Ana Sayfa Blog Sayfa 3869

Erdoğan iklim zirvesinde ne demek istedi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dün New York’ta, Genel Sekreter Ban Ki-moon’un çağrısıyla yapılan Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’ne katılması ve yaptığı konuşma önemliydi. Günümüzde iklim değişikliğinden en fazla sorumlu olan Çin ve Hindistan’ın bile üst düzeyde katılmadığı liderler zirvesine cumhurbaşkanı düzeyinde katılan Türkiye, (ki bu zirveye yardımcı göndermek aslında zirveye katılmamak anlamına geliyordu) “Paris’ten bağlayıcı bir anlaşma çıkması gerektiğini” de en açık şekilde ilan ederek sürece net bir şekilde taraf oldu ve kendini bağladı.

Turkey's President Erdogan speaks during the Climate Summit at the U.N. headquarters in New York

Bu sözün anlamı Türkiye heyetlerinin Paris öncesi toplantılarda bu pozisyonu savunmaya devam edeceği ve gelecek sene Paris’te anlaşmaya varılırsa vakit kaybetmeden taraf olacağıdır. Bu pozisyona göre Türkiye’nin bundan böyle Kyoto Protokolü’nde olduğu gibi gecikme ya da hiçbir sorumluluk almadan imzalama yoluna gitmemesi gerekir; ki yeni anlaşmada bu hak muhtemelen sadece en az gelişmiş ülkelere ve küçük ada devletlerine verilecektir. Dolayısıyla artık buradan geri dönüş olmaz.

Elbette Türkiye, Pazartesi günkü yazımda da belirttiğim gibi, olası Paris anlaşmasına “şartlı olarak” taraf olacağını açıkladı: Kritik kütleye ulaşılırsa. Ancak bunu bir zora koşma olarak anlamak doğru değil. Zaten kritik kütleye ulaşılmadan bir anlaşma çıkması zor. Paris’ten sadece AB ve birkaç ülkenin imzaladığı bir anlaşma çıkarsa havanda su dövülmüş olur. Kritik kütleden kasıt, sadece AB’nin değil, başta ABD ve Çin olmak üzere büyük kirleticilerin yükümlülük aldığı bir anlaşma demek. Zaten AB, ABD ve Çin taraf olduğunda, toplam emisyonların yarısından fazlasından sorumlu olan ülkeler işin içinde demek oluyor. Buna birkaç ülke daha katılırsa kritik kütleye kolaylıkla ulaşılır. Yani bu kez ABD’nin ve Çin’in katılmadığı bir anlaşmayı kimse önemsemeyeceği için Türkiye’nin kritik kütle şartı koyması normal sayılır. (Türkiye’nin “öncü” rol almasını bekliyor veya talep ediyorsak, o ayrı tabii.)

Öte yandan Erdoğan’ın “Salım projeksiyonlarına yönelik çalışmaları 2015 yılının ilk yarısında tamamlamayı planlıyoruz. Bu çerçevede, hayata geçirebileceğimiz ‘ulusal olarak uygun salım azaltım eylemleriyle’ hangi oranda azaltım sağlayabileceğimizi belirleyebileceğiz” demesi de hayatiydi. Bakanlığın bu projeksiyonları yaptırdığını biliyorduk, ama bu kez bu çalışmaların geçmişte olduğu gibi kamuoyuna açıklanmadan tozlu raflarda unutulmak (daha doğrusu bir hedef almamak için kapalı kapılar arkasında gerekçe olarak kullanılmak) için yapılmadığı en üst düzeyden duyurulmuş oldu. Demek ki önümüzdeki 6 ay içinde Türkiye hükümeti yeni iklim anlaşmasında taahhüt edeceği azaltım hedefini belirleyecek. Ama tabii bu hedefin açıklanmasını Paris’e kadar geciktirmeleri olası. Muhtemelen bekle gör diplomasisi uygulayacaklardır. Yine de hedefin Haziran 2015’de Bonn’da açıklanması da olasılık dahilindedir.

Bir not: Erdoğan konuşmasında Paris anlaşmasının “şeffaf, kapsayıcı, adil ve eşitlikçi” olması gerektiğini söylerken ve “varılacak anlaşmada tüm ülkeler adil bir hukuki statüyle yer bulmalıdır” derken çok haklıydı, ayrıca “esnek ve dinamik” sözcüklerini de kullanmadı. Bu da Türkiye’nin ipe un serme mesajını vermemesi açısından önemliydi.

Erdoğan’ın konuşmasının başında “Son yıllarda meteorolojik olaylardan kaynaklanan doğal afetlerin hem sayısında hem de sıklığında ciddi artışlar meydana geldi” demesi de olumlu bir puandı. Gerçi bunun ardından Türkiye’deki kuraklığı anması gerekirdi, ama adını koymadan da olsa iklim felaketlerinden bahsetmek olumlu ve Türkiye’de hükümetin meseleyi ciddiye aldığını gösteriyor.

Gelelim Erdoğan’ın konuşmasındaki “garipliklere”.

Her ülke gibi Türkiye de süresinin büyük kısmını iklim değişikliğiyle mücadelede ne kadar çok şey yaptığını anlatmaya, yani reklamlara ayırdı. Ormanları arttırıyoruz, enerji yoğunluğunu düşürüyoruz gibi “başarıları” tabii bu konuşmalarda kimse duymuyor bile. Önemli olan sizin bir emisyon azaltımı yapıp yapmadığınız ve önümüzdeki dönemde ne kadar emisyon azaltımı hedeflediğinizi açıklamanız. Bir de “Yeşil İklim Fonu”na para veriyor musunuz, onu söylemeniz. Diğer ülkeler de azaltım hedefi açıklamadığı için Türkiye’ye neden açıklamadın diyecek değiliz. Ama Erdoğan’ın “Türkiye 1990-2012 arasında %21 azaltım yaptı” açıklamasının nereden çıktığını anlamak mümkün değil.

Türkiye'nin 1990-2012 sera gazı emisyonlarındaki artış. %21 azaltım olduğu iiddiası gerçeklerle uyuşmuyor.
Türkiye’nin 1990-2012 sera gazı emisyonlarındaki artış. %21 azaltım olduğu iiddiası gerçeklerle uyuşmuyor.

Uluslararası iklim politikaları dilinde azaltım “ülkenin yıllık emisyon miktarını düşürmek” anlamına gelir. Bunu da “belli bir yılda, belli bir yıla göre” diye söylersiniz. Dolayısıyla Erdoğan konuşmasında, Türkiye’nin 1990’da 181 milyon ton olan sera gazı emisyonunu 2012’de %21 azaltarak 143 milyon tona indirdiğini açıklamış oldu! İklim görüşmelerinde bu cümlenin başka türlü anlaşılması mümkün değil. Eğer azaltımdan başka bir şeyi kastediyorsanız (örneğin ekonominin karbon yoğunluğu gibi) onu açıkça söylersiniz.

Herkesin bildiği gibi Türkiye’nin 2012 emisyonu 1990’nın %133,4 üzerinde, yani 440 milyon tondu; %21 altında, yani 143 milyon ton değil. Bu %21 azaltım “masalı” muhtemelen şöyle hesaplanmış: Eğer Türkiye 1990’dan 2012’ye kadar ısınmada ve kısmen elektrik üretiminde kömürden doğalgaza geçmeseydi, eğer enerji yoğunluğu %20 azaltılmasaydı, o zaman emisyonumuz 440 milyon değil, 555 milyon ton olacaktı, dolayısıyla biz uyguladığımız politikalarla emisyonlarımızı 440 milyon tonda tutarak “olması beklenen” düzeye göre %21 “azaltım” yapmış olduk!!!

Tabii dünyada “öyle olsaydı, böyle olurdu” metoduyla yapılamayacak hesaplama yok. Ama maalesef iklim politikaları âleminde böyle bir hesap yöntemi de yok. Daha geçenlerde Sera Gazı Envanteri Hesaplama Yönetmeliği çıkaran, MRV (yani ölçülebilir, raporlanabilir, doğrulanabilir) emisyon bildirimleri konusunda proje üzerine proje yapan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan ya da iklim değişikliği bürokrasisinden kimin böyle bir hesap yapmayı akıl ettiğini gerçekten merak ediyorum. Bu cin fikir onlara çok akıllıca gelmiş olabilir, ama bunu kimsenin ciddiye almayacağını da biliyor olmaları gerekir. Böyle hatalar yaparak Türkiye’nin elini zayıflattıklarının bilmem farkındalar mı?

Erdoğan’ın konuşmasında herhalde aynı mantıkla yapılan bir hesaba dayanarak Türkiye’nin karbon yoğunluğunun 1990’dan 2012’ye kadar yarı yarıya düşürüldüğünü söylemesi de aynı hatanın devamı. Kimsenin inanmayacağı, ya da merak edip iki rakam karıştıranın hemen aslını bulabileceği “süslemeler” bunlar.

İklim müzakereleri 1990’da başladı ve gelecek sene çeyrek yüzyılı dolduracak. Herkes her şeyi biliyor. Böyle yollara tevessül etmek doğru değil. Bir işe de yaramaz.

Son bir not Erdoğan’ın konuşmasının tonu üzerine: Erdoğan bu kez 2012’de Rio’da yaptığına benzer belagat dolu bir Batı eleştirisi yapmadı. Bunun bir nedeni süresinin kısıtlılığı olabilir. Ama muhtemelen asıl neden Ortadoğu’nun mevcut durumu. Yani Türkiye için fazla eleştirel olmanın sırası değil. Ama bu,  iklim politikaları açısından da isabetli bir tercihti. Böylece Erdoğan’ın sözleri daha dengeli, daha Türkiye’yle ilgili ve ciddiye alınır oldu. Bir de Ek-1 ülkeleri arasında sürekli emisyon artış rekoru kıran Türkiye’yi azaltım yapıyormuş gibi göstermeye kalkmasalardı iyi olacaktı. Bu tavır maalesef konuşmanın ciddiyetini ciddi biçimde zedeledi.

Bir sonraki yazımda New York zirvesinde diğer ülkeler neler dedi, ya da “dağ ne büyüklükte bir fare doğurdu”, ona bakacağız.

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

* Ümit Şahin, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde iklim politikaları üzerine kıdemli uzman olarak çalışmaktadır.

 

 

İklim Zirvesi’nde hangi ülke neyi taahhüt etti?

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Mun’un çağrısıyla Pazartesi (dün) ‘İklim Zirvesi’nde bir araya gelen 100 dünya lideri, iklim değişikliğine karşı mücadele konusunda ne yaptıklarını ve geleceğe dair taahhütlerini açıkladı. mashable.com sitesi, ülkelerin iklim değişikliği haritasını derledi. İşte ülke liderlerinin iklim krizine karşı ‘yapılacaklar’ listesi.

Screen shot 2014-09-24 at 13.43.51

Avrupa

Avrupa Birliği, İngiltere, İrlanda, Monako ve Belçika, 2050 yılına kadar karbon emisyonlarının yüzde 80-90 arasında kesilmesi hedefliyor. Avrupa Birliği, önümüzdeki yedi yıl içinde AB üyesi olmayan ülkelerin iklim değişikliğiyle mücadele projelerine 14 milyon Euro destek vereceğini açıkladı.

Danimarka ise 2020’ye kadar karbon salınımını yüzde 40’a kadar düşürerek 2050’ye kadar fosil yakıtlardan tamamen kurtulmayı planlıyor. Almanya da bunda böyle kömür yakıtlı santralleri desteklemeyeceğini açıkladı. Fosil yakıtları tamamen bırakma sözü veren tek Avrupa ülkesi ise İzlanda oldu.

ABD ve Güney Amerika

iklim değişikliğine karşı uluslararası programlarla yatırım yapma ve iklim krizine karşı kırılgan ülkelerin iklim felaketlerine hazırlanması konusunda destek sözü verdi. Güney Amerika ülkelerinden Peru ve Paraguay, küresel ısınmanın baş sorunlularından olan ormansızlaşmanın önüne geçmek için illegal ağaç kesimini engelleyecekleri sözü verdi. Ecvador, Trinidad ve Tobago, doğalgaz ve hidroelektrik santrallere ağırlık vermeyi iklim değişikliğine karşı mücadele yöntemleri olarak açıklarken; Meksika, Nikaragua, Şili ve Kosta Rika 2018-2025 yıllarına kadar ülke enerjinin yarısından fazlasının yenilenebilir enerji olacağının sözünü verdi. Brezilya ise ulusal iklim adaptasyonu planını gelecek yıl açıklayacak.

Afrika

Etiyopya 2025 yılına kadar sera gazı salınımını sıfıra indireceğini belirtti. Mozambik, ulusal önceliklerinin düşük karbona dayalı bir ekonomi olacağını açıklarken, Uganda, Kongo ve Gabon ormansızlaşma nedeniyle yok olan yeşil alanı tekrar oluşturacaklarını taahhüt etti.

Orta Doğu ve Asya

Türkiye, 1,3 milyon hektarlık alanın orman alanı haline getirileceği sözünü verdi. Gürcistan, hidroelektrik santrale ağırlık vereceklerini açıklarken Brunei, enerji tüketimini 2035 itibariyle yüzde 65 oranında düşüreceğini açıkladı. İsrail ise ‘temiz enerji’ gerekçesiyle kömürden doğalgaza geçeceğini açıkladı.

[Kırsal Yaşamdan Öyküler 4] Hasat Zamanı

Uzun zamandır yazamıyordum, affedin. Bu yazamadığım uzunca zamanda Ormanevi’nde ekinler büyüdü, insanlar geldi gitti, bütüncül yönetimle ilgili eğitim düzenlendi, koyunlar kilo aldı gibi şeyler oldu. Son yazımda hasat zamanını dört gözle beklediğimi söylemiştim. İşte bu yazım, bekleyen dört gözümle, hasat zamanıyla ve daha bir sürü şeyle ilgili olacak.

Bir süredir Ormanevi’nde yoktum. Kaz dağlarında düzenlenen bir çocuk kampında çalıştım, oradan İstanbul’a geçtim. Sonra bir döndüm ki köye, pembe domatesler, kırmızı biberler, patlıcanlar, mısırlar, cevizler sarmış etrafı. Ne ektiysek, biçme zamanı gelmiş. Doğa bize cömertliğini göstermekten de çekinmemiş! Öyle ki, başından bin bir türlü şey geçen şeftali ağacımız bile meyve vermiş. Düşündüm, son bir ayda benim yaşamımda neler değişti diye, pek bir şey değişmedi. Oysa doğa durmuyor, değişiyor, değişiyor, değişiyor…

1 kırsal yaşamdan öyküler 4

Önce mısırların bir kısmını hasat ettik, koçanlarını ayırdık, temizledik. Sonra domateslere giriştik ve halen üç günde bir toplayıp konserve yapıyoruz. 300’ü aşkın kavanoz yaptık şimdiye dek, bir iki hafta daha sürecek kavanozlama işi.

2 kırsal yaşamdan öyküler 4

Daha bu sabah domates tarlasındaydım. Bütün yaz ekmekle, çapalamakla, sulamakla uğraştığımız tarlaya, bu sefer ‘toplamaya’ gitmek güzel duyguymuş. Hani hep yaptığın işlerin sonucunu somut şekilde görmenin hazzından bahsediyorum ya, işte bu tam da öyle bir şey. Kırsalda ne yaparsan sonucunu tüm gerçekliğiyle görüyorsun. Bizim pembe domateslerin lezzetinin, hiçbir kimyasal kullanmadan, elle, emekle yetiştirmiş olmaktan geldiğini biliyoruz. Yaptığımız işler bize ‘hayatın lezzeti’ olarak geri dönüyor, bize de tadına varmak düşüyor. Öte taraftan yaptığımız hatalar da aynı gerçeklikle dönüyor, çarpıyor yüzümüze. Hayatı tüm gerçekliğiyle yaşıyoruz kısacası, derler ya, acısıyla tatlısıyla.

4 kırsal yaşamdan öyküler 4

Hasat dönemi çok yoğun bir dönemmiş –kendime not- . Tarladan alıyoruz, hop, bitiyor zannediyordum, asıl iş ondan sonra, gıdayı işlemekte başlıyormuş.  Mısırları koçanından ayırmak, makineyle tanelerini çıkarmak, un için öğütmeye götürmek, domatesleri  doğramak, pişirmek ve konserve yapmak, cevizleri kırmak, soymak, kurutmak… Elbette ben bu sefer de neyi bekliyorum, hasat zamanının bitmesini ve tüm gıdayı “işlenmiş olarak” hakoşa doldurmayı.  Eskiden köylerde insanların neden hasadı kutladıklarını şimdi daha iyi anlıyorum. Ah o duygu çok güzel bir duygu olsa gerek. Bir gelsin o gün, kırk gün kırk gece kutlama var Ormanevi’nde!

5 kırsal yaşamdan öyküler 4

Bu arada eğitim verdiğimizden ve koyunların kilo aldığından bahsetmiştim. İki ayrı şey gibi görünse de birbiriyle bağlantılı şeyler. Anadolu Meraları’nın uyguladığı bütüncül mera yönetimi bizim koyunları bir iyileştirdi, bir semirtti, bir semirtti anlatamam. Yünlerini ilk kırptığımızda ipincecik kalmışlardı. Şimdi sanki eski kürklerini giydirsek içine sığmayacaklar. İşte verdiğimiz eğitim de bu yöntem üzerine uygulamalı bir eğitimdi. Detayı anadolumera.com ’da.

3 kırsal yaşamdan öyküler 4...

Bir de son diyeceğim, kolektifin işleyişini değiştirdik. Aslında bu uzun mevzu, eminim bununla ilgili uzun uzun yazarız bir ara. Özetle ilk aşamayı tamamlayıp ekoköy olma yolunda ikinci adımı atmaya hazır olduğumuza karar verdik. İlk aşamada herkes her işin ucundan tutuyordu. Maksat herkes her şeyi iyi ya da kötü öğrensin, en azından fikri olsun, bir kişinin yokluğunda sistem çökmesin idi. Şimdi ise herkesin kendi uzmanlık alanlarını belirlemesi, ortak uzmanlık alanlarının belirlenmesi ve iş bölümünün buna göre paylaşılması söz konusu olacak. Böylece sistem bizi büyümeye ve bir topluluk olmaya daha çok yaklaştıracak. Öyle ki, aramıza insanlar katıldıkça köyün bir domatesçisi, bir sütçüsü, bir fırıncısı, bir ressamı, bir müzisyeni olacak. Dünyada diğer ekoköylerin sahip olduğu sistem de buna benzer bir sistem. Yerel ekonomi, üretimde çeşitlilik, herkesin sevdiği işi yapması ve dolayısıyla zevk alarak, kaliteli yapması gibi kavramlar üzerine kurulu. Biz bunu opmiwoha (open minds working hands) dediğimiz bir projeyle, kalabalık fonlama (crowdfunding) yöntemini kullanarak yapıyoruz. Kalabalık fonlama konusunda ilk denek de benim! Bakalım nasıl olacak, bir sonraki yazının konusu da bu olsun madem.

Esen kalınız.

Gonca Mine Çelik

 

 

Gonca Mine Çelik

Euroleague’den tarihi adım: Eurolegue’de olan kendi liginden muaf

Kulüpler düzeyinde basketbolun Avrupa’daki organizasyonu olan Euroleague, 2019 veya 2020’de ‘kapalı lig’ haline gelecek. Buraya katılan kulüpler, ulusal liglerde oynamayacak ve böylelikle gerçek bir Avrupa Ligi oluşturulacak.

22 euroleugue...

 

Fransa Basketbol Federasyonu Başkanı Jean Pierre Siultat, kişisel Twitter hesabından yayınladığı mesajda, Euroleague’in 2019 veya 2020 yılında kapalı bir lige dönüşeceğini duyurdu. Buna göre Euroleague organizasyonuna katılmaya hak kazanan takımlar, ulusal liglerinden ayrılacak, böylelikle gerçek bir Avrupa Ligi oluşturulacak.

Euroleague yetkilileri bu yapılanmanın sonucunda, organizasyona katılan kulüplerin tıpkı futboldaki UEFA şampiyonlar ligi gibi, yüksek miktarlarda gelir elde edeceğini umuyor. Bu sayede Euroleague’de yer alan takımlar arasındaki güç dengesinin de kapanması amaçlanıyor.

Euorelague yönetimini bu tarihi karara yönelten diğer sebep ise, kendi liglerinin en iyileri olan Euroleague takımlarının, ulusal liglerdeki zayıf rekabet ortamından şikayetçi olmaları. Özellikle oyuncular, ulusal liglerde zayıf takımlarla oynadıkları ‘sonucu önceden belli ’ maçlar için her hafta saatlerce yolculuk yaptıklarını ve bu yüzden boşu boşuna yorulduklarını ifade ediyor.

Halen 24 takımın yer aldığı Euroleague’in isim sponsorluğunu Turkish Airlines yapıyor. Ligde bu sezon Türkiye’den Galatasaray Liv Hospital, Anadolu Efes ve Fenerbahçe Ülker  takımları mücadele ediyor.

New York’ta halkın iklim yürüyüşü – Ali Kerem Saysel

Yaklaşık bir hafta süren bir çabanın ardından, bulunduğum Worcester’dan New York’a, “Halkın İklim Yürüyüşü”ne katılmak üzere hareket eden bir otobüs yakalamayı başardım. Toplu ulaşım altyapısının son derece zayıf olduğu bir ülkede yüz binlerce insanı günübirlik oradan oraya taşımak başlı başına bir organizasyon gerektiriyor. Amerikalılar, mevcut ulaşım imkanları yeterli olmadığından, otobüs, tren, karavan, otomobil paylaşımı gibi her türlü yola başvurdular New York’a ulaşmak için. Ülkenin batısından yola çıkan bir tren, bir grup iklim aktivistiyle birlikte günlerdir yoldaydı ve uğradığı duraklarda eğitim düzenliyor, halkın iklim değişikliği hakkındaki görüşlerini alıyordu. Yürüyüşün hazırlıkları aylar önce başlamış, 1500’ün üzerinde taban hareketi ve sivil toplum kuruluşunun katılımı sağlanmıştı. Zamana yayılan, planlı bir çalışmanın ürünü olan bu eylem için yürüyüş öncesinde 200 bin kişinin katılımı beklenirken, gösteri sonrası tespit edilen rakamlar 300 ila 400 bin kişinin katıldığını gösteriyor. Kuşkusuz, tarihin en geniş katılımlı iklim ve çevre eylemine tanık olduk. Uzun yıllara yayılan bilgilendirme ve eğitim çalışmaları halkın devlet yönetimine ve anonim şirketlere karşı öfkesiyle birleşti. Aylarca önce başlayan lojistik çalışmalar yetersiz kaldı, otobüsleri ve trenleri erken rezerve edip dolduran insanların umudu ve enerjisinden güç alan pek çok Amerikalı da bu eyleme katıldı. Ön çalışma kendiliğindenlikle birleşti ve görkemli bir buluşma yaşandı.

Kişisel duygularımı yazmak konusunda zorlanacağım için soğukkanlı gözlem ve değerlendirmeler yapmaya çalışacağım. Fakat şu kadarını ifade etmek isterim: Yolda ve New York’ta geçirdiğim iki gün boyunca, yaptığı işe emek veren, dikkat sarf eden, yanındakine saygı gösteren, hoşsohbet pek çok insanla tanıştım. Uluslararası bir hareketin parçası olduğunu hissetmek çok güzel. Dünyanın çok çeşitli yerlerinde yurttaşların taleplerinin birbirine yakınsadığını, halkı temsil etmeyen politikacılara ve kısa vadeli çıkarları uğruna her türlü kötülüğü yapabilecek anonim şirketlere karşı öfkenin yükseldiğini görüyoruz. Adeta tüm dünyayı ortak bir hareket altında kucaklayabilecek, geçmişten geleceğe uzanan bir duygudaşlık ve fikir birliği var. Diğer taraftan, bu birlikteliği kararlar alıp uygulan bir harekete dönüştürecek kurumlar henüz ortada yok.

New York’taki iklim yürüyüşüyle ilgili olarak vurgulanması gereken, katılımın büyüklüğünden ziyade çeşitliliği olmalı. Çeşitliliğin de büyük ölçüde önceden “çalışılmış” olduğu söylenebilir. New York’taki yürüyüş korteji, katılacak grupların çeşitliliğini ve mesajlarını belirgin kılacak şekilde dilimlere ayrılmıştı. Kortejin en önünde iklim değişiklinden en fazla etkilenen, aynı zamanda sistem değişiminin bayrağını taşıyacağına inanılan yerli halklara ve çevre adaleti hareketlerine yer verilmişti. Çevre adaleti hareketlerinin dünya çevre hareketleri ailesi içerisinde özel bir yeri var. ABD kökenli bu hareket, yıllar boyunca sanayinin kentler üzerinde yarattığı çevresel etkilerin eşitsiz dağılımına karşı mücadele etti. Doğası gereği, ırkçılığa ve etnik ayrımcılığa karşı mücadeleyle iç içe geçti, çünkü ABD’de siyah, yerli ve hispanik gettolar daima eşitsiz oranda çöpe ve toksik atıklara maruz kaldılar. Şimdi de ABD’nin kıyı semtlerinde yaşayan topluluklar iklim değişikliğinden eşitsiz bir şekilde etkileniyorlar.

Kortejin ikinci diliminde işçi sendikaları, öğrenciler ve her yaştan insan yer alıyordu. Worcester’dan birlikte hareket ettiğim sağlık çalışanları sendikasıyla birlikte ben de kendimi ilk başta bu dilimin içinde buldum. Gerçekten de her yaştan insan vardı. MIT öğrencileri 80 kişilik bir otobüs organizasyonuyla gelmişlerdi. New York üniversitelerinden akademisyen, çalışan ve öğrenciler oradaydı. Bu civarda en yaygın slogan “Yeşil İş, Sağlıklı Gezegen” idi. Yurttaşlık hakları ve işçi hareketi tarihinde önemli yeri olan “I’m gonna let it shine”, “Solidarity for ever”, New York İşçi Korosu’yla birlikte yürüyüşteki insanlar tarafından seslendiriliyordu.

Bu şarkıların farklı versiyonları:

I’m gonna let it shine

Solidarity for ever – Pete Seeger

Kortejin üçüncü dilimini çevre hareketleri, dördüncü dilimini anonim şirketlere karşı antikapitalist hareketler, beşinci dilimini bilim insanları ve inanç grupları oluşturuyordu. Son altıncı dilimde ise bu kategorilerin dışında kalan fakat toplumsal çeşitliliği temsil eden her türlü grup ve harekete yer verilmişti.

İklim problemine karşı bu kadar geniş bir koalisyon daha önce bir araya gelmedi. İklim değişikliğinden şiddetle etkilenenler, gelecekten kaygı duyanlar, yeşil dönüşümle birlikte bugünden kazançlı çıkacaklarına inanlar, tümü birden bu koalisyonun bir parçası. Koalisyon, 2009 Kopenhag mutabakatında da ifade edilen 2oC hedefi, devletlerin bu amaca uygun azaltım hedefleri vermeleri ve uyum çalışmalarında kullanılacak yeşil fona yeterli katkı sunmaları gerektiği konusunda uzlaşıyor. Diğer taraftan anonim şirketlerin, karbon piyasalarının, agro-yakıt ve nükleer enerji gibi teknolojik alternatiflerin rolü konusunda önemli uzlaşmazlıklar var. Çevre adaleti ve antikapitalist hareketlerin endişesi tüm bu gelişmelerin son dönemdeki “akıllı tarım” tartışmalarıyla görüldüğü şekilde anonim şirketler tarafından kendi çıkarlarına yontulması.

ABD kıyıları, hatta New York’un Manhattan bölgesi aşırı iklim olaylarından yakın zamanlarda fazlasıyla etkilendi. İnsanlar, en büyük kirletici olduğu halde iklim değişikliği karşısında hiçbir şey yapmayan, üstelik kaya gazı gibi yeni fosil yakıtlara yönelen ABD’nin sorumluluğunun son derece farkında. Halkın İklim Yürüyüşü bazı Amerikalılar açısından aynı zamanda, kendilerinin hükümetleri gibi düşünmediklerini dünyaya gösterebilecekleri bir onur mücadelesi.

İklim mücadelesini Türkiye üzerinden değerlendirdiğimizde çıkarılması gereken bazı dersler var. Türkiye’de iklim mücadelesi bugüne kadar gelecekten kaygı duyan çevrecilerin meselesi oldu ve büyüyemedi. Gelecekten haklı olarak endişe duyan çevreciler hükümetin azaltım ve uyum konusundaki sorumluluklarını ikna edici bir şekilde anlatamadılar. Savunulan argümanlar çoğu zaman Türkiye’nin gelişmekte olan bir ülke olduğu teziyle, kalkınmacı bir anlayışa savuşturuldu. Yerel çevre hareketlerinin iklim hareketiyle ilişkisi kurulamadı. Yeşil dönüşüm, yeşil iş temaları yeterince geliştirilmedi. Kuraklık, ısı dalgaları, aşırı iklim olaylarının iklim değişikliğiyle ilişkisi yeterince kurulamadı ve zarar görenler bu konuda uyarılmadı.

İklim konusunda Türkiye’nin uluslararası alandaki yerini doğru tespit ederek yola çıkmalıyız. Yerel çevre hareketlerini ve zarar görenleri bu mücadele katmalıyız. İşsizliğin ve yoksulluğun tek alternatifinin inşaat, madencilik ve fosil enerji olmadığını göstermeliyiz. Bunları yerine getirmek üzere kolektif bir çaba ortaya çıktığında iklim mücadelesinin büyüdüğünü ve sistem karşıtı antikapitalist bir karakter kazandığını göreceğiz.

 

Ali Kerem Saysel

 

 

Ali Kerem Saysel

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “IŞİD terör örgütüdür”

ABD’nin ünlü televizyon röportajcısı Charlie Rose’a konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, IŞİD için “Bu bataklığın kurumasından emin olmamız gerekir” dedi.

20 işidPBS kanalında yayınlanan Charlie Rose show’a önemli açıklamalarda bulunan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan , Esad mı yoksa IŞİD mı daha kötü şeklindeki soruya; “IŞİD bataklığının kurutulması için Irak ve Suriye’ye birlikte bakılmalı. Bataklığın bir ayağı Suriye’de bir ayağı Irak’ta. Bu bataklığın buralardan tamamen temizlenmesi gerekiyor” diye yanıt verdi.

Halifelik ilan edip kendisini İslam Devleti olarak sunan IŞİD’in bir devlet olmadığını söyleyen Erdoğan, “Kimse onlara devlet demiyor. Hayır devlet değiller. Bu kabul edilemez. Bu bir terör örgütüdür. Onlar kendilerini istediği gibi tanımlayabilirler. Ama bu bizim onları öyle kabul edeceğimiz anlamına gelmez” şeklinde konuştu.

Charlie Rose’un “Musul’daki rehinelerin serbest bırakılması için IŞİD’le nasıl bir pazarlık yapıldı? şeklindeki sorusuna ise; konsolosluk çalışanlarının özgürlüklerine kavuşmalarının ülke için ‘çok önemli bir gelişme’ olduğunu belirterek “Çok fazla spekülasyon var. Ama şunu kesinlikle söyleyebilirim ki herhangi bir fidye ödenmemiştir. Bu tamamen diplomatik ve siyasi bir pazarlıkla olmuştur. Ülkemiz ve hükümetimiz adına herhangi bir taviz verilmemiştir” yanıtını verdi.

 

Zeytincilik tehdit altında.. – Ali Ekber Yıldırım

Zeytinde hasat zamanı geldi. Mersin ve yöresinde erken hasat başladı. Bu sezon geçen yıla göre zeytin üretiminde artış var.Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi’nin koordinatörlüğünde 2014-2015 sezonuna ilişkin rekolte tahminine göre, geçen yıl 140 bin ton civarında olan zeytinyağı üretimi, bu yıl yaklaşık 190 bin ton olacak. Sofralık zeytin üretimi ise 438 bin ton olması bekleniyor.Zeytincilikte sezon öncesi çok önemli sorunlar yaşanıyor. Bu sorunların bazıları kronik hale gelen ve çözülemeyen sorunlar,bazıları ise dönemsel.

Nedir o sorunlar?

1-Ülke zeytinciliği tehdit altında.Zeytin ağaçları kesiliyor,yok ediliyor. İmara açılan alanlar,madencilik ve enerji yatırımları,otoyollar ve diğer altyapı çalışmaları zeytin ağaçlarının yok edilmesine neden olan baş faktörler. Öyle bir noktaya gelindi ki, son zamanlarda dikilen zeytin ağacı kadar zeytin kesiliyor. Bursa-İzmir otoyolu için bugüne kadar 200 bin zeytin ağacı kesildiği ifade ediliyor. Zeytinlik alanlarda madencilere verilen her izin yüzlerce,binlerce ağacın kesilmesine neden oluyor. Son örneği Manisa Soma’da yaşanıyor. Kurulacak termik santral için, Bakanlar Kurulu “acele kamulaştırma” kararı verdi. Karar kapsamında binlerce zeytin ağacı kesilecek. Soma’da hayvancılık,tütün,pamuk,sebze yetiştiriciliği yok edildiği için köylüler madenlere muhtaç hale getirildi. Tutunacakları son bir dal var,zeytincilik. Şimdi o dalı da koparmak istiyorlar. Köylüler zeytin ağaçlarını korumak için direniyor. Ama toplum duyarsız. Yüzlercesi bir maden kazasında,termik santralde yaşamını yitirince “keşke zeytinlikleri yok etmeseydik” denilecek.

2- Ankara’da birileri oturmuş her fırsatta zeytincilik yasasını değiştirmek için lobi yapıyor. Sadece AKP Hükümetleri döneminde Zeytincilik Yasası tam 6 kez değiştirilmek istendi. Genellikle bir yasanın içine gizlenerek yapılmak istenen değişikliklerin ana amacı zeytin alanlarını madenciliğe,enerji yatırımlarına, imara açmak. Böyle bir değişiklik önerisi, başbakanlığı döneminde Recep Tayyip Erdoğan imzası ile 16 Haziran 2014′te Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunuldu. Getirilen kanun tasarısı ile zeytin alanlarının madenciliğe, enerji yatırımlarına açılması öngörülüyor. Bu tasarı ertelenmiş görünse de ilk fırsatta yine gündeme getirileceğinden kimsenin kuşkusu olmasın. Bu yasa değişikliği bile tek başına zeytincilik için çok büyük tehdit olarak duruyor.İspanya,İtalya,Yunanistan gibi üretici ülkelerde zeytinlikler koruma altına alınırken, Türkiye’de zeytinliklerin yok edilmesi kabul edilebilir mi?

3- Zeytincilik sektörünün bir başka önemli sorunu desteklemeler. Uzun yıllardan beri zeytin üreticisi,ihracatçısı,sanayicisi zeytinyağına verilen destekleme priminin yetersiz olmasından yakınır. Daha da önemlisi zeytinin danesine de destek verilmesini istiyor. Ama hükümetler bu talebe kulaklarını tıkamış duymazlıktan geliyor. Oysa, destekleme primi verilen yani fark ödemesi yapılan ürünlerin tamamında ilk ürüne destek veriliyor. Ayçiçeği, mısır, pamuk,soya,aspir ve kanoladan yağ elde ediliyor.Devlet bu ürünlerde yağa değil ürünün kendisine kilo başına prim desteği veriyor. Sadece zeytinde ilk ürün olan zeytin danesine değil, zeytinyağına prim veriliyor.Sofralık zeytin üreten çiftçi cezalandırılıyor. Diğer ürünlerde olduğu gibi zeytin danesine mutlaka destek verilmesi gerekir.

4-Zeytinciliğin temeli fidandır. Fidancılıkta çok önemli sorunlar var. Her şeyden önce fidancılıkta denetim olmadığı için sertifikalı diye satılan fidan hastalıklı,sorunlu olabiliyor. Mavi sertifikalı fidan üretiminin ve kullanımının yaygınlaştırılması ama daha da önemlisi sektörün denetlenmesi gerekir. Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı zeytinciliği teşvik etmek,ağaç sayısını artırmak amacıyla yıllar önce zeytin dikmek isteyenlere dekar başına 250 lira destek verdi. Daha sonra bu destek düşürüldü. Şu anda standart fidan için 50 lira,sertifikalı fidan için 100 lira destek veriliyor. Destekleme ilk başladığında ülkenin her yerinde ve her fidana aynı destek verildi. Doğal olarak herkes gemlik zeytini dikti. Zaten pazarlanması zor olan gemlik zeytininin üretimi artarken, diğer çeşitlerde üretim artmadı. O dönemde defalarca uyardık, bunun faturası ağır olur dedik. O fatura şimdi ödeniyor. Zeytin ağaç sayısı 90 milyondan yaklaşık 170 milyona çıkmasına rağmen üretim aynı oranda artmıyor. Çünkü,bir yandan zeytin ağaçları kesilirken diğer tarafta yanlış fidan tercihi nedeniyle verimlilik sağlanamıyor. Yapılması gereken her bölgeye uygun çeşitlerin tespit edilerek ona göre destekleme yapılması.

5- Hastalıklarla mücadele konusu yine gündemde. Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı zirai mücadelede havadan ilaçlamayı yasaklamasına rağmen Balıkesir’de Büyükşehir Belediyesi’nin desteği ile bu yıl havadan ilaçlama yapıldı.Zeytinliklerin uçakla havadan ilaçlanması özellikle organik üretim yapanlar için büyük tehdit oluşturuyor.

Özetle, zeytincilikte önemli sorunlar yaşanıyor. Bu sorunlar çözülmedikçe Türkiye’nin hedeflediği zeytincilikte dünya ikinciliğine ulaşmak çok zor. Ağaç dikmek ,ağaç sayısını artırmak önemli ama yeterli değil. Dikilen ağaca sahip çıkmak,korumak ve sağlıklı ürün almak çok daha önemli. Bu sorunların yanında elbette olumlu gelişmeler de var. Bu olumlu gelişmeleri ve yeni sezona ilişkin bölgesel bazda üretim tahminlerini yarınki yazıda ele alacağız.

Bu yazı tarimdunyasi.net/ den alınmıştır

Ali Ekber Yıldırım

 

 

Ali Ekber Yıldırım

“Gezi Fenomeni” kitabının yazarına Erdoğan’a hakaretten hapis

Gezi eylemlerinin siyasi ve sosyolojik analizlerini içeren ‘Bireyselleşme ve Demokrasi: Gezi Fenomeni’ kitabında, eylemcilerin sloganlarına ve duvar yazılarına yer veren Erol Özkoray, 11 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldı. Gerekçe ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a basın yoluyla hakaret.

18 erol özkoray

Gezİ Parkı eylemlerine ilişkin siyasi ve sosyolojik analizler içeren ‘Bireyselleşme ve Demokrasi: Gezi Fenomeni’ isimli kitabında duvar yazılarına ve sloganlara yer veren Erol Özkoray, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiği gerekçesiyle 11 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme hükmün açıklanmasını geri bıraktı. İstanbul 2’inci Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya 1 yıldan 2 yıla kadar hapis istemiyle yargılanan Erol Özkoray ile daha önce dosyaya mazeret ve sağlık raporu sunan avukatı Sennur Baybuğa katılmadı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ise avukatı Ferah Yıldız temsil etti. Özkoray’ın avukatının mazeretinin reddedilmesini talep eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın avukatı Ferah Yıldız, “Karşı tarafın amacı davayı sürüncemede bırakmaktır. Daha önce de süre istemişti. Raporu kabul etmiyoruz, mazereti reddedilsin. Sanığın davaya konu kitabı kamuya yararlı kitap değildir. Aksine küçük düşürücü bir kitaptır. Cezalandırılmasını talep ediyoruz” dedi.

Erol Özkoray’ın avukatının mazeretini reddederek davayı karara bağlayan mahkeme, Özkoray’ı Cumhurbaşkanı Erdoğan’a basın yoluyla hakaret ettiği gerekçesiyle 11 ay 20 gün hapis cezasına çarptırarak hükmün açıklanmasını geri bıraktı.

Erdoğan BM İklim Zirvesi’nde konuştu: “Paris’te bağlayıcı bir anlaşmayı sonuçlandırmalıyız.”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bugün New York’ta Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un çağrısıyla düzenlenen İklim Zirvesi’ne yaptığı konuşmada Türkiye’nin uluslararası iklim politikaları konusundaki yaklaşımını açıkladı:

erdogan_new_yok_iklim

“Öncelikle Aralık ayında Peru’da gerçekleştirilecek olan BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 20’nci Taraflar Konferansı’nı başarıyla sonuçlandırmalıyız. Bu toplantıdan yeni rejimin temel unsurları üzerinde uzlaşmış bir şekilde ayrılmalıyız. Takip eden dönemde de ulusal hazırlıklarımızı tamamlayarak, Paris’teki 21’nci Taraflar Konferansı’nda 2020 sonrası iklim değişikliğine ilişkin bağlayıcı nitelikli bir anlaşmayı sonuçlandırmalıyız” diyen Erdoğan, “Salım projeksiyonlarına yönelik çalışmaları 2015 yılının ilk yarısında tamamlamayı planlıyoruz. Bu çerçevede, hayata geçirebileceğimiz ‘ulusal olarak uygun salım azaltım eylemleriyle’ hangi oranda azaltım sağlayabileceğimizi belirleyebileceğiz.” dedi.

Erdoğan bu sözleriyle Türkiye’nin Paris’ten bağlayıcı bir anlaşma çıkmasını savunduğunu ve Türkiye’nin de emisyon azaltım hedefi almaya hazırlandığını ortaya koymuş oldu.

Türkiye’nin yaptığı çalışmaları anlatan Erdoğan Türkiye’nin “1990-2012 döneminde, iklim değişikliği ile mücadelede hayata geçirdiğimiz politikalar sayesinde, salım miktarından yüzde 21 oranında düşüş sağladığını” da iddia etti.

Konuşmayı aşağıdan izleyebilirsiniz:

https://www.youtube.com/watch?v=TKeTNoDm0TI

Erdoğan’ın konuşmasından başlıklar

“Buradaki görüşmelerin 2020 sonrası iklim değişikliği rejimine ilişkin gelecek sene sonunda Paris’te sonuçlandırılması öngörülen anlaşmanın müzakere sürecinde önemli bir sinerji oluşturacağına inanıyorum.”

“Son yıllarda meteorolojik olaylardan kaynaklanan doğal afetlerin hem sayısında hem de sıklığında ciddi artışlar meydana geldi. Bu bakımdan iklim değişikliği ile mücadelede 2020 sonrası dönemde yeni bir rejime ihtiyaç var. Meselenin özüne inerek, bu rejimin unsurlarını doğru tespit etmeliyiz. Yeni sistem, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin temel ilkelerini göz önünde bulunduran, şeffaf, kapsayıcı, adil ve eşitlikçi olmalıdır. Bu çalışmalarda, günümüzdeki ve yakın gelecekteki ekonomik gerçekler mutlaka göz önüne alınmalıdır. Salım azaltımına ve iklim değişikliğine uyuma eşit ağırlık verilmelidir. Varılacak anlaşmada tüm ülkeler adil bir hukuki statüyle yer bulmalıdır.”

“Bağlayıcı olacak bu anlaşma, ‘ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar’ ile ‘göreceli kabiliyetler’ temelinde, ülkelere gerekli esneklikleri tanımalıdır. Küresel iklim değişikliği ile mücadelede sanayi devriminden itibaren tarihsel sorumluluğa sahip gelişmiş ülkeler, salınım azaltımı, finansman ve teknoloji desteği konusunda daha fazla sorumluluk üstlenmelidir. İklim değişikliğinin sebebi olmayan, ancak sonuçlarından en çok etkilenen En Az Gelişmiş Ülkeler ile Kalkınmakta Olan Küçük Ada Devletlerinin hakları korunmalıdır.”

“Tüm ülkelerin salım azaltımı ile ilgili ‘ulusal olarak belirlenmiş katkılarını’ 2015 yılının ortalarına kadar açıklamak üzere çaba göstereceklerinden eminim. Finansman konusunda, 2010 yılında Kankun’da gelişmiş ülkeler tarafından taahhüt edilen yıllık 100 milyar dolarlık kaynağa ulaşılması sağlanmalıdır. Teknoloji transferi ve kullanımında ‘fikri mülkiyet hakları’ noktasında kolaylaştırıcı ve teşvik edici tedbirler alınmalıdır. Yeni rejimin müzakerelerinde gerekli güven ortamını tesis etmenin önceliğimiz olması gerektiğine inanıyorum. Türkiye daha önce de ifade ettiğimiz üzere kritik kümelenme oluştuğu takdirde iklim değişikliğiyle mücadelede üzerine düşeni yapmaya hazırdır. 1990-2012 döneminde, iklim değişikliği ile mücadelede hayata geçirdiğimiz politikalar sayesinde, salım miktarından yüzde 21 oranında düşüş sağladık. Bu rakama ormanlarla ilgili yapılan kapsamlı çalışmaların dahil değildir. Aynı dönemde ekonomideki karbon yoğunluğunun da yarı yarıya azaltıldı.”

“2011-2023 yıllarını kapsayan İklim Değişikliği Eylem Planımız doğrultusunda bu çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Bu dönemde yenilenebilir enerjinin toplam enerji üretimindeki payını yüzde 30’a yükseltmeyi ve ekonomimizin enerji yoğunluğunu yüzde 20 azaltmayı hedefliyoruz.

“Yine bu dönemde enerji verimliliğini artırmayı ve orman alanlarımızı 1,3 milyon hektar genişletmeyi öngörüyoruz. Salım projeksiyonlarına yönelik çalışmaları 2015 yılının ilk yarısında tamamlamayı planlıyoruz. Bu çerçevede, hayata geçirebileceğimiz ‘ulusal olarak uygun salım azaltım eylemleriyle’ hangi oranda azaltım sağlayabileceğimizi belirleyebileceğiz. Gelişmekte olan bir ülke olarak yeni sistem kapsamında alacağımız finansman ve teknoloji destekleri, Türkiye’yi iklim değişikliği ile mücadelede daha güçlü kılacaktır.”

“Bu süreçte mümkün olduğunca yapıcı davranmalı ve samimi olmalıyız. Öncelikle Aralık ayında Peru’da gerçekleştirilecek olan BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 20’nci Taraflar Konferansı’nı başarıyla sonuçlandırmalıyız. Bu toplantıdan yeni rejimin temel unsurları üzerinde uzlaşmış bir şekilde ayrılmalıyız. Takip eden dönemde de ulusal hazırlıklarımızı tamamlayarak, Paris’teki 21’nci Taraflar Konferansı’nda 2020 sonrası iklim değişikliğine ilişkin bağlayıcı nitelikli bir anlaşmayı sonuçlandırmalıyız”.

(Yeşil Gazete)

İzmir yenilenebilir enerji ve yeşil gelecek için Gündoğdu’da buluştu

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban-Ki Moon’un çağrısıyla başlayan küresel iklim hareketine destek olarak İzmir Engelsiz Sanat Derneği tarafından 21 Eylül Pazar Günü Gündoğdu Meydanında gerçekleştirilen ‘’Sadece 15’’ etkinliği güzel görüntülere sahne oldu. Fosil yakıtların ve nükleer enerji santrallerinin iklime ve insan hayatına verdiği zarara karşı yenilenebilir enerjinin savunulduğu etkinlikte sürdürülebilir iklim ve spor ön plandaydı.

IMG_8216...

Amerikan Futbolu 1.Lig takımı Dolphins ve Atamert Gençlik & Spor Kulübü gösterileriyle sporun ve sağlıklı yaşamın önemini vurgularken iklim değişikliği hakkındaki farkındalıklarını paylaştılar. Sosyal medya üzerinden, güneşten ‘’Sadece 15’’ dakikada gelen ışınım miktarının dünyanın bir yıllık enerji ihtiyacına eşdeğer olmasını tema alan çeşitli yarışmalar düzenlendi, kazananlara güneş enerjisiyle çalışan mobil şarj aletleri hediye edildi ve etkinlik çevre temizliği ile sona erdi.

Bilgilendirme konuşmalarının yanı sıra katılanların düşüncelerini yazıya dökebileceği interaktif bir paylaşım panosu oluşturuldu. Bu etkinliğin yeşil gelecek için ufak ama önemli bir adım olduğunu söyleyen Serkan Gümüş, Betül Kabaş, Dilay Ceylan ve Canses Özel’den oluşan etkinlik takımı yenilenebilir enerji konusunda sahip oldukları bilgiyi insanlara aktarmaktan vazgeçmeyeceklerini ve projelerinin süreklilik içerdiğini belirttiler.

 

Haber: Mert Görkem Ayaz

(Yeşil Gazete)