Ana Sayfa Blog Sayfa 3870

Öldürülen göçmen işçi için Kurtuluş Son Durak’ta kadın eylemi

Kadın Cinayetlerine Karşı Acil Önlem Grubu ve Sınır Tanımayan Kadınlar, tecavüz edilip öldürülen göçmen işçi Jesca Nankabirwa için Kurtuluş Son Durak’tan Pangaltı’ya yürüdü.

16 kadınların eylemiUganda’lı Jesca Nankabirwa yaklaşık bir yıldır Türkiye’de yaşıyordu. Sultangazi’de bir tekstil fabrikasında aylık 900 liraya çalışarak memleketindeki iki çocuğunun masraflarını karşılıyordu. Nankabirwa, 6 Eylül’de günü kaybolduktan dört gün sonra arkadaşlarının çabaları ile Yenibosna Hastanesi’nin morgunda bulundu. Şimdilik savcılık raporlarına ‘şüpheli ölüm’ olarak geçti. Yakalanan kişi, ifadesi alındıktan sonra delil yetersizliğinden serbest bırakıldı.

Zanlının serbest bırakılmasına tepki gösteren kadınlar, Türkiye’de yaşayan göçmen kadınların cinsel şiddete ve sömürüye uğradığında başvurabileceği, sivil ve çok dilli bir kriz merkezi kurulması, sınır dışı edilme korkusu olmadan sağlık, barınma ve hukuki destek sağlayan koruma mekanizmalarının oluşturulması gerektiğini belirtti.

Özgül Kaplan’ın okuduğu basın açıklamasında “Biz Türkiyeli kadınlar, göçmen kadınların yanındayız ve erkeklerin göçmen kadınlara karşı işledikleri suçları tüm kadınlara karşı işlenmiş sayıyoruz. Başta Jesca’nın davası olmak üzere bundan sonra göçmen kadınların maruz kaldığı her türlü cinsel şiddetin takipçisi olacağız ve bunu yapanları teşhir edeceğiz” ifadelerine yer verildi.

(Bianet)

ABD IŞİD’e yönelik hava harekatı başlattığını duyurdu

ABD Savunma Bakanlığı Pentagon, ABD ve müttefiklerinin Suriye’deki Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) hedeflerine yönelik hava saldırısına başladığını duyurdu. Pentagon Sözcüsü John Kirby başlatılan operasyonda savaş uçakları ve Tomahawk füzelerinin kullanıldığını açıkladı.Sözcü “Operasyon devam ettiği için daha fazla detay veremeyeceklerini” belirtti.

15 işide abd saldırısıReuters haber ajansı, bir Amerikalı yetkiliye dayandırdığı haberinde operasyona destek veren Arap ülkelerinin Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün ve Bahreyn olduğunu duyurdu. AP haber ajansına konuşan bir Amerikalı yetkili ise operasyona destek veren Arap ülkeleri arasında Katar’ı da saydı.

İngiltere Başbakanı David Cameron’un ofisinden yapılan açıklamada, İngiliz uçaklarının operasyonda yer almadığı belirtildi.

Amerikan ordusu, Ağustos’tan bu yana Irak’a 190 hava saldırısı düzenlemişti. Son saldırılarla, IŞİD’e karşı yürütülen operasyon Suriye’yi de içine alacak şekilde genişletilmiş oldu.

(BBC Türkçe)

Altın Portakal’da yarışma filmleri göz kamaştırıyor

10 – 18 Ekim tarihleri arasında düzenlenecek  51. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin ulusal yarışması bu yıl hayli sinemaseverlere keyifli anlar yaşatacak nitelikte filmleri ile göz kamaştırıyor.

Kaan Müjdeci'nin Venedik'ten iki ödülle dönen ilk uzun metrajı "Sivas" da Altın Portakal'da
Kaan Müjdeci’nin Venedik’ten iki ödülle dönen ilk uzun metrajı “Sivas” da Altın Portakal’da

Ulusal film yarışmasına seçilen 12 film arasında Venedik’ten jüri özel ödülüyle dönen Kaan Müjdeci imzalı ‘Sivas’tan Onur Ünlü’ye İstanbul Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülü kazandıran ‘İtirazım Var’a, Kutluğ Ataman’a Berlinale’den ödülle dönen filmi ‘Kuzu’dan usta yönetmen Derviş Zaim’in yeni filmi ‘Balık’a ve boşrolünde Erdal ‘Behzat Ç’ Beşikçioğlu’nun yer aldığı Çiğdem Vitrinel filmi ‘Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku’ya birbirinden iddialı yapımlar yer alıyor.

10 – 18 Ekim tarihleri arasında düzenlenecek festivalin ulusal yarışma bölümüne 57 film başvurdu. Alin Taşçıyan, Atalay Taşdiken, Serkan Çakarer ve Sevin Okyay’dan oluşan ön jüri bunlar arasından 12 filmi yarışmaya seçti. Yarışmaya seçilen 12 filmden beşi ilk film ödülü için de yarışacak. Beş film Antalya’da dünya prömiyeri, üç film ise Türkiye prömiyeri yapacak.

Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’na katılmaya hak kazanan filmler şu şekilde

Balık / Derviş Zaim
Çekmeköy Underground / Ayşim Türkmen Keskin
Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku / Çiğdem Vitrinel
Guruldayan Kalpler / Ömer Uğur
İtirazım Var / Onur Ünlü
İyi Biri /Ayhan Sonyürek
Klama Dayika Min – Annemin Şarkısı / Erol Mintaş
Kumun Tadı / Melisa Önel
Kuzu / Kutluğ Ataman
Neden Tarkovski Olamıyorum / Murat Düzgünoğlu
Oflu Hoca’yı Aramak – O.H.A. / Osman Levent Soyarslan
Sivas / Kaan Müjdeci İlk Film,

(Yeşil Gazete)

Burdur Gölü için su orucu

Su kapasitesinin 3’te 1’ini son 35 yılda kaybeden ve her yıl 330 milyon ton suyun yok olduğu Burdur Gölü’nün korunması amacıyla 27 Eylül’deki 1 günlük ’Su orucu’na, etkinlik alanında ya da bulundukları yerden 1 milyon kişinin katılması bekleniyor. New York’tan İstanbul’a birçok kişi ve grup, hazırladıkları videolarla ’su orucu’na çağrıda bulundu.

Dünyada ‘Burduricus’ olarak adlandırılan balık türünün tek yaşam alanı olarak bilinen Burdur Gölü’nün, her yıl 330 milyon ton suyu yok oluyor.

130621_Burdur.hlarge

Mehmet Çınar’ın Doğa Haber Ajansı’nda yer alan haberine göre, dünyada ‘Burduricus’ olarak adlandırılan balık türünün tek yaşam alanı olarak bilinen Burdur Gölü, bilinçsiz sulama ve buharlaşma nedeniyle hızla yok oluyor. 4.3 milyar ton su varlığının her yıl 330 milyon tonunu bu nedenlerle kaybeden ve 20 yıl sonra tamamen yok olacağı öngörülen göl için tehlike çanları çalmaya başladı. Burdur Gölü’nün kurtarılması amacıyla gölün kuzeyindeki Karakent Köyü’nde 3 yıl önce uygulamaya konulan ’Lisinia Doğa ve Anti Kanser Projesi’ kapsamında, Burdur Gölü’ne Hayat Verelim Derneği ve ’Göle Yas’ belgesel filmi ekibinin desteğiyle 27 Eylül Cumartesi ’Göle Yas’ etkinliği düzenlenecek. Dünyanın birçok ülkesinden katılımın olacağı uluslararası etkinlikte, 1 gün ’su orucu’ ve yas tutulacak.

‘Burdur Gölü’ne Hayat Verelim’ Derneği ve ’Göle Yas’ belgesel filmi yönetmeni Şafak Türkel ile Lisinia Yaban Hayatı Koruma ve Rehabilitasyon Merkezi kurucusu Öztürk Sarıca’nın başlattığı kampanyaya, dünyanın çeşitli ülkelerinden ve Türkiye’den destek yağdı. Sosyal medya aracılığıyla çığ gibi büyüyen kampanyada 27 Eylül günü, etkinlik alanına gelen ya da bulundukları yerden destek veren yaklaşık 1 milyon kişinin Burdur Gölü için ’su orucu’ tutması hedeflendi.

Herkes kamera karşısına geçiyor

Dünyanın çeşitli ülkeleri ve Türkiye’nin çeşitli kentlerinden de kişi veya gruplar, hazırladıkları videolarla etkinliğe destek çağrısında bulunuyor. Şafak Türkel ve ekibinin gölde çekilen belgeselinin yanı sıra, göl için video hazırlayanlar arasında; AKP Burdur Milletvekili Bayram Özçelik, CHP Burdur Milletvekili Ramazan Kerim Özkan, AKP, CHP ve MHP’nin Burdur il başkanları, Burdur Belediye Başkanı CHP’li Ali Orkun Ercengiz, sanatçı Berna Laçin, Newyork Buffalo Üniversitesi ve Buffalo of Stafe College akademisyen ve öğrencileri, İstanbul Şaman Dans Tiyatrosu, İstanbul Balesi, İstanbul sokak ve vapur müzisyenleri, Arpanatolia Grubu Ferhat Erdem ve Çağatay Akyol, Ankara Devlet Opera ve Bale sanatçıları, Türk Halk Müziği sanatçısı Sümer Ezgü, Burdur’un İlyas köylüleri, İstanbul Teknik Üniversitesi Halk Dansları Topluluğu, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Saatcı, Burdur Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği Başkanı Kamil Özcan, İzmir Doğa Sporları ve Dağcılık Derneği ile çiftçiler bulunuyor.

24 saat su içmeyecek ve kullanılmayacak

‘Göle Yas’ ve ’Su Orucu’ etkinliğinde 1 gün boyunca su içilmeyecek. Bunun yanı sıra, ev, tarla, mutfak gibi yaşamın her anında büyük ihtiyaç olan su kullanılmayacak. Kampanyaya destek için 1 saat de olsa 24 saat de olsa katılım isteniyor. Proje kapsamında bir de imza kampanyası düzenleniyor. 27 Eylül’de 1 gün sürecek ’su orucu’ eşliğinde www.change.org sitesi üzerinden başlatılan imza kampanyasına da destek verilmesi istendi.

Destek veren sanatçılar

Destek veren ve Göle Yas Buluşması’na katılan sanatçılar ise şöyle: Turgay Erdener (Besteci), Rokus de Groot (Besteci), Özgür Can Alkan (Besteci), Erkan Oğur (Müzisyen), Sümer Ezgü (Müzisyen), Selva Erdener, Dilek Türkan, Görkem Ezgi Yıldırım (Solist), Derya Türkan (Klasik Kemençe), Olgu Kızılay, Efdal Altun, Çağ Erçağ, (Borusan Dörtlüsü’nün üç yaylısı), İbrahim Yazıcı (Şef- Piyanist), Karsu Dönmez ve Grubu, Arpanatolia- Ferhat Erdem (Sipsi, Cura Vokal), Çağatay Akyol (Arp) Ritm, Ahmet Kanneci (Gitar)- Ekrem Öztan (Klarnet), Ahmet Baran (Kanun), Burak Çakır (Ritm), Pelin Başar (Ney), Meriç Fıratlı (Keman), Emre Kesim (Perküsyon), Ertuğrul Oğuz, Fırat Korosu (30 kişi), Ziya Azazi (Dansçı, koeragraf), Uğur Seyrek (Koreograf), Deniz Kılınç (İstanbul Balesi Başdansçısı), Deniz Alp (Dansçı MDT), Gonca Özmen (Şair).

Türban artık ortaöğretimde

Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç, yönetmelikte yapılan değişiklikle ortaöğretimde başörtüsü yasağının kaldırıldığını açıkladı.

13 başörtüsü ortaöğretimdeDün akşam, Bakanlar Kurulu toplantısının ardından açıklama yapan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullardaki öğrencilerin kılık ve kıyafetlerine dair yönetmeliğin 4. maddesinin birinci fıkrasının e bendinde yer alan “başı açık” ibaresi ve aynı bendin son cümlesinin yürürlükten kaldırıldığını açıkladı.

Millî Eğitim Bakanlığına Bağlı Okul Öğrencilerinin Kılık ve Kıyafetlerine Dair Yönetmelik’in 4. maddesinin “e” bendi şöyle; “Okul içinde baş açık, saçlar temiz ve boyasız olarak bulunur, makyaj yapamaz, bıyık ve sakal bırakamaz. 3’üncü maddenin altıncı fıkrası hükümleri saklıdır.” Arınç, çıkarıldığını söylediği son cümlede yer alan 3’üncü maddenin altıncı fıkrası ise şöyle: “Kız öğrenciler, imam-hatip ortaokul ve liseleri ile çok programlı liselerin imam-hatip programlarında tüm derslerde, ortaokul ve liselerde ise seçmeli Kur’an-ı Kerim derslerinde başlarını örtebilir.”

Eğitim-Sen Genel Başkanı Kamuran Karacan, bu değişikliğin laik eğitimin olduğu bir ülkede travma yaratacağını belirterek; “İnanç sömürüsü yapılarak toplum Ortaçağ’a sürükleniyor. Din üzerinden siyasette sıra çocuklara geldi. Karar okullar üzerinde siyasi bir müdahaledir” şeklinde konuştu

 

New York’ta 100 iklim eylemcisi gözaltına alındı

New York’ta pazar günü gerçekleşen ve yaklaşık 310 bin kişinin katıldığı ‘Halkın İklim Yürüyüşü’nün ardından pazartesi (dün) de New York sokakları eylemcilerle doluydu. Kendilerine ‘Flood Wall Street’ ismini veren yüzlerce kişilik grubun eylemi polis müdahalesiyle sona erdi. Yaklaşık 100 eylemci gözaltına alındı.

Pazartesi gerçekleşen eylemde, eylemciler Broadway’den New York Barsası’na trafiği saatlerce kapattı. Polisin, borsa civarında ördüğü metal barikatları da aşmaya çalışan eylemcilere göz yaşartıcı spreyle müdahale edildi. Yaklaşık 100 kişinin gözaltına alındığı eylemde, bir gün önceki büyük iklim yürüyüşünde gözaltına alınan ve serbest bırakılan vatandaşlar da vardı.

Pazartesi günkü eylem ilhamını, 2011 yılında Manhattan Park’ta başlayan ve kendilerine ‘Yüzde 99’ diyen grubun başlattığı Wall Street İşgal eylemlerinden alıyordu.

Gözaltı dalgasından bir 'kutup ayısı' da nasibini aldı.
Gözaltı dalgasından bir ‘kutup ayısı’ da nasibini aldı.

Reuters’e konuşan 60 yaşındaki hemşire Kai Sanburn, Los Angeles’tan Pazar günkü iklim yürüyüşüne katılmak için geldiğini belirterek, “Burada, Wall Street önünde yapılan eylem, şirketlerin ve kapitalizmin artık insanlara hizmet etmediğini göstermesi açısından önemli” ifadelerini kullandı.

Bugün gerçekleşecek BM İklim Zirvesi öncesi, karbon emisyonları ve küresel iklim değişikliği konusunda dünya liderlerine harekete geçmeleri konusunda baskı uygulamak için dünyanın pek çok yerinden gelen iklim aktivistleri New York’ta etkinlikler düzenlemeye devam ediyor.

(Yeşil Gazete)

15 Eylül – 21 Eylül 2014

İstanbul ve Ankara valileri değişti

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun yerine Malatya Valisi Vasip Şahin geldi. Ankara Valisi Alaaddin Yüksel yerine 4 yıldır Emniyet Genel Müdürlüğü görevini yürüten Mehmet Kılıçlar getirildi. Diyarbakır Valisi Mustafa Cahit Kıraç da görevden alınarak merkez valiliğine getirildi. TRT Genel Müdürlüğü görevini yürüten İbrahim Şahin de Samsun Valiliği’ne atandı.

IŞİD’e karşı tampon bölge ihtimali

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin IŞİD militanlarına karşı Irak ve Suriye sınırlarında tampon bölge oluşturma ihtimalinin gündemde olduğunu söyledi.

Kürtçe eğitim verecek okul mühürlendi

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hakkında soruşturma açtığı Bağlar’daki Kürtçe eğitim verecek Ferzad Kemanger İlkokulu mühürlendi. ANF’ye göre savcılık soruşturmayı TCK’nın “İzinsiz eğitim kurumu açmak” ve “Örgüt adına suç işlemek” maddeleri kapsamında yürütüyor.

AİHM: Türkiye din derslerinde sorunları giderecek imkânlar üretmeli                         

AİHM Alevi inancına mensup 14 ailenin başvurusunda, “eğitim sistemi ailelerin inançlarına saygı bakımından hala uygun bir zemine oturtulmadı” dedi; Türkiye’yi tazminat ödemeye mahkûm etti. AİHM 16 Eylül’de kamuoyuna yansıyan kararında, “Türkiye, daha fazla geciktirmeden, ailelerin dini ve felsefi inançlarını açıklamak zorunda bırakılmadıkları bir muafiyet sistemi gibi, sorunun giderilmesine dönük imkânları ortaya koymak zorundadır” tespitiyle Türkiye’yi uyardı.

11 Haziran’da kaçırılan diplomatlar 20 Eylül’de serbest bırakıldı

IŞİD’in 11 Haziran’da kaçırdığı Türkiye’nin Musul Başkonsolosu ve 48 çalışanı serbest bırakıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan IŞİD’in alıkoyduğu konsolosluk çalışanları için pazarlık yapıldığı iddialarıyla ilgili konuşarak “Maddi bir pazarlık yapılmadı ama burada tabii ki siyasi, diplomatik bir pazarlık kesinlikle söz konusu” dedi.

Suruç sınırından Kobane’ye geçmek isteyenlere asker ve polis saldırısı

Suruç İlçesi’ndeki sınır hattında kurulan çadır önünde toplanarak, Kobane’ye geçmek isteyenlere polis ve asker biber gazı ve tazyikli suyla saldırdı. (ÖK)

15 Eylül- 21 Eylül 2014

Amerika Temsilciler Meclisi Obama’nın Suriye’de IŞİD’e karşı savaşan ayaklanmacıları silahlandırma planını destekledi. Obama Amerika’nın kara mücadelesine girmeyeceğini, katkısının hava saldırılarıyla olacağını söyledi ama General Martin Dempsey Amerikan ordusunun Iraklı askerlerin IŞİD’e savaşına katılabileceğinin ipuçlarını verdi. Arap ülkelerinin de arasında bulunduğu 27 ülke Paris’te IŞİD’i yenmek için gereken her fedakârlığı yapmaya söz verdi.

Suriye’de yakalanan Britanyalı yardım görevlisi David Haines IŞİD tarafından öldürüldü. IŞİD’in öldürdüğü üçüncü Batılı oldu. IŞİD Ellerinde tuttukları diğer Britanyalı yardım gönüllüsü Alan Henning’i de öldürmek için tehdit ediyor.

Avustralya polisi IŞİD’in ülkede rastgele kafa kesme çağırısı yapmasından sonra en büyük terör karşıtı baskınını yaparak 15 kişiyi tutukladı. Avustralya hükümeti IŞİD’e karşı Irak’ta askeri operasyonu en çok destekleyen hükümet oldu, bir operasyon halinde katılacağına söz verdi.

Amerika batı Afrika’ya Ebola’yla savaş için 3 bin askeri personel göndereceğini duyurdu. Pentagon aynı zamanda lojistik uzmanlarını de bölgeye getirerek donanım tedarik bölgeleri ve sağlık ocakları kuracak. Virüs şimdiye kadar 5 bin kişiyi etkiledi. Dünya Sağlık Örgütü tahminlerine göre virüsün on binlerce insana yayılmasını engellemek için uluslararası efor gerekli.

Nijerya’da öğretmen okuluna yapılan silahlı saldırıda en az 15 kişi öldü. Ülkede askeri bir mahkeme Mayıs’ta bir isyanda birlik komutanına ateş açan 12 askere idam cezası verdi.

Güney Sudan ülkede çalışan yabancılara ülkeyi bir ay içerisinde terk etmesini söyledi. Teklif yardım programlarını sekteye uğratacağı için tepki uyandırdı.

Ukrayna parlamentosu barış antlaşmasının bir parçası olarak ülkenin doğu bölgelerine daha fazla otonomi vermeye ve isyancılara af önermeye karar verdi. Parlamento uzun zamandır AB ile yapılması beklenen ortaklık anlaşmasını da onayladı, anlaşma önümüzdeki seneye kadar tam geçerlilik kazanmayacak. Ukrayna’nın önceki başkanı Viktor Yanukoviç anlaşmayı imzalamayı kabul etmemişti. Doğu Ukrayna’daki ateşkes de münferit çatışmalarla bozulmaya devam ediyor.

İsveç başbakanı Frederik Reinfeld partisi yerel seçimlerde Sosyal Demokrat partiye yenilince istifa etti. Sosyal Demokrat parti Yeşillerle koalisyon görüşmeleri yapıyor. Parti başkanı Stefan Lovfen, kendisinden önceki başkan gibi seçimlerde aldığı desteği ikiye katlayarak üçüncü gelen göçmen karşıtı İsveç Demokratlarıyla görüşme yapmayacak.

Uluslararası Göç Örgütü 500 kişinin Mısır’dan Malta’ya göç eden göçmenlerin boğulduğundan endişe ediyor. 200 göçmenin de Libya kıyılarında kayıp olduğu düşünülüyor. Uluslararası Göç Örgütü bu sene 3bin göçmenin Avrupa’ya denizi geçmeye çalışırken öldüğünü tahmin ediyor.

Avustralya Büyük Set Resifi’nin Birleşmiş Milletlerce “tehlikede” olarak yeniden sınıflandırılmasını önlemek için 35 yıllık bir yönetim planı açıkladı. Finlandiya büyüklüğündeki resif kıyı kalkınma projelerinin ve iklim değişikliğinin tehdidi altında mercanlarının yarısını kaybetti.

Tayland’da Mayıs darbesini yapan generaller önceki başbakan Thaksin Shinawatra’nın adının okul kitaplarından silinmesini emretti. Eski milyarder başbakan şimdi gönüllü sürgünde.

Çin hükümetinin Sincan’daki Uygurlara yönelik politikalarını eleştiren İlham Tohti’nin davası başladı. Uygurluların terör saldırı dalgasına karşı hükümet uzak batı bölgedeki kontrolleri sıklaştırmaya başlamıştı.

Hillary Clinton kocası Bill Clinton’ı Iowa’da Demokrat Parti etkinliğine götürdü, vegan eski başkan katılımcılara mangal yaptı. Hillary Clinton Iowa’daki Demokrat Parti etkinliğinde başkanlığa oynamayı düşündüğünü söyledi.

Amerika yoksulluk oranları 2006’dan beri %15’ten %14.5’e düştü, siyahlar ve hispanikler için oranlar aynı kaldı. Siyahlar için yoksulluk oranı %27, hispanikler için %24.

Standard & Poor Venezuela’nın kredi notunu düşürdü. Ülkenin petrol zenginliğine rağmen ekonomisi küçülmeye ve enflasyon %60’un üzerinde artmaya devam ediyor. (ÖK)

Nükleer santral artık ütopya – Emine Karakitapoğlu

Türkiye büyük bir hevesle nükleer santral yapımı için kolları sıvamışken, İsveç`in de aralarında bulunduğu gelişmiş ülkelerde nükleer enerji tarih oluyor. Güvenlik ve atıkların depolanması sorunlarına ek olarak, birçok başka sebeplerle nükleer enerjiden vazgeçen gelişmiş ülkeler, reaktörlerini birer ikişer kapatmayı sürdürüyor.

Santrallarda yakıt olarak kullanılan uranyumun sadece birkaç ülkenin tekelinde bulunması ve ulusal güvenlik riskleri ile, kaza riski; deniz ve ırmak ekosistemine verdiği zararlar; pahalı ve yenilenebilir olmaması, nükleer sanrtalleri `istenmeyen` sınıfına sokan diğer sebepler.

Ancak önceki gün, İsveç Ulusal Nükleer Santraller Ağı Genel Direktörü Mikael Odenberg`in, bir gazetenin düzenlediği enerji zirvesinde yaptığı açıklamaları ise,pahalı bir yatırım olan nükleer santrallerin dünya genelinde uygulanabilirliğinin artıkkalmadığını ortaya koyuyor. Kapattığı iki reaktöre ek olarak, önümüzdeki dört yıl içinde iki reaktörü daha devre dışı bırakmaya hazılanan İsveç`in nükleer otoritesi, santral inşa etme ve işletim maliyetlerinin çok arttığını, ekonomik olmaktan çıkan nükleerin artık İsveç için sözkonusu olamayacağını açıkladı.

Politikacıların nükleerle ilgili yaklaşımlarının gerçekçi olmadığına da vurgu yapan Odenberg kesin bir dil kullanarak; “onlar ne söylerlerse söylesinler İsveç`te yeni bir nükleer santral yapılması imkansızdır; bir ütopyadır” görüşünü dile getirdi. Odenberg`e göre, teknolojik gelişmelerin, yeni enerji üretim yöntemlerini daha şimdiden hızla devreye soktuğu düşünüldüğünde, gelecek 80-100 yıllık bir perspektifle inşa edilecek nükleer santrallerin, yakın bir gelecekte yerlerini çok ucuz yenilenebilir enerji kaynaklarına bırakmasi bekleniyor.

Uzmana göre, özellikle Japonya`da yaşanan tsunami sırasında yaşanan Fukishima santralı felaketi, AB ülkelerinde güvenlik önlemi standartlarının yükseltilmesine sebep oldu. Bu da, santrallerin riskleri minumuma inmiş şekilde çalışabilmesi için, astronomik güvenlik harcamalarını gündeme getirdi. Sayısız dezavantajı ve risklerinin yanında artan sözkonusu işletim maliyetleri, nükleer enerjinin kullanılabilirliğini ortadan kaldırdı. Odenberg`in nükleer santrallerin olumsuzluklarını anlatırken; `bir nükleer santralın inşasıen az 15 yıl sürüyor` vurgusu da, Türkiye`nin Akkuyu Santralı`nı `nasıl olacak da 2019`da hizmete sokacak` sorusunu akla getirdi.

KÂRLI OLDUĞU İÇİN DEĞİL POLİTİKACILAR İSTEDİĞİ İÇİN…

İsveç`te nükleer enerji 1970 yılında kullanılmaya başlanmış. Halen ülkede aktifolan, 7 reaktöre sahip iki santral bulunuyor; Ringhals ve Forsmark. Bir üçüncü santral ise iki reaktörlü Barsebäk santralı. Ancak bu santral, hükümetin aldığı nükleeri aşamalı azaltma kararı nedeniyle, 2005 itibarıyla faaliyetlerini tümüyle sonlandırmış durumda. İsveç`in Almanya`da sahip olduğu santralın iki reaktörü de, Almanya`nın aşamalı azaltma politikası çerçevesinde 2007`de devre dışı kalmıştı.

İsveç nükleer santrallerini işleten ve yine bir devlet kuruluşu olan Wattenfall şirketi yetkilisinin de katıldığı enerji zirvesinde üzerinde durulan diger bir konu da, dünyada nükleer santrala yatırım yapacak ciddi aktörlerin artık kalmadığıydı. Kârlı olduğu için değil, sadece hükümetler istediği için, bütün olumsuzlukları göze alınarak ancak yeni nükleer santral inşasının gündeme getirilebileceğine dikkat çekilen toplantıda konuşan Wattenfall kuzey bölgesi sorumlusu Torbjörn Wahlborg da, İsveç`in yeni santral yapmasının mevcut koşullarda, finansal olarak mümkün olamayacağını teyid etti.

İsveçli uzmanlara göre, nükleer santrallere 100 yıllık perspektiften bakılması gerekiyor. En az 15 yıl inşa aşaması; sonrasında reaktör ancak 60 yıl kullanılabiliyor ve ömrünü tamamladıktan sonra da sokumu bir 20 yıl daha sürüyor.Santral inşası ve sokumu ise astronomik fiyatlara mal oluyor. Kullanım aşamasındaki güvenlik maliyetleri ile atıkların depolanması ise sürekli işletim harcaması demek ve nükleerin kullanımınıfizibıl (uygulanabilir, feasible) olmaktan çıkarıyor.

PEKİ TÜRKİYE NE YAPIYOR?

Türkiye ise artık terkedilen, sorunlu ve kârlılığı ortadan kalkmış bu eski enerjiteknolojisini, astronomik fiyatlara almakta kararlı görünüyor. Aslında almak değil, ülkeye ağır mali külfeti olacak, riskli ve verimsiz bir teknolojiyi ithal ediyor. Görünen o ki, eski bir geleneğe teslim olduk ve sanayileşmiş ülkelerin eski teknolojilerini almayı alışkanlık edinmiş bir ülke olarak, bu konuda da tuzağa düştük; hep böyle olageldiği üzere…

Osmanlı`ya matbaanın çok geç geldiğinden yakınırız hep. Ancak Anadolu insanının hizmetine geç giren teknoloji sadece matbaa değildir. Bilimsel alanda varlık gösteremeyen biz Türkler, batının geliştirdiği teknolojileri onlarca yıl geriden takip etmeyi, eskiyen teknolojilerini kullanmayı kader saymış bir milletizdir.
Fabrikalarımız batının kullanımdan çıkardığı, eski teknoloji makinelerle çalışır. Övünerek açılışını yaptığımız metrolar, gelişmiş ülkelerin başından atmaya çalıştığı döküntü araçlardır; kaba saba, kulakları sağır eden gürültülü vagonlarda seyahat edilir.

Eski teknolojiler çöplüğü Türkiye, bu anlamda yine bir dönüm noktasında. Ama bu sefer işin hafife alınacak bir yanı yok. Çünkü konu, yarım asır önce kullanılmaya başlanmış ama artık bütün dünyada aşamalı olarak terkedilen nükleer enerji teknolojisinin, Türkiye`de kendine pazar bulabilmesi talihsizliğidir.

YUNANİSTAN: AKKUYU DEPREM KUŞAĞI NÜKLEER KAZA RİSKİ YÜKSEK!

Türkiye, Yunanistan`ın 2001 yılında Birleşmiş Milletler nezdinde kulis yaparak, deprem bölgesi olduğu için yapılmasına engel olmaya çalıştığı Akkuyu Nükleer santralını jet hızıyla; sadece 6 yıl gibi kısa bir sürede devreye sokmaya çalışıyor. Oysa uzmanlar, son teknolojik gelişmelerin ardından, bir nükleer santralın yapımının en az 15 yıl süreceğine dikkat çekiyor. Türkiye`nin Akkuyu`yu 2019`da devreye sokmayı nasıl başaracağı; bu kadar hızlı bir inşa sürecinde, hangi teknolojik donanımdan ve güvenlik önlemlerinden vazgeçileceği merak konusu.

Yunanistan`ın kaza olması halinde en çok etkilenecek ülkeler arasında yer alacağı kaygısını taşıdığı ve radyasyon bulutu hareketlerinin bilimsel analizleri eşliğinde muhalefet ettiği Akkuyu santralinin, gerçekçi ve bilimsel bir ÇED`inin (Çevre etki Değerlendirmesi) yapılmaması ise son derece kaygı verici.

Çevre duyarlılığı yüksek İsveç`in, temiz enerji olduğu gerekçesiyle yeni nükleer santral yapımına 2010 yılında kapıyı aralamışken, böylesi kökten reddeden bir konuma gelmesi, üzerinde durulması gereken bir durum. Ancak, politikacıların gücünün sınırlı olduğu ülkede, devletin bu alandaki yetkili kuruluşlarının; Wattenfall ve Ulusal Nükleer Santral Ağı yönetiminin, politikacıların isteklerine kolay teslim olmayacakları ve olası bir inşa girişiminde `kârlılık` kriterini kararlılıkla uygulayacakları anlaşılıyor.

Oldukca zengin bir İskandinav ülkesi İsveç`in, maliyetler sebebiyle nükleer enerjiyi artık kullanılamaz enerji ilan etmesi, ülke ekonomisinin bunu kaldıramayacağını açıklaması, ekonomik gücü sınırlı olan Türkiye`de dikkatle değerlendirilmesi gereken bir konu kuşkusuz…

Bu yazı enerjigunlugu.net/ den alınmıştır

Emine Karakitapoğlu

 

 

Emine Karakitapoğlu

23 Eylül, BM New York iklim zirvesi’nin anlamı – Ali Kerem Saysel

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC, 1992) ve üçüncü taraflar Konferansı (Kyoto, 1997), küresel yönetim tarihinde görülmemiş derecede ileri bir adımdı. UNFCCC ile birlikte iklim değişikliği, uluslararası sistemin ve bunun etkisinde şekillenen ulusal ekonomik kararların önemli bir belirleyeni oldu. İklim değişikliğini göğüslemek fosil yakıtlara dayalı mevcut altyapının aşamalı tasfiyesini, yenilenebilir enerji teknolojilerine dayalı yeni bir altyapının inşasını, üretken ekosistemlerin korunması adına belirli kalkınma projelerinden feragat edilmesini, üstelik değişen iklim koşullarına karşı uyum önlemlerinin alınmasını gerektirdiği için elbette masraflıydı. UNFCCC bu yükün paylaşılmasında sorumluluk ve kapasiteye dayalı ilerici bir prensip getirdi. Buna göre ülkeler bu yükü problemin ortaya çıkışındaki sorumlulukları ve problemin çözümü için sahip oldukları kapasiteleri ölçüsünde paylaşacaklardı. Bu prensip gelişmiş ülkelere işaret ediyordu, fakat nasıl uygulamaya konacağı belirsizdi. Kyoto Protokolü buna basit bir çözüm geliştirdi. Ülkeleri zenginler (Ek B) ve yoksullar (Ek B dışı) olarak ikiye ayırdı ve yoksul ülkelere sera gazı salımı hususunda herhangi bir sınır getirmezken, gelişmiş ülkeleri 1990 yılı salımlarını baz alarak belirli indirimler taahhüt etmeye davet etti. Kısaca şunu söyleyerek Kyoto’yla ilgili kısmı geçelim: Pek çok şey oldu, ABD antlaşmayı imzalamayarak altını oydu, sınırla-al-sat gibi esneklik mekanizmaları yüzsüzce suistimal edildi. Fakat esas konu şu ki, Kyoto’nun geçerli olduğu (1997-2012) ve mükemmel uygulandığı bir dünyada sera gazı salımları 1990 yılı baz alındığında yaklaşık %25 artacaktı. Gerçek salım artışı bunun biraz daha üzerinde seyretti.

Bu bilimin öngörüleri ve tavsiyeleri karşısında son derece yetersizdi. Çünkü bilim, biyokimyasal pekiştirici geri-besleme mekanizmalarının kontrolden çıkmasını ve yüz yıl gibi kısa bir süre içerisinde, yaşadığımız gezegende son 20 bin yıldır hakim olan ılımlı iklim koşullarının bozulmasını önleyecek salım sınırlarını çok daha katı bir şekilde ifade ediyor. Küresel iklim değişikliği, 2oC’nin altında tutulmalı, bunun için atmosferdeki karbon dioksit konsantrasyonu 21. Yüzyıl ortasında 450 ppm seviyesini gördükten sonra (bugün 400 ppm) aşağıya, 150 yıl zarfında 350 ppm seviyesine çekilmeli. Bu hedefleri yerine getirebilmek için sahip olduğumuz neredeyse yegane kontrol vanası, fosil yakıtlardan kaynaklanan karbon dioksit salımları, 2020 yılında yaklaşık 10 (milyar ton karbon/yıl) seviyesinde tepe yaptıktan sonra 2050 yılına kadar 2 milyar ton seviyesine düşmeli, yani 30 yıl içerisinde % 80 oranında azaltılmalı. Sonrasında, 50 yıl içerisinde, fosil yakıtlardan kaynaklanan salımlar tümden sıfırlanmalı!

İklim hareketi, Kyoto’nun birinci taahhüt dönemi sonrasında geçerli olacak antlaşma şartlarının belirleneceği 2009’daki Kopenhag görüşmelerine (on beşinci taraflar konferansı) buna yakın bir şeyleri elde edebilmek umuduyla gelmiş ve kentin sokaklarını hınca hınç doldurmuştu. Kopenhag iklim müzakerelerinin tarihinde büyük bir hayal kırıklığı oldu. ABD’nin, UNFCCC çerçevesinin altını ikili anlaşmalarla ve yaptırım içeren taahhütler yerine gönüllülüğe dayalı beyanlarla oyma çabası, gelişen büyük piyasa ülkelerinin acaba kalkınmamız sekteye uğrar mı kaygısından ve güç arayışından kaynaklanan ikircikli tutumu, ekonomik krizin pençesindeki AB’nin liderlik konusundaki isteksizliği, Kopenhag’ın sinirleri geren bir mesajla kapanmasına neden oldu. Kopenhag mutabakatı iklim değişikliğinin ne denli önemli bir sorun olduğunu, 2oC hedefinin ciddiyetini, salım azaltım taahhütleri ve uyum fonlarının yaşamsallığını beyan etmekle birlikte sorumluluk ve taahhütlerin belirlenmesi için 2015’i adres gösterdi.

2009 sonrasında her yıl Kasım-Aralık aylarında düzenlenen yeni taraflar konferansları, UNFCCC çerçevesine saygı gösteren, Kyoto’nun zaaflarını onarmaya çalışan ve bilimin önerilerine riayet eden bir antlaşmanın hazırlığından ziyade, iklim rejimi üzerinden iktidar savaşı veren blokların bir çarpışması şeklinde yürüdü. “Ormansızlaşma ve Ormanların Bozulmasından Kaynaklanan Salımların Azaltılması” (REDD) gibi mekanizmalarının nasıl yönetileceği, karbon salım envanterlerinin nasıl hesaplanacağı gibi ayrıntılar günler ve haftalar boyunca konuşulurken, bağlayıcı nicel salım indirim taahhütlerinin ne olması gerektiği, uluslararası iklim fonuna kimin ne kadar katkı sunacağı gibi esas meselelerin görüşülmesi sürekli ötelendi. George Monbiot, sitemin iklim konusunda bir karar almaktan artık aciz olduğunu teslim ederken, uluslararası iklimin başıbozukluğuna, 2010’larla 1990’ların dünyası arasındaki farklılıklara işaret etti.

UNFCCC çerçevesi ve Kyoto’nun zaaflarını onaran etkili, hakkaniyetli, etkin bir antlaşma umudu, 2013 Kasım ayında Varşova’da düzenlenen on dokuzuncu taraflar konferansında bir darbe daha aldı. Robin Hahnel’den alıntı yapıyorum: “En nihayetinde Varşova’da müzakereciler, 2015 yılında Paris’te yapılması planlanan COP 21 toplantılarından önce, ülke salımlarını 2020 yılına dek ne kadar azaltmaya gönüllü olduklarını beyan etmeye verdiler.” Bunun anlamı şuydu: Biz Kyoto gibi yaptırımlara dayalı, taahhütler içeren bir antlaşma için hazırlıklı değiliz, karşılıklı gönüllülük temelinde hareket etmek istiyoruz. Oysa taahhütleri değil gönüllülüğü esas alan mekanizmaların vahşi piyasaların egemen olduğu bir sosyo-ekonomik ortamda hiçbir işe yaramayacağını gayet iyi biliyoruz.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban-Ki Moon’un özel davetiyle düzenlenen 23 Eylül İklim Zirvesi’ni işte bu arka plana dikkat ederek izlemek gerekiyor. Bu bir UNFCCC taraflar konferansı değil. Taraflar Konferansı, Aralık 2014’te Lima’da düzenlenecek. Dünya devletlerinin başkan, cumhurbaşkanı düzeyinde temsil edileceği bu olağanüstü, sıra dışı toplantının anlamı, iklim değişikliğinin erken ve zayıf etkilerinin hissedilmeye başladığı, buna rağmen binlerce can kaybının, milyarlarca dolar mal kaybının yaşandığı bir dünyada dünya liderlerini ciddiyete davet etmek. Oyunun sonuna gelindiğini hatırlatmak.

Bu gelişmelere paralel olarak tüm dünya kamuoyunun bir değişim yaşadığını, çevresel kaygıların geçmişte görülmemiş derecede arttığını görmek gerekiyor. Dünya iklim hareketi yeni, daha etkin bir evreye giriyor. James Hansen gibi bilim insanlarının Bill McKibben gibi yazar-aktivistlerin söylem kurmakta önemli rol oynadığı, yerel çevre, adalet, eşitlik hareketleri üzerinde yükselen bir iklim hareketinin yükselişine tanık oluyoruz. Bu hareket kanımca, şu grupları gezegen meselesi etrafında birbirine bağlayabildiği ölçüde başarılı olacak: (1) İklim değişikliğinden şiddetle etkilenen ve adalet isteyen gruplar (kısaca iklim adaleti hareketleri), (2) İklimin geleceği ve sonuçları hakkındaki öngörüleri geliştiren, bunları takip eden, gelecek hakkında kaygı duyan kesimler (akademisyenler, genel çevre hareketi, okuyan/ okumaya zamanı olan yurttaşlar) (3) İklim değişikliğini önlemek adına harekete geçirilecek ekonomik dönüşümden zarar görmeyeceğini bilen, aksine bu dönüşümün yeşil iş imkanları yaratarak ekonomik fayda yaratacağını gören kesimler (kısaca eşitlik hareketleri).

Bu farklı kesimlerin 21 Eylül 2014 günü New York’taki Halkların İklim Yürüyüşü’nde nasıl bir görüntü sergilediğini ayrıca anlatmaya çalışacağım.

Ali Kerem Saysel

 

 

Ali Kerem Saysel