Ana Sayfa Blog Sayfa 4554

“Kuzey küçülsün!”

Geçtiğimiz haftalarda Venedik’te düzenlenen 3. Uluslararası Küçülme Konferansı’nın ardından ipsnews.net sitesinde yer alan bir röportaj-haberi Yeşil Gazete dostu Buket Ulukut‘un çevirisiyle sizlere sunuyoruz (Yeşil Gazete)

Venedik, 25 Eylül 2012 (IPS) – Katalan çevre ekonomisti Juan Martinez-Alier, İtalya’ nın Venedik şehrinde gerçekleştirilen 3.Uluslararası “Küçülme” (Degrowth) Konferansı’nda ‘Küresel Kuzey’ deki küçülme hareketimiz ile güneydeki yerli halkların başlattığı çevresel adalet hareketini birleştirmenin bir yolunu bulmalıyız” diyor.

“Küçülme” özellikle Fransa, İtalya ve İspanya’ da bilinen ve tartışılan bir kavram.  Giderek artan bir şekilde Avrupa’nın diğer yerlerinde ve Kuzey Amerika’da da hayran kitlesi toplamaya devam ediyor. Küçülme kavramı ve beraberinde gelen hareketin temsilcileri, bugün tüm dünyanın karşı karşıya olduğu çoklu kriz ortamında “daha az üretip daha az tüketmek (yani ekonomileri küçültmek) yönünde verilecek demokratik ve ortak alınmış bir kararın en makul çözüm olacağını” öne sürüyorlar.

Bu fikrin destekçileri “Kuzey yarımküredeki büyümeden feragat etmenin, gezegenin ekolojik sınırları içinde kalmasını sağlamayı başarmanın yanısıra evrensel sosyal adaletin onarılmasına da katkıda bulunacağını” söylüyorlar.

Küçülme kavramı pratikte İngiltere’ deki yerel (grassroots) projeler kategorisine giren gıda kooperatifleri, şehir bahçeciliği, yerel para birimi ve ev-paylaşım projeleri, atık azaltma ve geri dönüşüm oluşumları ya da ‘değişim yerleşimleri’ olarak adlandırılan permakültüre dayalı yerleşim birimleri gibi fikirlerle oldukça uyumlu. Küçülme hareketi, bölgesel hatta ulusal otoriteler ile işbirliğini mümkün kılıyor olsa da çoğunlukla yönetim zihniyetine dayanmıyor ve kurumsal olana karşı.

Venedik’ te düzenlenen 3. Uluslararası Küçülme konferansı yaklaşık 600 kadar politik anlamda aktif bireyi ve düşünce insanını bir araya getirdi. Bu toplantıda açlık krizi, enerji değişimi, herkese garanti edilecek asgari gelir, borç krizi ve katılımcı politikalar gibi konular tartışıldı. Tartışılan konular arasında bu yılın ön plana çıkan temalarından biri de “üçüncü dünya” olarak tanımlanan ‘Küresel Güney’ kapsamındaki ülkelerin halklarının küresel krizlere karşı sundukları çözümlere artan ilgi ve sunulan çözümlerin küçülme vizyonu ile ne kadar uyumlu olduğuydu.

Martinez-Alier küçülme ve çevresel adalet hareketlerinin bir noktada birleşmesine ihtiyaç olduğundan bahsettiği konuşmasının ardından Yasuni ITT: El Buen Vivir adlı film izletisini sundu. Bu film Ekvator Amazonları’nda yapılan ham petrol aramaları çerçevesinde yaşanan politik ve çevresel çatışmaları ve bu çalışmaların orada yaşayan yerel halkların -kichwas ve waoranis halklarının- yaşam biçimini hatta yaşamlarının ta kendisini nasıl tehdit ettiğini konu alıyor.

Martinez-Alier’e göre Küresel Kuzey’deki tüketimi temelden azaltmak için çalışan eylemcilerin Latin Amerika’daki hammadde çıkartma çalışmalarına karşı savaşan sosyal hareketlerle mücadelelerini birleştirmesi gerekiyor. Bunun bir sebebi Kuzey’deki tüketimi azaltmanın Amazonlardaki ve diğer el değmemiş alanlardaki doğal kaynakları sömürme/tüketme talebini azaltacak olması. Bir diğer sebep ise yerlilerin anavatanlarını bozulmadan koruyabilmeleri demek doğal kaynakların çıkarılması ve altyapı çalışmalarından doğacak çevre kirliliğini önlemek ve tahrip edici iklim değişikliğine doğru gidilen yoldaki girişimleri de azaltmak anlamına gelecek.

Kolombiyalı antropolog Arturo Escobar’a göre küçülme hareketi Küresel Kuzey’in küresel kriz ile nasıl baş edebileceği ile ilgili cevaplar sunuyor ama Escobar bu hareketin –Kuzey için Kuzey’de yaratılmasından mütevellit- Küresel Güney’in nasıl ilerlemesi gerektiği konusunda söyleyebileceği çok az şey olduğunu hatta böyle de olması gerektiğini düşünüyor. Küçülme eylemcilerinin ve araştırmacılarının ‘Küresel Güney ile kayda değer bir iletişim” başlatabileceklerini böylece “Güney’deki toplumsal hareketlerin bakış açısını görebilmek için” oradaki eylemcilerle ve düşünce insanlarıyla ile beraber çalışabileceklerini öne sürüyor.

Escobar Güney’de en çok gelecek vaat eden değişimin Latin Amerika’daki bazı toplumsal hareketlerden geldiğini açıkladı. Özellikle de yerli, zenci ve köylü hareketlerinden.

Şu anda Latin Amerika kıtasının üç önemli toplumsal değişim projesini deneyimlediğini açıklayan antropolog, modellerden birinin “konvansiyonel modernizasyon” olduğunu öne sürdü. Yani Meksika ve Kolombiya’da küreselleşme sonrası neo-liberal politikaların yükselişi. Escobar’a göre bu iki bölge de hiç de tesadüf olmayan şekilde Amerika’nın o bölgedeki en yakın müttefikleri ve en çok şiddet ve politik baskının yaşandığı yerler.

İkinci olarak, bölgedeki bir çok ülke (Venezüela, Bolivya, Arjantin, Brezilya, eski başbakan Micheller Bachelet yönetimindeki Şili, Fernando Lugo yönetimindeki Paraguay ve Uruguay) sol rejimlerin “aydınlatılmış kalkınma modeli” olarak görülen şeyi tecrübe ediyorlar. Bu sol rejimler büyüme sonrası geleneksel kalkınma gündemini takip ediyorlar ama öte yandan da yoksulluk ve eşitsizlikle mücadele etmek için özel çaba sarf ediyorlar ve hatta bu konularda başarılı da oluyorlar. Yine de geleneksel kalkınma yaklaşımı gelir üretmek için doğal kaynakların yoğun şekilde tahrip edilmesi anlamına geliyor ki bu da doğaya, orada yaşayan yerli halka ve iklime karşı olumsuz sonuçlar doğuruyor.

Escobar’ ın sınıflandırmasına göre Latin Amerika’da yaşanan üçüncü değişim projesi ise hammaddelerin doğal ortamından uzaklaştırılmasına karşı başlatılan sosyal hareketler. Bu hareketler aynı zamanda sosyal adaletsizliği de işaret ederek Ant Dağları’nda yaşayan yerli halka ait olan “buen vivir” kavramıyla yakından örtüşüyor. “Buen vivir” kavramı insanlığın refahının ve doğal yaşamın diğer tüm unsurlarının birbiri ile ilişkili ve aynı zamanda da birbirinin takipçisi olduğunu dikkate alan bir hayat görüşü. Escobar değişimin bu üçüncü projesini bağımsızlaştırıcı, post-liberal ve dönüştürücü olarak tanımlıyor.

Buen vivir kavramı 2008 yılında Ekvator anayasasında resmileştirildi ama Ekvator hükümetini eleştirenler bazı doğal maddeleri işleme projelerinin sürekli hale gelmesinin bu görüşe aykırı düştüğünü öne sürüyor.

Arturo Escobar’a göre Kuzey’deki küçülme savunucularıyla Güney’deki hammadde çıkartma çalışmalarına karşı gelenler ve düşünce insanlarının beraberce oluşturacakları sağlam bir diyalog küresel kriz üzerine düşünmek için iyi bir yol. Yeter ki ortaya çıkacak cevapların evrensel ve ivedi olmayacağını farkında olalım.

Escobar IPS’ e “Küçülme destekçileri (ekonomik büyümeyi reddedenler) şunun farkında olmalıdır ki kalkınma büyümeden daha fazlasıdır. Yani Güney’in sağlık, eğitim, iş, makul yaşam standartları gibi alanlarda biraz büyümeye ihtiyacı olabilir ama bu durumun mevcut egemen kalkınma vizyonu ile değil buen vivir prensipleri ile desteklenmesi gerekir” açıklamasında bulundu:

“Büyüme vizyonu Kuzey için reddedilemez ve Güney için de kabul edilebilir olarak görülüyor. Güney’ in kalkınmaya ihtiyacı yok, hatta sürdürülebilir kalkınmaya dahi ihtiyacı yok. Kalkınmaya karşı alternatiflere ihtiyacı var.”

Yeşil Gazete için çeviren: Buket Ulukut

(IPSNews, Yeşil Gazete)

 

Neşet Usta’nın ardından: Gecikmiş bir taziye 1

Bilemedim kıymatını kadrini
Hata benim günah benim suç benim

Neşet Ertaş

Bir çınar devrildi. Türkmen/Abdal geleneğinin büyük ustası Neşet Baba 25 Eylül’de aramızdan ayrıldı. Kendi el yazması hayat öyküsüne göre 1943 yılında (kimi başka kaynaklara göre 1938’de) Kırşehir ili Çiçekdağı ilçesinin “Abdallar köyü” diye de anılan Kırtıllar köyünde dünyaya gelen Neşat Ertaş, babası Muharrem Ertaş ile birlikte Abdal müzik geleneğinin son büyük taşıyıcı ve üreticilerindendi. Çocuk yaşta babasının rahle-i tedrisatında tanışıp, içinde yoğrulduğu bu geleneğe sahnelerde, düğünlerde ve plaklarında yaptığı icralarıyla; “mahalli sanatçı” sıfatıyla 23 yıl emek verdiği TRT çatısı altında yaptığı derlemeler ve programlarla; ve Garip mahlasıyla yazdığı çok sayıda güfte ve besteleriyle önemli katkılarda bulundu. Çabalarıyla geleneğin Kırşehir dışında, hatta ülke dışında tanınmasını sağladı.

UNESCO tarafından yaşayan insan hazinesi kabul edilen Neşet Baba halk sanatçısı “halkın sanatçısı” idi. Zamanında kendisine sunulan ‘devlet sanatçılığı’ ünvanını “ayrımcı” bir sıfat olarak değerlendirerek reddeti. Kendi sözleriyle: “Devlet sanatçılığı bana teklif edildi. Ben, ‘hepimiz bu devletin sanatçısıyız, ayrıca bir devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık geliyor’ diyerek teklifi kabul etmedim. Ben halkın sanatçısı olarak kalırsam benim için en büyük mutluluk bu. Şimdiye kadar devletten bir kuruş almadım, bir tek TBMM tarafından üstün hizmet ödülünü kabul ettim. Onu da bu kültüre hizmet eden ecdadımız adına aldım.”

Neşet Usta’nın Kırgınlığı

Neşet Ertaş ömrünün son yıllarında gördüğü iade-i itibar ve popüler saygıya karşın, sanat hayatı boyunca devletin kültür politikalarını ve ülkenin kültürel hayatını onyıllarca yönlendiren TRT ve Kültür Bakanlığı gibi resmi merciler tarafından büyük haksızlıklara uğradı. O yüzden kırgındı biraz devlete, resmi mercilere karşı. Belki de devlet sanatçılığını reddinin altında yatan temel neden hissettiği bu kırgınlıktı. Nitekim, kendi ifadesiyle: “Muzaffer Sarısözen 14 yaşımda iken beni mektupla çağırır, misafir olarak çaldırır, okuturdu. Daha sonra imtihanla mahalli sanatçı olarak radyoya girdim. 23 sene her ay 2 proğram yapardım. Halk müziği yöneticilerinden çok bencil insanlar vardı. Beni çıkardılar, istediğim gibi çaldırıp söyletmediler. Ben de terk ettim.”

Neşet Ertaş, içinde yetiştiği yerel müzikal geleneğe bağlı olarak pek çok beste yapmasına karşın, hayatının son yıllarına kadar bunları kendi adıyla, kendi yarattığı eserleri olarak ortaya koyamadı. Kendi eserlerinin “derleyicisi” ya da “kaynak kişisi” olarak anıldı on yıllarca. Çünkü neredeyse 1990’lara kadar TRT ve Kültür Bakanlığı’nın geleneksel, yerel Anadolu müziğine bakışını belirleyen resmi müzik paradigmasına göre Türk Halk Müziği’nde beste diye bir şey olamazdı. Halk Müziği anonimdi ve yeni üretimlerle gelişebilen canlı bir gelenek değildi.

Türkçü Müzik Paradigması

Bu resmi müzik paradigması, başlangıcı 18. yüzyılın başlarına, III. Ahmet’in saltanatı sırasında (1703-1730) yaşanan ‘Lale Devri’ne kadar götürülebilecek olan Osmanlı-Türk modernleşme sürecinin bir ürünüydü. Müzik hayatının modernleşmesi, bu genel modernleşme sürecinin bir parçasıydı. Osmanlı-Türk modernleşme sürecinin en önemli boyutlarından biri 19. yy ve Cumhuriyet’in ilk dönemini kapsayan zaman diliminde, Anadolu’da bir uluslaşma ve modern ulus-devlet oluşum sürecinin yaşanmasıydı. Bu süreç çerçevesinde 19.yy’ın iki kuşak modernleşmeci aydınları, Osmanlıcılık ve Türkçülük olmak üzere iki ayrı ideoloji geliştirdiler. Kemalizmi önceleyen Türkçülük ideolojisi 19. yüzyılın ikinci yarısında ve özellikle II. Abdülhamid’in saltanatının yaşandığı otuz yıl (1877-1908) içinde gelişti ve bu dönem Türk kelimesinin anlamının ‘kaba ve idraksiz’den ‘şerefli kahraman’a evrilmesine tanıklık etti. Türkçülük çoğu açıdan dönemin Romantik ve halkçı nitelikler taşıyan -Hobsbawm’ın terimiyle- kültürel milliyetçiliklerinin bir örneğini oluşturmaktaydı.

Türkçülüğün ortaya çıkması ve gelişimi ile birlikte, Doğu Avrupa’daki diğer kültürel milliyetçi akımlarda olduğu gibi, Osmanlı-Türk yönetici seçkinleri arasında da homojen bir ulusal kültür yaratma projesi çerçevesinde bir ulusal ‘Türk Müziği’nin nasıl yaratılacağına dair tartışmalar arttı. Bu sorun hakkındaki ilk çalışmalar, muhtemelen Rauf Yekta Bey (1911), Musa Süreyya Bey (1915), Ahmet Cevdet Bey ve Necip Asım Bey (Yazıksız) (1916) ve Halil Bedii (Yönetken) gibi Erken 20. yüzyıl Jön Türk aydınlarına aitti.

Türkçü ideologların konuyla ilgili görüşlerindeki karakteristik noktalardan biri, hepsinin bugünkü yaygın adıyla Türk Sanat Müziği; ya da geçmişte kendi besteci ve icracılarının verdiği otantik adıyla Mûsikî hakkında açıktan açığa düşmanca bir tavır takınmasıydı. Mûsikî’nin ulusal olup olmadığını sorunsallaştırırken, onu ulusal olmayan, yozlaşmış, yabancı kültürlere ait hastalıklı bir gelenek olarak gördüklerini belirtiyorlardı. Mûsikî karşısındaki bu düşmanca tutumun kaynaklarından biri, Doğulu müzik geleneklerine karşı önyargılı yaklaşımların bilimsel gerçekler gibi gösterilmesine zemin hazırlayan 19. yüzyıl Oryantalist yazınıydı. Jön Türkler konuya yaklaşırken, Batılı Oryantalist yazının doğu üstüne kurduğu fantazilerden büyük ölçüde etkilenmişler, Mûsikî’yi Türk olmayan Doğulu uluslara ait kabul etmişlerdi. Tek sesli Doğu müziği geleneklerini, dolayısıya Mûsikî’yi evrensel müzik kültürünün en üstün düzeyi olarak gördükleri çok sesli Batı müziğine kıyasla geri olarak tanımlıyorlardı.

Ayrıca popüler, kırsal kültüre yönelik olarak, kaynağını Romantik halkçılıktan alan apolojik bir sempati nedeniyle, modern Ulusal Türk Müziğinin seçkinci unsurlardan temizlenmesi arzu ediliyor; Mûsikî Osmanlı toplumunun yönetici seçkinlerine ait kabul edildiği için de yoğun bir antipatiyle karşılanıyordu.vDolayısıyla bir yandan ulusal kültürü saflaştırıp, homojenleştirmek adına diğer yandan da Türk kültürünü modernleştirmek arzusuyla Mûsikî reddediliyor ve geleceğin modern, çok sesli ulusal müziğinin malzemesi olarak kullanılmak üzere halk şarkılarının derlenmesinin gerekliliği üzerinde duruluyordu.

Modern, bir Ulusal Türk Müziği yaratmak için izlenmesi gereken doğru strateji hakkında fikirlerini açıklayan bir başka önemli ve etkili sima Ziya Gökalp’ti (1876-1924). Gökalp de diğer Türkçü ideologlar gibi Batılı Oryantalist yazına dayalı önyargıların etkisinde kalıyor; Mûsikî’yi Antik Yunan, Bizans, Arap ve Fars kültürlerinin karışımından oluşan yabancı, ulusal olmayan bir müzik olarak değerlendirmiş ve onu gayrımeşru ilan etmişti. Ona göre Mûsikî Türk harsına hiç bir şekilde ait değildi. Teksesli olması ve doğal olmayan çeyrek tonlar içermesi yüzünden ‘hastalıklı’ydı ve geleneksel formu içinde sürdürülmesi imkansızdı. Bu yüzden Gökalp için Mûsikî geleceğin ulusal müziğinin temeli olmaya uygun değildi.

Öte yandan, Türk harsının kendiliğinden bir ürünü olarak gördüğü ve “Türk Müziği” olarak adlandırdığı otantik halk müziği, (sonradan verilen adıyla Türk Halk Müziği-THM) Türk harsının tek gerçek unsuruydu. Bu müzik modern ulusal besteciler için, “hem ulusal hem de Avrupalı” bir müzik yaratmak amacıyla derlenip kullanılabilecek, pek çok dokunulmamış anonim ezgi sağlıyordu. Ancak Gökalp THM’ni yaşayan bir müzikal gelenek olarak değil, basit halk ezgilerinden ibaret, anonim bir folklorik kalıntı ve folklor araştırmalarının nesnesi olarak görüyordu. Yaratılacak hem ulusal, hem de Avrupalı yeni Türk müziği, anonim halk ezgilerinin çok seslendirilmesi yoluyla, Türk harsına ait olan THM ile dahil olunmak istenen yeni medeniyyetin genel müzik kültürünü oluşturan Klasik Batı Müziği’nin (KBM) sentezinden oluşacaktı.

Paradigmanın Kültür Politikalarına Hakimiyeti

Gökalp’in görüşlerinin orijinal olmadığı açıktır. Bütün bu argümanlar, daha önce Türkçü ideolojinin gelişimi sürecinde tartışılıp, biçimlenmişti. Ancak, Jön Türklerin kültür ve müzik konusundaki yaklaşımlarının, Cumhuriyet’in ilk dönemindeki müzikle ilgili kültür politikalarının temel paradigması haline gelmesinde en önemli faktör, bu görüşleri benimseyip, geliştiren Gökalp’in CHP çevrelerindeki ve Kemalist entelejansiya içindeki popülerliği oldu. Ayrıca bu paradigma Atatürk tarafından da benimsenmiş ve desteklenmişti. Bu nedenlerle, Cumhuriyet döneminin başında yeni Türk müziği ile ilgili milliyetçi-modernleşmeci ideal, müzik konusundaki temel kültürel politikaları belirleyen resmi müzik paradigması haline geldi.

Bu paradigma, 1920’lerde ve 1930’larda Kültür ve Milli Eğitim Bakanlıkları, İstanbul ve Ankara Radyoları gibi ilgili resmi kurumların uygulamalarında da belirleyici rol oynadı. Bu dönemde, Türkçü müzik paradigması çerçevesinde kültür politikaları geliştirip, uygulayan yönetici seçkinler, Mûsikî’nin varlığını gayrımeşru ve ‘Türk Hars’ına yabancı saydılar. Türk Halk Müziği (THM)’ne ise, sadece modern, çok sesli Ulusal Türk Müziği için kullanılacak hammadde olarak değer taşıyan, anonim bir folklorik kalıntı gözüyle baktılar. Her iki müzik geleneği de otantik biçimleriyle yaşaması mümkün olmayan ölmüş gelenekler olarak kabul edildi. Bu yüzden Cumhuriyetin kültür politikalarını geliştirip uygulayanlar, her iki geleneğin de üretim ve yeniden üretimini baskı altına aldılar. Kabaca ‘alaturka’ olarak adlandırdıkları her iki müzik türünün de icrasına, halk konserleri, balo ve temsiller gibi resmi kültürel etkinliklerde ve radyo yayınlarında, uzlaşmaz bir tutum izleyerek, yer vermediler. Dahası, bu müzik türlerine radyo yayınlarında yer verilmesi, 1934’den başlayarak 20 ay boyunca yasaklandı. Örgün eğitim okullarında ve müzik eğitimi kurumlarında da bu müzik türlerinin öğretilmesi 1927’den 1975’e kadar yasaklandı.

Paradigmanın etkisi, ilerleyen on yıllarda derece derece azalsa da, TRT başta olmak üzere kültür politikalarını uygulayan resmi kurumlarda ve hatta hem Batı müziğiyle hem de geleneksel müzikle ilgilenen çeşitli sivil çevrelerde bile 1990’ların sonlarına kadar hissedilegeldi. Böylece, ülkemizdeki bütün otantik yerel müzikal geleneklerin kaderi, bu milliyetçi-modernleşmeci paradigmadan etkilendi. Bu paradigmanın temelindeki modern ‘Ulusal Türk Müziği’ tahayyülü son tahlilde kurgusal bir nitelikte olduğu için, paradigma çerçevesinde oluşturulan resmi politikalar ve uygulamalar Anadolu’nun gerçekte varolan otantik müzikal geleneklerine ciddi zararlar verdiler.

 

 

Kentsel dönüşümün öznesi – İkbal Polat

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, geçen hafta Esenler’de dönüşümün sembolü olarak bir binanın yıkım törenine bizzat katılmasıyla kentsel dönüşümü başlattı. Bianet’ten Nilay Vardar’ın haberine göre, 35 ilde 6500 bina eş zamanlı olarak patlatılıyor.

Başbakan Erdoğan’ın, “iktidarıma mal olsa dahi, yapacağım” dediği bu kentsel dönüşüm hamlesi karşısında yaygın bir tedirginlik var.

Tedirginliğin en büyük nedenlerinden biri, kentsel dönüşüm talebinin aslında halktan (aşağıdan) gelmeyip devletin Afet yasası çıkararak (tepeden) zorunlu hale getiriliyor olmasıdır.

Kentsel dönüşüm gerekli mi gereksiz mi ya da nasıl olmalı tartışmasını yapamadan, kanunla ve zorla dayatılan bir sürece kamuoyu sürüklenmiş durumda.

Peki nedir bu kentsel dönüşüm?

Literatürde, “kentsel gelişmenin toplumsal ekonomik ve mekansal olarak yeniden ele alındığı ve kentteki sorunlu alanların sağlıklı ve yaşanabilir hale getirilmesi için yıkıp yeniden yapma, canlandırma, sağlıklaştırma veya yeniden yapılandırma için proje üretilmesi ve uygulama yapılmasıdır” diye geçiyor.

Genelde de işlevini yetirmiş kentsel mekanların yeniden düzenlenerek işlevlendirilmesi olarak ele alınıyor.

Kamuoyunda ve medyada “kentsel dönüşüm” Tayyip Erdoğan’la başlıyormuş gibi yanlış bir algı var.Oysa kentlerimiz her dönem bir dönüşüm süreci yaşamışlar ve bu süreç, her dönemin sosyal ve  ekonomik gelişmelerine göre gerçekleşmiş.

Örneğin, Cumhuriyet’in ilk yılları ulus devletin kurulmaya çalışıldığı bir dönemde büyük anıt parklar, geniş bulvarlar yapılmış. Taksim Meydanı’ndaki Topçu Kışlası yıkılarak yerine Piccinato’nun tasarımını yaptığı Anıt-Meydan-Park düzenlemesi bu yıllarda yapılıyor.

Yani Cumhuriyet döneminin kentsel dönüşüm projesi, kışlayı yıkarak Taksim Parkı’nı yapmak. İronik ki bugün de Taksim Parkı’nı yıkarak kışlayı yapmak isteyen bir kentsel dönüşüm anlayışı var.

1950’lerin kentsel dönüşüm projesi ise “gecekondu önleme bölgeleri” örneğin.  Çünkü ithal ikameci ekonomik sistemin istediği ve kentteki emek gücünün yoğunlaşmasını talep ettiği “kentsel dönüşüm” bu.

Şimdi ise küreselleşme sürecinin neoliberal politikaları hakim. Ve kentsel mekan, yeniden üretimin en önemli zemini. Bu nedenle “kentsel dönüşüm” sermaye birikim süreçlerinin bir parçası olarak ele alınıyor. Esenevler’deki yapı yıkılarak yerine “Avaz 2023” olan rezidans yapılıyor.

Halbuki kentsel dönüşümün öznesi sermaye değildir.

Kentsel dönüşüm soylulaştırmanın aracı değildir.

Ama AKP, küreselleşme sürecinin neoliberal politiakalarının baş uygulayıcısı olarak bu gerçeği de ters yüz ediyor.

Taksim’de kışlayı yıkan zihniyetin bugün uygulayıcısı bizatihi kendisidir. Bize de ikisini de yıkan süreci sorgulayarak yeni fikrin, yeni bir siyasetin izini takip etmek kalıyor.

İkbal Polat – www.turnusol.biz

İkbal Polat

Ayrımcılık büyüsünü kim bozacak?- Hacer Foggo

 

– HACER FOGGO –

Adana Emniyet Müdürlüğü Toplum Destekli Polislik Şube Müdürlüğü ekipleri insanları dolandırıcılığa karşı “uyarmak için” çektiğii kısa film geçen hafta medyanın gündemindeydi. Filmin senaryosu ve yönetmenliği emniyete, oyuncuları Adana Seyhan Belediyesi’ne ait .

Yönetmenliğini bir polisin yaptığı filmin adı “Büyü Bozma” senaryo gereği bohçacı bir kadın bir eve giriyor evde yaşayan anne kıza evlerinde büyü olduğunu söylüyor ve evdeki altınları alıp kaçıyor.

Filmin sonunda da “evinize tanımadığınız kişileri almayın” diye bir uyarı yazısı beliriyor ekranda.

Bu filmi izlediğiniz de “tanımadığımız kişi” aslında hepimizin yakından tanıdığı Roman bir kadın. Üzerindeki kıyafetinden, konuşma biçiminden bu kadının Roman kimliğine sahip bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğunu anlamamak için başka bir memlekette yaşamamız lazım.

Polis Merkezi toplumu “dolandırıcılığa” karşı uyarı yaparken aynı toplumun içinde olan Roman toplumunu da zan altında bırakmıyor mu?

Bu filmi izleyen Romanların sadece şunu hissettiklerini söyleyebilirim. Bu film Romanlara karşı var olan önyargıyı sadece emniyet gözüyle yeniden tescillemekten başka bir işe yaramıyor.

Adana Emniyeti yaptığı ayrımcılığın ne kadar farkında bilmiyorum. Ama bu ayrımcılık her yer de var. Mersinli bir arkadaşım Mersin de meslek eğitimi alan bir grup Roman gencin başına gelenleri anlattı geçenlerde.

Meslek eğitimi alan bir grup Roman genç kurs yönetiminin aracılığı ile öğrendiklerini uygulamak için başka bir işyerine gidip aldıkları eğitimi bir hafta orada uyguluyorlar.

Bir hafta sonunda işyeri sahibi gençlere şöyle söylüyor ‘Bu işyerinde gizli bir kamera var. Bugüne kadar bu kamerayı hiç kullanmadık. Sizler işe başladığınızda bu kamerayı açtık. Hatta sizler burada çalışırken sağa sola, çalıştığınız alanlara yakın yerlere çeşitli miktarlarda para koyduk. Ama siz hiç birine dokunmadınız sizi tebrik ederim’.

İşyeri sahibinin 15-17 yaş arası bir grup Roman gencin ruhlarında ömür boyu kapanmayacak olan bir yarayı açtığı için ayrıca kendisini de “tebrik etmek” gerekiyor.

İş yeri sahibinin ruh hali tıpkı köle sahibi bir efendi gibi değil mi? Bunun farkında mı?

Adana Emniyeti Toplum Destekli Polislik Şube Müdürlüğü’nün çalışma anlayışı web sitesinde şu sözlerle anlatılıyor:

“Topluma güven verilmesi bakımından belirli bölgelere veya kişilere odaklanan değil, her yere ve kişiye aynı düzeyde hizmet sunan bir anlayış benimsenir”

Emniyetin yaptığı kısa film yukarıdaki kendi anlayışlarına uyuyor mu?

Yine geçenlerde ayrımcılıkla ilgili düzenlediğimiz bir toplantıda üniversite de okuyan Roman gençlerden biri şöyle söyledi:

“ Ayrımcılıkla ilgili farkındalık yaratmak için acaba boynumuza bir karton geçirsek ve üzerine de her birimiz, hem adımızı hem de ‘Romanız ve şu üniversitede okuyoruz’ diye yazıp İstiklal Caddesi’nde dolaşsak”.

Üniversiteli bir gencin bu sözlerinden bir Gacı olarak ne kadar çok utandığımı anlatamam sizlere…

İkinci dünya savaşında bir milyona yakın Romanın Nazi kamplarında soykırıma uğraması, Çek Cumhuriyeti’nde sadece Roman oldukları için kadınların kısırlaştırılması ve halen Macaristan da, İtalya da tüm Avrupa da ırkçılar tarafından “birinci düşman” olarak görülen ve evleri yakılan, yıkılan Romanların bütün dünyada “beyazlara” biz Gacı/Gaco’lara kendilerini “ispatlamaları” için daha ne kadar bedel ödemeleri gerekiyor.

Büyü bozma filminin linki:

http://tvarsivi.com/adanada-emniyet-buyu-bozma-bahanesiyle-artan-hirsizliga-karsi-kisa-film-cekti-08-10-2012-izle-i_2012100230382.html

Hacer Foggo – www.baskahaber.org

Neşet Ertaş Türkiye’de bir müessesedir – Emre Dağtaşoğlu

Neşet Ertaş hakkında bugüne kadar birçok şey söylenmiş ve çeşitli tespitler yapılmıştır. Örneğin kimileri onun Türkiye’nin ilk pop sanatçısı olarak değerlendirilebileceğini söylerken, kimileri onu “bozlak baba” diye çağırmış, kimileri de “bozkırın tezenesi” şeklinde tanımlamışlardır. Bunların hepsi Neşet Ertaş’ın bir yönüne işaret etmesi açısından elbette önem taşımaktadır. Ancak elbette ki Neşet Ertaş’ı birkaç cümle ile tanımlamak mümkün değildir. Buna rağmen rahmetli dedem Mahmut Karabekiroğlu’nun, tüm bu tanımları kendinde kapsayan ve Neşet Ertaş’ı daha isabetli tanımladığını düşündüğüm bir ifadesi vardı; dedem, “Neşet Ertaş Türkiye’de bir müessesedir” derdi. Bu tanımın diğerlerinden daha kapsayıcı ve isabetli olmasının sebebi ise Neşet Ertaş’ın belli bir yönünü göstermekten ziyade, onun müzik dünyasının oturduğu kültürel bağlama ve bu bağlam çerçevesinde Neşet Ertaş’ın ne gibi bir önem taşıdığına işaret etmesidir. Elbette her kültürel unsurun ve özellikle de sanatçılar ile sanat eserlerinin, ait oldukları kültürel bağlam içerisinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu hemen herkesin hemfikir olduğu bir husustur. Ancak söz konusu olan Neşet Ertaş ise, bu tespit üzerinde biraz daha durmak gerekmektedir.

Öncelikle, Neşet Ertaş belli bir kültür ortamında yetişmiş, sıradan bir sanatçı olmayıp müesseseleşmiş bir kültür unsurunun mirasçısı ve taşıyıcısı durumundadır. Bu kültürel unsur ise Anadolu’da 11. ve 12. yy’dan itibaren başlayan serüveninde zaman içerisinde önemli değişimler geçirse de müessese olarak kendisini korumuş olan abdallardır. Abdalların Anadolu’daki maceralarında ne gibi değişikliklere uğradıkları başlı başına bir tartışma ve araştırma konusudur. Ama ilk dönemlerden itibaren kültürel arka planlarında Hayderi, Vefai, Yesevi ve Kalenderi dervişlerinden gelen, sünni İslamın dışında olan heretik bir yapı vardır. Ayrıca bu adı anılan tarikatlar üzerinden Hint mistisizminin de abdalların dünya görüşlerinde kimi etkiler yarattığını söylemek mümkündür. Örneğin tenasüh (reenkarnasyon) anlayışının bu kaynaktan geldiği tahmin edilmektedir. Bu anlayışın Neşet Ertaş’ın dünya görüşünde de önemli bir yeri olduğunu türkülerinin sözlerinden ve söyleşilerde dile getirdiklerinden anlıyoruz. Türkülerinden birçok örnek verilebilecek olmasına rağmen İncitme Canı İncitme isimli türküsündeki “Birgün olup öleceksen/Eğer geri geleceksen/Tekrar insan olacaksan/İncitme canı incitme” dizelerini anmak yeterlidir.

Neşet Ertaş’ın üzerinde etkisi olduğunu gördüğümüz başka bir ayrıntı ise abdalları bir evliya zümresi olarak gören görüşle yakından alakalıdır. Örneğin Lugat-ı Naci‘de “abdal” kelimesi “evliyaullahtan 70 insandan ibaret bir cemaat, evliya zümresi” şeklinde tanımlanmaktadır. Başka bazı kaynaklarda da abdalları kırklar ve yedilerin oluşturduğu belirtilmektedir. Abdalların, kırklar ve yedileri oluşturan kişiler olduğu görüşünü göz önüne aldığımızda Neşet Ertaş’ın zaman zaman söyleşilerinde neden “biz kırk kişiyiz, birbirimizi tanırız” dediğini anlamak daha kolay olur. Neşet Ertaş’ın mensubu olduğu kültürün değerleri onun dünya görüşüne önemli ölçüde sirayet ettiği için hem kullandığı ifadelerde hem de yaktığı türkülerde bunun izlerine sıkça rastlanmaktadır.

Afganistan ve Türkmenistan’dan Azerbaycan’a, oradan da Anadolu’nun çeşitli bölgelerine ve Balkanlar’a kadar “abdallar” adıyla anılan topluluklara rastlansa da abdal dendiği zaman Anadolu’da akla gelen bölgeler Orta Anadolu ile Güney ve Batı Anadolu’nun bazı kısımlarıdır. Bilhassa Orta Anadolu bu konuda en çok ismi geçen bölgedir. Orta Anadolu’da ise Kırşehir ve Keskin abdalların yoğun bir biçimde yaşadıkları yerlerdir. Abdallar Anadolu’nun profesyonel müzisyenleri görevini gördüklerinden, bu bölgedeki abdalların da ekserisi müzikle hayatını kazanmakta ve düğünlerde çalıgıcılık yapmaktadır.

İşte Neşet Ertaş da bu bölgenin abdallarından birisidir ve o da tüm abdallar gibi küçük yaşlarda müzikle haşır neşir olmuş, babası Muharrem Ertaş’ın yanında düğünlere giderek mesleği öğrenmeye başlamıştır. Beş yaşında başlayan bu süreçte Neşet Ertaş abdal kültürünün her unsurunu tanımış, usta-çırak ilişkisiyle müziğin inceliklerine vakıf olmuştur. En büyük etkiyi elbette ki babası Muharrem Ertaş’tan almıştır ama onun tezene vuruşlarında yine babasının öğrencileri olan Çekiç Ali ve Hacı Taşan’dan da büyük etkiler olduğu görülmektedir. Dolayısıyla Neşet Ertaş bu geleneğin inceliklerini ve değerlerini Muharrem Ertaş, Hacı Taşan ve Çekiç Ali gibi ustaların öğretim görevlisi olduğu bir konservatuarda öğrenmiştir.

Orta Anadolu abdal müziğinin temsilcisi olan bu isimlerin de kendilerine has bir tarz ve üslupları olmasına rağmen Neşet Ertaş’ın onlardan ayrılan en önemli özelliği, geleneği sadece taşımakla kalmayıp, bu geleneği yenileyerek dönüştürmesidir. Zira o, sadece gelenekten tevarüs ettiklerini taşımamış, onları yine geleneğe yaslanarak yenilemiştir. Bu nokta Neşet Ertaş’ı anlamak için özellikle önemlidir. Çünkü gelenek temelde düsturları belli olan belirli bir çerçeveye işaret etse de aslında varolmayı sürdüren gelenekler değişip dönüşmeyi başaran geleneklerdir. Dolayısıyla “gelenek” kendi bünyesinde değişim potansiyelini barındırır. Bunu başaramadığı durumlarda zamanın şartları gereği yok olup gitmeye mahkumdur. Neşet Ertaş’ın bir müessese olmasını sağlayan husus burada saklıdır. Zira o bu geleneği taşımakla kalmamış, yenileyip dönüştürmüş ve kendisinden sonra gelenlerde bariz bir etki yaratmıştır. Böylece sadece gelenekten tevarüs ettiklerini korumamış, aksine bu geleneğin üzerine bir saray inşa etmiş, bu yolla da müesseseleşmiştir. Bunu mümkün kılan ise onun dehası olmuştur. Orta Anadolu’da müzik icra eden yerel sanatçılardan tutun, okullu icracılara kadar birçok kişinin, bilerek ya da bilmeyerek Neşet Ertaş’ın tarzından etkilenmesi bunun en açık göstergesidir.

Konuya biraz daha yakından bakarsak, ilk olarak Neşet Ertaş’ın icrasının çok canlı ve zengin olduğunu görürüz. Genelde bağlamasıyla tek başına müzik icra etmesine rağmen, nüansları o kadar etkileyici ve incedir ki dinleyen kişi bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde, icradaki o kolay tükenmeyen sanatsal yanı hisseder. Ayrıca bölgesi dışına çıkıp uzun zaman büyük şehirde yaşamış olması onda farklı hassasiyetler geliştirmiş ve hem modern bir deyişi olan hem de geleneksel saz şairlerinin deyişlerine yaslanan türkü sözleri yazmasına zemin oluşturmuştur. Türkülerinin sözlerine baktığımızda arkasında bulunan saz şairleri geleneğine hakimiyeti hemen farkedilir. Zira babası Muharrem Ertaş’ın Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, Şah Hatai ve Dadaloğlu gibi şairlerden şiirler havalandırdığını, dolayısıyla Neşet Ertaş’ın saz şairleri geleneğini doğal bir yolla öğrendiğini biliyoruz. Ayna zamanda bu arka plan onun türküleri okurken kelime hataları yapmamasını sağlamaktadır. Günümüzde “anlı şanlı” halk müziği sanatçılarından tutun, derleme yapan okullu icracılara kadar birçok kişinin bu konuda vahim hatalara düştüğünü göz önünde bulundurursak, Neşet Ertaş’ın bu yönünün neden önem arz ettiği daha iyi anlaşılabilir.

Onu bu konuda ayrı ve özel kılan bir başka yanı ise, saz şairleri geleneğini dikkate aldığımızda, bu gelenek içinde yeni deyişler üretebilmiş olmasıdır. Yar Hoyrata Tatlı Kelam Eyleme, Sen Benimsin Ben Seninim, Yandı Bağrım, Kurusa Fidanın gibi türkülerinin sözleri buna örnek olarak gösterilebilir. Dolayısıyla onu sadece abdal geleneğine bağlamak ve o geleneğin yenileyicisi olarak görmek yeterli değildir, onu ayrıca saz şairleri halkasına eklemlenen dört başı mamur bir şair olarak da değerlendirmek gerekmektedir. Bu bakımdan hem bestelenmiş hem de bestelenmemiş şiirlerinin bir an evvel bir kitap halinde toplanması ve ciddi bir çalışmayla basıma hazırlanması çok yerinde olur.

Neşet Ertaş’ın önemli başka bir yönü ise farklı yörelerin türkülerini ve başka sanatçıların bestelerini icra edişinde ortaya çıkar. Zira onun icra ettiği türkülere mührünü vurduğunu, türkünün otantik lezzetine zarar vermeden o türküyü kendi haddesinden geçirerek yorumladığını söyleyebiliriz. Buna da birçok örnek verilebilir ama Böyle Olur mu isimli Orta Anadolu türküsü ile Ayaş Yolları‘nı hatırlatmak, onun icrasının bu yönünü takdir etmemize yetecektir.

Dikkat çekilmesi gereken başka bir husus da, Neşet Ertaş’ın yöre ağzını hep korumuş olmasına rağmen türkülerin sözlerini çok itinalı bir biçimde, düzgün bir diksiyonla okumasıdır. Bu onu hem kendi seleflerinden hem de haleflerinden ayıran önemli bir yanıdır. Günümüzde bile müzik piyasası bunu beceremeyen yorumcularla doludur ne yazık ki. Dolayısıyla Neşet Ertaş’ın bu dikkat ve özeninin arkasında sadece büyük şehirde yaşamış bir halk sanatçısı olması yatmamaktadır. Durum böyle olsaydı, günümüzde hemen hepsi büyük şehirlerde yaşayan ve birçoğu da formel eğitim gören icracıların bu hataya düşmemesi gerekirdi. Bu bakımdan Neşet Ertaş’ı bu bağlamda da ayrı bir yere koymak yerinde olacaktır.

Son olarak Neşet Ertaş’ın icrasındaki teknik meselelere değinecek olursak kısaca şunlar söylenebilir. Çok gelişkin bir ritm duygusu vardır ve en ağır türkülerde bile tartımda sorun yaşamaz. Özellikle abdallara has görünen bir hançeresi vardır ve en zor bozlaklarda bile icrada falso vermez. Bağlama çalış tekniğinde ise birçok önemli nokta vardır. Örneğin, ara sazlarda bile aynı ezgiyi tekrarlamaz ve her seferinde ezgi içerisinde yeni çeşniler yaratır. Kendine has tezene vuruşları ve taklit edilmesi çok zor bir üslubu vardır. Onun icrasını, dinleyenler için lezzetli ve zengin kılan önemli unsurlardan birisi, bağlama çalışındaki ve türküleri okuyuşundaki bu yüksek tekniktir. Bunların yanısıra türkü çalarken bağlamasının döşüne parmaklarıyla vurarak ritm tutması da onun alamet-i farikalarındandır. Üstelik bunu sadece ritmi canlı olan türkülerde değil, zaman zaman çok aheste türkülerde de yapar. Neşet Ertaş’ın icrasında öne çıkan bu özellik, bağlama çalmaya çalışan bir nesli ciddi biçimde etkilemiş ve bağlamanın döşünü döverek icraya eşlik etme tavrı Neşet Ertaş’la birlikte yayılmıştır.

Neşet Ertaş hakkında söylenebilecekler burada kısa kısa yazılanlarla sınırlı değildir elbette. Ancak yukarıda belirtilenler bile onun neden bir müessese olarak değerlendirilebileceğini ve Anadolu Halk Müziği’ne nasıl bir katkı yaptığını takdir etmek için yeterli olsa gerektir. Kendisi Hakk’a yürümüş olsa da arkasında bıraktığı bu muazzam yapı ve haleflerine çizdiği yol onun silinmez izleri olarak kalmayı sürdüreceklerdir. Ancak dileğimiz bunun sadece geleneği sürdürenlerle sınırlı kalmaması ve Neşet Ertaş hakkında yapılacak ciddi çalışmalarla daha geniş çevrelere yayılabilmesidir. Çünkü tüm bu söylenenlerin dışında onun duruşu ve yaşamı da post modern insanın önemli dersler çıkarabileceği ayrıntılarla doludur.

 

Emre Dağtaşoğlu

Açık Radyo Programcısı

Altın Portakal’da ödül gecesi

49. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması’nda ‘En İyi Film’ ödülü, Macar Yönetmen Krisztina Deak’ın ‘Aglaya-Aglaja’ adlı filmine verildi. “Güzelliğin on par etmez” filmi toplam 6 dalda altın portakal’a layık görülerek bir rekorun da sahibi oldu.

Hüseyin Tabak’ın yönettiği “Güzelliğin On Par’etmez” en iyi film ödülünün yanısıra, en iyi senaryo, en iyi erkek oyuncu, en iyi yardımcı kadın oyuncu, en iyi kurgu ve Behlül Dal Jüri özel ödüllerinin de sahibi oldu.

“Seyirci Ödülü” ise Ahmet Sönmez’in yönettiği “Elveda Katya” filmine gitti.

Cam Piramit Kongre ve Fuar Merkezi’nde düzenlenen kapanış galası ve ödül törenine katılan sanatçılar, törenin yapıldığı salona kırmızı halıdan geçerek geldi. Sanatçılara vatandaşlar büyük ilgi gösterdi.

Ali Sunal’ın sunuculuğunu üstlendiği gecede konuşan Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Akaydın, festival süresince günahı ve sevabıyla ellerinden geleni yapmaya çalıştıklarını söyledi. Jüri üyelerine ve sanatçılara teşekkür eden Akaydın, ‘Daha demokrat bir Türkiye’de zulme son vererek ve hepsinden önemlisi barış içinde yaşamak için Antalya halkının sesini buradan güçlü bir sesle haykırmak istiyorum’ dedi.

Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması

Festival kapsamında yapılan Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması’nda ‘En İyi Film’ ödülü, Macar yönetmen Krisztina Deak’ın son filmi ‘Aglaya-Aglaja’nın oldu. ‘Aglaya-Aglaja’ aynı zamanda, Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) Uluslararası En İyi Film Ödülü’nü de aldı.

Yarışmada ‘Jüri Özel Ödülü’ ve ‘Gençlik Jürisi Ödülü’, Gürcü yönetmen Rusudan Chkonia’nın ilk uzun metrajlı çalışması ‘Keep Smiling-Gülümse’ye verildi.

Polonyalı yönetmen Maciej Zak’ın ‘Supermarket-Süpermarket’ adlı filminde rol alan Marian Dziedziel’e de ‘En İyi Performans’ ödülü verildi.

Menekşe’den Önce’ye ‘Toplumsal Vicdan’ Ödülü

Gecede Soner Yalçın’ın yönettiği, ancak tamamlayamadığı için Halide Didem Kurt tarafından tamamlanan ‘Menekşe’den Önce’ adlı belgesel filme ‘Toplumsal Vicdan’ ödülü verildi.

Filmin Sorumlu Yapımcısı Halide Didem Kurt, ‘Aslında ben bu filmin zorunlu yapımcısıyım’ diyerek sözlerine başladı. Filmi tamamlamanın kendileri için bir görev olduğunu belirten Kurt, ‘Umarım Soner Yalçın’ı iyi ifade edebildik. Değerli jüri, festival komitesi, aynı şekilde önemsediğiniz ve bizi onurlandırdığınız için teşekkür ederim’ dedi.

Ödülü vermek için sahneye gelen yazar Mine Kırıkkanat da filme ödül vermekten onur duyduğunu belirterek, ‘Madımak’tan Silivri’ye, düşünce özgürlüğüne reva görülen tahammülsüzlük, ülkemizde değişmedi. Eskiden Madımak zamanında yakıyorlardı, şimdi Silivri’ye tıkıyorlar’ diye konuştu.

Halkın Portakalı, Kısa Film ve Belgesel Ödülleri

Halkın Portakalı ödülünü Müsemma adlı ekibin ‘Sessiz Çığlık’ adlı filmi aldı. ‘En İyi Kısa Film’ ödülünü, Rezan Yeşilbaş’ın ‘Sessiz’ adlı filmi kazandı. Bu dalda Abdurrahman Öner’in yönettiği ‘Buhar’ adlı filme de ‘Jüri Özel Ödülü’ verildi.

İnan Temelkuran ve Kristen Stevens’ın birlikte yönettikleri ‘Siirt’in Sırrı’, ‘En İyi Belgesel’, Zeynep Oral’ın yönettiği ‘Ben, Sen, O…’, ‘En İyi İlk Belgesel’ seçildi. Ebubekir Çetinkaya’nın yönettiği ‘Yuva’ adlı belgesele de ‘Jüri Özel Ödülü’ verildi.

49. Altın Portakal Film Festivalinde verilen tüm ödüller ve jürinin bu ödüllerle ilgili gerekçeli kararları da şu şekilde sıralandı:

EN İYİ İLK FİLM ÖDÜLÜ “Örgütsüzleştirilmiş, kıstırılmış, çaresizleştirilmiş dilsiz çoğunluğun acısını güçlü biçimde hissettirebildiği için,” Erdem Tepegöz’ün yönettiği “Zerre” adlı filme;

EN İYİ YÖNETMEN ÖDÜLÜ “İşsizlik ve sömürüyü basit bir hikâye çerçevesinde anlatabildiği, sinemanın ve belgesel sinemanın araçlarını ustaca birleştirerek güçlü bir görsel üslup yaratmayı başarabildiği için,”  “Zerre” adlı filmdeki yönetimi ile Erdem Tepegöz’e;

EN İYİ SENARYO ÖDÜLÜ “Gerçek dünyanın acımasızlığıyla başetmeye çabalayan bir çocuğun “büyüme” hikâyesini yalın, sürükleyici bir üslupla anlatabildiği için,” “Güzelliğin On Par’etmez” adlı filmdeki senaryosu ile Hüseyin Tabak’a;

EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ ÖDÜLÜ “Yetkin çerçevelemeler, ışık, kamera ve objektif kullanımıyla yarattığı atmosfer ve filmin anlatımına yaptığı katkı için,” “Pazarları Hiç Sevmem” adlı filmindeki çalışması ile Florent Herry’ye;

EN İYİ MÜZİK ÖDÜLÜ “Filmin bütünlüğüne katkısı ve işlenilen temayı zenginleştirici niteliği için,” “Elvada Katya” adlı  filmindeki  çalışması ile Tamer Çıray’a;

EN İYİ KADIN OYUNCU ÖDÜLÜ “Yeni ergen bir kızın kendini arama sürecinde uğradığı değişimi büyük bir incelik ve ustalıkla yansıtabildiği için,”  “Elvada Katya” filmindeki rolü ile “Anna Andrusenk”e;

EN İYİ ERKEK OYUNCU ÖDÜLÜ“Acımasız bir çevreyle başetmeye çalışan çocuğun değişimini, yalın ve ustaca yansıttığı için, “Güzelliğin On Par’etmez” filmindeki rolü ile Abdulkadir Tuncer’e;

EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU ÖDÜLÜ “Kocası ve çocukları arasındaki çatışmayı dengede tutmaya çabalayan bir kadının iç dünyasını çok yalın bir oyunculukla yansıttığı için,” “Güzelliğin On Par’ Etmez” filmindeki rolü ile Lale Yavaş’a;

EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU ÖDÜLÜ “Mutsuz, ezik ve kötü bir insanın iç dünyasını, abartısız bir performansla sergilediği için “Küf” adlı  filmdeki rolü ile Tansu Biçer’e;

EN İYİ KURGU ÖDÜLÜ “Ritmi, zamanlaması ve iç tutarlılığıyla anlatılan hikayenin özünü yansıtan bir kurgu üslubu yaratabildiği ve bunu ekip çalışmasının vazgeçilmez öğesi haline getirebildiği için,” “Güzelliğin On Par’etmez” filmindeki çalışması ile
Chrıstoph Loıdl’e;

EN İYİ SANAT YÖNETMENİ “Gerçek görsel öğelerden çıkarak, her gün yüzyüze olduğumuz bir dünyayı çarpıcı ve farkedilir hale getiren yapım tasarımı için,” “Zerre” adlı filmi ile Tora   Aghabayova’ya;

BEHLÜL DAL JÜRİ ÖZEL ÖDÜLÜ “Filmin önemli bir yan karakterine kazandırdığı sahicilik ve oyunculuk geleceğiyle ilgili güçlü bir umut yarattığı için,”  “Güzelliğin On’paretmez” adlı  filmindeki rolü ile Yüşa Durak’a;

DR. AVNİ TOLUNAY JÜRİ ÖZEL ÖDÜLÜ “Karakterlerin oluşumuna ve sahiciliğine yaptığı katkılar için,” “Küf” adlı filmdeki saç ve makyaj uygulamalarındaki başarılarından  dolayı Nimet İnkaya ve  Gila Benezra’ya;

JÜRİ ÖZEL ÖDÜLÜ “Ülkemiz yakın tarihinde derin izler bırakmış olan bir eğitim kurumuna dikkat çektiği ve büyük ölçüde unutturulan  bu deneyimi tartışmaya açtığı için,” “Bu Toprağın Çocukları” adlı filme değer görüldü.

Portakal’ın diğer ödülleri şu şekilde sıralandı:

SİYAD ÖDÜLÜ:
En İyi Ulusal Uzun Metraj Film: Zerre (Erdem Tepegöz)
En İyi Uluslararası Uzun Metraj Film: Aglaya (Krisztina Deak)

SEYİRCİ ÖDÜLÜ:
Ulusal Uzun Metraj En İyi Film – Antalya Kent Konseyi Jürisi tarafından seçilen Seyirci Ödülü: Elveda Katya

GENÇLİK ÖDÜLÜ:
Uluslararası En İyi Uzun Metraj Film Akdeniz Üniversitesi Gençlik Jürisi Ödülü: Gülümse (Rusudan Chkonia)

ULUSLARARASI UZUN METRAJDA EN İYİ FİLM ÖDÜLÜ: “Aglaya-Aglaja” (Krisztina Deák)
ULUSLARARASI EN İYİ UZUN METRAJ FİLM JÜRİ ÖZEL ÖDÜLÜ: Gülümse (Rusudan Chkonia);
ULUSLARARASI EN İYİ UZUN METRAJ FİLM PERFORMANS ÖDÜLÜ: Marian Dziedziel (Süpermarket)

EN İYİ BELGESEL FİLM ÖDÜLÜ: İnan Temelkuran ve Krısten Stevens’ın birlikte yönettikleri ”Siirt’in Sırrı”;
EN İYİ İLK BELGESEL FİLM ÖDÜLÜ: Zeynep Oral’ın yönettiği ”Ben, Sen, O…”;
ULUSAL EN İYİ BELGESEL FİLM JÜRİ ÖZEL ÖDÜLÜ: Yuva (Ebubekir Çetinkaya)

EN İYİ KISA FİLM ÖDÜLÜ: ”Sessiz” (Rezan Yeşilbaş)
ENİYİ KISA FİLM JÜRİ ÖZEL ÖDÜLÜ: Buhar (Abdurrahman Öner)

14 Ekim’de Taksim için Taksim’e

Taksim Dayanışması, Taksim’in yayalaştırma projesinin tüm itirazlara, tüm uyarılara rağmen son aşamasına kadar getirilmesi, yayaların meydana erişimini engelleyecek dalış rampaları ve istinat duvarlarının projeden çıkartılmaması,  gezi parkını yok edecek Taksim Kışlası’nın ihyası projesinin de gündeme getrilmesine karşı ortak bir ses çıkarmak üzere İstanbul’un simge meydanı için 14 Ekim Pazar günü saat 14:00’de herkesi, “Taksim için Taksim’e” bekliyor.

Taksim’in yaya trafiğine kapatılarak, meydanın piyasalaştırılması yönündeki proje kapsamında Taksim Gezi Parkı’nda bulunan çay bahçelerine tahliye kağıtları geldi.

Taksim Gezi Parkı’ndaki  ağaçların da kesileceği ve Taksim Meydanı’nın altına 15 bin kazık çakılmasını öngören projenin adı: Koruma Amaçlı İmar Planı

Koruma amaçlı olduğu iddia edilen projeyle birlikte bölgedeki nadir yeşil alanlardan biri olan Taksim Gezi Parkı yok edilecek. Eskiden Taksim Gezi Parkı’nda bulunan Topçu Kışlası’nın yeniden yapılmasını öngören projeyle birlikte yeni Topçu Kışlası’nın alışveriş merkezi olacağı söyleniyor.

Proje, otoyol kavşakları yapan Kalyon İnşaat tarafından gerçekleştirilecek. Kalyon İnşaat projeyi 51 Milyon 500 bin liralık teklifle almıştı.

Taksim Dayanışması’nın çağrı metni:

“Çağdaş ve demokrat bir ülkede kabul edilemez karar mekanizmaları, yayalaştırma adı altında dalış rampaları ve istinat duvarlarıyla yayaların meydana erişimini engelleyen Taksim projesi ve gezi parkını yok edecek Taksim Kışlası’nın ihyası projesi ile yeniden karşımıza çıkmış, süreç tüm itirazlara ve devam eden davalara rağmen hızla son aşamasına getirilmiştir.

Bilimsel, teknik ve demokratik süreçler çalıştırılmadan kamuoyuna sunulan meydan düzenlemesinin geri dönülmez yanlışlara yol açacak olması bizleri bi

r araya getirmiş ve Taksim Meydanı’na sahip çıkmamızı gerektirmiştir.

İlan edilen, aslında “betonlaştırma”, “insansızlaştırma” ve “kimliksizleştirme” projesidir.

Taksim kentimizin en önemli kamusal alanı olarak, tüm bayramlarımızı, şenliklerimizi, sevinçlerimizi, tepkilerimizi ve hak taleplerimizi dillendirdiğimiz emek ve demokrasi meydanımızdır.

Bizler, 1 Mayıs için, barış için, özgürlük için, demokrasi için, eşitlik için, buluşmak için, şampiyonluk için, yılbaşı için… Taksim’e çıktık.

Şimdi de Taksim için Taksim’e!
14 Ekim 2012, saat 14.00

Projenin oldubittiye getirilmeden, acil olarak durdurulmasını talep ediyoruz.

Taksim Meydanı’na hep birlikte sahip çıkıyoruz.

Taksim’e kazma vurdurmayacağız!

Çünkü Taksim hepimizin!

TAKSİM DAYANIŞMASI

(Yeşil Gazete)

2012 Nobel Barış ödülü, Avrupa Birliği’ne

2012 Nobel Barış ödülüne Avrupa Birliği layık görüldü. Nobel Komitesi, AB’nin son 60 yıldır Avrupa’da barışa katkısından dolayı, oy birliğiyle ödüle layık görüldüğünü belirtti.

Komite Başkanı Thorbjoern Jagland “AB, 60 yıldan fazla süredir barış, uzlaşma, demokrasi ve insan haklarına katkıda bulundu” şeklinde konuştu.

Nobel Komitesi, birliğin 2. Dünya Savaşı sonrasında birleşmeyi başardığını ve 1989’da Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra eski komünist ülkelerde istikrarın sağlanmasına yardımcı olduğunu söyledi.

Komite, AB’nin başarılarını sayarken Türkiye’ye de yer verdi. Açıklamada “Geçtiğimiz on yılda Türkiye’nin üyelik olasılığı ülkedeki demokrasi ve insan haklarının gelişimine katkıda bulunmuştur” ifadelerine yer verildi.

İsveç Akademisi geçen seneki barış ödüllerini üç kadına vermişti. 2011 Nobel Barış Ödülü, Liberya Cumhurbaşkanı Ellen Johnson -Sirleaf, Liberya’daki savaşı sona erdirmek için mücadele eden aktivistlerden Leymah Gbowee ve Yemen’de demokrasi yanlısı hareketin önde gelen isimlerinden Tavakkul Karman arasında paylaştırılmıştı.

(BBC Türkçe)

Hükümet komşularla sıfır sorun politasında hız kesmiyor. Irak tezkeresi de geçti

Suriye ile Türkiye arasında artan gerilim. Akçakale’ye Suriye tarafından atılan top mermilerinin 3 kişinin ölümüne yol açması üzerine TBMM’ye sunulan “Suriye”ye müdahale tezkeresinin kabulünün hemen ardından meclis Genel Kurulu’nda, Kürdistan Özerk Yönetimi’ne sınır ötesi operasyon konusunda Hükümet’e verilen yetkiyi bir yıl daha uzatan Başbakanlık Tezkeresi de bir kez daha kabul edildi.

Barış ve Demokrasi Partisi’nden (BDP) vekillerin ret oyu verdiği tezkere, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) oylarıyla geçti.

Tezkere metninde şu ifadeler yer alıyordu:

“Irak’ın toprak bütünlüğünün, milli birliğinin ve istikrarının korunmasına büyük önem atfeden Türkiye, PKK teröristlerinin Irak’ın kuzeyindeki mevcudiyetine ve ülkemize yönelik terörist saldırılara son verilmesini sağlamak amacıyla askeri faaliyetlerini başarıyla yürütmekte, siyasi ve diplomatik girişimlerini ve uyarılarını sürdürmektedir.”

“Türkiye’ye yönelik olarak devam eden terörist saldırılara ve tehdide karşı, terörizmle mücadelenin bir parçası olarak uluslararası hukuk çerçevesinde gerekli tedbirleri almak üzere hudut, şümul, miktar ve zamanı Hükümetçe belirlenecek şekilde, Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının Irak’ın kuzeyinden ülkemize yönelik terör tehdidinin ve saldırılarının bertaraf edilmesi amacıyla, sınır ötesi harekat ve müdahalede bulunmak üzere, Irak’ın PKK teröristlerinin yuvalandıkları kuzey bölgesi ile mücavir alanlara gönderilmesi ve görevlendirilmesi için TBMM’nin 17 Ekim 2007 tarihli ve 903 sayılı kararıyla Hükümete verilen ve son olarak 5 Ekim 2011 tarihli ve 1005 sayılı Kararı ile bir yıl uzatılan izin süresinin, 17 Ekim 2012 tarihinden itibaren 1 yıl daha uzatılmasını Anayasanın 92. maddesi uyarınca arz ederim.”

Meclis Haber, tezkerenin kabulü öncesinde Meclis’te tartışmalar yaşandığını yazdı.

BDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan, Meclis’in açılışının hemen ardından gündeme gelen konulardan birinin yine “savaş” tezkeresi olduğunu, bunun, adeta her yıl tekrarlanan bir rutin haline geldiğini söyledi.

MHP Grubu adına söz alan Grup Başkanvekili Oktay Vural ise “TBMM olarak Hükümet’e, terör örgütüyle müzakere etmesi için değil; terörle mücadele etmesi için yetki verdiklerini belirtti.

CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi de “2007’den bu yana aldığınız tezkerelerin hangisini kullandınız?” diye sordu.

(Bianet, Yeşil Gazete)

 

Sahalarda görmek istediğimiz hareketler

Eşcinsel olduğunu açıkladığı için işine son verilen futbol hakemi Halil İbrahim Dinçdağ’ın 16 Ekim 2012 Salı günü görülecek duruşmasından önce konu hakkında duyarlılığı arttırmak isteyen LGBT örgütleri ile taraftar grupları 13 Ekim Cumartesi günü 16:30’da Dolapdere’de kendi aralarında Dinçdağ’ın düdük çalacağı bir halı saha maçı tertipliyor.

Dolapdere’de bulunan Küçük Piyale Halı Sahası’nda oynanacak maç için isteyenler Taksim’den yürüyerek ya da Küçükpiyale Halı Saha’ya Eminönü’nden kalkan EM1 otobüsüyle gidebilir.

Tek başıma gitmek istemeyenler ise aynı gün 15:00′de Lambdaistanbul Kültür Merkezi’nde toplanıp takımlarını desteklemek için hep birlikte halı sahaya hareket edebilir.

“Yeşil Sahalarda Görmek İstediğimiz Hareketler” şiarı ile yapılacak ve işinden el çektirilen hakem Halil İbrahim Dinçdağ’ın yöneteceği LGBT Karması’yla Taraftar Grupları Karması karşılaşması için oluşturulan facebook sayfasına ise buradan ulaşmak mümkün.

Yeşil Ev’de Söyleşi

LGBT Karması – Taraftar Grupları karmasının maçının dışında Salı günü görülecek duruşma öncesi Pazar günü, Bawer Çakır’ın moderatörlüğünü üstlendiği  “Onun düdüğü, onun kararı” başlıklı bir söyleşi de Beyoğlu Balo Sokak’ta bulunan Yeşil Ev’de yapıalcak.

Dinçdağ’ın yanısıra  Sevecen Tunç, Dağhan Irak ve Bağış Erten’in konuşmacı olduğu söyleşide yeşil sahalarda cinsiyet ayrımcılığı ve homofobi ilgili neler yaşandığı ve nelerin değiştirilmesi gerektiği masaya yatırılacak konuşulacak.

“Futbolun ‘erkek oyunu’ olduğu iddiası çoktan çürütüldü” denen çağrı metninde hala buna inanan çok sayıda ünlü-ünsüz erkek olduğu da belirtildi. Çağrı metninde şöyle denildi:

“Televizyonlarda, gazetelerde ya da uzatılan her mikrofona ısrar ve inatla aynı şeyleri söyleyen bu erkeklere karşı henüz yaygın medyada ve kamuoyunda görünür olmasa da karşı adımlar atılmakta. Kadın futbolcular, kadın futbol yorumcuları ve eşcinsel hakem Halil İbrahim Dinçdağ akıntıya karşı kürek çekenlerin başında geliyor.”

Etkinliği destekleye LGBT örgütleri ve taraftar grupları ise sırası ile; İstanbul LGBT, Kaos GL, Lambdaistanbul LGBT Dayanışma Derneği, LGBT Aileleri İstanbul Grubu, luBUnya-boğaziçi, Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, Siyah Pembe Üçgen, Spod, Sol Açık Fenerbahçe, Tekyumruk Galatasaray

Söyleşinin facebook sayfasına buradan ulaşmak mümkün

(Yeşil Gazete)