Fatih’te afet toplanma alanı olarak belirlenen bölge imara açıldı. 8 bin metrekarelik alana beş katlı otel, konut projeleri ve tarihî bir caminin taklidi yapılacak.
İstanbul, Fatih Aksaray’da bölge halkının afet toplanma alanı olarak belirlenmiş olan 8 bin metrekarelik alan imara açıldı. Vatan Caddesi’nde bulunan eski lunapark 1996 yılında yıkılmış, bir kısmı otopark olarak kullanılmaya başlanmış bir bölümünde ise Migros açılmıştı. Alanın hemen yanında da Aytekin Kotil Parkı bulunması nedeniyle bu bölge, imar planlarında deprem sonrası sığınma alanı olarak yer alıyordu. Ancak otopark ve Migros’un yer aldığı alan, geçtiğimiz günlerde Fatih Belediye Meclisi’nin verdiği onayla ticari yapılaşmaya açıldı.
1/1000 ölçekli Koruma Amaçlı Uygulama Planı kapsamında hayata geçirilecek olan projeye, CHP’li meclis üyeleri itiraz etti. Tüm itirazlara rağmen Fatih Belediyesi İlçe Meclisi tarafından oy çokluğu ile kabul edilen proje sayesinde, 8 bin metrekarelik alan tamamen imara açılmış oldu. Alana beş katlı otel ve konut projesi yapılacak.
Öte yandan Menderes döneminde yıkılan camilerden biri olan Simkeş Camii İhya Projesi de bu proje kapsamında hayata geçirilecek. Ancak ihya projesinde cami aynı yere yapılmayacak. Caminin yerine otel yapılacağı için caminin yeni yeri Aytekin Kotil Parkı’nın hemen yanı olacak.
‘Yapı yoğunluğu artaracak’ görüşü hiçe sayıldı
Söz konusu alanın imara açılması Metal Yapı Konut Anonim Şirketi’nin burayı almasıyla mümkün oldu. Zira daha önceki sahipleri, bölgenin imara açılması için belediyeye başvurmuş ancak sonuç alamamıştı. Lunapark’ın eski sahibi Osman Kavran çareyi burayı satmakta buldu. 2012 yılında alan Metal Yapı Konut Anonim Şirketi, hiç zaman kaybetmeden belediyeye başvurdu ve bölgenin tamamının ticaret alanına dönüştürülmesini talep etti. Başvuruyu değerlendiren İmar ve Şehircilik Müdürlüğü ise olumsuz görüş bildirdi. Gerekçe olarak da böyle bir değişikliğe gidildiği takdirde bölgede yapı yoğunluğunun artacak olmasını gösterdi. Üstelik bu kararın emsal oluşturabilecek nitelikte olduğunu da belirtti. Müdürlüğün değerlendirmesini alan Fatih Belediye Meclisi ise bu görüşleri hiçe sayarak, geçtiğimiz günlerde alanın tümünün ikinci derece ticaret alanına dönüştürülmesine izin verdi.
Hukuki süreç bitmedi
Fatih Belediyesi’nin hazırladığı 1/1000’lik imar planları ile ilgili hukuki süreç devam ediyor. Mimarlar Odası’nın ve CHP Fatih Meclis üyelerinin açtığı dava, İstanbul Bölge İdare Mahkemesi’nde görülüyor. Bilirkişi incelemesinin yapıldığı ancak raporunun henüz hazırlanmadığı davanın açılma sebebi; 1/1000’lik planın Tarihi Yarımada’da pek çok yeşil alanı yok edecek ve yaşam alanlarını ticari alana çevirecek olması.
Pazar günü AB’nin güçlü ülkelerinden Avusturya’da 6 milyona yakın seçmen, yeni parlamento ve yeni hükümeti belirlemek için sandık başına gitti. Yeşiller ülke genelinde %11 oy oranına ulaşırken Vorarlberg eyaletinde %17.1 oy olarak 3. parti olma başarısını gösterdi.
Avusturya Yeşiller Partisi Die Grünen
Sonuçlara göre, iktidardaki Sosyal Demokrat Parti SPÖ oyların yaklaşık yüzde 26’sını alarak birinci parti konumunu sürdürdü. Seçimde Yeşiller yüzde 11 oranında oy alırken, uzun yıllar Kanada’da yaşadıktan sonra ülkesine geri dönen 81 yaşındaki milyarder Frank Stronach’ın kurduğu ve kendi adını taşıyan AB karşıtı parti de yüzde 6 ile Viyana’daki parlamentoya girmeyi başardı.
Avusturya’daki seçim sonuçları ile ilgili yorumlarda aşırı sağcı FPÖ’nün aldğı sonuç demokrasi için olumsuz bir işaret olarak tanımlanırken, ekonomik krizden etkilenmeyen ve işsizliğin AB çapında yüzde 3,5’la en düşük olduğu ülkede yabancı düşmanlığı ve İslam karşıtlığının zemin bulması şaşırtıcı bir durum olarak nitelendi.
Vorarlberg Eyaletinde Yeşiller Damgası
Yeşiller, Vorarlberg’de oy oranını %6,5 arttırarak 3. parti oldu
Avusturya’nın Vorarlberg eyaletinde ise seçmenler bir önceki seçime göre Yeşiller’e %6.5 oranında daha fazla oy verdi. Yeşiller’in oy oranı bu eyalette %17,1 olarak gerçekleşti.
Avusturya’da yayın yapan Der Standard gazetesi iktidar partisi ÖVP’nin Vorarlberg’de %14’lük oy kaybının çarpıcı olduğunu belirtirken asıl kazananın Yeşiller olduğunu vurguladı.
KCK Yürütme Konseyi, IŞİD’in son Kobanê saldırılarına atıfta bulunarak, ’Türk devleti ve AKP Hükümeti’nin süreci anlamsızlaştırdığını’ ve dolayısıyla da çatışmasızlık halinin sona erdiğini duyurdu.
KCK Yürütme Konseyi yaptığı açıklamada, ‘IŞİD’in Kobanê’ye saldırtılmasıyla birlikte ortada bir çatışmasızlık durumu kalmamıştır. Bakur’da çatışmasızlık, Rojava ve Başur’da savaş politikası kabul edilmeyecektir“ dedi. KCK, Türk devletinin gerillanın geri çekilmesi talebine de sert tepki gösterdi.
Açıklamada, ‘Kürt Özgürlük Hareketi’nin gündeminde gerillanın geri çekilmesi gibi bir durum yoktur. Müzakereye geçilip Kürd sorununun çözümünde ciddi pratik adımlar atılmadan böyle bir adımın atılması söz konusu olmayacaktır“ ifadelerine yer verildi.
‘Çatışmasızlık AKP tarafından ortadan kaldırıldı, Kürd halkına yönelik bir savaş açıldı’ ibarelerinin yer aldığı açıklamada KCK’nin, mücadeleyi her alanda ve her türlü yöntemle yükseltme kararı aldığı belirtildi.
‘IŞİD’in saldırısı son damla’
Çözüm süreciyle ilgili hükümete yönelik suçlamaların yer aldğı KCK açıklamasında, kendilerinin sorumluluklarını yerine getirmesine rağmen hükümetin gerekli adımları atmadığının altı çizilerek, hükümetin bir çözüm politikasının olmadığı, çözümsüzlükte ısrar eden politikaları sürdüreceğinin anlaşıldığı görüşüne yer verildi.
İmralı Cezaevi’ndeki Abdullah Öcalan’ın müzakereye geçilmesi yönündeki önerilerinin yerine getirilmediğini belirten KCK, hükümeti ’diyalog sürecini ve çatışmasızlığı anlamsızlaştıran özel savaş uygulamaları ve psikolojik savaşta ısrar etmekle’ suçlarken, geri çekilme konusunun ise gündemlerinde olmadığı ifade edildi.
IŞİD’in Kobanê saldırılarından Türkiye’nin payı olduğunu aktaran KCK, bunun ise ’bardağı taşıran son damla’ olarak niteledi. Sınırı geçip Kobanê’ye gitmek isteyenlere izin verilmemesinin, güvenlik güçlerinin bu gruplara müdahale etmesinin de kürdlere karşı bir savaş ilanı olduğuna dikkat çeken KCK açıklamasında, ‘Türk devleti ve AKP hükümeti IŞİD’i saldırtıp Kürdistan’ı insansızlaştırmak istediği gibi, sınırı geçerek akrabalarının yanına gelen insanları bahane edip tampon bölge oluşturmayı hedeflemektedir’ ifadesi kullanıldı.
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), Arap müttefikleriyle birlikte Suriye’de IŞİD’in kontrolündeki 12 petrol rafinerisinin vurulduğunu açıkladı.
CENTCOM, Suriye’de Pazartesi erken saatlerden bu yana süren hava saldırılarının son hedeflerine yönelik yazılı bir açıklama yaptı.
Savaş uçakları ve insansız hava araçları ile Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) kontrolündeki petrol rafinerileri ve IŞİD’e ait bir araca, toplamda 13 saldırı düzenlendi.
Saldırılar Suriye’nin doğusundaki El Mayadin, El Hasakah, Ebu Kemal ve Deyr ez Zor bölgelerinde gerçekleşti.
Operasyonun son ayağında ABD güçlerine Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri de destek verdi.
CENTOM açıklamasında “Saldırıların rafinerilere verdiği zararı tespit etme çalışmaları sürüyor, ancak ilk bulgular saldırıların başarılı olduğunu gösteriyor” denildi.
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın açıklamasına göre IŞİD, kontrol ettiği rafinerilerin her birinden bir günde ürettiği 300 ila 500 varil petrolle, toplamda günlük 2 milyon dolar gelir elde ediyor.
Açıklamada rafinerilerin, IŞİD’in küçük ölçekli eylemlerine petrol ve gelecekteki saldırıları için ekonomik kazanç sağladığına vurgu yapıldı.
Obama ‘ölüm ağına’ karşı destek istedi
New York’taki BM Genel Merkezi’nde konuşan ABD Başkanı Barack Obama, IŞİD’in ”ölüm ağını” ortadan kaldırmak için dünya devletlerinden yardım istedi.
Obama, ismini ‘İslam Devleti’ olarak değiştiren IŞİD hakkında, ”Böyle bir şer örgütüyle pazarlığa oturmak, oturup konuşmak söz konusu olamaz.” dedi.Başkan Obama, IŞİD karşıtı koalisyona katılmak için yardım öneren 40’ı aşkın ülke olduğunu kaydetti.
IŞİD’e karşı geniş bir koalisyonla işbirliği içinde çalışacaklarını belirten ABD Başkanı, ”Tek başımıza hareket etmiyoruz. Yabancı toprakları işgal edecek Amerikan askerleri göndermek gibi bir niyetimiz de yok. Bunun yerine, IŞİD’e karşı varlıklarını sürdürmek için savaşan Iraklılara ve Suriyelilere destek vereceğiz. Amerika askeri gücünü, hava saldırılarıyla IŞİD’i püskürtmek için kullanacak.” diye devam etti.
”IŞİD’le savaşan güçleri eğitip donanımlarını sağlayacaklarını” belirten Obama, militanların finansmanını ve bölgeye girip çıkan cihatçı trafiğini durdurmak için çalışacaklarını söyledi.
Son olarak Belçika ve Hollanda, IŞİD’e yönelik Irak’ta yapılacak saldırılara katılacağını açıkladı.
Edremit Körfezinde Balıkesir Büyükşehir Belediyesi ve Tarım Bakanlığı işbirliği ile başlatılan uçakla kimyasal ilaçlama tepki çekmeye devam ediyor. Geçtiğimiz yıllarda bakanlıkça yasaklandığı halde kimyasal ilaçların uçakla atılmasının kime ne fayda sağladığı tartışılmaya devam ediyor. Edremit Körfezinde insan ve tüm canlıların yaşam hakkını savunan dört Sivil Toplum Kuruluşu ortak bir açıklama yayınlayarak uygulamaya karşı çıktı.
AYVALIK TABİAT PLATFORMU, ÇANAKKALE ÇEVRE PLATFORMU, GÜMÇED EDREMİT KÖRFEZİ ŞUBESİ, KAZDAĞI DOĞAL VE KÜLTÜREL VARLIKLARI KORUMA DERNEĞİ imzasıyla yayınlanan açıklamada uçakla konvansiyonel ilaçlama daha fazla zarar vermeden acilen durdurulmalıdır denilirken, alternatif olarak kimyasal mücadeleden önce kültürel ve biyolojik mücadele teşvik edilmesi, üreticiyi yeniden tarımla buluşturmak için projeler hazırlanması ve organik mücadele için destekler verilmesi öneriliyor.
Dört Sivil Toplum Kuruluşunun yaptığı ortak açıklama şöyle:
SAĞLIKLI YAŞAMAK, SAĞLIK BESLENMEK İSTİYORUZ!
UÇAKLA İLAÇLAMA DERHAL DURDURULMALIDIR!
Bugünlerde üstümüzde uçaklar dolaşıyor. Uçuşlar önce Cunda Adası üzerinde başladı. Ardından da Edremit Körfezine geldi. Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Edip Uğur’un Ayvalık Sarmısaklı’da törenle başlattığı uçuşlar hiç hayra alamet değil. Uçuşların kasım ayına kadar süreceği söyleniyor.
2012 yılında Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından Bakan talimatıyla yasaklanan “Zeytin Sineği’ne Karşı Havadan İlaçla Mücadele” ne hikmetse yeniden başladı. Bakanlık yasaklama gerekçesini “Uçakla ilaçlama sırasında kimyasal ilaçların önemli bir kısmı hava akımlarıyla sürüklenerek su kaynaklarına, doğal hayata ve yaşam alanlarına zarar veriyor, zeytin sineğini baskı altında tutacak faydalı organizmalar zarar görüyor, turizm alanları ile zeytinlikler iç içe, bu nedenle turistik alanlar da ilaçtan zarar görüyor” diye açıklamıştı. Bu açıklama, gerçeklerin kabul edilerek yanlıştan dönülmesi nedeniyle bizleri çok sevindirmişti. Havamız, suyumuz, topraklarımız artık havadan atılan kimyasallarla kirlenmeyecekti. Arılarımız ölmeyecek, çocuklarımız zehir solumayacaktı. Organik tarım yapanlar, yapmak isteyenler nefes alacaktı.
SEVİNCİMİZ KISA SÜRDÜ
Ancak sevincimiz kısa sürdü. Tepemizden yağdırılan ve bileşiminin konvansiyonel (organik olmayan) olduğunu öğrendiğimiz ilaçlar havamızı, suyumuzu, toprağımızı yeniden kirletmeye başladı. Ne oldu da uçakla ilaçlama yeniden başladı? Seyir halindeki araçların camlarının bembeyaz kesilmesiyle, yerleşim yerlerindeki insanların mide bulantıları yaşamasıyla ilk belirtilerini gördüğümüz zehirli kimyasal daha görmediğimiz bilmediğimiz ne etkiler yapacak?
POPÜLİST YAKLAŞIMLARA SON
Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı Sn. Ahmet Edip Uğur ve Burhaniye Belediye Başkanı Sn. Necdet Uysal’ın yerel seçimler öncesinde “uçakla ilaçlamayı yeniden başlatacakları” sözlerini verdiklerini biliyoruz. Bu nedenle Sn. Uğur göreve gelir gelmez, zeytin sineği ile mücadele kararı alıyor, Büyükşehir Belediye Meclisi’nden ödenek çıkartıyor, ilaçlar alınıyor, uçaklar kiralanıyor. Körfezdeki Zeytin Zararlıları ile Mücadele Birliği’nin kapanmış olması nedeniyle, Marmara-Erdek Zeytin Zararlıları ile Mücadele Birliği üzerinden işlemler yapılıyor.
İLAÇ FİRMALARI KARINA KAR KATARKEN BİZ SAĞLIĞIMIZDAN OLUYORUZ
Edremit Körfezimizde yanlış tarım politikaları sonucu ne yazık ki tek tip(mono) tarım uygulanmakta. Oysa eskiden bir yanda meyve, diğer yanda asma bahçeleri vardı. Buğday, arpa ekilirdi. Ne asmalar kaldı, ne güzelim ayasu armutları, ne de harmanlar. Şimdi her yer zeytinlik. Zeytinliklerin yanındaki ormanlık alanlar tarıma açıldı. Makilik, çalılıklar yok edildi. Zeytin bahçelerini içindeki tozlaşmaya destek olan, direnci artıran deliceler aşılanarak yok edildi. Zeytin sineğinin doğal karşıtları-yararlı böcekler-için barınacak yer kalmadı. Kullanılan kimyasallarla, zeytin sineğini yok eden yararlı organizmalar, böcekler, arılar, yarasalar yok oldu, evsiz barksız kaldılar.
Eski insanlarımızın kültürel, biyolojik mücadele konusundaki kadim bilgileri unutturularak, ilaç şirketlerinin karlarına kar katan bir kimyasal mücadele öne ve her şeyin üstüne çıktı. Otlarla mücadelede oldukça zehirli ot ilaçları, bitki besleyici olarak kimyasal gübreler kullanılmaya başlandı, bitki korumada da kimyasal ilaçlar… Her yanımız zehir oldu. Bunun sonucunda kirlenmiş, çoraklaşmış topraklar, zehirli sular ve solumaya korkacağımız hava. Artan kanser vakaları, allerjiler, yeni yeni tuhaf hastalıklar. Oysa eski insanlarımız zeytinliklerine çeşitli meyve ağaçları, incir diker, ot ilacı bilmez, ağacını sever, tarlasını korurdu. Tek derdi “dizyem yağ elde etmek” değildi. İlaçsız, 2-3 asit yağı seve seve yerdi. Bazı zeytin üreticileri iki sene önce körfezde dizyem yağ elde edemediklerinden yakınıyorlar. İlaçlı olduktan sonra dizyem yağ olsa ne fayda?
ÖNCE ENTEGRE MÜCADELE
Zeytin üreticileri için bir baş belası olan zeytin sineği ile mücadelenin tek yolu zehirli kimyasalla havadan mücadele midir? Bilim insanları bugüne kadar çeşitli sempozyum ve çalıştaylarda “zeytin zararlılarına karşı entegre mücadele yollarını” anlattılar. Bakanlığın 2011’de yayınladığı “Zeytin Entegre Mücadele Teknik Talimatı”nda “Günümüzde insan sağlığının, çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması ön plana çıkmıştır. Bu nedenle zirai mücadelenin agro-ekosistem ve sürdürülebilir tarımsal üretimin dikkate alınarak yapılması gerekmektedir. Bu da ancak kültürel önlemler başta olmak üzere, kimyasal mücadeleye alternatif yöntemlerin öncelikli olması ve gerekirse birlikte ve uyum içerisinde kullanılması suretiyle yapılabilir. Entegre mücadele, insan sağlığı, çevre ve doğal dengeyi dikkate alan sürdürülebilir bir mücadele sistemidir” denilmektedir. Bakanlık kendi talimatını göz ardı edip, kendi uzmanlarıyla, çiftçiye gerekli eğitimleri ve mali desteği vererek uygulamak yerine, neden politikacıların popülist yaklaşımlarına boyun eğerek yeniden kimyasal mücadeleye geri dönmüştür? Üstelik de organik olmayan ilaçlarla…Tarlasına ilaç atmak istemeyen, iyi yarım ya da organik tarım yapan çiftçilerin hakları ne olacaktır? Zarara uğrayan arıcıların, hastaların, yaşlıların, çocukların, börtü böceğin, doğanın, su kaynaklarının haklarını kim tazmin edecektir?
ÜRETİCİ DESTEKLENME, UÇAKLA İLAÇLAMAYA SON VERİLMELİDİR
Zeytin üreticisi senelerdir emeğinin karşılığını alamıyor. İşçilik ve tarım girdilerinin maliyetini karşılayamayan üretici zeytinden soğumuş, tarımdan kopmuş durumdadır. Üreticiler yıllardır konvansiyonel tarıma ve monokültüre teşvik edilmiştir ve ürün kalitesi bu nedenle düşmüş ve maliyetler de artmıştır. Sektör örgütleri üreticinin hakkını yeterince korumamaktadır. Kimyasal mücadeleden önce kültürel ve biyolojik mücadele teşvik edilmeli, üreticiyi yeniden tarımla buluşturmak için projeler hazırlanmalı, organik mücadele için destekler verilmelidir. Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı işbirliği ile gerçekleştirilen uçakla konvansiyonel ilaçlama daha fazla zarar vermeden acilen durdurulmalıdır.
KAZDAĞI DOĞAL VE KÜLTÜREL VARLIKLARI KORUMA DERNEĞİ
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon, Ocak 2014 tarihinde Davos Dünya Ekonomik Forumu’na katılan liderleri, eylülde New York’ta İklim Zirvesi’ne davet ederek iklim görüşmelerini ilerletmelerini istedi. Davetin amacı, yılsonunda Peru’nun başkenti Lima’da yapılacak BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 20. Taraflar Konferansı (COP-20) öncesinde siyasi iradenin karar alma süreçlerini hızlandırmak, somut ve azimli bir hedef elde etmekti. Nihai hedef ise etkileri giderek daha fazla ve daha şiddetli olarak hissedilen iklim değişikliği ile mücadelede etkin adımlar atılması ve iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılması için yeni bir yol haritası niteliği taşıyacak olan 2015’te Paris’te imzalanacak yeni antlaşma öncesi liderleri harekete geçirmekti.
2- Kimler katıldı?
Küresel iklim değişikliğinin yarattığı sorunlara çözüm önerilerinin tartışıldığı zirveye, 120 ülkenin devlet ve hükümet başkanları katıldı. İklim değişikliğinin en büyük sebebi olan karbon emisyonlarında en büyük paya sahip olan ülkeler arasındaki Çin (Tek başına AB’den daha fazla karbon emisyonuna sahip) ile Hindistan liderleri katılmazken, Rusya ve Almanya da bu zirveye lider seviyesinde katılmayan ülkeler arasında yer aldı. Bu iki ülkenin zirveye katılmamasının, 2015’te Kyoto Protokolü’nün yerine geçecek ve yeni küresel iklim anlaşması olacak Paris Antlaşması’yla ilgili ilerleme kaydedilmesinde sorun yaratacağı tahminleri yapıldı.
3- Paris Antlaşması nedir?
Dünya ülkeleri 2020 yılından itibaren tüm dünya ülkeleri için geçerli olacak bir antlaşma üzerinde uzlaşmaya çalışıyorlar. 1997 yılında Japonya’nın Kyoto şehrinde imzalanan Kyoto Protokolü’nün yerine geçecek yeni bir antlaşmanın sağlanması için son beş yılda gerçekleştirilen iklim zirvelerinden hiç bir sonuç alınamadı. 2015 yılında Fransa’nın başkenti Paris’te düzenlenecek iklim zirvesinde imzalanması umut edilen yeni antlaşma ile devletlerin atmosfere saldığı karbondioksit ve diğer sera etkili gazların sınırlandırılmasına ilişkin kararlı politikalar izlemeleri hedefleniyor.
4- Ne yapılması talep ediliyor?
20’inci yüzyılın başından bu yana küresel sıcaklık artışı 0,9°C’ye ulaştı. Bilim insanları iklim değişikliğinin geri dönüşü olmayan noktaya varmasını önlemek için artışın 2°C’nin altında tutulması gerektiğini söylüyor. Devlet ve hükümet başlanlarından, bu hedef için gerekli bir dizi çözüm politikasının hayata geçirilmesi talep ediliyor. Nedir bunlar Herkes için eşit ve adil bir dünya için bağlayıcılığı olan bir uluslararası anlaşmaya yönelik hükümetlerin adım atması. Düşük karbon yoğunluklu bir ekonomiye geçiş, kömür başta olmak üzere fosil yakıtların kullanımından vazgeçilmesi, onların yerine güneş ve rüzgâr başta olmak üzere yenilenebilir enerji kaynaklarına geçilmesi… Bunların yanında, iklim değişikliğine uyum için gerekli tedbirlerin alınması, iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini en fazla etkilenen bölgelere gerekli destek mekanizmalarının sağlanması gerekiyor.
5- Hangi lider ne dedi?
Zirvenin açılış konuşmasını yapan BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun, iklim değişikliğinin dünya için endişe verici yeni bir gelişme olduğunu ifade ederek, “İklim değişikliği bu çağda tanımlandı ve bu geleceğimizi tanımlayacak. Bizlerin bugün buna vereceği tepki de geleceğimizi tanımlayacak’’ dedi. ABD Başkanı Barack Obama, BM’den dünyaya iklim değişikliğine karşı “ortak hareket edelim” çağrısında bulundu. Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, “Paris, devrimlerin yaşandığı bir şehirdir. 2015’te Paris’in iklim değişikliğiyle mücadelenin simgesi olmasını umut ediyorum” açıklaması yaparken, Yeşil İklim Fonu’na 1 milyar dolar yardım yapacağını belirtti. AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, ekonomiye zarar vermeden iklim değişikliği ile mücadele edilebileceğini, AB’nin gelecek yedi yılda AB üyesi olmayan ülkelerin iklim değişikliğiyle mücadele projelerine 14 milyon avro destek vereceğini açıkladı.
6- Hangi ülke ne vaat etti?
İklim değişikliğine karşı bugüne kadar en ciddi adımlar Avrupa Birliği’nden geldi. AB, iklim değişikliği ile mücadele kapsamında karbon emisyonlarını 2030’a kadar yüzde 40 azaltarak, 1990 yılı öncesi seviyesine çekme taahhüdünde bulunmuştu. Yine AB, yenilenebilir enerji kullanımını da yüzde 27 seviyelerine yükseltme ve yüzde 30 oranında da enerjide verimliliği arttırma sözü verdi. İngiltere, İrlanda, Monako ve Belçika 2050’ye kadar karbon emisyonlarının yüzde 80-95 arasında oranlarda azaltma hedefinde bulunurken, Danimarka 2020’ye kadar karbon emisyonunu yüzde 40’a kadar düşürerek 2050’ye kadar da fosil yakıtlardan tamamen vazgeçeceğini açıkladı. Fosil yakıtları tamamen bırakma sözü veren tek Avrupa ülkesi İzlanda oldu. Güney Amerika ülkeler Peru ve Paraguay, ormansızlaşmanın önüne geçmek için illegal ağaç kesimini engelleyecekleri sözü verdi. Meksika, Nikaragua, Şili ve Kosta Rika, 2018-2025 yıllarına kadar enerji arzının yarısından fazlasının yenilenebilir enerji olacağını açıkladı. Brezilya ise ulusal iklim adaptasyonu planını 2015’te açıklayacak. Etiyopya 2025 yılına kadar karbon emisyonlarını sıfırlayacağını kaydederken, Mozambik ulusal önceliklerinin düşük karbona dayalı bir ekonomi olacağını ifade etti.
7- Türkiye’nin iklim değişikliğiyle mücadele taahhüdü var mı?
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne ve Kyoto Protokolüne taraf ülke olan Türkiye, bütün bu tehditlere rağmen uluslararası sorumluluklarını göz ardı ederek, iklim değişikliğine neden olan karbon emisyonlarını arttırmayı sürdürüyor. Türkiye’deki Sivil İklim Zirvesi’nin de belirttiği üzere, uluslararası iklim müzakerelerinde bağlayıcı kararların gecikmesini bahane ederek ulusal düzeyde de iklim değişikliğine karşı etkin bir mücadele vermeyen Türkiye, gelişen ülke konumunda olduğu ve büyümesinin engellenmemesi gerekçesini kullanarak, sera gazı emisyonlarını azaltmak için somut sayısal bir hedef almaktan da kaçınıyor. Türkiye’de sera gazlarını azaltmak ve iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlamak için kararlı politikaların, somut hedeflerin ve önceliklerin olmaması, aksine olumsuz uygulamaların giderek çoğalması yakın gelecekte ülkeyi iklim değişikliğinin yıkıcı sonuçlarına karşı durulamaz bir noktaya getirecek.
8- Erdoğan’ın zirvede yaptığı konuşma gerçeği yansıtıyor mu?
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin karbon emisyonlarını yüzde 21 oranında azalttığı doğru değil. Zira, Türkiye, 1990-2012 arasında karbon emisyonlarını yüzde 133,4 oranında arttırarak rekor kırdı. Erdoğan’ın söz ettiği, artıştan azalış olarak ifade edilebilir. Öte yandan, Türkiye’nin farkı ülkelerin çeşitli taahhütlerde bulunduğu zirvede, hiçbir emisyon azaltım taahhüdünde bulunmaması da zirveye ne kadar hazırlıksız gidildiğinin göstergesi oldu. Salonda az sayıda Erdoğan’ı dinleyen kitle kendisini alkışlamayarak tepkisini gösterdi. Türkiye, zeytinlikleri, Kuzey Ormanları’nı, tarım arazilerini talan ederken, 1,3 milyon hektarlık alanın orman alanı haline getirileceği gibi bir açıklamayla samimiyetsizliğini bir kez daha gösterdi.
9- Umutlanabilir miyiz?
Zirve bir miktar umut vaat ediyor olsa da, hala birlikte ve ortak bir hareket geliştirme konusundalınması gereken çok yol var.
Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’nde her sene yüzlerce belgesel arasından çeşitli kriterlere göre seçtiğimiz belgeselleri Türkçeye çevirip gösteriyoruz. Başlıca üç kriteri özetlemek gerekirse:
Çözüm içermesi. Filmlerin sadece sorunları tespit edip göstermesi yeterli değil. İnsanların filmi izledikten sonra kendilerini güçsüz ve umutsuz hissetmelerini istemiyoruz. Aksine kendilerini güçlenmiş ve ilham almış hissederek birşeyler yapabileceklerini hissetmelerini istiyoruz. Dünyanın her yerinde insanlar/kurumlar çok güzel işler yapıyorlar; olumsuz olayların bombardımanında bunlar bize ulaşmıyor. Harekete geçmek için güzel örnekleri, küçük de olsa sürdürülebilir bir yaşam için atılan adımları görmeye ihtiyacımız var.
Bütüncül bakış açısına sahip olması. Sorunları/olayları değerlendirirken tek taraflı veya dar bir bakış açısından değerlendirmek oldukça kolay. Oysa son derece karmaşık sistemlerin içerisinde yaşıyoruz; ekolojik, sosyal ve doğal olarak ekonomik sistemler birbiriyle etkileşim içinde. Dolayısıyla çağımızın kompleks sorunlarını anlayabilmek, çözüm üretebilmek için sistemleri ve etkileşimleri anlamamız gerekiyor. Konuları değerlendirirken çok daha geniş açıdan bakabilmeliyiz. Bu nedenle bütüncül bakış açısına sahip olan filmleri tercih ediyoruz.
Hikaye anlatımı. Günümüzde bilgiye erişim hiç olmadığı kadar kolaylaştı, ancak festival filmleriyle yaratmak istediğimiz etkiyi sadece bilgi aktararak elde etmek mümkün değil. Konferanslarda, üniversitelerde vb ortamlarda sunumlarla insanları günlerce bilgi bombardımanına tutabilirsiniz; ancak konu bilgi aktarımı değil; insanların kalbine de hitap etmek ve onların bazı şeyleri idrak etmesini sağlamak için kuru bir aktarımdan öteye geçmek gerekiyor. Bazı belgeseller bunu çok güzel başarıyor.
Yıllar içerisinde bu kriterlere sahip çok güzel belgeseller gösterdik. Bu filmleri daha çok kişinin izlemesini istiyorduk; bu doğrultuda çok da talep alıyorduk. Surdurulebiliryasam.tv bu düşünceyle ortaya çıktı.
Belgesellerin ne kadar güzel olduğunu ancak izlediğinizde anlayabilirsiniz. Birçok konu ve birçok ülkeden filmler var. Ortak noktaları sürdürülebilir bir yaşam için ilham verici gerçek hikayeleri anlatıyor olmaları. Su, enerji, iklim, tarım, gıda, turizm, insan, toplum, aktivizm, sosyal girişimcilik, iş dünyası aklınıza gelebilecek hemen her konuda yaratıcı, insanın içini açan projeleri, yenilikleri izleyebileceksiniz.
Yönetmenler de çoğunlukla bu konularla ilgili kişiler ve projemize çok sıcak baktılar. Bize destek oldular. Birçok filmi açık kaynak olmadığı halde Türkiye’de Türkçe altyazıyla ücretsiz olarak izlemek mümkün olacak. Filmlerin bir kısmı ya büyük bütçeli yapımlar olduğu için veya yönetmenleri/yapımcılarının yeni projelerinin kaynak ihtiyacı nedeniyle ve yönetmenlerin tercihi ile düşük bir ücretle izlenebilecek. Hepsinin ücretsiz olmasını isterdik, ancak yönetmenleri desteklemek de açıkçası bu şekilde olması hoşumuza gidiyor.
Kitlesel fonlama kampanyası nasıl gidiyor, neye ihtiyacımız var?
Sürdürülebilir Yaşam Film Festivalinin 2011 yılı tanıtım filmi
Surdurulebiliryasam.tv sosyal bir girişim; projenin hayata geçmesi için kitlesel fonlama kampanyası açtık. Proje; festivali takip eden, sürdürülebilirlik konusuna ilgi duyan çevremizden çok güzel destek aldı. Şimdi ise kendi çevremizin ötesine geçmek ve websitesinin gelecekteki kullanıcılarına ulaşmak istiyoruz.
Kampanyaya destek alabilmek için belli çevrelere hitaben ödüller oluşturduk. Örneğin bu konularla ilgiliyseniz ve film yapımcısı/yönetmeniyseniz bu filmlerden birinin yapımcısı veya yönetmeni bir vesileyle Türkiye’ye geldiğinde (ki her sene birkaç yönetmenin turistik/iş amaçlı İstanbul’a yolu düşüyor) onlarla vakit geçirmek güzel olabilir. Veya benzer ilgi alanlarına sahip kişileri, destekçileri biraraya getirecek bir gezi organizasyonuna katılmak mümkün.
Bir başka ödül ise iş dünyasına yönelik. 1 günlük bir eğitim ile bütüncül ve sistematik bakış açısına sahip bir çerçeve programı olan The Natural Step’in (TNS) temellerini aktaracağız. Sürdürülebilirlik genel bir kavram olarak kullanıldığında iş dünyası için soyut ve belirsiz bir seviyede kalabiliyor. TNS, sistematik yaklaşımı ve somut sürdürülebilirlik ilkeleri ile tedarik zincirleri, enerji kullanımı, atık, üretim, hammadde kullanımı vb birçok operasyonu ile son derece karmaşık bir sistem içinde işletmelerin sürdürülebilirlik hedefi için kaynaklarını en doğru ve anlamlı şekilde kullanmalarına imkan tanıyor. Bu çerçeve programının uzmanı olarak 1.000TL vererek surdurulebiliryasam.tv’yi destekleyen iş dünyasından yöneticilere ve profesyonellere yönelik pratik yöntemler içeren bir eğitim vereceğiz.
Destek olmak için kampanya sayfamız olan www.fongogo.com/p/surdurulebiliryasamtv linkine girip uygun destek ve ödül seçilip sistemin yönlendirmesi ile kolaylıkla katkı verilebiliyor.
Surdurulebiliryasam.tv açıldığında nasıl işleyecek?
Sürdürülebilir Yaşam Tv’de izleyebileceğiniz belegesellere birkaç örnek
Web sitesi geçmişte festivalde gösterdiğimiz belgesellerden yaklaşık 20 tanesiyle açılacak; ardından her hafta yeni filmler ekleyerek bu sayıyı artıracağız. Bu sene 7-9 Kasım tarihlerinde gerçekleşecek Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali bittikten bir süre sonra bu seneki filmleri de eklemeye başlayacağız. Bireysel üyelik ücretsiz olacak. Üye olmadan da film izleyebilirsiniz ancak üye olduğunuzda bazı fonksyionlardan faydalanabileceksiniz; filmlere yorum yapmak, yönetmenle iletişime geçmek, gösterim organize etmek gibi.
Bireysel üyeliğin yanısıra kurumsal üyelik de mümkün olacak. Kurumsal üyelik ücretli olacak ve kurumlar üye olduklarında kurumsal sayfaları olacak. Kurumlar bu sayfada sürdürülebilir bir yaşam için attıkları adımların filmlerini paylaşabilecekler. Sürdürülebilirlikle ilgili varsa raporları, haberlerini de paylaşabilecekler. Kurumların özellikle filmlerini koymalarını istiyoruz; çünkü herkesin uzun raporları, proje metinlerini okumaya vakti olmuyor; oysa 10-15 dakikalık bir film hem çok etkileyici oluyor hem de çok daha fazla kişiye ulaşıyor. Belli bir konuda bir belgesel izleyen bireysel kullanıcılar, benzer konuda proje gerçekleştiren bir firmanın veya STK’nın filmini hemen ardından izleyebilecek, karşılaştırma yapma imkanına sahip olabilecek.
Şirketler, sivil toplum kuruluşları, eğitim kurumları, yerel yönetimler ve sosyal girişimciler surdurulebiliryasam.tv’ye kurumsal üye olabilecekler. Kurumsal üyelik, websitesi için belgesel izlemenin ötesine geçmek konusunda anlamlı bir karar oldu. Websitesinde Türkiye’den de belgeseller olacak ancak bizde bu türde yapım sayısı çok az. Oysa kurumlar birçok çalışma yapıyorlar, projeler gerçekleştiriyorlar ancak bunlar medyada fazla yer almıyor ve çok az kişi tarafından biliniyor. Biz sürdürülebilir bir yaşam için atılan her adımın çok değerli olduğunu ve görülmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu nedenle kurumsal sorumluluk projelerini, sürdürülebilirlik vizyonuna sahip kurumların değişim/dönüşüm hikayelerini, toplumsal ve/veya ekolojik fayda sağlayan çalışmaların bir arada olmasını, bu çalışmalar hakkında bilgiye kolaylıkla ulaşılabilir olmasını sağlamak istiyoruz.
Bu ülkede doğayı azıcık önemseyen her insanın bildiği bir yaradır Hasankeyf ve de burası yine en güçlü baraj karşıtı hareketlerinden birinin doğduğu topraklardır. Ilısu barajının yapımına karşı yükseltilen inançlı ses uluslararası şirketleri yıldırmış; baraj yapımından çekilmelerini sağlamıştı. Böylece barajın yapılmayacağına yönelik büyük bir psikolojik üstünlük sağlanmış, Tayyip Erdoğan’a dahi Hasankeyf’in sular altında kalmayacağını söyletmeyi başarmışlardı.
Hasankeyf’in yok olmasının önüne geçenler zaferlerini kutlarken Tayyip Erdoğan proje için gerekli parayı şaibeli bir şekilde aralarında Akbank ve Garanti Bankalarının da aralarında bulunduğu bir takım finans kuruluşlardan elde etti. Tabi parayı bulunca verdiği sözleri unuttu. Dünya çapında protesto eylemleri yapma gücüne sahip olan Hasankeyf gönüllüsü dernek ve ekolojik girişimler barajın hiçbir şekilde yapılmayacağına ilişkin kamuoyunda üzerinde yarattıkları psikolojik üstünlüğü zamanla kaybettiler. Böylece protestolar ve baraj karşıtı etkinlikler her geçen gün biraz daha azaldı. Hasankeyf’e sadakat treni yola çıkmaz, Doğa derneği Hasankeyf’teki evine daha az uğrar oldu.
Bu yılmışlıktan Hasankeyf yaşatma girişimi de payını aldı. 2010’dan itibaren her yıl düzenli olarak girişim tarafından yapılan Hasankeyf dayanışma kampı geçen yıl yapılamadı. Bu yıl Hasankeyf direnişinin üzerindeki ölü toprağını silkelemek ve de yeniden yapılanmak için Hasankeyf yaşatma girişiminin ağustos ayında yapmayı planladığı dayanışma kampı ise Soma’daki işçi ölümleri sebebiyle iptal edildi. Yeni bir kampın yapılıp yapılmayacağına dair Batmandaki kollektiflerle yapılan toplantılarda Hasankeyf kampına yüksek katılım sağlamak ve psikolojik üstünlüğü yeniden ele geçirmek için ‘Baraja Rock’ temasıyla geniş katılımlı bir Hasankeyf dayanışma kampı düzenleme kararı alındı.
Kamp için yoğun hazırlıkların yapıldığı bir dönemde IŞİD Şengal’e saldırdı. Katliamdan kaçan halk YPG’nin açtığı yaşam koridorları vasıtasıyla önce Roboski’ye ardından yoğunluklu olarak Ilısu barajı havzasında bulunan Batman, Diyarbakır, Siirt ve Şırnak gibi kentlere sığındılar. Baraja Rock dayanışma kampının bir defa daha iptali gündeme geldi. Hasankeyf yaşatma girişimi üyeleri Ilısu barajının da bir tür katliam projesi olduğunu ve her türden katliamın karşısında olmak gerektiğinin altını vurgulayıp organizasyonu devam ettirme, bu arada da Ezîdiler’le dayanışma kararı aldı. Girişim üyesi kurum kuruluş, kollektiflerle ortak alınan karar sonrası kamp organizatörlerleri Ezîdilerle dayanışırken bir taraftan da düşük bir bütçeyle Baraja Rock dayanışma kampını organize ettiler.
Gönüllülerin yoğun emeği sonucu 19 Eylül günü kamp için tüm hazırlıklar tamamlanmış. Hasankeyf gönüllüsü gençler, HDP’li belediyeler, akademisyenler, ekolojistler, milletvekili ve sanatçılar sayesinde düşük bütçeye rağmen dopdolu bir kamp programı hazırlanmıştı. Her şey çok iyi gidiyordu ki kampın ilk günü daha sahnenin hazırlıklarını bitirmeden katliam haberleriyle sarsıldık. IŞİD, Kobaniye saldırmıştı. Bilgiler net değildi ama büyük bir katliamdan bahsediliyordu. Kobenî sınırına yürümek için çağrılar yapılmış halk olası bir katliama karşı durabilmek için Suruç’a doğru yola çıkmıştı. İnsan katliamları yine doğa katliamlarının önüne geçmişti. Öncelik sırası hangisinde olmalı gibi saçma sapan bir karşılaştırma sorusuna tabi tutulmuştuk. Yapılması gereken iş basitti: Kampı iptal edecek hep beraber otobüslerle Kobanîye doğru yola çıkacaktık. Dediğim gibi basit bir işti bu, oysa kamp komitesi olarak zor bir işe soyunmuştuk. Kampta bulunanlar olarak sadece müzik dinlemeye ya da panellere gelmemiş -farkında olsalar da olmasalar da- Kadim Dicle nehrini önce göl, sonra bataklık haline getirerek milyonlarca canlının yaşam alanını yok etmek isteyen milyarlarca dolarlık bütçeye sahip şirketlerin ve Ortadoğu su politikalarında söz sahibi olmak isteyen devletlerin karşına dikilmiştik.
Diğer taraftan karşımızda IŞİD canileri vardı, savaş vardı, insanlar ölüyordu. Tüm bunlar yaşanırken Ortadoğu gibi gülümsemenin kabahat sayıldığı topraklarda şarkı, türkü, klam söylemek ne kadar doğruydu. Galiba öylesine sarf edip facebookta paylaştığımız ‘Dans edemediğim devrim devrim değildir’, ‘Müzik bir direniş biçimidir’, ‘Gülmek ideolojik bir eylemdir’ cümleleriyle gerçek yaşamda en yakıcı haliyle karşılaşmıştık. Kamp tertip komitesi olarak ne yapmamız gerektiği konusunda kararsızdık. Genel olarak örgütlü yapıda olan arkadaşlar kamp sonrası herkesin memleketine gideceğini geriye Batman’da kendilerinin kalacağını, ekolojik bir mücadelenin önemini algılayamayan ayak kaydırıcıların; ‘insanlar ölürken sizler müzik yaptınız, eğlendiniz’ diye eleştirebileceklerini belirterek kampın iptal edilebileceğini söylüyorlardı.
KAMP BİTSİN Mİ KALSIN MI FORUMU
Geriye kalanlar ki ben de bu insanları içindeydim. Kampın ne olursa olsun yapılması gerektiğini, müziğin bir direniş biçimi olduğunu bizlerin de baraj karşıtı bir kamp düzenleyerek egemenlere karşı ikinci bir cephe açtığımızı bu cephede milyonlarca canlının yaşam hakkını savunduğumuzu vurguluyorduk. Müziğin ve belki de içkinin tesiriyle ortaya çıkacak insani taşkınlıklarn absorbe edebileceğimizi, IŞİD’in yaşam tarzımızı hedef aldığını, yaşamı savunmanın IŞID tarzı yapılara karşı bir tür mücadele biçimi olduğunu da ayrıca savunduk. Bu arada bu tartışmalar kampa gelenlerin yanı başında yapılıyordu. Tartışmanın sonunda kamp komitesi olarak bir karar aldık. Madem doğrudan demokrasiyi savunuyorduk o halde bu konuda kararı tüm kamp sakinleri vermeliydi. Böylece Hasankeyf’ten İstanbul’a hatta Basklılara kampta bulunan herkesi konser alanına çağırdık. Bu tür bir tartışmada siyasi terminolojide ki sık kullanışına rağmen pek başvurulmayan bir yöntemi denedik, kamp alanındaki herkesle birlikte konseri iptal edip etmeme konusunda karar vermek için bir forum düzenledik.
Forumda savaş varken nasıl olur da festival yapabiliriz. Ben burada kalamam hemen gidiyorum diye dağı taşı inletip ajitasyona bağlanarak tribüne oynayıp hiçbir yere gitmeyenler de oldu. “Arkadaşlar ben kalamam ama sizler festivale devam etmelisiniz deyip Kobaneye gitmem için araç temin edebilir misiniz?” diyenler de oldu. Müziğin bir direniş şekli olduğunu savunan, doğa katliamı ve insan katliamının aynı şeyler olduğunu savunanlar da oldu Oremar’da arkadaşları öldükten sonra Oremar stranını yapıp mücadeleyi yükseltenleri anlatanlar da. Sonunda bu halk forumunda Kobani’ye gitmek isteyenler için gerekli desteğin sunulması, kamp boyunca Kobani’nin vurgulanması ve kampın devam etmesi kararı alındı. (ve o andan itibaren kampla ilgili her etkinliğe ya da soruna ortak karar alındı)
Tabi bu arada kampın iptal edildiği dedikoduları yayılmış. Festivale gelmek için yola çıkan beş otobüs yönünü Kobaniye çevirmiş, müzik gruplarının bir kısmının gelişi iptal edilmişti. Halk kararının ne olduğunu bilmeyen ses sistemi memuru, “Ben halk kararı bilmem. Sadece başkanımın emrini uygularım” diye ses sistemini toplamaya başlamıştı. Neyse ki memura başkanın halkın emrinde olduğunu ve kararımıza saygı göstereceğini Belediye Başkanını arayıp şahit göstererek inandırdık. Diğer taraftan iptal edilen otobüs seferleri ve iptal dedikodusu yüzünden kamp kitlesinin yüzde seksenini daha baştan kaybettik. Sadece bira içip eğlenmeye gelenleri de çıkartırsak Hasankeyf’te baraj karşıtı bir avuç gönüllü kalmıştı.
BİR AVUÇ GÖNÜLLÜDEN ÇEKİNEN DSİ BARAJ KAPAKLARINI AÇTI
İşte bu avuç gönüllü dahi DSİ’yi korkutmuş olmalı ki kampın ikinci günü baraj kapaklarını açtılar. Konser alanının üçte biri – ki bu 3/1 lik alan çadır alanıydı- Dicle nehrinin on beş metre uzağındaki forum çadırlarımız dahil olmak üzere su altında kaldı. Forum arası ve konser arası çadır taşıdık. Öfkelendik ve de zorlandık ama DSİ sayesinde temsili de olsa evinin su altında kalmasının ne demek olduğunu öğrendik. Direnişe sarılmanın gerekliliğini daha iyi kavradık.
Doğal yaşam atölyelerinden ekolojik yerleşkelere, belediyelerin ekoloji politikalarından dünya su politikalarına ve tabi ki Hasankeyf direnişi ile ilgili forumlar ve de konserler sonrası Ilısu barajına karşı yapılabilecek yaratıcı eylem biçimleri tartışıldı. Ilısu karşıtı bir ağ kurulması, farklı kentlerde protesto eylemleri yapılması ve uzun süreli mağara işgallerinin yapılabileceğinin yanısıra Ilısu barajına kredi sağlayan Akbank ve Garanti bankalarına yapılabilecek protestolar da konuşuldu ve kararlar alındı.
HASANKEYF KALESİNDE BARAJAROCK İŞGALİ
Sloganlar atarak kaleye çıkan protestocuların ardından jandarma, kırılan demir parmaklıkların yerine askerden set ördü
Toplantı sonunda katılımcılar Şikefte köyünde keleklerle baraj karşıtı gösteri yapıp protestoyu belgesele çeken ekibe yardıma giderken Hasankeyfte kalanlar ani bir kararla Hasankeyf kalesine yürüdü. İki yıl önce mağarada bulunan ve taş düşmesi sonucu ölen bir kişiden sonra can güvenliği bahanesiyle – hızlı tren kazasında ve soma gibi olaylarda can güvenliği proje iptalini ya da maden kapatmayı gerektirmemişti- Hasankeyf kalesi demir kapılarla kapatılmış. Yerli ve yabancı turistlerin Hasankeyf kalesini gezmesi engellenmişti. Böylece Hasankeyf’in her geçen gün artan turizm potansiyeli darbelenmiş, yerli halkın yoksullaşması ve yok pahasına evleriyle arsalarını kamulaştırılmasına rıza gösterilmesi amaçlanmıştı. Hasankeyf kalesine geçişi engelleyen demir kapı ve turnikeler kaleye çıkmak isteyen protestocular tarafından Hasankeyf’i halka açıyoruz şiyarıyla kırıldı. Sloganlar atarak kaleye çıkan protestocuların ardından jandarma, kırılan demir parmaklıkların yerine askerden set ördü. Kale üstünde yaklaşık bir saat kalan göstericiler. “Hesbes Quzılqurt Edibes”, “Baraj yapma boşuna yıkacağız başına”, “Hasankeyf onuruna sahip çık” sloganları atarak kaleden indiler. Hasankeyf çarşısında yürüyüş yapıp Hasankeyf trafiğini bir süreliğine kapatıp sloganlarla halay çeken grup ile olaysız bir şekilde kamp alanına döndük.
Ve üç günlük bir kamp neyi değiştirir diyenlere inat bir şeyler değişmeye başladı. İstediğim yere bend kurarım diyenler karşılarında bir avuçla başlayan ama avuç avuç artacak yeryüzü severlerinin olduğunu gördüler. Bizler, kampı düzenleyenler ve kampa katılanlar ise olası eleştirilere göğüs gererek çağrı metninde söylediğimiz gibi Dicle sesini müziğin ritmiyle harmanlayıp evrene sesimizi duyurmaya çalıştık. Dostlara selam gönderdik, Egemenlere Savaşlarla gölgelediğiniz yaşamımızı elimizden almanıza izin vermeyeceğimizi ve bu savaşta kadim Dicle’nin yanında olduğumuzu haykırdık.
Bu yazı Sivil Düşün tarafından desteklenen Katılımcı Yerel Çevre Muhabiri Ağı Projesi kapsamında ağa dahil olan Batman Yerel Muhabiri Miraz Rûspi tarafından hazırlanmıştır
Acele kamulaştırmanın ne demek olduğunu en son Soma’nın Yırca Köyü’nde gördük.
Yırca Köyü, zaten var olan termik santrallerin külleri içinde yaşamaya mahkum edilmiş küçük bir köy. Yeraltı sularının çekilmesi ve kötü tarım politikaları nedeniyle Yırcalılar geçimlerini sağlamak için zeytine sığınmışlar. Şimdi de 110 parselden oluşan 490 dönümlük zeytinlikleri Bakanlar Kurulu kararı ile Kolin Termik Santrali için acele kamulaştırıldı. Geçtiğimiz temmuz ayı sonlarında Köye gitmiştik, Yırcalılar “daha önce tütün ekiyorduk, artık tütün bitti, su yok sulu tarım yapamıyoruz, zeytinciliğe yöneldik, şimdi de zeytinlerimize el koyuyorlar biz neyle geçiniriz, nereye gideriz?” diye yakınıyorlardı.
Yırcalılar ne yapsın, nereye başvursunlar, henüz kendilerine tebligat yapılmadan acele kamulaştırmanın iptali için Danıştay’da dava açtılar. Davanın açılması diğer işlemlerin hızlandırmasına yol açmış, geçtiğimiz hafta Çarşamba gecesi dozerler zeytinliklere girdi, zeytinleri köklemeye başladı, Yırcalıların dozerlerin önüne yatmaları sayesinde söküm işi durdu. Ama, errtesi gün köye gelen Soma Kaymakamının şirketin müdürü gibi konuşması devletin kararlığını gösteriyor (http://www.haberekspres.com.tr/ege/is-makineleri-geldi-yirca-koyu-gerildi-h68357.html )
Yırcalıların sadece termik santralı kamulaştırmasıyla değil, İzmir-İstanbul Otoyolu kamulaştırmasıyla da başları dertte. Yırcalılar için bunun ne anlama geldiğini 60 yaşındaki Mustafa Sezer bakın nasıl ifade ediliyor ‘Bir dikili ağacım bile kalmayacak. Ben ne yapacağım, evim bile kalmayacak. Dağa çıkıp çadır kuracağım. Ona da izin vermezler. Ben ne yapacağım?”( http://www.haberekspres.com.tr/ege/buldozer-beni-ezseydi-h68401.html )
Kamulaştırma niçin yapılır?
Kamulaştırma, kısaca kamu idaresinin, yasayla yapmakla yükümlü olduğu kamu hizmetlerini yerine getirebilmesini gerektiren özel mülkiyete konu taşınmazlara, bedelini ödeyerek kamu gücüyle el koymasıdır. Kamulaştırmalarda kamu yararı ile özel mülkiyetin çatışması söz konusudur, özel mülkiyet sahibi istemese de mülkünü idareye terk etmek zorundadır. Devletin zorla el koymasını haklı kılacak yegane gerekçe, kamu yararıdır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Anayasa ve Kamulaştırma Yasası’nda da belirtildiği gibi kamulaştırmanın ön koşulu kamu yararıdır.
Acele kamulaştırma ise olağanüstü durumlarda başvurulması gereken bir yoldur. Bunu Kamulaştırma Yasası’nın 27. maddesi “Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanununun uygulanmasında yurt savunması ihtiyacına veya aceleliğine Bakanlar Kurulunca karar alınacak hallerde veya özel kanunlarla öngörülen olağanüstü durumlarda gerekli olan taşınmaz malların kamulaştırılması” olarak düzenlemektedir. Yasaya göre acele kamulaştırma yoluna başvurabilmek için yurt savunması gibi olağanüstü bir ihtiyacın baş göstermesi gerekiyor. Olağanüstü bir durum olunca süreç de olağanın dışında işlemektedir, idarenin başvurusu üzerine mahkemece yedi gün içinde değer tespiti yaptırılıp, belirlenen paranın ilgili kişi adına bankaya yatırılmasının ardından kamulaştırılan mala el konuyor.
Şirketlere mülk kazandırma
Son yıllarda ilk olarak altın madeni işletmeleri için kamuoyunun gündemine gelen acele kamulaştırmaların, son günlerde hidroelektrik santralleri (HES), termik santraller, kentsel dönüşüm projeleri için yapıldığını görüyoruz. Bakanlar Kurulu’nun aldığı acele kamulaştırmalarla, çevre sağlığı ve canlı yaşamı açısında tartışmalı olan, ekolojik yıkıma yol açma potansiyeli taşıyan bu yatırımların önü açılıyor. Uygulamada kamulaştırmayı bir bakanlık ya da kamu kurumu yapıyor, ama kamulaştırma bedeli ile yargılama giderleri gibi masrafları yatırımcı şirketler karşılıyor, taşınmazlara kamu gücüyle el konulduktan sonra şirkete devrediliyor. Bu şekilde şirketlere kamu gücüyle dikensiz gül bahçesi sunuluyor.
‘Parayı veren düdüğü çalar’ anlayışı sonucu, süreç tamamlandığı zaman şirket o yörenin tek hâkimi oluyor. Şirketlerin oluşturduğu bu iktidar, faaliyetlerini denetlenemez hale getiriyor. Her türlü izni fazlasıyla veren kamu otoritesinin denetleme gibi bir derdi zaten yok. Siyasi iktidarın şirketler lehine kullandığı kamu gücü ve şirketlerin devasa ekonomik gücü mülksüzleşen, yerinden edilen yöre insanını güçsüzleştiriyor. Geçimlik bağları, zeytinlikleri, ekinlikleri elinden alınan köylüler, geçimlerini sağlamak için ya kentlere göç ediyorlar ya da mülklerini elinden alan şirketin asgari ücretli kölesi olmak zorunda kalıyorlar. Bu işler madencilik, termik santraller gibi çoğunlukla tehlikeli işler. Kendi yetiştirdikleriyle geçimini sağlayan doğayla uyumlu yaşayan köylüler bu şekilde kendi sağlıkları ve doğa için büyük tehdit oluşturan işletmelerde ölümüne işlerle mahkum ediliyorlar. Kısacası, kamulaştırma ile insan emeği sömürülüyor, doğa sömürülüyor, oluşturulan bu sömürü düzeni sömürülenlerin yardımıyla devam ediyor. Zeytinliklerinin kamulaştırılması sonuçlanırsa Yırcalılar da ya kömür ocağında ya da termik santralde çalışmaya mahkum edilecekler.
Siyasetin konusu olmalı
Şu anda iş başında olan AKP Hükümeti yıkıma götüren bu sistemin en iyi uygulayıcısı, doğal varlıkların işletilmesi için şirketlere her türlü kolaylığı sağlıyor, bunun karşısında duran her türlü direnci kırmak ve her türlü güvenceyi ortadan kaldırmak için elinden geleni yapıyor. Acele kamulaştırma da siyasi iktidarın kullandığı en önemli silah.
Her ne kadar kamulaştırma ve davaları mülk sahibinin tarafı olduğu işlemlerse de haksız, hukuksuz, kamulaştırmaların doğurduğu sonuç tüm toplumu ilgilendiriyor. O yüzden mülkleri elinden alınan köylüler, Yırcalılar yalnız bırakılmamalı, olayın kendisi toplumsallaşmalı, siyasetin konusu halini almalıdır, 301 madenciyi ölüme götüren politikalardan kurtulmanın başka yolu yok.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’un çağrısıyla geçtiğimiz Pazartesi günü New York’ta toplanan İklim Zirvesi’nin, Türkiye’nin yeni Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katıldığı ilk uluslararası toplantı olması tarihsel açıdan ironik bir öneme sahip. İronik çünkü 12 yıllık Başbakanlık’tan sonra, Cumhurbaşkanlığı’na seçilen Erdoğan’ın başında olduğu Türkiye karbon salımlarını arttırmak konusunda rakipsiz bir performansa sahip. 12 yıllık hükümetin tek belirleyicisi olan Erdoğan’ın bu performans geçmişiyle katıldığı toplantıda söyleyecekleri de haliyle merak konusuydu.
Aslında toplantı beklenildiği gibi başladı ve devam etti. Sırayla söz alan Devlet Başkanları durdukları noktadan hareketle genelgeçer cümlelerle “görevlerini” yaptılar. Arada iklim değişikliğini derinden hisseden ülkelere sıra geldiğinde olayın ciddiyeti üzerinde kısaca duruldu. Diplomatik kelimelerle, kimsenin kimseyi dinlemedi boş bir salona doğru pazarlık yaptılar. Kömür ve petrole dayalı güçlü ülkelerle binlerce yıldır yaşadıkları ülkeleri su altında kalmakta olan Ada Devletleri’nin çıkara karşı yaşam pazarlığı… Ya da başka bir deyişle İklim Zirvesi öncesinde Dünya’nın sokaklarını dolduran halklarla, karbona dayalı enerjinin iktidar seçkinlerinin yaşam ve para pazarlığı…
Zirveye geri dönersek, sıranın Türkiye’ye gelmesini dört gözle bekliyorduk. Genel olarak İklim Zirveleri’ne oldukça düşük profilli bir katılım sergilemeyi adet edinen Türkiye’nin en yetkili ağızdan çizeceği tablo ve vereceği sözleri duymak Türkiyeli iklim aktivistleri açısından önemliydi. Sıra geldiğinde seçim mitinglerinde yaptığı gibi rakamlar vererek konuşmasını süsleyen Erdoğan’ın ortaya koyduğu “Türkiye ve iklim değişikliği ile mücadele” tablosu gerçekten göz kamaştırıcıydı. Bu tablonun güzelliğine pek uymasa da; Erdoğan bağlayıcı sözleşme gerekliliğinden bahsettikten sonra henüz ortada olmayan bu sözleşmeye çeşitli şerhler de koydu. Bu şerhlerin sebeplerinin ekonomik önceliklerle şekillendiğiyse konuşmanın genel ruhundan anlaşılıyor. Ekonomik öncelikler ile doğa (ve insan hayatı) karşı karşıya geldiğindeyse seçimin hangisinden yana olduğunu ise artık sadece Türkiye değil, Dünya da çok iyi biliniyor.
Biz tekrar göz kamaştırıcı tabloya dönersek %30 yenilenebilir enerjiye geçmeyi planlayan, 1990-2012 arasında karbon salımlarını %21 azaltmış bir Türkiye ortaya koydu Cumhurbaşkanı. Hem de bu rakamlara ormanlarla ilgili yapılan kapsamlı çalışmanın dahil olmadığını da ekledi. Demek ki azaltım rakamı %21’den de fazla çıkabilir. Peki gerçekten öyle mi? Biz bu kadar kusursuz bir tablo ile mi karşı karşıyayız yoksa gerçek bunun tam tersi mi?
Öncelikle %30 yenilenebilir enerji kısmına açıklık getirmek gerekli. Türkiye’nin resmi enerji istatistiklerine baktığımızda yenilenebilir enerji ve atıklar hanesinde 2012 yılında ortaya konan rakam %3.1. Peki bu %30 nereden çıkıyor? Anlaşılan o ki Türkiye Hidrolik Santralleri (HES) de yenilenebilir enerjinin içerisinde sayıyor. Bu şekilde de %27’lerde bir rakama ulaşabiliyor. HESlerin yenilenebilir enerji içerisinde sayılmaması gerektiğini ve iklim değişikliğinden kaynaklı kuraklık ve onunla birleşen HESlerin yarattığı bölgesel kuraklıklarla HESlerin şu anda bırakın yenilenebilir olmayı, durma noktasına geldiğini düşündüğümüzde Erdoğan’ın çizdiği tablo ile gerçek arasında çelişkiler ortaya çıkmaya başlıyor. Türkiye’nin neredeyse tüm kentleri susuzlukla mücadele ediyor. Bu durumda doğaya olabilecek en zararlı şekilde inşa edilen suya dayalı bir enerjiyi yenilenebilir diye sunmak mümkün değil.
Diğer bir rakam Türkiye’nin 1990-2012 yılları arasında ormanlarla ilgili çalışma katılmadan dahi %21 salım azaltımına gitmiş olmasıyla ilgili. Herhalde bu konuşma boş bir salona değil de konuyla ilgili insanlarla dolu bir salona yapılmış olsaydı bu cümleden sonra salonda büyük uğultular duyulurdu. Çünkü salım artış hızında Türkiye aralara saklanabilecek, gözden kaçabilecek bir istatistiğe sahip değil. Açık ara Dünya’da birinci. Yine Türkiye’nin resmi istatistiklerinden gidersek, Türkiye Haziran ayı başında, 1990 yılına göre karbon salımlarını %133.4 arttırdığını açıkladı. Bundan dört buçuk ay sonra ise Türkiye’nin en yetkili ağzı bu rakamın %21 azaltma olduğunu yapılan en büyük İklim Zirvesi’nde duyurdu. Peki her şey bu kadar açık ve ortadayken bu rakama nasıl ulaşıldı? Gerçekten enteresan bir hesaplama yöntemiyle. Şöyle ki; Türkiye 1990’da enerjisini sağladığı kaynaklardan aynı yüzdelerle 2012’de de enerjisini sağlasa mevcut durumdan ne kadar farklı olunurdu diye bakılmış ve o durumla, bugünü karşılaştırıp bu rakama ulaşılmış. Yani 1990’ın değil, hayali bir öngürünün altına düşülmüş durumda. Peki bunu bir gerçeklikmiş gibi açıklamayı nereye koyabiliriz?
Sonuç olarak Türkiye’den bakıldığında ortaya çıkan tablo ne %30 yenilenebilir enerjidir; ne de %21 karbon salımlarının azaltılmasıdır. İklim değişikliği ile yoğun şekilde mücadele eden, ekonomik ve sosyal sermayesini buraya yönlendiren bir ülkede elde edilebilecek bu rakamlar karşısında Türkiye’nin 2014 İklim Zirvesi’ne sunduğu gerçek rakamlar %3.1 yenilenebilir enerji ve karbon salımlarında 1990’a göre %133.4 oranında bir artıştır. Ortaya konan duruş da iklim değişikliğiyle gerçek bir mücadele yolunun değil; istatistiksel sihirbazlıklarla yapılacak bir mücadele yolunun seçilmesidir. Bu gibi bir yöntemle gerekli sayısal çıkarımlar yapıldığında zaten küresel soğumaya da ulaşılabilir. İklim Zirveleri’ne de gerek kalmaz.