Ana Sayfa Blog Sayfa 4555

Hazar kıyısında barışı ümit etmek

72 yaşındaki Elkhan Süleymanov her gün iki saat Hazar kenarında yürüyor. Hazar’la sohbet eden dertleşen Süleymanov, deli dalgalara soruyor: Neye isyan ediyorsun? Çok sebebim var diyor Hazar, dünyaya ulaşamıyorum, sınırlarım kapalı…

Hazar’ın hikayesi, kıyısındaki Azerbaycan’ı anlatıyor aslında. Hazar kıyısında bir otelin toplantı salonunda konuşulanlar “Azerbeycan’ın dışarı açılamamasının” öyküsü. Alman düşünce kuruluşu INEA (Avrupa İşleri Kurumu) ve Azeri sivil toplum kuruluşu ACSDA’nın (Azerbaycan Sivil Toplumu geliştirme Enstitüsü) düzenlediği konferansın konusu “Köprüleri Salmak” yani Avrupa’ya doğru köprüler kurmak. Toplantının ev sahiplerinden biri olan  milletvekili ve işadamı Elkhan Süleymanov “İnsanların ve medeniyetlerin yakınlaşmasını sağlamak için buradayız” diyor. Salonda Azeri siyaset hayatından, iş dünyasından ve sivil toplumdan isimler var. Köprülerin “salınmasına” kendileri kadar gönüllü olmadığını düşündükleri Avrupa’ya tepkililer. Tepkilerin odak noktasındaki konu Azerbaycan’ın kanayan yarası “Dağlık-Karabağ” sorunu. 1994’teki ateşkes ilanından beri aktif savaş devam etmese de Azeri topraklarının %14’ü işgal altında. Var olan durum “ne savaş, ne barış.”

Toplantıda Azerilerin hislerine ülkenin bağımsızlığını tanıyan ilk ülkenin, Türkiye’nin o dönemdeki başbakanı Mesut Yılmaz tercümanlık ediyor. “AB Azerbaycan’dan yana tutum alıyor ama bu tutum fiiliyata yansımıyor” diyor. “Avrupa Birliği bir Afrika devleti değildir, bilakis dünya siyasetinin başat aktörlerinden biridir. Bu yüzden ‘Azerbaycan haklıdır’ demekle yetinmemeli, bunun devamında somut politikaları ortaya koymalı” diye ekliyor.

Konferansta Avrupa’yı ağırlığını Almanların oluşturduğu iş adamı ve sivil toplum kuruluşları temsil ediyor. Eleştirilerin hedefinde bizim de yabancı olmadığımız Azerbaycan’daki insan hakları sorunları var. Avrupa Parlamentosu milletvekili İvo Vajgl “Azerbaycan’da basın ve ifade özgürlüğünün güvence altına alındığını görmek istiyoruz” diyor ve Azeri gazeteci ve aktivistlere yönelik baskıları eleştiriyor.

9 milyon nüfuslu Azerbaycan’ın Avrupa için önemi hem Rusya ile İran arasındaki stratejik konumundan hem de günlük bir milyon varillik petrol üretiminden geliyor. 7 milyar varillik rezerviyle Azerbaycan dünya 19’uncusu. Ancak petrol zenginliği Karabağ’ın acısını unutturmuyor Azerilere. Köprüleri kurmaktan bahsedilince akıllara Azerbaycan ve Ermenistan arasında “mimarlık” rolü oynaması gereken ama 20 senedir bir çözüm bulunamadığı için hayal kırıklığı yaratan Minsk Grubu geliyor.  Minsk Grubu Azerbaycan’dan taviz vermesini bekliyor ama toprakları işgal edilmiş 800 bin insanı işgal edilen bölgelerden göçe zorlanmış Azeriler daha taviz olarak verecekleri birşey kalmadığını söylüyor.

Genç milletvekili Bahar Muradova “Tanrı’ya her gün evine dönmek için dua eden anneme nasıl açıklarım ben bu tavizi” sözleri herşeyi özetliyor aslında. “Doğduğu yerlere gitmek ve o topraklarda gömülmek annemin uluslararası hakkı” diye de ekliyor.

Hazar’ın kıyısında iki gün boyunca Avrupa ile bütünleşmenin konuşulması, adeta üyelik perspektifinin olması Bakü’yü görmeden önce şaşırtıcı. Ama ülke sokaklarında dolaşınca durum açıklık kazanıyor. Çünkü Bakü “Avrupalı” bir şehir.

Dağlık Karabağ sorununun asıl muhatapları da o “Avrupalı” sokaklarda yaşayanlar. 800 bin  mülteci  savaşta evlerini, topraklarını bırakıp göç etmiş, kendi ülkelerinde sığınmacı olmuşlar. Ekonomik koşulları zorlu, bazıları yıllardır evsiz. 2006’dan bu yana petrol gelirleri nedeniyle hızla zenginleşen Azerbaycan’da onların payına düşen bir şey henüz yok.

Avrupa ile coğrafi yakınlığı olan, daha da bütünleşmek isteyen Azerbaycan’da sorunun bu kadar kronikleşmesine neden olan belki de değerler anlamında hedef kıtaya “uzak” olmak. En son Mayıs ayında Eurovizyon yarışması öncesi insan hakları eylemcileri Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in otoriter bir rejim uyguladığı, muhalefeti susturduğu ve ifade özgürlüğünü kısıtladığı iddialarıyla ülkeyi ve şarkı yarışmasını protesto etti. Uluslararası Af Örgütü 2011 yılı raporunda ülkede 17 siyasi mahkumun cezaevinde olduğu, gösteri ve toplantılara izin verilmediği, insanların düşüncelerini açıklamalarının engellendiği vurgulandı. Bazılarına göre ülkenin siyasi elitleri bu atmosferin devam edebilmesi  için “mücadele ruhunu sürdürmeyi” tercih ediyor.

Evlerinden ayrı olanların ise tek tercihi, belki tüm mülteciler gibi, bir an önce geri dönmek. Ama yıllar geçiyor, umutsuzluk günden güne ağır basıyor. “Ne savaş ne barış” durumu en çok geceleri topraklarında uyumak için dua edenleri etkiliyor. Hazar’ın isyankar dalgaları Azerbaycan’da mültecilerin isyanına karışıyor. Dünyaya açılmak, barışın ve refahın hakim olduğu sakin bir deniz olmak ümidi. İçinde yaşadığımız coğrafyaya çok mu uzak?

 

 

Ekoloji aktivistleri yeni partide buluşuyor

Yeşiller Partisi ve EDP’nin yaklaşık bir yıldır devam eden birleşme ve hem yeşil, hem sol yeni bir siyasi parti kurma çalışmalarında sona yaklaşılırken, hareketi destekleyen ve aralarında kurucu olacak isimlerin de yer aldığı aktivistlerin kimler olduğu ortaya çıkmaya başladı.

Önceki gün başlatılan destek kampanyasına imza veren ilk isimler arasında üniversitelerden, basından, sivil toplum hareketlerinden ve politik hayattan tanıdığımız çok sayıda bağımsız aydın, akademisyen, yazar, kanaat önderi ve aktivist bulunuyor.

Destekçiler arasında çevre, ekoloji ve doğa koruma mücadelelerinden tanınan isimler de dikkat çekiyor.

Yeni siyaset, yeni parti girişimini destekleyen kişiler arasında çevre-ekoloji hareketleri aktivisti olan veya bu alanda araştırmacı-akademisyen olarak çalışan bağımsız isimlerden bazıları şöyle:

İç Anadolu Çevre Platformu’ndan Abidin Özkaymak, şehir plancısı Akın Atauz, Ege Üniversitesi Halk Sağlığı öğretim üyesi ve Çevre için Hekimler Derneği Başkanı Prof. Dr. Ali Osman Karababa, çevre felsefesi ve etiği üzerine çalışan ODTÜ Felsefe Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ayhan Sol, Bahçeşehir Üniversitesi’nde çevre hareketleri üzerine çalışan Dr. Barış Gencer Baykan ve Yrd. Doç. Dr. Hande Paker, otomobilsiz yaşam üzerine çalışmalar yürüten Sokak Bizim Derneği’nin üyeleri Bora Kapatepe ve Gizem Hasırcıoğlu, eski Greenpeace Akdeniz Denizler Kampanyası Sorumlusu Cansın Leylim Ilgaz, şehir ve bölge plancısı Çare Olgun Çalışkan, ekolojik ekonomi üzerine çalışan Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğretim üyeleri Prof. Dr. Fikret Adaman ve Doç. Dr. Begüm Özkaynak, kentleşme ve çevre politikaları alanında çalışan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Bülent Duru, radyocu Bülent Müftüoğlu, dunaylilar.org web sitesinin kurucusu Deniz Kartal, mimar Dilek Ayman, Çevre Mühendisleri Odası eski başkanı Eylem Tuncaelli, Yeşil Adımlar Çevre Eğitim Derneği’nin kurucularından Gülru Hotinli, Çevre İçin Hekimler Derneği eski başkanı ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Halk Sağlığı öğretim üyesi Doç. Dr. Günay Can, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği başkanı biyolog Güneşin Aydemir, Greenpeace kampanyalar direktörü Hilal Atıcı, İnsan Yerleşimleri Derneği Başkanı mimar Korhan Gümüş, iklim değişikliğinin bilimsel temelleri üzerine çalışan Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Levent Kurnaz, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nden Mine Eroğlu, Taksim Platformu aktivistlerinden Mine Özerden, elektrik mühendisi ve permakültür eğitmeni Murat Onuk, Bölgesel Çevre Merkezi REC’in danışmanlarından doğa korumacı Nafiz Güder, nükleer karşıtı hareket aktivistlerinden Neşe Ozan, Greenpeace Akdeniz’in eski iletişim koordinatörü gazeteci Nevin Sungur, kent araştırmacısı Orhan Esen, Buğday Ekolojik Yaşam Derneği kurucularından gazeteci Oya Ayman, iklim değişikliği aktivizminin öncülerinden Açık Radyo yayın yönetmeni Dr. Ömer Madra, ekoloji hareketlerini yakında takip eden Taraf gazetesi yazarı gazeteci Pelin Cengiz, iklim değişikliği politikaları alanında çalışan Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Semra Cerit Mazlum, çevre avukatları hareketinin ve eski Yeşiller Partisi’nin kurucularından avukat Senih Özay, yazar ve aktivist Uğur Biryol, halk sağlığı uzmanı ve nükleer karşıtı hareket aktivisti Dr. Umur Gürsoy, TEMA ve Greenpeace’in eski direktörü çevrebilimci Dr. Uygar Özesmi, nükleer karşıtı yazıları ve kitaplarıyla tanınan gazeteci-yazar Ümit Otan, Bergama’da siyanürlü altına karşı çıkan köylü hareketini anlatan “Biz Bu Toprağı Bilirik” kitabının yazarı ODTÜ öğretim üyesi Üstün Bilgen-Reinart, sivil toplum kuruluşlarında çevreyle ilgili projeler yürüten çevre mühendisi Zeynep Boratav.

Destek imzası veren aktivistlerin sayısı gelen yeni isimlerle artıyor. İmza vermek isteyenler destek kampanyası web sitesini ziyaret edebilir.

(Yeşil Gazete)

Sokak hayvanlarını gemiye doldurup götürdüler!

Birkaç gündür Pendik civarında kedi ve köpeklerin ortadan kaybolduğu iddiası üzerine hayvanseverler ve hukukçular harekete geçti. Görgü tanıklarının iddiasına göre sahipsiz kedi ve köpekler Filipin bandıralı gemiye bindirildiler. Akibetleri ise bilinmiyor.

Cnnturk.com’a konuşan İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu Başkan Yardımcısı Av. Deniz Tavşancıl dün gece kaymakamlığın aranarak herekete geçildiğini söyledi. Tavşancıl şunları söyledi: “Komisyon Başkanı Av. Hülya Yalçın durumu kaymakamlığa iletti. İlçe emniyeti orada ve geminin aranması gerektiğini söylüyor. Hayvanların güverte tarafında tutulduğu zannediliyor. Mutfakta da kalıntılardan delil toplanması gerekiyor. Ancak bunun için Limanlar Genel Müdürlüğü’nden izin alınması gerekiyor”.

“150 köpek bir gecede yok oldu”

Av. Tavşancıl, aldıkları duyuma göre Pendik’te yaklaşık 150 köpeğin bir gecede yok olduğunu ve bu köpeklerin Filipin bandıralı “Teak” adlı gemiyle Türk karasularından dışarı hareket ettiğini ve bu nedenle yetkililerin müdahale edilemediğini belirtti. Aynı duyuma göre köpeklerin sevkiyatı Maltepe, Kartal ve Pendik’teki acente motorları ile sağlandı.

“50-100 liraya köpekler toplandı”

İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu Başkanı Av. Hülya Yalçın ise kedi ve köpeklerin azaldığına dair ihbar aldıklarını belirterek şunları dile getirdi: “Normalde belediyeler sahipsiz sokak hayvanlarını topluyor. Belediyeye sorduk ancak böyle bir şey yapmadıklarını söylediler. Dün gece gelen isimsiz bir ihbar telefonu da limandan çok sayıda köpeğin gemilere bindirildiğini söyledi. Çocukların 50- 100 liraya köpekleri gemilere getirdiği iddiası var. Dün geceden beri kaymakamlık, Kıyı Güvenliği başta olmak üzere pek çok yeri harekete geçirmeye çalıştık.”

(CNN Türk)

Nobel Edebiyat Ödülü Mo Yan’ın

2012 Nobel Edebiyat ödülünü Çinli yazar Mo Yan kazandı. Yan, Nobel ödülü alan 109. edebiyatçı oldu.

İsveç Akademisi, Yan’ın eserlerini “sanrısal realizm yoluyla masalları, tarihi ve çağdaş olanı birleştirdiği” için övgüye layık gördü.

Diğer dallarda olduğu gibi edebiyat alanında da Yan’a 8 milyon İsveç kronu (1,2 milyon dolar) para ödülü verilecek.

Bu yılın en güçlü adayları arasında Kanadalı Alice Munro ile Japon Haruki Murakami gösteriliyordu.

2011 Nobel Edebiyat ödülünü İsveçli şair Tomas Tranströmer almıştı.

Son on yılda verilen ödüllerin sekizinin Avrupalı edebiyatçılara verilmesi, Nobel’in Avrupa merkezli olduğuna dair eleştirileri gündeme getirmişti.

Nobel internet sitesi, “adaylar ve Nobel Edebiyat Komitesi’nin bu adaylar hakkındaki yorumlarının 50 yıl gizli tutulduğunu” belirtiyor.

Nobel ödüllerinin verilmeye başlandığı 1901’den bu yana 12’si kadın olmak üzere 109 edebiyatçı ödül aldı.

Mo Yan kimdir?

İlk eseri 1981’de yayımlanan 57 yaşındaki Mo Yan onlarca öykü yazmış.

Yan ile ilk kez bir Çin vatandaşı Nobel Edebiyat ödülü almış oldu. 2000’de ödül alan Gao Xingjian Çin kökenli olmakla birlikte Fransız vatandaşıydı.

Asıl adı Guan Moye olan yazar Çince “konuşma” anlamına gelen Mo Yan mahlasıyla yazıyor.

Halk Kurtuluş Ordusu’nda askerken yazmaya başlayan Yan, 1987’de yayımladığı ‘Kızıl Süpürge Darısı: Bir Çin Romanı’ eseriyle uluslararası ün kazandı. Bir filme de konu olan roman, Çin’in doğusundaki kırsal bölgelerde 1920 ve 30’larda uygulanan şiddeti konu ediniyor.

Yan eserlerinde tarihsel konuları ele almayı yeğliyor. 1911 devrimi, Japonya’nın Mançurya işgali ve Mao Zedung’un Kültür Devrimi bu konular arasında yer alıyor.

Ün kazanmış eserleri arasında bulunan Büyük Göğüsler, Geniş Kalçalar 1995’te yayımlandığında cinsel içeriği ve Komünist Parti çizgisi dışında bir sınıf mücadelesi tarifi yüzünden tartışmalara neden olmuştu.

Ordu, kitabı piyasadan çekmesi doğrultusunda yazara baskı yapmış, ancak kitap birçok korsan baskı yapmıştı.

On yıl sonra kitap İngilizceye çevrildiğinde Yan, Asya Erkek Edebiyat Ödülünü aldı.

Çin’deki “tek çocuk” politikasını konu edinen son romanı Kurbağa, geçen yıl Çin’in en önemli edebiyat ödüllerinden olan Mao Dun Edebiyat Ödülü’nü kazandı.

Mo Yan’ın Türkçe’ye çevrilmiş eseri bulunmuyor.

(BBC)

Yeni siyasete ilk günden yüzlerce destek

EDP ve Yeşiller’in girişimiyle başlayan ve Kasım ayında kurulacak olan “hem sol, hem yeşil” yeni parti girişimine destek için açılan “Yeni bir siyaset için” imza metnine destek veren isimlerin  sayısı ilk gününde bini geçti. Çağrı, aydınlar ve akademisyenler, çevre ve hayvan hakları aktivistleri, emekçiler, gençler, kadınlar, LGBT bireyleri ve sanatçılar arasında geniş yankı yarattı.

Destek verenler arasında Yazar Adalet Ağaoğlu ve Oya Baydar, Hrant Dink’in abisi Orhan Dink, Ruhi Su’nun oğlu Ilgın Su, sanatçılar Hale Soygazi, Lale Mansur, Tuncel Kurtiz, Muammer Ketencoğlu, İlkay Akkaya, Yasemin Göksu, akademisyenler, Murat Belge, Ahmet İnsel, Niyazi Kızılyürek ve modacı Cemil İpekçi de var.

“KISIR DÖNGÜDEN ÇIKMAK İÇİN”

Eşitlik ve Demokrasi Partisi ile Yeşiller Partisi üyeleriyle birlikte başlatılan kampanya ‘Küresel ve yerel düzeyde adaletsizlik ve eşitsizliğin derinleştiğine, savaşın, şiddetin ve otoriterliğin yükseldiğine, demokrasinin çiğnendiğine, ayrımcılık, kadın ve nefret cinayetlerinin arttığına, iklim değişikliği ve ekolojik yıkımın insan uygarlığını ve tüm gezegeni tehdit ettiğine” dikkat çekiyor.

Bu kısır döngülerden çıkmak için somut ve çözüm odaklı, demokratik, barışçıl, özgürlükçü ve ekolojist bir siyaset üzerinde duran kampanya, yaygın destek çağrısında bulunuyor.

DESTEK METNİ İNTERNETTE

Toplantı ve stand çalışmaları da yürütecek olan “Yeni Siyaset” kampanyası, faaliyet ve destekçilerini web sitesi ve facebook sayfası üzerinden duyuracak.

İnternet üzerinden yayınlanan “Yeni Bir Siyaset İçin” başlıklı çağrı metninde kurulacak yeni partinin öncelikleri sıralanıyor.  Bu ülkeleri benimseyen ve çözüme ortak olmak isteyenler www.yenisiyaset.biz adresindeki metnin altına imzalarını atarak kampanyaya destek veriyor.

İmza metni şöyle:

“YENİ BİR SİYASET İÇİN

İlke ve hayallerini paylaşacağımız, siyasi öneri, öngörü ve programını ciddiye alabileceğimiz, çoğulculuğuyla tüm üyelerini aynı anda eşit ve farklı olarak kabul eden, dileyenin gönül rahatlığıyla üye olup seçimde oy ve her anında dünyayı değiştirmek için el ele verebileceği yeni bir parti var olsun istiyoruz.

Şunu bir gereklilik olarak görüyor ve belirtiyoruz: Bu yeni parti hem yeşil, hem sol olmalı!

Bütün dünyada adaletsizlik derinleşir, şiddet ve otoriterlik yükselir, demokrasi istek ve arzusu çiğnenir, ayrımcılık, kadın ve nefret cinayetleri artar, iklim değişimi ve ekolojik yıkım insan uygarlığını ve hatta tüm gezegeni tehdit ederken, bu kötü gidişle mücadele edecek farklı seçenek ancak demokratik, özgürlükçü ve ekolojist bir siyasetle mümkün olabilir.

Kısaca: Demokratik, özgürlükçü ve ekolojist bir siyaset için yeni bir yeşil ve sol parti!

Bu nedenle biz, Eşitlik ve Demokrasi Partisi ve Yeşiller Partisi üyeleriyle birlikte, toplumun her kesimine ulaşmak, seçeneksizlikten kısırlaşan siyasi ortamı canlandırmak, yeni bir siyasi alternatif yaratmak için buluşuyoruz.

İstek ve çabamızı geniş kitlelerle buluşturacak, topluma heyecan verecek yeni bir siyaset yaratmak istiyoruz. Bu yeni siyaseti tüm enerjimiz ve heyecanımızla destekliyoruz.”

“BEN DE DESTEKLİYORUM…”

Yeni bir siyaset için yayınlanan davet metnine ilk gün imzası ile destek veren 1000 kişi arasında şu isimler var:

Adalet Ağaoğlu, Ahmet Ümit, Ahmet İnsel, Akın Atauz, Akın Özçer, Alev Özkazanç, Ali Nesin, Ali Uçansu, Aris Nalcı, Attilla Tuygan, Aydın Engin, Ayşe Akdeniz, Baskın Oran, Bekir Ağırdır, Beral Madra, Bülent Atamer, Cemil İpekçi, Cengiz Aktar, Chris Stephenson, Çağatay Anadol, Emin Alper, Ergin Cinmen, Ergün Eşsizoğlu, Feridun Yazar, Feryal Öney, Gençay Gürsoy, Güney Çeğin, Hacer Ansal, Murat Belge, Hale Soygazi, Hürriyet Mısırlıoğlu, Ilgın Su, İlkay Akkaya, Jaklin Çelik, Jale Mildanoğlu, Kıvanç Diren, Korhan Gümüş, Kutluğ Ataman, Kutsi Yaşar, Lale Mansur, Maya Arakon, Mebuse Tekay, Mehmet Demir, Mehmet Tarhan, Mithat Sancar, Muammer Ketencoğlu, Murat Paker, Müge Karalom, Nesrin Sungur, Nevin Sungur, Niyazi Kızılyürek, Oral Çalışlar, Orhan Dink, Oya Baydar, Ömer Laçiner, Ömer Madra, Pakrat Estukyan, Rauf Kösemen, Semih Bilgen, Senih Özay, Sermin Özürküt, Sezin Öney, Simten Coşar, Taciser Belge, Tarık Ziya Ekinci, Tatyos Bebek, Tuncel Kurtiz, Uğraş Salman, Ümit Kardaş, Umur Coşkun, Uygar Özesmi, Ümit İzmen, Ümit Kıvanç, Ümit Otan, Üstun Reinart, Vangelis Kechriotis, Yasemin Göksu, Yasemin İnceoğlu, Yüksel Selek, Yüksel Taşkın, Zeynep Tanbay…

Metnin ve kampanyanın tüm imzacılarının alfabetik  listesine ulaşmak için lütfen tıklayın.

Turnusol’dan alınmıştır > www.turnusol.biz

Kentsel Dönüşüm ve Neoliberal Politikalar

Suriye gündemi içinde kaybolduk son günlerde. Suriye tartışmaları, tezkere ve savaş çığırtkanlığı ana akım medyanın tek konusu olmuşken anayasa tartışmalarını, kürt sorununu ve daha nice sorunu unuttuk gitti.

Bu arada, AKP daha önce de örneklerini gördüğümüz gibi arada kaynatarak zaten fiili olarak inşaat sahasına dönmüş yurdumun önüne “İnşaat Sahası, Girilmez” levhasını koyarak; kamu kaynakları ile bir kentsel dönüşüm planını devreye soktu. Gelecek otuz yılda, eskiden yapılan ve güvenli olmayan tüm binaların yıkılıp yerine yenilerinin dikilmesinin emri verildi. Hatta İstanbul dahil 27 ilde çalışmlara başlandı.

Depreme dayanıklı daha modern ve daha yaşanabilir konutların yapılması bir yandan kulağa güzel geliyor. Keza, deprem bir gerçek olarak Türkiye’nin bir parçası ve şu anki Çevre ve Şehircilik Bakanımızın da itiraf ettiği gibi kendisi de 90lı yıllarda gayet dayanıksız malzemeler ile (deniz kumu vs.) bina yapmış (bkn: http://www.gazetecileronline.com/newsdetails/7579-/GazetecilerOnline/bakandan-akil-almaz-itiraf-deniz-kumuyla-bina-yapm ) Bakanın bu itirafı ibretlik ve akıl almaz bir saçmalık olsa da ülkedeki binaların büyük bir bölümünün çürük olduğu bir gerçek. Bu gerçek de kentsel dönüşüm için iyi bir neden.

Ancak kentsel dönüşümün neden şimdi başladığı sorusuna gelince, (ki hatırlayın; ilk önce DSİ, Çevre Bakanlığı’na bağlandı, HESler başını aldı gitti, şimdi de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı kuruldu, kentsel dönüşüm başını alıp gidecek, Çevresel engeller böylece kolaylıkla aşılacak), bence konuya biraz kapitalist sermaye politikaları üzerinden bakmak gerekiyor.

Öncelikle bu kentsel dönüşüm planı bana 1850’lerde Hausmann’ın Paris’te yaptıklarını hatırlatıyor. Hausmann da bizimkilere benzer gerekçeler ile (modernleşme vs.) Paris’i yıkmış ve yeniden inşaa etmişti. Şu anki Paris’teki birçok yapı Hausmann’ın planı ile kamu finansmanı sağlanarak özel sektöre yaptırılmış.

Aslında Paris’teki bu yıkım ve yeniden yapım sürecini kapitalist sermaye birikimi ile açıklamak mümkün biraz.

Şöyle ki, özel sektör, elindeki para ile yatırım yapar ve bu yatırımdan karşılık bekler; bu yatırım karşılığında kazandığı para birikimdir; kapitalist büyümenin devamı için bu birikimin tekrar yatırım olarak geri aynı dönmesi gerekir; alanda yatırım yapmaya devam ettikçe bir müddet sonra yatırım yeteri kadar birikim olarak dönmemeye başlar, bu yüzden kamu eliyle yeni sektörlerin ve yatırım kanallarının büyümenin karşılanması için açılması gerekir.

Paris’te de Fransız Devrimi ile iyice güçlenen Fransız  tüccarları ve Fransız burjuvazi elde ettiği birikimi Fransa’daki daralma yüzünden başka bir sektöre aktarmak zorundaydı. Hausmann planının ortaya çıkış hikayesinin asıl nedenlerinden biri budur. Paris’in yenilenmesi kamu tarafından taşeron firmalara verilerek, kapitalist ekonomik daralma, kamu eliyle genişletici politika uygulanarak üstünden gelinmiş oldu.

Hausmann’dan beri ya kamu eliyle ya da mortgagelar ile yeni sermaye birikimi inşaat sektörüne yönlendirilerek daralma ve ekonomik açmaz çözülmeye çalışıldı. Bu tür politikaların ise, sadece balon büyüme olduğu, kamu ya da bireysel fonlama fark etmez; gelecekte gelmesi planlanan bir paranın şimdiden kullanılması ile sanal bir rahatlama yaratıldığını Yunanistan’da, İspanya’da, ABD’de, İtalya’da yaşanan ve yaşanmaya devam eden kriz bize gösterdi.

Benzer birikim son on yılda AKP hükümeti ile oluşan yeni bir burjuvazinin yükseldiğini gördük. Bu kaynaklar ve birikimler AKP’nin Ortadoğu ve Afrika’daki açılımları ile bu ülkelere yapılan ihracat ile çözülüyordu; ancak Ortadoğu krizi ve özellikle son ekonomik kriz  Türkiye’de önemli bir ekonomik daralma ve belkide kriz tehlikesi demek.

AKP bu açması zaten şantiyeye dönen ülkeyi, güçlü görünen inşaat sektörüne yeni yatırımlar için kamu eliyle kaynak yaratarak ekonomik daralmayı aşmaya çalışıyor.

Tabii bunun yanında kendine yakın zenginlere yeni işler yaratarak Türkiye’deki kökünü derinleştirmeye de çalışıyor.

Bu kentsel dönüşüm planın bütçede ciddi bir açık yaratacağı hatta bazı noktalarda insanların gelecekelerini ipotek altına alacak; olan yine orta sınıfa ve yoksullara olacak.

Benim kentsel dönüşüm konusundaki okumam bu yönde. Türkiye’deki bina stoğunun yenilenmesi gerekiyor gibi ancak bunu bir bahaneye çevirerek ülkenin geleceğini ipotek altına alarak yapılacak bir iş değil.

Kentsel dönüşümü tartışmak lazım, bina stoğunu daha güvenli ve daha yaşanabilir bir şekilde dönüştürmeyi nasıl katılımcı ve ekolojik bir biçimde doğa dostu kentler yaratacağımızı tartışmamız lazım.

 

Petrol devi Chevron’a ülkesi ABD’den de ret

ABD’de yüksek mahkeme, Chevron petrol şirketinin, Ekvador’da bir mahkemenin hakkında verdiği milyarlarca dolar tazminat kararına karşı yaptığı itirazı reddetti.

Chevron, Ekvador’da Amazonlara verdiği zarar karşılığında 18.2 milyar dolar ödemesi yönünde verilen mahkeme kararına karşı hukuki mücadele başlatmıştı. Şirketin ödemesi gereken miktar Temmuz ayında ise 19 milyar dolara çıktı.

Chevron’un 2001 yılında aldığı Texaco ile Ekvador’un Lago Agrio bölgesindeki halk arasındaki hukuki mücadele yıllardır devam ediyordu. Mahkeme kararı, çevre kirliliğine neden olmakla suçlanan diğer petrol şirketlerini de etkileyebilir.

Yüksek mahkeme Chevron’un yaptığı itirazı neden reddettiğini açıklamadı.

Texaco’nun 1964 ve 1992 yılları arasında çevre kirliliğine neden olduğu iddia ediliyor.

Ancak Chevron 2011 yılı Şubat ayında Ekvador’da bir mahkeme tarafından verilen kararın “hileli” olduğunu ve New York yasaları uyarınca uygulanamayacağını söylüyor. 2011 yılı Mart ayında New York’ta bir mahkeme karar hakkında yürütmeyi durdurma kararı almıştı.

Ancak bu yıl Ocak ayında New York’ta bir temyiz mahkemesi, Chevron’un karara itirazını yetersiz bularak bunu geri çevirdi.Temyiz mahkemesi New York’ta bir mahkemenin başka ülkelerdeki mahkemelerin kararlarını durduramayacağını söyledi.

Ekvador’daki mahkeme şirketi başta 8.6 milyar dolar tazminat ödemeye mahkum etmişti. Ancak petrol şirketi konuyla ilgili özür dilemediği için bu miktar iki katının üstüne çıktı.

Chevron yaptığı açıklamada, mahkemenin itiraz başvurularını reddetmesinden dolayı hayal kırıklığına uğradığını, ancak, Ekvador’daki “hileli” kararın uygulanmasını engellemek için çabalarına devam edeceğini söyledi.

(BBC Türkçe)

İklim Değişikliği ile mücadele için İklim Ağı kuruldu

İklim Değişikliği konusunu Türkiye genelinde halka açıklamak, siyasileri ve karar alma mercilerinde bulunanları bu doğrultuda çalışmalar yapmaya yönlendirmek amacı ile faaliyetlerde bulunacak olan İklim Ağı; birçok dernek, stk ve yurttaş girişimi olarak da adlandırılan kooperatiflerin biraraya gelmesi ile kuruldu.

Öncelikli olarak bu sene Doha’da yapılacak İklim Zirvesi’ne yönelik faaliyetler yapmayı planlayan İklim Ağını oluşturan kurumlar alfabetik sıra ile, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, Doğa Derneği, Doğa Koruma Merkezi, Eurosolar Türkiye, Greenpeace Akdeniz, Kadıköyü Bilim Kültür ve Sanat Dostları Derneği (KADOS), Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA Vakfı), WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı), ve 350 Ankara.

Türkiye’deki sivil toplum kuruluşları iklim değişikliği konusunda ortak kaygılarını ve çözüm önerilerini birlikte dile getirmek üzere İklim Ağı’nı kuran ve “İnsan kaynaklı iklim değişikliği konusunda ortak kaygılarımızı ve çözüm önerilerimizi, toplum, kamu kurumları, ve uluslararası kurumlar ile paylaşmayı ve insan kaynaklı iklim değişikliğinin geri dönülemez noktaya gelmeden önce durdurulması için ortak çalışmalar yürütmeyi amaçlıyoruz.” diye yola çıkan sivil toplum kuruluşlarının kurduğu İklim Ağı’nın ilkeleri, çalışma prensipleri ve katılımcılarına ulaşmak için web adresi iklimdegisikligi.org/

(Yeşil Gazete)

USADA’nın gerekçeli kararı, “Doping yapıldığından kuşkumuz yok”

ABD’li bisikletçi Lance Armstrong’un, doping yaptığı gerekçesiyle 7 Fransız Bisiklet Turu şampiyonluğunun elinden alınmasına, tüm başarılarının silinmesine ve ömür boyu pistlerden men edilmesine hükmeden USADA, başta Uluslararası Bisiklet Birliği’nin (UCI) ve spor dünyasının merakla beklediği soruşturmanın, gerekçeli kararını duyurdu. Yaklaşık 200 sayfadan oluşan kararda, 26 kişinin tanıklığına başvuruldu.

USADA Yönetim Kurulu Başkanı Travis Tygart, USADA’nın resmi internet sayfasından yayımlanan açıklamasında, Armstrong dosyasıyla ilgili gerekçeli kararın UCI, Dünya Anti-Doping Ajansı (WADA) ve Dünya Triatlon Birliği’ne (WTC) gönderildiği kaydedilerek, ”Kanıtlar, (Armstrong’un 6 Fransa Bisiklet Turu şampiyonluğu aldığı) US Postal Service Pro Cycling takımının, herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde spor tarihinin ‘en sofistike, en profesyonel ve en başarılı’ doping programını uyguladığını göstermektedir” ifadesi kullanıldı.

Gerekçeli kararda tanıklık ettiği söylenilen 26 kişinin 11’i Armstrong’un eski takım arkadaşı olmak üzere 15 bisikletçinin ifadesine başvuruldu. Tanıklık eden bisikletçiler arasında George Hincapie, Tyler Hamilton, Floyd Landis, Frankie Andreu, Michael Barry, Tom Danielson, Levi Leipheimer, Stephen Swart, Christian Vande Velde, Jonathan Vaughters ve David Zabriskie yer aldı.

Kararda, Armstrong’un 2004’ten sonra ilişkisini kestiğini söylediği ve Armstrong gibi USADA tarafından ömür boyu men cezası alan Dr. Michele Ferrari ile irtibat kurmaya devam ettiğine yer verildi. Ayrıca finansal raporlarda, Armstrong’un, doping planının akıl hocası olduğu ileri sürülen İtalyan doktora, görüşmediklerini söylemesinin ardından iki yıl daha en az 210 bin dolar ödeme yaptığı tespit edildi.

USADA’nın kararından sonra asla doping yapmadığını ve artık mücadele etmeyeceğini söyleyen Armstrong’dan bir yanıt gelmezken avukatı Tim Herman, gerekçeli kararı, ”Tek taraflı, ağır ve haksız” olarak niteledi.

Gerekçeli karardan önce Armstrong’a herhangi bir ceza verilmeyeceğini dile getiren UCI Başkanı Pat McQuaid, daha önce USADA tarafından UCI’ya gönderilen, Lance Armstrong’un ömür boyu spordan men edilmesine ve 7 Fransa Bisiklet Turu şampiyonluğuna mal olacak herhangi bir kanıt dosyası olmadığını belirtmişti. McQuaid, kendisine raporların ulaşması ve UCI’nın avukatlarının raporları ”güçlü ve belge eklenmemiş” olarak değerlendirmesi durumunda, Armstrong’a uygun yaptırımların uygulanacağını kaydetmişti.

Kansere karşı yaptığı savaşla da tanınan Lance Armstrong, US Postal Service Pro Cycling takımı (1999-2004) ve Discovery Channel Pro Cycling takımıyla (2005) yarıştığı dönemde, yol bisikletinin en önemli yarışı kabul edilen Fransa Bisiklet Turu’nu, üst üste 7 kez kazanmıştı. 41 yaşındaki Armstrong, kariyerini geçen sezon noktalamıştı.

(Eurosport)

 

Ken Loach’dan, “Whiskey in the Jar” – Altın Portakal Notları 2

Yazıya otururken bu enfes parçayı da dinlemeye başladım, siz de okurken öyle yapayım bari dersiniz diye şuraya da iliştiriyorum.

Beyoğlu Alkazar sineması, 3 ya da 4. katında bi salon. Film bitmiş ve ben çakılıp kalmışım oturduğum yere ve jeneriği izliyorum az önce gözlerimin önünden “bir film şeridi gibi geçen” şahaneye kimlerin katkıda bulunduğunu öğreneyim diye. Tıfıl sinemaseverlik günlerimdeyim daha film seçerken yönetmene bakılması gerektiğinden bihaberim. Oyunculara bakınıyorum filan ama benim için o zamanlar kıstas filmin hikayesi.

Alkazar’da izlediğim filmin de öyküsüne tav olmuşum zaten. Londralı bir otobüs şoförü Nikaragualı bir devrim kaçkınına aşık olup peşine Nikaragua’ya, devrime, savaşa, ölümün kucağına gider. Vayy. Kaçırmamak lazım diyor bu dediğimi de uyguluyorum. Ve film bittiğinde beni oturduğum yerde çakılı bırakıyor.

“Carla’s Song” (Carla’nın Şarkısı) ile tanıdım ben Ken Loach abimi. Film izlediğim sene ya 94 ya da 95. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin Nişantaşı tepeli yollarında geçen bir kısacık ömrün İstiklal’e uzanmış 1,5 saatinde.

Aradan çok seneler, çok filmler, sinema seçimi için yönetmene bakmak gerektiğinin dimağa dank ettiği tecrübeler geçti.

Ken Loach abim ne zaman bir film çekse ben de bir fırsatını bulup izledim. Her seferinde hem de her seferinde Ken Loach abim filminin sonunda beni oturduğum yerde çakılı bırakmak huyundan vazgeçmedi.

The Angel's Share ekibi Cannes'da kırmızı halının üzerinde

“Tutunamayanlar”ı anlatır Ken Loach. Tutunması imkansız olanları hatta. Onların yanından anlatır, onların bakış açıları ile dünya nasıldırı gösterir. “Batsın Bu Dünya“ya hiç kapılmaz ama, “Kaderimin Oyunu” temsilinin oyuncuları gibidir onun kahramanları.

The Angel’s Share“de de aynısını yapıyor. Tutunamayanları; kendi pencerelerinden, çıkışsızlıkları ile, hayata nanik yapan o sevimli tavırları ile anlatmaya bir kez daha devam ediyor.

(Sinema yazısı okurken en kızdığım durum olan filmin içinden bir detayı filmi henüz izlememiş olan kişilere aktarma hatasına düşmek istemem. Bu nedenle ne yapsam da filmden bahsetmeden filmden bahsetsem fikir temaşası içindeyim şu an. Ha, bir de unutmadan, yazılarına “Bu yazı film hakkında detaylar içerir” diye başlayan, üstelik yazısını da filmin vizyona girdiği gün yayınlayan sevgili sinema yazarları; kulaklarınızı her seferinde derin derin çıtlatıyor, bahse konu yazınızı da asla okumuyorum bilesiniz)

Britanyadayız. İşçi sınıfında diyemeceğim çünkü işçi bile olamayan bir sınıfın içinde. Darp nedeniyle uzun süre cezaevinde kalması gerekirken kız arkadaşının, ondan önemlisi doğacak oğlunun hatrına hapis yerine kamu hizmeti cezası alan Robbie’nin hikayesini anlatıyor Loach bu filminde. Kamu Hizmeti cezasının Robbie’nin çıkış bileti olmasına tanıklık ediyoruz.

İçimizi umutla, geleceğe ilişkin ışıklı hayallerle dolduruyor bir kez daha Ken Loach. “Bir umut her zaman var, kovalanması gereken; yenilgi her daim yanıbaşımızda olsa da denemek tek silahımız” diyor her filminde olduğu gibi.

Ne zaman bir Ken Loach filminin sonuna gelsem hayata sıkı sıkıya sarılmak için yeni bir can simidi daha edinerek çıkıyorum karanlık sinema salonundan. Aynı benim karanlık salondan aydınlık dışarıya geçişim gibi aslında Ken Loach abimin filmleri, hayatı tüm çıplaklığı ile, acımasızlığı ile abartıya kaçmadan anlatıyor; her filminin sonunda aydınlığa, umuda bir selam çakmaktan tek bir geri adım atmadan.

“The Angel’s Share”de görüp ülkemizde de kesinlikle uygulanmalı dediğim bir hukuki süreç var. Darp suçundan kamu cezası alan Robbie’ye bir süre sonra mahkeme celbi gelir. Ağır Suç İşleyenlerin Mağdurlarlar ile Buluşması kanunu gereği darp ettiği kişi ve ailesi ile konu hakkında görüşmesi gerekmektedir. Kız arkadaşı ile birlikte söylene söylene gider. Toplantı sırasında darp edilen tüm yaşadığını, darp edilenin ailesi (özellikle de annesi) onun işlediği suçtan sonra çektiklerini tüm hiddeti ile aktarırken renkten renge girer Robbie. Toplantı sonrasında kucağındaki oğluna bakarak kız arkadaşına, “Eğer biri benim yaptığımı oğluma yapsa kesinlikle o kişiyi öldürürdüm” derken artık başka bir insan haline gelmiştir bile. Suçlunun ıslahı için bulunmş dahiyane bir çözüm bana kalırsa “Ağır Suç İşleyenlerin Mağdurlarlar ile Buluşması kanunu”. Britanya yasalarında gerçekten var mı yoksa Ken Loach abimin bir önerisi midir bilemiyorum elbette.

Viski içenler, içmeyi sevenler, alemciler özellikle izlemeli, “The Angel’s Share”i. Filmde hikayesi anlatılan, benim de filmi izleyecek olanların keyfini kaçırmamak için içeriğinden bahsetmeyeceğim “meleklerin payı”nı da unutmadan içmek bundan sonraki ahir ömrümde yapılacaklar listeme şimdiden eklendi.

Şerefe Ken Loach abi. Sana, sinemaya ve meleklere kaldırıyorum kadehimi.

(Son bir söz de Altın Palmiye’yi Ken Loach abimin “The Angel’s Share”i yerine, Michael Haneke abimin “Amour”una veren Cannes jurisine, “İnsan değilsiniz”)

Alex’siz kalın ama Sinemasız kalmayın

anavarza