendimizi tanımadığımız bir çevre ile çerçevelenmiş buluruz. Aynı bulunduğumuz çevreye yabancılaşmış olmak gibi. Dubai’de miyim? İstanbul’da mıyım? Bilmiyorum.

‘Bir kenti sürekli baştan inşa etmenin kimseye faydası yok’

Melih Aşanlı: Öncelikle binalara olan bakışımızı değiştirmemiz gerekiyor. Bir bina tasarımı yaparken inşaat maliyetini düşük tutup, kısa ömürlü, ısınma ve soğuma maliyeti yüksek bir yapı mı tasarlamalıyız? Burada kurulum maliyetlerini düşürmeye başladığımızda sonrası için karbon salımını ve işletim maliyetlerini artırmaya başlarız. Tüketici için böyle bir uygulama başta cazip geliyor. Kimse aydan aya ödediği faturaları ve karbon salımını bina sağlığı gibi bütçeye dâhil etmiyor. Ama yıllar boyu yapılan ödemeleri, sağlık sorunlarını, konforu ve yapı bakımını topladığımızda ortaya çok yüksek bir maliyet çıkıyor.

Tabii ülkenin her tarafına 50 cm kalınlığında kerpiç duvarlara sahip yapılar inşa edemeyiz. Bu noktada, geleneksel teknikleri yeniden ele alıp uyarlamak gerekir. Artık yeni bilgiler ve malzemelerimiz var. Bu konuda çalışan oldukça iyi firmalar, üniversiteler mevcut. Bina algımızı değiştirdiğimizde, bir yapının kuşaktan kuşağa sağlıklı hizmet verecek, torunlarımıza bırakabileceğimiz kültürel bir değer olması gerektiğinin farkına varırız. Sürekli yeni yapılar inşa eden inşaat sektörü yerine, düzenli restorasyon yapan ve kültür mirasını koruyarak tüketimin önüne geçen bir inşaat sektörüne evrilmekten bahsediyorum burada. Bir kenti sürekli baştan inşa etmenin kimseye faydası olmadığını gördüğümüz dönemler yaşıyoruz. Elimizde yeterince deneyimimiz var. Üstelik bir şehir baştan başa yeniden inşa edildiğinde kent bilincine, toplumun aidiyet duygusuna olumsuz etki yapıyor. Bu da sıklıkla tartışılan başka bir konu olarak karşımıza çıkmakta.

Enerji penceresinden baktığımızda, görsel olarak dört bir tarafı camdan yapılan binalar, önümüzdeki enerjinin kıtlaştığı, pahalandığı çağa ayak uydurabilecek mi?  

Şule Aybar: Camın yapı malzemesi olarak dış cephede kullanımı ile iç ortama getirdiği faydalar ve zararlar iklime ve camın hangi yönde konumlandığına göre değişkenlik gösterebilir. Ancak her hâlükârda tamamen her cephede hiçbir farklılık göstermeden cam kutu gibi tasarlanmış binalar kişilerin konforunu sağlama noktasında ya ısınmak için ya da serinlemek için enerjinin harcanmasını gerektirecektir. Bunun öncelikli sebebi kuzeye bakan cam genişliği ile güneye bakan cam büyüklüğünün aynı olmasıdır çünkü güneşin hareketi düşünülmeden binanın dört cephesi aynı şekilde ele alınmıştır. Teknoloji sayesinde farklı özelliklerde ve katmanlı ısı camların kullanımı mümkündür ancak problemi yaratıp sonra da teknolojinin sunduğu avantaj gibi gözüken yeniliklerle durumu çözmek ekolojik bir yaklaşım değildir. Bu durum günümüzde geri dönüştürülmüş cam kullanılarak imal edildiği ileri sürülerek hafifletilmeye çalışılsa da bir binanın tüm cepheleri aynı tasarıma sahip olmamalıdır. Bu mimarlık değildir. Ne insan konforuna göre ne de doğaya göre mimarlıktır. Bu durumdan, dışarı bağımlı enerji kullanımı olan ülkemizde fazlasıyla enerji kullanımını gerektiren mimarlık anlayışından enerji pahalılığını da göz önünde bulundurarak acil olarak uzaklaşılmalıdır. Dolayısı ile cevap Hayır’dır.

Melih Aşanlı: Cam üretimi, son derece enerji harcatan bir ürün. Burada önemli olan harcadığımız enerji ile ne elde ettiğimiz ve amacımız. Elbette tek bir malzeme kullanılmalı, geri kalanı asla üretilmemeli diyemeyiz. Geniş bir perspektiften baktığımızda, iklim krizinin en büyük etkisinin içinde yaşadığımız teknolojik çağın üretimleri olduğu söyleniyor. Sanayi, teknoloji ve yaşam alışkanlıklarımızın ektisinin her sene uluslararası bağımsız kurumlar tarafından hazırlanan raporlarda oldukça yüksek olduğunu görüyoruz. Şimdi bir grup firma ve bilim insanı içinde bulunduğumuz krizi yine benzeri teknolojik ürünler ile çözmeye çabalıyor. Burada ters giden bir şeyler var gibi durmuyor mu? Dünyanın böyle bir hammadde kaynağı var mı diye sormamız gerekiyor. Akıllı evler, yüksek teknoloji sayesinde üretilen ekolojik malzemeleri tüm dünyaya yetirebilecek miyiz? Yoksa yeni pazar mı oluşturmaya çalışıyoruz?

‘Yeni çağda, ‘yokluğun tasarımı’ hakim olacak’

Söz konusu küresel bir değişim olduğunda teknikler, malzemeler daha gerçekçi seçilmeli. Bildiğimiz kadarıyla su kullanmadan üretebildiğimiz hiç bir malzeme yok. Önümüzdeki en büyük sorun ise su krizi. Şimdi son suyumuzu camdan seralar yapıp içinde yaşayacağımız yapıları üretmek için mi kullanacağız ya da akıllı bina sistemleri için çip üretimine mi harcayacağız?

İnsanların gıdaya, içecek suya çok daha fazla ihtiyaçları olacak önümüzdeki zamanlarda. Toprak ve ahşap gibi malzemeler, ileri dönüşüm teknikleri ile ürettiklerimiz sorunumuzu çok daha ekolojik olarak çözebilir.

Sürdürülebilirlik dediğimiz kavram var olan vahşi tüketimimizi sürdürmek için yöntemlerimizi değiştirmek olarak algılanmış durumda. Oysa burada ekosistemin sürdürülmesinden bahsediyorsak, yaşam alışkanlıklarımızı değiştirmeli ve var olan kepazeliği yaşamakta ısrar etmemeliyiz.

Yeni çağ, ince hesapların yapıldığı, küresel olarak yokluğun tasarımlarına ihtiyaç duyduğumuz bir çağ olacak. Ben buna “yokluğun tasarımı” diyorum. Üçüncü dünya ülkelerinin kaynaklarını çalmadan, insanlarını aç ve susuz bırakmadan, ekosistemlerini yok etmeden kendi ülkelerimizin kaynaklarını kullanarak yaşamaya çalıştığımızda içinde bulunduğumuz yokluğu görebiliriz. Sömürgecilik döneminin biçim değiştirmiş hâlinin de artık sonlanması gerekiyor. Başka türlü bu işin altından kalkamayacağız gibi durmuyor mu?

İklim krizi: Bilim insanları, insan türünün yok olma senaryolarının çalışılmasını istedi

İklim bilimciler, küresel ısınmanın küresel çöküş veya insan neslinin tükenmesine yol açabileceği riskinin “tehlikeli bir şekilde araştırılmadığı” konusunda uyardı.

Dünya ısınmaya ve emisyonlar artmaya devam ederken, hükümetler başta kimsenin “en kötü durum senaryosu” için çalışmadığına dikkat çeken uluslararası ekip; kitlesel iklim göçü ve toplumsal çöküş ve sonunda insan neslinin tükenmesi risklerini vurguladı.

Proceedings of the National Academy of Sciences  dergisinde yayımlanan ve bir düzine bilim insanı tarafından gözden geçirilen analiz, 3C’nin ötesindeki küresel ısınmanın sonuçlarının, toplam etkilere ilişkin birkaç nicel tahminle birlikte yeterince incelenmediğini savunuyor.

“En kötü durum senaryolarına körken iklim değişikliğini hızlandıran bir gelecekle yüzleşmek, en iyi ihtimalle saf ve en kötü ihtimalle ölümcül derecede aptalca risk yönetimidir” diyen araştırmacılar, “Bu aşırı sonuçlara yönelik mekanizmaları analiz etmek, eylemi harekete geçirmeye, esnekliği artırmaya ve politikayı bilgilendirmeye yardımcı olabilir” değerlendirmesi yaptı.

Araştırmacılara göre, bu “iklim son oyunu” mutlaka gerçekleşecek demek mümkün değil, ancak olası bir felaketle ilgili araştırma eksikliği, popülasyonları olası senaryolar karşısında son derece savunmasız bırakıyor.

Dünya iklim felaketine mi gidiyor?

Paris Anlaşması uyarınca hükümetler, küresel ısınmayı 2 santigrat derecenin “çok altında”, mümkünse 1.5 derece ile sınırlamayı hedefliyor.

1,5 derecelik ısınmada, Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 14’ü en az beş yılda bir şiddetli ısı dalgalarına maruz kalacak. 2 derecelik ısınmada bu oran yüzde 37’ye çıkıyor.

Cambridge Üniversitesi‘ndeki Varoluşsal Risk Araştırmaları Merkezi’nden Luke Kemp, bu noktanın ötesinde neler olacağına dair yeterli araştırma olmadığını söyledi.

Mevcut tüm sera gazı azaltım taahhütleri yerine getirilirse, 2100 yılına kadar dünya 1,9-3C ısınacak, ancak mevcut emisyon eğilimleri devam ederse, söz konusu aralık aralığın 2,1-3,9C civarında olması bekleniyor.

“En önemli senaryolar hakkında en az şey biliyoruz” diyen Kamp “Sırf insanlar inanılmaz derecede esnek olduğu için gelecek yüzyılda yok olmaya yakın bir şey görmenizin pek olası olmadığını düşünüyorum. Ama küresel bir felaket yaşama, gelecek yüzyılda neslimizin tükenmesi için yüzde bir olasılık olsa bile… bu çok yüksek” diye konuştu. 

Makalenin yazarları ise “bileşik tehlikelerin” tehlikeleri konusunda uyarıyor. Bir siklonda yok olan elektrik altyapısı örneğini kullanan bilim insanları, bunun o civardaki popülasyonu  ölümcül bir sıcak hava dalgasına karşı savunmasız bırakacağına dikkat çekiyor.  Ayrıca henüz öngöremediğimiz, geri dönüşü olmayan iklim sonuçlarını tetikleyen; örneğin büyük kuraklık ve yangınlardan muzdarip bir Amazon yağmur ormanından kaynaklanan büyük karbon emisyonları gibi devrilme noktalarının oluşturacağı riskler de hesaba katılmıyor.

Örneğin, yüksek CO2 konsantrasyonları stratocumulus bulutlarının kaybolmasına neden olursa, dünya aniden yaklaşık 8C ısınabilir.

Araştırmacılar, stratocumulus bulut güverte kaybı örneğini kullanıyor. Yüksek CO2 konsantrasyonları bu bulutların kaybolmasına neden olursa, dünya aniden yaklaşık 8C ısınabilir.

Araştırmacılar, iklim bozulmasının uluslararası savaşlar veya bulaşıcı hastalık salgınları gibi diğer felaket risklerini alevlendirebileceği veya tetikleyebileceği ve yoksulluk, mahsul kıtlığı, su eksikliği gibi mevcut güvenlik açıklarını kötüleştirebileceği konusunda da uyarı yapıyor. Analiz, süper güçlerin bir gün güneş ışığını veya karbon yayma hakkını yansıtmak için jeomühendislik planları üzerinde savaşabileceğini gösteriyor.

“Şu anda savunmasız devletler ile gelecekteki aşırı ısınma alanları arasında çarpıcı bir örtüşme var” tespitini yapan araştırmacılar, “Mevcut siyasi kırılganlık önümüzdeki on yıllarda önemli ölçüde iyileşmezse, potansiyel olarak ciddi sonuçları olan bir istikrarsızlık kuşağı meydana gelebilir” ifadelerini kullanıyor. 

Yazarlar, “Tarihin uyarıları var” diyor: “İklim değişikliği, önceki sayısız toplumun çöküşünde veya dönüşümünde ve Dünya tarihindeki beş kitlesel yok oluş olayının her birinde rol oynadı.”

Bilim insanları, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’ni (IPCC) iklim felaketi olasılığı hakkında özel bir rapora öncelik vermeye de davet etti.

Muhafazakar Kansas’ta referandum: Kürtaj anayasal hak olmaya devam edecek

ABD‘nin muhafazakar Kansas eyaletinde yapılan referandumda oyların çoğunluğunun kürtaja erişim hakkının korunması yönünde çıktı. Sonuçlar,  “kadının tercih hakkını” savunan gruplar ve Demokratlar açısından büyük bir zafer olarak değerlendirildi.

Katılımın yüksek olduğu referandumda Kansaslı seçmenlerin büyük çoğunluğu eyalet anayasasında kürtajı yasal bir hak-seçenek olmaktan çıkaran bir değişiklik yapılmasını reddetti.

Referandum, Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin tek tek eyaletlere kürtajı yasaklama imkanı veren kararından sonra ilk kamuoyu yoklaması niteliğinde.  ABD Yüksek Mahkemesi iki ay önce, kürtaja ulusal düzeyde yasallık kazandıran ve tek tek eyaletlerin yasaklama getirmesini engelleyen 1973 tarihli “Roe ve Wade” kararını iptal etmişti.

ABD’de tartışmalı karar: Kürtaj hakkını Anayasal güvence altına alan mahkeme kararı iptal

Sonuç tersi yönde çıksaydı Eyalet Meclisi’nde kürtajı sınırlama ya da yasaklama yönünde adımlar atılabilecekti.

Sandık çıkış anketleri ve ilk sonuçlar üzerinden yapılan tahminlere göre seçmenin yüzde 60’dan fazlası kadınların kürtaj seçeneğine sahip olma hakkının korunmasından yana oy kullandı.

Kansas, daha iki yıl önceki seçimlerde Donald Trump‘ın yüzde 15 farkla kazandığı, Cumhuriyetçi, muhafazakar bir eyalet. Ancak kürtajla ilgili yasalar diğer Cumhuriyetçi eyaletler kadar sıkı değil. Şu an geçerli yasaya göre hamileliğin 22. haftasına kadar kürtaja belli koşullarla izin veriliyor. Koşullar arasında 24 saatlik bir bekleme süresi ve yaşı küçük olanlar için ebeveyn onayı mecburiyeti de bulunuyor. Eyalet Meclisi’nde çoğunluk kürtaj karşıtı Cumhuriyetçilerin elinde olsa da Demokrat vali Laura Kelly oylama öncesinde eyalet anayasasında değişiklik yapmanın “Kansas’ı ortaçağa geri götüreceğini” söylemişti.

ABD’de kürtaj hakkı eylemlerinde kongre üyeleri gözaltına alındı

Bu sonuç ABD’de 8 Kasım’da yapılacak olan ara seçimler öncesinde siyasetçilere, kamuoyunun konuyla ilgili girişimlere tepkisi hakkında bir fikir de vermiş olacak.

ABD Başkanı Joe Biden sonucun “Amerikalıların çoğunluğunun kadınların kürtaj hakkına sahip olması gerektiği görüşünde olduğunu” gösterdiğini söyledi.

Kasım ayında Kaliforniya ve Vermont eyaletleri de kürtaja erişim hakkını eyalet anayasası ile güvence altına almak amacıyla referandumlar yapacak.