Ana Sayfa Blog Sayfa 634

İklim krizi: Sıcaklıkların artışı sivrisineklerin popülasyonlarını artırıyor

İklim krizi sonucunda değişen mevsimlerle artan sıcaklıklar ve dolayısıyla sıcak geçen kış mevsiminin sivrisineklerin popülasyonlarını artırdığı görüldü. Uzmanlar, ılık geçen kış mevsiminin, sivrisineklerin üremeleri için daha uygun zaman ve koşullar yarattığını belirtti.

AA‘dan Gülseli Kenarlı‘nın aktardığına göre; Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü Ekoloji Anabilim Dalı doktora öğrencisi Kıvanç Sevim, “Düşük sıcaklıkların Aedes aegypti (sarı humma sivrisineği) hayat döngüsüne etkilerinin belirlenmesi” adıyla, istilacı bir tür olan sarı humma sivrisineğinin düşük sıcaklıklara verdiği tepkileri ölçmek üzere bir çalışma başlattı.

Sevim, Nisan 2020’de başladığı projesini, aralıksız 300 günlük laboratuvar süreci ve analizlerin ardından tamamladı. Sevim, sivrisineklerin olumsuz koşulları atlatmak için kendilerince yöntemler geliştirebildiğini, ayrıca iklim değişikliğiyle beraber mevsimsel sıcaklıklardaki artışların, tür için uygun seviyede kalmasından dolayı kış aylarında da yaşamlarını sürdürebildiklerini anlattı.

Sıcaklıkların, özellikle İstanbul, Ankara, İzmir gibi şehirlerde yüksek seyrettiğine işaret eden Sevim, “Dünyanın birçok noktasında sivrisinekler üzerinde benzer raporlamalar var. Mesela İstanbul’da yayılım gösteren istilacı Asya kaplan sivrisineğinin tropik kökenli olduğu biliniyor, aynı zamanda sarı humma sineği böyle. Literatürde bir zamanlar, bunların soğuk, ılıman iklime sahip Türkiye, Avrupa, Kuzey Amerika gibi yerlerde geniş yayılıma sahip olmayacağı yönünde bir görüş vardı. Ancak zaman içinde araştırmalar, sivrisineklerin, bu sıcaklıklara çok rahat bir şekilde adapte olabildiklerini gösterdi” dedi.

‘İklime uyum sağlıyorlar’

Sevim, yaptığı çalışmada, 20, 15, 10 ve 5 derece sıcaklıkta sarı humma sivrisineğinin düşük sıcaklıklara verdiği tepkileri ve hayat döngüsünün bundan nasıl etkilendiğini tespit etmeye çalıştığını belirterek şunları aktardı:

“5 ve 10 derece sıcaklıklarda yumurtalarda açılma gözlemledik. Bu bize, yumurtaların söz konusu sıcaklıklarda canlılığını koruduğunu gösterdi. 15 derecede de larva gelişiminin başarılı bir şekilde tamamlandığını gördük. Kış aylarından bahara doğru geçişte hava bize soğuk gelirken bu canlılara soğuk gelmediğini göstermiş olduk. Çalışmamda bu sivrisinek türünün bireylerini 5, 0 ve -5 derece sıcaklıklara maruz bırakarak hayatta kalma durumlarını belirlemeye çalıştım. Yumurtaların 0 derece sıcaklıkta bile hayatta kalabildiğini gördük.”

Asya kaplan sivrisineği – Kaynak: KKTC Sağlık Bakanlığı – AA

Söz konusu canlıların aslında sanıldığından daha geniş toleransa sahip olduklarını aktaran Sevim, bundan dolayı da kış aylarında sivrisineklerde hala aktivasyon gözlemlenebildiğini, iklime uyum sağladıklarını ifade ederek “Bulundukları ya da yeni geldikleri ortamların koşullarına çok hızlı bir şekilde adapte olup canlılıklarını, nesillerini burada devam ettirebiliyorlar” dedi.

‘Sıcaklıkların devamı, sivrisineklerin artışı demek’

Kıvanç Sevim, sarı humma sivrisineğinin Afrika‘dan Kuzey Amerika‘ya, oradan Avrupa ve Türkiye‘ye geldiğinin bilindiğini, şu anda Rusya‘nın kuzeyinde, Türkiye’de ve Gürcistan‘da görüldüğünü söyledi.

Ev sivrisineği olarak bilinen türün gelişimini devam ettirebilmesi için sıcaklığın minimum 10 derece, üst limitin ise 30-35 derece olduğunu kaydeden Sevim, iklim değişikliğinin, bu canlıların erişkinliğe ulaşıp yumurtalarını bırakabilecekleri sıcaklık aralıklarını daha uygun hale getirdiğini bildirdi.

Sivrisineklerin düşük sıcaklıklarda gelişimlerini durdurarak ya da çok yavaş şekilde seyrettirerek olumsuz koşulları atlattıklarını kaydeden Sevim, Asya kaplan sivrisineğini örnek vererek bu türün, saksı altları, plastik şişeler, beton kaplar gibi alanlara yumurtalarını bırakarak kışı atlattığını, yağışların başlaması ve sıcaklıkların artmasıyla uygun ortamın gelmesiyle de neslini devam ettirdiğini aktardı.Sıcaklıklar düşmediği için sivrisineklerin aktivasyon dönemlerinin uzadığına ve daha fazla yumurtladıklarına dikkati çeken Sevim, şunları kaydetti:

“Haziran ayında hava soğuk olur, temmuz ortasına kadar sonbahar havasında geçerse popülasyon en yüksek verimine ulaşamayabilir. Hava kurak, sıcaklıklar yüksek gitmeye başladı ve mayıs ayında 30-35 dereceleri gördük diyelim, o zaman bunların popülasyon artışları mayıs-hazirana kayabilir. Kesinlikle etkisinin ne olacağını söylememiz mümkün değil ama sıcaklıklar bu şekilde devam edecek olursa, üremek ve nesillerini devam ettirmek için çok daha fazla vakit olacak. Bu da daha fazla yumurta ve bireylerin artışı demek.”

‘Yeni türler giriş yapabilir’

İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa (İÜC) Veteriner Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Kerem Öter, iklim değişikliği ve ortalama sıcaklıkların yükselmesinin sivrisinek türleri üzerine etkileri bulunduğuna değindi.

Doç. Dr. Kerem Öter, “Belli coğrafyadaki belli türlerin sayısında artışa neden olabilir. Bazı hastalıklar, belli sivrisinek türleri üzerinden insanlara nakledilebiliyor. Sıcaklıkların etkisiyle bu sivrisinek türleri daha önce olmadığı yörelerde ve yüksekliklerde görülebilirler. Yeni bölgelere yeni türler giriş yapabilir” ifadelerini kullandı.

‘Yeni türler yeni hastalıkların girişi demek’

Öter, son 10 yıldır İstanbul ve Türkiye’de istilacı sivrisinek türleri, Asya kaplan sivrisineği ve sarı humma sivrisineğini takip ettiklerini ve sayısal olarak artışlarından ve yayılmalarından endişe ettiklerini dile getirdi. Sivrisinek mücadelesinin 12 ay boyunca süren bir çalışma olduğunun altını çizen Öter, şöyle konuştu:

“Bu mücadele coğrafyadan coğrafyaya fark eder. Biz bu istilacı türleri izlemeyi İstanbul’da sürdürüyoruz. Elde ettiğimiz veriler sayesinde popülasyonlarının ne zaman yükseldiğini, ne zaman inişe geçtiğini biliyoruz. Ocak ayındayız ve dışarıda harika bir hava var, bu bizi de şaşırtıyor. Çok farklı sivrisinek türleri var. Daha önceden yerleşik türlerimiz vardı, biz bunları kayıt altına almıştık. Ama bir yandan yeni türlerin, istilacı türlerin girişi oldu. Yeni türler yeni hastalıkların girişi demek. Bunlar ortaya konulmalı.”

Sivrisinek mücadelesini yapmak isteyen tüm kuruluşların öncelikle izleme sistemi kurup, mevsimsel popülasyon dinamiğini ortaya koymaları gerektiğine vurgu yapan Öter, “Mücadele tekniklerinin planlanması ve programlaması yapılmalı. Bu da ‘entegre sivrisinek mücadelesi’ olarak tanımlanıyor. Bunlar tamamen bilimsel tabanlı, sürdürülebilir tekniklerdir. Gelişigüzel mücadeleler ve ilaç kullanımları bu sorunu hiç bir zaman çözmediği gibi faydadan ziyade ekonomik ve çevre kirlenmesi gibi zararlara, direnç gelişimi gibi sonuçlara neden olabiliyor” değerlendirmesini yaptı.

Öter, sivrisineklerin, apartmanların kalorifer daireleri ile nemin ve sıcaklığın yüksek olduğu kapalı otoparklar gibi sıcaklığın fazla düşmediği yerlerde kışı erişkin olarak atlatabildiğini de aktardı.

Basın emekçileri ‘Gazetecilere, habere, emeğe özgürlük’ talebini yineledi

DİSK Basın-İş, 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü dolayısıyla Kadıköy’deki Beşiktaş İskelesi önünde basın özgürlüğü talebinde bulundu. Eyleme katılan  basın emekçileri, “Gazetecilere, habere, emeğe özgürlük” yazılı pankartlar taşıdı.

10 Ocak 1961’de Türkiye’de gazetecilerin birçok hakkını güvence altına alan 212 sayılı yasaya, bu yasanın yıldönümü olan ‘Çalışan Gazeteciler Bayramı’ kutlamalarına işaret edilen açıklamada “12 Mart askeri darbesinin ardından bu haklar budanınca çalışan gazeteciler günü olarak adlandırıldı 10 Ocak. Ancak artık bu yasa fiilen yürürlükte değil ve gazetecilerin çalışmasını engelleyecek birçok yeni yasa, uygulama ve fiili durum yaratıldı. Artık 10 Ocak bizim basın ve ifade özgürlüğü ile ilgili dertlerimizi anlatma, baskı altında ya da tutuklu gazetecilerle dayanışma içinde olduğumuzu bir kez daha duyurmak için bir vesile” denildi.

Sarayda kurulan İletişim Başkanlığı’nın basın kartı değneği…

212 sayılı yasa ile tanınan birçok hakkın tamamen yok edilmiş durumda olduğuna vurgu yapılan açıklamada şunlar kaydedildi:

“Sarayda kurulan İletişim Başkanlığı büyük bir keyfiyetle kimin gazeteci olduğuna kimin gazeteci olmadığına karar vermek istiyor. Buna basın kartlarını dağıtıyor veya dağıtmıyor. Mahkemeler gazetecilere İletişim Başkanlığı tarafından verilmiş basın kartları olmadığı gerekçesiyle ‘Türkiye Cumhuriyeti tarafından tanımlanmış bir gazetecilik faaliyeti yoktur’ diye karar verebiliyor.”

Şiddet, gözaltı, tutuklama, saldırı…

Özellikle sahada çalışan basın emekçilerinin büyük baskı altında olduğuna dikkat çekilen açıklamada, “Güvenlik güçleri tarafından işlerini yapmaları engelleniyor, itilip kakılıyor, şiddete uğruyor, gazeteci oldukları bilindikleri halde gözaltına alınıyor. Saray gazetecilere basın kartı vermiyor, güvenlik güçleri ‘basın kartınız yok’ diye gazetecilere saldırıyor” ifadeleri kullanıldı.

Türkiye’nin her geçen yıl çeşitli kurumların yaptığı araştırmalarda basın ve ifade özgürlüğü alanında dünyanın en geri ülkelerinden biri durumuna düşmüş durumda olduğuna değinilen açıklamada ayrıca şunlar aktarıldı:

OHAL’den sonra 200’e yaklaşan tutuklu gazeteci sayısı bir süre sonra düşmeye başlamıştı. Ne yazık ki bu sayı yine artmaya başladı. Diyarbakır ve Ankara’da yapılan operasyonlar gibi toplu gözaltılar ve tutuklamalar yaşandı. Her iki tutuklamada da arkadaşlarımız aylardır iddianame bekliyor. Neyle suçlandıklarını bilmiyor. Diyarbakır’daki operasyonda kamera, fotoğraf makinesi, bilgisayar gibi gazetecilerin çalışma aparatları suç aletiymiş gibi fotoğraflanıp servis edildi.”

‘Kaç gazeteci hakkında dava açıldığını kimse bilemiyor’

Son operasyonlarla tutuklu bulunan gazetecilerin sayısının 60’a yaklaştığına değinilen açıklamada şunlar kaydedildi:

“Kaç gazeteci hakkında dava açıldığını kimse bilemiyor. O kadar dava açılıyor ki, bu işle profesyonel olarak ilgilenen hak örgütleri bile yetişemiyor. Davalar sadece yapılan haberler nedeniyle açılmıyor. İktidar çevrelerinin hoşlanmadığı gazetecilerin sosyal medya hesapları inceleniyor, yaptıkları paylaşımlar (bazıları yıllarca önce olan) bahane edilerek davalar açılıyor. Geçtiğimiz yıl gazetecilere yönelik davalar ve verilen cezalarda gözle görülür bir artış yaşandı. Çok sayıda gazeteci hapis cezası aldı bunların birçoğu istinaf ya da Yargıtay kararını bekliyor.”

Yaptıkları haberler ve yorumlar nedeniyle iktidarı rahatsız eden televizyon kanallarının da RTÜK aracılığıyla cezalandırıldığının belirtildiği eylemde yapılan açıklamada, “Bazen gerçekten komik gerekçelerle. Gazeteler ise Basın İlan Kurumu tarafından keyfi ilan kesme cezalarıyla ekonomik baskı altına alınıyor. Geçtiğimiz yılın en önemli olaylarından biri tabii ki iktidarın dezenformasyon, gazetecilerin sansür yasası dediği yasanın çıkmasıydı. Etkisini seçim sürecinde göreceğimiz yasa ile internet siteleri de keyfi bir denetime sokuldu” denildi ve eklendi:

“Aynı yasa ile bazı sosyal medya platformları da fiilen kapatılabilecek. Bunun ilk örneğini İstiklal Caddesi’ndeki patlama sırasında yaşadık. Böyle bir atmosferde bir seçim süreci yaşayacağız. Yaşadıklarımız ve deneyimlerimiz bu baskıların daha da artacağını söylüyor bize.”

Gazetecilerin tüm bu baskılara rağmen devletle, patronla, ekonomik krizle, işsizlik tehdidiyle mücadele ederek mesleğini yapmaya devam ettiğinin de aktarıldığı açıklamada şu ifadeler dile getirildi:

“Patrona da polise de karşı çıkıyor, gerektiğinde hapisten de haber geçiyor. Meslektaşlarımız gazeteciliğin yapılabileceği umudunu sürdürüyor. Gerçekten demokratik bir ülkede gazeteciliği sürdürmek istiyoruz. Bu nedenle hapishanelerde tutulan tüm gazetecilerin derhal serbest bırakılmasını, açılan davaların düşürülmesini talep ediyoruz.”

“Basın hürdür ve sansür edilemez” denilen anayasa hükmünün uygulanmasını talep eden basın emekçileri taleplerini şöyle sürdürdü:

  • Özellikle sahada çalışan meslektaşlarımıza uygulanan şiddete son verilsin.
  • Basın ve ifade özgürlüğü önünde engel olan tüm yasalar değişsin veya kaldırılsın.
  • Gazeteciler ve medya organlarını boğma görevini üstlenen RTÜK, BİK, İletişim Başkanlığı lağvedilsin, yerine meslek örgütlerinin temsilcilerini yer aldığı gerçekten özerk kurumlar ve kurullar kurulsun.
  • Sendikalaşmanın önündeki tüm engeller kaldırılsın.

Ocak ayında hangi sebze ve meyveler tüketilmeli?

Yeni yılda sağlıklı başlangıçlar yapmayı planladıysanız mevsiminde beslenmek bu planınızı destekleyebilir. Besinleri mevsiminde tüketmek hem doğa hem de sağlığınız için oldukça önemli. İçeriğindeki vitaminler, mineraller ve bol lifli yapılarıyla kış sebzeleri direncinizi arttırmak, zinde hissetmeniz ve yenilenmeniz için birebir.

Mevsim meyve ve sebzeleriyle beslenmek; doğayı ve doğal olanı korumak, zehirsiz gıdalar tüketmek, karbon ayak izini düşürmek için atabileceğimiz küçük ama etkili bir adım.

Peki ama bu kimyasal içermeyen sağlıklı gıdaları nereden bulabilirsiniz? Yeşil Düşünce Derneği hangi mevsimde neleri yemeniz gerektiği konusunda yol gösterici bir öneri sunuyor:

“Yerel üreticilerin mevsiminde, kimyasallar kullanmadan ürettiği sebzeleri edinmek için gıda toplulukları ve kooperatiflerini takip edebilirsiniz.”

Ayrıca mevsiminde yetişmemiş meyve ve sebze, doğa şartlarıyla işbirliği yapılarak değil, doğayla mücadele ederek üretildiğinden, üretiminde hibrid tohum, böcek ilacı ve kimyasal gübre kullanım oranı da yükseliyor. Bu nedenle baştaki amacınıza geri dönecek olursak yeni yıla başlarken sağlıklı beslenme hedefinizi destekleyecek sebze ve meyveleri sıralayalım:

  • Lahana
  • Havuç
  • Balkabağı
  • Karnabahar
  • Brokoli
  • Pırasa
  • Ispanak
  • Kereviz
  • Turp
  • Marul
  • Roka
  • Biberiye
  • Turp
  • Soğan
  • Nane
  • Maydanoz
  • Tere
  • Armut
  • Elma
  • Greyfurt
  • Nar
  • Portakal
  • Kestane
  • Ayva
  • Mandalina

Bir gazeteci bir OSB’ye karşı: Çevre suçunu ortaya çıkardı, ‘iftira’yla suçlandı

ADANA- Ceyhan Nehri karardı, balıkları öldü; kısaca nehir kimyasal bir zehre bulandı. Gazeteci Armağan Kabaklı, çevre tahribatına neden olan ve canlı sağlığını tehdit eden nehre dökülen pembe renkli endüstriyel atığı görüntüleriyle birlikte ortaya koydu ama suçlanan yine gazeteci oldu.

Armağan Kabaklı’nın ortaya koyduğu görüntüler nehrin yakınında bulunan ve nehrin suyunun zehir saçmasına neden olarak gösterilen Adana Organize Sanayi Bölgesi‘den (OSB) geldiği düşünülen bir kanaldan akan sıvıyı gösteriyordu. Görüntülerde pembe renkli endüstriyel atığın nehre deşarj edildiği görülüyordu. Kabaklı görüntüleri sosyal medya hesabından paylaşarak zehir saçan nehri ve çevre suçunu duyurdu. Gazeteciliğin kamuoyunu bilgilendirerek harekete geçirme görevini yerine getiren Armağan Kabaklı hakkında Adana OSB yönetimince suç duyurusunda bulundu. Önce bu görüntüleri hatırlayalım:

Suç duyurusunun temellendirildiği tweette “iftira”, “hakaret”, “yanıltıcı”, “asılsız” gibi ifadeler yer aldı. Kabaklı, tek bir tweetiyle OSB’ye hem iftira atmakla, hem hakaret etmekle, hem de yanıltıcı ve asılsız paylaşım yapmakla suçlandı. Ayrıca  tweetin ötesinde gazetecinin Twitter hesabının da  “ivedilikle” dondurulması istendi. Bir çevre suçunu kanıtlarıyla birlikte ortaya koyan 22 yıldır mesleğini sürdüren gazeteci Armağan Kabaklı’yla bu süreci konuştuk.

‣Yaşam terazisinde OSB ağır bastı: Ceyhan karardı ama numuneler tertemiz 

“Bir tweet üzerinden dezenformasyon, iftira, hakaret gibi birtakım suçlamalarla suç duyurusunda bulunmuşlar. Mahkeme tarafından da Twitter hesabımın kapatılmasını istiyorlar. Hiçbir şey yok. Bu bir iddia boyutunda bile sayılabilir yani. Ama biliyorsunuz işte; günümüzde sorunun kaynağını bulmak yerine, ‘yazan gazeteciyi sustursak sorun olmuyor, meseleleri mesele etmeyince mesele kalmıyor’ yöntemi çalışıyor.”

Kabaklı, kanıtıyla sunduğu bir çevre suçunu duyurduğu için kendisinin bir suç işlemiş gibi suçlu koltuğuna oturtulmuş olmasını böyle eleştiriyor.

‣Sanayinin pervasızlığına kurban edilen Ceyhan Nehri
armağan akbaklı, ceyhan,
Armağan Kabaklı’nın tweetiyle ilgili yapılan suç duyurusundan bir bölüm.

‘İki, üç aydır savcı olay yerine keşfe bile gitmiyor’

Adana OSB, bölgede oldukça geniş bir nüfuza sahip. Buna daha önceki haberimizde de Adana Barosu, Adana Tabip Odası, üç ayrı çevre derneği adına beş avukatın savcılığa yaptığı başvuru sürecinde yaşananları aktaran Avukat Sevda Sevilmiş‘in anlattıklarında da şahit olmuştuk.

Bölgedeki OSB yönetiminin nüfuzuna ilişkin gazeteci Armağan Kabaklı da şunları söyledi:

“İki ,üç aydır savcı olay yerine keşfe bile gitmiyor. Küçük yerlerde -aslında büyükşehirlerde de- iş dünyası, sermaye cephesiyle, valilik, işte iktidar partisinin organları vs artık iç içe. Dolayısıyla orada bir dayanışma içine giriyorlar.”

Adana’da gazetecilik yapan Kabaklı, sivil toplum bileşenlerinin ise kendisini desteklediğini belirterek “Ama mesleki yapı çok örgütlü değil. Biz burada toplasanız örgütlü beş on kişiyiz. Yani savunma mekanizması karşısında durabilen, birbirini destekleyen az kişiyiz. Çünkü karşınızda çok güçlü bir lobi var” dedi ve ekledi:

Armağan Kabaklı
Gazeteci Armağan Kabaklı

“Bir țarafı sermaye, bir tarafı iktidar, bir tarafı yerel yönetimlere atanmışlar, mülki idare tarafından büyük bir kuşatma hissediyorsunuz. Bu bir haber bile değil, bir tweet sadece. Yani çıkarsınız, bir açıklama yaparsınız mesele biter. Tekzip gönderirsiniz mesele biter. Ama yani bu kadar canhıraş… Dezenformasyon yasasını eklemişler, ‘hakaret’ demişler. ‘Kişilik haklarına saldırı’ demişler. Dört beş ayrı suçtan suç duyurusunda bulunmuşlar.”

‘Bir suçu ortaya çıkarıyorum, cezalandırma mekanizmasıyla karşı karşıya kalıyorum’

Ortaya koyduğu için suçlandığı çevre suçunun Anayasal haklar ve özgürlükler çerçevesinde değerlendirildiğinde bunun kendi çıkarı için değil, bir gazetecinin kamu yararına yaptığı bir iş olduğu sonucuna ulaşılacağını ifade eden Kabaklı, şunları söyledi:

“Ceyhan Nehri benim şahsi nehrim değil, bu ekosistem benim şahsıma ait bir ekosistem değil. Benim tarlam yok orada, Ceyhan Nehri’nden akan suyla kendi tarlalarımı sulamıyorum. Bilim insanları artık nehirlerin, akarsuların, derelerin, denizlerin, alıcı ortam olarak değerlendirilmesinin büyük bir ekokırım faaliyeti olduğunu söylüyor. Çok fazla bilimsel yayında bu geçiyor. Dolayısıyla bu sucul ortamların alıcı ortam olarak değerlendirilmesinden ötürü ortaya çıkan tarımsal sulama faaliyetleriyle beraber arıcılık, hayvancılıktan tutun tarım faaliyetlerine kadar her şeyi zehirlediği bir ortamda benim ortaya çıkardığım bu sorun, kamu çıkarları aleyhine bir sorun.”

Bölgede yaşanan ekokırım suçunun herkese karşı işlendiğine dikkat çeken Kabaklı, “Bu şehir hepimizin içerisinde yaşadığımız bir şehir. Bu ülkenin akarsuları, dereleri, nehirleri hepimizin. Dolayısıyla hepimize karşı işlenmiş bir kent suçu var ortada. Ben Anayasal güvence altında olan gazetecilik mesleğimin faaliyetleri çerçevesinde bir çevre suçunu ortaya çıkarıyorum. Bunun karşısında bana karşı basın hürriyeti haklarını iğdiş eden bir cezalandırma mekanizmasıyla karşı karşıya kalıyorum” dedi.

‘Gazeteciler susunca bu suçlar işlenmiyor hale gelmeyecek’

“Burada gazeteciler yürüttüğü faaliyetlerini kamu çıkarları doğrultusunda ortaya çıkardığı çevre suçlarına karşı asıl çağırılıp ifadesi alınması gereken kişiler, bu suçu işleyenlerdir” diyen Kabaklı, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Maalesef suçu işleyenler yerine bunları yazan gazetecileri susturarak bu suçlar hiç işlenmiyormuş gibi yapmaya çalışıyorlar. Türkiye’nin dağında toprağında dört bir yanında işlenen tabiat suçlarına yapılan muameleyle doğru orantılı bir şekilde gazeteci susturulmaya çalışılıyor. Gazeteciler susunca bu suçlar işlenmiyor hale gelmeyecek. Sadece haberlerle bir ayna tutmaya çalışıyoruz. Kamu çıkarlarıyla ilgili bir faaliyet yürütüyoruz.”

Son olarak mesleğine, ifade özgürlüğüne, vatandaşlık haklarına karşı tehdit altında olduğunu hissettiğini vurgulayan Kabaklı, şunları aktardı:

“En basitinden bir özgüven kırılması oluyor: Siz toplum yararına, kamu çıkarları lehine gazetecilik faaliyeti yürütürken devletin tüm mekanizmalarını, kamu kurumu ve tüzel kişi statüsü taşıyan sanayi bölgeleri, savcılıkları, adliyeleri, mahkemeleri, valiyle ilgili kurumları topyekun karşınızda görüyorsunuz. Siz bir kişisiniz ama topyekun devletin tüm erklerini karşısınızda görüyorsunuz.”

Ne olmuştu?

Ceyhan Nehri‘nin Yüreğir ilçesine bağlı Esenler Mahallesi‘nden geçtiği bölümde, Aralık 2022 başında binlerce balık ölü olarak kıyıya vurdu. Arı ölümleri de görüldü.

Fotoğraf: Eren Bozkurt – Anadolu Ajansı

Nehrin karardığı ve bu karanlığın kenarındaki taşlara bile yansıdığı sosyal medyada gündem oldu.

Ancak Ceyhan Nehri’nde balıklar ilk defa kıyıya vurmamıştı.11 yıl önce dahi benzer görüntüler kaydedilmiş, nehirden numuneler alınmış ve tertemiz çıkmıştı.

‣Marmara OSB: Toprak mı yoksa plastik mi daha ağır basar? Bakanlığın tercihi OSB 

Adana’da nedense geçmiş balıklar için sürekli tekerrür etti ama söylenegeldiği üzere bu onların hafızalarının kısa süreli olmasıyla ilgili değil. Burada Bakanlıkların numuneleri de tekerrür ediyor. Adana OSB de tipik bir kirletici olarak nehrin yakınlarında bulunan bir Organize Sanayi Bölgesi olarak sürekli gündemde.

BM: 2021’de her 4,4 saniyede bir çocuk veya genç hayatını kaybetti

Birleşmiş Milletler Çocuk Ölümleri Tahminleri Kuruluşlar Arası Grubu (BM IGME), “Çocuk Ölümlerinde Seviyeler ve Eğilimler 2022 Raporu”nu açıkladı. .

Rapora göre, 2021 yılında dünyada her 4,4 saniyede bir çocuk veya genç hayatını kaybetti. Buna göre, 2021 yılında 5 milyon çocuk beş yaşına gelmeden yaşamını yitirdi. Aynı dönemde 5-24 yaş arasında 2,1 milyon çocuk veya genç de öldü. Örgüt, önlem alınmadığı takdirde 2030 yılına kadar daha fazla çocuk veya gencin ölebileceğini belirtti.

BM’nin yayımladığı bir diğer rapora göre de, aynı dönemde 1,9 milyon bebek ölü doğdu. Bu ölümler sağlık sistemine adil erişim ve yüksek kaliteli çocuk sağlığı hizmetlerinin sağlanmış olsaydı, önlenebilirdi.

Ölümler azaldı ama…

BM IMGE’ye göre, 2000 yılından bu yana dünya genelinde her yaşta daha düşük ölüm riski kayda geçerken, küresel olarak 5 yaş altı çocuk ölümleri yüzde 50 azaldı. Bu süreçte, 5-24 yaş arası çocuk ve gençlerin ölüm oranında yüzde 36, ölü doğum oranında ise yüzde 35’lik düşüş yaşandı.

Bu düşüşün en önemli etkenlerden biri olarak, kadın, çocuk ve gençlerin faydalandığı temel sağlık sistemlerine yapılan yatırımlar gösteriliyor.

Ancak hala  54 ülke, 5 yaş altı çocuk ölümleri için belirlediği Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ni tutturamama riskiyle karşı karşıya.

Yedi yıl içinde yaklaşık 59 milyon çocuk ve genç daha yaşamını yitirebilir

BM, sağlık sistemlerinin yeteri kadar geliştirilmemesi halinde 2030’a kadar yaklaşık 59 milyon çocuk ve gencin ölebileceği, 16 milyon bebeğin ise ölü doğum nedeniyle kaybedilebileceği uyarısında bulundu.

BM IGME raporunda görüşlerine yer verilen Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) Veri Analitiği Planlama ve İzleme Direktörü Vidhya Ganesh, her gün çok sayıda ebeveynin çocuklarını kaybetme travmasıyla karşılaştığını belirterek şunları söyledi:

“Böylesine yaygın ve önlenebilir bir trajedi, asla önlenemez olarak kabul edilmemeli. Her çocuk ve kadının eşit faydalanabileceği temel sağlık hizmetlerine yapılacak yatırım ve güçlü siyasi irade ile ilerlemek mümkün.”

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Anne, Çocuk ve Ergen Sağlığı Enstitüsü Direktörü Anshu Banerjee de çocukların hayatta kalma şansının sadece doğduğu yere göre şekillenmesi ve hayat kurtarıcı sağlık hizmetlerine ulaşmada yaşanan eşitsizliklerin büyük bir adaletsizlik olduğunu belirtti:  “Dünyadaki tüm çocuklar, ihtiyaçlarının karşılanması, hayata en iyi şekilde başlamaları ve geleceğe umutla bakabilmeleri için güçlü temel sağlık hizmetlerine ihtiyaç duyar” dedi.

Sahra Altı Afrika ve Güney Asya çocuk ölümlerinin en çok yaşandığı bölgeler olarak öne çıkarken, Sahra Altı Afrika’da 2021’deki tüm 5 yaş altı çocuk ölümlerinin yüzde 56’sı, Güney Asya’da ise yüzde 26’sı görüldü. Sahra Altı Afrika’da doğan çocuklar dünyada en fazla ölüm riskiyle karşı karşıya kalırken, bu risk, Avrupa ve Kuzey Amerika‘da doğan çocuklardan 15 kat daha fazla.

48 ekoloji örgütü, seçimlerde ortak tutum için bir araya geliyor

48 ekoloji örgütü ile hak savunucusu örgüt, “Ekoloji Hareketleri Konferansı” için bir araya geliyor.

21 Ocak Cumartesi günü, İstanbul-Bakırköy‘de Cem Karaca Kültür Merkezi‘nde düzenlenecek konferans ile 2023 Türkiye Genel Seçimleri’nde ekoloji muhalefetinin geniş bir birliktelik sağlaması, kendi siyasal taleplerini oluşturması ve ortak tutum geliştirilmesi amaçlanıyor

Konferansın çağrı metninde, dünya ekoloji hareketine gönderme yapılarak şunlar deniliyor:

Brezilya, Fransa, Kolombiya, Şili, Bolivya, Sudan, Tunus, Hindistan ve daha birçok ülkede gerçekleşen seçimlerde ekoloji hareketleri, toplumsal muhalefetin temel politik özneleri arasında yer aldı. Kapitalist sistemin ezberini, devletlerin tahakkümünü yıkan kadınlar, Rojava’da ekolojik yaşamı örüyor. Dünyada ekoloji mücadelesinin toplumu, siyaseti, yaşamı ve kendini dönüştürme potansiyeline tanık olurken ülkemizde yaklaşan kritik seçimde ekoloji hareketlerinin üzerlerine düşen sorumluluğu alacak deneyime ve güce sahip olduğunu ilan ediyoruz.”

‘Siyaseti dönüştürmek için buluşuyoruz’

Türkiye halkları daha yoksullaşırken, tüketimin daha da kışkırtılması ve yeni atıklarla sermayenin kendisine rant alanları yarattığı belirtilen çağrı metninde, Amasra‘da madende veya Üçüncü Havalimanı inşaatında olduğu gibi iş cinayetlerindeki ölümlerin birer maliyet olarak görüldüğü vurgulanıyor:

Kapitalizme dair iyimser, naif umutlar gençler için çoktan son buldu. Yaşamakta olduğumuz topraklarda da ekoloji mücadelelerinin siyaseti dönüştürecek ve ekolojik yaşamı örecek politik öznelerinin boy verdiği bir dönemde olduğumuzu biliyoruz. Sistemin suçlarına ortak olmamaya, dayatılan siyaset alanı ve tarzını kabullenmemeye kararlıyız. Yaşam alanlarından zorla edilmek, yaşam alanlarının öznelliğinin, geleneklerinin, birlikteliğinin yıkılmasına, kırılmasına, kültürel ve inançsal değerlerimize saldırılara, türlerin yok oluşuna göz yummak istemiyoruz. Saldırıların karşısında sadece savunan olmak değil, ekoloji mücadelesi hattımızı daha da netleştirerek, ekolojik yaşamı bugünden yarına kurmak istiyoruz.

Ekoloji hareketinin kolektif hafızasında biriktirdiği ilke ve taleplerle siyaseti ülkemizde de dönüştürmek için buluşuyoruz. Ekoloji hareketinin farklı öbeklerinden seçim siyasetine yönelik geliştirilen önerilerle yürüyüş kollarımızı birleştirerek ilerleyeceğiz.”

‘2023 seçimleri herhangi bir seçimden farklı’

Yaklaşan seçimlerin herhangi bir seçimden farklı olarak ekolojik yıkımla kendini var eden bir rejim meselesi olduğunu söyleyen örgütler, tarımın çökertilmesinden, kentlerin birer rant alanına dönüştürülmesine, enerji, maden ve inşaat sektörleri için her türlü anayasal ve yasal engellerin kaldırılmasına, en ücra köydeki bir meranın şirketlere devrinden iklim krizine ve nükleer santrallere kadar ekolojik sorunların tamamının bir sistem sorunu haline geldiğine vurgu yapıyor:  “Ekoloji hareketleri olarak bu tek adam rejiminden kurtuluş hamlesini gerçekleştirmek için bütün toplumsal muhalefet güçleriyle birlikte sorumluluk almak istiyoruz.”

Brezilya seçimlerinde, Amazon Ormanları’nın ve gezegenin geleceği için oy kullanıldığına dikkat çeken hak örgütleri, Türkiye’nin seçiminde de Akkuyu ve Sinop nükleer santralleri ile Kanal İstanbul‘dan kurtulmak, Hasankeyf gibi ekokırım suçlarıyla yok edilen kültürel ve doğal varlıklarımızın hesabını sormak, Gezi davasında tutsak edilenleri kurtarmak için oy kullanacaklarını belirtiyor:

Her fırsatta bu seçimin sadece insanların değil, coğrafyamızın ve bu topraklarda yaşayan bütün canlıların seçimi olduğunu hatırlatacağız. Her gün yeni yıkımlarla karşımıza çıkan kapitalist felakete karşı malumun ilamından öteye geçerek ekoloji hareketlerinin özgün eylem ve mücadele yöntemleriyle hem kendimizi hem de siyaseti daha ileriye taşıma iddiasındayız. Ekoloji muhalefetinin yaklaşan seçimlerde en geniş birlikteliği ile siyasal taleplerini oluşturmasını ve ortak tutum geliştirmesini amaçlıyoruz. 2023 yılını bu umudu büyüterek karşılamak için İstanbul’da düzenlenecek konferansta buluşuyoruz.”

Çağrıcı kurumlar şöyle:

Adana Ekoloji Platformu, Antakya Kent Akademisi, Ata Soyer Sağlık ve Politika Okulu, Atakum Kuzey Kültür Evi Derneği, Bakırtepe Çevre Platformu, Büyük Menderes İnisiyatifi, DİSK Dev Yapı-İş, Divriği Kültür Derneği, Divriği Yaşam ve Doğa Platformu, 

Ekoloji Birliği, Ekoloji Politik, Gaia Dergi, Gülpınar Sürdürülebilir Yaşam Derneği, Hasankeyfi Yaşatma Girişimi, Höyük Kültür Sanat Doğa ve Dayanışma Derneği, İkizdere Çevre Derneği, İkizdere Dernekler Federasyonu, İklim Adaleti Koalisyonu, İnşaat İşçileri Sendikası, İzmir Yeşil Gelecek Derneği

Jineoloji, Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, Kazdağları Ekoloji Platformu (KEP), KESK Ekoloji Birimi, Kuşadası Çevre Platformu, Malatya Çevre Platformu, Mersin Nükleer Karşıtı Platform, Mezopotamya Ekoloji Hareketi, Muğla Çevre Platformu, Munzur Çevre Derneği,

Ortak Yaşam Ekososyal Kooperatifi, Ovama Dokunma Çevre Hareketi, Polen Ekoloji Kolektifi, Samandağ RES Karşıtı Mücadele, Sosyal Araştırmalar Vakfı, Sinop Nükleer Karşıtı Platform, TMMOB Çevre Mühendisleri Odası, Turgutlu İşçi Hakları Derneği Ekoloji Komisyonu,

Validebağ Direnişi, Van Çevre Tarihi Eserleri Koruma Araştırma Ve Geliştirme Derneği (VAN ÇEVDER), Yaşam ve Dayanışma Yolcuları, Yeşil Direniş Ekoloji ve Yaşam Gazetesi, Yeşil Sol İklim Krizi Çalışma Grubu, Yeşil Artvin Derneği, Yeşilırmak Çevre Platformu, Doğanın Çocukları, Doğa için Sanat Derneği,  Yeryüzü Ekoloji Kolektifi.

BM: Ozon tabakasında 35 yıl sonra iyileşme gözlendi, on yıllar içinde normale dönebilir

Boğaziçi İİBF Dekanı kendisini başka bölüme başkan atadı

Boğaziçi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi (İİBF) Dekanı Prof. Dr. Murat Önder, kendisini bu kez de Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü‘ne vekaleten başkan olarak atadı.

Geçtiğimiz hafta Ekonomi Bölümü Başkanlığından istifa eden Prof. Dr. Önder’in üniversitedeki vekaleten yürüttüğü İİBF Dekanı ve İşletme Bölümü Başkanlığı görevleri ise devam ediyor. Bu atama kararıyla birlikte dekan, yeniden fakültedeki üç koltuğun sahibi olmuş oldu.

Daha önce Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nde görev yapan Prof. Dr. Önder, Boğaziçi Üniversitesi yönetimi tarafından geçtiğimiz yıl şubat ayında İİBF Dekanı olarak atanmıştı.

‣Boğaziçi’nde İİBF Dekanı kendisini Ekonomi Bölümü Başkanı ilan etti

Üniversite tarihinde bir ilk

Prof. Dr. Önder, göreve gelmesinin ardından kendisini ilk olarak verilen disiplin cezası ile İşletme Bölümü Başkanlığı’ndan ayrılmak zorunda bırakılan Prof. Dr. Metin Ercan‘ın yerine vekaleten atamıştı.

İİBF dekanı daha sonra da Rektör Prof. Dr. Naci İnci tarafından 22 Ağustos’ta görevden alınan Ekonomi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ünal Zenginobuz’un yerine kendini vekaleten getirmişti.

Ekonomi Bölümü öğretim üyeleri açıklama yaparak atamaya, “Bölüm ve bilim dalı dışından yapılan bu atamayı idari yetkiyi kötüye kullanma ve kamu zararı oluşturma olarak görüyor ve kınıyoruz” sözleriyle tepki göstermişti.

Geçtiğimiz hafta Ekonomi Bölümü Başkanlığı’ndan istifa eden dekan, İşletme Bölümü Başkanlığı görevine devam ediyor.

Prof Dr. Önder, böylece bir yıl içerisinde dekanlığını yaptığı fakültedeki üç bölümün üçünde de başkanlık görevi yaparak Boğaziçi Üniversitesi tarihinde bir ilke imza atmış oldu.

Prof. Dr Murat Önder bütün bunlara ek olarak, ekim ayında Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü için kendi özgeçmişi ile birebir uyuşan bir ilana çıkılmasını sağlamıştı.

Dekanın kendisinin aynı bölüme atanmasını sağlamak için uğraştığını belirten öğretim üyeleri yürütmeyi durdurma talebiyle söz konusu ilanı mahkemeye taşıdı.

Bolsonaro’nun beslediği rant grupları, Lula’ya karşı ayaklanmada Amazon’da yoğunlaştı

Brezilya’nın yeni başkanı Luiz Inacio Lula da Silva’nın yemin ederek görevine resmen başlamasının ardından ABD’ye uçan Jair Messias Bolsonaro’nun destekçileri başkanlık sarayına ve kongreye saldırılarda bulundu. Lula, saldırıların bir darbe girişimi olduğunu ifade etti. Brezilya’da hakim olan toplumsal kargaşa, Lula’nın Amazonlar’ı koruyacağını taahhüt eden ifadelerinin ve açıklanan planların ardından yaşandı. Lula’nın açıkladığı Amazon’u koruma hedefleri, bölgeyi sömürmek isteyen çıkar gruplarını tehdit eder nitelikteydi.

Guardian’dan Jonathan Watts’ın aktardığına göre; Bolsonaro’nun taraftarlarının gerçekleştirdiği darbe kalkışmasının doğaya karşı verilen savaşın bir başka cephesi olarak görülmesi gerekiyor.

Bir hafta önce, Brezilya’nın yeni başkanı Luiz Inácio Lula da Silva, yemin törenini dünyanın muhtemel en iddialı çevre programını açıklayarak kutlamıştı.

‣ Brezilya’da üçüncü Lula dönemi: İklim ve çevre baş rolde
‣ Brezilya’da 2. Lula dönemi: Amazon’da ormansızlaşmaya son verilecek
‣ [COP27] Lula, 2025’te Amazon COP’u düzenlenmesini istedi: Brezilya geri döndü
Lula’nın Brezilya’da başa geçmesiyle Norveç, Amazon Fonu’nu yeniden etkinleştirdi
amazon
Yetkililer, Bolsonaro taraftarlarının Pazar günü Brasília’daki hükümet binalarını işgal etmek için Plaza de los Tres Poderes’i ele geçirmesinin ardından Planalto Sarayı’ndaki hasarı inceliyor. Fotoğraf: Andre Coelho/EPA

Rant grupları için tehdit: Amazon’u korumak…

Lula, Çevre ve İklim Bakanlığı’nın başına atanan Marina Silva ile birlikte Amazon’larda sıfır ormansılaşma sözü verdi.

Ayrıca Lula yerli halktan bir kadın olan Sonia Guajajara‘yı Brezilya’nın ilk Yerli Halklar Bakanı olarak atadı.

Guajajara’nın ataması yerlilerin karar alma mekanizmalarına dahil edilmesi anlamında önem taşıyor. Çünkü ormanın çoğu yerli toprakları olarak belirlenmiş, ancak genellikle madencilik ve ağaç kesme operasyonları yürüten veya ormanı otlatma alanları haline getiren suç çeteleri tarafından ekokırıma uğratılan alanlar söz konusu. Bu atamalar ve çevre korumasına ilişkin verilen sözler tarihi bir değişikliğe işaret etti.

Amazon
Marina Silva (solda), Lula Sonia Guajajara. Fotoğraf: AP Photo/Eraldo Peres

500 yıl önce Avrupalıların işgalinden bu yana, Brezilya ekonomisi, vahşi doğanın yok edilmesi ve asıl yerlilere boyun eğdirilerek sindirilmesi üzerine inşa edilmiş durumda.

Yönetim değişikliği, doğa koruma alanlarında ve yerli topraklarında arazi gaspı ve altın madenciliği gibi yasa dışı maden çıkarma faaliyetlerinden rant sağlayanları tehdit etti.

Sempatizanların finansmanı

Kargaşa çok önceden organize edildi, ciddi parayla desteklendi ve güvenlik güçlerinde bulunan, eski başkan Jair Bolsonaro’nun sempatizanları tarafından açık bir şekilde göz ardı edildi.

Brezilya Başkanı Lula, saldırıdan sonraki ilk açıklamasında, söz konusu darbe girişimine yasadışı madencilerin, ağaçları katledenlerin ve “kötü tarım ticaretinde” bulunan kişilerin karışmış olabileceğini öne sürdü.

Bu henüz kanıtlanabilecek bir boyutta olmasa da yağmur ormanlarını ve diğer canlı topluluklarını koruma planlarının Amazon’dan rant sağlayanlar için bir huzursuzluk yarattığı söylenebilir.

Fotoğraf: Rhett A. Butler

Son iki aydır Bolsonaro protestocularından oluşan gruplar, ülke çapında askeri üslerin dışında kamplar kurdu.

Protestocuların sayıları azaldı ve askerler dahil çoğu insan bu grupları görmezden geldi. Ancak Lula’nın darbe girişimi olarak adlandırdığı saldırı güvenlik güçleri tarafından bastırıldı ve bin 500’ün üzerinde kişi gözaltına alındı. Protesto kampları dağıtıldı ve otobüslere de el konuldu.

Polis tarafından serbest bırakılan ilk 70 kadar gözaltı arasında, üç yıl önce Washington DC‘deki Kongre baskınına karışan “QAnon Şamanı” ve Trump destekçilerine benzer şekilde protestocular bulunuyordu. Kalkışmada bulunanlar arasında Bolsonaro destekçisi politikacılardan avukatlara, güvenlik güçlerinden dernek yöneticilerine kadar birçok isim de yer aldı.

Protesto kamplarının finansmanı ve organizasyonu hakkında da soruşturma sürüyor. Basına sızan bir bilgiye göre; bu soruşturma kapsamında geçici barınak, portatif tuvalet gibi araçların içerisinde bulunduğu uzunca bir ihtiyaçlar listesinin finanse edildiği bir hareket olduğu ortaya koyuldu ve bunun organizatörleri arasında birkaç Bolsonaro destekçisi yerel politikacının yer aldığı görüldü.

Eylemler aşırı bir hal aldı

Ek olarak özellikle Amazon‘un Novo Progresso belediyesindeki protestocuların polise kurşun sıktığı ve taş attığı şiddet olayları da yaşandı. Aralık ayında Amazon’un Pará eyaletinden bir iş insanının Brasília havaalanını bombalamaya teşebbüs etmesi hala eylemlerin en aşırısı konumunda.

Bu katılımcıların çoğunun Amazon’dan olması ise tesadüf değil. Uçsuz bucaksız yağmur ormanı bölgesi, uzak güney ve büyük kıyı şehirlerinin içindeki zengin yerleşim bölgeleriyle birlikte Bolsonaro için bir destek yatağı.

Amazon
Eski Başkan Jair Bolsonaro’nun destekçileri olan protestocular, 8 Ocak 2023 Pazar günü Brezilya’nın Brasilia kentindeki Planalto Palace binasının önünde düzenlenen bir protesto sırasında polisle çatıştı. Diğer göstericiler kongreye ve Yüksek Mahkemeye baskın düzenledi. (AP Fotoğrafı/Eraldo Peres)

Ormansızlaşma çemberindeki birçok kişi, arazi temizliğinde yüzde 59,5’lik bir artıştan, yasadışı altın madenciliği ve arazi gaspından cezalandırılmadı ve üzerine Bolsonaro yıllarında bunlardan kâr elde etti.

Bu kar gruplarının çıkar sağladığı Amazon’un koruma taahhütlerinin yeniden gündeme gelmesi de aldıkları mevcut rantı tehlikeye attı.

Lula, devir teslim töreninde ‘korkunç bir harabe’ye benzettiği ülkede bırakılan atmosferi düzelteceği sözünü vermişti.

Brezilya Amazonlarını korumayı seçim kampanyası sırasında büyük yer veren Lula, yerli liderlerle tanışmak ve ormanın geleceği hakkında konuşmak için Amazon Müzesi’ni seçmiş ve “Kimse Amazon’u dokunulmaz bir dünya sığınağına dönüştürmek istemiyor. İstediğimiz, zenginliğimizden, biyoçeşitliliğimizden faydalanmak” diye konuşmuştu.

Yemin töreninde ise ormansızlaşmaya ve çevresel tahribata izin vermeyeceğini söyleyen Lula, başkan olarak yayınladığı ilk kararnamelerle, 21 milyon yoksul Brezilyalı’ya aylık 600’er real yardım güvencesi verdi, hükümetin çevre koruma ajansı IBAMA‘nın Bolsonaro döneminde budanan yasadışı ormansızlaşmayla mücadele yetkilerini iade etti ve koruma altındaki Yerli topraklarında yasadışı madenciliğinin önünü açan  uygulamaları durdurdu.

İran: En az 481 protestocu öldürüldü, 109 kişi idam cezasıyla karşı karşıya

İran İnsan Hakları Örgütü’nce (IHRNGO) yapılan açıklamada başörtüsünü ‘uygun’ takmadığı gerekçesiyle gözaltına alınmasının ardından hayatını kaybeden Mahsa Amini’nin ardından başlayan protestolarda bugüne kadar 64’ü çocuk, 35’i kadın olmak üzere en az 481 kişi öldürüldü.

Norveç merkezli örgüt tarafından yapılan açıklamaya göre; en az 109 protestocu şu anda idam cezası alma riskiyle karşı karşıya. Tutuklamaların nedenleri arasında Allah’a karşı gelmek (moharebeh) ve yolsuzluk (efsad-fil-arz) bulunuyor.

İnsan hakları örgütüne göre; çoğu aile sessiz kalması için baskı altında. Ülkedeki baskıdan dolayı ölüm rakamlarıyla ilgili net bir bilgi bulunmuyor ve gerçek sayının daha yüksek olması muhtemel görünüyor.

IHRNGO Direktörü Mahmood Amiri Moghaddam, ülkedeki son duruma ilişkin şunları söylüyor:

“Özellikle Sistan ve Belucistan vilayetinde daha az bilinen birçok protestocu işkence altında ve idam cezası alma riskiyle karşı karşıya. Protestocuların hayatlarını, kitlesel kampanyalar ve uluslararası baskı yoluyla kurtarmak ana önceliklerden biri olmalı. Son infazların yanı sıra ülke içinde ve dışında artan protesto ve kampanyaların yanı sıra Devrim Muhafızları ve Hamaney Ofisi gibi baskıcı odaklara karşı protestocuların hayatlarını kurtarmak için etkili nitelikte adımlar olabilecek şekilde yeni cezai tedbirler alınmalı.”

Protestolara katıldığı için “Allah’a düşmanlık” suçlamalarının yöneltildiği Mohsen Shekari ve Majidreza Rahnnavard idam edilmişti. Bir Besic milisini öldürmekle “suçlanan” Muhammed Mehdi Keremi ve Seyid Muhammed Hüseyni de geçtiğimiz günlerde idam edildi.

AFP’nin aktardığına göre son idam cezalarıyla birlikte, 4 aydır devam eden protestolarda ölüm cezasına çarptırılanların sayısı 17’ye çıktı.

Ne olmuştu?

Ahlak polisinin gözaltına aldığı 22 yaşındaki Mahsa Amini, iki gün sonra, 16 Eylül’de hayatını kaybetti.

Amini başörtüsü kuralına uymaması, saçının görünmesi nedeniyle gözaltına alınmıştı. Genç kadının ölmesiyle ülke çapında kadınlar eylemler başlattı.

Mahsa Amini’nin ölümü bir toplumu ayağa kaldırdı ve uluslararası kamuoyunda yankı buldu. İran’daki eylemlere üniversitelilerin yanısıra liselilerin de katılması protestolara ivme kazandırdı. Protestolarla birlikte kesilmiş saçlar bayrak haline gelerek isyanın sembolü haline geldi.

Fotoğraf: Reuters

Amini için ülkede günlerdir protestolar gerçekleştirilirken birçok ülkede de vatandaşlar sokağa çıkarak kadın mücadelesine destek vererek baskı İslam rejimine tepki gösterdi.

Başörtüleri yakıldı, kadınlar sokaklarda toplumsal cinsiyet eşitliği için yürüdü. Kadın hakları savunucuları ve öğrenciler protesto çağrılarında bulundu.
“Diktatöre ölüm”… Bu slogan İran sokaklarında haykırıldı.

Amini’nin Sakkız’da gerçekleşen cenazesinde de aynı sloganlar atılmıştı.