Ana Sayfa Blog Sayfa 5325

ABD Twitter’dan Wikileaks kadrosunun bilgilerini istiyor

Washington Wikileaks’in önde gelen isimlerinin telefon numaraları, adresleri, bağlantı kayıtları ve ödeme ayrıntıları gibi bilgiler istiyor.

Bu kişiler arasında Wikileaks kurucusu Julian Assange ve bir İzlandalı milletvekili de var.

Gizli ABD belgelerini yayımlamasıyla tanınan internet sitesi Wikileaks, ABD’nin girişimine karşı mücadele edeceklerini bildirdi.

Amerikalılar 250 bin belgenin sızdırılmasından sorumlu tuttukları Assange’ı yargı önüne çıkarmanın yollarını arıyor.

Wikileaks’in açıklamasında ayrıca, Amerikalı yetkililerin, yürüttükleri soruşturma çerçevesinde diğer Amerikan internet şirketleriyle temasa geçtiğinden de şüphelenildiği belirtildi.

Diğer taraftan Wikileaks tarafından açıklanan ABD Dışişleri Bakanlığı gizli yazışmalarında adları geçen yabancı kaynakların ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından uyarıldığı ve bir kısmının daha güvenli yerlere geçmelerine ABD tarafından yardımcı olunduğu açıklandı.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü P.J. Crowley, “birkaç yüz kişinin”, belgelerin açıklanmasından ötürü tehlikeye girebileceğini, bu konuda kendilerinin uyarıldığını belirterek, bunların küçük bir kısmına, “daha güvenli yerlere geçmeleri için” yardım edildiğini belirtti.

Crowley, Amerikalı yetkililerle konuşan ve bu nedenle belgelerde adları geçenler arasında sivil toplum aktivistleri, gazeteciler veya hükümet yetkililerinin bulunduğunu söyledi.

Sözcü, bu kişilerin Amerikalı yetkililerle görüşmelerinin ve bunların Wikileaks tarafından ifşa edilmesinin, yerel hükümetleri veya diğer yerel siyasal güçleri kızdırabileceğini düşünerek, önlemler alındığını ifade etti.

Bu kişilere nasıl yardım ettiklerine dair ayrıntıları açıklamayan Crowley, buna karşın, ilgili hükümetleri, “Wikileaks belgelerinde adları geçenlere baskı yapılmaması konusunda uyardıklarını” belirtti. (BBC)

Playstation’ın şifresi kırıldı

Bu sadece Sony’nin ürettiklerinin değil her tür yazılımın konsola yüklenebilmesinin önünü açıyor.

Daha önce de Apple iPhone’un güvenlik şifrelerini kırarak adını duyuran George Hotz, Sony konsolların tescilli ürünlerini tanımasını sağlayan özel kodları yayınladı. Bu kodlar diğer tüm yazılımların da ‘tescilli’ imiş gibi kullanılmasıın sağlayacak.

Sony henüz konu hakkında açıklama yapmadı.

Bilgisayar korsanlarını bir araya getiren fail0verflow adlı grubun pytey kod adlı üyesi, “Konsolun tüm gizliliği ihlal edildi. Bundan dönüş yok.” dedi.

Bu adımı yıl sonunda Berlin’deki Kaos İletişim Kongresi’nde duyuran pytey, “Bu olabiecek en kötü şey- Sony’de birilerinin başı şimdi fena halde belada” diye konuştu.

Daha önce de Nintendo’nun Wii konsolunun şifrelerini kıran grup, amaçlarının korsan oyunları desteklemek olmadığının altını özellikle çiziyor.

Ancak sistemi kırarak, cihazın büyük işletim gücünü kendi yazdıkları programları çalıştırmak için kullanabileceklerini söylüyor.

“Elde ettiğimiz bilgiler ve açıkladığımız veri ve yöntemler sisteme Linux yüklemeye yeterli” diyor.

Konsolun bazı birimlerinde şifreleri daha önce kırmış olan George Hotz bu sunum sonrasında, ana kodlara da olaşmayı başardı. Bu kodları blogunda yayınladı.

Hotz, Sony’nin kendi ürünlerindeki imzası niteliğinde olan kod rakamlarının Sony’nin daha küçük olan PlayStation Portable konsolunda da çalıştığını söylüyor.

En güvenli kaleydi

PS3 oyun konsollarının en güvenlisi olarak kabul ediliyordu, şimdiye dek şifreleri kırılmamış olan tek sistem de buydu.

Ancak son 12 ayda korsanlar gayretlerini bu ürüne yoğunlaştırdı.

Hotz’un geçen yıl başında bu yoldaki ilk adımları sonrası, Sony bir güncelleme yaparak Linux’un bir sürümünü kullanmaya olanak veren bazı işlevleri devre dışı bırakmıştı.

Korsanlar bunun ardından çabalarını yoğunlaştırdıklarını, sisteme girmelerini ise bir şifreleme hatasının sağladığını söylüyor.

Korsanlardan pytey’e göre Sony için sorunun çözülmesi pek o kadar kolay olmayacak:

“Bunun tek yolu donanımı yenilemek. Sony’nin bunu kabul etmesi gerekecek.”

Pytey, gruplarının hukuki olarak sağlam konumda olduğuna inanıyor.

“Birşey çalmadım. Kendi cihazım. Üzerinde istediğim yazılımı çalıştırırım” diyor.

Hotz da “dava edilmekten korktuğunu” söylemekle birlikte, yaptıklarını savunuyor.

“Ben sadece satın aldığım bir PS3 üzerinde yazılım kurarak ulaştığım bir rakamı yayınladım” diyor. (BBC)

Munzur halkı baraja karşı yürüdü

TUNCELİ’de barajlara karşı yapılan mitinge destek veren esnaf kepenk indirdi, taksi ve dolmuşlar kontak kapattı. Hayatın durma noktasına geldiği Tunceli’deki ‘Baraja Hayır’ mitingine 10 bin kişi katıldı. BDP Tunceli Milletvekili Şerafettin Halis, baraj projelerinin tamamen askeri bir proje olduğunu ileri sürerek, ““Mesaj açık ve nettir, yaşamımıza da mal olsa biz bu barajları yaptırmayacağız dedi.

Tunceli’de bu gün sivil toplum örgütleri ile bazı belediye başkanlarının organize ettiği ‘Pülümür Barajına hayır’ mitingine 10 bin kişi katıldı. Pülümür Vadisi’nde yapımı planlanan ve Tunceli’nin İnönü Mahallesini haritadan silecek olan Pülümür Barajına karşı düzenlenen miting için sabah erken saatlerde toplanan kalabalık, İnönü Mahallesinde buluştu. Mitinge destek veren Tunceli’deki esnaf kepen indirirken, dolmuş ve ticari taksilerde kontak kapattı.

Tunceli-Erzincan karayolunda trafiğe kapatarak, Tunceli’ye doğru yürüyüşe geçen çevrecilere, sanatçı Ferhat tunç, BDP Tunceli milletvekili Şerafettin halis, Tunceli belediye Başkanı Edibe Şahin, 6 ilçe belediye başkanı ve Tunceli Üniversitesi’nin öğretim görevlileri de destek verdi. Yürüyüş kortejinin en önündeki çocuklar, Munzur ve Pülümür Vadisi’ne yapılacak barajları protesto eden dövizler taşırken, göstericiler 3 kilometre boyunca sloganlar atarak, davul zurna eşliğinde yürüdü.

Munzur ve Pülümür çaylarının birleştiği Goleçetu ziyaretinde yürüyüşü sonlandıran çevreciler adına konuşan Tunceli Baro Başkanı Fatma Kelsen, Pülümür vadisinde yapılacak olan barajın Tunceli’ye ortadan kaldıracağını, onlarca köyünde sular altında kalacağını belirterek; “Eğer Pülümür HES yapılırsa başta Pülümür ve Nazimiye ilçesi tamamen Tunceli’den koparılacaktır. Yeni bir göç dalgası başlayacak ve Tunceli insansızlaştırılacaktır. Yine şehir merkezinde bir mahalle sular altında kalacak ve bu baraj Tunceli için tam bir yıkım olacaktır dedi.

BDP’li Halis: Yaşamımıza da mal olsa baraj yaptırmayız

Mitinginde konuşan BDP Tunceli milletvekili Şerafettin Halis’te de, Tunceli’deki baraj projelerinin tamamen askeri bir proje olduğunu ileri sürdü. Tunceli’nin ekolojik dengesinin bozulacağını vurgulayan Halis şöyle dedi:

“Dersim yaşanmaz hale getirilir. Eğer AKP hükümeti yada devlet Dersim’i yaşanmaz hale getiriyorsa burada Dersim’i yaşanır kılmak için Dersim halkı da bu tür eylemleri yapacaktır. Dünyanın en büyük çevre hareketine imza atmış bir coğrafyada yaşıyoruz. 2009 yılında barajlara karşı yapmış olduğumuz yürüyüşte dünya literatürüne en büyük eylem olarak geçtir. Mesaj açık ve nettir, yaşamımıza da mal olsa biz bu barajları yaptırmayacağız. Eğer gerçekten AKP hükümetinin bir gün, bir yıl sonrasını önünü görebilecek ön görüsü varsa bu barajlardan vaz geçmek zorundadır. Biz barajları sadece doğanın katliamı olarak algılamıyoruz. Bu doğanın bu coğrafyanın katledilmesi aynı zamanda insanımızın buradan sürülmesi yok edilmesi anlamına gelir ki, biz buna hem insani, hem doğa hem de kültürel soykırım diyoruz.

Sanatçı Ferhat Tunç: Utanç projelerinden vazgeçin

İstanbul’dan gelerek mitinge destek veren Ferhat ise, Tunceli coğrafyasının su ile boğulmaya çalışıldığını iddia etti. Tunç, ülkeyi yönetenlerin, niyetlerinin son derece kötü olduğunu savunarak, “Dünyanın en güzel iki vadisi var burada. Pülümür ve Munzur vadisi ve toplam 20 baraj bu topraklarda hayata geçirilmeye çalışılıyor. Dersimin bütün çevrelerle ilçeleriyle bağı koparılası hedefleniyor. Dolayısıyla Dersimliler ikinci defa büyük bir katılımla burada bu topraklarda baraj istemediklerini ifade ediyorlar. Eğer gerçek manada bu ülkede demokratik tahammül varsa, hükümetin devletin bu halkın sesine kulak vermesi lazım. Ve bu utanç projelerinden bir an önce vaz geçmesi gerekirö şeklinde konuştu.

Belediye başkanı: Ayıp oluyor.

Mitinge katılanlara seslenen Pertek Belediye Başkanı Kenan Çetin de, “ Yapılan sadece Tunceli’yi insansızlaştırma değil doğamızın, köylerimizin, mezarlarımızın ve inanç yerlerimizin tahribatıdır. Başbakanının ismi Tayyip ya da Tayyip Erdoğan olabilir ama yaptıkları işlerin çok ayıp olduğunu düşünüyoruz. Bu baraj projeleri derhal iptal edilmelidir dedi.

24 baraj projesi

Tunceli genelinde başta Munzur ve Pülümür vadileri olmak üzeri toplam 24 baraj projesi hazırlandığı belirtildi. Bu projelerden şu ana kadar 2 Hidroelektrik santrali ve barajının faaliyete geçtiği bildirildi.

Ferit DEMİR – Bayram BULUT / TUNCELİ / DHA

Efes Pilsen’e bir yıl süre

0

Alkollü içki firmalarının spor kulüplerinde kullanılamayacağına dair yönetmelik yürürlüğe girdi. Yönetmelik özellikle Efes pilsen basketbol takımını yakından ilgilendiriyor.

Spor kulüpleri ve takımların isim ve tanıtımlarında alkollü içki markalarını çağrıştıran isim, logo, amblem ve işaretler kullanılamayacak. Mevcut spor kulüpleri de, bu aykırılığı 1 yıl içerisinde giderecek.

Tütün ve Alkol Piyasası Kurumunun (TAPDK) Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlanan “Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkilerin Satışı ve Sunumuna İlişkin Usul ve Esaslar Hakkındaki Yönetmeliği” ile alkollü içkilerde reklam, sponsorluk ve promosyon uygulamaları, denetim ve yaptırımlar da yeniden düzenlendi.

Buna göre:
-Her çeşit alkollü içkinin televizyon, kablolu yayın, radyo ve kamu yayın araçlarıyla reklamının yapılması yasak olacak. Çocukları ve gençleri hedef alarak ve sportif faaliyetler ile bağlantı kurulmak suretiyle reklam yapılamayacak.

-Alkollü içki satışı, ambalajı, sunumu ve tanıtımlarında, din, ırk, bayrak, siyasi parti, teşekkül, dernek ve vakıflar ile spor kulüpleri ve takımlarının amblem, flama, sembol ve diğer alametleri ile spor içerikli ifade, şekil ve semboller kullanılamayacak.

-Alkollü içki markaları ile spor içerikli her türlü faaliyet, hizmet ve organizasyonlar ve şirket şeklindeki yapılanmalar da dahil olmak üzere, spor kulüpleri ile takımlarının isim ve tanıtımlarında alkollü içki markalarını çağrıştıran isim, logo, amblem ve işaretler kullanılamayacak.

Yönetmeliğe eklenen bir geçici madde ile bu hususlara ilişkin aykırılıklar, bugünden itibaren 1 yıl içerisinde giderilecek. (aa)

Dilovası gerçeği: Anne sütünde ağır metal var

Sanayi kuruluşların evlerin içinde bulunduğu Dilovası’ndan korkunç veriler: Cehennemde yaşıyorlar.

Sanayi kuruluşlarının konut alanlarıyla iç içe girdiği, kanser vakalarının ise dünya ortalamasının 30 kat üzerinde olduğu belirtilen Kocaeli’nin Dilovası İlçesi’nde yapılan bir araştırmada, doğum yapan annelerin sütünde yüksek dozda ağır metale rastlandı. Arıştırmayı yapan Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, annelerin sütünün yanı sıra bebeklerin kakasında da vücutta doğal olarak bulunmaması gereken ağır metaller tespit ettiklerini söyledi.

Türk sanayinin kalbi olarak adlandırılan ve bünyesinde demir çelik, kimya, petrol, otomotiv ve lastik sektörü olmak üzere 400’ün üzerinde büyük ölçekli sanayi kuruluşu, kimya, petrol ve LPG depolama tanklarını da barındıran Kocaeli’nde, yeni sanayi kuruluşlarının da anlaşmaları yapılıp temelleri atılıyor. Yerli ve yabancı yatırımcının, deniz, kara ve demiryolunun yanı sıra hava ulaşımı açısından da en uygun konumda olması nedeniyle tercih ettiği Kocaeli’de, 13 organize sanayi bölgesi bulunuyor ve yenilerinin de kurulması için çalışmalar sürdürülüyor.

Aralarında dev demirçelik tesislerinin de bulunduğu, kimya ve boya sanayii başta olmak üzere birçok fabrikanın konut alanları ile iç içe girdiği Dilovası İlçesi’nde ise alınan önlemlere rağmen bacalardan çıkan gazlar nedeniyle hava zehirleniyor ve buna bağlı olarak da kanser vakalarındaki artış dikkat çekiyor. Daha önce yapılan araştırmalarda kanser vakaları dünya ortalamasının 30 kat üzerinde olduğu belirlenen, TBMM’de özel olarak ’Dilovası Araştırma Komisyonu’ kurulan ilçede, Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu 2004 yılında başlattığı araştırma sonuçları da ürkütücü. Kocaeli ve Dilovası bölgesinde ağır metal yoğunluğu ve hamile kadınlar ile bebekler üzerindeki ağır metal düzeyinin saptanmasına yönelik çalışma sonuçlarına göre doğum yapan annelerin sütünde bile ağır metal var.

HER AY HAVA ÖLÇÜMÜ YAPTIK
Her ay bölgede hava ölçümleri yaparak metal oranlarını tespit ettiklerini söyleyen Prof.Dr. Onur Hamzaoğlu, “Dilovası bölgesindeki kanserden ölümlerin hem Türkiye’de, hem de dünyaya oranla daha fazla sıklıkta olduğunu tespit ettik. Hava kirliliği ile ilgisini araştırdık. Kandıra ve Dilovası’nda her ay hava ölçümleri yaparak ağır metal analizlerini yaptık. Kandıra ve Dilovası’nda araştırmaya katılmayı kabul eden hamile kadınların hamileliklerini araştırdık. Doğumdan sonra da annenin sütünden ve bebeğin kakasından ilk örnekleri aldık. Araştırmalarımız şu anda devam ediyor. Sonuç beklentilerimizi doğrular şekilde çıktı” dedi.

HAMİLE KADINLARIN SÜTLERİNDE AĞIR METAL VAR
Dilovası bölgesinde havadaki partüküllerde ağır metallerin çok fazla olduğunu söyleyen Prof. Dr. Hamzaoğlu, “Dilovası bölgesinde doğan bebeklerin kakalarında ağır metal çok yüksek. Annelerin de sütlerinde ağır metalin yüksek olduğunu izlemeye başladık. Çalışmamızı sonlandırdığımızda bu verileri ayrıntılı olarak tespit edeceğiz” diye konuştu.

ONLAR CEHENNEMİN KURBANLARI Dilovası ile sanayi kuruluşlarının bulunmadığı Kandıra ilçesini karşılaştırdıklarında cennet ile cehenneme benzeten Prof. Dr. Hamzaoğlu , “Dilovalılar cehennemde yaşıyorlar. Kandıra ile Dilovasında arasında inanılmaz bir fark var. Dilovası’ndaki anne ve bebekler cehennemin kurbanları. Vucutlarında kadmiyum, alüminyum gibi metaller var. Bunlar insan vücudunda doğal olarak bulunan metaller değildir” dedi.

DAHA DA ARTTI

TBBM Dilovası Araştırma Komisyonunun önemli bir noktayı tespit ettiğini söyleyen Hamzaoğlu, “Komisyon raporu yayınladığında en önemli konu sanayi kuruluşlarının kapasite arttırışını durdurulmasıydı. O günden bugüne kadar kapasite oranlarının arttırıldığını tespit ettik. Örneğin demir çelik üretimi yapan fabrikaları ziyaret ettiğimizde 50 tonluk metal eritme potalarını 250 tona çıkarttıklarını gördük” dedi. (dha)

Cezayirli gençler sokaklara döküldü: İlk can kaybı

Cezayir’de işsizlik, hayat pahalılığını ve temel gıda fiyatlarına yapılan yüksek zamları protesto gösterilerinde bir kişinin öldüğü bildirildi.

Arapça günlük gazete El Habar’ın haberine göre, başkent Cezayir’in 300 km güneydoğusundaki M’Sila bölgesinde dün polisle çatışan göstericilerden 18 yaşında bir erkek mermiyle hayatını kaybetti.

Resmi kaynakların henüz doğrulamadığı haberde, İzzeddin Lebza isimli genç göstericinin vurulduktan sonra olay yerinde öldüğü belirtildi.

Olay sırasında polisin M’Sila yakınlarındaki Ain Lahcel kaymakamlık ve karakoluna zorla girmeyi başaran göstericileri dağıtmaya çalıştığını yazan gazete, şiddetli çatışmalarda 3 göstericinin de yaralandığını bildirdi.

Cezayir’de işsizlik, hayat pahalılığı ve temel gıda fiyatlarına yüksek zamları protesto eden göstericiler, dün başkent Cezayir, Oran ve doğudaki Annaba kentinde yeniden polisle çatıştı.

Başkent Cezayir’in gözde semti Belouizdad’da (Belcourt) genç grupların polisle çatıştığı, ağır şekilde silahlı ve sayıca fazla güvenlik güçlerine taş ve şişe attıkları, polisin de göstericilere karşı tazyikli su ve göz yaşartıcı gaz kullandığı belirtilmişti.

Şimdiye kadar gösteri ve çatışmaların meydana geldiği 10 yerleşim yeri arasında yer almayan Annaba kentinde de cuma namazı çıkışı göstericiler polisle çatışmıştı.

Çarşamba akşamı kamu binalarının yağmalandığı batıdaki büyük kentlerden Oran’da da olayların sürdüğü bildirilmişti. Gençlerin taş attığı polis, göz yaşartıcı gazla yanıt vermişti.

Cezayir’de bir haftayı aşkın süredir ülke nüfusunun büyük bölümünü oluşturan gençler, ülkenin hemen her yerinde, işsizlik, hayat pahalılığı, barınma sorunu, torpil, iltimas ve yolsuzluğu protesto ediyor.

İşsizlik oranı, 35,6 milyon nüfuslu ülkenin yüzde 75’ini oluşturan 30 yaş altı gençler arasında resmi rakamlara göre yüzde 10 olmasına karşın, gerçek oranın bunun çok üzerinde olduğu belirtiliyor. (aa)

Alman yemlerinde dioksin seviyesi ‘normalin 77 katı’

Almanya’da son yayımlanan tahlil sonuçları, yemlerdeki dioksin seviyesinin, yetkililerce onaylanan düzeyin tam 77 katı olduğunu ortaya koydu.

Almanya’da 4700 çiftlik, yemlerde yüksek oranda dioksin bulunması üzerine kapatıldı.

Alman yetkililer ayrıca 3 bin ton dioksin bulaşmış yağı, 25 yem üreticisine sağladığı iddia edilen şirketin yasadışı faaliyette bulunup bulunmadığını soruşturuyor.

Bir hayvan yemi fabrikasında yapılan testlerde sorunun geçen yıl Mart ayında tespit edildiği ortaya çıktı.

“Harles und Jentzsch” firmasındaki veriler, yaklaşık dokuz ay gecikmeyle, geçen hafta açıklandı.

Ancak eyalet yetkilileri bunların çok daha erken duyurulmuş olması gerektiğini vurguluyor.

Yeme karışan kimyasallar, tavuklardan yumurtalarına geçti.

Sorun Almanya’yla da sınırlı kalmadı; yumurtalar Hollanda ve İngiltere’ye de ihraç edildi.

Çoğu Almanya’nın Güney Saksonya bölümündeki bu çiftliklerin büyük bölümünde domuz üretiliyordu.

Dioksin skandalı üzerine Güney Kore Almanya’dan domuz ve kanatlı hayvan ürünlerinin ithalini durdurdu.

Sadece bir çiftlikte sekiz bin tavuk itlaf edildi. Ancak uzmanlar hayvanların itlafı konusunda kararın üreticiye ait olduğunu; bunun zorunlu olmadığını belirtiyor.

Kanserojen ama miktar düşük

Dioksin insanlarda kanser gelişimi ile bağlantılı kabul ediliyor.

Ancak yetkililer, yine de bu düzeydeki dioksinin insan sağlığına zarar vermeyeceği konusunda ısrarlı.

İngiliz makamları da tek bir yumurtadan alınacak dioksin miktarının son derece küçük olacağını, tehlike yaratmayacağını belirtiyor.

Uzmanlar “bir iki yumurta yiyince kanser riski artacak diye düşünülmemeli” diyor.

Nasıl karıştığı belirsiz

Dioksinin hayvan yemine karışmasına üretici fabrikadaki bir karışıklığın yol açtığı tahmin ediliyor.

Aynı fabrika, kağıt üretimi gibi sanayi kollarında da çalışıyor ve bu alanlarda dioksin sıkça kullanılan bir madde.

Ancak bu maddenin, çiftliklere dağıtılan yemlere nasıl karıştığı belli değil.

Yetkililer Schleswig Holstein eyaletindeki Harles und Jentzsch fabrikasında biyoyakıt üretiminde kullanılan yağların, yanlışlıkla hayvan yemi diye sevkedildiğini belirledi.

Özel bir laboratuvarda geçen yıl 19 Mart’ta yapılan testlerde de yemlerde kullanılan 1 kilo yağ asidinde normal düzeyin iki katı olan 0.75 nanogram dioksin bulundu.

Ancak bu bulgular kamu sağlığı uzmanlarına ancak 27 Aralık’ta ulaştı. Bu gecikmenin nereden kaynaklandığı araştırılıyor.

Yetkililer, şimdiye dek dioksin karışan 150 bin ton yemin domuz ve kanatlı hayvanlarca tüketildiğine inanıyor.

Kimyasal süreçler ve sanayi ocaklarında yanma sonucu oluşan bir grup kimyasal madde olan dioksinler, hayvanların yağlı dokularında birikebiliyor.

Sanayileşmiş dünyada dioksinler havada, suda, toprakta ve tüm yüyeceklerde düşük miktarlarda bulunuyor.

İnsanlar eğer uzun zaman yüksek düzeylerde dioksin alırsa, sağlık sorunları yaşayabiliyor.

Kanser riskini artırmanın yanı sıra, hamile kadınları olumsuz etkileyen dioksin, bağışıklık sistemini zayıflatıyor; sperm yoğunluğunda azalmaya ve öğrenme güçlüklerine yol açabiliyor. (BBC)

Sinemacılar Cafer Panahi için ayakta

Cafer Panahi, uluslararası çapta tanınan, İran Yeni Dalgası’nın en etkili isimlerinden olan İranlı yönetmen, senarist ve yapımcı. Venedik Film Festivali Altın Aslan ve Berlin Film Festivali Gümüş Ayı, kazandığı ödüller arasında.

2009’da Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanı ilan edilmesinin ardından çıkan olaylarda sokaklarda Besij milislerince öldürülen insanların anısına düzenlenen törene gittiğinde ilk kez tutuklanıp serbest bırakıldı. Ancak birkaç ay sonra evinde tutuklanan Cafer Penahi bir daha serbest bırakılmadı. Yetkililer hiçbir zaman suçunun ne olduğunu açıklamadı ve 2010 Cannes Film Festivali’ne günler kala avukatı ve ailesini görmek için açlık grevine başladığını duyurdu. Cannes Film Festivalinde Fransa Kültür Bakanı Frédéric Mitterrand’ın ve Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner’ın hapishaneden gönderdiği mektubu festivalin açılışında okumasıyla beraber sonunda 10 ayın ardından avukatıyla görüşme hakkı buldu. Uluslararası Af Örgütü, Cannes Film Festivali’nde Cafer Penahi’nin boş koltuğunu rejimin susturma deliliği olarak nitelendirmiştir.

Sinemacılar, hapis cezasına çarptırılan Cafer Panahi’nin serbest bırakılması için uğraşıyor. Muhalif tavrı nedeniyle İran yönetimi tarafından 20 yıl boyunca sinema yapma hakkı elinden alınan ve altı yıl hapse mahkum edilen yönetmen Cafer Panahi’nin serbest bırakılması adına bir kaç gün önce Amerikalı yönetmenlerin başını çektiği bir imza kampanyasıyla başlayan inisiyatif çığ gibi büyüyor.

Beyazperde.com’un haberine göre, geçtiğimiz günlerde aralarında Martin Scorsese, Steven Spielberg, Robert de Niro, Francis Ford Coppola, Joel ve Ethan Coen, Michael Moore ve Oliver Stone gibi ünlü sinemacıların olduğu bir grup altına imzalarını attıkları bir dilekçe ile İran yönetimini verdiği bu haksız karardan vazgeçirmeye ve yönetmeni serbest bırakmaya çağırmıştı.

Bugün ise yönetmen Paul Haggis, oyuncu Sean Penn ve Miramax’ın kurucu ortaklarından Weinstein Stüdyosu’nun sahibi Harvey Weinstein, Uluslararası Af Örgütü’nün sözcüsü İran asıllı İngiliz aktris Nazanin Boniadi ile birlikte kamuoyu bilinci oluşturmak ve İran’ın hapsettiği sinemacıları özgürlüklerine kavuşturmak adına sert bir bildiri yayımladı.

Tayfun Pirselimoğlu’nun yönettiği ‘Saç’ filmi de, 5-15 Şubat arasında Tahran’da gerçekleştirilecek Fajr Film Festivali’nden çekildi. Pirselimoğlu daha önce de Mavi Marmara olayından sonra bu yıl Temmuz ayında gerçekleştirilen Kudüs Film Festivali’ndeki Pus filmini yarışmadan çekmişti.

(Yeşil Gazete, Habertürk)

Dillerin var olma mücadelesi

Literature Across Frontiers ve Anatolia Ajans işbirliğiyle Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen çalıştayda devletsiz dillerde yayıncılık, yazarlık, şairlik ve çevirmenlik yapan çok sayıda kişi bir araya geldi. Toplantıda, devletsiz dillerin yazarları, egemen devletlere karşı dillerini nasıl savunduklarını tartışmaya açtılar.

Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusu’nde iki günü alacak şekilde organize edilen Avrupa Bölgesi ve Akdeniz Uluslararası Yazarlar, Çevirmenler ve Yayıncılar Toplantısı çok sayıda ülkeden katılımcıyla başladı. İlk oturumda Kürtçe’nin var olma mücadelesini ve kendi serüvenlerini anlatırken, başka ülkelerden gelen katılımcılar da kendi dillerinin Kürtçe’ye benzer macerasını paylaştı.

Toplantının ilk oturumunda BDP Siirt Milletvekili Osman Özçelik, Dilbilimci Zana Farqini, Ronayi Önen ve yayıncı Deniz Gündüz konuşmacı olarak katıldılar. Moderatörlüğünü İrfan Güler’in yaptığı oturumda ilk sözü alan Özçelik, hayat boyu devam eden asimilasyona dikkat çekti.

Kürtçe konuşan ilkokul öğrencilerinin başına gelenler ile asimilasyonun boyutlarına dikkat çeken Özçelik, “Bize anne ve babalarımızın dilinin ne kadar kötü olduğunu öğrettiler. Kendi halkımıza düşman olmamız istendi ve çoğumuz da düşman olduk. Bizim dilimiz serada büyütülmüş bir dil değildir. Organik ve zengin bir dildir. Bir dili kesmek, kelle kesmekten farklı değildir. Militarist askeri eğitimle hiçbir yere varılamaz artık” diye konuştu.

Özçelik’in ardından yaptığı konuşmada Kürtçe’nin Ehmedê Xanê, Melayê Cizîrî, Celadet Bedirxan ve daha eski çalışmalarla başlayan macerasına dikkat çeken Ronayi Önen de, TZPKurdi’nin başlattığı boykot kampanyasına kadar gelinen aşamaları sıraladı. Kürtçe üzerindeki baskılara rağmen bu gün gelinen aşamayı hatırlatan Önen, Maxmur, ve diğer parçalarda devam eden Kürtçe eğitim sistemlerinden de yararlanılarak TZPKurdi tarafından bir Kürtçe eğitim müfredatının hazırlanacağını aktardı.

Önen’in ardından söz alan Vate grubundan Deniz Gündüz ise Kürtçe’nin lehçelerine dikkat çekerek, Zazaca’nın yaşadığı ikinci ötekileştirilme durumuna dikkat çekti. Yayıncılığın Türkiye’de bazı örgütlerin legal bürolarında başlayan çalışmalarla işe koyulduğunu ancak bu gün birçok bağımsız yayınevinin açılmasına kadar gelindiğini aktaran Gündüz, politik ve bazı diğer meseleler nedeniyle Zazaca’nın tıpkı Türkiye’de Kurmanci’ye uygulanan durumun ikinci bir versiyonunu yaşamak zorunda kaldığını söyledi.

Kürtçe denildiğinde Türkiye’de Kurmanci’nin akla geldiğini aktaran Gündüz, “Oysa Kürtçe’nin 4 lehçesi var ve her biri diğeri kadar yetkin. Başlayan siyasal mücadele ile birlikte gidilen standardizasyon nedeniyle bir resmi dil yaratılıyor ancak diğer lehçeler geri planda kalıyor. Bizim bu noktada diğer dil zenginliklerimizi göz ardı etmememiz lazım” diyerek konuşmasını tamamladı.

Hazırladığı sözlüklerle Kürtçe’ye büyük katkılar sunan dilbilimci Zana Farqînî ise bilimsel alanda Kürtçe’nin yaşadığı sorunlara dikkat çekti. Hazırladığı 3 sözlüğü de dil çalışmaları nedeniyle aldığı mahkumiyetler döneminde tamamladığını aktaran Farqînî, Kürtçe’nin bölünmüş coğrafyalar üzerindeki var olabilme savaşımından doğan handikaplara dikkat çekti. Zengin bir dil olması nedeniyle standardizasyon aşamasının zorlu geçeceğine işaret eden Farqînî, her şeye rağmen Kürtçe’nin mücadeleyle bu günlere kadar geldiğini ve hala da Kürtçe için bir resmi dayanak bulunmadığını söyledi.

Toplantının ikinci oturumunda ise Katalan Bölgesi ve Baskça, İrlanda dili ve Galler’den gelen temsilciler kendi dil mücadele ve geldikleri noktayı katılımcılarla paylaştı.

İrlanda’dan gelen şair ve çevirmen Gabriel Rosenstock, “Bizim ülkemizde de aynen Kürtçe’ninkine yakın bir süreç yaşandı. Okullarda telistik diye bir sopa vardı ve kendi dilimizi konuşanlar bu sopayla dövülürdü. Çocuklar İrlandaca konuşamaz ve dile tanınan imkanlar son derece sınırlıydı. Ama şimdi gelinen aşamada dilimiz büyük oranda varlığını korumuş ve büyük kitap fuarlarında geniş şekilde temsil edilebilmektedir” diye konuştu.

Galler bölgesinden gelen Francesca Rhyderch de Wales dilinin yaşadığı zorlu mücadeleden bahsetti. Yaklaşık 100 yıl önce benzer yasağın kendi dilleri üzerinde de uygulandığını aktaran Rhyderch, “Sınıfta kendi dilini konuşan çocukların yüzü dışarı çevrilerek cezalandırılırlardı. Orada binlerce insan kendi dilini konuşmak için ağır bedeller ödedi. Ama şu anda bir meclisimiz var ve dili desteleyen de bir bakanlık var. Dilimiz çok önemli bir gelişme kaydetti” şeklinde konuştu.

Bask bölgesinden katılan Amaia Gabantxo ise Bask dilinin çok eski bir dil olduğunu, diğer hiçbir dille bir bağlantısının olmadığını ve bu yüzden bir izole durum yaşamak zorunda kaldığını ifade etti. Bask dilinde eğitim öğretim görebilmenin Franko rejiminin yıkılmasından sonra gerçekleşebildiğine dikkat çeken Gabantxo, “Bask dilinin 8 ayrı lehçesi var ve bir çok lehçedekiler diğerini anlayamayabiliyor. Bask dilinde yayın yapan televizyonu benim ailem anlamıyor mesela. En çok konuşulan lehçe üzerinden bir standardizasyona gidildi. Bunun elbette büyük avantajları var ama bazı dezavantajları da var. Diğer lehçelerdeki zenginlikleri göz ardı etmemek lazım. Kürtçeye benzer bir mücadele bizim dilimiz için de söz konusuydu. Şu anda Bask ülkesinde bir memur olabilmek için Baskça bilmek gerekiyor. Tabi birçok kişi bunun antidemokratik olduğunu düşünebiliyor. Ancak bir yerde yaşıyorsan oranın dilini öğrenmelisin. Bir dilin yetkin ve esnek olabilmesi için çeviriye ağırlık vermesi gerekir” diyerek konuşmasını tamamladı.

Son konuşmacı olarak söz alan Katalon Roman Farres de yaşadığı bölgedeki diller ve geçirdikleri siyasi mücadeleler konusunda bilgiler verdi. Çalışma öğleden sonraki oturumla devam etti. (ANF)

Su ve kadın buluşuyor

Karadeniz İsyandadır’ın organize ettiği Su İçin(de) Allianoi Etkinlikleri kapsamında “Su ve Kadın” söyleşisi düzenleniyor. Söyleşi İstanbul Karaköy Mimarlar Odası’nda 9 Ocak Pazar günü. Konuşmacılar; Senoz Vadisi’nden Muhtaroğlu Fatime ve Gürgenli Nine, Ardanuç’tan Nazime Yıldırım, Loç Vadisi’nden Güler Marazoğlu. Moderasyonu da Ayşenur Kolivar yürütecek.

Etkinlik duyurusu ile birlikte bir de şiir paylaşılmış:

Binlerce yıl;

kadınlar taşıdı suyu

tarlaya, evlere, hayata…

Şimdi ise suları ellerinden alınmak isteniyor

Bizlere: “yaşama!” deniyor…

Köylere, derelere, kuşlara, balıklara, kültürlere…

Suyu taşıyan kadınlar,

Hayatı su ile taşıyan kadınlar…

Su kenarında yosunların sardığı

eski bir değirmen gibi

yorgun, yalnız ama hala üreten…

Suyu taşıdıkları, toprağı işledikleri

Nasırlı elleriyle,

çıkıp geliyorlar vadilerin içinden

su ve yaşam mücadelelerinden…

Karadenizin isyanını bir ninni, bir ağıt gibi

fısıldayacaklar kulaklarımıza!

Suyu taşıyan kadınlar, Hayatı su ile taşıyan kadınlar…

(Yeşil Gazete)