Ana Sayfa Blog Sayfa 5326

Eyleme sarılarak katılabilirsiniz

8 Ocak 2011 Cumartesi günü Saat 12:00 – 18:00 arası Eşcinsel, Bi, Trans, HIV/AIDS fobilerine karşı Galatasaray Lisesi önünde Sarılma Eylemi düzenleniyor.

Eylemin içeriği, toplum içinde “Ben Eşcinselim, Ben HIV Pozitif’im, Ben Biseksüelim, Ben Trans’ım; SARIL BANA” dövizlerini elimizde tutup insanların sarılmalarını beklemek. Amaç görünürlülük ve eyleme dışarıdan insanların da destek verdiğini toplumun geri kalanın da görmesini sağlamak.

İlk eylemde küçük bir grup olarak yaklasık 500 kişi sarılıp performansa dahil olmuştu.

FAGtr’nin cagrisini iletiyoruz:

“Sarilma eylemini, sokakta uzerlerinde “Ben Escinselim, Ben HIV pozitifim, Ben Biseksuelim, Ben Transim; SARIL BANA” yazili olan dovizlerimizi ellerimizde tutarak gecen insanlarin anlayip bize sarilmalarini bekleyecegimiz bir eylem olarak planlamistik. Amac, gorunurluk ve sokaktan gecen bize sarilarak eyleme destek veren insanlari da bu eylemin bir parcasi yapmak…; O sirada Istiklal Caddesi uzerinde yuruyen ve eyleme sadece bakip gecen insanlara da, bize destek veren insanlari gostermekti. Lanetli olmadigimizi ve onlarin da bize sarilabilecegini fark ettirmekti.

Homo, Bi, Trans, HIV+ Fobisine karsi Sarilma eylemi(Free Hugs) adi altindaki eylemimizin duyurusunu eylem tarihinden 1 hafta once cesitli e-mail gruplarina, dernekler ve olusumlara yapmistik. 11 Eylul 2010 Cumartesi gunu FAGtr’nin organize ettigi ilk sarilma eyleminde, dovizleri tutan 10-15 kisiydik. Yaklasik 5 saat icerisinde 700 kisi bizlere sarildi, eylem beklentimizden cok daha fazla dikkat cekti. Bizlere sarilanlarin yani sira performansi engellemeye calisan insanlar da oldu, ancak bu kucuk rahatsizliklar bizlere geri adim attiramadi.

Sirada ikinci eylem planimiz var:

8 Ocak 2011 Cumartesi gunu saat 12:00 – 18:00 arasinda yine Galatasaray Lisesi onunde “Homo, Bi, Trans, HIV+ Fobisine karsi saril bana” diyecegiz, gon ulluler ile tekrar bulusup 2. Sarilma Eylemimizi (Free Hugs 2) gerceklestirecegiz. Eylemde Doviz tutmak isteyen arkadaslar mail adreslerine iletisim bilgilerini gonderirlerse cok iyi olur.”

Iletisim:

fagtrgooglegroups.com & punkbetch7gmail.com

Facebook Eylem sayfasi

Facebook FAGtr

FAGtr Blog

Lambdaistanbul LGBTT Dayanisma Dernegi

Tel: +90 (0) 212 245 70 68

Istiklâl Caddesi, Katip Celebi Mah. Tel Sok. No: 28/6 Kat:5

Beyoglu – Istanbul

www.lambdaistanbul.org

[email protected]

(Yeşil Gazete)

Yasemin Göksu: “Asıl önceliğimiz silikozis hastası kot kumlama işçileri”

Birileri modaya uyabilsin diye onlar ölüyor. İlişki bu kadar doğrudan, bu kadar net. Silikozis hastası kot kumlama işçileri, yapılan 2010 yıl sonu anketinde Yeşil Gazete okurları tarafından “Türkiye’de yılın kişisi” seçildiler, hemen ardında da Meclis’te hayatlarını ilgilendiren önemli bir düzenleme yapıldı. Ama komisyondan geçen bu düzenleme şu an için işçilerin beklentilerinin tamamını karşılamıyor. Mücadeleleri şüphesiz ses getirdi, kazanımları yenileri için mücadele gücü verdi. Yeşiller Partisi’nin kurucularından biri olan, sanatçı Yasemin Göksu da bu mücadelenin en başından beri onların yakınında olup omuz verenlerden… Göksu’ya hastalığı, işçilerin yaşam koşullarını ve taleplerini sorduk. İşte kazanımların heyecanını ve umutlarını yansıttığı röportaj…

Yeşil Gazete’nin düzenlediği “yılın şeyleri” anketinde “silikozis hastası kot kumlama işçileri” “Türkiye’de yılın insanı” seçildi. Sizce neden? Okurların bu seçimi size ne hissettirdi?

Okurların % 28’le bile olsa, yine de bir kısım insan bu korkunç olayın farkında demektir, bu iyi bir şey. Geneli tepkisiz ve belleksiz olan bir toplum için yine de iyi bir farkındalıktır diye düşünüyorum ve umutlanıyorum elbette. Benim taammüden cinayet dediğim bu olay, aslında 2004 yılında ortaya çıktığından bu yana çok can aldı. Silikozis hastası kot kumlama işçileri ile dayanışma komitesi sayesinde kitlelere duyurulunca, insanların yüreğini paralayan dramatik hikâyeler de ortaya döküldü. Olayın boyutları öylesine büyük, arkasındaki gerçek öylesine yakıcı ki, doğal olarak öğrenen herkes tarafından büyük bir infialle karşılandı. Tabii sebebinin, yalnızca insan eliyle kurgulanmış bir moda üzerinden, milyarlarca dolar rant elde etmek olması, direk vicdanları sızlatıp isyan duygularının harekete geçirmesine sebep oldu.


“Kot kumlama atölyeleri kapatılmalı”

Kot kumlama işçileri ne istiyor?

Kot kumlama işçileri tek bir şey istemiyor. 3 yıla yakın bir zamandır, isteklerimiz konusunda adım adım ilerleyerek, net taleplerle doğru adreslere gitmeye çalışarak, çok dikkatli bir mücadele yürüttük.

En başta yapmamız gereken şey, bu faciayı geniş kitlelere duyurmaktı. Amacımız hem sahiplenilmeyi sağlamak, hem de kot kumlamada çalışmış ama silikoz hastası olduğunu bilmeyen, bilse de ne yapacağını bilmeyen insanlara sesimizi duyurmak. Meslek hastalıkları hastanelerine başvurarak sağlık taramasından geçmelerini sağlamak.

Hükümetten taleplerimiz ise şunlar:

1-   Kot kumlama atölyelerinin tespit edilip derhal kapatılması, bu yöntemle kot ağartma işleminin yasaklanması.

2-  Çalışma Bakanlığının İLO-WHO iş sağlığı ortak komitesi kararları ile uyumlu olarak hazırladığı, “ULUSAL PNÖMOKONYOZ ÖNLEME EYLEM PLANI”nın uygulanması.

3-Çalışma Bakanlığı, Sendikalar ve meslek odaları temsilcileriyle ortak bir komisyon oluşturularak, işçilerin zararlarının tespit edilmesi ve karşılanması.

4- İşçilerin hastalanmasına yol açan şirketler ve ihmali bulunan kurumların, işçilere tazminat ödemesinin sağlanması.

5- Kot kumlama işinde çalışmış tüm işçilerin, sigortalı olup olmadığına bakılmaksızın, hastanelerde ücretsiz bakımlarının ve tedavilerinin sağlanması.

6- İşçilerin Silikozis hastalığına yakalanmasında ihmali ve sorumluluğu bulunan yetkililerin yargılanarak cezalandırılması.

7-Adalet Bakanlığı’nın, hasta ve ölen içilerinin yakınları için ” adli müzaheret kararı” çıkarması.

” Adli müzaheret kararı” nedir?

Hasta işçiler ve ölenlerin yakınları çok yoksul ve ihtiyaç sahibi oldukları için, açmaları gereken davaların harçlarını ödeyecek durumda değillerdi. Bu harçlardan muaf olmaları için Adalet Bakanlığı tarafından yapılması gereken düzenlemenin adı bu.


“Mücadele üç yıldır sürüyor”

Sağlık hakları için yapılan bu direniş ne zamandır sürüyor? Kazanımlar yeterli mi? Hedef ne?

3 yıldır sürüyor. Bugüne dek kazanımlarımız oldu tabii ama yeterli değil. Sağlık Bakanlığı kot kumlama işini yasakladı. Hastalığın tedavisi olmamasına karşın, yine de hastalarımız zaman zaman silikozise bağlı tüberküloz vb hastalıklar yaşıyorlar. Hem silikozis teşhisinde hem de zaman zaman atak yapan ilgili hastalıklar sırasında hastalara ücretsiz tedavi olanağı sağladı.

Sıradaki talebimiz kayıt dışı çalıştırılmış işçilerin sigortalı olup olmadıklarına bakılmaksızın tamamına Maluliyet Geliri bağlanması. Hükümetin ilgili bakanlıkları ile görüşmelerimizi iki yıldır aralıksız sürdürdük. Çalışma Bakanlığı ve hükümet nezdinde yürüttüğümüz temaslar sonunda, şu anda görüşülmekte olan torba yasa tasarısına, silikozis hastası kot işçileri ile ilgili bir düzenleme kondu. Bu çok önemliydi. Ama silikoz hastası işçilerin, özürlüler ve yoksul vatandaşlar için hazırlanan bir sosyal yardım tasarısından yararlandırmak istemelerine karşı çıktık. Zira bu ödenek, maluliyetleri oranında, %40’ın üzerine 100 TL, %60’ın üzerine 200 TL, %80 in üzerine 300 TL ödenmesini vadediyordu. Ve hastanın ölümü halinde aileye verilmeden kesiliyordu. Oysa işçi arkadaşlar haklı olarak, ölümleri halinde yoksul ve desteksiz olan ailelerine bir maaş kalsın istiyorlar. Umarım hükümet ve muhalefet partileri üzerinde yarattığımız farkındalık, bizi, bu doğru girişimin yanlış sonucundan döndürür.

Ama dün, yani 6 Ocak 2011 itibariyle komisyondan geçen karara bakarak, durumun tam anlaşılamadığını düşündüğümü söyleyebilirim. 5510 ile özürlüler yasasının karışımı bir tasarı düzenlenmiş. Evet bir malulen emeklilik hakkı var görünüyor ama %40 iş göremezlik oranının altına hiç bir hak tanınmamış. Oysa bizim hasta arkadaşlarımızın hemen hepsi bu oranın altında. Oksijen makinesine bağlı ayağa kalkamayan insanlar %26-28 oranında mağdurlar. %40 ve üstü demek zaten umutsuz bir durum demek. Yani çok üzülerek şunu söyleyebilirim, Bu oranın üzerine çıkmış hastaların bu gelirden uzun süre yararlanma şansı bile yok. Ve 3 aylık bir süre koyarak, bu sürede durumunu bildiren işçiler yararlanabilir diyorlar. Oysa Silikozis, zaman içinde kendisini gösteren bir hastalık. İş bitti, yarın da hastalık ortaya çıkar diye birşey yok. Ayrıca bazı yerlerde de halen sürüyor.

Devletin tedavi masraflarını karşılaması çözüm mü?

Tek başına çözüm değil ama ciddi bir destek. Esas olan kesinlikle önlenmesi.

Bir kot kumlama işçisi için silikozis adlı akciğer hastalığı kader midir? Çözüm ne? Hastalık ölümcül mü? Ya da sonun bu olması kaçınılmaz mı?

Bir işçi eğer kot kumlama işinde çalıştı ya da çalışıyor ise hastalanması kaçınılmazdır. Çünkü silika tozu ile yapılan kot ağartma işi, her şekilde risklidir. Tek çözüm bu yöntemin kesinlikle kullanılmamasıdır. Silikozis tedavisi olmayan ölümcül ama önlenebilir bir hastalıktır.


“46 arkadaşımızı kaybettik”

Kaç işçi hasta? Ne kadarı tehlikede, can kaybı kaç kişi?

Kot kumlama işinde çalışan işçi sayısı tam olarak bilinmemekle birlikte, tahmin edilen 10.000’in üzerinde olduğudur. Şu ana kadar hastaneye başvuran her iki işçiden birine Silikozis tanısı konulduğu için, hasta işçi sayısını da 5.000 civarı diye tahmin ediyoruz. Ama muhalefet partilerinin hazırladıkları soru önergelerine hükümetin verdiği yanıt, 1388 işçi silikoz hastası olarak gözüküyor.

Elbette önemli sayıda göçmen işçi de çalışmış. Ama bir ikisi dışında ulaşabildiğimiz kimse olmadı ne yazık ki. Bugüne dek 46 arkadaşımızı kaybettik.

Dünyada kot kumlama işçilerinin durumu nedir? Kot kumlama dünyanın daha çok hangi bölgelerinde yoğunlaşıyor?

Bu yöntemle yapılan kot kumlama işi 1950’de Amerika’da yasaklanmış. Ama bilinen bütün büyük kot üreticileri, işlerini taşeron şirketler vasıtası ile, merdiven altı tabir edilen atölyeler üzerinden yürütmüşler. Komitemizin sağladığı toplumsal farkındalık sebebiyle son bir iki senedir, Mısır, Bengladeş, Endonezya gibi ülkelere taşıdılar bu atölyeleri.

Geçtiğimiz ay, uluslararası bir STK olan CCC’in (Clean Clothes Campain) Bandırma’da düzenlediği bir çalıştaya katıldım. Dünyanın pek çok yerinden tekstil işçileri gelmişlerdi. Biz orada komiteden birkaç kişi olarak bir workshop yaptık. Ayrıca Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlilerinden Ethem Özgüven, Petra Holzer ve Selçuk Erzurumlu’nun hazırladıkları “Toz” belgeselini gösterdik.

Orada konuştuğumuz işçiler içinden Çin’den gelen bir sendika yöneticisi, daha sonra bize gönderdiği bir mektupta, Çin’de bu işin çok yaygın yapıldığını yazdı. Daha önce farkında değilmiş ama bizim belgeselimizi seyrettikten sonra, orada derin bir araştırma yaptığını ve karşısına çıkan gerçekten ürktüğünü anlatmış. Seneye Çin’e giderek bu işi orada anlatacağız.

Yalnız komitemiz adına onurla şunu söyleyebilirim ki, biz bir avuç insan, şüphesiz dünyada da bir farkındalık yarattık. 2010 senesinde inanılmaz bir şey oldu. En büyük jean devlerinden Levis, H&M, C&A kendi sitelerinde, kot kumlama işini bıraktıklarını ilan ettiler. Çeşitli yerlerden bununla ilgili tebrikler aldık.


“Sesimiz nefesiniz”

Neden işçilerle dayanışma içindesiniz?

Yukarıda anlattığım birçok şey, neden bu işçilerle dayanışma içinde olduğumu açıklıyordur sanırım. Ben bu komiteye Yeşiller Partisi’ni temsilen girdim. Bugüne dek bu temsiliyeti başarı ile yürüttüğümü düşünüyorum. Ama artık o hasta arkadaşlarımızla da, komitedeki arkadaşlarımızla da bir aile gibi olduk. Eşlerini, çocuklarını, sorunlarını yakından tanıyoruz. Benimle birlikte çeşitli meslek ve sanat dallarından arkadaşlarım da bu dayanışmaya katıldılar.

Çok ayrı meslek ve iş alanlarından ve ayrıca çok farklı politik yapılardan gelmemize rağmen, asıl önceliğimiz hep ve daima silikozis hastası kot kumlama işçileri oldu. Düzenlediğimiz eylemlerin, bizler de dahil, eyleme destek veren hiçbir parti, sendika, STK, dernek, kurum vb. yapılar için politik bir şov alanı olmasına izin vermedik. Bu anlamda çok istikrarlı bir strateji yürüttük.

İki yıl önce, hasta işçilerin sağlık ve hukuk giderlerini karşılamak için “Sesimiz nefesiniz” isimli büyük bir etkinlik düzenledik. Bu ay, yani Ocak ayının 25’inde bu etkinliğin ikincisini düzenliyoruz. Pek çok müzisyen, oyuncu, gazeteci, yazar vb. mesleklerden dostlarımızın katılımı ile yine iyi bir sonuç elde edeceğimizi düşünüyorum.

Geçen yıl bir proje sebebiyle tanıştığım ve aynı sahneyi paylaşmaktan çok mutlu olduğum, İspanyol dans sanatçısı Cristiane Azem bile, bu geceye katkı sunmak üzere İstanbul’a gelecek. Bu az bir şey değil.

Röportaj: Işıl Sarıyüce – Yeşil Gazete

Bodrumlular Kenan Evren’e karşı

Yalıkavak’ta aralarında Yeşiller Partisi kurucularından Bilge Contepe’nin de bulunduğu Bodrum Demokratik Düşünce Platformuna üye bir grup, ”Kenan Evren Caddesi” isminin ”Aratepe Demokrasi Caddesi” olarak değiştirilmesi için topladıkları dilekçeleri Yalıkavak Belediye Başkanlığına verdi.

”Kenan Evren Caddesi”nin isminin değiştirilmesi için Yalıkavak pazarında stant açarak topladıkları yaklaşık 450 dilekçeyi Yalıkavak Belediyesi Başkan Vekili Nevcihan Özcan’a teslim etti.

Şehbal Şenyurt, grup adına gazetecilere yaptığı açıklamada, platform olarak daha önce de Kenan Evren hakkında suç duyurusunda bulunduklarını anımsattı.

”Kenan Evren Caddesi” isiminin değiştirilmesi için çalıştıklarını belirten Şenyurt,

Darbeler felsefesinin sorgulanmasını istiyoruz. Böyle kültür merkezi, sokak gibi yerlere bu kişilerin isimlerinin verilmesi darbe felsefesinin ödüllendirilmesidir. Eski isimlerin, toplumun kendi inisiyatifiyle çıkardığı isimlerin, geri kazanılmasını istiyoruz. Bu caddenin isminin ‘Aratepe Demokrasi Caddesi’ olmasını istiyoruz.

dedi.

”ŞUBAT AYI MECLİS TOPLANTISINDA GÜNDEME ALACAĞIZ”

Yalıkavak’ta yaşayan platform üyesi Necdet Oğuz ise Yalıkavak’ta darbe yapmış bir generalin isminin bir caddeye verilmesini istemediklerini ifade ederek, ”Etkinliğimiz sabah engellenmek istendi. Karakola davet ettiler, eylemi durdurmamızı istediler. Karakolda yaptığımız görüşmeler sonucunda bazı prosedürleri yerine getirdik ve dilekçe toplamaya devam ettik. Dilekçe toplama kampanyası devam edecek. Sonuca ulaştığımızda da şenlik havasında kutlamayı düşünüyoruz” diye konuştu.

Yalıkavak Belediyesi Başkan Vekili Özcan da vatandaşların daha önce de bu tür talepleri olduğunu dile getirdi.

Kendisine iletilen dilekçeleri değerlendireceğini kaydeden Özcan,

Bu kadar dilekçeyi göz ardı edemem, yüzlerce dilekçe geldi. Şubat ayındaki meclis toplantısında konuyu gündemimize alacağız. İnşallah Şubat ayında gider caddeye yeni ismini asarız. Eğer platform üyeleri bir şenlik hazırlarsa onlarla oluruz.

dedi.

(Kent Haber)

Öğrenci temsilcisi mi, öğrencilerin temsilcisi mi?

Abdullah Gül, öğrenciyken Cevdet Sunay cumhurbaşkanı olmalı. 12 Mart’ı öğrenciyken gören bir kişiden bahsediyoruz. İslami kesimin öğrenci liderlerinden biri. Milli Türk Talebe Birliği’nin sembol isimlerinden.

Aradan kırk yıl geçmiş. Yıl 2011. Abdullah Gül Cumhurbaşkanı, yine ülke öğrenci protestolarıyla çalkalanıyor. Öğrencilerde bir hareketlenme var. Saflaşma eskisi kadar net değil. Belki öğrenci hareketi güçlenince çıkacak eski saflaşmalar. Şimdi gerek duyulmuyor öğrencilerin karşısına çıkartılacak yedek kuvvetlere. Ankara’da her gün bir hareket var. 2 saat önce, Türkiye’nin Başkenti’nin merkezi olan Kızılay’da bir abluka vardı. Açılımının dün Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı olduğunu öğrendiğim TOMA’lar şehir merkezine gelecek öğrenciler bekliyordu hafif hafif halka “patron kim görün” mesajı vererek. Aslında beklenen öğrenciler değil. O öğrenciler zaten hep Kızılay’da. Beklenen, öğrencilerin bir grup haline gelmesi. Toplanması. Bir de slogan atarlarsa üstlerine toma! toma! diye sular sıkılır, gazlar atılır, bilinmez. (Yaklaşın 2 hafta önce, bir grup kızıl önlüklü insan, Grup Yorum şarkıları söyleyip halay çekiyordu. Yanlarından yürüyüp geçtim. Bizim üstümüze doğru, daha doğrusu halay çekenlere doğru, polisler koşmaya başladı. Geç kalmışlardı eyleme. Ankara, böyle bir yer.) TOMA’lar ve otobüsler ülke başkentinde, ülkenin öğrencilerini beklerken, 40 yıl sonra öğrenci liderleriyle Cumhurbaşkanı görüşüyor.

Başlığı böyle atalım. “Cumhurbaşkanı, üniversite öğrencileriyle görüşüyor.” Gerçekten mi? Evet! TOMA ile beklenen öğrencileri mi? Sanmam. Kimleri peki? Üniversite temsilcileriyle. Kimdir öğrenci temsilcisi? Bilinmez. Bu yazıyı okuyan ve yakın zamanda mezun olan ya da halen öğrenci olanlar düşünsün. Hatırlayan var mı üniversite temsilcilerinin kim olduğunu? Seçilmiş kişilermiş bunlar. Soruyu değiştirip tekrar sorayım: Bu yazıyı okuyan ve yakın zaman da mezun olan ya da halen öğrenci olanlar düşünsün. Hiç öğrenci temsilcisi seçimine dahil oldunuz mu? Size gelip aday olur musunuz diyen oldu mu? Ya da o adaya değil de bu adaya yönelik bir oy kullanmanızı sizden isteyen oldu mu? Demokrasicilik oynanan okullarda belki bunun yanıtı evet olabilir ama 2003 yılında lisansa girmiş ve halen öğrencilikle alakası olan biri olarak ben yanıt verebilirim: Hayır. Hem de iki soruya birden hayır. Ne yapar bu öğrenci temsilcisi bilen var mı? Hayır. Yani bu kişiler öğrenci temsilcisi olabilirler tüzüklere göre ama öğrencilerin temsilcisi olamazlar. Şimdi bu kişilerle Cumhurbaşkanı öğrenci sorunlarını konuşursa ne çıkabilir ortaya? “Cumhurbaşkanım, biz şenliklerimize sanatçı getirmekte zorlanıyoruz, Devlet Sanatçıları’nın üniversitelere gelmesinin kolaylaştırılmasını istiyoruz!” “Cumhurbaşkanım, okulumuza helikopter pisti istiyoruz!” Bunlar tabi ki gerçek değil ve uç. Fakat gerçek konuların, gerçek temsilcilerle konuşulabileceğini düşünürsek tabii ki çok da uzak değil.

Bir soru daha soralım. Yıl 1969. Abdullah Gül İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci. Öğrenci olayları da had safhada. Cevdet Suncay da diyor ki “Şu üniversite öğrencileriyle bir konuşalım bakalım.” Abdullah Gül,  Cumhurbaşkanı’nın görüşeceği öğrenciler arasında olur muydu olmaz mıydı? Benim yanıtım belli. Gül, görüşülecek öğrenciler arasında olmazdı. O dönemin Cumhurbaşkanı için de Gül, marjinal, ideolojik ve provoke edilmiş öğrencilerin içinde olurdu. Peki neden şimdi, kendisiyle görüşmek isteyen öğrencileri ilk önce emniyet amiriyle daha sonra genel sekreterle görüştürüyor da; kendisi görüşmüyor? Neden Cumhurbaşkanı, öğrencilerle görüşecekse, öğrenciyken ciddiye bile almayacağı sıfatları kendisine muhattap alıyor?

Öğrenci sorunlarını, ülke sorunlarını kendine dert edinenler takım elbiselerle rol çalanlar değil; TOMA’ların bekledikleri…

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Ölüm tehdidi altında bir sanatçı

İspanya’nın önemli gazetesi El Pais, Şükran Moral ile telefonla yaptığı mülakata ilişkin haberinde Moral’ın, bazılarınca “Türkiye’nin en cesur kadını” olarak nitelendiğine dikkat çekti. Gazete, “Lezbiyen temalı performansı, hoşgörüsüzlerin saldırılarını provoke etti” dediği Moral’ın, İstanbul’da sahnede lezbiyen performansını sahnelemesinin ardından gelen “ölüm tehditleri” nedeniyle Türkiye’den İtalya’ya kaçtığını yazdı.

Şükran Moral da, mülakatta Türkiye’de “Yeni fikirlere hazır olmayan çok insan var” derken korktuğunu da söyledi.

Moral “Her zaman kışkırtmaya çalıştım ancak 20 yıllık kariyerimde ilk defa çalışmalarım nedeniyle kaçmak zorunda kaldım. Korkuyorum, özellikle çalışmalarımı bitirememekten” şeklinde konuştu.

Türkiye’de reaksiyonların ne olacağını tahmin etmenin mümkün olmadığını savunan Moral “Geçen yıl, vajinası açık ve kanla dolu bir kadının fotoğrafını sergiledim ve hiçbir şey olmadı” diyen Moral, “Toplum tarafından unutulan insanları sergilemek için çalışıyorum, eşcinseller, deliler, özellikle kadınlar. Bir çeşit sahne tilkisiyim” ifadelerini kullandı.

Şükran Moral, Türkiye’ye döneceğini ısrarla belirtirken, “Biz sanatçıların sonuna dek sürgünde yaşabilme lüksümüz olduğuna inanmıyorum” dedi. (Anka, Kaos GL)

Loç – 24 ocak – hapisten çıkanlar

Benim yazılarım gün geçtikçe Hıncal Uluç yazıları gibi olmaya başladı. Ama neyse.

Önce şuna bir bakalım :

6094 SAYILI YENİLENEBİLİR ENERJİ KAYNAKLARININ ELEKTRİK ENERJİSİ ÜRETİMİ AMAÇLI KULLANIMINA İLİŞKİN KANUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN

28 Aralık da mecliste  yasa onaylandı, cumhurbaşkanı henüz onaylamadığından ve resmi gazete de yayinlanmadigindan resmen yururluge girmemiş olan soz konusu yasanın 5/3. Maddesi:

Milli park, tabiat parkı, tabiat anıtı ile tabiatı koruma alanlarında, muhafaza ormanlarında,  yaban  hayatı   geliştirme  sahalarında,  özel  çevre  koruma bölgelerinde  ilgili Bakanlığın, doğal sit alanlarında ise ilgili koruma bölge kurulunun olumlu görüşü alınmak kaydıyla yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim tesislerinin kurulmasına izin verilir.

Yani;

Tabiatı ve Biyolojik çeşitliliği  koruma Kanunu’ndan önce milli park, sit ve diğer korunan alanlar HESLERE AÇILMIŞTIR

Bunu görünce neden karamsar bir yazı yazdığımı ve neden sevinemediğimi sanırım görüyoruz , evet beceremedik ve yasa paşa paşa geçti. Gözümüz aydın. Biz böyle 55bin parça iken, birileri yeni yıla 3 gün yasayı geçirdi. Helal olsun!

İşte durum böyle olunca Türkiye Su Meclisi 24 Ocak’ta Anadolu’ya sahip çıkıyoruz isimli bir etkinliğe tüm ekolojistleri , Anadolu’ya sahip çıkanları göreve çağırıyor. Sanırım cidden kaybediyoruz. Kaybetmemek adına yapacağız az şeylerden biri de sanırım bu etkinlik, en azından vicdanlarımızı rahatlatmak adına. Mazeretsiz, hesapsız, kitapsız.

LOÇ’ta ise önce mühürleme, ardından gelen Yürütme’yi durdurma kararı çıktı. Bütün bunlar hiç siyasi hareketin arka bahçesi olmadan hareket eden tüm adanmışlığı ile harekete kendini adayan son derece iyi niyetli, özverili bir insanın Yakup Okumuşoğlu’nun inanılmaz, inadına mücadelesinin sonucudur. Kocaman bir teşekkürü hak ediyor sanırım. Bu ülkede pirincin içinde pirinç gibi görünmeyen ender değerlerden biridir. Mücadele de bize kılavuz olmaya umarım uzun süre devam eder ancak LOÇ konusunda iyimser olmak erken midir emin değilim. Bekleyip göreceğiz.  Ama şu bir gerçek ki ekoloji hareketi, siyasi söylemlerin arka bahçesi, biblosu olmaktan çıkıp halkla bütünleştikçe, çok daha kazanılabilir hale geliyor. İşte Yuvarlakçay, işte LOÇ.

Basını son günlerde meşgul eden bir başka gündem ise Hizbullahçıların hapisten çıkması bunu uzun uzadıya başka bir yazıda öncesi sonrası olarak kaleme alacağım ama ancak şimdilik şaşırmadığımı, evet çıkan yasanın sonuçlarının tam da bu noktada olması açısından şaşırılmaması gerektiğini düşünüyorum. Vatana millete hayırlı olsun. Onlar çıkarken, su sıkılarak ODTÜ’lü öğrenciler en doğal hakları ellerinden alınarak püskürtülür, üstelik demokrasi ile yönetilen bir yerlerde, ilginç günlerden geçiyoruz ve ben kızlarımın bu ülkede okumaması gerektiğine inanıyorum gün geçtikçe. Nedense???

Not: Allianoi için minik bir katkı koymak isterseniz Mimarlar Odası Karaköy şubesine uğrayıp kendinize bir masa takvimi armağan edebilirsiniz.

Samast’a tahliye yolu açıldı

Hrant Dink’in katil zanlısı Ogün Samast’ın, çocuk mahkemesinde yargılanması halinde, yaklaşık 1 yıl içinde hüküm giymemesi durumunda tahliye olacağı belirtildi.

Dink ailesi avukatlarından Arzu Becerik, katil zanlısı Ogün Samast’ın çocuk mahkemesinde yargılanması halinde serbest kalacağı endişesini dile getirdi.  Ntv’nin haberine göre, Samast’ın çocuk mahkemesine gönderilmesiyle davanın sürüncemede kalacağı, uzun süre kararın çıkmayacağı şeklinde bir izlenim oluştuğunu söyleyen Becerik, “Eğer Samast çocuk mahkemesinde yargılanmaya devam ederse 5 senede çıkacak” dedi.

Becerik’e göre tetikçi Samast çocuk mahkemesinde yargılanırsa tutukluluk sınırı ve aldığı ceza da diğer sanıklara göre yarı yarıya azalacak:  “Eğer çocuk mahkemesinde kalırsa yargılama sevk maddesi aynı olmakla beraber, çocuk olması nedeniyle, hem tutukluluk süresi hem de yargılama usülleri açısından çocuk mahkemesinin usüllerine tabii olacak.”

Bu durumda Ogün Samast, 5. yılının dolacağı 2012 yılının ocak ayında, hala hüküm giymemişse cezaevinden çıkabilecek. (Cumhuriyet)

ODTÜ’deki polis müdahalesi İstanbul’da protesto edildi

ODTÜ’deki sert polis müdahalesine İstanbul’dan yanıt gecikmedi. Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen yüzlerce üniversite öğrencisi, bugün yaşanan polis şiddetini ve AKP’yi protesto etti.

Ankara’da AKP Genel Merkezi’ne yürüyüş düzenlemek isteyen üniversitelilere polisin ağır müdahalede bulunması, dün akşam da İstanbul’da protesto edildi. Öğrenci Kolektifleri, Emek Gençliği, Genç-Sen, Gençlik Muhalefeti ve TKP’li Öğrenciler’in çağrısıyla bir araya gelen üniversiteliler, Galatasaray Lisesi önünde toplandı. “Üniversiteler Bizimdir AKP’ye, Polise ve YÖK’e Teslim Etmeyeceğiz” pankartı açılan eylem, “Polis dışarı bilim içeri” , “AKP defol üniversiteler bizimdir”, “Katil polis üniversiteden defol” sloganları atılmasıyla başladı. Öğrenciler ayrıca Taksim Meydanı’na gelmeden önce bir süre İstiklâl Caddesi üzerinde oturdular ve Beyazıt Marşı’nı hep bir ağızdan söylediler.

Taksim Tramvay Durağı’nda yapılan basın açıklamasını Marmara Üniversitesi’nden bir öğrenci okudu. Açıklamada, “Eşit Parasız, Anadilde Eğitim istiyoruz sloganıyla bugün ODTÜ’den AKP il binasına yürümek isteyen arkadaşlarımıza 6 zırhlı araç ve 2200 polis sert bir şekilde saldırmıştır. Polisin tazyikli su ve gaz bombalı saldırısına rağmen yürümek isteyen arkadaşlarımız bir saatten fazla polis karşısında kararlı bir şekilde direnmiştir. Bugün aynı zamanda Marmara Üniversitesi’nde bir arkadaşımıza ülkücü faşistler satırla saldırmış ve arkadaşımız yaralanmıştır ” dendi.

“Üniversiteler AKP’nin arka bahçesi hâline getirilmek isteniyor”
Açıklamada ayrıca, YÖK’ün sene başında aldığı sivil polis kararı, YTÜ’de, Hacettepe’de, Anadolu Üniversitesi’nde ÖGB ve polisin saldırıları, ‘parasız eğitim istiyoruz’ pankartı açtığı için aylardır tutuklu olan üniversiteliler, Dolmabahçe’deki sert müdahale ve İÜ’de polise 1 yıl boyunca sınırsız arama izni veren mahkeme kararının, ODTÜ’de yaşananlardan bağımsız olmadığı vurgulandı.

Üniversitelerin AKP’nin arka bahçesi hâline getirilmek istendiği belirtilen öğrenciler, “AKP bizden susup oturmamızı bekliyor. Üniversitelerde rahatça at koşturabilmek istiyor. Ancak üniversitelerimizde yaşanan gelişmeler karşısında sessiz kalmayan bizle susmayacağız. AKP’ye polise, Yök’e karşı üniversitelerimizi savunmaya, taleplerimizi her yerde büyüterek haykırmaya devam edeceğiz” şeklinde konuştu.

Üniversite Konferansı hatırlatıldı
Açıklama, 7 Ocak Cuma günü saat 13:00’de Beşiktaş Mustafa Kemal Kültür Merkezi’nde düzenlenecek Üniversite Konferansı’nın bütün üniversitelilerin serbestçe konuşabileceği, üniversitenin sorunlarının tartışılacağı bir kürsü olacağı hatırlatılarak sona erdi. (ajanslar)

Uluslararası Af Örgütü: Türkiye’ye biber gazı satılmasın

Satılan göz yaşartıcı bombaların güvenlik güçleri tarafından kötüye kullanıldığına dikkat çeken örgüt “Türkiye’ye biber gazı satılmasın” uyarısında da bulundu.

Gelişmiş ülkelerin üçüncü dünya ülkeleriyle silah ticaretinin arttığına dikkat çeken Uluslararası Af Örgütü “Silahlar, satılan ülkelerde insan hakları ihlallerine yol açıyor” eleştirisini yaptı. Satılan göz yaşartıcı bombaların güven güçleri tarafından kötüye kullanıldığına dikkat çeken örgüt “Türkiye’ye biber gazı satılmasın” uyarısında bulundu.

Fırat Haber Ajansı’nda yayımlanan habere göre, Uluslararası Af Örgütü, gelişmiş ülkeler kulübü G-8 üyesi ülkelerin silah ticaretine ilişkin ayrıntılı bir rapor yayımladı. Zengin ülkelerin silah ticaretten büyük kazanç sağladıklarını dikkat çeken örgüt “Silahlar satıldıktan sonra yapılan denetimler yetersiz ve böylece insan hakları ihlalleri daha artıyor” bilgisini verdi.

Özellikle G-8’in AB üyesi ülkelerine çağrı yapan Af Örgütü en sert uyarıyı da Almanya’ya yaptı. 1997-2001 yılları arasında silah ticaretinde büyük farkla önde olan Almanya’nın hala ABD, Fransa, Rusya ve İngiltere ile birlikte en fazla silah satan ülkelerin başında geldiğine dikkat çekildi.

Ayrıca dünya çapında silah ihracatının neredeyse çoğunu G-8 üyesi ülkeler tarafından yapıldığını hatırlatan örgüt, “Silahlar dünyanın en sorunlu ve fakir ülkelere satılıyor. Zengin ülkeler kimlerle ticaret yaptıkları konusunu gözden geçirmeliler” çağrısı yaptı.

G-8 üyesi ülkelerin sadece silah ticaretinden elde ettikleri kazancı düşündüğüne söyleyen Af Örgütü yetkilisi Dr. Mathias John ise “Uluslararası kamuoyu Irak’taki savaştan büyük dersler çıkartmalı. Özellikle de bölgeye satılan silahların büyük ölçüde insan hakları ihlallerine yol açtığını unutmamalıyız” şeklinde konuştu. İhlallerden G-8 ülkelerinin de payı olduğuna dikkat çeken insan hakları savuncusu “Silahların satıldığı ülkelerde sıkı kontroller olmalı” dedi.

Almanya’ya yapılan en önemli eleştiri ise cephanelikler ve öldürücü olmayan mühimmatın yüksek düzeyde olması. Almanya’nın Türkiye, Pakistan, Meksika ve Suudi Arabistan gibi ülkelere cephane fabrikası açma lisansını verdiğini hatırlatan Af Örgütü “Sorunlu bölgelerde silah üretimi daha da kolaylaşıyor” uyarısını yaptı. Söz konusu ülkelere gösterilere müdahale amaçlı kullanılan göz yaşartıcı silah satışının da insan hakları ihlali anlamına geldiği belirtildi. (Redhaber)

Türkiye’de yoksulların oranı artıyor

AKP hükümetinin iddialarının aksine Türkiye’de yoksulların oranı daha da artarak 2009 yılında 12 milyon 751 bine çıktı. Yoksulluk sadece ekonomik olmak ile kalmıyor; toplumlarda derin sosyopsikolojik, kültürel, hak ve özgürlük temelli toplumsal çatışmaların da sürekliliğine neden oluyor. Ülkelerde yoksulluk artarken, genellikle en zengin kesimin finans-politik gücü de pekişiyor.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), “2009 Yoksulluk Çalışması Sonuçlarını” açıkladı. Buna göre Türkiye’de yoksulların oranı 2009 yılında, bir önceki yıla göre yüzde 0,97 artarak yüzde 18.08’e yükseldi. 2009 yılında Türkiye’de fertlerin yaklaşık yüzde 0,48’i yani 339 bin kişi sadece gıda harcamalarını içeren açlık sınırının, yüzde 18,08’i de yani 12 milyon 751 bin kişi ise gıda ve gıda dışı harcamaları içeren yoksulluk sınırının altında yaşıyor.

Türkiye’de kişi başı günlük harcaması, satınalma gücü paritesine göre 1 doların altında kalan fert bulunmazken, buna karşın satınalma gücü paritesine göre kişi başı günlük 2,15 dolar olarak tanımlanan yoksulluk sınırı altında bulunan fert oranı yüzde 0,22, yoksulluk sınırı 4,3 dolar olduğunda yoksul fert oranı ise yüzde 4,35 olarak tahmin edildi.

2009 yılında 4 kişilik hanenin aylık açlık sınırı 287 lira, aylık yoksulluk sınır ise 825 lira tahmin edildi.

Kırsal kesimde yoksulların oranı artarken kentlerde ise düştü. Kırsal yerleşim yerlerinde yaşayanlarda 2008 yılında yüzde 34,62 olan yoksulluk oranı 2009 yılında yüzde 38,69’a yükseldi. Kentsel yerlerde yaşayanların yoksulluk oranı ise yüzde 9,38’den yüzde 8,86’ya düştü.

TÜİK araştırmasına göre, 2009 yılında hanehalkı büyüklüğü 3 veya 4 kişi olan hanelerde bulunan fertlerin yoksulluk oranı yüzde 9,65 olurken, 7 ve daha fazla olan hanelerde fertlerin yoksulluk oranı yüzde 40,05 olarak hesaplandı. 7 ve daha fazla kişiden oluşan hanelerden kentsel yerlerde oturanlar için yoksulluk riski yüzde 25,21 iken, kırsal yerlerde bu oran yüzde 54,06 oldu.

Hane halkı türüne göre çocuklu çekirdek ailede bulunan fertlerin yoksulluk oranı yüzde 15,98 olurken, çocuksuz çekirdek ailelerdeki fertlerde bu oran yüzde 9,86’ya düştü.

Ataerkil veya geniş ailelerdeki fertler için yoksulluk oranı ise yüzde 24,48 olarak tahmin edildi. Kentsel yerlerde çocuklu çekirdek ailede yaşayan fertlerin yoksulluk riski yüzde 8,47 iken, kırsal yerlerde bu oran yüzde 39,71’e yükseliyor.

2009 yılında okur-yazar olmayan veya bir okul bitirmeyenlerde yoksulluk oranı yüzde 29,84 olurken, ilkokul mezunlarında bu oran yüzde 15,34, lise ve dengi meslek okulları mezunlarında yüzde 5,34, yüksekokul, fakülte ve üstü mezuniyete sahip fertlerde yüzde 0,71 oldu.

2009 yılında ücretli-maaşlı çalışanlarda yoksulluk oranı yüzde 6,05 iken, yevmiyeli çalışanlarda bu oran yüzde 26,86, işverenlerde yüzde 2,33, kendi hesabına çalışanlarda yüzde 22,49 ve ücretsiz aile işçisi olanlarda ise yüzde 29,58 oldu.

En yüksek yolluk riskine sahip olan tarım sektöründe çalışanlarda yoksulluk oranı, 2008 yılında yüzde 37,97 iken, 2009 yılında yüzde 33,01 olarak tahmin edildi. Sanayi sektöründe çalışanlarda 2009’da yoksulluk oranı yüzde 9,63 olarak hesaplanırken, bu oran hizmet sektöründe çalışanlarda yüzde 7,16 olarak tahmin edildi.

2009 yılında ekonomik olarak aktif olmayan fertlerin yoksulluk oranı yüzde 14,68 ve iş arayan fertlerin yoksulluk oranı yüzde 19,51 olarak hesaplandı. (Yeşil Gazete, ANF)