Ana Sayfa Blog Sayfa 711

Osman Kavala, Silivri Cezaevi’nde beş yılı doldurdu: Hukuksuzluğa maruz kalan tek kişi değilim

Gezi davasında ağırlaştırılmış müebbete mahkum edilen hak savunucusu ve iş insanı Osman Kavala, Silivri Cezaevi’nde beşinci yılını  doldurdu. Kavala, tutukluluğuna ilişkin yaptığı yazılı açıklamada, iddianamelerin de gösterdiği üzere hakkında herhangi bir delil olmadan, 1827 gündür cezaevinde tutulduğunu vurguladı.

Kavala, şunları ifade etti:

“Hakkımda hazırlanmış olan iddianamelerden anlaşılacağı gibi, suç sayılan bir faaliyette bulunduğumu gösteren herhangi bir delil bulunmuş değil. İlk Gezi davasındaki beraat kararıyla, iki AİHM kararıyla ve AYM Başkanı ve üyelerinin karşı oy yazılarıyla da ortaya konmuş olan bu yalın gerçeğe rağmen, Silivri cezaevinde beşinci yılımı doldurdum.

Hukuksuzluğa, ayrımcılığa, gaddarca davranışa maruz kalanın sadece kendim olmadığını aklımdan çıkarmıyorum. Cezaevindekilerin hikâyelerini dinlemek, koridorlarda 80 yaşını aşmış insanları görmek zaten bu gerçeği sürekli hatırlatıyor.

Yurttaşların keyfi biçimde cezaevine sokulmaları ile iş cinayetleri, maden faciaları arasında ilişki olduğunu, bunların insan hayatına değer vermeyen bir anlayışın yaygınlaşmasından kaynaklandığını düşünüyorum.

Ülkemizde hukuk normlarının hükümran hale gelmesinin, etik değerleri öne çıkartan bir yenilenmeyi başlatacağına inanıyorum.”

Ne olmuştu?

Osman Kavala, 1 Kasım 2017’de “hükümeti devirmek veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs” (TCK 312) ve “cebir ve şiddet kullanarak anayasal düzeni devirmeye teşebbüs” (TCK 309) suçlamalarıyla tutuklanmıştı.  Gezi protestolarının planlayıcısı, yöneticisi ve finansörü olduğu iddiasıyla yargılandığı davadan beraat etti ancak serbest bırakılmayıp tahliye kararı verilmiş olan ikinci bir suçlamasıyla yeniden tutuklandı.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) suçlamalarla ilgili makul şüphe uyandıracak delil olmadığı, tutuklanmanın siyasi olduğu gerekçesiyle Kavala’nın derhal serbest bırakılması yönünde karar aldıysa da bu kez aynı gerekçelerle, “casusluk” suçlaması yapıldı. İddianamede, Kavala’nın Gülen cemaatiyle ilişkisi olduğu, 15 Temmuz darbe girişimine katıldığı, darbe sonrası kurulacak hükümette yer alacakları belirlediği öne sürüldü; bu suçlamalara dayanak olarak da dış güçlerin ajanı olmakla suçlanan ABD‘li Henri Barkey ile telefonlarının yakın yerlerden sinyal vermesi dışında delil gösterilemedi. 

Dava sürecinin hiç bir aşamasında savcı tarafından sorgulanmayan Kavala hakkında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da birkaç kez “suçlu olduğuu” söyledi; AİHM kararlarına uymayacağını belirtti. 

Kasım 2021’de Osman Kavala’nın beraat ettiğin Gezi davası bozuldu ve Çarşı grubunun yargılandığı davayla birleştirilerek yeniden görülmeye başlandı. Bu dava da ‘torba dava’ haline getirilerek 15 Temmuz darbe girişimini desteklemek ve casusluk suçlamalarıyla ilgili davayla birleştirildi. Gezi’yle  Çarşı davası Şubat 2022’de bir kez daha ayrıldı.

Davada karar 25 Nisan’da çıktı. Kavala TCK 312’den (Hükümeti kaldırmaya teşebbüs) ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırıldı. Beraat ettikten sonra salıverilmesine engel olmak için ortaya atılan “casusluk” suçlamasından ise beraat etti.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin, AİHM’in kararına karşı başlattığı ihlal süreci devam ediyor.

 

Emniyet ve Jandarma’dan Kılıçdaroğlu’na suç duyurusu

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partinin sosyal politikalardan sorumlu yöneticilerinden Hacer Foggo ile birlikte dün gece bir video yayınladı. Türkiye‘deki metamfetamin bağımlığını gündeme getiren CHP lideri, cari açığın kapatılması için “kara para” ticaretine yol verildiğini ve uyuşturucu baronlarına ülke kapılarının açıldığını söyledi.  AKP yönetimi ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu‘yu uyuşturucu tüketimini yaygınlaştırdıları gerekçesiyle eleştiren Kılıçdaroğlu hakkında Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı suç duyurusunda bulunulacağını açıkladı. 

Emniyet Genel Müdürlüğü şu paylaşımı yaptı:

“CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 177 yıllık Emniyet Teşkilatımızı cari açığı kapatmak için uyuşturucu ticareti yapmakla suçlamaktadır. Bu iftira sahibi hakkında suç duyurusunda bulunuyoruz”

Jandarma Genel Komutanlığı’nın açıklaması ise şöyle:

“CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 183 yıllık Jandarma Teşkilatımızı cari açığı kapatmak için uyuşturucu ticareti yapmakla suçlamaktadır. Bu iftira sahibi hakkında suç duyurusunda bulunuyoruz.”

Soylu’dan yanıt

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ise  Emniyet ve Jandarma’nın paylaşımlarını retweet edip ardından Kılıçdaroğlu’nun sözlerine yanıt verdiği bir videoyu sosyal medya hesabından paylaştı.

Kendisinin de suç duyurusunda bulunacaklarını belirten Soylu, “Bir, hakkında suç duyurusunda bulunuyoruz. İki, tazminat davası açıyoruz. Hem şahsımız, hem de kurumlarımız” dedi.

Kılıçdaroğlu ne demişti?

Kemal Kılıçdaroğlu, Hacer Foggo ile birlikte yayınladığı videoda giderek yayılan metamfetamin bağımlılığına dikkat çekerek, AKP yönetiminin cari açığı kapatma kaygısıyla Türkiye’ye uyuşturucu baronlarını çektiğini ve Türkiye’yi metamfetamin üretim merkezine dönüştürdüklerini söylemişti.

Kılıçdaroğlu “Her türlü kara paranın ülkeye girmesine göz yumdular. ‘Getir, nereden getirirsen getir. Kaynağını sormayacağım’ dediler. Bu kirli parayı, yani milyar dolarları, yani uyuşturucu paralarını Türkiye’nin cari açığının finansmanında kullandılar” dedi.

Kadınlar sordu kadınlar cevapladı: Kadınlar hakkında bıkmadan usanmadan konuşan adamlara yeto

Kadın Savunma Ağı, polisin engelleme girişimlerine rağmen Mor Mekan’dan Kadıköy Eminönü İskelesi önüne yürüyerek 25 Kasım’a Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’deki yürüyüşe katılım çağrısında bulundu. Kadınlar iskelede Evet-Hayır oyunu oynadı.

Evet ve Hayır yazılı pankartların arasında “İndirim kovalamaktan yoruldunuz mu?“, “Kahve türlerini içebiliyor musunuz” ve “Kadınlar hakkında bıkmadan usanmadan konuşan adamlara ‘Susun artık, yeto’ demek istiyor musunuz” gibi sorulara yanıt vermek üzere yer değiştiren kadınlar “İtaat etmiyoruz, hayatı istiyoruz” dedi.

Kadın Savunma Ağı adına Ceren Barış’ın okuduğu açıklama “Nefes almakta zorlandığımız günlerden geçiyoruz. Her gün yeni bir kadın cinayeti, her gün daha çok yoksullaşmak, her gün yeni bir kadın siyasetçinin, gazetecinin, bilim insanının tutuklanması, LGBTİ+fobinin devlet desteğiyle örgütlenmesi, medeni kanunla kazanılmış haklarımızın gasp edilmeye ve dahası anayasanın kadınların özerkliğini, yasal güvencelerini gasp edecek şekilde düzenlenmeye çalışılması ve saymaktan bıktığımız daha nicesi” cümleleriyle başladı. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

‘Her şey bi zıvanadan çıkmaya bakar’

AKP-MHP iktidarı seçimler yaklaştıkça iktidarda kalmak için daha çok saldırganlaşıyor. Kadınlara ve boyun eğmeyen, hakkını arayan her toplumsal kesime karşı bir savaş siyaseti örgütlüyor. Bu saldırganlığa rağmen, erkek şiddetine rağmen, kadınları aile içine hapsetmeye çalışan politikalara rağmen, yasaklara, polis şiddetine, erkek devlet şiddetine rağmen itaat etmiyoruz. Her şey bi zıvanadan çıkmaya bakar. Bize normal diye dayatılan, alışmamız istenen hiç bir şey normal değil! Biliyoruz.

Öyleyse;

Sabahtan akşama kadar çalışıp, kazandığın paranın yola, faturaya, kiraya bile yetmeyeceğini, yaşamak için borçlanmak zorunda kalacağını bilen ama böyle yaşamak istemeyen kadınlara sesleniyoruz.

Evde, işte, aşkta; sürekli incelik beklenen, bakım işi beklenen, duygusal fiziksel her türlü emeği sömürülen, sırtında taşıdığı dünyanın yükünü atıp dünyayı tepe taklak etmek isteyen kadınlara sesleniyoruz.

‘Bir adam‘ın boyuna kadınlara çocuk yapın diye dayatmasını, aile dışında kadınların yok sayılmasını, LGBTİ+’lara karşı sokaklarda cüppelilerin nefret suçu işlemesini kabul etmiyorum’ diyen kadınlara sesleniyoruz.

Sanatçıların, gazetecilerin, politikacıların, Şebnem hocanın tutuklandığı bu ülkede kadın katillerinin sokakta cirit atmasına isyan eden kadınlara sesleniyoruz.

Ülkenin her yerinin kan ve gözyaşına boğulduğu, işçi cinayetlerinin, önlem alınmayan afetlerin, Bartın’ın, Soma’nın kader diyerek geçiştirildiği, hakkını arayanların terörist ilan edildiği bu bozuk düzeni değiştirmeliyiz, diyen kadınlara sesleniyoruz.

‘Sokakta, evde ve maalesef hiç bir yerde güvende değiliz’

Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki; sokakta, evde ve maalesef hiç bir yerde güvende değiliz ama birbirimizden aldığımız güçle, dayanışmamızla, mücadelemizle dağları delmeden hepimiz için eşit ve özgür bir hayat kurabiliriz, birbirimizi hayatta tutabiliriz, diyen kadınlara sesleniyoruz.

‘Kadın katillerini koruyan karakolları, mahkemeleri, bakanları biliyoruz’

Milyonlarca kadın, erkek şiddetini engellemeyen, kadın katillerini koruyan karakolları, mahkemeleri, bakanları biliyoruz, ‘Gülistan Doku nerede?‘ diye sormaktan vazgeçemiyoruz, siz iptal etseniz de ‘İstanbul Sözleşmesi biziz” diyoruz.

‘Hapsedilmek istendiğimiz evlerden çıkalı çok oldu’

Hapsedilmek istendiğimiz evlerden çıkalı çok oldu. 20 yıldır bu iktidarın karşısında geri adım atmadık. İran’dan Şili’ye kızkardeşlerimizle ellerimizi birleştirdik. Bu yıl 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü’ne giderken, sabahı-baharı-sandığı beklemeden, itaatsizlik ateşlerimizi yakalım.
İtaat etmiyoruz! Vaatlere, yalanlara, oyalamalara karnınız tok! Çünkü biz hayatı istiyoruz.”

Hava kirliliği gibi çevresel etkiler kanser vakalarını artırıyor

Avrupa Çevre Ajansı‘nın (EEA) “Kanseri Yenmek – Çevrenin Rolü” adlı raporuna göre Avrupa Birliği (AB) genelinde her yıl yaklaşık üç milyon yeni kanser vakası ortaya çıkarken, 1,3 milyon kişi kanser nedeniyle hayatını kaybediyor. Hasta yükünün ekonomik maliyeti 2018’de yaklaşık 178 milyar avro olarak hesaplandı. Rapora göre, kanser vakalarına neden olan çevresel faktörlerin başında hava kirliliği geliyor.

Akciğer Kanseri Farkındalık Ayı” dolayısıyla hava kirliliğinin kanser hastalığındaki rolü hakkında konuşan Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Tezer Kutluk, hava kirliliği, sigara dumanı, radon, ultraviyole radyasyon, asbest, belirli kimyasallar ve diğer kirleticilere maruz kalmanın, Avrupa’daki tüm kanser vakalarının yüzde 10’undan fazlasına neden olduğunu belirtti.

‘Akciğer kanserinden ölümlerde hava kirliliğinin rolü yüzde dokuz’

AA’dan Biriz Özbakır‘ın aktardığına göre; Kutluk, “Çalışmalar bize gösteriyor ki iç ve dış ortamdaki hava kirliliği Avrupa’da tüm kanserlerin yüzde birinden, kanser ölümlerinin ise yüzde ikisinden sorumlu. Akciğer kanserinden ölümlerde ise hava kirliliğinin rolü yüzde dokuza çıkıyor” dedi.

Partikül maddelerin solunumla insan vücuduna girerek kansere yol açabildiğini vurgulayan Kutluk, “Solunum sisteminin ve akciğer kanserinin en büyük hedef olmasıyla birlikte, bu maddelerin, vücuttan atılırken temas ettiği böbrek, mesane ve yemek borusu gibi başka organlarda da kansere neden olabileceği tespit edildi” ifadesini kullandı.

İş yerinde kanser yapıcı maddelere maruziyet: Asbest, radyasyon, katran

Özellikle iş yerinde maruz kalınabilen kurşun, arsenik, kromium, kadmiyum, akrilamid, pestisit, bisfenol gibi maddelerin, kanser için bir sebep oluşturabileceği uyarısında bulunan Kutluk, şöyle devam etti:

“Dünyadaki tüm kanserlerin yüzde üç ila altısı iş yerinde kanser yapıcı maddelere maruziyetten kaynaklanıyor. Bunların başlıcaları; iş yerinde x ışını veya gama radyasyon, her formdaki asbest, talaş tozu, benzin ve katran maruziyeti. Radyasyon ve çevreyle ilgili mesleki maruziyetler deri kanseri, akciğer kanseri ve hematolojik kanserler, lösemi ve mesane kanseri ile bağlantılı.”

‘Az gelişmiş ülkelerde partikül madde daha fazla’

İç ortamda katı yakıtların kullanımından kaynaklanan hava kirliliğinin dünya genelinde her yıl 3,8 milyon ölümden sorumlu olduğunu aktaran Kutluk, dış ortamdaki hava kirliliğinin ise her yıl 6 ila 8 milyon ölüme neden olduğuna dikkati çekti.

Düşük ve orta gelir kategorisi ülkelerde, şehirlerin sağlıksız büyümesinden kaynaklı olarak hava kalitesinin düşük, partikül madde konsantrasyonunun yüksek olduğunu işaret eden Kutluk, şunları kaydetti:

“Dış ortam havasında bulunan temel hava kirleticileri karbonmonoksit, ozon, kurşun ve asılı partiküler maddeler. İç hava kirliliğine ise özellikle pişirme, ısınma gibi farklı amaçlarla kullanılan katı yakıtlar yol açıyor. Dış ortamdaki hava kirliliği her sene 500 bin civarında akciğer kanseri ölümüne yol açıyor. Çevre kirliliği, Afrika ülkeleri gibi az gelişmiş ülkelerde daha yüksek oluyor çünkü partikül madde daha fazla. Türkiye de orta sıralarda yer alıyor.”

2020 yılında dünya genelinde 20 milyon [DSÖ verilerine göre 19,3 milyon] yeni kanser vakası görüldüğünü ve bu sayının 2040’ta 29 milyona çıkmasının beklendiğini aktaran Kutluk, giderek artan çevresel etkilerin, vaka sayılarındaki artışta payının olduğunu vurguladı.

Tarama, tedavi ve erken teşhisle yeni kanser vakalarını azaltmanın mümkün olabileceğini dile getiren Kutluk, sözlerini şöyle tamamladı:

“2020’de dünyada yaklaşık 10 milyon kişi kanserden ölürken, 2040’ta kanserden ölen kişi sayısının 16 milyona çıkması bekleniyor. Burada kritik nokta şu: Tüm kanserler yüzde 30, 40 oranında önlenebilir. Birkaç kanser türünde tarama mümkün, bir de tedaviyi eklerseniz hızlı ve uygun davranıldığı takdirde bu 10 milyon ölümün 3-4 milyonunu kısa zamanda önlemek mümkün.”

Hedef gösterilen LGBTİ+’lar: Faşist çetelerin önü bizzat devlet eliyle açıldı

Türkiye’de LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemleriyle, ayrımcı politikalarla baskı ve korku ortamı artırılıyor. AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, nefret söylemlerine yenilerini katarak LGBTİ+’ları hedef göstermeye devam ediyor. Erdoğan “aile”yi öne sürerek başlattıkları anayasada değişiklik çağrılarını sürdürürken dün de LGBTİ+’ları şöyle hedef gösterdi:

“Bu sapkın kişiler, Meksika’da tamamıyla bu sapkın süreç yasal olarak zemine oturtulmuş. Ülkemizde de bu çalışmaları yürütenler var. Bizler sonuna kadar dimdik duracağız, bu Müslüman topluluğu yedirmeyeceğiz. TBMM’deki akıl, vicdan, feraset sahibi milletvekillerimizin desteğiyle bu hedefe ulaşacağımıza inanıyorum.”

Türkiye’de hükümet tarafından sürdürülen ve son dönemde artırılan LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemleri son bir ayda üç şehirde “ailenin korunması” adı altında nefret yürüyüşlerinin yapılmasına sebep oldu.

Çeşitli islamcı ve radikal gruplar tarafından şehir meydanlarında yapılan yürüyüşe izinler veriliyor, güvenlik güçleri tarafından bir müdahalede bulunulmuyor. Konuyla ilgili İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şube’de Ankara’daki LGBTİ+’lar dün bir açıklama gerçekleştirerek en son Ankara’da yapılan nefret mitingi üzerinden iktidarı eleştirdi:

“İstanbul’da Yesevi Alperenler Derneği’nin ve 150 sözde STK’nınFikirde birlik ve mücadele platformu‘ adı altında bir araya gelerek gerçekleştirdiği nefret yürüyüşünden sonra bir nefret yürüyüşü de Ankara‘da Sivil Toplum Platformu‘nun tertibiyle 30 Ekim Pazar günü 13.30’da Ulus’ta gerçekleştirildi.

LGBTİ+ların gerçekleştirdiği onur yürüyüşleri polis şiddeti, valilik yasakları ile engellenmeye çalışılmış, Boğaziçi Onur Yürüyüşü’nde 70, İstanbul Onur Yürüyüşü’nde 373, ODTÜ Onur Yürüyüşü’nde 38, Eskişehir Onur Yürüyüşü’nde 10, Ankara Onur Yürüyüşü’ nde 45 ve sene içerisindeki diğer LGBTİ+ etkinliklerinde yaşanan gözaltılarla beraber sadece bu sene toplam 582 LGBTİ+ polis işkencesiyle gözaltına alınmıştı.

‘Faşist çetelerin önü bizzat devlet eliyle açıldı’

Biz LGBTİ+lar yaşamımız ve haklarımız için yürüdüğümüz için şiddete, tacize, işkenceye ve türlü hakaretlere maruz kalırken yaptıkları yürüyüşlerle nefreti örgütleyen ve bizi hedef gösteren cemaatler, tarikatlar ve faşist çetelerin önü bizzat devlet eliyle açılmıştır.

En temel hakları olan ifade özgürlüğü, barışçıl yürüyüş ve protesto hakkı bu şekilde kısıtlanırken LGBTİ+ları hedef gösteren yürüyüşler ‘kamu spotu’ olarak bile yayınlanmış, bizlere saldıran polisler bu nefret yürüyüşlerini adeta koruyup kollamıştır.

Toplumsal muhalefetin eylemlerine yasaklar getiren valilik bu eylemler karşısındaki sessizliğiyle yürüyüşlere adeta onay vermiştir.

‘Her gün yeni bir mücadele’

Halkın haber alma hakkını engelleyen nitelikte sansür yasasının geçmesiyle toplumun tüm ezilenleri ile birlikte LGBTİ+lara yönelik yapılan haberlere de ‘dezenformasyon’ denilerek sınırlamalar getirilmesi tehdidi ile karşı karşıyayız. Esat-Eryaman gibi dosyalarının zaman aşımına sürüklenmesi, sansür yasası ve bu nefret yürüyüşleri ile birlikte LGBTİ+lara yönelik nefret suçlarının artmasının, LGBTİ+ların kamusal alanlardan silinmesinin önü açılıyor ve biz lubunyalar her gün yeni bir mücadeleye uyanıyoruz.

Geçtiğimiz günlerde Kemal Kılıçdaroğlu’nun, ‘başörtüsüne özgürlük’ çıkışına cevaben Erdoğan’ın el yükseltip Anayasa’ya İslami hükümlere göre kadın ve LGBTİ+ karşıtı maddeler eklemesi girişimi ile karşı karşıyayız. Erdoğan ‘Aile yapısıyla ve ailenin korunmasına yönelik değişikliklerle ilgili’ hazırlığa dair yaptığı açıklamada, ‘Güçlü bir millet, güçlü aileden olur. Son zamanlarda topluma LGBT’yi soktular. LGBT’yle birlikte de bizim aile yapımızı dejenere etmenin gayreti içerisindeler. Biz olması gereken ne ise onu yapacağız. Biz kimlerin LGBT’ci olduğunu biliyoruz zaten’ dedi.

Eşit, sınıfsız ve sömürüsüz bir yaşam mücadelesi

Nefret yürüyüşünün çağrısını yapan kurumların ‘Aile ortak paydamız’ derken bahsettikleri ailenin ne olduğunu biliyoruz. Anlattığınız, kadının ev içi emeğinin sömürüldüğü, erkek egemen, kadına, çocuğa şiddeti ve LGBTİ+ çocuklara yönelik istismarı barındıran ‘kutsal aile masalı’na kanmıyoruz.

Üremeye dayalı heteroseksist ve onun ‘normal’, sözde sapkınlıktan koruduğunuz çocuklarından oluşan aileye mahkûm değiliz. Aileye yönelik politikalarınızı kılıf olarak kullanıp LGBTİ+’ların yaşamına müdahale etmeye çalışmanızı kabul etmiyoruz! Onların nefretine karşı bizler gücümüzü; varoluşumuzdan, özgür, eşit, sınıfsız, sınırsız sömürüsüz bir yaşam için sokaklarda yan yana mücadele eden tüm LGBTİ+lardan, gullümümüzden, madiliğimizden, en önemlisi dayanışmamızdan alıyoruz.

‘Elbet bir gün kaybedecekler! Ve gidecekler!’

Mücadelemizi Taksim’den, Ankara’dan, ODTÜ ve Boğaziçi Onur Yürüyüşleri’nden, seçilmiş ailelerimizden alıyoruz. Direncimizi Pürtelaş’ta, Bornova Sokak’ta, Küçük Bayram Sokak’ta direnen trans seks işçilerinden, Boysan’dan, Zeliş’ten, Hande’den, Zirve’den, Ahmet’ten, Hande Buse’den, Berrak’tan alıyoruz.

Hafızamız Esat-Eryaman’a, siyah pembe üçgenlere dayanıyor. Buradayız, başlangıcından beri varız ve var olmaya devam edeceğiz. Sevgili Lubunyalar, Biricik Arzu’nun da dediği gibi ‘Elbet bir gün kaybedecekler! Ve gidecekler! Ama rahat rahat gitmelerine asla ama asla izin vermeyeceğiz!’

O gün gelene kadar da asla yalnız değilsiniz. Bizler buradayız ve bir aradayız!”

Ne olmuştu?

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun başörtüsüne yasal güvence adımı AKP’nin LGBTİ+’ların hayatlarına karışma dozunu artıran bir hamleye dönüştü. Erdoğan sürekli LGBTİ+’ları dışlamak ve hedef göstermek için ortaya atılan “aile yapısı” ifadeleriyle temellendirdiği konuşmasında “Son zamanlarda topluma LGBT’yi soktular” demişti.

Kılıçdaroğlu’nun buna yanıtı ise “Eğer arkasında yine kurnaz bir ajanda çıkmazsa her türlü desteği vermeye hazırız” şeklinde yanıt vermişti.

Tartışma toplumsal bir kod haline gelmiş olan başörtüsü üzerinden çıkarak LGBTİ+’ların yaşam hak ve özgürlüklerinin hedef alındığı bir noktaya evrildi. Söz konusu durum birçok LGBTİ+ ve kadın örgütünün tepkisini çekti.

Daha geçtiğimiz ay İstanbul, Saraçhane’de Fikirde Birlik ve Mücadele Platformu’nun LGBTİ+ düşmanı “Büyük Aile Buluşması” tüm kamuoyu tepkilerine rağmen İstanbul Valiliği’nden izinli olarak gerçekleştirildi.

Nefret söylemi paylaşımlarının ardından birçok sivil toplum kuruluşu, sanatçılar ve vatandaşlar tarafından söz konusu mitingin halkı kin ve düşmanlığa sürükleyeceği yönünde uyarılar yapılmış, iptal edilmesi talep edilmişti.

Ancak mitingin iptal edilmesi yerine Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) dahi eylem için oluşturulmuş, videoya kamu spotu diyerek radyo ve televizyonlara servis edilmesine izin vermişti.  

İstanbul’un ardından, Urfa’da, Konya’da ve Ankara’da nefret mitingleri yapıldı. 

RTÜK’ten LGBTİ+ düşmanı kamu spotu

Yüzlerce insanın gözaltına alındığı Onur Yürüyüşü’yle akıllara kazınan Onur Ayı ve 30. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’na ilk kez bu sene yasaklama getirilmişti. Yüzlerce insanın gözaltına alındığı Onur Yürüyüşü’yle akıllara kazınan Onur Ayı ve 30. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’na ilk kez bu sene yasaklama getirilmişti.

Yasaklamanın gerekçesi iki ay sonra ortaya çıkmıştı: Küresel güçler, şer odakları. Benzer şekilde LGBTİ+ karşıtı mitinge katılanların ağızlarından aynı kelimeler döküldü: Küresel güçler, şer odakları… 

Kaymakamlığın Onur Haftası’nı yasaklama gerekçesi: Küresel güçler, şer odakları!

Bu yasağın öncesinde Maçka’da piknik yapmak isteyen LGBTİ+’lara da engel olunmuş, sadece cinsel yönelim ve kimlikleri nedeniyle insanlar dışlanmış, polis tarafından çimenlerde oturan LGBTİ+’ların piknik yapmasına bile müdahalede bulunulmuştu.

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’nın bütün etkinlikleri Kadıköy Kaymakamlığı ve Beyoğlu Kaymakamlığı’nın kararıyla yasaklanmıştı.
26 Haziran günü saat 17.00’de başlaması planlanan yürüyüş öncesi saat 11.00’den itibaren Taksim’e çıkan metro durakları kapatılmıştıTaksim’in birçok sokağı polis ablukası altına almıştı. Basın mensuplarıyla eylemcilerin bir araya gelmemesi için polis üst düzey güvenlik önlemleri almış, gazetecilerin görevlerini yapmaları engellenmişti. Gün boyunca devam eden polis saldırılarıyla 373 kişi gözaltına alınmıştı.

LGBTİ+’lara karşı baskı ve şiddet Türkiye’deki iktidar ve kolluk kuvvetleri eliyle sürdürülüyor.

Bartın’daki patlamada ihmaller zinciri: Kaza önlenebilirdi

Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) Amasra Müessese Müdürlüğü’ne ait maden ocağında 41 madencinin yaşamını yitirmesi, 11 işçinin yaralanmasıyla ilgili yürütülen soruşturma kapsamında 25 kişi için gözaltı kararı verildi. 24 kişi gözaltına alındı. İstanbul’da bulunan bir kişinin daha sonra gözaltına alınacağı bildirildi. Amasra İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde ifadeleri alınan 24 kişiye, ihmaller ve mevzuat gereği alınması gereken tedbirlerin neden alınmadığı soruldu.

‣Amasra’daki maden katliamı sonrası ocak müdüründen ‘istifa’ sorusuna ilk yanıt: Bir şey diyemeyeceğim

TTK Amasra Müessese Müdürü Cihat Özdemir, TTK Amasra Müessese İşletme Müdürü Selçuk Ekmekçi, teknikten sorumlu müessese müdür yardımcısı Salih Atmaca, TTK Amasra Müessese İşletme Baş Mühendisi Mehmet Tural, iş güvenliği şube müdür vekili Volkan Soylu, maden mühendisi Levent Aydın, maden mühendisi İbrahim Hakan Mengeş, emniyet mühendisi Şahan Kahraman tutuklandı. Dört şüpheli ise yurt dışı yasağı ve adli kontrolle serbest bırakıldı.

Amasra için ön rapor çıktı: İhmaller zinciri…

Öte yandan 14 Ekim’de meydana gelen ve 41 işçinin hayatına mal olan patlamaya ilişkin bilirkişi heyeti ön raporunu hazırlandı.

Bartın Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından görevlendirilen altı savcı ile bilirkişi heyeti maden ocağında incelemelerde bulunmuştu. Maden, jeoloji, jeofizik, elektrik ve makine mühendisleriyle iş güvenliği uzmanından oluşan yedi kişilik bilirkişi heyeti, 28 sayfalık ön inceleme raporu hazırlayarak, Amasra Cumhuriyet Başsavcılığı’na teslim etti.

Bartın’da grizu patlaması: ‘Kader planı’na tepki yağıyor

Raporda, “İş kazası, eksi 320 kalın damar tavan yolundaki patlatma çalışma kaynaklı olarak meydana gelmiş, grizu ve kömür tozu patlamasını içeren bir patlamadır” ifadesine yer verildi.

Yine kömür, yine ölüm: Bartın’daki patlamada 41 maden işçisi yaşamını yitirdi

‘Kaza önlenebilirdi…’

Ön raporda, hayata geçmeyen yatırım ve iyileştirmelerin kazanın meydana gelmesinde önemli rol aldığı belirtilerek, “Havalandırma sistemi yeterli ve etkili olsaydı olayın meydana gelmesi önlenirdi. Metan drenajı uygulaması hayata geçirilmiş olsaydı meydana gelen kaza olayı önlenebilirdi. Tozla mücadele etkin yapılsaydı, meydana gelen kazanın etkisi daha az olabilirdi” tespitlerinde bulunuldu.

Enerji Bakanı’ndan Bartın katliamı açıklaması: TTK tüm önlemleri alıyor, son denetimde sorun görülmedi

‘Denetleme mekanizması gerekli şekilde sağlanmadı’

Ayrıca, “Denetleme mekanizmasının gereken etkinliği sağlayamadığının net görüldüğü, bunun da kazanın meydana gelmesinde etkisi olduğu” açıklandı.

Eğitimler ve tatbikatlar da eksik

Raporun “İş Güvenliği Eğitimleri ve Acil Durumlara Yönelik Tatbikatlar” başlığında şu bulgulara yer verildi:

“Yeraltı maden işletmesinde olası bir acil durumda yeraltı çalışanlarının yer yüzüne ulaşabilmesinin en önemli destekçisi, Oksijenli Ferdi Kurtarıcı (OFK) maskeleridir. ATİM’de (Amasra Taşkömürü İşletme Müessesesi) meydana gelen olayda, yer altı maden işçilerinin OFK maskelerini kullanmakta yetersiz olduklarını belirttikleri görülmüştür. Gerek kazadan kurtulan işçi B.S’nin anlattıklarında gerekse de diğer işçi tanık ifadelerinde acil durum tatbikatlarında yetersizlikler olduğu beyan edilmektedir (19.10.2022 tarihli savcılık ifadesi). İş güvenliği eğitimleri ve tatbikatlar konusunda görülen eksiklikler, kaza sırası ve sonrasında meydana gelen hataların kaynağını oluşturmaktadır.”

Teknik personel de eksik

Teknik Personel Sayısındaki Eksiklik” başlığı altında şunlara değinildi:

“Yeraltının zor şartları ve kompleks jeolojik yapısından dolayı, maden ocağında etkin bir denetlemenin sağlanması çok önemlidir. İşletmede P2 vardiyası (08.00-16.00) dışındaki vardiyalarda bulunan mühendisler genelde vardiya mühendisleridir. Müessesedeki toplam vardiya mühendisi sayısı dörttür. Kazanın meydana geldiği P2’de görevli tek vardiya mühendisi R.O’dur. Kendisi, yer üstündeki rutin işlerini tamamlayıp, saat 17.50’de yer altına girip, üretim yerine giderken -300 kotunda kazanın meydana geldiği anlaşılmaktadır. İşletmede, yer altındaki farklı kartiye (birkaç üretim ünitesinden oluşan ocak) ve birimlerde yapılan tüm teknik işleri tek bir vardiya mühendisi ile denetlemenin ve yönetmenin yetersiz kalacağı aşikardır. Bu kusur, kazanın meydana gelmesinde etkendir.”

Uygulamaları iyileştirmeye yönelik talep, öneri ya da yaptırım yok

Ayrıca 28 sayfalık ön raporda denetleme başlığı altında şu ifadeler kullanıldı:

“Yeraltı taş kömürü madenciliği ‘çok tehlikeli işler’ sınıfında olduğu için gerek Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü Ruhsat Denetleme Dairesi Başkanlığı tarafından gerekse de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı tarafından rutin denetimlere tabi tutulmaktadır.

Maden işletmesinde gerçekleştirilen denetim faaliyetleri sonucunda hazırlanan raporlarda havalandırma, metan drenajı, kömür tozu ile mücadele ve benzeri konularda tespit veya iyileştirmeye yönelik bir talep, öneri ya da yaptırım uygulanmamıştır. Denetleme mekanizmasının gereken etkinliği sağlayamadığı görülmekte olup, kazanın meydana gelmesinde etkisi vardır.”

Halkların İklim Anlaşması Konferansı: Yıkımın boyutu cinayetten öte imhaya ulaştı

İklim Adaleti Koalisyonu ev sahipliğinde, 6-18 Kasım tarihleri arasında Mısır‘ın Şarm El-Şeyh’de gerçekleştirilecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCC) 27’inci Taraflar Konferansı (COP27)  öncesi düzenlenen ve 4 Kasım’a kadar sürecek olan Uluslararası İklim Konferansları başladı. 

Konferansların ilki Halkların İklim Anlaşması III. Küresel Konferansı hafta sonu (28, 29 ve 30 Ekim) gerçekleştirildi. 

Fotoğraf: Mehmet Temel

Halkların İklim Anlaşması III. Küresel Konferansı‘nda “Son dört yılın kazanım ve yenilgilerinden nasıl dersler çıkarabiliriz, 2023’te mücadeleyi nasıl sürdüreceğiz, planları ve kampanyaları bölgesel ve küresel olarak nasıl koordine edeceğiz” sorularına yanıt aramak üzere toplanıldı.

Konferans iklim adaleti hareketi ve sosyal hareketlerdeki tüm kurumlara açık olarak düzenlendi. Gazhane ve İstanbul Tabip Odası gibi mekanlarda bir araya gelinen konferansa fiziksel katılımın yanı sıra Zoom üzerinden de katılım sağlandı. Konferansın ardından paylaşılan basın bildirisi şöyle:

Fotoğraf: Mehmet Temel

“Kapitalist sömürünün en iyi tanımlarından birini 1845 yılında F.Engels, ‘sosyal cinayet’ terimiyle dile getirmişti. Bu tanımlamayla, sermaye düzeninin binlerce işçiyi yavaş yavaş ölüme sürükleyen bir peş peşe cinayetler sistemi olduğu kastediliyordu.

İklim krizini de bir tür sosyal cinayet formu olarak nitelendirebiliriz. Engels’in yakın dostu Marx da kapitalist gelişimdeki yıkım ilişkilerini görmüş ve gelişmenin belli bir aşamasında üretici güçlerin yıkıcı güçlere dönüştüklerini ve ancak dışarıdan bir baskı gelmesi halinde kapitalist yıkımın engellenebileceğini belirtmiştir.

‘Yıkımın boyutu cinayetten öte imhaya ulaştı’

Günümüzde ise bu yıkımın boyutu cinayetten de öte imhaya ulaştı. İklim krizi tekil bir kriz değil, kapitalizmin krizleri çağında yaşıyoruz ve karşımızda krizleri fırsata çeviren bir kapitalizm var; eriyen buzullar iklim felaketi olmaktan ziyade, altındaki fosil yakıtlara ulaşmaya ve yeni deniz yolları açılmasına olanak sağladığı için fırsat olarak değerlendiriliyor. Sermayenin iklim krizine yanıtı ise yeni krizler yaratmak olacaktır; ırkçılığın, sömürgeleştirmenin, savaşların körüklenmesiyle.

Fotoğraf: Gökhan Şahin

Bu bağlamda, iklim aktivistlerinin son 50 yıldaki mücadelesine bakarsak; düzenlenen alternatif zirvelerin, resmi zirvelerle yeterli düzeyde hesaplaşma içinde olmadıklarını gözlemliyoruz.

1972’de başlayan çevre mücadelesi, ‘sürdürülebilir kalkınma‘ adı altında sermaye tarafından sahiplenildi. Oysa ki bizler, sermayenin kendi ihtiyaçları dahilinde yazdığı ve dayattığı tarihi reddetmeliyiz. Doğayı karbon hesaplamaları ve tarihsel hedefler gibi niceliksel terimlere indirgemesini kabul etmeyip, doğayla ilişkimizi nitelikler üzerinden kurmalıyız. İklim krizi hareketi, sektörlere ayrılmadan, bütüncül bir anlayışla örgütlenmeli. Sınıfsal, bölgesel, etnik ve diğer sosyal hareketlerle dayanışma içinde olmalı. Sınıf mücadelesinin önemi iyi kavranmalı. İşçi-emekçi mücadelesi, ekoloji mücadelesinden ayrı tutulmamalı.

Fotoğraf: Gökhan Şahin

Birleşmiş Milletler‘in (BM) taraflar toplantılarına (COP) muhalif olmamıza karşın, yine de bu kurumların bilimsel raporlarından faydalanıyoruz ve COP organizasyonları muhalif eylemlere imkân sağlıyor. Burada önemli olan, nasıl bir söylem oluşturup, kapitalist söylemle nasıl mücadele edebileceğimizi belirlemek.

Öte yandan kapitalizm, sistem içinde kalan tüm muhalif eylemleri analiz etme gücüne sahip. Alternatif söylemin, sadece tepkisel değil, öneri getiren bir dile, kurucu bir anlatıma sahip olması faydalı olacaktır. Zira yeni bir yaşam kuracaksak, bunun yolu kapitalizme sürekli tepki vererek vakit kaybetmekten değil, tüm mücadelelerin birleşeceği bir noktaya evrilmekten geçecektir.

‘Bölünerek, dağılarak kaybedecek zamanımız kalmadı’

Ayrıca meseleyi sadece iklim krizi kavramına indirgememeli, savaşlarla, bölgesel farklılıklarla, suyun metalaşmasıyla, ormansızlaşmayla, her tarafı saran meta transfer ağlarıyla, insansızlaştırılan yaşam alanlarıyla, korumayı başaramadığımız kültürel hafızayla olan bağlantıları ortaya konmalı; çünkü sadece iklim krizinden etkilenmiyoruz, aslında bir çoklu sorunlar sarmalında yaşıyoruz. Bu bağlamda, kapitalizmle etkili mücadele için ekoloji-politiği kullanmalıyız.

Fotoğraf: Gökhan Şahin

Her birimiz iklim krizinde ve ekolojik yıkımlarda politik yönden sorumluluğumuzu sorgulamalı, her birimiz kendimize şu soruyu sormalıyız:

Hâlâ sistemin içinden düşünmeye devam mı edeceğiz?

Bölünerek, dağılarak kaybedecek zamanımız kalmadı, örgütlü mücadeleyi nasıl kuracağımızı tartışmalıyız.

‘İklim mücadelesi, yaşam hakkı mücadelesine dönüştürülmeli’

Bize düşen görevlerden biri de bilginin demokratikleştirilmesi; elimizin altında geniş bir bilgi kaynağı var ve bunu emekçi halkın perspektifinden yorumlamalıyız. Ayrıca iklim mücadelesi, yaşam hakkı mücadelesine dönüştürülmeli.

Türkiye’de ve küresel düzeyde, iklim krizinin farklı alanlardaki etkilerine ve devlet-sermaye ikilisinin icraatlarına göz atarsak, kapitalizmin yukarıda sıraladığımız niteliklerinin nasıl yıkıma dönüştüğünü görebiliriz:

Halk sağlığı yönüyle durum oldukça endişe verici; enfeksiyon hastalıklarının bulaşması için iklimsel uygunluk gitgide artacağı öngörülüyor. 2010’dan bu yana 21,5 milyon civarında olan iklim mültecilerinin 2050’ye kadar 1,2 milyara ulaşacağı hesaplanıyor.

İklim krizi onca felakete ek olarak, ruh sağlığı sorunlarında da önemli artışa yol açıyor, tedarik zincirini aksatarak, gıdaya erişimi engelliyor. Lancet sağlık raporunda dile getirildiği şekliyle ‘insan sağlığı fosil yakıtların insafına kaldı‘. Halk sağlığı yönüyle yapılması gereken, enerjiden tarıma, sağlığa kadar tüm alanlarda kamu yararını gözeten, toplumcu politika değişikliklerini hayata geçirmek. Afet risk analizi yapıp, yönetim planı hazırlamak ve afetlere müdahale konusunda tüm sektörler arası iş birliğini sağlamak.

Fotoğraf: Demet Parlar

‘Ormansızlaşma yönüyle de Türkiye’nin gidişatı çok endişe verici!’

Ağaçlandırma rakamları 1992’den bu yana çok azaldı; son 20 yılda ancak tüm ormanların yüzde 3’ü kadar orman ağaçlandırma ile kazanıldı. Son dönemde ağaçlandırmadan çok daha fazla oranda ormanlık alan 2B düzenlemesi ve ormana verilen enerji, maden, turizm, yol vs. tahsisleri ile kaybedildi.

Yangınlarla yıllık ortalama 9 bin 705 hektarlık orman kaybedilirken, kamu yararı kisvesi altında verilen tahsislerle yıllık 37 bin 869 hektar orman kaybı söz konusu!

Orman yönetmeliğindeki Ek-16 maddesi, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile yapılaşmaya uygun tüm ormanlık alanları, orman tanımı dışına çıkarmaya imkân sağlıyor. Bunlara ek olarak, orman sanayisine ucuz hammadde sağlamak için aşırı odun üretimi nedeniyle yakın gelecekte ormanların kendini yenileyemeyip çökme riski söz konusu. Zira 2005 yılında 13 milyon m3 olan odun üretimi, 2021’de 32 milyon m3’e çıkmış durumda.

Tüm endişe verici verilere karşın, halkın mücadelesi de giderek artıyor. Ancak ormanları koruma mücadeleleri yerel eylemlerle sınırlı kalıyor, ülke çapında ortak bir doğayı koruma mücadelesine dönüştürülemiyor. Bunu nasıl başaracağımız üzerinde çalışmamız gerekiyor.

Enerji konusunda, kömürlü termik santrallerin kapatılması hem sera gazı emisyonları hem de noktasal kirlilik yönüyle öncelikli eylem olarak önümüzde. Türkiye’de kömürlü santraller, 1965-2020 yılları arasında 200 bine yakın erken ölüme yol açtı.

Termik santraller nedeniyle kırlar insansızlaştırılıyor, gıda üretimine devam eden insanlar Soma örneğinde olduğu gibi mülksüzleştiriliyor.

Çiftçi nüfus işçileştiriliyor, insanların doğayla ilişkileri koparılıyor. Bize düşen görevlerden biri, termik santralleri kapatmaya çalışırken, kömür sektöründe çalışan 45 bin civarında emekçinin geleceklerini garanti altına almak. Bu işçilerle birlikte örgütlenmenin yolunu bulmalıyız.

Türkiye’de İklim Adaleti Koalisyonu’nun 2022 yılı boyunca eylemlerinde kervanlar, ekokırımın suç olarak tanınması çabaları ve ‘kömürlü santrallerin kapatılması’ kampanyası öne çıkan konulardan birkaçı.

Sınırları aşmak ve ekolojik yıkımları görünür hale getirmek için İrlanda ve Portekiz’le birlikte gerçekleştirilen kervan, Türkiye’de tek seferlik olmadı ve bir kervanlar serisine dönüştü.

‘Çözüm biziz’

Türkiye’nin ekoloji mücadelesinde artık sembolik bir öneme sahip olan ve kömürsüz Muğla için mücadele veren Akbelen’den başlatılan kervanlar, bölgesel sorunlar üzerinden iklim krizini konuşmaya imkân sağladı. ‘Çözüm biziz‘ sloganıyla yola çıkan kervanlar boyunca kömürlü santrallerin yıkımlarından, zeytin yasasını delen yönetmelik değişikliklerine, jeotermal santrallerin geniş ölçekli tahribatından ormansızlaştırmanın aşırı boyutuna dikkat çekilmesine kadar farklı alanlarda ekolojik tahribatlar gündeme getirildi.

Kömürlü Santrallerin kapatılması kampanyasıyla, Meclis’te soru önergesi hazırlanması, çalıştay organizasyonu, bir pozisyon metni oluşturulması, kervanlardaki eylemler ve açılan davalar gibi farklı boyutlarda eylemler gerçekleştirildi.

Ekokırımın suç olarak tanınması için oluşturulan çalışma grubu, doğaya yaygın ve uzun süreli verilen tahribatlarda yasal yaptırım uygulanması için gayret gösteriyor ve 3-4 kasım tarihlerinde bu konuda bir Uluslararası Konferansa da ev sahipliği yapacak.

Türkiye’de Marmara Denizi, bir ekokırım suç bölgesi olarak öne çıkıyor. Henüz Türkiye’nin anayasasında ve kanunlarında ekokırıma yönelik bir suç tanımı yer almazken, Avrupa ülkeleri, ekokırımı suç olarak yasalarına dahil edecek bir sürece girmiş görünüyorlar.

Ekolojik mücadelenin yayılabilmesi ve içinde bulunduğumuz aciliyet durumunda kitlesel destek bulabilmesi için özellikle enerji konusunda, pratikte uygulanabilir, somut öneriler getirmeli, her enerji türüne hayır demek yerine rüzgâr ve güneş enerjilerini savunarak, bunların doğal yıkımlara yol açmasına izin vermeden ve karbon ayak izlerini en aza indirecek şekilde devreye alınmalarına onay vermelidir. Öte yandan endüstriyel/kapitalist anlayışla işletilen enerjilere karşı çıkmalı, teknolojinin kime hizmet ettiğini dikkate almalı ve enerjinin nasıl tüketileceğini tartışmaya açmalıyız.

İçinde bulunduğumuz kapitalist sistem insanların gerçek ihtiyaçlarına göre işlemiyor. Üstelik kapitalizm, bir yandan sermayenin çıkarlarını savunurken diğer yandan genel halkın ve işçilerin talepleriyle ekolojistlerin talepleri arasında belirgin bir fark oluşturmayı başarıyor.

Ekolojik krizleri üretenle, işçileri ekonomik krize maruz bırakan aynı sistem. Doğa ve yaşam savunucuları olarak bunların bilincinde olmalı ve hayatın somut gerçekleriyle yüzleşerek, kapitalizmin bizleri karşı karşıya getirdiği emekçilerle el ele vermeli ve birlikte çözüm üretmenin yollarını araştırmalıyız.”

COP27’ye doğru yapılan konferanslardan diğer ikisi de 31 Ekim-1 Kasım 2022 tarihlerinde Kazma Bırak Konferansı ve 3-4 Kasım 2022 tarihlerinde Uluslararası Ekokırım Konferansı olacak.

EPDK’den yenilenebilir enerjiden elektrik depolamaya ilişkin yeni açıklama

Enerji Piyasası Denetleme Kurumu (EPDK) Başkanı Mustafa Yılmaz, EPDK kararıyla depolamalı elektrik üretim mevzuatına ilişkin onaylanan değişikliklere yönelik konuştu. Yılmaz, “Bu düzenlemeyle enerji yatırımı yapmak daha kolay hale geliyor. Artık depolama tesisi kuran herkes enerji yatırımcısı olma ayrıcalığını kazanacak” dedi.

EPDK tarafından daha önce yapılan ve özellikle güneş enerjisi santrallerinden elde edilen elektriğe ilişkin açıklamalar yoğun tepkiyle karşılanmıştı.  Sanayicilerin, kendi tesislerinin ihtiyacı için lisanssız olarak devreye aldığı güneş enerjisi santrallerinden (GES) elde ettiği enerjinin ihtiyaç fazlası kısmını sisteme satma hakkı son bulmuştu. 

Ankara Sanayi Odası (ASO) Başkanı Nurettin Özdebir konuya ilişkin açıklamasında, hazırlanan taslağın yeni yatırımları önleyeceği itirazında bulunurken, EPDK yetkilileri ‘ihtiyaç fazlasının’ abonelere dağıtılacağını açıklamıştı. Firmalara, kendi ihtiyacının üzerinde kapasitede GES kurma ve ihtiyacını karşıladıktan sonra fazlasını sisteme satma hakkı tanınmasıyla birçok firma tüketim fazlası yatırım yapmıştı.

‣GES yatırımcılarını mağdur eden yönetmeliğe tepkiler
‣GES kararı küçük işletmecilere kırbaç gösteriyor: İflası getirecek
‣Önce desteklendi sonra ‘ücretsiz’ denildi: GES kararı yatırımcıyı cezalandıracak
AA’dan Nuran Erkul Kaya‘nın aktardığına göre; onaylanan değişikliklerle elektrik depolama tesisi kurmayı taahhüt eden yatırımcıların, taahhüt ettikleri depolama tesisinin kurulu gücü kadar rüzgar ve güneş enerjisi projesi kurmak için ön lisans başvurusunda bulunabileceklerini ifade eden Yılmaz, şunları kaydetti:

“Kurulumuz yenilenebilir enerjide çığır açacak bir düzenlemeye imza attı. Destek veren başta Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığımız olmak üzere herkese teşekkür ederiz. Bu düzenlemeyle enerji yatırımı yapmak daha kolay hale geliyor. Artık depolama tesisi kuran herkes enerji yatırımcısı olma ayrıcalığını kazanacak. Sadece rüzgar türbini ve güneş paneli üretiminde değil batarya teknolojilerinde de çok hızlı bir gelişim süreci bizi bekliyor. Bu süreçte üreten herkes kazanacak. Örneğin, yerli batarya teknolojilerinin gelişimi elektrikli araç sektörünün gelişimini de etkileyecek.”

Özellikle tüm dünyada tedarik sıkıntıları nedeniyle enerji krizinin yaşandığı bu dönemde, temiz enerji kaynaklarının öneminin bir kez daha net şekilde anlaşıldığını aktaran Yılmaz, “Depolama tesisleriyle kendi temiz enerji kaynaklarımızdan maksimum seviyede yararlanacağız ve ülkemizin dışa bağımlılığının azaltılmasına katkı sağlayacağız” dedi.

Kurulu gücü aşmayacak şekilde kapasite artışı yapılabilecek

EPDK’nin, Elektrik Piyasası Kanunu çerçevesinde depolamalı elektrik üretim mevzuatına ilişkin onayladığı değişikliklere göre;

  • Depolama tesisi kurmayı taahhüt eden yatırımcılar kuracakları depolama kapasitesi kadar rüzgar ve güneş enerjisi santrali kurmak için Türkiye Elektrik İletim AŞ tarafından EPDK’ye ön lisans başvurusunda bulunacak
  • Bu projeler için ölçüm zorunluluğu istenmeyecek. Kısmen veya tamamen işletmede bulunan üretim tesislerinden elektrik depolama tesisi kurmayı taahhüt eden lisans sahibi tüzel kişiler, kurmayı taahhüt ettikleri depolama tesisinin kurulu gücünü aşmayacak şekilde rüzgar ve güneşe dayalı kapasite artışı yapabilecek. Buna getirilen şart ise şöyle: Bu kapasite artışı lisans sahiplerinin lisanslarında belirlenen sahaların dışına çıkılmaması, işletme anında sisteme verilen gücün lisanslarında belirtilen kurulu gücü aşmaması, TEİAŞ veya dağıtım şirketleri tarafından uygun bağlantı görüşü sağlanması gerek
  • Bu kapsamda yapılan kapasite artışları Yenilenebilir Enerji Kaynaklarını Destekleme Mekanizması teşviki kapsamında olacak.
  • Kurulacak depolama tesisleriyle kesintili şekilde üretim yapan yenilenebilir enerji kaynaklarının şebekeye verdikleri enerjinin depolanarak daha düzenli hale gelmesi amaçlanıyor, şebeke işletimi ve esnekliğine de katkı sunulacağı belirtiliyor
  • Depolamalı elektrik üretim tesisleri bünyesindeki elektrik depolama ünitelerinden gerekli şartları sağlayanlar dengeleme güç piyasasına ve yan hizmetlere katılabiliyor
  • Depolama tesisleri kapsamında yapılacak üretim başvurularında rüzgar için asgari kurulu güç 20 megavat, güneş için 10 megavat olacak. Üst limit 250 megavatı aşmayacak.
  • Taahhüt edilen elektrik depolama tesisinin kapasitesi en az o tesisin kurulu gücünü bir saat boyunca sistemde tutabilecek kadar olacak. Örneğin, 100 megavat kurulu güçle kurulacak depolama tesisinin kapasitesi en az 100 megavatsaat olacak.
  • Rüzgar ve güneş enerjisine dayalı elektrik üretim tesisinin kurulu gücünün, kurulması taahhüt edilen elektrik depolama ünitesi kurulu gücüne oranı azami bir olacak. Örneğin, 100 megavat gücünde kurulacak olan depolamayla en fazla 100 megavat rüzgar veya güneş enerjisi tesisi kurulabilecek.
  • Depolamalı rüzgar ve güneş enerjisinden elektrik üretim tesislerinin dengeleme piyasasında ve yan hizmet piyasasında faaliyet gösterebilmeleri için üretim tesisiyle depolama tesisinin ayrı ayrı ölçüm ve kontrol edilebilmesine imkan sağlayacak şekilde bağlantı yapılabilecek.
  • Ayrıca, aylık mahsuplaşma yapılan tüm lisanssız üretim tesislerinde de elektrik depolama tesisi kurulabilecek.

Türkiye’nin en yaşlı ağaç fosili Zile’de bulundu: Tropikal iklim kuşağına ait ağaç, 41,5 milyon yıl önce yaşamış

Tokat‘ın Zile ilçesinde yedi ay önce bulunan ağaç fosillerinin 41,5 milyon yıl öncesine ve tropikal iklim kuşağına ait olduğu tespit edildi.

Zile ilçesindeki bir arazide bulunan ağaç fosilleri inceleme için Zile Belediyesi’ne, oradan da İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Orman Botaniği Anabilim Dalı‘na teslim edilmişti.

İnceleme sonrası yeniden ilçeye gönderilen fosiller, Zile Belediyesi Müze Müdürlüğü‘nce koruma altına alınıp sergilenecek.

Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi‘nden Dr. Bedrettin Selvi, “Türkiye’de 41,5 milyon yıl öncesine ait bu tür bir fosile şu ana kadar rastlanmamıştı. Türkiye’de tropikal iklim kuşağına ait bitki fosiline Tokat Zile’de rastlanılması, literatüre ilk kayıt olarak düşmüştür. Bu açıdan da çok önemlidir” dedi.

Türkiye’de çeşitli zamanlarda ve mekanlarda çeşitli bitki fosillerine rastlandığını hatırlatan Dr. Selvi, bu fosilin önemini ise şöyle anlattı:

Bolu Seben civarında rastlanan ilk bitki fosili yaklaşık 20 milyon yıl öncesine ait bir fosildir. Bunun haricinde özellikle Kızılcahamam, Erzurum, Trakya ve Tokat’ta bitki fosillerine rastlanmıştır. Türkiye’deki 41,5 milyon yıl öncesine ait bu tür bir fosille şu ana kadar rastlanmamıştı. 41,5 milyon yıl önce rastlanan fosil defnegiller familyasından örnek. Şimdi defnenin ülkemizde tek bir yaşayan örneği var, o da şu anda kullandığımız Akdeniz defnesi (Laurus nobilis) diye bildiğimiz defne bitkisi. Defnegillerin yaşam ortamı, çok yoğun olarak bilinen tropiklerdir. Tropik bitki kuşağına ait bir bitkiye Zile’de rastlanması; 41,5 milyon yıl önce Zile civarında bir tropikal iklimin varlığını göstermektedir. “

Greta Thunberg COP27’ye katılmayacak: Zirve, ‘yeşil yıkama’ için bir fırsat olarak kullanılıyor

İsveçli ünlü iklim aktivisti Greta Thunberg, son kitabı İklim Kitabı (The Climate Book)’nın Londra’daki lansmanında bir soru-cevap sırasında, 6 Kasım’da Mısır’da başlayacak BM İklim Sözleşmesi 27’inci Taraflar Konferansı’na (COP27) katılmayacağını açıkladı ve bunun birçok sebebi olduğunu söyledi.

“COP’lar esasen, liderler ve iktidardaki insanlar tarafından birçok farklı yeşil yıkama yöntemini kullanarak dikkat çekmek için bir fırsat olarak kullanılıyor” diyen Thunberg, bu yıl sivil tolpum için alanın da çok kısıtlı olduğunu sözlerine ekledi.

Thunberg  daha önce de Mısır’daki  “düşünce suçluları” ile dayanışma için tweetler atmıştı.

19 yaşındaki aktivist, COP konferanslarının “aslında tüm sistemi değiştirmeyi amaçlamadığını”, bunun yerine kademeli bir ilerlemeyi teşvik ettiğini de belirtti:

“Haliyle de COP’lar gerçekten işe yaramıyor, tabii onları harekete geçmek için bir fırsat olarak kullanmadıkça.”

‣ Afrikalı genç aktivistler Mısır’da düzenenlenecek COP27 görüşmelerine katılmak için mücadele ediyor
‣ [COP27] Geri sayım başladı: Önemi ne, ne bekleniyor?
Greta Thunberg ile birlikte iklim grevi

Statükoda “sert değişikliklerin” zamanının geldiğini söyleyerek daha fazla insanın iklim aktivizmine katılması çağrısında bulunan Thunberg,  “Bir şeyleri değiştirmek için herkese ihtiyacımız var – milyarlarca eylemciye ihtiyacımız var” dedi.

Perşembe günü yayımlanan İklim Kitabı’na ekonomist Thomas Piketty, Dünya Sağlık Örgütü başkanı Tedros Adhanom Ghebreyesus, yazar Naomi Klein gibi çok sayıda uzman katkı verdi.

Thunberg’in kitap için aldığı telif hakları, kendi adını taşıyan vakfına gidecek ve buradan, çevre sorunları üzerinde çalışan kurumlara dağıtılacak.