Ana Sayfa Blog Sayfa 609

Muğla’da millet bahçesi yapımı için 37 hektar alan talan edilecek

İktidar, Muğla’nın Dalaman ilçesinde yaklaşık 50 futbol sahası büyüklüğünde millet bahçesi yapmak için harekete geçerken, projenin doğal sit alanı ile önemli doğa ve sulak alanı sınırı içerisinde kaldığı ortaya çıktı.

Birgün‘den Aycan Karadağ‘ın aktardığına göre, AKP iktidarı, “Yeşil alan kazandırıyoruz” dediği millet bahçeleri için halkın yıllardır kullandığı parklar ve ormanlık alanlar ile sit alanlarını seçiyor.

İktidar şimdi de Muğla’nın Dalaman ilçesine bağlı Kapıkargın mahallesinde millet bahçesi yapmak için harekete geçti.

‣ Millet bahçesi ısrarı ekokırıma ve milyonlarca liraya mal oluyor
‣ Orman, millet bahçesi olunca: Aydos’un hüzünlü ağaçları, Aydostların çabasıyla kurtulabilecek mi?

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, 25 Ocak 2023 tarihinde millet bahçesi projesi için imar planlarını askıya çıkardı. Toplam 37 hektar alandan oluşan planlama bölgesi; Çevre ve Orman Bakanlığı’nın 9 Mart 2011 tarihinde onadığı planda; doğal sit alanı, önemli doğa alanı sınırı ve sulak alan sınırı içerisinde yer alıyor.

Proje ayrıca doğal karakteri korunacak ve sazlık bataklık alan olarak belirlenen bölge içerisinde bulunuyor. Yapılan plan değişikliği ile alanın millet bahçesi olarak kullanılması planlanıyor.

Projede, millet bahçesi kullanımının yanı sıra 12 metre ve 10 metre genişliğinde taşıt yolları, 194 araç kapasiteli otopark, bisiklet park alanı ve trafo alanları da yer alıyor.

Öte yandan proje alanı, Karasu ÇayıKükürtlü Göl ve çevresindeki önemli sulak alanları içeriyor. Bölgenin güneyinde yer alan KayacıkDalaman sahil hattı ise Bern Sözleşmesi ve Nesli Tehlike Altındaki Türlerin Ticaretine İlişkin Sözleşme ile koruma altına alınmış olan türlere ait kaplumbağa yuvalama kumsalı niteliğini taşıyor.

‣ Üsküdar’da sır gibi millet bahçesi: Kimsenin haberi yok…
‣ Üsküdar’da ormana millet bahçesi: TOKİ ihalesi yine hastanelerin, havalimanlarının şirketine

Rant pahasına katliam

Projeye tepki gösteren CHP Muğla Milletvekili Süleyman Girgin, AKP iktidarının çevre politikasını eleştirerek şunları söyledi:

Adında ‘kalkınma’ olan parti; doğanın, insanın ölümü pahasına sürdürülen bir ‘sözde’ kalkınma yaşatıyor ülkeye. Sadece ‘İstanbul’a ihanet ettik’ itirafı gelse de, ülkemizin her yerinde bu ihanet devam ediyor. Çevre politikası neyi ne kadar koruduğu kadar, neyi korumadığı bakımından da değerlendirilmelidir. Yirmi yıllık dönemin çevre politikasının ilk özelliği çevrenin ve doğa varlıklarının korunmasının istisna, korunmamasının kural hâline gelmesidir. Dalaman’a 50 futbol sahası büyüklüğünde bir millet bahçesi yapılması, korunması gereken alanları yok edecek bu proje kimin talebidir? Halkın, çevre örgütlerinin, odaların yerel yönetimlerin görüşü alınmış mıdır? Hepsinin cevabını AKP’nin çevre karnesinden biliyoruz. O karnede şu yazıyor: rant pahasına doğa katliamı.

[2 Şubat Dünya Sulak Alanlar Günü] Sulak alanların onarımı, dünya için yaşamsal önem taşıyor

2 Şubat Dünya Sulak Alanlar Günü, bu yıl “Sulak Alanları Onarma Zamanı” temasıyla kutlanıyor. Sulak alanlar, ekosistem için gıda güvenliğinin sağlanmasından iklim değişikliğinin hafifletilmesine kadar uzanan birçok fayda sağlıyor. Ancak dünyada 1,2 milyar hektar, yani Kanada‘dan daha büyük bir alanı kapsayan sulak alanlar, 1970’ten bu yana yüzde 35 oranında azalma gösterdi ve hızla yok olmaya devam ediyor.

Geriye kalan sulak alanların kalitesi ise drenaj, kirlilik, istilacı türler, sürdürülebilir olmayan kullanım şekilleri, bozulan akış rejimleri ve iklim değişikliği nedeniyle zarar görerek yok olma tehlikesi ile karşı karşıya.

Sulak alan koruma ve akıllıca kullanımda birçok ilerleme yaşansa da, küresel tablonun sulak alan kaybının devam ettiği yönünde olmaya devam ettiğini açıkça gösteriyor.

‣ Dünya Sulak Alanlar Günü’nde Türkiye’nin sulak alanları ne durumda?
‣ Sulak alanlar için acil koruma çağrısı: Sulak alanlarla birlikte türler de yok oluyor

Son yıllarda karşı karşıya kalınan küresel krizler değerlendirildiğinde, insanlığın biyolojik çeşitliliğe, suya, geçim kaynaklarına ve iklim konusunda adım atılmasına en çok ihtiyaç duyduğu süreçte bu tür bir kaybın yaşanması, ilk hazırlandığı zamanki kadar geçerliliğini koruyan Ramsar Sözleşmesi’nin uygulanmasını her zamankinden daha önemli kılıyor.

Öte yandan, biyoçeşitlilik kaybı ve iklim değişikliği arasındaki ayrılmaz bağlantının ve sürdürülebilir kalkınmanın ancak daha önce benzeri görülmemiş doğa kaybını tersine çevirmeye yönelik hızlandırılmış eylemlerle sağlanabileceğinin daha geniş çevrelerce kabul edilmeye başlanması, bir umut ışığı yakıyor.

Ramsar Sözleşmesi ve Dünya Su Günü

2 Şubat 1971’de imzalanan Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Sözleşmesi, sulak alanların korunmasını ve sürdürülebilir kullanımını taahhüt etmek amacıyla İran’ın Ramsar kentinde hayata geçirildi.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, sulak alanların sürdürülebilir kalkınma, insanlar ve doğa için taşıdığı kritik önem neticesinde, Ramsar Sözleşmesi’nin yıldönümü olan 2 Şubat’ın, Dünya Sulak Alanlar Günü olarak kutlanacağını duyurdu.

Türkiye, Ramsar Sözleşmesi’ni 1994 yılında imzalayarak Akyatan GölüBurdur Gölü, Gediz Deltası, Göksu Deltası, Kızılırmak Deltası, Kızören Obruğu, Kuyucuk Gölü, Manyas (Kuş) Gölü, Meke Maarı, Nemrut Gölü, Seyfe Gölü, Sultansazlığı, Uluabat Gölü, Yumurtalık Lagünü’nü olmak üzere Ramsar Alanı olarak tescil ettiği 14 alanı korumayı ve akıllı kullanımını sağlamayı uluslararası düzeyde taahhüt etti.

‣ ‘Sulak alanlar yağmur ormanlarından sonra en zengin ekosistemler’
‣ Doğa Derneği: Yanlış su ve tarım politikaları ivedilikle değişmeli
‣ 50 yılda Marmara Denizi kadar su kütlesi kurudu

Sulak alanlar neden yok oluyor ve bozuluyor?

İnsan sağlığı ve geçim kaynakları, sulak alanların iyi yönetilmesiyle yakından ilişkili. Acil zoonotik hastalıkların kontrolünün, iyi yönetilen, bozulmamış ekosistemlerin ve doğal biyolojik çeşitliliğin sürdürülmesine giderek daha fazla bağlı hale geldiği görülüyor.

Sulak alanlarda görülen bozulma oldukça yaygın, ama ekolojik karakteri “kötü” den ziyade “iyi” olarak raporlanan sulak alanların sayısı artış gösteriyor. Arazi kullanım şekillerinde meydana gelen değişimlerle bağlantılı olan biyoçeşitlilik kayıpları artmaya devam ediyor. Sulak alanların ekolojik karakterindeki iyileşme, biyoçeşitlilik kaybının önüne geçilmesi için de kritik rol oynuyor.

İklim değişikliği, önceden tahmin edilenden daha hızlı gerçekleşiyor; eşikler aşılıyor ve büyük değişiklikler kaçınılmaz hale geliyor. Sulak alanların özellikle deniz seviyesinin yükselmesinden oldukça kötü etkilenmesi, Artktik, dağlık bölgeler ve mercanları da etkilen değişen birçok hidrolojik özelliklerle sonuçlanıyor. Değişen hava koşulları, birçok yerde sel ve kuraklık risklerini artırıyor.

Tarımın sulak alanlar üzerindeki etkileri giderek daha belirgin hale geliyor. Tarım, sulak alanların bozulmasının ana sebepleri arasında yer alıyor, ancak sürdürülebilir gıda üretiminin geleceği, sağlıklı sulak alanlara ve bunların akıllıca kullanımına bağlı. Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanların yarısından fazlası tarım nedeniyle zarar görüyor ve bu eğilimlerin tersine çevrilmesi için tarım dönüşümüne acil ihtiyaç duyuluyor.

Sulak alanların onarımı neden gerekli?

Sulak alanların iklim çözümlerinin bir parçası olması gerekiyor. Sulak alanlar su güvenliği için kritik öneme sahip ve su temini canlı yaşamı için temel gereksinimlerin başında geliyor. Bozulmamış turbalıklar ve kıyıdaki mavi karbon ekosistemleri (tuzlu bataklıklar, mangrovlar, deniz çayırı yatakları, vb.) güçlü karbon yutakları arasında yer alıyor, ancak bozulmaya uğramaları halinde önemli sera gazı kaynaklarına dönüşebiliyor. Sulak alan koruma çalışmalarına, ülkelerin iklim hedeflerinde ve ulusal uyum ve afet riski azaltma planlarında daha çok yer verilmesi gerekiyor.

Tarım, kentsel gelişim ve sulak alan yönetimi sektörleri arasında gelişmiş entegrasyon ve koordinasyon gerekiyor. Sulak alanları da kapsayan şehir planlaması, şehir sakinleri için daha iyi sağlık ve esenlik sağlayabilir.

Su kullanımının azaltılması, kirlilik sorununun önüne geçilmesi ve sulak alanların başka amaçlar için kullanıma açılmasını durdurmak için büyük değişikliklere gidilmesine ihtiyaç duyuluyor.

Adım adım sulak alan onarımı

Akdeniz Sulak Alanlar Girişimi (MedWet), Dünya Sulak Alanlar Günü’nün her yıl sulak alanların insanlar ve gezegenimiz için önemi konusunda küresel farkındalık uyandırmak için gözlemlendiğini aktardı ve sulak alanların ormanlardan üç kat daha hızlı yok olduğunu aktardı.

MedWet, bu yılkı “Sulak Alanları Onarma Zamanı” temasının, sulak alanları onarmaya yönelik acil ihtiyaca vurgu yaptığını ve tüm bir neslin bozulan sulak alanları canlandırmak ve eski haline kavuşturmak için adımlar atmaya çağırdığını belirtti.

MedWet, sulak alanların eski haline kavuşturulmasında kullanılabileceği belirtilen en iyi yedi uygulamayı bir araya getirdi:

  • Doğal sulak alanın sunduğu çok sayıda hizmet göz önünde bulundurulmalı ve bu faydalardan yalnızca bir veya ikisi değil, çoğunun yeniden yakalanması hedeflenmeli.
  • Kendi devamlılığını sağlayabilecek bir sulak alan ekosisteminin yeniden yaratılması hedeflenmeli
  • Yerel topluluklar ve endüstriler, planlama ve uygulama süreçlerine entegre edilmeli.
  • Bozulmanın nedenleri belirlenerek bunlar sınırlandırılmalı veya ortadan kaldırılmalı.
  • Bozulmanın yaşandığı alan temizlenmeli.
  • Yerel bitki örtüsü ve vahşi yaşamı eski haline getirilmeli ve istilacı türler alandan çıkarılmalı.
  • İnsanlar ve hayvanlar için belirlenen yerler oluşturarak alana erişim kısıtlanmalı.

MedWet, sulak alanları restore etmenin en önemli yedi faydasına da yer verdi:

  • Artan biyoçeşitlilik
  • Temiz ve arıtılmış su temini
  • Seller ve fırtınalara karşı daha iyi koruma
  • Daha yerel ve sürdürülebilir geçim kaynakları ve daha az yoksulluk
  • Artan turizm ve daha kaliteli boş zaman faaliyetleri
  • Daha fazla karbon depolama ve daha az emisyon
  • Bir dönüşüme imza atmaktan ötürü duyulan içsel mutluluk0

Sulak alanlar, ‘doğanın böbrekleri’

BM Çölleşme İle Mücadele Sözleşmesi İcra Sekreteri İbrahim Thiaw, yaptığı açıklamada, sulak alanların tüm gezegenin sağlığı açısından taşıdığı kritik önemden dolayı “doğanın böbrekleri” olarak görüldüğüne değindi.

Kurak bölgelerde bulunan sulak alanların yaşam alanları için hayati önem taşıdığını ancak son derece kırılgan alanlar olduğunu ekleyen Thiaw, “Aslına bakarsanız kurak alanlar, uzun süreli kuraklık ve su kıtlığı yaşar. Bu nedenle, sulak alanlar insan faaliyetleri ve çevresel değişikler nedeniyle kritik tehdit altında bulunuyor” dedi ve ekledi:

Sulak alan restorasyonuna ve yenilenmesine yatırım yapmalıyız. Bu, hükümetlerin, sivil toplumun ve özel sektörün uyumlu bir çabasını gerektiriyor. İnovasyon için bilim ve teknolojiye, etkili yönetim için altyapıya ve sulak alan restorasyonunu desteklemek için finansal mekanizmalara yatırım yapılmalı. Sulak alanları, yerel toplulukların ihtiyaçlarını ve Yerli halkların haklarını dikkate alacak şekilde korumalı ve yönetmeliyiz. Sulak alanların bizler için önemli olmasının yanı sıra, ortak mirasımızın bir parçası olduğunu da unutmamalıyız. Bu alanlar bir güzellik ve mucize kaynağı; doğa ile iç içe olduğumuzun bir hatırlatıcısı; ve dünya çapında milyonlarca insanın ana geçim kaynağı.

UNDP Türkiye (BM Kalkınma Programı) de sulak alanların karbondioksiti emdiğini, doğal afetlere ve iklim değişikliğine karşı direnç oluşturduğunu vurgulayarak bozulmuş sulak alanların canlandırılması ve eski haline getirilmesi için çağrıda bulundu.

Araştırma: Egzoz gazına iki saat maruz kalmak, beyin fonksiyonlarını azaltıyor

Hava kirliliğine maruz kaldıktan sonra değişen beyin ağı bağlantısını ortaya koymak için yapılan ilk kontrollü deneyde, trafik kirliliğine maruz kalan insanların iki saat kadar kısa bir süre içinde beyin fonksiyonlarında azalma belirtileri görüldü.

British Columbia ve Victoria üniversitelerinden bir ekip tarafından yayınlanan araştırma, egzoz dumanlarına maruz kalmanın insan beyni üzerinde ciddi etkileri olabileceğini ortaya koyuyor. İşe gidip gelirken veya dışarı çıktığınızda kendinizi trafikte bulursanız bu durum daha da kötü olabilir.

Hakemli bilimsel dergi Environmental Health‘de yayımlanan araştırmanın ortak yazarı, nöropsikolog Jodie Gawryluk, şöyle konuştu:” Bu değişikliklerin işlevsel etkilerini tam olarak anlamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var ama insanların düşünme veya çalışma becerisine zarar vermesi olası.”

Beyin aktiviteleri azalıyor

Beynin işlevsel bağlantısına odaklanan çalışma, organ bölümlerinin birbirleriyle ne kadar iyi iletişim kurabildiğini veya etkileşime girebildiğini test ediyor.

Araştırma ekibi, 25 sağlıklı yetişkinin bir kısmını laboratuvarda kısa bir süre egzoza, bir kısmını ise filtrelenmiş havaya maruz bıraktı ve her maruz kalmadan önce ve sonra katılımcıların beyinlerindeki etkileşimi ölçmek için fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRG) kullandı.

Katılımcıların içsel düşüncelerinin ve anılarının depolandığı varsayılan mod ağına (DMN) bakılan çalışmada, beynin egzoza maruz kalmasından sonra DMN’inin çalışmadaki filtrelenmiş havaya maruz kalanlardan daha az aktiviteye sahip olduğu saptandı.

‘Uzun süre maruz kalmak ciddi sonuçlara yol açabilir’ 

Çalışmanın başyazarı ve psikoloji profesörü olan Jodie Gawryluk, “DMN’deki değişen fonksiyonel bağlantının, azalan bilişsel performans ve depresyon semptomlarıyla ilişkili olduğunu biliyoruz, bu nedenle aynı ağları kesintiye uğratan trafik kirliliğini görmek endişe verici”  dedi.

Araştırmanın bir diğer ortak yazarı Chris Carlsten de “Bilim insanları onlarca yıldır beynin hava kirliliğinin zararlı etkilerinden korunabileceğini düşündü” dedi: “Dünyada türünün ilk örneği olan bu çalışma, hava kirliliği ve bilişsel yetenekler arasında bağlantı olduğu hipotezini destekleyen yeni kanıtlar sunuyor.”

Kısa süreli maruziyetten sonra katılımcıların beyin işlevi normale dönüyor ancak araştırmacılar, uzun süreli maruz kalma durumunda (bir seferde saatlerce trafikte oturmak gibi) kalıcı beyin hasarına yol açabileceğini düşünüyor.

2008’de Zuyd Üniversitesi‘ndeki Hollandalı araştırmacılar tarafından yapılan ayrı bir araştırma da egzoza maruz kalmanın beynin stres tepkisi bölümünü tetiklediğini ortaya çıkarmıştı. Bu araştırmacılar ayrıca, egzoza uzun süre maruz kalmanın beyin sağlığı üzerinde kalıcı, olumsuz etkileri olabileceği konusunda görüş bildirmişti.

Shura: Türkiye 2053’te net sıfır hedefine ulaşabilir

SHURA Enerji Dönüşümü Merkezi, ‘2053 Net Sıfır: Türkiye Elektrik Sektörü İçin Yol Haritası’ raporunu yayımlandı. Çalışmada, Türkiye’nin tamamen karbonsuzlaşmış bir enerji sistemine geçişinde elektrik sektörünün rolüne odaklanılıyor. Türkiye’de öncelikle elektrik üretiminin karbondan arındırılması gerektiği vurgulanırken, bu konuda bir yol haritası oluşturuluyor.

Raporun bugün düzenlenen tanıtım toplantısının açılışını yapan SHURA Enerji Dönüşümü Merkezi Yönlendirme Komitesi Başkanı Selahattin Hakman, Türkiye’nin 2053 net sıfır emisyon hedefine ulaşabilmesi için, yenilenebilir enerji kaynaklarının sisteme azami entegrasyonun sağlanması gerektiğini söyledi.  SHURA Enerji Dönüşümü Merkezi Direktörü Alkım Bağ Güllü ise enerji verimliliği ve elektrifikasyon seviyelerinin artırılması gerektiğinin önemine işaret ederek şunları kaydetti:

“Sadece Türkiye değil, tüm dünya enerji arz güvenliğini sağlamak ve temiz, yerli ve ucuz enerji üretimi için çalışıyor. Türkiye, iklim değişikliğiyle mücadele için yeni kurumsal çerçevelerin oluşturulmasında önemli ilerleme kaydetti. Bunu, tüm sektörlerin ve politika alanlarının net sıfır taahhüdüne odaklandığı, ekonominin genelini kapsayan bir dönüşümün takip etmesi gerekiyor. Türkiye ilk adımlarını attı, ancak bundan sonraki süreçte 2053 net sıfır hedefine ulaşmak için hızlı kararlar alınmalı ve uygulanmalı.”

Güllü, 2021’de Paris Anlaşması’na imza atan Türkiye’nin, 2053 yılına kadar net sıfır emisyonlu bir ekonomiye ulaşma taahhüdünü açıkladığına dikkat çekerek “Ekonomik ve iklimsel dayanıklılık, çevre ve insan sağlığı için hayati önem taşıyan, sağlam bir enerji dönüşümü yol haritasına ihtiyacımız var” dedi.

‘Türkiye başarılı bir geçiş sürecinde’

Raporda, enerji dönüşümü için öncelikle en büyük enerji tüketicileri olan binalarda, ulaştırma ve sanayi sektörlerindeki sera gazı emisyonlarını azaltmaya odaklanılması gerektiği vurgulanıyor. Bunun için öncelikle elektrik üretiminin karbondan arındırılması gerektiğinin altı çizilerek “net sıfır emisyon hedefine ulaşılması ve tüm ekonominin karbonsuzlaşmasında elektrik sistemi işin omurgasını oluşturuyor” ifadesine yer veriliyor.

2022 yılı sonu itibarıyla, Türkiye elektrik kurulu gücünün yaklaşık yüzde 54’ü yenilenebilir enerji kaynaklarından oluşuyor. Toplam elektrik üretiminde ise yenilenebilir enerjinin payı yüzde 40 civarında. Rapora göre, söz konusu rakamlar Türkiye elektrik sisteminin şimdiden düşük karbonlu teknolojilere başarılı bir geçiş sürecinde olduğunu gösteriyor. Ancak halihazırda elektrik, Türkiye’nin toplam nihai enerji tüketiminde yaklaşık yüzde 20 paya sahip, kalan bölümünü ise binalarda, ulaştırmada ve imalat sanayinde ağırlıkla fosil yakıtlardan elde edilen enerji kullanımı oluşturuyor.

‘Emisyonlarda azalma 2030’dan sonra hızlanacak’

Raporda yer alan ‘Net Sıfır 2053’ senaryosuna göre, Türkiye’nin enerji talebi 2030 yılına kadar, artan ekonomik faaliyetlerine bağlı olarak yükselecek, bundan sonraki dönemde ise ekonomik büyüme ve toplumsal refahın artmasına rağmen, elektrifikasyonun ve enerji verimliliğinin etkisiyle enerji talebi azalmaya başlayacak, 2053 yılına gelindiğinde ise 2020 yılı (yaklaşık 1.200 TWh) seviyelerine yakın gerçekleşecek.

Türkiye’nin toplam karbon emisyonlarının 2025 yılında 417 milyon ton değeriyle zirveye ulaşacağı öngörülmekteyken, 2035 yılında kömür santrallerinin elektrik üretimlerinin sistemde kalmaması, toplam karbon emisyonlarını 2025 yılı emisyon seviyelerine oranla yüzde 37,2 oranında düşürecek. Bu düşüşteki en büyük paya, fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjiye geçiş yapan elektrik sektörü sahip olacak.

2053 yılında net sıfır karbon emisyon hedefine ulaşmak için 2040 yılından sonra, boru hattı gazında e-yakıtlara (sentetik yakıtlar olan yeşil hidrojen, metan ve biyogaz) geçişin hızlanmasına ek olarak ulaşım ve konut sektörlerinde elektrifikasyonun da artırılması gerekiyor.

2040’tan sonra ulaşım sektöründe, büyük oranda elektrikli araçların ve e-yakıtların kullanılmasıyla emisyonlar daha da azalacak. Konut sektöründe ise ısı pompalarının devreye alınması kümülatif emisyon azaltımına katkı sağlayacak. Senaryoya göre, 2050’den sonra elektrik sektörü emisyonları negatif değerlere ulaşacak. Negatif emisyon, karbon yakalama ve depolamalı (CCS) biyokütle sistemleri sayesinde gerçekleşirken diğer sektörlerde arta kalan emisyonların sıfırlanmasını ve tüm ekonomi için net sıfır hedefine ulaşılmasını sağlayacak.

Enerji ithalatında düşüş beklentisi

SHURA’nın raporuna göre, Türkiye’nin net sıfır hedefi beraberinde ekonomik faydayı da getirecek, ancak bunun için tüm sektörlere yayılan kapsamlı kamu ve özel sektör yatırımları gerekiyor. Türkiye için net sıfır enerji sistemine giden yol, tüketimin azalmasına ya da ekonomik büyümenin yavaşlamasına dayanmıyor aksine Türkiye ekonomisi 2053 yılına kadar yılda ortalama yüzde 3,3 büyüyeceği öngörülüyor. Yenilenebilir enerji bazlı bir elektrik sistemi ve enerji yoğunluğundaki azalma sayesinde Türkiye ekonomik büyüme ve refahtan fedakarlık etmeden net sıfır karbon hedefine ulaşabilir.

Buna göre, enerji sektöründeki yatırımların büyük bir kısmı, elektrik sisteminin ağırlıklı olarak yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı olacak şekilde yeniden yapılandırılmasına yönelik olacak. Çalışmada, Türkiye’nin dış ticaret dengesi önemli ölçüde iyileşirken enerjide ithalat bağımlılığı 2020’deki yüzde 69 seviyesinden 2053’te yüzde 9 gibi düşük bir seviyeye geriliyor.

Güneş ve rüzgar yatırımlarında yeni fırsatlar

Raporda, 2053 yılında toplam elektrik talebinin 982 TWh seviyesinde olacağı öngörülüyor. Son kullanıcı sektörlerin net elektrik talebinin 2020 yılı seviyesinin yaklaşık 2,4 katı olacağı belirtiliyor. 2053 yılında elektrik sistemi büyük ölçüde rüzgar (deniz üstü dahil) ve güneş enerjisi gibi değişken yenilenebilir enerji kaynaklarına dayanacak ve bunların toplam elektrik üretimindeki payı yüzde 77 seviyesinde olacak.

Türkiye’nin net sıfır hedefinde güneş ve rüzgar enerjisi santrali kapasite artışları ve enerji depolama gibi yeni teknolojilerin kurulumları düşünüldüğünde özel sektör için önemli yatırım fırsatlarının ortaya çıkacağı öngörülüyor.

 Net sıfır için yatırım hacmi yıllık 15 milyar dolar

Net sıfır emisyon seviyesine ulaşmak için projeksiyon (2020-2055) döneminde elektrik sisteminin yıllık ortalama yatırım hacminin 15 milyar dolar civarında olacağı öngörülüyor.

Toplam yatırımların yaklaşık yüzde 62’lik kısmını yeni elektrik üretim santralleri ve depolama sistemleri yatırımları oluşturuyor, geriye kalan kısım ise şebeke altyapısının geliştirilmesi için harcanacak. Sistemin net sıfır hedefine yaklaşması nedeniyle 2050 yılından sonra yatırım hızının düşmesi bekleniyor.

Raporda, karasal rüzgar kurulu gücü 2035 yılına kadar 38 GW’a ulaşacak ve daha sonra bu kapasiteye her beş yılda bir yaklaşık 20 GW ilave kurulu güç eklenerek, 2055 yılında toplam 120 GW kurulu kapasiteye ulaşacağı belirtiliyor.

Güneş enerjisi kurulu gücü 2035 yılında 57 GW’a, 2055 yılında ise 220 GW’a ulaşacak. 2053 yılına kadar enerji depolama sistemleri (pompaj depolamalı hidroelektrik ve bataryalar) 33 GW kurulu güce ulaşarak sistemin dengesini ve güvenliğini sağlayacak. Yeşil hidrojen üretimi için 2030 yılından itibaren elektrolizörlerin kurulması gerekecek ve 2035 yılında toplam elektrolizör kapasitesi 5,5 GW’a erişecek. E-yakıtlara yönelik artan talebi karşılamak için, elektrolizör kapasitesi 2053 yılına kadar hızla artarak toplam 70 GW seviyesine çıkıyor.

‘Yenilenebilirin elektrik üretimindeki payı yüzde 90’a çıkacak’

Çalışmada, e-yakıtlar (sentetik metan, biyogaz ve yeşil hidrojen) doğal gaz boru hattında kademeli olarak kullanılacak ve 2053 yılında tamamen doğal gazın yerini alacak. Yenilenebilir enerjiden elektrik üretiminin hem maliyet açısından artan elektrik talebinin karşılanmasında en rekabetçi seçenek hem de karbon emisyonlarının azaltılmasının en etkin yolu olduğuna işaret ediliyor.

Elektrik üretiminde yenilenebilir enerjinin payı sürekli artarak 2053’te yüzde 90’a ulaşacak. Yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik üretiminde büyük artış olmasına karşın, esneklik seçeneklerinin entegrasyonuyla birlikte elektrik sisteminin sağlıklı ve güvenli bir şekilde çalışması sağlanacak.

Ulaştırma ve sanayi için yeşil hidrojen 

Bugün büyük ölçüde fosil yakıtlara bağımlı olan ulaştırma ve sanayi gibi sektörler yeşil hidrojen ve diğer e-yakıtları kullanmaya başlayacak. Sanayide 2035’te e-yakıtlara geçiş başlayacak ve 2053’e kadar devam edecek. Ulaşımda ise 2040 yılında, binek araç stokunun yüzde 71’inin, otobüs ve kamyonların ise yüzde 41’inin bataryalı ya da Plug-in hibrit elektrikli araçlardan meydana geleceği öngörülüyor. Elektrifikasyonun mümkün olmadığı belirli ulaşım modları için, özellikle uzun mesafede, e-yakıt kullanımı devreye girecek.

Yeşil hidrojenin 2053 yılında toplu karayolu taşımacılığında yüzde 10, hafif hizmet araçlarında yüzde 17, ağır hizmet araçlarında ise yüzde 30 oranında kullanılması bekleniyor. Sentetik kerosen ve amonyak gibi elektroliz bazlı e-sıvı yakıtlar ise havacılık ve deniz taşımacılığında kullanılacak.

Anahtar enerji verimliliği

Net Sıfır 2053 senaryosuna göre, tüm ekonominin karbonsuzlaşmasında en önemli itici güçlerden biri enerji verimliliği. Sanayide enerji verimliliği, proses genelinde enerji verimli atık ısı geri kazanımına yönelik iyileştirmelerle elde edilecek. Konut sektöründe enerji verimliliği, ısıtma ve soğutma kaynaklı enerji talebini büyük ölçüde azaltan bina yenilemeleri yoluyla ve elektrifikasyonla sağlanacak.

Ayrıca, yeni elektrikli ev aletleri ve soğutma sistemlerinin en yüksek enerji verimliliği sınıfından olması öngörülüyor. Ulaşımda ise elektrikli araçların payının artması, bu sektörde enerji verimliliğini en yüksek oranda artıran etken olacak.

Gecikme, emisyonları ve ithalat maliyetini artırır

Raporda net sıfır hedefine yönelik eylemlerin gecikmesi durumunda neler olabileceği ‘duyarlılık analizi’ ile ortaya konuldu. Buna göre, enerji sisteminin karbonsuzlaşması için hızlı adımlar atılmazsa, Türkiye’nin 2053 yılına kadar net sıfır emisyon hedefine ulaşması zorlaşacak. Gecikme, çok daha yüksek uygulama risklerini beraberinde getirecek. Kömür ve linyit santrallerinin 2035’ten sonra sistemde tutulmasının hem kümülatif sera gazı emisyonlarını artırdığı hem de fosil yakıtların varlığının sürmesinin yenilenebilir enerji kaynaklarına geçişi zorlaştıracağı öngörülüyor.

 Analizde, enerji dönüşümü ve iklim eylemlerinin gecikmesi halinde, elektrik sektöründeki kümülatif emisyonların yüzde 46, 2031 ile 2055 yılları arasındaki kümülatif enerji ithalat maliyetlerinin yaklaşık yüzde 20 daha fazla olacağı belirtiliyor. Diğer taraftan, duyarlılık analizinde enerji dönüşümündeki gecikmeden dolayı 2040 ve 2050 arasındaki dönemde başta güneş ve rüzgâr olmak üzere 200 GW’ın üzerinde yeni kapasite kurulumunun tamamlanabilmesinin, finansman, iş gücü ve ekipman tedariki açısından neredeyse imkansız olacağı belirtiliyor.

Raporun tanıtımının ardından, “Türkiye’nin Net Sıfır Emisyon Geleceği: Fırsatlar ve Zorluklar” konulu panel düzenlendi. SHURA Enerji Dönüşümü Merkezi Direktörü Alkım Bağ Güllü moderasyonundaki panele, Bağımsız Yön. Kur. Üyesi ve Yön. Kur. Danışmanı Canan Özsoy, Deloitte Danışmanlık Şirket Ortağı Elif Düşmez Tek, Borusan EnBW Enerji Yön. Kur. Danışmanı ve TÜSİAD Enerji Grubu Başkanı Mehmet Acarla ve Türkiye Kalkınma ve Yatırım Bankası Gen. Md. Yrd. Seçil Yıldız katıldı.

Raporun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

 

Anayasa Mahkemesi’nin başkanlığına yeniden Zühtü Arslan seçildi

Türkiye yolundan dönen asbestli gemi Sao Paulo, Atlas Okyanusu’nda batırılacak

Tonlarca asbest taşıdığı gerekçesiyle çevreciler, meslek örgütleri ve vatandaşların direnmesi ve ısrarlı eylemleri sonucu Türkiye karasularına girmesi yasaklanan Brezilya’ya ait uçak gemisi Sao Paulo’nun Atlantik Okyanusu‘nda batırılmasına karar verildi.

1960’lardan kalma 32 tonluk gemi, söküm için İzmir‘in Aliağa limanına doğru yola çıkmıştı, ancak çevreye ve insan sağlığına zararlı birçok tehlikeli toksik atık barındırdığı için yoğun protestolar nedeniyle Türkiye karasularına girişine izin verilmeyeceği açıklanınca Cebelitarık Boğazı’ndan geri dönmüştü.

Donanma: Başka seçenek yok

BBC‘nin aktardığına göre, Brezilya donanması yaptığı açıklamada, üç aydır kıyıdan uzakta olan geminin su aldığını ve batma riski altında olduğunu bu nedenle Brezilya limanlarına yanaşmasına izin verilmediğini açıkladı.

Çevre Bakanı Marina Silva‘nın itirazına rağmen Deniz Kuvvetleri gemiyi Brezilya’nın münhasır ekonomik bölge sınırları içerisinde, kıyıdan 350 kilometre açıkta ve 5.000 metre derinlikte batırmaktan başka çaresi olmadığını söyledi. Donanmanın açıklamasında, bu bölgenin çevre koruma alanlarından uzakta ve deniz altı iletişim kablolarından arınmış olduğu kaydedildi. Açıklamada, “Su yüzeyindeki durumunun kötüleştiği ve batmasının kaçınılmaz olduğu göze alındığında, gövdesini ayırıp, planlı bir şekilde batırmaktan başka seçenek yok” denildi.

Donanma, gemiyi çarşamba günü batırmayı planlamıştı, ancak savcılar geminin iç kaplamasında kullanılan tonlarca asbest de dahil çevresel tehdidi gerekçe göstererek, Brezilya sularında batırılmasını engellemek amacıyla başvuru yaptı. Aynı gün öğleden sonra bir federal yargıç donanmanın çevresel riskleri değerlendirdiğini belirterek bu talebi reddetti.

São Paulo’nun tam olarak nerede bırakılacağı ve Brezilya donanmasının ne zaman batırmayı planladığı belli değil.

Okyanustaki en büyük atıklardan biri olabilir

Atık karşıtı kuruluş Basel Action Network’ün yöneticisi Jim Puckett, Time dergisi’ne gemiyi batırmanın ‘ağır ihmal’ olacağını söyledi:

“Hem tehlikeli hem de değerli maddeler içeren bir gemiden bahsediyoruz. Bunun Brezilya topraklarına getirilmesi ve çevreye duyarlı bir şekilde yönetilmesi gerekiyor. Öylece batıramazsın.”

Açık denizlerde çürümeye terk edilmiş başka gemiler de bulunuyor. Ancak 300 metre uzunluğa yakın bir savaş gemisi, okyanustaki en büyük tekil atıklardan biri haline gelebilir.

Ne olmuştu?

Brezilya donanmasına ait NAe Sao Paulo isimli nükleer uçak gemisi, 12 Nisan 2021 tarihinde açık artırmayla Türkiye’deki gemi söküm tersanesi SÖK Denizcilik ve Tic. A.Ş. tarafından devralındı. Brezilya’dan yola çıkan gemi, firmanın İzmir Aliağa’daki gemi söküm tesislerinde sökülecekti. Geminin sökümü için Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından 30 Mayıs 2022’de izin verilmişti.

Zehir taşıyan Nae Sao Paulo gemisinin Türkiye’ye gelmemesi için 88 binden fazla kişi imza attı
Brezilya, Türkiye’nin zehirli gemi Sao Paulo’da yeniden analiz talebini reddetti
Aliağa Çevre Platformu asbestli gemi Sao Paulo’nun İzmir’e gelmemesi için nöbete başladı
Mahkemeden Sao Paulo’ya geciken ‘dur’ kararı
Çevre Bakanı duyurdu: Zehirli gemi Sao Paulo’ya Türkiye’ye giriş izni yok

Gemideki kanser ve akciğer hastalıklarına yol açan ve dünyanın bir çok ülkesinde kullanımı yasaklanan asbest tehlikesine dikkat çeken uzmanlar,  Sao Paulo’nun asbestin yanı sıra ağır metaller, ağır yağlar, zehirli gazlar, hidrokarbonlar, radyoaktif maddeler, vektörler, balast suyu, PCB, PPB, PC gibi zararlı maddelerin de barındığını açıkladı.

Geminin yola çıktığı öğrenilir öğrenilmez ise yaz ayları boyunca başta İzmirliler olmak üzere vatandaşlar günlerce süren eylemlere başladı. Sivil toplum ve meslek örgütlerinin de yer aldığı çok sayıda protesto eylemi ve kampanyalar düzenlendi.

Oluşan kamuoyu tepkisinin ardından Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, şartlı onayının iptal edilmesine karar verildiğini ve bu karar doğrultusunda geminin Türk kara sularına girilmesine izin verilmeyeceğini açıkladı.

İklim ve hava durumu arasında nasıl bir fark var?

Animasyon: Yasemin AKYÜZ
*

Hava durumu ve iklim sıklıkla birbirine karıştırılıyor. Ancak bunu minik bir pratikle çözmek mümkün. Pencereden dışarı baktığınızda gördüğünüz, size “Hava nasıl” diye soran arkadaşınıza nasıl giyinmesi gerektiğine ilişkin öneri vermenize olanak sağlayan o gördüğünüz, “Yağmurlu, karlı, güneşli” gibi nitelendirmeler yaptığınız, daha kısa süreçli olaylar hava durumu. Örneğin bugün hava yağmurlu (2 Şubat) ve bu bir hava durumu.

İklim ise daha çok atmosferdeki uzun süreçli bir durumdur. Örneğin iklime dair bir soruya, “Yaşadığınız yerde kışlar nasıl geçiyor?”, “soğuk” ya da “yağışlı” gibi yanıtlar verilebilir.

Hava durumu, bir yerde, kısa bir zaman aralığında atmosferdeki durumdur. O yerde, şu anda ne olduğunu anlatır. Kısa bir sürede değişebilir. Hava sabah yağmurlu iken öğleden sonra güneşli olabilir:

-Bugün hava sıcak, lapa lapa kar yağıyor, rüzgar çok şiddetli

İklim, bir bölgede, uzun bir zaman aralığında atmosferdeki durumdur. Bir bölgede yaşanan hava durumlarının yıllarca takibiyle elde edilen ortalamasıdır. O bölgede yılın bu zamanlarında nasıl bir hava bekleyeceğimizi anlatır:

Akdeniz’de yazlar sıcak ve kuraktır, Karadeniz her mevsim yağmurludur, Hindistan’da Temmuz’da Muson yağmurları olur.

İklimin değişmesi normalde binlerce hatta milyonlarca yıl alır. Bugün ise 200 yıl gibi kısa bir sürede insan faaliyetleri nedeniyle değişen iklim koşulları yaşanıyor. Bir iklim krizinin içindeyiz.

Kışın kar yine yağsa bile dışarıya mont yerine bir hırka ile çıktığınız günlerin sayısı arttı. Yağmurlu olacağını bildiğiniz bahar mevsiminde haftalarca yağmur yağmazken, birkaç saat içinde bir aylık yağmur yağabiliyor. Yazları ‘aşırı sıcaklar yüzünden dışarı çıkmayın’ uyarıları çok daha sık duyulur oldu.

Ancak bu krizden kaçmak mümkün. Ama kulakları kapatarak değil, aksine krizin etkisini hafifletmek için hükümetlere, şirketlere, bankalara ve birçok nüfuz sahibi gruba bu gerçeği haykırıp önüne geçilmesi için harekete geçmelerini isteyerek, onları bunun çözüm yollarına teşvik ederek mümkün.

Şubat ayında hangi sebze ve meyveler tüketilmeli?

Nihayet kendini hissettirmeye başlayan kış soğuklarıyla birlikte hastalıklara karşı direncinizi artırmak için mevsiminde yetişen sebze meyveler tüketebilirsiniz. Besinleri mevsiminde tüketmek hem doğa hem de sağlığınız için oldukça önemli. İçeriğindeki vitaminler, mineraller ve bol lifli yapılarıyla kış sebzeleri direncinizi arttırmak, zinde hissetmeniz ve bedeninize güç katmak için birebir.

Mevsim meyve ve sebzeleriyle beslenmek; doğayı ve doğal olanı korumak, zehirsiz gıdalar tüketmek, karbon ayak izini düşürmek için atabileceğiniz küçük ama etkili bir adım.

şubat sebze meyve 2023

Peki ama bu kimyasal içermeyen sağlıklı gıdaları nereden bulabilirsiniz? Yeşil Düşünce Derneği hangi mevsimde neleri yemeniz gerektiği konusunda yol gösterici bir öneri sunuyor:

“Kışın mevsiminde yetişen sebze ve meyvelerle, endüstriyel tarım ürünleri yerine yerel ürünlerle beslenmek, hem kendimizi, hem beslendiğimiz toprağı korumanın en temel yolu”

Ayrıca mevsiminde yetişmemiş meyve ve sebze, doğa şartlarıyla işbirliği yapılarak değil, doğayla mücadele ederek üretildiğinden, üretiminde hibrid tohum, böcek ilacı ve kimyasal gübre kullanım oranı da yükseliyor. Bu nedenle baştaki amacınıza geri dönecek olursak kış soğuklarına karşı sağlıklı beslenme hedefinizi destekleyecek sebze ve meyveleri sıralayalım:

  • Kereviz,
  • Karnabahar,
  • Lahana,
  • Roka,
  • Pırasa,
  • Ispanak,
  • Marul,
  • Pazı,
  • Şalgam,
  • Biberiye,
  • Brüksel lahanası,
  • Maydanoz,
  • Pancar,
  • Havuç,
  • Tere,
  • Biberiye,
  • Nane,
  • Balkabağı,
  • Muz,
  • Portakal,
  • Nar,
  • Ayva,
  • Elma,
  • Mandalina,
  • Kestane,
  • Armut

Ukrayna sivil toplumu savaş sonrası ‘kömür bölgelerinde adil geçiş’e hazırlanıyor

Rusya‘nın işgaliyle başlayan savaşın sürdüğü Ukrayna‘daki sivil toplum örgütleri, “Ukrayna’nın Savaş Sonrası İyileşmesinde Kömür Madenciliği Bölgelerinin Adil Geçişine İlişkin Sivil Toplum Pozisyonu” başlıklı çalışmalarını paylaştı.

Çalışmayla, adil geçiş planları, Rusya saldırısı sebebiyle askıya alınmış olsa da savaş sonrası toparlanma ve yeniden inşa planlarında kömür bölgeleri gibi tekil ekonomiye dayanan yerler için Ulusal Adil Geçiş planları yapılması hedefleniyor.

Savaş sonrası kömür bölgelerinde adil geçiş çalışmaları için öneri ve pozisyonlarını belirten sivil toplum örgütleri, yapılması gereken planlamanın Rusya’nın çekilmesinden önce başlamasının öneminin altını çiziyor.

Önerilen pozisyon, savaş sonrası yeşil toparlanmanın yanı sıra uzun vadeli ekonomik ve sosyal faydalara odaklanan öneriler içeriyor. Pozisyon belgesinde hem savaş sonrası toparlanma sürecini hem de adil geçişi kapsayacak şekilde enerji, çevre koruma, ekonomi, eğitim, konut politikası, toplumsal cinsiyet eşitliği ve kapsayıcılık başlıkları altında çeşitli öneriler bulunuyor:

  • Özellikle enerji, çevre koruma, ekonomi, eğitim, konut politikası, toplumsal cinsiyet eşitliği ve kapsayıcılık gibi alanlara dikkat edilmesi önemlidir.
  • Enerji güvenliği sorunları, yalnızca altyapının yeniden inşa edilmesiyle değil, aynı zamanda yenilenebilir enerji kaynaklarından dağıtık üretimin geliştirilmesiyle odağın düşük karbonlu ve enerji verimli teknolojilere kaydırılmasıyla çözülmelidir.
  • Çevresel ve teknolojik güvenlik sorunlarının çözümü, kömür endüstrisinin işleyişinin yanı sıra askeri eylemlerin neden olduğu yıkım nedeniyle ortaya çıkan sorunların çözülmesini içermeli ve ayrıca nüfusun sağlığı üzerindeki etkiyi de dikkate almalıdır.
  • Kömür madenciliği topluluklarının ekonomik iyileşmesi ve ekonomik gelişimi, ekonominin çeşitlendirilmesini içermeli, toplulukların belirli özelliklerini ve koşullarını dikkate almalı ve sürdürülebilir kalkınmayı desteklemelidir.
  • Madencilik topluluklarının iyileşmesine yönelik eğitim, eğitim sisteminde reform yapmayı, kariyer rehberliğini, yeniden profil oluşturmayı ve farklı yaş gruplarından uzmanların desteklenmesini içermelidir.
  • Barınma ve sosyal altyapıya erişimin sağlanması, belirli bir alanda yaşama olasılığının tanımlanmasında belirleyici faktörlerden biri olarak önemlidir.
  • Son olarak, istihdam, eğitim, ücretlendirme vb. konularda toplumsal cinsiyet eşitliği ve evrensel erişilebilirlik yönünü dikkate almak önemlidir.
Rusya’nın fosil yakıt geliri, Ukrayna savaşının maliyetini geride bıraktı

Kömürün zararına savaş yıkımı da eklendi

Belge adil geçiş planlarının, çoklu ekonomilerin ve dağıtık enerji modellerinin öneminin de canlı örneğini paylaşıyor. Belgede belirtildiği gibi Ukrayna’da kömür endüstrisinin yurttaşlara verdiği zararlara bir de savaş sebepli yıkımlar eklenmiş durumda. Enerji güvenliği açısından kritik yapıların savaş sırasında hedef alınması ülkedeki zararların boyutunu ciddi şekilde artırıyor.

Ülkede savaş öncesi kömür bölgelerinden belediye başkanları adil geçiş planları için çalışmaya başladıklarını duyurmuştu. Başkanlar savaş sırasında da bu planları aksasa da savaşın ortasında bile bu hedeflerinin değişmediğini, savaş sonrası toparlanmanın kömür kullanımının sonlandırılması ve tek ekonomiye bağımlı bölgelerin adil geçişine odaklanması gerektiğini söylüyor.

Ukrayna, COP26’da Kömür Sonrası Enerji İttifakı’na (PPCA) katılmış ve kamuya ait kömürlü termik santrallerin 2035 yılına kadar kapatılacağını açıklamıştı

Yapay zeka uygulaması ChatGPT, tıp ve hukuk lisans sınavlarını başarıyla geçti

Teknoloji dünyasında en çok konuşulan uygulamalardan birisi olan OpenAI ürünü yapay zeka uygulaması ChatGPT, ABD’de tartışmalı bir başarı kazandı.

Wharton Üniversitesi’nden bir profesör, ChatGPT’yi ABD’de tıp alanında geçilmesi zor olan bir ABD Tıbbi Lisans Sınavı’na ve hukuk lisans sınavına soktu. ChatGPT her iki sınavdan da yeterli notları elde etti ve hem tıp hem de hukuk alanında lisans almaya hak kazandı.

Detaylı açıklamalar da yapmış

ChatGPT’yi testlere tabi tutan Profesör Christian Terwiesch, yapay zekanın özellikle “ temel operasyon yönetimi ve işlem analizi” gibi sorularda çok başarılı olduğunu söyledi.

ChatGPT soruları sadece cevaplamamış, aynı zamanda detaylı açıklamalar da yapmış.

Profesör Terwiesch yapay zeka uygulamasının temel matematik sorularında ise şaşırtıcı derecede hata yaptığını belirtti. Profesörün yayınladığı makale sonucunda uygulamanın okul ve öğretmenler üzerindeki etkisinin endişe verici olduğu dile getirildi.

Yaratıcısı bile önlem alıyor

OpenAI tarafından geliştirilen ve diyalog konusunda uzmanlaşmış bir prototip yapay zeka robotu olan ChatCPT, hem denetimli hem de takviyeli öğrenme teknikleriyle ince ayar yapılmış büyük bir dil modeli.

Kasım 2022’de kullanıma sunulan ve gerçeklere dayalı doğruluğu eleştirilse de ayrıntılı  ve anlaşılır yanıtlarıyla dikkatleri çeken uygulama, 2021’den sonra meydana gelen olaylar hakkında henüz sınırlı bilgiye sahip ancak güncellenmesi sürüyor.

Yapay zeka ile yazılmış metinlerin tespit edilmesi, şimdiden eğitimciler arasında önemli bir tartışma konusu haline geldi. OpenAI yetkilileri  “ChatGPT’nin yeteneklerini ve sınırlamalarını tartışmak için ABD’deki eğitimcilerle görüşüyoruz” açıklamasını yaptı.

Artan eleştiriler üzerine insanların yazdığı metinleri taklit etme becerisiyle heyecan ve tartışma yaratan ChatGPT’nin mucitleri, bir metnin yapay zeka tarafından yazıldığını tespit eden yeni bir bot geliştirdi. OpenAI, bugün, yeni yayınlanan yazılımın “insan tarafından yazılan metin ile yapay zeka tarafından yazılan metinleri ayırt etmek üzere” geliştirdiğini duyurdu.

Yeni geliştirilen aracının özellikle bin karakterden az olan içerikleri tespit etmede hata yapabileceği konusunda uyaran şirket, “Yapay zeka tarafından yazılmış tüm metinleri güvenilir bir şekilde tespit etmek imkansız” derken, yine de yapay zeka tarafından oluşturulan metnin ‘bir insan tarafından yazıldığına’ dair gerçek olmayan iddiaları ortaya çıkarmaya yardımcı olacağına dikkat çekip şu örneği verdi:

“Örneğin, otomatik yalan haber kampanyası yürütmek, intihal için yapay zeka araçlarını kullanmak ve bir yapay zeka sohbet botunu insanmış gibi konumlandırmak.”

Fransa’nın saygın üniversitelerinden Sciences Po gibi dünya genelinde birçok üniversite ise yapay zekanın, öğrencilerin ürettiği metinler için kullanımını yasakladı.

Özellikle akademi dünyasında etik tartışmalarına yol açan ChatGPT, kulağa son derece gerçekçi gelen ‘yalan haberlerin yazılmasında’ da kullanılıyor. Bu durum özellikle seçimler gibi kritik olaylar öncesinde daha riskli bir durum oluşturuyor.