Köşe Yazıları

"İyisi Mi Otur Dersini Çalış"

Türkiye toplumunun son derece çalkantılı bir geçiş döneminde olduğu artık herkesin kabul ettiği bir gerçek. Öyle ki, özellikle son 3-5 senedir, toplumdaki farklı dinamik ve güçler arasındaki ittifaklar, çekişmeler, rekabetler, husumetler… Kısacası her türlü ilişki ters-düz oluyor, baştan yapılanıyor.

Bu son derece dinamik ortam içerisinde bazen kendinizi beraber bakkala gitmeyeceğiniz bir anlayışın müttefiği olarak değerlendirilirken bulabiliyorsunuz. Yeşiller’in başına pek sık geliyor bu; hem kamuoyuyla doğrudan iletişim kanallarının azlığı, hem de yeşillerin çoğu konuda “alışılmamış” yaklaşımları nedeniyle bu yeni sesi tanımlamakta zorluk çeken hemen bir tarafa entegre edebiliyor sizi. Örneğin özgürlük ve temel haklardan bahsettiğinizde liboş oluveriyorsunuz kendine solcu diyebilen kabadayıların gözünde; ya da islamcı oyuna gelen saftiriklersiniz bağnaz ulusalcıların dilinde. Muhafazakarın gözünde ise batılı züppe liberten olmuş bitmişsiniz zaten. Bazen düşünüyorum da, tüm bu önyargılara karşı  öfkelenmeye yer olmadığı sonucuna varıyorum kendi çapımda. Herkes birbirini kendi korkuları ve egosu kapsamında değerlendiriveriyor sonuçta, özellikle de böylesi bir karışıklık ve bilinmezlik ortamında.

Yalnız bazen “müttefik” olarak görülme riskini taşıdığınız kişi ve yaklaşım öylesine ters olabiliyor ki düşünceleriniz; gücünüz çıktığınca, gırtlağınızı paralarcasına, ciğerlerinizi söküp yere çalarcasına bağırmak geliyor içinizden “Ben bunun müttefiki değilim, eşi-dostu hiç değilim.” diye.

Nihal Bengisu Karaca (bundan böyle NBK) isimli muhafazakar (ve demokrat-özgürlükçü olduğunu iddia eden) kişinin Batman’daki tango kursuyla ilgili yazdığı yazı da tam olarak böyle duygular uyandırıyor bende. Düşünüyorum da, yeşillerin bu kişi ve bu kişinin temsil ettiği anlayışla ittifakta olduğunun (ya da daha kötüsü, aynı doğrultuda olduğunun) düşünülmesi gibi bir felaketin önüne geçmek için elden geleni yapmak lazım.

Zira NBK’nin haberturk.com‘da yazdığı yazı riyakarlığın, iki yüzlülüğün ve pişmişkelleciliğin; eğer söz konusu olan bunlar değilse de inanılmaz derecede bir kafa karışıklığının, kendini bilmezliğin, ağzından çıkanı kulağın duymamazlığının ve “kimimben-neredeyim-neyapıyorum”culuğun eseri.

“Batman’da tango kursu” konusunun sosyo-ekonomik, toplumsal yapı ve bireyin etki alanı, mikro düzeyde birey sosyo-psikolojisi gibi boyutlarına hiç girmeyeceğim; benim derdim bu konu üzerine NBK’nin yazdığı yazı üzerinden NBK ve onun gibilerin içinde bulunduğu uzak durulası, koşarak kaçılası, arkana-bir-daha-bakmayılası zemini gözler önüne sermek.

NBK ne demiş? Ondan başlayalım. Yaptığı tespitleri sıralayıp, teker teker cevap verelim.

Yazının “falan-filan-evet hah-işte öyle-eee sonra?” kısmından sonra esas başladığı yer şu cümle : “Çünkü “özenmek” en çok Batmanlının hakkı.”

Bu, özellikle tepeden baktığımız insanlara karşı günlük hayatta sıkça kullandığımız ve aslında baya’ bi’ alçakça bir iletişim taktiğidir. Söylenen şu gibi gözükür : 1) Batmanlılar özeniyor. 2) Bu normaldir. Ama aslında şudur : 1) Batmanlılar özeniyor. 2) Bu acınası bir yanlıştır. “En çok Batmanlının hakkı…” derken “Özenmiyorum!” cevabını verme şansını karşı tarafın elinden almış olursunuz;  çünkü cevaben “Şşttt.. Önemli değil bebeğim, normal böyle şeyler. Çocuksun sen, eziksin sen, olur böyle şeyler.” gibisinden yalan ve samimiyetsiz bir “hoşgörü” daha en baştan gösteriyorsunuzdur.

NBK’nin yaptığı da tam olarak bu. Batmanlıları ezik-tamamlanmamış-eksik görüyor (ki yazının devamında bu vurgusu artarak devam ediyor), ve tango kursunu da özentilik olarak tanımlıyor.

NBK’ye bu noktada üç cevabım var.  Bu üç farklı cevap birbiriyle ikame edilebilir, ya da birlikte, farklı kombinasyon ve permütasyonlarda kullanılabilir. Keyfimiz nasıl isterse.

1) “Neden rahat bırakmıyorsunuz milleti de akıl hocalığı yapıyorsunuz. size ne…” (Ben “Sana ne?”yazacaktım buraya, sonra yukarıda alıntıladığım cümleyi gördüm yorumlardan birinde. Onu koydum)

2) Özenmek insanoğlunun en doğal güdülerinden biri. Militarist-faşist adam televizyonda gördüğü askere özeniyor, sen çocukken mahallede gördüğün karizmatik baş örtülü ablana özendin muhtemelen, ben de Into The Wild’daki yabana giden adama özeniyorum mesela… Özenmeyi böylesine bir günah, eksikik, zayıflık olarak niteleyeceksen, önce kendinden başla. Otur bi’, düşün, bugüne kadar nelere özendin. Fotoğrafında gözlerinin etrafında görülen rimel mesela, hangi reklamdan özenilmiş?

3) Fransa’nın Toulouse kenti yakınlarındaki çiftliğinde ailesiyle sade bir hayat yaşayan Monsieur Dupont müslüman olduğunda “İşte, doğru yolu buldu. Evet. Tabi.” diyorsunuz, o zaman (farklı olana, bilinmeyene, oryantal olana) özentilik olmuyor mesela. Ama Batman’daki Eşref Abi’yle Sevil Abla tangoya başladığında özenmiş oluyorlar. NBK, bi’ otur soluklan; bi’ çay iç.. Hele anlat sonra neyin var?

NBK, Batmanlıların ne kadar acınası halde olduklarını gözler önüne (sahte bir anlayış ve şefkatle) koyduktan sonra derin bir analiz yapıyor. Çok ciddi o saniye itibariyle, sesine bi’ ablalık, bi’ ermişlik, bi’ bilmişlik hakim. Mümkün olduğunca tok ve kendinden emin çıkarmaya çalışıyor sesini, başını hafifçe sallamayı ve gözlerini yarı kapatmayı da unutmuyor ulu kelamını ederken : “Ve bu durum, genç kızlar için de epey tehlikeli bir sürece gebe.”

Neden? diye sorar gözlerle bakmaya başlıyoruz. Hayatın anlamını bulacağız duyacaklarımızda, ümidimiz o. Ve gelen cevap : “Çok belli çünkü”. Evet, NBK gerçekten ermiş, aşmış, bitirmiş.

NBK’nin esas derdi de yavaş yavaş çıkıyor su yüzüne… Tangonun çok ateşli bir dans olduğunu söylüyor mesela. Genç kızlarımıza “Tango yaparsanız sevişmek gelir içinizden, sonra da dayak yersiniz, hatta ölüme kadar yolu var; aman diyeyim” mesajını veriyor açıkça. Hiç utanmadan. Yüzü hiç kızarmıyor bunları yazarken. “Özgürlükçüyüm ben” diye tepinen birisi olarak en temel özgürlüğe, yaşama özgürlüğüne, kast-etmeyi meşru sayıyor,cana  kast edenlere ateş püsküreceğine potansiyel mağdurlara “Aman diyeyim, ayağını denk al” diyor.

NBK, kendine gel. Kendinde olduğun halin buysa da, kendinden sıyrıl, yeni biri oluver. Lütfen.

“Öyle olmazsa” diye devam ediyor (diğer bir deyişle, karşı tarafın  “Yok, benim ailem anlayışlı ve hoşgörülü; olmaz bizde öyle şeyler” şeklindeki olası itirazına önceden cevaben),  ve “Bu yeni yaşam seni mutsuz eder, çünkü arayışa başlar ve kendini kaybedersin” diye bir analizle sonlandırıyor. Bu noktada farkında olmadan kendini yalanlıyor aslında, Madame Bovary romanından örnek verirken “orada (yani, tango yaparken) yaşanılan duygu tarafından etkilenmek ve o duyguyu aramak” diyor. Diğer bir deyişle “Öyle bir haz alacaksın ki, unutamayacaksın bir daha” diyiveriyor. Güzelliyor resmen tangoyu ve bu tür yeni-farklı-kalbin ritmini arttırıcı duyguları.

Hadi bu çelişkisini görmezden gelelim bir anlığına. NBK’nin tango ve “bu yeni hayat tarzı” hakkında yaptığı yoruma saygı duyabilirdim… Katılmasam da “bu da bir görüş” diyip geçebilirdim. Ama öyle yapmıyorum, kıyasıya eleştiriyorum NBK’yi. Çünkü hayatında (önyargıyla yazacağım bu noktada) kendini şehvetin kollarına muhtemelen hiç bırakmamış, arzu ve tutkularını dinginleye dinginleye çıldırtmış (öylesine çıldırtmış ki “Tango çok tutkulu bir danstır” diyor, arzularını böylesine bastırmamış bir insana da tango böyle mi geliyor sizce?) bir kişinin çıkıp da hiç yaşamadığı duygu ve olaylardan “Çok kötüdür, aman uzak kalın” falan diye bahsetmesi, “Ablayım ben, bilirim” edasıyla ders vermeye kalkmasına ben güler geçerim. Bir de üzerine eklerim : “Sen yaşamadın, yaşayamadın şehveti ve arzuları. İstiyorsun ki başkaları da yaşamasın; böylece yalnız olmayacaksın pişmanlık dolu bu kafes hayatında” derim. Son söylediğimin karşı tarafta ne derin yaralar açtığını görür, biraz üzülürüm. “Söylemese miydim acaba?” diye düşünürüm bir an. “Sesim çok mu gaddar ve öfkeli çıktı? Keşke gülümser bir yüz ve bilge bir sesle söylemeye çalışsaydım bari…” diye içim içim yer bir süre.

NBK’nin yazısının sonuna geldiğimizde, hiçbir şey söylememek gibi zor birşeyi başarmış olan bir paragrafın içine saklanmış, saklanmaya çalışmış,  öyle bir cümleyle karşılaşıyoruz ki;  NBK ve ait olduğu yaklaşımla ilgili aklımızın veya kalbimizin bir yerlerinde inatla kök salmış tüm iyi niyetli kuşkular yok oluyor. “Hah” diyoruz, “Tam oldu şimdi.” NBK ablalarının, Batman’da tango kursuna gitmeye niyetlenen kardeşlerine “Nasıl daha iyi bir hayata sahip olursun?” konulu nutku içinde verdiği son ve en önemli öğüt bu. Öylesine bir öğüt ki bu, hem NBK’ye “görmüş-geçirmiş-bilge-yetişkin-model-abla” sıfatlarını pek güzel giydiriyor, hem kimsenin kolay kolay itiraz edemeyeceği(ni sandığı) bir kelam etmiş oluyor, hem de “Ne söylüyorsam sizin iyiliğiniz için” diye haykırıyor göz yaşları içerisinde.  Ayrıca NBK, bundan 10-20 yıl sonra ablalıktan teyzeliğe geçiş sınavına girdiğinde, verdiği bu öğüdü referans olarak gösterip sıkı bir kanaat notu almayı da umuyor muhtemelen. Şöyle buyuruyor NBK :

“İyisi mi otur dersini çalış”

En çok bu cümle vurdu beni can evimden. Gecenin bir vakti evden çıkıp ormana gitmeyi, dolunayın altında kara oturup ateş yakmayı düşünürken evde bilgisayar başında oturup bu yazıyı yazmama da bu son cümle neden oldu.  Bu cümle bünyesinde karşı olduğum neredeyse herşeyi o kadar güzel barındırıyor ki, eleştirmeye korkuyorum. Bir başladı mı hiç bitmeyecek bir eleştiri olacakmış gibi geliyor. Sesim tükenecek, nefesim bitecek, dudaklarım kuruyacak; aç, susuz ve bitkin düşeceğim de bu cümleyle ilgili yazacaklarım, söyleyeceklerim bitmeyecekmiş gibi sanki. Türkiye’deki muhafazakarların (ya da en azından, NBK’nin) demokrasi, özgürlük ve “kültürüne sahip çıkma” anlayışlarının ne kadar çarpık ve/veya samimiyetsiz olduğunu tek başına bu cümle kanıtlıyor gibi, sanki…

O yüzden hiç başlamıyorum eleştirmeye. Sadece, olası bir yanlış anlaşılmayı engellemek umuduyla belirteyim :

Ders çalışmaya hiç ama hiç karşı değilim.