Ana Sayfa Blog Sayfa 459

İstanbul’da Gezi anması posterine şikayet: Çocuklar okuyup etkilenebilir

İstanbul’un Ümraniye ilçesinde bir kadın, penceresine astığı bir afiş nedeniyle polise şikayet edildi.

Gezi Parkı Direnişi’nin 10’uncu yıldönümünü anmak üzere asılan posterde “Her yer Taksim her yer direniş” ifadeleri yer aldı.

Kadın Savunma Ağı, sosyal medya platformu Twitter üzerinde yaptığı açıklamada, üç sivil polisin posteri asan kişinin evine giderek afişi kaldırmasını istediğini belirtti.

Kadının neden posterin kaldırılması gerektiğini sorması üzerine polisler, “site içinde oturan ailelerin çocuklarının okuyup etkilenme olasılığı” yüzünden şikayette bulunulduğunu söyledi.

Kadın Savunma Ağı, duruma tepki göstererek şu ifadeleri kullandı:

“Yasaklarınızla, yarattığınız muhbir vatandaşlarınızla, sindirme politikalarınızla bizleri direnmekten vazgeçiremeyeceksiniz. Umuyoruz ki sadece sitedeki değil tüm Türkiye‘deki çocuklar Gezi’den de, mücadelemizden de etkilenir. Bunun için mücadele etmeye devam edeceğiz.”

Yeni kabinedeki bakanların geçmişi: İmam Hatip’ten AKP’ye…

28 Mayıs 2023 ikinci tur seçimlerinde cumhurbaşkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan‘ın, Çankaya Köşkü’nde bir basın toplantısı düzenleyerek açıkladığı kabinede şu isimler yer aldı:

Tabloda değişmeyen yalnızca iki isim var: Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ve Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı: Cevdet Yılmaz

1967’de Bingöl‘de dünyaya gelen Cevdet Yılmaz, ODTÜ Kamu Yönetimi Bölümü’nü birincilikle bitirdi.

Yılmaz, yüksek lisansını ABD Denver Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde, doktorasını Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde tamamladı.

Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı, AB ile İlişkiler Genel Müdürlüğü görevlerini yürüten Cevdet Yılmaz, Ulusal Ajans, ATAUM ve Sümer Halı‘da yönetim kurulu üyeliklerinde bulundu.

Yılmaz, 23, 24, 26 ve 27. dönemlerde Bingöl, 25. dönem’de Diyarbakır Milletvekili seçildi. Parlamentolararası Birlik Türk Grubu Başkanlığı da yapan Cevdet Yılmaz, 60. Hükümet’te Devlet Bakanı; 61, 62 ve 64. Hükümetlerde Kalkınma Bakanı, 63. Hükümet’te Başbakan Yardımcısı olarak görev aldı.

AK Parti MKYK Üyesi, Tanıtım ve Medya, Dış İlişkiler ve Ekonomi İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı da yapan Yılmaz, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanlığı görevini yürüttü.

Çok iyi düzeyde İngilizce bilen Yılmaz, evli ve iki çocuk babası.

Çevre Bakanı: Mehmet Özhaseki

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan yeni kabinede Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki oldu. Özhaseki, 1957’de Kayseri’de doğdu.

İlköğrenim ve ortaöğrenimini Kayseri’de tamamlayan Özhaseki, Hacettepe Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Elektronik Mühendisliği bölümünü kazandı. Eğitimini yarıda bırakan ve ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine yerleşen Özhaseki, mezuniyetinin ardından dezavantajlı gruplara hizmet etmeyi amaçlayan vakıf ve derneklerin kuruluşunda görev aldı.

27 Mart 1994’teki Mahalli İdareler Seçimleri’nde Melikgazi Belediye Başkanı olan Özhaseki, 23 Haziran 1998’de Kayseri Büyükşehir Belediye Meclisi’nde yapılan oylamayla Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi ve 1999, 2004, 2009 ve 2014 yerel seçimlerinde bu görevini sürdürdü.

Tarihi Kentler Birliği’nin (TKB) 2004-2011 yıllarında başkanlığını yapan Özhaseki, 10 Şubat 2015’te Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanlığından istifa etti ve AK Parti‘den milletvekili adayı oldu.

25, 26 ve 27’nci dönemde Kayseri milletvekili, 65. dönem Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nde Çevre ve Şehircilik Bakanı olarak görev yapan Özhaseki, 2015’ten bu yana AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Yerel Yönetimler Başkanı görevinde bulundu.

Evli ve dört çocuk babası olan Özhaseki, İngilizce ve Arapça biliyor.

Tarım ve Orman Bakanı: İbrahim Yumaklı

İbrahim Yumaklı, 1969’da Kastamonu’da dünyaya geldi.

Bakırköy İmam Hatip Lisesi‘nin ardından 1992 yılında Uludağ Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nden mezun olan Yumaklı, iş hayatına 1993’te Marshall Boya AŞ’de ithalat işlemleri uzmanı olarak başladı.

Yumaklı, 2011 yılına kadar Akzo Nobel Türkiye bünyesinde bulunan Marshall Boya AŞ ile bağlı grup şirketlerinin mali gruplarında yöneticilik yaptı. 2011’de Al Jazeera Türkiye’de çalışmaya başlayan Yumaklı, 2012-2015 yıllarında grubun sahip olduğu TV kanalını yönetti. Yumaklı, Ocak- Ekim 2016 döneminde Anadolu Ajansı Uluslararası Operasyonlar Direktörü olarak görev aldı.

Ekim 2016’dan itibaren Genel Müdür ve İcracı Yönetim Kurulu Üyesi olarak GÜBRETAŞ’ta görev yapan Yumaklı, 7 Nisan 2022’den bu yana Tarım ve Orman Bakan Yardımcısı idi.

İngilizce bilen Yumaklı, evli ve iki çocuk babası.

Hazine ve Maliye Bakanı: Mehmet Şimşek

1967’de Batman’da doğan Mehmet Şimşek, ilk ve orta öğrenimini Batman merkezde, liseyi ise Gercüş’te tamamladı.

Şimşek, 1988’de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat Bölümü‘nden dönem ikincisi olarak mezun oldu.

Şimşek, 1993’te Exeter Üniversitesi’nde finans ve ekonomi dalında yüksek lisans derecesini aldı. Ardından Türkiye, ABD ve İngiltere’de önde gelen finans kuruluşlarında çalışan Şimşek, 22 Temmuz 2007 seçimlerinde AK Parti‘den Gaziantep Milletvekili seçildi.

Bu tarihten sonra kurulan 60. Hükümet’te Hazineden sorumlu Devlet Bakanı olan Şimşek, Mayıs 2009’da ilan edilen kabine değişikliğiyle Maliye Bakanı olarak görevlendirildi. 64. Hükümet’te Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcılığı görevine getirilen Şimşek, AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Binali Yıldırım başkanlığında kurulan yeni hükümette de ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı görevini yürüttü.

İngilizce bilen Şimşek, evli ve üç çocuk babası.

İçişleri Bakanı: Ali Yerlikaya

11 Ekim 1968’de Konya’da dünyaya gelen Ali Yerlikaya, ilk, orta ve lise eğitimini bu şehirde tamamladı.

Yerlikaya, 1998’da İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi “Kamu Yönetimi” bölümünden mezun oldu.

1990’da kaymakam adayı olan Yerlikaya, Kayseri’nin Felahiye Şanlıurfa’nın Hilvan ve Yozgat’ın Sarıkaya ilçelerinde kaymakamlık yaptı.

2003’te İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşavirliğine, 2004’te Sağlık Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü görevine atanan Yerlikaya, 2007-2018’de Şırnak, Ağrı, Tekirdağ ve Gaziantep Valisi olarak görev yaptı.

İstanbul Valiliği’ne 26 Ekim 2018’de atanan Yerlikaya, evli ve 4 çocuk babası.

Milli Savunma Bakanı: Yaşar Güler

Yaşar Güler, 1954’te Ardahan‘da doğdu.

Teğmen rütbesiyle 1974’te Kara Harp Okulundan, 1975’te Muhabere Okulundan mezun olan Güler, 1975-1984 yıllarında çeşitli birliklerde Muhabere Takım ve Bölük Komutanlığı görevlerinde bulundu. Güler, 1986’da Kara Harp Akademisinden, 1988’de Silahlı Kuvvetler Akademisi’nden mezun oldu.

Kurmay subay olarak 1986-1988 yılları arasında Yurt İçi Bölge Komutanlığında Harekat Başkanlığı, 1988-1991 yıllarında Kara Kuvvetleri Denetleme ve Değerlendirme Başkanlığında Plan Subaylığı, 1991-1992 yılları arasında 12’nci Piyade Tümen Harekat ve Eğitim Şube Müdürlüğü, 1992-1994 yılları arasında Silopi’de İç Güvenlik Tabur Komutanlığı, 1994-1995 yılları arasında Bosna-Hersek Türk Tugay Komutan Yardımcılığı, 1995-1997 yılları arasında Başbakanlık Askeri Başdanışmanlığı Proje Subaylığı, 1997-1999 yılları arasında İtalya Napoli’de konuşlu NATO Güney Bölge Komutanlığı Muhabere Başkan Yardımcılığı, 1999-2000 yılları arasında Barış İçin Ortaklık Eğitim Merkez Komutanlığı, 2000-2001 yılları arasında Genelkurmay Tatbikatlar Şube Müdürlüğü görevlerini yürüten Güler, 2001’de Tuğgeneralliğe terfi etti.

Tuğgeneral rütbesiyle 2001-2003 yılları arasında 10’uncu Piyade Tugay Komutanlığı, 2003-2005 yılları arasında Genelkurmay MEBS Plan Koordinasyon Daire Başkanlığı görevlerinde bulunan Güler, 2005’te Tümgeneral oldu.

2005-2007 yılları arasında MEBS Okulu ve Eğitim Merkez Komutanlığı, 2007-2009 yılları arasında Genelkurmay Eğitim Daire Başkanlığı görevlerinde bulunan Güler, 2009’da Korgeneralliğe terfi etti. Korgeneral rütbesiyle 2009-2010 yılları arasında Harita Genel Komutanlığı, 2010-2011 yılları arasında 4’üncü Kolordu Komutanlığı, 2011-2013 yılları arasında Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı görevlerinde bulunan ve 2013 Yüksek Askeri Şura Kararları ile Orgeneralliğe terfi eden Güler, 2013-2016 yılları arasında Genelkurmay 2’nci Başkanlığı, 2016-2017 yıllarında Jandarma Genel Komutanlığı, 2017-2018 yıllarında Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevlerini yürüttü.

Cumhurbaşkanlığının 9 Temmuz 2018 tarihli kararnamesiyle Genelkurmay Başkanlığı görevine atanan ve TSK Üstün Hizmet Madalyası ve TSK Şeref Madalyasına sahip Güler, evli ve bir çocuk babası.

Enerji Bakanı: Alparslan Bayraktar

Alparslan Bayraktar, lisans öğrenimini İstanbul Teknik Üniversitesi Makina Mühendisliği Bölümü’nde tamamladı.

Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden Ekonomi Hukuku alanında ve Fletcher School of Law and Diplomacy‘den Uluslararası İlişkiler alanında yüksek lisans dereceleri alan Bayraktar, doktorasını ise Orta Doğu Teknik Üniversitesi Yer Sistem Bilimleri Bölümünde “enerji ekonomisi ve politikası” alanında yaptı.

2016-2018 yıllarında Bakanlık Müsteşar Yardımcılığı ve Dış İlişkiler ve Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü görevini yürüten Bayraktar, 2010-2016 yıllarında Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu‘nda (EPDK) Kurul üyeliği yaptı. Kamu görevlerinden önce ise yurt içinde ve dışında özel sektörde çalıştı.

Uluslararası kuruluşlar bünyesinde enerji yönetimi ve düzenlemeleri alanında çalışmaları bulunan Bayraktar, Enerji Düzenleyicileri Konfederasyonu (ICER) ve Enerji Düzenleyicileri Bölgesel Birliği (ERRA) Başkanlığı yaptı. Bayraktar halen Dünya Enerji Konseyi Türkiye Başkanlığını yürütüyor.

Ticaret Bakanı: Ömer Bolat

Ömer Bolat, 30 Ağustos 1963’te İstanbul’da doğdu, ilk, orta ve lise eğitimini İstanbul’da tamamladı. Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası Ekonomik İlişkiler Bölümü’nden 1984 yılında mezun olan Bolat, yüksek lisans eğitimini Avrupa entegrasyonu alanında Hollanda-Amsterdam Üniversitesi Avrupa Enstitüsü’nde tamamladı. Bolat, ayrıca Almanya-Kiel Üniversitesi Dünya Ekonomisi Enstitüsü’nün yüksek lisans düzeyindeki Uluslararası Ekonomi ve İşletme Programı’ndan mezun oldu.

Bolat, Marmara Üniversitesi Avrupa Topluluğu Enstitüsü’nden “Avrupa Para Sistemi” konusundaki teziyle doktora diplomasını aldı. İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi‘nde Uluslararası İlişkiler ve Avrupa Birliği alanında “profesör” unvanına sahip oldu.

İktisadi Kalkınma Vakfı‘nda (İKV) 1981-1993 yıllarında uzman-araştırmacı olarak çalışan Bolat, 1993 yılında Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Genel Sekreterliği görevine başladı. Bolat, MÜSİAD’da 4 yıl Genel Başkan Yardımcısı ve 4 yıl da Genel Başkan olarak görev yaptı.

Bolat, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Yönetim Kurulu ve İcra Kurulu Üyesi olarak görev alırken, Albayrak Holding‘de de üst yönetici olarak iş hayatını sürdürdü.

Türk Havacılık ve Uzay Sanayii AŞ‘de Yönetim Kurulu Üyeliği görevini de üstlenen Bolat, AK Parti Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK) üyeliğini de yürüttü.

İngilizce ve Almanca bilen Bolat, evli ve iki çocuk babası.

Adalet Bakanı: Yılmaz Tunç

Milletvekili Yılmaz Tunç, 1971’de Bartın‘da doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olan Tunç, yüksek lisansını İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Mali Hukuk Anabilim Dalı‘nda tamamladı.

AK Parti’den 23, 24, 25, 26 ve 27. dönemlerde Bartın Milletvekili seçilen Tunç, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Adalet Komisyonu Başkanlığı ve AK Parti Grup Başkanvekilliği görevlerinde de bulundu.

İngilizce bilen Tunç, evli ve üç çocuk babası.

Ulaştırma Bakanı: Abdulkadir Uraloğlu

Abdulkadir Uraloğlu, 1966’da Trabzon‘da doğdu. Karadeniz Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü‘nden 1988’de mezun olan Uraloğlu, aynı yıl özel sektörde saha mühendisi olarak görev yaptı.

Karayolları Genel Müdürlüğündeki çalışma hayatına 1989’da Karayolları Erzurum 12. Bölge Müdürlüğü’nde etüt ekip mühendisi olarak başlayan Uraloğlu, 1990-1998 yıllarında Karayolları Ankara 4. Bölge Müdürlüğünde etüt ekip mühendisi, kontrol mühendisi ve kontrol şefliği görevlerinde bulunduktan sonra 1998 yılında Erzurum Bölge Müdürlüğü Yapım Başmühendisliği görevine getirildi. 2003’te Trabzon 10. Bölge Müdür Yardımcısı olan Uraloğlu, 2005’te Kayseri 6. Bölge Müdürü, 2006’da da Samsun 7. Bölge Müdürü olarak atandı.

Uraloğlu, 2009’da kısa bir süre Karayolları Bursa 14. Bölge Müdürü olarak görevlendirilirken, tekrar Samsun‘a dönerek toplam 6,5 yıl Samsun’da Bölge Müdürlüğü görevini yürüttü.

2012’de İzmir 2. Bölge Müdürlüğü görevine getirilen Uraloğlu, 23 Temmuz 2018’de yayınlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Karayolları Genel Müdürü olarak atandı.

Uraloğlu, 2003’te başlatılan Acil Eylem Planı kapsamında yoğunluk kazanan bölünmüş yolların, bitümlü sıcak karışım kaplamalı yolların, tek platformlu yolların iyileştirilmesi ve yap-işlet-devret otoyol projelerinin hayata geçirilmesine katkı sağladı.

Ülkenin kara yolu ağına önemli kazanımlar sağlayacak yeni otoyol, bölünmüş yol, köprü, tünel projelerinin yapım, plan ve projelendirme çalışmalarını yürüten Uraloğlu, aynı zamanda kara yolları makine parkının yenilenmesi, yerli ve milli araç kullanım oranının artırılması için araştırma geliştirme faaliyetlerine de özel önem veriyor.

Yollar Türk Milli Komitesi (YTMK) ve Karayolları Vakfı (KAV) Başkanlığı görevlerini de yürüten Abdulkadir Uraloğlu, evli ve üç çocuk babası.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı: Vedat Işıkhan

Işıkhan, Mardin’in Artuklu ilçesinde 1966’da dünyaya geldi.

İlk, orta ve lise öğrenimini İzmir’de tamamlayan Işıkhan, lisans, yüksek lisans, doktora, doçentlik ve profesörlük eğitimlerini Hacettepe Üniversitesi‘nde sosyal hizmet alanında tamamladı. Hacettepe Üniversitesi’nde profesör olarak görev yaptı.

Hacettepe Üniversitesi Aile Hizmetleri Uygulama Merkezi Müdür Yardımcılığı, Sosyal Hizmet Bölüm Başkanlığı, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekan Yardımcılığı görevlerinde bulunan Işıkhan, Uluslararası Stres Yönetimi Uzmanları Konseyi tarafından stres yönetimi konusunda ulusal ve uluslararası düzeyde yaptığı önemli araştırma, uygulama ve katkıları sebebiyle 2016’da Konsey Ödülüne layık görüldü.

Işıkhan, akademik yaşantısında çalışma hayatı, iş sağlığı ve güvenliği, işçi hakları, çocuk işçiliğiyle mücadele, sosyal politika, sosyal sorunlar, sosyal hizmet, sosyal güvenlik, sosyal yardımlar, dezavantajlı gruplar, endüstri ilişkileri, sendikalar, aktif yaşlanma, yaşlı bakım sigortası ve emeklilik sonrası sorunlar konularında uzmanlaştı.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının 2012’de hayata geçirdiği Aile Sosyal Destek Programının (ASDEP) ilk saha çalışmasında Genel Koordinatör olarak görev yapan Işıkhan, 2015-2018 yıllarında AK Parti Genel Merkez Sosyal Politikalar Başkanlığında akademik danışmanlık görevini yürüttü.

Bu süre zarfında “2023 Hedefler: Yaş(lı) Dostu Politikalar” ve “Milli İradenin Zaferi” adlı kitapların hazırlanmasında görev aldı.

8 Ekim 2018’de Cumhurbaşkanlığı Sosyal Politikalar Kurulu üyeliğine ve 17 Aralık 2021’de Cumhurbaşkanlığı Sosyal Politikalar Kurulu Başkanvekilliği görevine atanan Işıkhan, bu görevi süresince Türkiye genelinde sosyal politika alanıyla ilgili saha çalışmaları, ilgili kurumların çalışmaları, illerin mevcut sosyal politika alanlarının gelişmesine yönelik yerinde incelemeler yaparak politika stratejileri geliştirdi.

Işıkhan, Cumhurbaşkanlığı bünyesinde “Yüzyılın Sosyal Politikaları” kitabın literatüre kazandırılmasına katkı verdi.

Çok iyi düzeyde İngilizce, iyi düzeyde Fransızca ve Arapça bilen Işıkhan, evli ve üç çocuk babası.

Sanayi Bakanı: Mehmet Fatih Kacır

Mehmet Fatih Kacır, 1984 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Ortaokul ve lise eğitimini İstanbul Erkek Lisesi‘nde tamamladı.

2003’te üniversite giriş sınavlarında Türkiye 12’ncisi oldu. Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümündeki lisans eğitiminden 2008 yılında onur derecesiyle mezun olan Kacır, üniversite eğitimi sırasında öğrenci temsilciliği yaptı ve disiplinlerarası araştırmalar ve proje yönetimi eğitimlerine öncülük etti.

Kacır, üniversite mezuniyeti sonrası girişimci olmayı seçti, kurucusu ve yöneticisi olduğu şirketlerde faydalı model ve endüstriyel tasarımlar geliştirerek yenilikçi uygulamalara imza attı.

Girişimciliğin yanında sivil toplum kuruluşlarında da aktif rol alan Kacır, kurucuları arasında yer aldığı Türkiye Teknoloji Takımı Vakfı (T3 Vakfı) Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini 2018 yılına kadar sürdürdü.

Kacır, DENEYAP Teknoloji Atölyeleri kurulmasının, özel yetenekli öğrencilere yönelik sürdürülen “Geleceğin Teknoloji Yıldızları Programı”nın, Bilim Merkezi ve Girişim Merkezi programlarının, dünyanın en büyük Havacılık, Uzay ve Teknoloji Festivali olan TEKNOFEST’in öncüleri arasında yer aldı.

2018’de TÜBİTAK Bilim Kurulu üyesi olan Kacır, 31 Temmuz 2018’de Cumhurbaşkanı Kararıyla Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcılığına atandı. Bakanlıkta, Milli Teknoloji Hamlesi ve stratejik dönüşüm politikalarından sorumlu olarak görevini sürdüren Kacır, Milli Teknoloji Genel Müdürlüğü, Stratejik Araştırmalar ve Verimlilik Genel Müdürlüğü, TÜBİTAK, Türk Patent ve Marka Kurumu (TÜRKPATENT), Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) ve Türkiye Uzay Ajansı çalışmalarının koordinasyonunu yürüttü.

Kacır, bakan yardımcılığı görevinde, TEKNOFEST İcra Kurulu Başkanlığı, 81 ilde gerçekleştirilen DENEYAP Türkiye Projesi’nin yönlendirme kurulu başkanlığı, teknoloji seviyesi yüksek ürünlere ve yenilikçi teknolojilere yönelik Ar-Ge ve Yatırım Teşvik Programı olan Teknoloji Odaklı Sanayi Hamlesi Program Komitesi Başkanlığı, Araştırma Altyapıları İzleme ve Yeterlik Değerlendirme Komitesi Başkanlığı ve Ulusal Teknoloji Girişimciliği Konseyi Başkanlığı görevlerini üstlendi.

Türkiye Açık Kaynak Platformunun ve yeni nesil eğitim modeli olan 42 Yazılım Okullarının kuruluşuna öncülük eden Kacır, Türkiye’nin otomobili Togg’un teknoloji yol haritasının oluşturulması ve hayata geçmesi süreçlerinde çalıştı.

Kacır, 2023 Sanayi ve Teknoloji Stratejisi, Ulusal Yapay Zeka Stratejisi, Milli Uzay Programı, Ulusal Teknoloji Girişimciliği Stratejisi, Mobilite Teknolojileri ile Akıllı Yaşam ve Sağlık Teknolojileri Yol Haritası çalışmalarına öncülük ederek, stratejiler kapsamında eylem planlarının uygulanması ve Bakanlığın yeniden yapılandırılması süreçlerini yürüttü.

ASELSAN ve Prof. Dr. Fuat Sezgin İslam Bilim Tarihi Araştırmaları Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi olan Kacır, çok iyi derecede İngilizce ve Almanca biliyor. Mehmet Fatih Kacır, evli ve 2 çocuk babası.

Gençlik ve Spor Bakanı: Osman Aşkın Bak

Osman Aşkın Bak, 11 Ekim 1966 yılında İstanbul Üsküdar’da doğdu.

İstanbul Teknik Üniversitesi Makina Fakültesi bölümünden mezun oldu. İngiltere’de Nottingham Üniversitesi‘nde İşletme Yönetimi ve Endüstri Mühendisliği alanında yüksek lisansını, İstanbul Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Endüstri Mühendisliği programında doktorasını tamamladı.

Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu, Türk İran İş Konseyi Yürütme Kurulu Üyesi olarak görev üstlendi. İstanbul Ticaret Odasında Meclis Üyesi olarak görev yaptı.

2007-2011 yıllarında Güreş Federasyonu Başkanı olan Bakan Bak, 2017-2018 yıllarında ise Gençlik ve Spor Bakanı olarak görev yapmıştı.

Çok iyi düzeyde İngilizce ve orta düzeyde Almanca ve Farsça bilen Bak, evli ve 4 çocuk babasıdır.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı: Mahinur Özdemir Göktaş

Mahinur Özdemir Göktaş, 1982’de Brüksel’de dünyaya geldi.

Lisans ve yüksek lisans eğitimini Universite Libre de Bruxelles Ekonomi, Siyasal ve Sosyal Bilimler Fakültesinde tamamlayan Göktaş, 2009’da Avrupa’nın ilk başörtülü milletvekili olarak Brüksel Parlamentosuna seçildi.

2019’a kadar Brüksel Parlamentosu Sosyal Hizmetler Komisyonu Başkanvekilliği, Kadın-Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu Başkanvekilliği görevlerini sürdüren Göktaş, siyasi kariyeri boyunca kadın istihdamı, kadın girişimciliği, kadına karşı şiddet ve fırsat eşitliği konularında hem Brüksel parlamentosunda hem de sivil toplum kuruluşlarında çalışmalar yaptı.

Ayrımcılık ve İslamofobi ile mücadelede aktif rol üstlenen Göktaş, 2015’te 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarını tanımadığı gerekçesiyle partisinden ihraç edildi ve görevini bağımsız milletvekili olarak sürdürdü.

Belçika‘da yaptığı çalışmalardan dolayı 2019’da Kral Leopold Devlet Nişanı’na layık görülen Göktaş, 2020’de Türkiye Cumhuriyeti Cezayir Büyükelçisi olarak atandı.

2019’dan bu yana İslam İşbirliği Teşkilatı Kadın Danışma Komisyonu üyeliği görevlerini sürdüren Göktaş, Fransızca, İngilizce ve Felemenkçe biliyor. Göktaş, evli ve iki çocuk annesi.

Milli Eğitim Bakanı: Yusuf Tekin

Prof. Dr. Yusuf Tekin, 1970’te Erzurum’un Tortum ilçesinde doğdu.

İlk ve orta öğrenimini Rize’de tamamlayan Tekin, 1994’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nü bitirdi.

Mesleki kariyerine aynı yıl Cumhuriyet Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü Siyaset ve Sosyal Bilimler Anabilim Dalı’nda araştırma görevlisi olarak başlayan Tekin, siyaset ve sosyal bilimler alanında 1997’de yüksek lisansını, 2002’de doktorasını tamamladı.

Yusuf Tekin, Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’ne öğretim üyesi olarak atandı. Aynı fakültede 2007’ye kadar yardımcı doçent olarak görev yapan Tekin, aynı yıl siyaset ve sosyal bilimler alanında doçent oldu.

Tekin, aynı üniversitede 2009’a kadar süren görevinin ardından Polis Akademisi Başkanlığı Güvenlik Bilimleri Fakültesi’ne atandı.

Tekin, akademik yaşamı boyunca bölüm başkanlığı, dekan yardımcılığı, üniversite senato üyeliği, fakülte ve enstitü yönetim kurulu üyeliği gibi idari görevlerde de bulundu.

Gençlik ve Spor Bakan Yardımcısı olarak 2011’de atanan Tekin, bu görevi sırasında de bakanlığın üniversitelerle yürüttüğü ortak projeleri hayata geçirdi.

Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarlığı görevine 2013’te başlayan Yusuf Tekin, YÖK ve üniversiteler ile koordineli biçimde eğitim politikalarının oluşturulması konusunda çalışmalar yürüttü. Tekin, 2015-2018’de Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi mütevelli heyet başkanlığı yaptı.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle beraber müsteşarlık makamının kaldırılması sonrasında yeniden öğretim üyeliğine dönen Tekin, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde profesör oldu.

Prof. Dr. Yusuf Tekin, 15 Eylül 2018’de Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Rektörlüğü görevine başladı.

Evli ve üç çocuk babası Tekin, iyi derecede İngilizce biliyor.

Dışişleri Bakanı: Hakan Fidan

Hakan Fidan, 1968’de Ankara Hamamönü’nde doğdu.

Kara Kuvvetleri Muhabere Okulu ve Kara Kuvvetleri Dil Okulu’ndan mezun olan Fidan, akademik tahsilinin büyük kısmını Türk Silahlı Kuvvetlerindeki (TSK) görevi esnasında yaptı.

Fidan, yurt dışı NATO görevi esnasında Maryland Üniversitesi, University of College’dan Siyaset ve Yönetim Bilimi alanında lisans dereceleri; ardından Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden yüksek lisans ve doktora dereceleri aldı.

TSK’daki hizmetini müteakip akademik hayata yoğunlaşan Fidan, Hacettepe ve Bilkent üniversitelerinde uluslararası ilişkiler alanında dersler verdi.

Fidan, devlet kademelerinde dış politika ve güvenlik alanlarında kritik görevlerde bulundu.

TİKA, Başbakanlık dış politika ve güvenlik konularından sorumlu Müsteşar Yardımcılığı, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Yönetim Kurulu Üyeliği, Başbakan Özel Temsilciliği, MİT Müsteşar Yardımcılığı, MİT Başkanı ve Cumhurbaşkanı Özel Temsilciliği görevlerinde bulunan Fidan, 27 Mayıs 2010’dan bu yana 13 yıldır MİT Başkanlığı görevini yürüttü.

Fidan, evli ve üç çocuk babası.

Seçim sonrası ekonomi: ‘Sürdürülemezliğin sürdürülmesine’ devam mı?

[email protected]

İki turlu seçimlerimizi bitirdik. Meclisimizin yeni üyelerini ve Cumhurbaşkanımızı seçtik ama ekonomideki krizle ve sorunlarla kimin, nasıl uğraşacağını henüz bilmiyoruz.

Bildiğimiz, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bugünlerde eski Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’le görüştüğü ve kabineyi muhtemelen 2 Haziran Cuma günü açıklayacağı. (Cuma 14.00 itibarıyla henüz kabine açıklanmadı). Bu  görüşme bize bazı ipuçları veriyor. Dolayısıyla biraz spekülasyon yapabiliriz.

Faiz indirimlerinin başladığı Eylül 2021’den beri hükümet adeta “sürdürülemezliğin sürdürülebilirliğini” ispat etmeye çalışıyor. Yani, faizi düşürürken dövizi kontrol etmeye, bu arada ekonomiyi canlı tutmaya, ayrıca da enflasyonu fazla artırmamaya çabalıyor. Ancak, zaten başarılması mümkün olmayan bu dörtlü hedefin hiçbir cephesinde ciddi bir başarıya da ulaşılamadı. TÜİK’in enflasyon desteğine, bankalara sözlü ve yazılı iletilen talimatlara, vatandaşa ve şirketlere döviz hesaplarından para veya kredi verilmemesine rağmen çok ciddi sorunlar var. Ama halkımız bunun o kadar da önemli olmadığını ispatlarcasına oyunu bu politikanın mimarı Cumhurbaşkanı Erdoğan’a verdi. Bu gerçeklik bizi daha temkinli düşünmeye ve bu politika setinin hala bir seçenek olarak gündemde kalabileceğini düşünmeye sevk ediyor.

Demek istediğim şu: Önümüzdeki yakın gelecek için iki seçenek önümüzde duruyor. Birincisi, Mehmet Şimşek’le yapılan görüşmenin ve varılan mutabakatın seyrine göre daha ortodoks politikalara biraz meyledilebilir ya da aynı tas aynı hamam denilebilir. Nereye kadar? İşte bunu bilmiyorum.

Seçenek 1: Ortodoks politikalara yöneliş

Eski Maliye Bakanı Şimşek, haklı olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan belli garantiler, hatta basında yer alan haberlere göre belirli bir süre almak istiyor. Yani, faizi yükseltmeye, dövizi biraz rahatlatmaya ama bunun karşılığında büyümeden biraz ödün vermeye, bunun için de belli bir süreye ihtiyacı olduğuna ikna etmeye çalışıyor. Erdoğan seçimden hemen önce CNN’e verdiği demeçte faiz indirimlerinin başarılı olduğunu ve devam edeceğini söyledi. Bu fikrinden vazgeçip Mehmet Şimşek’e istediği esnekliği verir mi, bilemiyorum. Sanıyorum eğer şu an izlenen politikaların ekonomiyi bir uçuruma sürüklediğini, önümüzdeki yerel seçimlerdeki performans açısından bunun önemli bir engel olacağını anlatabilirse belki bu izni koparır. Ancak, iki seneye yakın bir süredir izlenen bu politikalara rağmen ciddi bir seçim başarısı elde etmiş olan Cumhurbaşkanı Erdoğan bu politikaların ekonomiyi bir uçuruma sürüklediğine nasıl ikna edilir, tam kestiremiyorum. Zaten benim aklım ve bilgim bu derinliği ve sofistikasyonu anlamakta ve hazmetmekte epey zorlanıyor.

Her neyse, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ikna edildiğini varsayalım. O zaman neler olmasını bekleyebiliriz?  Beklenen ilk adım büyük olasılıkla faizlerde artış olacak. Muhtemelen kademeli yapılır. Nereye kadar? Tahminen şu anki piyasa faizlerine, yani % 35-40’lar civarına kadar artış olur. Aynı süreçte dövize yapılan katı müdahale gevşetilir ve kurların biraz artmasına da izin verilir. Nereye kadar izin verileceğini tahmin edemiyorum. Pekiyi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın faiz konusundaki düşüncesi bilindiğine göre, “faiz artmasın ama dövizde müdahaleyi bırakalım” noktasına gelinebilir mi? Bu da mümkün, çünkü zaten satacak döviz de kalmadı elimizde. Eğer bu ilk seçeneğin ikinci versiyonu devreye girerse o zaman faiz desteği söz konusu olmayacağından dövizdeki yükselmenin epey hissedilir bir seviyede olmasını bekleyebiliriz.

Bu iki adım veya dövizle sınırlı tek adım piyasaları birazcık rahatlatır ama maalesef sorunlarımızı çözmez. Hatta, çözümün yanına bile yaklaştırmaz. Bir kere bu politikaların kalıcılığına dair ciddi bir şüphe hep var olacak çünkü geçmişteki bu tür adımlar hep çok kısa ömürlü oldu. Başlangıçta bu politika değişikliğine ikna edilmiş görünen Cumhurbaşkanı Erdoğan bir noktada müdahale edip süreci tersine çevirdi. Ayrıca, geçmişte Erdoğan ve Şimşek arasında yaşanmış olan ve hafızalarda hala taze olan anlaşmazlıklar da var. Bu kredibilite sorunu uzun süre devam edecek. Dolayısıyla, bu tür bir politika değişikliğinin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın nezdinde kalıcılığından ve ciddiyetinden emin olunmadan dışarıdan para girişinde hissedilir bir artış beklemiyorum. Yerli ve yabancı yatırımcılar açısından güven sorunu daha uzunca bir süre gündemde kalacak. Ancak, Katar, BAE ve Suudi Arabistan gibi ülkelerden 3-5 milyar dolar destek her zaman gelebilir. Dostlar, böyle günlerde belli olmaz mı? Benim kasdettiğim, piyasalar kanalıyla gelebilecek para.

İkincisi, ekonomideki yapısal hiçbir soruna neşter vurulma olasılığı yok. Yani Merkez Bankası bağımsızlığı, tarım ve enerjide atılması gerekli adımlar, kamu ihale yasası, eğitim ve teknolojiye yatırım gibi alanlarda anlamlı bir adım atma olasılığı çok düşük. Hükümet, çoğunluğu son 5 yılda olmak üzere yapısal olan her şeyi o kadar zayıflattı ve yok saydı ki bu alanlarda trendin tersine dönmesini ve pozitif bir adım atılmasını hiç beklemiyorum. Öyle olunca da, eğer ekonominin başına getirilirse Mehmet Şimşek’in yapacağı şeyler maalesef pansuman tedavisinden ve hükümete biraz nefes aldırmaktan öteye gidemeyecek gibi görünüyor.

Seçenek 2: Aynen devam

Önümüzdeki ikinci seçenek, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Mehmet Şimşek’e istediği esnekliği vermeyip, “aynen devam ediyoruz” talimatıyla gündeme gelebilir. O zaman ne olacak? Son 1,5 senedir her gün kriz çıkacak diye bekleyip, bu krizle karşılaşmadığını sananlar, üstüne üstlük bu politikaların bir de seçim kazandırdığını görenler şaşıracak ama süreç aynen bıçak sırtı bir dengede sürdürülebilir. Bugüne kadar gördüğümüz ve inanmakta zorlandığımız sürreel uygulamalar devam ettirildiği gibi, aklımıza ve hayalimize gelmeyen başka tedbir ve uygulamalar da hayata geçirilebilir.

Böyle bir ortamda kimin ne kadar ve hangi fiyattan döviz alacağına, hangi orandan kredi kullanacağına, mevduatına ne kadar faiz verileceğine, devletin tahvilinin hangi vade ve faiz oranından kime ne kadar satılacağına vs. olay bazında karar vererek, yani ekonominin her alanına yayılmış bütüncül bir tayınlama yöntemi ile kısıtlı kaynaklar dağıtılmaya devam edilir. (Tayınlama, kısıtlı kaynakların piyasa mekanizması kanalıyla değil, idari ve siyasi kararlarla dağıtılmasıdır). Bu ortamda ekonomide yatırım, ihracat, ithalat, rekabet yapısı, verimlilik vs ne olur diye sormayın. Böyle bir derdimiz olmayacak. Kısıtlı kaynakların nasıl dağıtılacağı en önemli meselemiz olacak.

Gelir dağılımı, ücretlilerin satın alma gücü, çiftçilerin durumu falan gibi konulara da girmeyin lütfen. Enflasyonla zaten masa başı çalışmalarıyla mücadele ediyoruz. Başka bir önleme şimdilik gerek yok. Ayrıca önümüz yaz. Sebze ve meyvede bir süre iyiyiz. Arada asgari ücreti ve memur-emekli maaşlarını biraz artırarak toplumu rahatlatacak küçük adımlar da atılır. İhracatçılara ve ithalatçılara sektörel bazda veya firma bazında farklı kurlar uygulanır. Bunların başka ülkelerde örnekleri de var. Yurt dışına çıkışlar sınırlanır, ihracatçıya ve turizmciye getirdiği döviz için prim verilir. Kısaca el yordamıyla ve günlük, hatta saatlik politikalarla gün kurtarılır. Böyle bir ortamda bir buçuk yıldan fazla bir süre yol aldık. 5 yıl daha gidemeyeceğimizi kim söylüyor?

Bu arada kaçınılmaz olarak alternatif döviz ve kredi piyasaları oluşur. Zaten hafif hafif oluşmaya ve aradaki makas açılmaya başladı. Arjantin 20 yıla yakın bir süredir dövizde resmi kurun iki misline varan paralel piyasa fiyatıyla hayatını sürdürüyor. Onlar yapıyorsa, biz neden yapamayalım?

Bakalım seçimlerden sonraki bu önemli yol ayrımında hangi yol seçilecek ve ekonomimiz buna nasıl cevap verecek?

Avrupa Birliği’nin sürdürülebilir tekstil stratejisi

Avrupa Birliği, son yıllarda sürdürülebilir ve döngüsel moda ile ilgili kimi uygulamalar, öneriler ve kampanyalar yayınlıyor. 2030 yılına dair hedefleri içeren “Sürdürülebilir ve Döngüsel Tekstil Stratejisi”ni 2022 yılında yayınlamasının ardından 2023 yılının başında da bir kampanya ile gençleri hedefledi.

AB tekstil tüketimi, gıda, barınma ve hareketlilikten sonra çevre ve iklim değişikliği üzerinde ortalama olarak dördüncü en yüksek etkiye sahip. Aynı zamanda su ve arazi kullanımı için üçüncü en yüksek tüketim alanı ve birincil hammadde kullanımı ve sera gazı emisyonları için en yüksek beşinci bölge.

Avrupa Birliği uygulamaları Türkiye’yi de oldukça ilgilendiriyor çünkü dünyada önemli bir tekstil üreticisi konumunda olan Türkiye, tekstil ihracatının büyük bir kısmını Avrupa ülkelerine gerçekleştiriyor. Türkiye’nin ihracata en çok katkısı bulunan 2. sektörü hazır giyim ve konfeksiyon iken, en çok ihracat yapılan ülke de Almanya başta olmak üzere diğer AB ülkeleri.

Türkiye’nin ev ödevleri

Dolayısıyla Avrupa Birliği sürdürülebilir tekstil uygulamaları, kısıtlamaları, düzenlemeleri, teşvikleri Türkiye’deki tekstil üretimi sürecini hem ekolojik hem de insan hakları açısından oldukça etkileyebilme kapasitesine sahip. Özellikle iç hukukta ve düzenlemelerde ne çevre ne de insan haklarını öncelemeye gerek görmeyen Türkiye, ihracat yaptığı ülkelerin düzenlemeleriyle mecburen iyileştirmelere uymak zorunda kalıyor. Yani Türkiye’de AB düzenlemelerinden dolaylı olarak faydalanmak mümkün. Ticaret Bakanlığı’nın 2021 yılında yayımladığı Yeşil Mutabakat Eylem Planı henüz “öngörülmek, gönüllülük esası ve bol bol gelecek zaman kipi” gibi uzaya bırakılan niyetlerle dolu olsa da AB ile ticari faaliyetlere devam edebilmek için kimi düzenlemeler uygulanmak zorunda kalacak.

AB sürdürülebilir ve döngüsel tekstil stratejisi

AB’nin tekstil sektörüne dair hedeflediği düzenlemenin dikkat çekici taraflarından birisi, üreticilerin tekstil ürününün yolculuğuna dair sorumluluk almalarının beklenmesi. Tekstil üretimindeki önemli sıkıntılardan birisi zincirin takip edilememesi. Hangi merdiven altı atölyeden gelip hangi atık sahasına gittiği bilinemeyen ürünler için ne markalar sorumluluk alıyor ne de tüketici tarafından marka adı bilinmeyen üretici bunu umursuyor. Böyle olduğunda da sorumluluk alınması gereken iyileştirme adımlarında ya da kriz durumlarında zincirin içindeki üreticiler, tedarikçiler, markalar sorumluluğun kendilerinde olmadığını iddia ediyor ve bir diğerine sorumluluk atıyorlar.

Bu sebeple sürdürülebilir tekstil ile ilgili kampanyalar sorumluluk ve şeffaflık odaklı yapılıyor çoğunlukla ki; sorumlular ortaya çıksın ve düzenlemeler mümkün olsun. Avrupa Birliği düzenlemesi üreticiyi takibi daha da zorunlu hale getirerek zincirin şeffaflığını mecbur kılabilirse sorumlular kaçamayacak ve düzenlemelere tabi davranmak zorunda kalacak.

Stratejinin diğer hedefleri

AB’nin tekstil için 2030 vizyonunda hızlı modanın ortadan kaldırılması gibi keşke gerçek olsa diyebileceğimiz hırslı hedeflerin yanı sıra umut vadeden başka adımlar da bulunuyor.

Vizyona göre ürünün sürdürülebilirliği tasarım aşamasından başlayarak ürünün tüm yolculuğunu kapsayacak ve ürün ömrünün bitmesini de içerecek şekilde planlanacak. Eko-tasarım standartlarının belirlenmesi, üretim süreçlerinde ekoloji, insan hakları, kimyasallar gibi birçok konunun sürdürülebilir şekilde planlanması, ürünün kullanım sürecine onarım, geri dönüşüm, ileri dönüşümün eklenerek atık miktarının azaltılması hedefler arasında.

Pazarlama sürecinin de ürün yolculuğuna eklenerek şirketlerin yeşil iddialarının doğruluğunun sorgulanacak olması hedefi de oldukça umut verici. Bu hedef yerine getirilirse yeşil yıkama kullanılarak dünyayı kirleten uygulamalara devam edilmesinin önüne geçilebilir, en azından hafifletilebilir.

Bu hedeflerle birlikte nihayetinde fazla üretimi ve tüketimi durdurmak ana hedef.

Somut adımlar ne zaman gelecek?

AB tarafından 2030 vizyonunda belirlenen bu hedeflerin bir kısmı iyi niyetli ama soyut olsa da özellikle zincirin şeffaflaşması ve kimyasal içeriklerin üretim adreslerinin belirlenmesi gibi hedeflerin yerine getirilmesi başlangıç olarak sektörde önemli bir değişimi sağlayabilir.

İklim krizine tekstil sektörünün etkisinin artık manipüle edilemeyecek noktada olmasının yanı sıra özellikle Rana Plaza’dan sonra tekstil üretimindeki gerçeklerin ortaya çıkmasıyla artan kamuoyu baskısının bu düzenlemelerdeki payını görmeliyiz. Tüketiciler, halk, seçmenler, sivil toplumun büyük emekleriyle baskı yapmasa malesef gezegen ve insanları önceleyen düzenlemelerin kapitalizmde yer bulması mümkün olmuyor. Bu strateji ve vizyon belgesinde de sivil toplumun, aktivistlerin, işçilerin yıllar süren mücadelesinin etkisi çok büyük olmasına rağmen çevre hedeflerine daha çok eğilmiş görüyoruz ama sektörün en büyük argümanlarından istihdama dair tatmin edici adımların sunulduğunu söylemek zor. Diğer hedeflere dair de planlanan, öngörülen adımların zamanında atılmasını takip etmek yine sivil topluma düşüyor.

2022 yılında yayınlanan strateji belgesi yukarıdaki gibi büyük ve soyut hedefler koyarken 2023 yılının başında instagram üzerinden başlatılan Reset the Trend kampanyası moral bozucu derecede tüketiciye sesleniyor. Hukuki ve bürokratik düzenlemeleri ülkeler, üretimi şirketler yaparken AB’den gezegenin geleceği için tüketicilere seslenmek yerine hukuki ve bürokratik düzenlemeler beklemek hakkımız. Kapitalist üretim ve tüketim anlayışının bizi getirdiği noktada tüketimi azaltmak gerçekten de esas çözüm olmasına rağmen AB’den beklediğimiz sorumluluğu bireylere yüklemek yerine tekstil sektörünün dünyaya verdiği zararlardan birinci derecede sorumlu olan endüstri ve devletlere yönelik kalıcı yaptırımlar.

Sivil toplum ve aktivizm güçlü bir farkındalık sunarken AB’den beklediğimiz farkındalık çalışmaları ve influencerlarla yapılan kampanyalarla gençlere sorumluluk yüklemek yerine 2030 vizyonunu hangi sürdürülebilir ekonomik adımların üzerine oturttuğuna dair daha çok bilgi ve somut adım.

Lobilerin, kısıtlamaların ve tatilci delegasyonların gölgesinde Plastik Anlaşması toplantısı

İlki Uruguay’ın Punta Del Este şehrinde gerçekleşen BM Plastik Anlaşması Müzakere Toplantıları’nın ikincisi bu hafta başında Fransa’nın Paris şehrinde başladı.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) üyeleri, Paris’te bir araya gelerek plastik kirliliği üzerine ilk küresel anlaşmayı müzakere etmek üzere tekrar toplandı. INC-2 olarak da bilinen Hükümetlerarası Müzakere Komitesi‘nin bu ikinci toplantısı, ilkinin devamı olup önemli tartışmalara da gebe.

Müzakere süreci, yasal olarak bağlayıcı bir enstrüman geliştirmek üzere yürütülüyor ve dolayısıyla konu ile doğrudan ilişkili çıkar grupları birçok farklı şekilde sürece müdahil oluyor. Bu müdahillik kimi zaman paydaşlar şeklinde yürürken kimi zaman da koridorlarda ve aralarda dönen buluşmalar ve lobiler üzerinden ilerliyor. Öncelikle mekanizmayı anlamak için paydaşları tanımlamakta yarar var:

Sürecin ana aktörü olan üye devletler, enstrümanı müzakere eden temel paydaşlar! Antlaşma üye devletlerin yönlendirmesi ve liderliğinde ilerliyor. Her üye devletin, çıkarlarını ve enstrümandan beklentilerini vurgulayan bir müdahalede bulunma hakkı var ve bu müdahaleler üç dakikayı aşamıyor. Ancak bu müdahalelerin etkin yapılabilmesi için üye devlet katılımcılarının tatile gidip sosyal medyada göstermelik fotolar paylaşan “müzakere tatilcilerinden” değil, gerçekten sorunu bilen ve bu konuda tüm taraflarla temas halinde olan kişilerden oluşması gerekiyor. Üye devletlerin yanı sıra, dokuz büyük grup ve paydaş var: Kar amacı gütmeyen kuruluşlar, kadınlar, işçiler ve sendikalar, bilimsel topluluk, çiftçiler, yerli topluluklar, çocuklar ve gençler, yerel yönetimler, işletmeler ve sanayi.

Plastik uzmanı bilim insanlarına yer yok

Burada bir parantez açmakta fayda var. UNEP mesela INC-2’ye katılan katılımcıların %40’ının STK’lardan geldiğini belirtmiş ancak bu STK’ların ne kadarının sanayi lobicisi olan endüstri uzantılı STK’lar olduğundan bahsetmiyor. Ayrıca burada bilim insanı katılımının da sınırlandırıldığını ve bu nedenle de bilim insanlarının önemli bir kısmının sürece dâhil olamadığını, katılanların da çoğunlukla STK’lar üzerinden gözlemci olarak katıldığını ve hatta benim gibi çok sayıda bilim insanının da bu kısıtlamalardan dolayı katılmaktan vaz geçtiğini belirtmem gerekiyor. Yani kâğıt üzerinde ifade edilen katılımcılık ve paydaşlık reelde pek karşılık bulamıyor.

‘Spam’a düşen öneriler!

Zaten INC-2 için yapılan en önemli eleştirilerden biri de bu. Yani müzakerelerde “en çok duyulması gereken” kişilerin dışarda bırakılması. UNEP’in son yıllarda yapılan “en önemli çok taraflı çevre anlaşması” olarak nitelendirdiği müzakerelere son dakikada getirilen kısıtlamalar nedeniyle, plastik çöp dökümü ve yakılması nedeniyle zarar gören gelişmekte olan ülkelerdeki topluluklar, geri dönüşüm için hayati öneme sahip olan marjinalleşmiş atık toplayıcıları ve bilim insanlarının katılımı oldukça sınırlı kaldı. Sadece bu da değil, geçen haftalarda UNEP tarafından yayınlanan Musluğu kapatmak isimli rapor var ki evlere şenlik. Rapor ile ilgili en önemli problem raporun gerçek dışı ve yanlış çözüm önerilerini savunan bir eksene sahip olması. Ayrıca raporu benim de dâhil olduğum bilim insanları koalisyonuna gönderip değerlendirmesini talep eden aynı UNEP, 30’dan fazla insanın gece gündüz demeden yaptığı 300’e yakın öneriyi ciddiye bile almamış. Neden mi? Çünkü eleştiriler ile beraber rapor ciddi biçimde form değiştirecekti. Peki, bu büyük hata ya da bilinçli sansüre karşın UNEP’in savunması ne? Değişiklikleri içeren raporun spam klasörüne düştüğü iddiası. Kargaların bile gülebileceği bir iddia. Bu durum UNEP’in ciddiyeti hakkında da fikir veriyor.

INC-2’nin bir önceki müzakereden bir diğer farkı da ülke delegasyonlarının endüstri markajına alınmış olması. Bu durum bilim insanlarının katılımının sınırlandırılması nedeniyle daha da şiddetlendi. UNEP binasının koridorları, ellerinde manipülatif çözüm önerileri içeren dosyaları olan çoğunluğu erkek, top sakallı ve  takım elbiseli endüstri lobicileri tarafından adeta işgal edilmiş vaziyette.

Bunun yanında Ocean CleanUp isimli endüstri güdümlü kuruluşun “plastik kirliliği sorununu denizden çöp toplayarak çözebiliriz, bize güvenin” temalı beyaz erkek özgüvenine sahip köşe yazıları yayımlayıp, albenili raporlar ve içeriklerle müzakerecileri tavlamaya çalışması da işin bir başka tarafı. Bu durum en büyük kirletici olan kuruluşları da cesaretlendiriyor. Ancak şunu söylemeden geçmemek lazım. UNEP kendi raporunda kimyasal geri dönüşümü ve plastik atıkları çimento ocaklarında yakılmasını plastik sorununun çözümü gibi ima edince bu tür umut tacirleri de fırsattan istifade ediyor. İmam- cemaat ilişkisi. Endüstri eksenli plastik koalisyonlarından bahsetmedim bile.

Paris’teki INC-2 görüşmelerinin ne kadar da yanlış bir yola sapma potansiyeli taşıdığını daha başka birçok örnekle ortaya koymak mümkün. Karbon kredisi absürtlüğü gibi bir absürtlük olan plastik kredisini canhıraş savunanlardan, mekanik geri dönüşümün oransal olarak arttırılmasına, plastik çöplerden bloklar ya da yollar yapıp onu hayatımıza daha fazla sokma çabalarından, plastik çöplerin kimyasal muameleyle yakıta dönüştürülmesini savunana kadar çok sayıda art niyetli fırsat tacirleri şu anda oldukça sıkı bir mesai harcıyor.  Buna bir de konudan habersiz sosyal medya reklamcısı devlet yetkilisi müzakerecileri de eklersek ortaya çok ciddi bir risk çıkıyor. O da Paris İklim Anlaşması gibi bir kaderin plastik anlaşmasını da beklediği.

Her şeye rağmen tüm bunlara karşı doğruları topluma karşı sorumlulukları nedeniyle savunan bilim insanları koalisyonu ve bazı STK’lar da sürece dâhil. Bu gruplar tarafından yapılan müdahaleler anlaşmanın olması gereken rotaya girmesine yardımcı olacaktır.  INC-2 bu hafta bitecek ve sürecin nereye evrileceğini UNEP tarafından yayınlanacak taslak metinlerden öğreneceğiz. Süreç bitmiş değil.

Kent yönetimlerinde demokrasiyle ilgili durum ve beklenti

[email protected]

Türkiye ülkesel ölçekte seçimini yaptı. Bu seçim, otoriterlikten/ ayrımcılıktan ve ötekileştirmeden, kutuplaştırmadan ve savaştan yana olan politikaların onaylandığını ve bunun toplumun yarısından biraz fazlası tarafından benimsendiğini gösteriyor.

Türkiye daha muhafazakar, daha az özgür ve demokratik, sorunları biraz daha giriftleşmiş ve daha kimliksiz kentlerde yaşayacak. Bu olgu “kent toplumları, bu durumu nasıl karşılayacak ve demokrasi doğrultusunda neler yapılabilir?” ya da “yapılabilecekler bakımından nasıl düşünebiliriz?” sorularına getiriyor bizleri.

Soru çok geniş olduğu kadar “kentler” terimi de büyük bir çeşitlenme içeriyor. Metropollerden küçük kentlere/ kasabalara kadar yerleşimler arasında nüfus farkları olduğu gibi coğrafi farklar, toplumsal-ekonomik-kültürel farklar da var. Ancak yine de hayali bir ortalama kent üzerinden düşünmeye çalışalım: Bugün kentlerdeki temel sorun alanları nelerdir? Bu sorun alanlarındaki değişme eğilimleri nelerdir ve kent yönetimleri bu sorunlara yanıt bakımından ne tür arayışlar içinde? Kent toplumları hem sorunlar hem de kent yöneticilerinin uygulamaları/ programları karşısında ne yapıyorlar ve ne yapabilirler?

Belirsizlikler çok ve somut/ net yanıtlar oldukça güç olsa da, bu düzeyden başlayarak düşünelim ve adım adım ilerlemeye çalışalım.

Hangi alanlarda politika geliştirilmeli?

Önce sorunları kabaca kümeleyelim:

Türkiye kentleri hala göç ve nüfus değişiklikleri konusunda çok az düşünce ve politika geliştirebilmiş durumda ve aldığı ve verdiği göç, nüfus kompozisyonundaki değişiklikler konusunda oldukça az ve niteliksiz bilgilere sahip. Oysa nüfusun temel dinamikleri konusunda yaklaşık olsa bile eğilimleri kestirmeden, kentin diğer güncel sorunları konusunda sağlıklı bir öngörü yapmak ve politika geliştirmek olası değildir.

Politika geliştirilmesi gereken temel alanlar;

  • Konut ve kiracılık/ kent mülkiyeti, boş konut stokundaki durum ve toplumsal sınıfların gereksinmelerini dikkate alan politikaların yokluğu,
  • Ulaşımda karşılaşan sorunlar ve kamu taşımacılığının yetersizliği/ ağır raylı sistemlerden başlayarak saçaklanan bir toplu taşıma rejiminin geliştirilememesi, özel araç egemenliği/ otomobil önceliği ve bisiklet-yaya ulaşım düşüncesinin terk edilmişliği,
  • Altyapı yetersizlikleri ve ekolojik sorunların/ kirlenmelerin, iklim değişikliğine karşı yapılması gereken hazırlıkların unutulmuş olması ve ağaçlandırma/ yeşil alan-yeşil yolların/ doğal verilerin/ dokuların korunabilmesindeki ihmaller (bu tür sorunların öncelik sıralamasında tam olarak ikincilleştirilmiş, hatta son sıralara itilmiş olması),
  • Kentlerin bir plan öngörüsüne göre değil, kentsel rant arayışlarının stratejilerine göre sıçramalı-saçaklı/pahalı bir biçimde büyümesi, (ticaretin ve kültürün geliştiği) kent merkezlerinin ve alt-merkezlerin giderek anlamını yitirmesi ve çöküntüleşmesi,
  • Kentlerdeki toplumsal-kültürel yarılmanın giderek güçlenmesi ve (kadına karşı ayrımcılıklardan başlayarak, yoksullara, göçmenlere/ mültecilere, politik muhalefetlere vb.) yönelik ayrımcılıkların giderek keskinleşmesi ve özellikle sınıfsal kutuplaşmaların artması,
  • Kent kimliklerinin erozyonu ve kentlerin sahip oldukları özgünlükleri/ tarihi dokuları ve kültürel özellikleri koruyabilmesindeki güçlükler, tek-tipleşme ve kimliksizleşme,
  • Kentlerin kamusal alanlarının giderek daralması, kentlilerin ortak sorunlar ve bunlara dair politikaları tartışabilecekleri mekanların geliştirilememesi, kentlilerin içinde yaşadıkları kentlerin sorunları ve olası değişim düşünceleri bakımından yabancılaşması vb.

biçiminde kabaca özetlenebilir.

Rant, kente karşı

Yukarıda değinilen bütün sorunlardaki artışın kentsel rant yaratılması/ ranta sermaye birikimi arayışındaki mülkiyet sahibi sınıfların el koyması vb. gibi nedenlerden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Son on yıllarda (her zaman var olan) “kent=rant” eşitliği kavrayışı giderek güçlendi ve kentlerdeki bütün yıkımlar veya yenilemeler kent planlamasına göre değil, daha çok rant arayışının egemenliğine göre oldu.

Ancak belediyelere haksızlık etmemek için giderek ağırlaşan bir merkezi yönetim vesayeti altında olduklarını, aşırı müdahaleci merkezcil tutumun giderek katılaştığını ve ülke yönetimindeki genel politik-ideolojik eğilimin demokrasiden uzaklaştığını, diktatoryal/ hegemonik popülist, ayrımcı ve yoksullaştırıcı/ yoksulları ezen bir doğrultuda gelişmekte olduğunu da not etmeliyiz.

Ayrıca kent planlaması kavramının tamamen işlevsizleştiğini, sadece rant türü çıkar dağıtımında-denetiminde otoriteyle sermaye arasındaki pazarlığın bir aracı olarak kullanılmakta olduğunu da eklemek gerekecek.

Yine inceltilememiş/ayrıntılandırılmamış olmayı göze alarak, kent yönetimlerinin bu tür sorunlara nasıl yanıt verdiklerine bakalım. Yukarıdaki notları dikkate alarak, belediye yönetimlerinin yaklaşımlarını kabaca iki grupta toplayabiliriz:

  • Daha demokratik ve rasyonel davranma arayışında veya iddiasında olan, rant-çıkar arayışından çok toplumun en yoksul sınıflardan başlayarak gereksinimlerini dikkate alan uygulamalarını yönlendirmeye çalışan belediyeler

ve

  • Rant çoğaltımına ve dağıtımına/ kuralsızlığa/ çıkarcılığa/ kayırmacılığa/ rüşvete öncelik veren, belediye kurumunu yandaş grupları için zenginleşme/ sermaye birikimi aracı olarak değerlendiren, kentin kimliğini “Türk-İslam” sentezine göre yapay bir biçimde yeniden kalıplayan ve en yoksulları dilencileştirerek sessizleştiren belediyeler. (Bu tür belediyeciliğin en tipik örneği, bir önceki Ankara Belediyesi yönetimi olmuştu.)

Daha demokratik olma çabasındaki belediyeleri de iki alt gruba ayırabiliriz:

  • Genellikle (batı ve orta Anadolu’daki) metropoliten kentlerin belediyeleri ve
  • Kürtlerin yoğunlukta olduğu yerleşim belediyeleri.

İkinci tür belediyeler, kentlinin güncel-gerçek sorunlarına daha duyarlı, daha demokratik ve katılımcı yaklaşım denemeleri geliştirdiler; ancak merkezi yönetim bu belediyelerin hepsindeki demokrasiyi ezerek yerlerine kayyım atadı. Dolayısıyla Türkiye’nin belediyecilik deneyiminde birikim sağlayabilecek arayışlar bastırılmış oldu.

Metropollerdeki belediyeler de merkezin yoğun baskısı altında olmakla birlikte politik-ideolojik olarak kentsel rant yaklaşımından uzaklaşmadı.  Ekolojik ve kültürel-tarihsel değerleri umursamayan ve kentlilerin katılımını samimi bir biçimde sağlamayı beceremeyen veya açıkça ret eden bir tutum içinde oldular. Ancak hırsızlıkları ve rüşveti kısmen azalttılar. Rasyonel-planlı bir geleceği arıyormuş gibi yaparak bir önceki dönemin projelerini sürdürmeyi önemsediler. (Kanal İstanbul hariç.)

Bu durumda kent toplumu/ toplumları olarak önümüzde oldukça umut kırıcı, cesaret vermeyen bir tablo varmış gibi duruyor. Ancak 10 yıl önce Türkiye’deki kent topluluklarının yarattığı olağanüstü yaratıcılık, coşku ve enerji dolu “Gezi direnişlerini” aklımızda tutmalıyız.

Gezi’yi yaratmak için inanılmaz bir özveriyle çaba göstermiş, ülkede o zaman kadar geliştirilmiş olanlardan daha ilginç demokrasi ve katılım deneyimlerini sınamış ve yaratmış bir kent toplumunun varlığını da unutmamak gerekiyor. Bu ülkenin en gözü pek mücadelecilerinin/ direnişçilerinin  Gezi nedeniyle iktidar tarafından hapiste tutulduğunu biliyoruz.

Buna karşılık, direnişçi kent toplulukları bugün hala canlı ve dinamik.

Yeniden oturup düşünmek ve yaratıcı yollar/ yöntemler yaratmak/bulmak zorundayız. Kentsel demokrasiyi, bütün totaliter baskılara ve yerel yönetimlerdeki dar görüşlere rağmen nasıl geliştirebiliriz? Demokratik değerleri, katılımcı mekanizmaları, kentsel sorunları tartışmak/ çözüm önerileri/ kamusal alanı geliştirmek ve politik olarak yüceltmek amacıyla nasıl kullanabiliriz/ geliştirebiliriz?

Bu tür soruları, daha önce de tartışmıştık, ama yeniden ve yeni düşüncelerle ve yaklaşımlarla tartışmayı sürdürmek gerekiyor.

Direneceğiz ve sürdüreceğiz.

 

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Zor (bir) balığın ibret verici zorbalık sınavı

Barış kültürünü yerleştirmek çocuklukta başlıyor. Özellikle çocukların eğitim kurumlarıyla ilk karşılaştıkları okul öncesi eğitimde eğitimciler çocuklar arasında güçlü ve baskın karakterlerin diğerleri üzerinde baskı kurma eğiliminde olduklarını sık sık gözlemlemiştir. Burada eğitimcinin rehberliği önem kazanıyor. Güçlü olanın diğerlerini baskı altına almaya çalışması, onu ötekileştirmesi  doğru müdahalelerle önlenebiliyor. Eğitimci  ya da aile bunu başaramadığında ise zorbalık ve gücün diğerlerini itaat ettirecek bir araç olduğuna inanç pekişiyor. Güce tapma eğilimi çocuklukta beliriyor ilerleyen yıllarda genel geçer bir kanaate dönüşüyor. Bu kanaatin oluştuğu toplumlarda barış kültüründen bahsetmek imkansız hale geliyor. Çünkü fiili savaşın olmaması barışın egemen olduğu anlamına gelmiyor.

Bir değişim hikayesi

Zor balık kitabı barış kültürü üzerine bir anlatı fakat bunu barışı övgüler dizmek  yerine barış kültürünü tehdit eden bir unsur olan akran zorbalığı ve bunun nasıl çözülebileceği üzerinden yapıyor.

Zor Balık varoluşunu güçlü olabilmek üzerine kuruyor. Bunu gerçekleştirmek için kullandığı yöntem ise arkadaşları ile alay etmek, onların kalbini kırmak. Arkadaşlarının üzülmesi Zor Balık için gücünün onaylanmasının bir göstergesi oluyor. Bu davranışlardan rahatsızlık duyan büyük balıklar onu uyarıyor, kızıyor, konuşuyor fakat hiçbir şey Zor Balık’ın davranışlarını değiştirecek güçte etki oluşturmuyor. Ta ki Zor Balık kendisini tir tir titreten güçte bir kedi olan Tırmık ile karşılaşıncaya kadar. Fakat Zor Balık büyük bir sürprizle karşılaşıyor. Güç sadece sindirmek, üzmek, korkutmak için kullanılmıyormuş.

Kitap bir değişim hikayesi anlatıyor. Karakter kendi deneyimleri ve karşılaşmaları ile bir öğrenme gerçekleştiriyor ve bunu hayatını uygulayarak daha üretken, barışçıl bir toplum inşasında bireylerin ve onların bilinçlenmesinin önemini okura gösteriyor.

Kitap sonunda ebeveyn ya da eğitimci için olduğunu düşündüğüm bölümde ise bireylerin bu tür akran zorbalığı ile karşılaşmalarında yapabilecekleri üzerine öneriler yer alıyor. Bu önerilerden biri çocukların zorbalık eden ve mağdur olarak etiketlenmemesi ve çocuğun başka özelliklerinin de dikkate alınması ve geliştirilmesi. Resimlemeler okul öncesi çocukların bu resimlerden yola çıkarak yeni anlatılar kurmaları için oldukça uygun tasarlanmış. Çünkü çizgiler anlatının bir izdüşümü olmaktan çok çağrışımlara ve yeni anlatılar kurmaya açık çizgilerden ve renk tercihlerinden oluşuyor.

Redhouse Kidz Yayınları’ndan çıkan Zor Balık kitabını Büşra Tarçalır Erol yazmış, resimlemeleri Uğur Altun yapmış.

Yazar: Büşra Tarçalır Erol

Uzman klinik psikolog ve çocuk kitapları yazarı. Lisansını İstanbul Bilgi Üniversitesi psikoloji bölümünde, uzmanlığını ise Bahçeşehir Üniversitesi klinik psikoloji bölümünde ‘Okullarda Zorbalık’ konulu tezi ile tamamladı. Çocuklarla okullarda, kütüphanelerde ve kitapevlerinde, kitap okuma-anlatım atölyeleri yapmayı çok seviyor. Hiç okumadığı kadar çok çocuk kitabı okuyup, ruhunu ehlileştirdiğine inanıyor. Eşi, dünya güzeli iki kedisi ve bebeği ile yaşıyor.

 

Ezberin de ezberini bozan bir kitap: Yarabıçak

Yazarımız Ömer Faruk‘un Yarabıçak kitabı hakkında Gülayşe Koçak‘ın K24′te yaptığı değerlendirmeyi özetleyerek sunuyoruz. 

*

… Zihin haritası, bir beyin fırtınası yapma yöntemidir. Ortaya çıkış nedeni, şu: Alışageldiğimiz şartlarda, örneğin bir konuda düşünce geliştireceğimiz veya bir yazının taslağını oluşturacağımız zaman, aklımıza gelenleri satır satır, madde madde, düşüne taşına kâğıda aktarırız; satırlarımız lineer bir hat takip eder. Okurken de satır satır, yine düz bir hat izleyerek okuruz. Konuşurken de sözcükler dudaklarımızdan, zihinde düşünce olarak canlandıkları gibi karışık halde değil, peş peşe, art arda dökülür. Fakat bu yöntemi izlediğimizde, daha yazmaya bile başlamadan, düşüncelerimizi hizaya, düzene sokmuş oluyoruz; tek bir düşünce hattını izlemek zorunda kalıyoruz.

Oysa beynimiz öyle mi? Her an fıldır fıldır! Bir yazı yazmaya giriştiğimizde, birçok düşünce, fikir, duygu aynı anda işgal etmektedir zihnimizi, ama ellerimiz yazarken bu hızı, bu düşünceleri raptedemez. Siz de bu satırları okurken bir yandan beyniniz başka şeyleri de algılıyor – etrafınızdaki sesler, kokular… Kim bilir, belki de çorabınızın lastiği sıkıyor.

Zihin haritası yöntemi, düzen gözetmeksizin, sezgiyle, çağrışımlar yoluyla iş görür. Uzun ve monoton bir malumatlar listesini, beynin çalışma biçimine uygun, renkli bir tür diyagrama dönüştürmeye yarar: Üzerine düşünmek, beyin fırtınası yapmak istediğiniz kavramı yan yatırılmış, çizgisiz bir kâğıdın ortasına yazıp etrafına bir daire çizersiniz, sonra aklınıza gelen HER şeyi, alakalı-alakasız, akıllı-saçma ayırmadan, asla sansürlemeden, son hızla zamana karşı yarışarak ve tamamen serbest çağrışımla ortadaki daireden, kavisli – yuvarlak hatlarla, eğik güneş ışınları gibi dallandırıp budaklandırarak bir “harita” çıkartırsınız ortaya. Bu işi renkli kalemlerle de yapabilirsiniz, resimler de çizebilirsiniz.

Ömer Faruk’un gerek Bir Aşağılama Aracı olarak Çöp kitabında, gerekse Yarabıçak’ta sık sık zihin haritası yöntemi geliyor aklıma, fakat Ömer Faruk, ezberin de ezberini bozuyor:

600 sayfalık Yarabıçak, araya Yelda Baler’in fotoğraflarının serpiştirilmiş olduğu beş alt-kitaptan oluşuyor; bunlar, yazarın kimi zaman “felsefe” yaptığı, kimi zaman anılara ve anlatılara daldığı alt-kitaplar, fakat hepsinin ortak özelliği, yapıları:

Zihin haritasını yazar sanki tersine çevirmiş, yani kitaplarının mimarisi, tersinden başlanmış birer zihin haritası gibi: Yazıyı merkezdeki kavramdan dışarıya doğru işlemiyor -ki aslında bu da sınırlayıcı-, haritanın dış kenarlarının sınırlarında hafif dokunuşlarla seyrediyor; sanki buralardan içeriye, içinde hiçbir şey yazılı olmayan boş bir daireye, bilinmeyen bir merkeze doğru işleyen bir yapı var – meselenin bilinmeyen “öz”üne ulaşmaya çalışırcasına.

Mülkiyet duygusunun çeşitli tezahürleri

Ömer Faruk’un çeperlerde ele alır göründüğü konular herkese pek hitap etmeyebilir – çöp, dışkı… Ama Yarabıçak’ın asıl dokusuna örülmüş ana ipliklerden en önemlileri mülkiyet, duvarlar, sınırlar gibi, esasında sonunda “özgürlük” meselesine bağlanabilecek kavramlar.

“Kelimeler”in de çok üzerinde duruyor; okudukça gerçekten de mülkiyet, duvarlar, sınırlar, kelimeler, özgürlük, hepsinin ve her şeyin ne kadar iç içe olduğunu kavrıyorsunuz. Ömer Faruk kelimelerin, kısıtlılıkları nedeniyle düşüncelerimizi de nasıl sınırladığına ve hizaya soktuğuna dikkat çekiyor. Okurken sizin de beyninizde pıtrak gibi yeni fikirler canlanıyor; Yarabıçak, çok ilham verici bir kitap!

… Yarabıçak’ı okurken, mülkiyet duygusunun ne çeşitli tezahürleri olabildiğine ayılıyorsunuz!

… Ömer Faruk’un Yarabıçak’ta, Mahmut Memduh Uyan’ın kitabından (Ben Bir İnsanım) zikrettiği bir olay, mülkiyetin daha da çarpıcı bir boyutunu ortaya koyuyor: İstanbul Gayrettepe Polis Merkezi’nde tutuklu bulunan Uyan’a, bir evin adresini ele vermesi, “konuşması” için 35 gün insanlık dışı işkenceler yaparlar; Uyan direnir ve konuşmaz. Derken bir gece memurlardan biri, evde üç çocuğu olduğundan, eve odun, kömür alamadığından, zor geçindiğinden dem vurarak, Memduh sen iyi insansın, bana yardım et, şayet konuşursan terfi eder, ikramiye alırım, ailem ihya olur, mealinde yalvar yakar Uyan’ı bu kez tatlılıkla ikna etmeye çalışır; yine nafile. Nihayet sorgulanmak üzere Uyan’ı Ankara’ya gönderecekler; aniden ortaya çıkan bu rekabet karşısında İstanbullu polislerin paçası tutuşur: “Konuşacaksan bize konuşacaksın, ibne… Seni biz yakaladık! (…) Konuştuğunu bir duyalım, seni alır gebertiriz!” (sh. 552).

Yani bir anlamda, sen bizim mülkümüzsün, bize sadakat borçlusun; bizi aldatamazsın! demeye getirirler…

“Mülkiyet” kavramıyla bağlantılı olarak Ömer Faruk’un zihin haritasının çeperinde dolaşan farklı kavramları ele alışındaki sıradışılık başınızı döndürüyor, peş peşe sizin de zihninizde kıvılcımların çakmasına yol açıyor.

Örneğin “sınır”… Sadece kapı, kilit değil; “aile” dahil, insan icadı her şeyin, ama her şeyin sınır olduğuna, bu sınırların bizi korumaktan ziyade, bizi gerçekte içeriye hapsettiğine ayılıyorsunuz.

İnsan icadı en büyük malik’in ise ulus devlet olduğunu kavrıyorsunuz.

Çingeneler

Kitabın çok önemli bir bölümü, Romanlara tahsis edilmiş… “Çingeneler”, kitabın en ilginç bölümlerinden biri. Ömer Faruk dünyayı, hayranlık duyduğu ve sınır tanımayan çingeneler üzerinden yeniden okumaya girişiyor; çok ezber bozan bir bölüm.

“İnsanlık tarihine kısaca göz attığımızda bile elleri kana, katliama, günaha ve suça en az bulanmış halk olduğunu söyleyebiliriz Çingenelerin. Devlet kurmamış, kale yapmamışlar, düzenli orduları, bayrakları, milli marşları, ulusal önderleri, kahramanları, anıtları yok.” (sh. 463).

Ömer Faruk’un “çingeneler”e hayranlığını iki kelimeyle açıklayabilecek en önemli nedeni, yine yazarın kendisinin zikrettiği başka bir yazarın ağzından duyarız:

“ ‘Normallik, ölümdür.’ Theodor W. Adorno”. (sh. 375).

Yarabıçak, bir yanıyla rahat kaçıran, diğer yanıyla rahat akan, keyifle okunan bir kitap. Çıkılan, kafa karıştırıcı, ezber bozucu bir yolculuk, ama Ömer Faruk sizi kaderinizle baş başa bırakmıyor; okur olarak elinizden tutup adım adım yazar yolculuğuna ortak kılıyor; kaybolmuyorsunuz. Ömer Faruk’un diğer kitaplarıyla, yazarla Mister Fa’nın ilişkisiyle biraz aşinalığınız varsa, zaten nispeten sağlam / tanıdık topraklara ayak basmış gibi oluyorsunuz.

Ömer Faruk’un üzerinde kafa yorduğu ve Yarabıçak’ta ele aldığı önemli konulardan biri, Türkiye’de muzdarip olduğumuz zihinsel kalite krizi. Bu seviye düşüklüğü her alana yansıyan entelektüel bir kriz –ilişkiler, edebiyat, bilim…

Ömer Faruk’un uzun uzun anlattığı “çingeneler”in sınır, kural ve mülkiyet tanımazlığına benzer şekilde; kitabın sonunda, tabuların yıkıldığı; zamanın, mekânın, inançların ve her şeyin birbirine girdiği bir “Karnaval” bölümü var ki, kitaba apayrı bir şenlik katıyor! Uzun uzun anlatılan Karnaval, bence rengârenk, katman katman bir kitap olarak Yarabıçak’ı tanımlayacak en güzel ve en yerinde metafor: İkisi de insanın beyin kıvrımlarını gıdıklıyor. İkisi de sefil halimize hiç acımaksızın projektör tutuyor. Kendimizi içine soktuğumuz paradokslar, çıkmazlar… Zalimliğimiz… İkiyüzlülüğümüz…

İkiyüzlülükler

“Projektör” ve “ikiyüzlülüğümüz” derken – kitapta eski sol örgütler de bu ifşaattan bol bol nasiplerini alıyorlar: Ömer Faruk alimallah hiç kimseyi kayırmıyor; pek de alışık olmadığımız şekilde, eski soldaki zulümle ve ikiyüzlülükle yüzleşiyor.

1970’lerde sol örgütlerin uyguladıkları, yobaz dinci tarikatları aratmayacak o inanılmaz cinsel – ahlaki baskılar… Kızlara yapılan “bacı” muhabbeti… Kızların etek boylarından tutun, sözüm ona devrim yapmayı tasarlayan bu örgütlerin takıldığı kılık kıyafet ve davranış kodları, bunları ihlal edenlerin maruz kaldığı aforoz…

Bu anlamda Yarabıçak aynı zamanda bir dönem kitabı; ben de Ömer Faruk’un kuşakdaşı olarak, kitabın bu bölümlerini okurken her şey öyle aşina geldi ki!

1970’ler dönemine ve eski solcuların ahlakçı zihniyetine ışık tutmak babında, Ömer Faruk kitapta, bir zamanlar ODTÜ’de dağıtılmış bir sol bildirinin fotoğrafına da yer vermiş. Şimdiye kadar varlığı inkâr edilen, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’nde de yer almayan bu bildiri, bu kitapta ilk kez yayımlanıyor. Dönemi yaşamış olanlar için çok eğlenceli, adeta nostaljik bir bildiri; burada iki paragrafını paylaşmak isterim:

“(Bizler), faşizmin katlettiği arkadaşlarımız için, faşizmi lanetlemek ve mücadele bilinç ve kararlılığımızı yükseltmek için forum yaparken, aynı anda çimenlerde, şurada burada erkek ve kız arkadaşların kayıtsız ve saygısızca diye nitelendireceğimiz ilişki ve davranışlarına tanık olmak utanç vericidir.

ODTÜ gibi devrimci mücadelede sesini duyurmuş, yerini belirlemiş bir okulda, jandarma ve işçilerin böyle davranışlara tanık olmasının onlar üzerinde nasıl olumsuz bir etki bırakacağını, burjuvazinin yalan ve iftiralarına kanmalarına nasıl bir zemin hazırlayacağını düşünmeli ve bunu hiçbir zaman akıldan çıkartmamalıyız.” (sh. 560).

Erkek bakışı

Burada yeri gelmişken kadın arkadaşlarımı uyarayım: Yarabıçak, çok “erkek”, hatta belki kimine göre maço denebilecek bir kitap. Burada “maço”nun sözlüklerde yer alan kaba, görgüsüz, kadını hor gören erkek tanımını kastetmiyorum, hatta tersine: Ömer Faruk kitap boyunca sık sık erkeklerin eksikliklerine, zaaflarına, duyarsızlıklarına vurgu yapıyor. (“Erkek küçülebilen bir yaratıktır.” – sh. 500). Kastettiğim, baştan sona -kadınlara bakış başta olmak üzere- hep bir erkek bakışı, bir erkek değerlendirişi ile karşılaşıldığı; kitabın dili, erkek ve eril bir dil. Bu yanıyla kitabın kadınları olduğu kadar yer yer erkekleri de rahatsız edebileceğini düşünüyorum.

Fakat bu maçoluğun içinde bir kırılganlık var; buradaki erillik şiddet yüklü veya düşmanca değil, aksine buram buram hüzün kokuyor. (Kim bilir, aslında belki de maçoluk veya erillik zaten hüzünlü bir durumdur…) Kitapta anlatılan hikâyelerde pek çok konunun boş bırakıldığını fark ediyorsunuz; anlatılanlar kadar, anlatılmayan da çok şey var ve bunlar anlatılanlar kadar önemli; genel tablonun tamamlayıcıları.

…Evet, kitapta kadınlara bakış bir yandan erkekçe, ama ezilen ve hakları yenen, ayrıca cinsel haklarından mahrum bırakılan kadınlardan yana tavır, bazen açık, bazen gizli biçimde karşımıza çıkıyor.

Anne, oğlun beni kalaylamıyor!” Bu türkü dizesi, anlatıcıyı çok etkiliyor:

“Örgütlü kadın hareketlerinin ‘bedenlerini salt savunmak’ yerine ‘bedenlerini sahiplenerek karşı atağa geçmesini’ de gözeten bu ‘yaratıcı pervasızlığı’ neden edin(e)medikleri üzerine çok düşündüm – açıklayamadım.” (sh. 455).

Cinsel açıdan erkeklerden çok daha aktif ve atılgan olan çingene kadınlarını bol bol konu eden anlatıcı, Melih Cevdet Anday’ın “Raziye” romanına yer yer atıfta bulunuyor – kadınlardaki bu “yaratıcı pervasızlık” karşısında şaşakalan erkekleri, bir nevi “erkekliklerinde boğulan erkekler” olarak sunuyor.

Bolca küfür ve açık saçıklık var kitapta; buna karşılık bu konularla hiç ilgisi olmayan bir şekilde çocuk teması, çocuk hakları teması karşımıza çıkıyor sık sık.

“Çocuğu küçük yaşta sünnet ederek bedenini yaralamak zalimliktir!”

“Çocuk parklarının mabet ve okullardan daha az olduğu her toplumsallık çocukların çocukluklarını gasp eder!”

“Âşık olmadan çocuk yapmak suçtur!” (sh. 269).

Davet ve yolculuğun sonu

Peki, Ömer Faruk’un şaşırtıcı zihin haritasının içeriye, merkeze, ruh’a, öz’e yönelen yolculuğunda nereye varıyoruz?

Bir kere, Yarabıçak bir davet: Bizleri kendi yaralarımızı cesurca bıçaklamaya davet ediyor Ömer Faruk; hepimiz hem yarayız, hem bıçak. Yaralığımızla ve bıçaklığımızla samimiyetle yüzleşmeye ve bunu açık açık deklare etmeye bir davet.

Fakat bu davete icabet etmenin zorlukları var; kitap tekrar tekrar bunlara dikkat çekiyor: Geçmişi değerlendirişimizdeki zaaflarımız… Düşünme ve görme sınırlılıklarımız… Akıl almaz ikiyüzlülüğümüz… Kibrimiz… Hele de çıkmazlarımız: Yüzleşmeler sırasında bir şeylere silah tutmak isteriz, ama Ömer Faruk’un işaret ettiği üzere, o silah bize ait bile değildir; dahası, silahı üreten ile silahı kullananın kapasitesi arasında dünyalar kadar fark vardır; böyle olunca geriye kalan tek çare, kendimizi silaha dönüştürmektir!

Kitap pek çok açıdan çok-katmanlı olduğundan, rüya, kurgu, hakikat sık sık iç içe geçiyor, anlatıcı, yazar, Mister Fa ve başkaları girift bir şekilde birbirine karışıyor. Tıpkı kitapta anlatılan çingenelerin, “Gaco”ların kafasını karıştırmak için başvurduğu şaşırtmalı dil gibi veya tarif edilen karnaval sahneleri gibi, kitap olarak Yarabıçak’ta da sık sık böyle bir şaşırtmalı dil kullanılıyor:

Hani küçük çocuklar eğlenmek için apartman zillerini çalıp kaçarlar ya… Bu da yine sınırlarla, mülkiyetle bağlantılı bir eğlencedir: Hem ziller hem de vakit, sonuçta büyüklere ait, büyükler için değerli “şey”lerdir; büyüklerin bu mülklerine dokunmak ise onların tahammül sınırlarını test ve tahrik ettiği için zevklidir ya…

İşte, Bir Aşağılama Aracı Olarak Çöp’te de, Yarabıçak’ta da Ömer Faruk, şaşırtmalı dilin yanı sıra, araya mutlaka müstehcen bir fıkra, komik bir hikâye, bir deyiş veya olay serpiştirip, zili çalıp kaçıyor! Bana sorarsanız bu zil çalmalar, ciddi konuların arasına birer soluklanma fırsatı sunuyor.

Son olarak şunu söylemek isterim:

Ömer Faruk kitap boyunca büyük bir sabır ve dürüstlükle, ortaya attığı en ufacık düşünce kırıntısı için bile kimden, neden, hangi kitaptan veya filmden esinlendiğini yazmış, ki bence bu, çok kıymetli ve pek az kişinin gösterdiği bir ahlaklılık. Bununla da yetinmemiş, okurların yararlanması için kitabın sonunda büyük bir cömertlikle, referans aldığı kitap ve filmlerin kapsamlı listesini sunmuş; bu liste kitaba apayrı bir değer katıyor.

Kitaptan bir paragrafla bitireyim:

“Hayatın tartışılmaz iki temel gerçeği vardır: Doğum ve ölüm. Aradaki döneme hayat diyoruz. Ölüm kaçınılmaz, tamam; bütün sorun, ölümün gölgesinde mi yoksa doğumun neşesinde mi yaşayacağız? Yasla mı yoksa gülümsemeyle mi yürüyeceğiz; ölüm bizi ele geçirerek bir cesede mi dönüştürecek yoksa bedenini ele geçiren bir varlık olarak neşeye mi sahip çıkacağız? (…) Aslında soru çok ama çok basit: Doğumu mu seveceğiz yoksa ölümü mü?” (sh. 354)

*

  • Bir Aşağılama Aracı Olarak Çöp, Ömer Faruk, Yeni İnsan Yayınevi, 256 sayfa
  • Yarabıçak, Ömer Faruk, Yeni İnsan Yayınevi, 608 sayfa

 

Munzur Vadisi’nde keşif gerçekleşti: Ya maden ya Munzur!

Video haber: Fırat BULUT

*

DERSİM- Dosteli Madencilik Yatırım Anonim Şirketi’nin Dersim’in Ovacık ilçesi Çat Köyü, Kızılçayır Mezrası sınırları dahilinde hayata geçirmek istediği “4. Grup Krom Maden Ocağı Projesi”ne karşı açılan davada mahkeme keşif gerçekleştirdi.

‣Munzur Vadisi’nde krom madenciliği: Mahkeme keşif istedi 

Erzincan İdare Mahkemesi, heyeti aralarında jeoloji mühendisi, ziraat mühendisi, çevre mühendisi , maden mühendisi ve orman mühendisinin de bulunduğu uzman bilirkişi heyeti ile birlikte proje sahasında keşif yaptı.

Saat 11:00 sularında başlayan keşif sırasında doğa savunucuları, dosya avukatı Barış Yıldırım, davalı taraf ve şirket yetkilileri de hazır bulundu. Şirket yetkilileri maden ocağının çevreye zararı olmayacağını ileri sürdü.

‘Proje sahası Munzur Milli Parkı’na 980 metre mesafede’

Avukat Barış Yıldırım ise mahkeme heyetine ayrıntılı sunum yaparak maden projesinin yol açacağı ekolojik tehditleri dile getirdi.

Munzur havzasının ‘önemli bitki alanı’ ve ‘ önemli doğa alanı’ olduğunu söyleyen Yıldırım “Bu havzanın 42 bin hektarlık bölümü 1971 yılında milli park ilan edildi. Munzur Milli Parkı buraya 980 metre mesafede. Aynı zamanda Munzur Vadisi Milli Park’ının temel kaynak değeri durumundaki Munzur Nehri’ni besleyen Kalan Deresi bu hat boyunca uzanıyor. “dedi.

Bölgede endemik ve koruma altında olan türler var’

Bölgenin ekosistemine dair sunum yapan Yıldırım şu bilgileri verdi:

  • Kalan Deresi’nde dünyada sadece bu bölgede habitat bulan endemik bir alabalık türü var; Munzur Alası.
  • Bu alanda şu ana kadar saptanmış 2 binin üzerinde bitki bulunuyor. Bu bitkilerin yüzde 18’i endemik. Yani sadece bu bölgede yer alıyor.
  • Bölgede Bern Sözleşmesi ile kesin koruma altında olan yaban keçisi, kaya kartalı, çengel boynuzlu dağ keçisi gibi türler yaşıyor. Proje tanıtım dosyasında bölgedeki yaban hayati türlerinden bahsederken sadece fare ve tavşana yer verilmiş.

‘Şirket ÇED yükümlülüğünden kaçmış’

ÇED mevzuatını da hatırlatan Barış Yıldırım, projenin hukuka aykırı olduğunu kaydetti: “ÇED Yönetmeliği Ek-2 listesi son derece açık. Proje sahası büyüklük itibariyle 25 hektarın üzerinde ruhsata sahipse kesin olarak ÇED raporu hazırlanmalıdır. Şirket maalesef ruhsat sahası 1642.79 hektar olmasına karşın sadece 17 hektarlık sahada madencilik faaliyeti yürüteceğini ifade ederek ÇED raporu yükümlülüğünden kaçmış.”

Avukat Barış Yıldırım , Munzur havzasında önceki yıllarda planlanan ve yargıya taşınan projelere ilişkin emsal kararı da mahkemeye sunarak asitlik maden drenajının yer altı suları, yüzey suları ve toprak yapısının geri dönüşü olmayacak şekilde zarar göreceğine dikkat çekti.

‘Ya Munzur ya maden!’

Keşif sonrası Yeşil Gazete’ye konuşan Yıldırım “Bilirkişi raporundan sonra mahkeme karar verecek . Bilirkişi raporu normalde 30 gün içerisinde ibraz edilmesi gerekir. Ama mahkeme duruma göre bu süreyi uzatabilir” dedi.

Munzur Vadisi’nin ekolojik önemine ve çeşitliliğine dikkat çeken avukat Yıldırım şöyle devam etti:

“İkisinden biri tercih edilecek. Ya maden ya Munzur. Maden olursa Munzur olmayacak. Bu kadar açık konuşalım. Biz dünyanın en önemli ekosistem alanlarından biri olan Munzur ekosisteminin gerek kültürel miras gerekse de ekolojik miras olarak değerlendirilmesi gerektiğini aktarıyoruz. Bunun uluslararası ölçekte de Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınarak korunması gerektiğini, buna mukabil maden projelerinin kültürel ve ekolojik mirasa ciddi bir tehdit olduğunu burdan aktarmak istiyoruz.”

Proje tanıtım dosyasında yer alan bilgilere göre; krom ocağında açık ve kapalı işletme yöntemi ile üretim yapılacağı, alanda dinamit ile patlama gerçekleştirileceği ve projenin ömrünün 163 yıl olarak planlandığını görülüyor.

IEA, fosil yakıt endüstrisinden iklim hedefleri belirlemesini talep ediyor

Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) tarafından 25 Mayıs’ta yayımlanan yeni enerji yatırım raporu, bu yıl yenilenebilir enerji teknolojilerine son iki yılda yaklaşık yüzde 25’lik bir artışla 1,7 trilyon dolardan fazla yatırım yapılacağını öngörüyor.

IEA Başkanı Fatih Birol’un tahminine göre, bu trende ayak uyduramayan işletmeler ve yatırımcılar piyasanın gerisinde kalacak.

CO2 Leadership Report‘un aktardığına göre, yalnızca iki yıl önce IEA yenilenebilir enerji yatırımlarının çarpıcı biçimde büyütülmesi için çağrıda bulundu ve dünyanın fosil yakıt tedariğine yatırımı kaldıramayacağı konusunda uyardı.

Geçen hafta, Birol enerji endüstrisinin donuk tepkisi nedeniyle hayal kırıklığına uğradığını ifade ederek “Konuşurken iklim değişikliğinin önemini kabul ediyorlar. Ama sayılara baktığınızda, arada büyük bir fark var” dedi.

Bu farkın kapatılması için bu kasımda Dubai’de yapılacak olan Birleşmiş Milletler iklim zirvesi (COP28) öncesi Birol, pozisyonunu kullanarak veriye dayalı hedef taahhüdünde bulunmaları için petrol ve gaz şirketlerine çağrıda bulunuyor ve “Petrol ve gaz şirketlerinin ciddiye alınabilmeleri için bazı taahhütlerde bulunmaları gerek” diyor. 

‘Fosil yakıt şirketleri temiz enerji yatırımlarını artırmalı’

Bir ekonomist olan Birol, sayılara şöyle bir göz atarak durumun analizini açıklıyor.  Söz konusu şirketler geçen yıl COVID-19 pandemisi öncesine kıyasla muazzam bir artış yaşayarak 4 milyon dolarlık gelir etti. Bu para, enerji geçişine güç vermek için kullanılabilirdi ancak bunun yerine şirketler büyük bir kısmını kâr paylarına ayırarak hisselerini geri almak ve borçlarını ödemek için kullandı.

Bu amaçla, Birol enerji şirketlerinin net sıfır hedeflerine uyum sağlamak adına benimsemeleri gereken iki somut hedef belirliyor. Birincisi, petrol ve gaz şirketlerinin, Kapsam 1 ve Kapsam 2 emisyonları olarak geçen işletme ve tedarik zinciri emisyonlarını 2030’a dek yüzde 60 azaltmayı taahhüt etmeleri gerekiyor.

IEA tarafından yapılan bir analiz, küresel emisyonların yaklaşık yüzde 15’inin petrol ve gazı yerden çıkarma ve bunları tüketicilere ulaştırma işletmelerinden kaynaklandığını gösteriyor.

Birol fosil yakıt şirketlerinin ikinci hedefinin de temiz enerji teknolojilerine yatırımlarını artırmayı taahhüt etmeleri olduğunu belirtiyor. Bir IEA analizine göre, geçen yıl petrol ve gaz şirketleri harcamalarının yüzde 5’ini kendi geleneksel fosil yakıt tedarik işletmelerinin dışına vakfetti. Bu düşük yüzde yalnızca temiz enerji teknolojilerine daha az sermaye aktarımı değil, aynı zamanda şirketlerin uzmanlıklarını geçişten tam olarak faydalanacak şekilde kullanmadığı anlamına geliyor. 

‘COP masasında fosil yakıt şirketlerinin de yeri olmalı’

Birol, “Muazzam mühendislik deneyimleri var, büyük ve karmaşık projeleri nasıl yürüteceklerini biliyorlar” diyor: “Eğer onları aramıza katabilirsek, hedeflerimize ulaşmamıza gerçekten yardımcı olabilirler.”

Birol, IEA’nın şu anda petrol ve gaz şirketlerini bu taahhütleri COP28 için zamanında yapmaları için “güçlü bir şekilde” zorladığını ifade ediyor.

Birol şunları kaydediyor:

“Petrol ve gaz şirketlerinin COP toplantısındaki masada yerleri olmadığını söyleyenler var. Bana sorarsanız hükümetler, enerji endüstrisi, sivil toplum ve iklim değişikliği ile mücadeleye samimi olarak gönül veren yatırımcılardan oluşan büyük bir koalisyon oluşturmamız gerekiyor.”