Ana Sayfa Blog Sayfa 5393

Orhangazi’den otoyola karşı sesler yükseliyor

Orhangazi ile İznik Gölü arasına yapılacak olan otoyol güzergâhına yönelik tepkiler her geçen gün artarak devam ediyor. Yerel “Üçüncü Göz” gazetesinin öncülük ettiği “Katil değil, ulaştıran otoyol istiyoruz” kampanyası dahilinde ilçedeki sivil toplum kuruluşları ve siyasi parti temsilcilerinin de katılımıyla düzenlenen imza kampanyası ve basın açıklaması büyük ilgi gördü. CHP Bursa Milletvekili Kemal Demirel’in de katıldığı basın açıklaması sonrasında yaklaşık üç bin imza toplandı. Üreğil ve Yeniköy’de başlayan orman katliamı ve çevre sorunlarına da dikkat çekilen açıklamada Orhangazi’nin geleceğine sahip çıkılması gerektiği vurgulandı. Orhangazi Güç Birliği Platformu sözcüsü İrfan Aydın’ın okuduğu basın açıklamasında önemli konular gündeme getirildi. Açıklama şöyle:

İstanbul – İzmir otoyolunun Orhangazi geçiş güzergâhı maalesef birinci derece tarım arazilerini ve İznik Gölünü katledecek bir şekilde hayata geçirilmek isteniyor. Her fırsatta İznik Gölünün güzellikleriyle övünen siyasilerimizin otoyol sayesinde İznik Gölü ile Orhangazi arasına örülecek Otoyol Seddi’ni görmemezlikten gelmeleri büyük bir gaflettir. Otoyolun elli metre sağına ve soluna örülecek tel örgüler nedeniyle İznik Gölüne hasret kalacağımız gerçeğini milletten saklayan yetkililer ulaşımı kolaylaştırması için yapılması düşünülen otoyolun tam bir çevre katili olacağını görmemezlikten geliyorlar.

Otoyolun daha önce Orhangazi üzerinden projelendirilmiş olmasına rağmen daha az maliyetli olacağı gerekçesiyle sessiz sedasız göl havzasına kaydırılması hepimizi tedirgin etmektedir. Otoyol geçiş güzergâhının yeniden Orhangazi’nin üzerine alınması ve İznik Gölü ile Orhangazi arasına katil otoyol yapılmaması için duyarlı olan herkesin harekete geçmesi gerekmektedir. Bizler otoyol yapılmasına karşı değiliz. İhtiyaçsa yapılsın. Fakat “Katil Değil Ulaştıran” olsun. İznik Gölü ile ilgili koruma kanunu çıkaranlar otoyolun yapacağı tahribatı göremiyorlar mı? Yanı başımızda Sapanca Gölü en bariz örnektir. Otoyolun geçişiyle birlikte kirlilik oranı hat safhaya çıkan Sapanca Gölü, geçtiğimiz aylarda İspanya’da düzenlenen bir konferansın da ana gündem maddesi oldu. Şimdi aynı kaderi İznik Gölüne reva görenleri buradan bir kez daha uyarıyoruz. Buna asla müsaade etmeyeceğiz. Otoyolun İznik Gölü havzasından geçmesinin hiç bir mantıklı açıklaması olamaz. Maliyeti ileri sürenler ya bu milleti aptal zannediyorlar ya da bilinçli olarak niyet saklaması yapıyorlar. Otoyolun Orhangazi üzerindeki kıraç hazine arazisinden geçmesi durumunda maliyeti çok daha ucuz olacaktır. Hem tarım arazileri zarar görmemiş olacak hem de su kaynaklarımız kurtulmuş olacaktır.

Otoyol öyle ya da böyle olur, fakat İznik Gölü geri gelmez. İzmir’e bir saat erken gidilecek diye böylesi bir çevre katliamına seyirci kalınması tam bir insanlık suçu olur. Unutmamalıyız ki tabiatta yalnız yaşamıyoruz. Başka canlıların da olduğu bilinciyle hareket etmek zorundayız. İSKİ Müdürlüğü döneminde yaptığı çalışmalarla adından çevre dostu diye söz ettiren Çevre ve Orman Bakanımız Sayın Veysel Eroğlu, aynı zamanda su uzmanıdır. Sayın Bakanımızın böylesi büyük bir katliama seyirci kalmayacağına yürekten inanıyoruz. Kaldı ki hukuk önünde haklarımızı sonuna kadar arayacağız. Gerekirse Birleşmiş Milletlere başvurup, yaşanan bu katliamın bir an önce durdurulmasını sağlayacağız. Koruma bandı olan İznik Göl havzasının tam kalbinden geçirilmek istenen otoyolun esas amacı bu bölgeyi ikinci bir Dilovası yapmaktır. Buna müsaade etmeyeceğiz. Kimin ne tür rant peşinde koştuğunu çok iyi biliyoruz. Asırlardır her türlü tabii afetlere direnen zeytin ağaçlarından aldığımız ilhamla otoyolu katil değil, ulaştıran yapıncaya kadar eylemlerimiz sürecektir. Orhangazi tek yürek olmuştur. Bu işin şu partisi bu partisi olmaz. Tüm siyasi parti temsilcilerimiz bu haklı eyleme destek veriyorlar. Vermeyenlere karşı Orhangazi halkı gerekli dersi vermesini de bilir. Yeter ki yaptığımız bu güç birliğini çıkarsız ve samimi bir şekilde sürdürelim. Başka Orhangazi yok. Dağ ile Otoyol arasına sıkıştırılmak istenen Orhangazi’de kimse yaşamak istemez. Orhangazi özgürlüğüyle güzeldir. Şimdi açık olan ufkumuza pranga vurmak istiyorlar. Buna müsaade edecek değiliz elbette.

Yeniköy ve Üreğil’deki çevre katliamı ekolojik dengeyi bozar. Otoyola malzeme temin etmek için Yeniköy ve Üreğil’de açılmak istenen maden ocakları şimdiden bölgenin huzurunu kaçırmaya başladı. Bu bölgeler zengin su havzasıdır. İznik gölünü besleyen damarlar ve bölgenin su kaynakları bu maden ocakları nedeniyle önemli zarar görecektir. Patlatılan dinamitler nedeniyle zeytin havuzlarının çatlamayacağını hiç kimse garanti edemez. Bu halleriyle bile her yıl bir dünya tamir parası yiyen zeytin havuzları, maden ocakları nedeniyle kullanılamaz hale gelecektir. Yine Botaş Boru Hattı, maden ruhsatı alınan yere çok yakın bir yerdedir. Bu hattın patlaması durumunda oluşacak felaketi gündem etmek bile istemiyoruz. Yüzlerce dönüm ormanlık alanlar yok ediliyor. Hakim rüzgarlar bu dağlarımızdan göle doğru estiği için ova ve göl çıkacak olan toza teslim olacaktır. Üç beş kişinin rant kapısı için Orhangazi ovası ve de tarımı yok edilemez. Maden firması sahipleri şuana kadar neyle geçiniyorlarsa bundan sonra da o gelir kaynaklarından geçinmeye devam edebilirler fakat Üreğil, Keramet, Yeniköy, Çakırlı ve de bu bölgedeki tarım ürünlerinden geçinen çiftçilerimizin başka geçim kaynakları yok. Üreğilli binlerce yıllık köyünü terk edip nereye gidecek. Otoyolun Orhangazi üzerinden geçmesi durumunda fazla dolgu malzemesine ihtiyaç duymayacağından Üreğil ve Yeniköy’de yapılmak istenen taş ocaklarına da gerek kalmayacaktır.

Hemşeri dernekleri ile AKP ve MHP’nin eksikliği tepki çekti

Miting havasında gerçekleşen basın açıklamasına elli sivil toplum kuruluş temsilcisi imza koyarken ilçedeki on hemşeri derneğinden hiçbir temsilcinin olmayışı tepki çekti. Orhangazi’nin tek yürek olduğu çevresel sorunlarına karşı duyarsız kalan hemşeri derneklerinin sadece seçim dönemlerinde ya da düzenledikleri konserlerde Orhangazi’de yaşadıklarını hatırlamalarının yanlış olduğunu vurgulayan Güç Birliği Platform sözcüsü Aydın “Nasıl bir iştir anlamış değilim. Burada ilçemizin geleceğiyle ilgili bir çalışma yürütüyoruz. Mesele sadece Üreğil’in ve Yeniköy’ün meselesi değildir. Orhangazi’nin sorunudur. İznik Gölü, zeytinimiz, suyumuz, verimli topraklarımız olmasaydı burada hemşeri derneği kuracak tek kimse de olmazdı. Bu duyarsızlık bizleri derinden üzmüştür. Umarım en kısa zamanda yapılan hatadan geri dönerler. Yine ilçemizdeki tüm siyasi parti temsilcileri haberdar edilmiş olmasına rağmen maalesef sadece CHP, BTP, SP, DP ve HEPAR başkanları kampanyaya destek verdiler. AKP ve MHP’nin ilgisizliğini bir kenara not ettik” diyerek ilçenin sorunlarına sorumsuz yaklaşanlara tepki gösterdi.(3. Göz Gazetesi)

Referandum’un yankıları gelmeye başladı: HSYK

Bu haftasonu Referandum’un en önemli maddelerinden biri, değişikliğin yapılmasındaki amaçlardan bir tanesi, hayata geçti. Engellilere ve çocuklara pozitif ayrımcılık yapılmasına başlandı… Yok hayır bu olmadı tabii ki. Yasadışı dinlemelere ve fişlemelere karşı harekete mi geçildi? Yenilenmiş ve at yarışı bülteni boyutuna inmiş Radikal’in ilk manşeti olmak dışında bu konuda da bir gelişme olmadı.

Fakat, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu seçimleri yapıldı. 206 adayın ve 11 bine yakın seçmenin oy kullandığı seçim sonucunda Adalet Bakanlığı listesi seçimi kazandı. Bakanın, müsteşarın ve  Cumhurbaşkanı’ndan tarafından atanan üyelerin de eklenmesiyle yeni HSYK belirlenmiş oldu. Sonuçların belki de tek iyi yanı şu oldu: Artık Bakan ya da müsteşar görüşmeleri kilitleyemeyecek, kilitlemesine gerek kalmayacak.

Referandum öncesi tüm yazılarda, bu değişikliklerin gerçekleşmemesi gereğine yönelik gerekçeler sıralarken hep en başa kuvvetler ayrılığına yönelik etkisini koymaya çalışmıştım. “Kazananın hepsini alacağı” tezini hep savundum. 2 Nisan günü yazdığım “CmHP’ye Rağmen Referandumda Hayır!” yazısından beri bu böyle.

Seçilen yöntem yine bir referandum. Ve yine en ilkel yöntemi. Tam bir kazanan hepsini alır mantığı ile ortaya konuyor her şey. Hem referandumun yapısı böyle, hem de referandumun içeriği böyle.

(…)

İşin bir de, mantık kısmı var ki, beni bu daha çok ilgilendiriyor. Çağdaş toplumlarda güç, iktidar dağıtılmalı. Tek elde toplanmamalı. Hem de öyle kuvvetler ayrılığı gibi yasama, yürütme ve yargı şeklinde ya da işin Türkiye kısmında olduğu gibi hava, deniz ve kara kuvvetleri gibi de değil. Olabildiğince ayrılmalı. Merkez dağıtılmalı. Üyesi bulunduğum ekolojik hareketin de temel ilkelerinden biri bu. Yerellik sadece, belediye anlamında değerlendirilemez. Peki bu Anayasa değişikliğiyle ne olacak? Akp ya da başka bir parti. Bunlar bugün var yarın yok ama bir hükümet her zaman olacak ise, bu değişiklikler hükümete büyük bir güç vermekte. Yani seçimi kazanan her şeyi alacak. Yargı şu anda tarafsız değil evet. Ama benim sorunum yargının o tarafta değil de, bu tarafta olması değil ki. Değişiklikler sonucunda yargı tarafını değiştirirse, bu neyi değiştirecek? İlerleme mi olacak bu? Hayır. Değişme mi olacak? Hayır! Sorun da tam burada işte. Bu referandumun en temel değişikliği, gücü iktidarı dağıtan değil, daha da merkezde toplayan bir düzenleme getiriyor.

O gün bu yazının yayınlanmasından sonra internetteki sosyal ağların bir tanesinde yazımla dalga geçmeye çalışan Taraf yazarı, şimdi yayın koordinatörü olduğu gazetesinde HSYK seçimlerinin nasıl da demokrasiye karşı kazanılmış bir “Pirus Zaferi” olduğunu anlattırmakla meşgul. Pirus Zaferi tanımı ne onun ne de benim. Bakın kimin:

Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Orhangazi Ertekin seçim sonuçlarının hükümet için “pirus zaferi” olduğunu belirterek “Birinci gayri meşru yargı idaresi yıkıldı, ikinci gayri meşru yargı idaresi de yıkılacaktır” dedi.

Bu noktada Orhangazi Ertekin özelinden, böyle düşünen genele “good morning after supper” demek gereği duyuyorum. Sözlükler bunu iki şekilde çevirmişler. Bir tanesi “Atı alan Üsküdar’ı geçti, diğeri “Geçti Bor’un pazarı sür eşeği Niğde’ye…” Şimdi, yeni bir antidemokratik süreç, yeni bir vesayet rejimi olduğunu/ortaya çıktığını ve bir olumsuz durumdan kurtulmanın, başka bir olumsuz durumun onunla yer değiştirmesini desteklemek olmadığını madem bu kadar çabuk anlayacaktık, neden yaşadık biz tüm bunları? Referandum öncesi yazdıkları ortada olan biri olarak, zamanın doğrulamasından geçiren biri olarak, aksini yazan ve savunanlardan şimdi de bir değerlendirme istiyorum ben kişisel olarak. İşte demokrasi, işte yargı bağımsızlığı, işte vesayet… Yetmez mi?

Ve tüm bunlar çok açık ki henüz daha başlangıç. Demokrasi beklerken, propaganda yasaklı ve gelecek ipotekli kişilerin eline giden bürokrat listeleri görenler, Anayasa Mahkemesi’ne sadece AKP’nin oylarıyla seçilen kişileri görenler; o HSYK’nın ve o Anayasa Mahkemesi’nin şekillendirdiği bir yargının, yürütme ve yasama ile birleşmesiyle ortaya çıkacak “şey”in nasıl olacağını hayal edebiliyorlar mı? İnanın o zaman, 12 Eylül öncesi tavırlar bile bazılarını kurtarmaya yetmeyebilir AKP bloğu karşısında. Unutmamalı ki, Hanefi Avcı ne işkenceci olduğu için, ne Mersin’de hakkında iddia edilenler için, ne yasadışı dinlemeler için ne de başka illegal davranışları sonrasında tutuklandı. Avcı, çocuklarını okullarında okutacak kadar yakın olduğu bir cemaati, belki de içeriden biri olarak, eleştiren bir kitap yazdıktan sonra tutuklandı.

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Yeşiller Partisi Antakya’da teşkilatlanacak

Yeşiller Partisi Antakya’da teşkilatlanma çalışmalarına başladı.

Şiddet karşıtı, demokratik siyasi bir parti olan Yeşiller Partisi’nin Antakya’da teşkilatlanma çalışmaları devam ederken, parti üyeleri ilk basın açıklamalarını yaptılar.

Antakya Yeşilleri Adına Yeşiller Partisi Üyesi Nilgün KARASU konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada, Yeşiller Partisi’nin, sürdürülebilir yaşam için, ekolojik, paylaşımcı ve çoğulcu bir toplumun kurulması yolunda mücadele eden ve bu amaca ulaşmak için politik sorumluluk üstlenen; şiddet karşıtı, demokratik siyasi bir parti olduğunu ifade etti.

Antakya Yeşilleri Adına Yeşiller Partisi Üyesi Nilgün KARASU açıklamasında görüşlerini şöyle dile getirdi: “Küresel ekolojik sorunlar, iklim değişikliğinin ağrılaşması, giderek ağırlaşan doğa yıkımı, enerji krizi ve yeşil ekonominin önemi yeşilleri bütün dünyada gerçek alternatif  haline getirmektedir. Brezilya’da yapılan başkanlık seçimlerinde Yeşil Parti adayı Marina Silva oyların %19,4′ünü alarak sürpriz yaptı. Anketlerde %13 civarında oy alması beklenen Silva büyük oy patlaması yaparak üçüncü olurken ilk turda seçilmesi beklenen eski gerilla Roussef’in önünü kesmiş oldu. Başkan Lula de Silva’nın desteklediği Dilma Roussef oyların %46,8′ini, sosyal demokrat aday Jose Serra ise  %32,6′sını aldı. Böylece 31 Ekim’de yapılacak ikinci turda sonucu yeşil aday Marina Silva’nın kimi destekleyeceği belirleyecek. Dünya Yeşillerindeki bu kıpırdanma Brezilya’yla sınır değil ayrıca Fransız Yeşilleri, Alman yeşilleri son seçimlerde rekor bir düzeyde oy alabileceğinin ortaya çıkması çok önemli gelişmedir. İngiltere ve Avustralya’da Yeşil Partiler son seçimlerde ilk kez milletvekili çıkarmayı başarmışlardır. ÜÇÜNCÜ YOL… Ülkemizde ki  Muhafazakar, Liberal ve Sosyal  Demokrat geçinen partilerin yıllardır halkın sorunlarına çözüm  üretmemiş olmaları, çevre, demokrasi , insan hakları  konularında   halkın gerisinde kalmaları ve ihtiyaçlarına cevap verememelerinin  yanı sıra halkın önceliklerini de  hiçe saymaları, Avrupa ve Güney Amerika da ki gibi Türkiyenin de yeşil politikaya ihtiyacı olduğunu , siyasi kısır döngüden ancak Yeşil Demokrasiyle kurtulacağını göstermektedir.Ne sağ  ne sol  hemen şimdi üçüncü yol…YEŞİL YOL…” (antakyahaber.net)

Karayılan: ‘Olumlu gelişmeler olmazsa, ateşkes bitebilir’

Independent gazetesinde PKK’nın Kuzey Irak’taki lideri Murat Karayılan ile Kandil Dağları’nda yapılmış bir mülakat var.

Karayılan, barışçıl çözüm yolunda bir adım atılmaması halinde bu ayın sonunda ateşkesi bitirebileceklerini söylüyor.

Murat Karayılan, “15 gün daha bekleyeceğiz. Olumlu bir gelişme olursa tek taraflı ateşkesi uzatacağız. Somut bir adım atılmazsa, gelişmeleri değerlendireceğiz ve kendimizi savunmak için yapmamız gerekeni yapacağız” diyor.

Karayılan ayrıca Türkiye’nin PKK’yı destekleyenlerin peşini bırakmaması durumunda da ateşkesin sona ereceğini açıklıyor.

Kanlı tepki endişesi

Haberde Türkiye’nin PKK’ya darbe indirmek için Suriye ve İran’ın desteğini almaya çalıştığı belirtilerek “Ancak Ankara’nın şimdiye kadar sınırları içinde PKK’nın varlığına göz yuman Kürt Bölgesel Yönetimi’nden gerekli desteği görüp göremeyeceği bilinmiyor. Bazı gözlemciler, böyle bir stratejinin daha kanlı bir tepkiye yol açmasından endişe ediyor” deniyor.

Türkiye’nin, PKK’nın ilan ettiği tüm ateşkesleri silahlı örgütü kuşatma altına alıp yok etmek için kullandığını söyleyen Karayılan, “eğer saldırılar gerçekleşirse, tüm Kürt halkı savunma stratejisinin bir parçası olacaktır” diyor ve ekliyor “Sorun Türk devleti ve PKK arasında değil. Sorun, Türk devleti ve Kürt halkı arasında.” (BBC)

Meksika’da Antlaşma için Koşullar Oluşmadı!

Patricia Espinosa - Meksika Dışişleri Bakanı

Çin’deki iklim değişikliği görüşmelerini değerlendiren Meksika Dışişleri Bakanı Patricia Espinosa, dün (18.10.2010) yapmış olduğu açıklamada; Meksika’da düzenlenecek olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı’nda (COP 16) yeni bir iklim antlaşması imzalanabilmesi için koşulların henüz oluşmadığını belirtti.

Meksika Dışişleri Bakanı açıklamasında şunları söyledi:

2012 yılında süresi dolacak olan Kyoto Antlaşmasının yerini alacak yeni bir protokolün Cancun’daki toplantıda imzalanabilmesi için koşullar oluşmamış durumda. Cancun toplantısının amacı müzakerelerin devamı için gerekli olan temel gündemi sağlamlaştırmak ve pekiştirmek

Bu ay başında Çin’de düzenlenilen toplantılarda, ABD ve Çin yine anlaşamamıştı; iki taraf da birbirini Meksika toplantısı öncesinde sürmekte olan süreci tıkamakla suçlamıştı.

Cancun’daki COP 16 toplantısına 200’den fazla ülkenin delegelerinin katılması bekleniliyor. Liderler Kopenhag’da düzenlenen COP 15’deki başarısızlığın yarattığı hayal kırıklığını ve umutsuzluğu ortadan kaldırmaya çalışacaklar ancak Cancun’dan bir antlaşma çıkması konusunda ev sahibi ülkenin Dışişleri Bakanı pek umutlu değil. (Yeşil Gazete)

Ateist siteye dava açan üye HSYK’da

HSYK’nın seçilen yeni üyeleri arasında ateizm.org. adlı internet sitesine ‘dini aşağılamak’tan dava açan Üsküdar Savcısı Celal Avar da var.

Geçen pazar yapılan seçimlerle Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK) üye seçilenler arasında dikkat çeken isimler var. Yeni üyelerden Üsküdar Savcısı Celal Avar, www. ateizm2.org adlı sitenin sahiplerine açtığı davayla dikkatleri üzerine toplamıştı. Avar, sitenin yöneticisi Mete Oğuz Taşdemir ve Mustafa Eşitgen hakkında iddianame hazırlayarak bu kişilerin dini değerleri aşağılama suçundan hapis cezasına çarptırılmasını istemişti.

Ankara Cumhuriyet Savcısı Harun Kodalak YARSAV Kurucu Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun dinlendiği iddiasıyla ilgili olarak yaptığı suç duyurusunda verdiği takipsizlik kararıyla kamuoyunun gündemine gelmişti.  Bakırköy 14. Ağır Ceza Mahkemesi Hâkimi Nesibe Özer cezaevinde işkenceyle ölen Engin Çeber davasıyla gündeme gelmişti. Hâkim Özer, Çeber’in ailesini duruşma salonundan atmıştı.

Yeni HSYK üyesi olan Adalet Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı İbrahim Okur’un ismi Ergenekon davasının 2. iddianamesinde Emekli Orgeneral Şener Eruygur’un odasında ele geçirilen bir belgeyle gündeme gelmişti. Belgede Okur’un Fethullah Gülen cemaatine bağlı olduğu iddia ediliyordu.

Ahmet Kaya, Türkiye Adalet Akademisi Eğitim Merkezi Müdürlüğü görevini yürütüyordu.

Birol Erdem ise Adalet Bakanlığı, Personel Genel Müdür Yardımcısıydı.

Üyeler belli oldu

HSYK’da yer alacak Yargıtay ve Danıştay üyeleri dün yapılan seçimde belli oldu. 12. Hukuk Dairesi üyesi Zeynep Nilgün Hacımahmutoğlu, 3. Ceza Dairesi Üyesi Ahmet Karayiğit ve 7. Hukuk Dairesi Üyesi Ulvi Yüksel asıl üye seçildi. 6. Ceza Dairesi Üyesi Erkan Öztürk, 9. Hukuk Dairesi üyesi Ömer Hicri Tuna ve Yargıtay 13. Hukuk Dairesi üyesi Rahmi Ünal’sa yedek üye oldu. Danıştay’da yapılan seçimlerdeyse Ziya Özcan ve Zeynep Kavlak, yedek üyeliklerine ise Gürsel Mekik ve Neşe Sarı seçildi. Türkiye Adalet Akademisi de bugün yapacağı seçimle bir asıl bir yedek üyeyi belirleyecek.

‘Marjinal söylemler’

Adalet Bakanı Sadullah Ergin ‘HSYK seçimini bakanlığın listesi kazandı’ haberlerine tepki gösterdi: “Seçimde ortaya çıkan iradeye saygısızlık.” Sonuçların hâkim ve savcıların marjinal söylemlere rağbet etmediğini gösterdiğini savunan bakanın sözleri şöyle: “Yargı tabanı, hâkimlerimiz ve savcılarımızın marjinal söylemlere rağbet etmediğini gösteriyor. Hâkimlerimiz ve savcılarımız meslek örgütleri içinde etkinlik göstereceklerse bu etkinliğin marjinal söylem tarzında olmaması gerektiğini bilmeli. (Radikal)

Buzağı arama operasyonu – Tuncay Yılmaz

Her operasyona, darbe girişimine bir isim takmak artık gelenek oldu. Biz de kendi operasyonumuza bir isim takmasak boyumuz kısa kalırdı! 21 Eylül 2010 şafağında, kar maskeli, uzun namlulu silahları olan Terörle Mücadele polisleri kapımı döve kıra açıp ikiz kulelerin yıkılması emrini vermiş örgüt üyelerini yakalamış edasıyla evimi talan ederken başladı aslında operasyona isim arayışım.

Uzaktan kumanda olabilecek cep telefonlarıma, pC4 işlemcili bilgisayarıma ve de yanlışlıkla 5×1 ses sisteminin kumandasına el koyup evin en tehlikeli bölümü olan kütüphaneye giriştiklerinde saat 06.00’ydı. O ara, aramaya şahit olması için yatağından çıkartılıp getirilen komşunun gözleriyle karşı karşıya geldim ve tamam dedim kendi kendime, operasyonun ismini buldum, “Mahmur Gözler Operasyonu”.

Evden topladıkları bir dünya “el yazması” not, içerisinde tüm “enternasyonal” bağlantılarımı açığa çıkartacak yeterlikte film ve müzik CD-DVD’si (yazık oldu Baba I-II-III ve Aşk Tarifi’ne) aralarında bölücü ayraçlar olan kitap ve dergilerle dört gün kalmak üzere götürüldüğüm Terörle Mücadele Şubesi nezaretinde yeniden düşündüm operasyonun ismini.

Özellikle Ersen ve Dadaşlar’daki Ersen’in ikiz kardeşi olması kuvvetle muhtemel olan sorgucunun (pardon, sorgu değil “kameralı mülakat”) Devrimci Karargâh Örgütüyle ilişkimi (!) açığa çıkartmak için sorduğu sorular ve attığı zarflar, yeni bir isim arayışına sürükledi beni. Zira “Mahmur Gözler” ismi pek incelikli olmasa da bir gözlem yeteneğini barındırıyordu içerisinde. Hücredeki diğer arkadaşlarla (17 kişi davet edilmişti bu buluşmaya) tuvalete, hastaneye, tükürük testine, el yazısı örneği vermeye (bu arada biri sol elimle yazdıklarımı bulup yok etsin lütfen, ne zavallıymış meğer sol elim) gidip gelirken yapabildiğim küçük sohbetlerde yavaş yavaş belirmeye başlamıştı zihnimde operasyonun ismi.

Kamera şakası mı?

İlk ışık “İstanbul’u düdüklüyorum ne demek” sorusuyla yandı aslında. “X şahsıyla yaptığınız görüşmede, gemide olduğu belirlenen şahıs size ‘İstanbul’u düdüklüyorum’ derken ne mesajı vermeye çalışıyordu?” O an bir gitti geldi kafam. Kamera şakası olabilirdi bu, ama çüş yani dört gün sürmez ki bir şaka! Hem, silahlarını da gördüm, hepsi gerçekti. Şaka gibiydi ancak buz gibi gerçekti. Gemi kaptanı olan bir arkadaşımın İstanbul Boğazı’ndan her geçişinde geminin düdüğüne asılıp beni arayarak “Neredesin, İstanbul’u düdüklüyorum, duyuyor musun?” sorusunu ne demek istiyor diye soruyorlardı bana. Daha kendimi toparlayamadan sevgilimin Antalya’daki Saint Pier kilise gezisi dönüşü “Hacı oldum” lafından kıllanıp art arda sordukları “çapraz” sorular, iyice sersemletti beni. Ama son vuruşu Mahir Sayın sorusuyla yaptılar. Ankara’da 78 gün süren Tekel işçilerinin direnişini ziyarete gittiğimizde kalabalıkta kaybettiğim Mahir Sayın’ı telefonla aramışım ve “Neredesin abi, bir görüşelim” demişim. Sayın hayatının hatasını yapmış ve “Devrimcilerin karargâhındayım, gel istersen” demiş. Gülme ses efektleri ve ardından “Orası neresi abi, bilmiyorum” cevabına “Çadırların yanında Maydanoz Kafe diye bir yer var, ordayız, tüm devrimciler, sendikacılar burada” diye bir açıklama yapmış Mahir Sayın ama nafile: “Türk polisi yakalar.” Hele bir de Terörle Mücadele timindense, üstüne üstlük Hoca Efendi’nin nefesini de arkasına almışsa “yakalamakla” bırakmaz bir de “yakar” adamı…

Kemal amca

Tekrar hücreye nasıl geldiğimi hatırlamıyorum. Hayatımın bir bölümünü cezaevinde geçirmeme neden olacak bu sorgulamanın Pentagon-NASA işbirliğiyle geliştirilmiş yeni bir teknik olabileceğini düşünürken, Kemal amcanın sesiyle kendime geldim. Aynı koridorda çapraz hücrede kalıyordu Kemal amca. 69 yaşında, eski sendikacı. Kalp var, şeker var, komünist de bir yüreği var ama o ayrı! Ağız dolusu homurdanırken kapandı demir kapı üzerine. Hayırdır Kemal amca ne oldu der demez bastı küfrü. Eski arkadaşlarıyla telefonda konuşmuş. Sormuş neredesiniz, Kadıköy’e gelin de görüşelim diye. Onlar da Maltepedeyiz, gelemeyiz bu saatte demiş. Hay sizin Maltepe’nizi diye basmış inceden Kemal amca, “Ulan karargah yaptınız oraları” demiş ardından başına gelecekleri bilmeyerek. Süper teknolojik, cevval TEM polisi klas bir Ctrl+F hareketiyle bulduğu “karargah” kelimesini bold ve italik yapıp en ciddi yüz ifadesiyle sormuş Kemal amcaya “Devrimci Karargâhla ilişkiniz nedir, örgüte ne zaman katıldınız, kim aracı oldu?” diye. Operasyonda bizimle birlikte alınan ancak Silivri’ye kadar bizimle sürüklenmeyip savcılıktan serbest bırakılan bilgisayar mühendisi Önder kardeş ise her hafta yaptıkları halı saha maçını kast ederek “Ekşın (aksion) var mı bu akşam, kaçta olacak” sorusuyla bonus kazanmış sorgu ekibinden. “Ekşın derken neyi kast ettin, soru sorduğun kişi kim ve o saatte neler yaptınız?”

Bu arada anladım ki Tekel işçilerinin 4C eylemleri polisler tarafından C4 diye algılanmış ve potansiyel takip kelimeleri içerisine alınmış. Sosyalist Demokrasi Partisi genel başkanı Rıdvan Turan’ın genel başkan yardımcısıyla yaptığı telefon görüşmesinde “Şu an çadırdayım, az sonra çıkarım buradan. Bir saat sonra görüşelim” sözleri tabii ki terör uzmanı polislerimizin teknik takibine takılmış ve hak ettiği soruyu kazanmış. “Bulunduğunuz çadır ne çadırıdır, nerededir ve siz orada ne yapmaktasınız?” Buyur buradan yak.

“Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?” masumluğu katılarak hemen hepimize sorulan “Senin için Marx mı önde gelir Şeyh Bedrettin mi?” sorusu ise polisin edindiği siyasal gelişmenin en parlak örneklerinden. Ellerinde bir resim ve isim listesi, SDP parti meclisi üyesi arkadaşa aralarında parti genel başkanı, genel başkan yardımcıları, MYK üyelerinin de olduğu insanları tanıyıp tanımadığı, tanıyorsa nereden tanıdığı gibi soruları da ihmal etmemişler tabii.

1-1,5 yıl yoğun emek harcanarak toplanmış bilgiler, dinlenmiş telefonlar, yapılmış teknik takipler sonucunda sentezlenerek her birimiz için hazırlanmış 70-80 sayfalık ifade dosyasındaki soruları dinlerken (dinlerken diyorum çünkü hiçbirimiz emniyette ifade vermedik) insan ister istemez alan araştırması yapan şirketlerin anket çalışmasında gibi hissediyor kendini. Şimdi diyorsun kendi kendine, beş tane kart çıkartacak, siyah-beyaz-sarı-mavi ve kırmızı kartlar ve soracak “Bu kartlardan hangisi size daha çekici geliyor?” Kırmızı dersen hapı yuttun! İşte somut bağ…

Metris cezaevinden özel güvenlikli Silivri 4 Nolu cezaevine sevk edilirken küçücük bir ring arabasının içerisinde 13 kişi birlikte koyduk operasyonun ismini. Bu operasyonun ismi olsa olsa ÖABAO, “Öküz Altında Buzağı Arama Operasyonu” olabilirdi… Et fiyatları da bu kadar artmışken bu operasyondan kurtulabilene aşkolsun.

TUNCAY YILMAZ:Silivri Özel Güvenlikli 4 Nolu L Tipi Cezaevi

KCK davasında anadilde savunmaya ret

Diyarbakır’da dün başlayan 151 kişilik KCK davasının bugünkü oturumunda savunmaların Kürtçe yapılması talebi, reddedildi.

Davada yargılanan 151 kişinin sözcüsü, eski milletvekili Hatip Dicle dün savunmalarını Kürtçe yapmak istediklerini söylemişti.

Aralarında belediye başkanları, BDP’li siyasetçiler, İnsan Hakları Derneği üyelerinin de bulunduğu, 103’ü tutuklu yargılanan kişilerin çoğu mahkemede kimlik tespiti yapıldığı sırada adları okunduğunda Kürtçe yanıt verdiler.

İlk operasyonun 2009 yılı Nisan ayında yapıldığı KCK davasında tutukluluk süresinin uzunluğu ve yargılamaların gecikmesi tepki çekiyordu.

Savcılık sanıkları Abdullah Öcalan’ı lideri olarak kabul eden bir örgütlenmenin üyesi olmakla suçluyor.

Sanıkların avukatları ise müvekkillerinin yıllardır yasal siyaset içinde faaliyet yürüttüklerini savunuyor.

Dünkü duruşma sırasında, söz alıp tutuklu tüm sanıklar adına konuştuğunu söyleyen Hatip Dicle, “Kürt halkının siyasi temsilcileri faaliyet yürüttükleri için sanık sandalyesinde.” dedi.

300 savunma avukatı adına söz alan Diyarbakır Barosu Başkanı Mehmet Emin Aktar da duruşmalarda savunmaya daha çok yer verilmesi için 7 bin 500 sayfalık iddianamenin tümünün okunarak zaman kaybedilmemesini istedi.

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı iddianamede sanıklara “devletin birliğini ve bütünlüğünü bozma”, “terör örgütü üyesi ve yöneticisi olma”, “terör örgütüne yardım ve yataklık etme” gibi suçlamalar getiriliyor.

KCK nedir?

Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK), savcılık iddianamesinde ve kendi sözleşmesinde, PKK’yı da içine alan ve devlete alternatif olarak kurulan bir şemsiye örgütlenme olarak ifade ediliyor.

Örgüt, PKK’nın Türkiye’nin yanı sıra, Irak, İran ve Suriye için de önerdiği “Demokratik Konfederalizm” ve “Demokratik Özerklik” projelerinin kurumlaşmış hali olarak tasarlanıyor.

Çerçevesi tam olarak netleştirilmemiş olan sistemde, merkezi devlet kurumlarının bazılarının varlıklarını sürdürürken, bazılarının işlevlerinin ise yerel örgütlenmeler tarafından devralınması öngörülüyor.

PKK, “Toplum Kongreleri” şeklinde örgütlenmeye başlayan projenin, devletlerin toprak bütünlüğünü kabul ettiğini ve sınırları değiştirme hedefi olmadığını savunuyor.

KCK devletin tümüne bir alternatif olarak sunulmasa da devletin yürütme, yasama ve yargı yetkilerini kısmen devralmayı hedefliyor.

Türkiye’de Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde başlatılan örgütlenmenin birimlerinin etnik temelli olması gerekmediğine de vurgu yapılıyor.

İddianamede, KCK Türkiye Meclisi’nin bir dönem Avrupa’da bulunan PKK’nın üst düzey yöneticisi Sabri Ok’a bağlı olduğu ifade ediliyor.

Bu nedenle davanın bir numaralı şüphelisi Sabri Ok.

Son iki yılda yapılan KCK operasyonlarının ‘demokratik açılım’ gibi Kürt sorununda çözüm inisiyatiflerinin gündeme geldiği dönemlerde kritik etkileri olmuştu.

KCK ile bağlantılı operasyonlarda bugüne kadar binin üzerinde kişi tutuklandı.

Duruşmaya ilgi yoğun

Yüksek güvenlik önlemleri altında gerçekleşen duruşma, gazeteciler, sanık yakınları ve yabancı heyetler tarafından da izleniyor.

Mahkeme salonuna sanık ve avukatların yanında alından 90 kişinin 10’u gazeteci.

Duruşmayı izlemeye gelen yabancı heyetler arasında Uluslararası İnsan Hakları Federasyon (FIDH) Başkanı Souhayr Belhassen da var.

Çoğunluğu tutuklu yargılanan şüpheliler arasında 12 belediye başkanı, İHD Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erbey ve eski DEP milletvekili Hatip Dicle de bulunuyor.

Sanıklar için 15 yıl ile ağırlaştırılmış müebbet arasında değişen hapis cezaları isteniyor.

Fiyatlar çıldırdı: Bu fotoğrafın ederi 5 lira

Üretim alanlarında turfanda domatesin kilosu, sebze ve meyve ambarı Antalya’da 6.50 liraya kadar çıktı. Antalya Büyükşehir Belediyesi Toptancı Hali’nde geçtiğimiz yılın aynı döneminde kilosu 1 lira olan domatesin fiyatı, 6.5 liraya fırladı. Domatesin İstanbul başta olmak üzere büyükşehirlerde marketteki fiyatı ise 10 liranın biraz üzerine çıktı. Antalya’da sera üretiminin öncesinde yaşanan boşluk, yazın aşırı sıcaklar ve yaza girilirken domates güvesi ‘tuta’nın verdiği zarar nedeniyle ürünlerin imha edilmesi gibi nedenler birleşince domatesin fiyatı çıldırdı. Antalya Ziraat Odası Başkanı Halil Ordu, “Geçtiğimiz yıl düşük fiyat nedeniyle üreticiler zor günler geçirdi. Bu yıl fiyatların yüksek olması üretici için sevindirici, ancak tüketiciler bu durumdan rahatsız. Fiyatların makul düzeye inmesiyle hem üreticiler, hem tüketiciler memnun olacaktır” dedi.

“ARALIK’TA 1.50 OLUR”
Antalya Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Vahap Tuncer ise, “Sıcak hava ve nem nedeniyle verim ve kalite azaldı. Tuta nedeniyle domatesin yoğun üretildiği Antalya başta olmak üzere, Burdur, Alaşehir, Manisa, Tokat ve Bursa’da üretim düştü. Bu durum, fiyatların aşırı artmasına neden oldu. Domates fiyatının kasım ayında düşüşe geçeceğini ve aralık ayında 1.50 lira civarına ineceğini tahmin ediyoruz. Asıl önemli artış salça fiyatlarında oldu. Verim kaybı nedeniyle salça fiyatları 2-3 katına çıktı ve öyle kalacağını tahmin ediyoruz” dedi.

FİYATLAR ÇILDIRDI
Domatesin dışında diğer sebze ve meyve fiyatlarında da yüzde 400’lere varan artış yaşandı. Antalya Toptancı Hali’nde salatalık 2.40 liradan, sivri biber 2.80 liradan satılırken, taze fasulye 3.70 liradan, barbunya 4.50 liradan, kabak 2.80 liradan, ıspanak 2 liradan, karnabahar 4 liradan, patlıcan 1.80 liradan, marul 2.80 liradan, yeşil soğan ise 3.20 liradan alıcı buldu. Vatandaşlar, “Eskiden 30 liraya pazar ihtiyacımızı karşılarken şimdi 100 lira yetmiyor. Böyle giderse yakında gramla alışveriş yapacağız” diyerek fiyatların pahalılığından şikâyetçi oldu.

FİYAT ARTIŞININ ÜÇ NEDENİ VAR
Nisan-mayıs aylarında gümrük kapılarında yapılan tuta absoluta zararlıları denetiminde ürünler imha edildi, üretici ödemesini alamayınca yeni ekim yapmadı.

Yazın çok sıcak olması nedeniyle ürünler yandı. Düşen rekolte iç talebe ve ihracat talebine yetmedi.
Bu bir geçiş dönemi, kasım ortasında sera ürünler gelene kadar her yıl bu dönem fiyat artışı olur.

20 EKİM’DEN SONRA SERA GELENE KADAR YÜKSEK SEYREDER
Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Başkanı Şemsi Bayraktar, ‘’20 Ekim’den sonra sera malları çıkmaya başlayacak. Domates fiyatları da dengeye oturacak, ama bugünlerde yüksek seyredecek’’ dedi. Genetik modifiye ürünlere de değinen Bayraktar, bunun sadece Türkiye’nin değil, dünyanın meselesi olduğunu belirtti. Bayraktar, ‘’Türkiye’ye şu ana kadar bu ürünler rahat bir şekilde girdi, tüketildi. Soyadan mısıra kadar. Ama şimdi son bir kanun çıktı. Bir komisyonla Türkiye’ye gelen genetik modifiye ürünler denetlenecek’’ dedi.

İMHA SONRASI KESİLEN ÜRETİM VURDU
İstanbul Yaş Meyve, Sebze ve Bostan Komisyoncuları Derneği Başkanı Nevzat Dayan, “Nisan-mayıs ayında gümrük kapılarında yapılan denetimler sonucunda ürünler imha edildi. İmha edilince domates üreticilerine ödeme yapılmadı, onlar da yeni üretim yapmadılar” dedi. Dayan, kasımdan itibaren sera domateslerin piyasadaki miktarının hızla artacağını belirterek, böylece “domatesin ateşinin düşeceğini” söyledi.

PKK değil, KCK değil, Kürt sorunu

Kürt sorununu bir güvenlik sorunu olarak gören devlet zihniyeti aslında hiç ortadan kaybolmamıştı. Milliyetçi, muhafazakar, islamcı, Kemalist, liberal veya sosyal demokrat versiyonlarıyla yıllardır Türkiye’yi yöneten anlayışın bütünü meseleyi terör sorunu olarak adlandırmakta ortaklaştı. Demokratik açılım adı verilen yeni  yaklaşımın bu kadar heyecan yaratması, aslında Kürt sorununa bir güvenlik sorunu olarak değil bir demokrasi sorunu olarak bakılacağına dair yarattığı umut nedeniyledir. Ama bu yeni açılım, siyasi analistlere göre, milliyetçi tabanı kızdıran Habur olayı nedeniyle daha ilk dakikalarda durdurulmuş, KCK operasyonlarıyla da marjinalize edilmiştir.

Habur olayı “teröristlerin dağdan indirilmesi” girişimi olduğuna göre, güvenlik konseptinden çıkış olduğu umut edilen, adı üzerinde “demokratik” çözüme vurgu yapan açılım süreci de, aslında başından beri öncelikle “terörle mücadeleye” dair bir şey demektir. KCK, PKK’nin şehir yapılanması olarak tanımlandığına, KCK davasındaki suçlamalar da “PKK ile organik ilişki” iddiasından ibaret olduğuna göre, hükümetin ilgi odağı hâlâ, neredeyse tamamen PKK demektir. Zaten hükümete yakın yorumcular da meseleyi böyle okuyorlar. İmralı ile görüşme, Kandille pazarlık, balıkçıdan gelen haberler vb. hep buna işaret ediyor. Hükümetin yaptığı şey Kürt sorununun çözümü için bir halkın (ya da dilerseniz bir etnik grubun, bölge insanının vb.) meşru taleplerine cavap aramak değil. Bu halk adına 30 yıldır silahlı mücadele yürüten bir örgütü, bu örgüte olan desteği ve onun silahsız kanatlarını nasıl ortadan kaldırırız diye kafa yoruyorlar. Bu örgüt niye var sorusunu ise ancak örgütü ortadan kaldırmak için işe yarar bir veri sağlayacaksa soruyorlar. Yani ilk başta umutla desteklediğimiz demokratik açılım ne yazık ki eski konseptin dışına çıkamamıştır. Dün ilk duruşması yapılan KCK davasının da üzerine tüy diktiği gerçek galiba bundan ibarettir. Geçmiş olsun!

Öte yandan 2007’de yapılan son genel seçimden bu yana konuyla ilgili bayağı bir yol alındığını görmezden gelemeyiz. DTP (BDP)’nin Meclis’te grup kurmasının engellenmemesi, Kürtçe televizyon kurulması ve devletin PKK ile görüşmesinin tabu olmaktan çıkarılması önemli gelişmeler. Ama bizden bunlara şükretmemiz isteniyor, ya da her eleştiride Diyarbakır cezaevinin artık olmadığı ima edilerek neredeyse gözdağı veriliyorsa, çözüme çok yakın olduğumuzu da hayal etmemeliyiz. Benim izlenimim AKP’nin 2011 genel seçimlerine kadar Kürt sorununu bugün olduğu noktada tutmaya çalışacağıdır. Yani AKP muhtemelen çözüm yolunda fazla bir şey yapmayarak milliyetçi oyları, açılımdan tamamen vazgeçmeyerek de Kürt illerindeki oyları kaybetmemeye çalışacaktır. Ne yazık ki AKP’nin ateşkesten de, ateşkesin bozulmasından da çıkarı var. Eğer AKP’nin işine yarayan sadece barış  olsaydı, herhalde işimiz daha kolay olurdu.

Kürt sorununun adil ve kalıcı çözümü için sorunu çözmek isteyenlerin PKK’yi bitirme planlarıyla oyalanmak yerine Kürt sorununu çözmekle ilgilenmesi gerekiyor. Eksiksiz demokrasiden, bölgesel özerklikten ve Türkiye’nin (ve elbette öncelikle devletin) tarihiyle yüzleşmesinden oluşan kapsamlı bir barış sürecine ihtiyaç var. Devlet seçilmiş Kürt yöneticileri hapse tıkarak kartları elinde tutmak istiyor. Bizimse artık elimizdeki bütün kartları masaya açmamızın zamanı geldi.