Ana Sayfa Blog Sayfa 3695

Gezi’den Madagaskar’a Hindistan’dan Zambiya’ya Çevre Adaleti Atlası

Leah Temper tarafından the Guardian‘da yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Beril Özbaş‘ın çevirisiyle sunuyoruz

* * *

Yeni bir harita projesi dünya etrafındaki çevre protestolarını, büyüyen bir hareketi güçlü bir şekilde görselleştiriyor.

Çevre Adaleti projesi, doğal kaynaklar hakkındaki protestoların izini sürüyor. Fotoğraf: EJA
Çevre Adaleti projesi, doğal kaynaklar hakkındaki protestoların izini sürüyor. Fotoğraf: EJA

Banja Luka ve Bosna Baharı

2012 yılında Bosna Hersek’ in Banja Luka şehrinde sevilen bir yerel parkın tahrip edilip yerine iş merkezi yapılması planları üzerine protestolar başladı. “Bu park bizim” sloganı altında yeşil alanlarını korumak için birleşen insanların hareketi zamanla yolsuzluğa, ekonomik eşitsizliğe, sosyal hizmetlerin azalmasına karşı olan ve şeffaflık talebinde bulunan bir protestoya dönüştü. Her gün tehlike altındaki parkta toplanan tüm sosyal sınıflar ve dinlerden yüzlerce insan Bosna Baharı’nın parçası oldu. Bu Bosna Baharı, 1992-1995 savaşından beri tüm bileşenlerinin birbirine en fazla eklemlendiği sivil hareket olma ve insan onuru ve hesap verme sorumluluğu için verilen mücadeleyi temsil etme özelliğini taşıyor.

Banja Luka’ dan Türkiye’de Gezi Parkı‘na, Romanya’da Rosia Montana’ya, Hindistan’daki toprak savaşlarına toplumsal ihtilaflar giderek artan bir şekilde doğal kaynakların korunması ve ortak kullanım arazilerinin savunulması çerçevesinde gerçekleşiyor.

Madagaskar, Daewoo’ya karşı

Bu mücadelelerden biri, Daewoo şirketinin Madagaskar arazilerinin yarısını toprak gaspı yöntemi ile ele geçirip, elde ettiği ucuz gıda ve biyoenerjiyi ihraç ettiğini ortaya çıkardı ve Madagaskar‘da darbeye ve hükümetin devrilmesini tetikledi. Ancak ekolojik tahribatlar yapılırken çoğu zaman şiddetli bir baskıyla yerinden edilen, tehcir edilen insanlar ve altın madenleri, petrol çıkartılma faaliyetleri, plantasyonlar ve endüstriyel  tarımla ortaya çıkan kirlilik basında ender olarak yer buluyor. Ekonomik olarak dezavantajlı grupların maruz kaldığı ekolojik şiddet yeni bir haber değil ve sektörün devamlılığı için gerekli bir bedel olarak görülüyor.

İş bırakma istatistikleri birçok ülkede 19. yüzyılın sonlarından itibaren ve günümüzde küresel olarak Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından toplanıyor olmasına rağmen, hiç bir kurum çevre ile igili protestoların oluşumunu, harekete geçiş biçim ve içeriklerini ve ortaya çıkış sıklığını takip etmiyor. Bu mücadelenin daha iyi takip edilmesi ve anlaşılmasına dair doğan ihtiyaç bu çekişmeli konuyla ilgilenen Çevre Adaleti Atlası projesinin; ormansızlaştırılan alanlardan petrol arama bölgelerinde ortaya çıkan kirliliğe kadar çevreye olumsuz etkileri olan projeleri, projelere karşı ortaya çıkan direniş öykülerini kategorize eden ve konumlarını gösteren çevrim-içi interaktif haritanın ortaya çıkmasında etkili oldu.

Çevre Adaleti Atlası

Çevre Adaleti Atlası’nın amacı çevre ihtilaflarına dair bilgiyi daha erişilebilir hale getirmek ve ekonomik faaliyetlerin çevreye verdiği yapısal zararlara dikkat çekmek. Bu proje bilim adamları, eğitmenler ve gazeteciler önemli için bir kaynak; bilgiye ulaşmak için çevrim-içi bir alan; aktivistler, topluluklar, endişeli vatandaşlar için bir örgütlenme ve bilgi edinme ağı sunma özelliği de taşıyor.

Çevre Adaleti Atlası; Grain, Dünya Yağmur Ormanları Hareketi, Oilwatch International ve OCMAL gibi 20-30 yıldır bu konu hakkında mücadele eden Çevre Adaleti Örgütleri’nden etkilenilerek geliştirildi. Çevre Adaleti Atlası, Avrupa tarafından desteklenen ve çevre ihtilaflarını analiz eden 23 kurumu bir araya getirerek geliştirilen “Ejolt” isimli bir inceleme projesinin girişimi ile oluşturuldu. İhtilaflarla ilgili bilgiler iş birliği yapan aktivistler ve araştırmacılar tarafından oluşturuluyor ve  bu içerik Barselona Otonom Üniversitesi‘ndeki bir grup tarafından inceleniyor ve yönetiliyor.

Atlas şu ana kadar 1.400 ihtilafı belgelemiş durumda. Ayrıca ihtilafta yer alan aktörleri ve harekete geçiş biçim ve içeriğini açıklayan yüzden fazla filtreleme seçeneği mevcut. Harita pek çok yönden ortaçağ dünya haritalarına benziyor. Bunun nedeni ise bazı alanların haritalandırılmış, boş alanların haritalandırılmasına ise devam ediliyor olması. Yapılacak çok şey var ancak uzun vadede bu çalışma bugünkü çevre direnişinin niteliğini ve formunu kavramayı vadediyor.

Bu proje, ilk olarak, mücadelelerin ön safhalarında yer alanların genellikle çevreciler değil geçim kaynaklarını savunan topluluklar olduğunu, bu toplulukların hayatlarını etkileyecek projeleri tanıma ve projeler ile ilgili kararlara dahil olma haklarını savunduklarını ortaya koyuyor. Devletler ve şirketlerin yaptığı betimlemelerin aksine bu, ekonomik gelişme ve doğanın korunması arasındaki dengeyle ilgili değil. Gelişmenin anlamının kendisiyle, gelişme için neyin kurban edildiği ve buna kimin karar verdiğiyle ilgili. Kirlilik ne demokratik ne de renk körü.

Bu proje, ikinci olarak, ekonomik, materyal ve finansal akışların küreselleşmesinin direnişin küreselleşmesini nasıl beraberinde getirdiğini gözler önüne seriyor. Farklı konumlardaki hareketler gittikçe artan bir şekilde birbirine bağlanıyor. Çöp yakmaya karşı olan gruplar, çöp toplayan gruplarla bir araya geliyor ve geri dönüşümün ‘küresel ısınmayı yavaşlatacağını’ söylüyor. Foil Vedanta, Hindistan’da kutsal bir dağda boksit madeni aranmasıyla savaşan bir grup aktivist, şirketin tedarik zincirini Zambia’ya kadar takip ederek Vadenta şirketinin vergi kaçakçılığını ortaya koyuyor ve oradaki protestoların kıvılcımı oluyor. Uluslarötesi bir şekilde, ortaya çıkan yeni kesişme alanlarıyla gıda bağımsızlığından toprak gaspına, biyolojik yakıtlardan çevre adaletine çeşitli meseleler üzerinde çalışan hareketler birleşiyor ve beraber harekete geçmeye başlıyor.

Endişelerin küreselleşmesiyle sivil toplumun çok taraflı yönetişime katılımı artsa da sonuçlar genellikle gönüllü yönlendirici ilkelere dayalı, yaptırımdan uzak kalıyor. Şu anda müzakere edilmekte olan AB-ABD Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı gibi ticaret anlaşmalarının içerisine yerleştirilen yatırımcı-devlet uzlaşma mekanizmaları şirketlere devleti dava etme hakkı veriyor, ancak bu anlaşmalarda konumunu suistimal eden şirketleri sorumlu tutmanın bir yolu bulunmuyor. Amazon Ormanları’nı  tahrip ettiği gerekçesiyle Ekvador’daki en üst yargı makamları tarafından verilen 9,5 milyar Avro cezayı ödemekten kaçınmanın yolunu bulan Chevron vakası bunlardan yalnızca biri.

Kanıtların ortaya koyduğu gibi ‘kurumsal sosyal sorumluluk’ her derde deva değil ve kurumsal hesap verme sorumluluğu mecburi kılınana kadar ‘maliyetleri başarılı bir şekilde azaltma’ iş yapmanın tanımlayıcı özelliklerinden biri olarak kalacak.

Üçüncü olarak ihtilafların çeşitliliği, teknik anlamdaki yenilikler ve ‘doğaya paha biçme’ yoluyla kapitalizmin yeşillendirilmesinin çevre krizlerini çözemeyeceğini gösteriyor. Biyoyakıtlar, karbon dengeleme projeleri ve hatta iklim mühendisliği bile kuzeyli tüketiciler -bu kez güneylilerin atmosferik emisyonlarını emerek- güneydeki çevre alanlarını giderek daha fazla işgal ettiği sürece yeni anlaşmazlıklara yol açacak. Naomi Klein, büyüyen iklim kaosu ile ancak küresel ekonominin yeniden yapılandırılması ve nesillerarası adalet ve ardımıza bıraktığımız dünyaya dikkat çekerek başa çıkabileceğimizi güçlü bir şekilde belirtiyor. Çevre Adaleti Atlası’nda fiilen mevcut olan binlerce yerel ekolojik mülksüzleştirme karşıtı mücadele, hem toplumsal adaletsizlik hem de çevrenin tahribata uğratılmasının temelinde yatan gücün adaletsiz dağılımı ve demokratik katılım eksikliğine dair sistematik bir değişim için etkili bir çağrı yapıyor.

Bu hareketlerin güçlü yerleşik çıkarlar tarafından nasıl bir tehlike arz ediyor olarak görüldüğü, bu hareketleri bastırmak için kullanılan şiddet ve tepkinin yoğunluğundan anlaşılabilir. Haritadaki vakaların %30’undan fazlası tutuklamalar, öldürmeler, suistimaller ve aktivistlere karşı kullanılan diğer baskı çeşitlerini içeriyor. Birçok ülkede ‘çevre savunucularına karşı savaş’tan bahsetmek abartılı kaçmıyor.

Ayrıca şiddetli ihtilafların sayısı giderek artıyor. Bunun nedeni dünyanın an itibariyle geriye kalan doğal sermayesinin üzerinde asgari geçimini sağlayan yerli hakların yaşıyor olması. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış olan topluluklar da yaşam biçimlerini korumak için gittikçe artan bir şekilde mücadeleci taktikler kullanmaya meylediyorlar.

Yıkılma ve felaket hikayelerinin ötesinde, haritada kayıt altına alınan mücadeleler ihtilaflardan etkilenen toplulukların çaresiz kurbanlar olmadığını vurguluyor.  Verilen mücadeleler sadece savunma amaçlı ve tepki vermeye yönelik olmaktan ziyade ortak kullanım arazileri, enerji ve gıda bağımsızlığı, Buen Vivir, adalet ve yerel yaşama biçimleri için yapılan proaktif mücadeleleri kapsıyor.  Çevre, kapitalist gelişme modeli karşısında gittikçe artan bir hızla hüsrana dönüşüyor. Çevre Adaleti Atlası adı altında ekolojik direnişlerin izini sürmek, bu hareketlerin hem acilen hem de daha kapsamlı hareketleri tetikleyerek, asimetrik güç ilişkileriyle yüzleşme ve gerçekten sürdürülebilir olan ekonomik sistemlere yönelme potansiyelinin altını çiziyor.

Yazının İngilizce Orjinali

Yazar: Leah Temper

Yeşil Gazete için çeviren: Beril Özbaş

(Yeşil Gazete, Guardian)

Başka bir porno mümkün! – Tuğçe Yılmaz

Kadın hareketinin netameli davrandığı bir mesele “feminist porno”. Hikâyesi 30 yıl öncesine dayanıyor.

25.feminist porno

“Change Porn” (Pornoyu Değiştir) mottosuyla sektörde kendisine yer edinmeye çalışan feminist porno, başlarda tepkiyle karşılandı. Kadının aşağılandığı filmlerle bildiğimiz sektörde, başka türlü bir pornonun mümkün olabileceğini söylüyordu bu kadınlar. Oyuncusundan, yönetmenine dek, çoğu mücadelenin içinde yer alan aktivist kadınlar bunlar. Değişimin öncüsü olarak görülen Candida Royalle, bu sektördeki uzun süreli oyunculuk marotonundan sonra kameranın arkasına geçiyor ve motor! Royalle, sektördeki farklı yaklaşımı nedeniyle feministlerden de tepki topluyor. Kadını metalaştıran ve çoğu zaman aşağılayan, erkeğin cinselliğini ön plana çıkaran sektörde “yeni bir soluk” aranamayacağı ve aransa dahi, bu yaklaşımın sektöre güç sağlayacağı yönündeki görüşlerle Royalle, yoğun eleştiri yağmuruna tutuluyor. Royalle’in ardından gelen Erika Lust, bu yaklaşımı daha teorik bir düzleme oturtuyor ve dönem olarak kadın hareketinin dinamiklerini de daha iyi takip etmesi bakımından Royalle’den farklı bir etki yaratıyor. Erika, feminist bir aktivist. Feminist bir anne aynı zamanda, çocukları var. Erika, pornoyla üniversite yıllarında tanışıyor. Bir yandan zevk alarak izlediği bu görüntülerde, bir şey canını yakıyor. Erika bunu “Metalaştırıldığımı hissettim”, diye tarif ediyor. Kendi çocukları açısından düşündüğünde de, çocuklarının kötü ve cinsiyetçi pornoyla tanışmaması için elinden geleni yapacağını söylüyor.

Başka bir cinsellik ve başka türlü ilişkiler de mümkün

Ergenlik dönemine girdiğimizde – veya daha erken – hepimiz bir şekilde pornoyla tanışıyoruz ve çoğumuz, ilk cinsel deneyimimizi pornolardan gördüğümüz gibi yaşıyoruz. Dolayısıyla erkeği kaba ve sert gördüğümüz bu pornolarda, bir beis görmüyoruz. Hatta belirli bir bilince erişene dek bunda bir beis görmemeye devam ediyoruz. Ama sonraları fark ediyoruz ki, başka bir cinsellik mümkün ve başka türlü ilişkiler de mümkün. Kadının zevkinin esas alındığı ve çoğu zaman kadının isteklerinin gerçekleştiği cinsellikler de mümkün.

Feminist porno örneklerine bakacak olursak, Erika Lust’tan başlamak yerinde olacaktır. Erika’nın filmlerinde klasik pornoda gördüğümüz kaba erkekler yok. Kadının yüzüne akıtılan spermler yok. Erika’nın çoğu filminde bir hikâye var ve filmlerde rol alan kadınlar gülümsüyor. Bazen bir kadın dakikalarca mastürbasyon yapıyor ve sadece onu izliyorsunuz. Mastürbasyon yapan kadın, başka bir kadını hayal ediyor. Lezbiyen ilişki de var filmlerde. FFM ilişkide ise, genelde, kadınların isteğinin gerçekleştiğini görüyoruz. Hal böyleyken, porno sektöründe de kadınların olmasına neden karşı çıkıyoruz, sorusu akla geliyor. Çünkü varız. Edebiyatta da varız, sinemada da, mecliste de. İşin içerisine cinsellik girince mi karşı çıkıyoruz bazı şeylere? Dışsallaştırmaya çalıştığımız ve kovduğumuz ahlakçılıkla aynı tarafa mı düşüyoruz ya da bu sektöre, seks işçiliğine baktığımız gibi mi bakıyoruz? Acaba klasik solcuların, seks işçilerini eleştirdiği yerden mi eleştiriyoruz bu kadınları, hakikaten, o klasik solcularla aynı düzlemde mi konumlandırıyoruz kendimizi? Var olan bir piyasayı kaba saba, şoven, erkek pornolara terk etmek mi mantıklı olan? Gey pornolara bir eleştiri getirmezken lezbiyen, feminist pornoları neden dışlıyoruz?

Porno izliyoruz ve sektör yüzünden leş porno izliyoruz. Bize yakın bir insanın çektiği pornoyu izlemekten elbette büyük keyif alacağız. Farklı bir cinsel ilişkiyi ve farklı bir erotik film algısını, bir şeyleri yeniden üretmek ve “sömürü”nün devamı gibi algılamak, bünyesinde büyük sorunlar barındırıyor. “Pornoyu Değiştir” mottosuyla yola çıkan bu kadınları cesaretlerinden ötürü tebrik etmek gerekirken, onlara yönelik ithamlarda bulunmak pek akıl kârı değil sanırım. Çünkü buradan konuştukça, dışladığımızı sandığımız ahlâkçılığımız, kafasına vurdukça su yüzüne çıkmaya çalışıyor, gibi geliyor bana ve tüm bu eleştirilere rağmen, farklı bir pornonun mümkün olduğunu bilmek, açıkçası mutluluk veriyor.

Bu yazı kaosgl.org/ dan alınmıştır

26

 

Tuğçe Yılmaz

 

Enerji Bakanına açık mektup – Aysen Ataseven

Sayın Enerji Bakanı,

Akdeniz ve etrafında yaşayan tüm canlıları yok etme riskini göze alarak kalkıştığınız Akkuyu nükleer santral girişimi bize son derece mantıksız ve hoyrat görünüyor. “İnsan gerçekten hayret ediyor.” Kendinizde bu hakkı nasıl buluyorsunuz?

Siz, Soma ve Ermenek facialarını engelleyecek tedbirler almakta aciz kaldığınız gibi, sorumlulardan hesap da sormadınız. Siz de bakan olarak bu konuda hesap veremediniz. İstifa da etmediniz. Fıtrat diyip konuyu kapatamazsınız.

Siz, bize TC tarihine geçen en geniş çaplı ve uzun süreli elektrik kesintisini yaşattınız ve sebebini bile açıklayamadınız. Bunun üzerine de istifa etmediniz.

Şimdi kalkmış nükleer santral kuracağız diyorsunuz. Hangi ehliyetle kendinizde bu cesareti buluyorsunuz? Gerçekten hiç düşünmüyor, hiç sıkılmıyor musunuz?

Siz enerji politikasını insanların can güvenliğini sağlayarak yönetemiyorsunuz. Yönetebiliyor musunuz? Hayır, malesef, gerçekler ortada. Nükleer konusu şaka değildir. “Fıtrat”ında bölgesel ve yıllarca süren yok ediş vardır. Koca bir Akdeniz’i ve etrafındaki tüm yaşamı “yatırım riski” olarak ele aldığınız hesaplarınızı kontrol ediniz.

Parayı ne çok seviyormuşsunuz!

Biz Akdeniz’in insanı, ağacı, kuşu, böceği, balığı, yosunu, taşı, toprağı hep beraber bu işin karşısındayız.

Biz parayı o kadar da çok sevmeyiz. Arkamızdan kimse beddua okumasın isteriz. Hesabını verebileceğimiz bir hayat yaşamak isteriz. Yalan dünya der, mütevazi gezeriz. Yeryüzündeki yaşama hürmet ederiz. Onu riske atacak bir şey yapmayı haddi aşmak kabul ederiz. Soluduğumuz havaya, içtiğimiz temiz suya, yediğimiz zeytine şükretmesini biliriz. Kara toprağa şarkı söyleyenler bizim atalarımız olur. Ağaçlar bizim huzurumuzdur. Hayvanlar dostlarımızdır. Kuşağımız adına doğaya ve insanlığa karşı görevimiz, bu projeyi durdurmaktır. Bu partiler üstü bir konu, bunu kişiselleştirmeyin.

Bunları düşünün! Siz de bu toprakların insanısınız, bir uzaylı değilsiniz. Anlayabilirsiniz.

Nükleer santral projelerinden artık vazgeçin.

Enerji tasarrufu, verimlilik ve makul bir yenilenebilir enerji yaklaşımı ile yeni bir sayfa açabiliriz.

Türkiye bundan çok daha iyi bir enerji yönetimini hak ediyor.

 

23.Aysen-Ataseven-yeşil-gazete

 

Vatandaş: Aysen Ataseven

Avrupa Parlamentosu da Ermeni Soykırımını kabul etti

0

Avrupa Parlamentosu dün Türkiye için tarihi bir karar alarak 1915 Ermeni Soykırımı karar tasarısını kabul etti.

Papa Francis’in Ermeni Soykırımını tanıyan ve 1915’te yaşananları 20. yüzyılın ilk soykırımı olarak nitelediği konuşmasının ardından Avrupa parlamentosunun Soykırım kararı üzerine Ankara’dan sert tepkilerin gelmesi gecikmedi.

22.avrupa parlamentosu

Avrupa Parlamentosunda 1915 olaylarını “soykırım” olarak nitelendiren karar tasarısı oy çokluğuyla kabul edildi. Tasarıda, “1915-1917 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu topraklarında gerçekleşen trajik olayların ‘soykırım’ olduğu” belirtiliyor. Türkiye’ye 1915 olaylarını “soykırım” olarak tanıma ve arşivlerini açma çağrısı yapılıyor.

Ayrıca, “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun taziye içeren ve Osmanlı Ermenilerine yönelik zulümleri tanıyan açıklamalarının doğru yönde atılmış bir adım olarak değerlendirildiği” belirtiliyor.

Tasarıda, “Türkiye ve Ermenistan, Avrupa ulusları arasındaki başarılı uzlaşma örneklerini kullanmaya ve halklar arası işbirliğini odağa yerleştiren bir gündem izlemeye davet ediliyor”.

Tasarının kabul edilmesi üzerine Dışişleri Bakanlığı’ndan AP’yi eleştiren bir açıklama geldi. Açıklamada

“Türkiye-AB ilişkilerinin gelişmesine engel çıkarmakla tanınan Avrupa Parlamentosu, daha önce de denediği gibi, 1915 olayları konusunda yeniden tarih yazmaya heveslenmiştir. Bu heves, Türk karşıtı Ermeni propagandasının klişelerini harfiyen tekrarlayan, 15 Nisan 2015 tarihli gülünç bir karar metniyle sonuçlanmıştır.”

“Avrupa Parlamentosu kabul ettiği kararla, zamanında uluslararası hukukla bağdaşmaz şekilde ve yetki alanını aşarak yapmış olduğu hatayı tekrarlamıştır. Tarihi ve hukuku katleden bu metni kabul edenleri ciddiye almıyoruz.” deniliyor.

Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan da kararı twitter mesajlarıyla eleştirdi:

Yalçın Akdoğan, “AP kıymet-i harbiyesi olmayan son kararıyla sözünün ağırlığını ortadan kaldırıyor. Goygoyculuk yaparak ciddi konular ele alınamaz” dedi ve ekledi:

Avrupa Birliği Bakanı Volkan Bozkır da AP’nin kararıyla ilgili bir açıklama yaparak “Avrupa Parlamentosu Genel Kurulu’nun bugün (15 Nisan) 1915 olayları konusunda kabul ettiği karar tarihi ve hukuki gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Bu tür kararlar, Türkiye ve Türk milleti için yok hükmündedir” ifadelerini kullandı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da AP kararına tepki göstererek “bir kulağımızdan girer, öbür kulağımızdan çıkar “ dedi ve Türkiye’de çalışan 100 00 civarındaki Ermenistan vatandaşının sınırdışı edilebileceğini ima etti.

 

(BBC – Yeşil Gazete)

Bursa’da Akkuyu protestosu : #NukleerSantralİstemiyoruz

0

Bursa Kent Savunması’nın çağrısı ile Bursalı çevreciler, Mersin Akkuyu Nükleer Santrali’nin yapımına ve santralin temel atma töreninde yaşam hakkı savunucularına yönelik saldırılara karşı “Nükleere İnat, Yaşasın Hayat!” demek için Heykel’de biraraya geldiler.

Bursa Kent Savunması adına basın açıklamasını yapan Elif Güven, yaşamı, havayı, suyu, toprağı, tüm canlıları, yüzyıllar boyunca radyasyona mahkum etmiş olan Çernobil katliamının 29. yılında, Çernobil nükleer santralini kuran Rosatom şirketinin Akkuyu’ da da Nükleer santral kurduğunu belirtti.

21

Güven, “Güçlü Türkiye’nin Yeni Enerjisi” söylemli bildbordları ile tüm şehir ve yolların donatıldığını, Nükleer santral görsellerinin hiç kullanılmadığı bilbordlarda çocuklar ön plana çıkartılarak algı yönetilmeye Nükleer santrallerin aynı çocuklar gibi masum gösterilmeye çalışıldığını ifade etti.

Bütün ölümlere ve bilimsel verilere rağmen, devlet tarafından üstü örtülerek yok sayılan Çernobil’in ve sonrasında Fukuşima’nın etkilerinin halen sürdüğünü belirten Güven, ‘’Çernobil’in sonucunda bilimsel araştırmalar Karadeniz’deki kanser oranlarındaki artışı gösterirken “Radyasyonlu çay daha lezzetlidir” diyerek kameraların karşısında çay içen zihniyet devam ediyor’’ dedi.

20‘’Nükleer santrali evdeki tüp gaza indirgeyen, “Bekarlık nükleerden daha risklidir” diyerek Sinop’a, Mersin’e ve İğneada’ya nükleer santral yapmak, Karadeniz’i ve Akdeniz’i nükleer atık çöplüğüne çevirmek isteyen iktidar; sözde enerji ve kalkınma yalanlarıyla doğayı ve yaşamı hiçe sayan projeler üretmeye devam ediyor şeklinde konuşan Elif Güven, “Akkuyu Nükleer Santrali için sahte imzayla ÇED raporu hazırlanması gibi pek çok usulsüzlük normalleştiriliyor. ÇED raporuna karşı yaşam savunucularının açtığı dava devam ederken inşaatın yapımına başlanıyor. Yoğun reklam çalışmalarıyla nükleer santrale karşı tepkiler azaltılmaya çalışılıyor. Çok sayıda doğa ve yaşam düşmanı projeden tanıdığımız Cengiz İnşaat tarafından Akkuyu nükleer santralinin ilk temelleri atılıyor” dedi.

Bursa’daki yaşam savunucuları olarak Akkuyu’ da ki direnişi selamladıklarını dile getiren Bursa Kent Savunması adına konuşan Güven, “Bursa’da kentini, doğasını ve yaşamı savunmak için bir araya Bursa Kent Savunması adı ile gelen bizler; ne Akkuyu’ da, ne Sinop’ da, ne de İğneada’ da Nükleer santral yapılmasına izin vermeyeceğiz. Nükleersiz bir Türkiye ve yeryüzü için mücadele edeceğiz. Yağma, talan ve katliam projelerine karşı doğayı ve yaşamı savunmak için herkesi, nükleere karşı birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz” şeklinde sözlerini noktaladı.

 

Haber: Serdar Esen

(Yeşil Gazete)

 

Alman Yeşiller’inden esrar yasası: Ot içelim ama doğru şekilde

Spiegel Online‘da 4 Mart 2015’de yayınlanan yazıyı Hakan Ozan Erzincanlı‘nın derleme çevirisi ile sunuyoruz

* * *

Vergi gelirlerinde milyarlar, polisin iş yükünde hafifleme: Yeşiller – sıkı şartlara bağlı olarak ve gençler hariç tutularak – kenevirin serbest bırakılması çağrısı yapıyor. İlk defa ortaya bir kanun tasarısı çıkarılıyor.

Yeşiller partisi yıllardır Alman ilaç politikasında, özellikle esrar konusunda bir dönüşüm çağrısı yapıyor. Küçük parlamenter girişimler ve bazı bireysel eylemlerle geçen on yılın sonunda, ilk kez Yeşiller tam bir kanun tasarısı teklifi sunuyor. Söz konusu teklif bu ayın sonunda kadar Almanya Federal Parlamentosuna sunulmuş olacak.

18.alman-yesillerinden-esrar-icelim-ama-dogru-sekilde-yesil-gazete

“Esrar Kontrol Kanunu (CannKG) Taslağı” adlı 71 sayfalık taslak metin ile esrar, kubar gibi kenevir ürünleri alış-verişi, tüketimin suç olmaktan çıkarılışı ve aynı zamanda gençleri koruyucu önlemlerin arttırılması düzenleniyor. Yasanın amacının aynı zamanda “esrarı organize suç örgütlerinin elinden almak” olduğu belirtiliyor. Her dört yılda bir yasanın parlamento tarafından gözden geçirilmesi öneriliyor.

Söz konusu kanun taslağının önemli noktaları şunlar:

Tüketim: Yetişkinler şahsi kullanım için 30 grama kadar esrar alabilir veya üç kenevir bitkisi alabilir veya sahip olabilir. 18 yaş altı çocuk ve gençlerin esrar alması ya da buna sahip olması yasaktır.

Üretim: Esrar üretimi, satışı ve ticareti sıkı kontrol altındadır. Ayrıca resmi izin gerekmektedir. Bu izinler sadece özel kontrollerle verilir. Dahası dokümantasyon, raporlama gereklilikleri ve emniyet tedbirleri mevcuttur.

Satış: Satış sadece esrar mağazalarında gerçekleşir. Internet üzerinden ve sigara gibi makineler ile satış mümkün değildir. Satış yerleri, özellikle gençlerin korunması amacıyla sıkı kurallara tabidir. Bu sebeple 18 yaşından küçüklerin bu mağazalara girmesine izin verilmez. Ayrıca çalışanlar özel bir eğitim almış olmak zorundadır.

Tüketici koruma: Kenevir ürünleri, sadece temiz kenevir bitkisinden elde edilir. Satış için sıkı etiketleme ve markalama şarttır. Pakette gençlerin korunması ve bağımlılık tehlikesi yanı sıra dosaj ve etkiye dair bilgilendirme bulunur. Reklam sıkı şekilde yasaklanmıştır.

Vergilendirme: Ürüne göre gram başı 4 avrodan 6 avroya kadar değişen tüketim vergisi uygulanmalıdır. Böylece fiyat, mevcut karaborsa fiyatlarına yakın olur.

Araç kullanımı (trafik): Alkolde olduğu gibi bir limit olmalıdır. Öngörülen limit mililitrede beş nanogramdır. Cezalandırma alkolde olduğu gibidir.

Bu Almanya Federal Parlamentosuna sunulan ilk esrar yasası olacaktır. Son yıllarda gitgide artan sayıda uzman, Almanya’ da esrar reformu yapılması gerektiği yönünde görüş bildirmekte, bu sebeple diğer partiler de bu konuyu tartışmaktadırlar. Ayrıca ABD’ nin bazı eyaletleri (1) yanında Portekiz (2), Uruguay (3) gibi ülkeler de hali hazırda bu tip yasa değişikliklerine gitmektedir. Çarşamba günü İngiliz başbakan vekili Nick Clegg’ in yaptığı benzer bir çıkış da herkesin malumudur (4).

Ancak Almanya’ da özellikle birlik partisi ve SPD içerisindeki muhaliflerin sayısı hala çoktur. Bu sebeple Yeşiller’ in önerisi parlamentoda çoğunluk bulamamaktadır. Ancak Yeşiller bu reform ile yürütme ve yargı organlarının yükünün büyük oranda hafifleyeceğini bildirmektedir. Dahası yıllık iki milyar avrodan fazla ek vergi geliri beklenmektedir.

Şimdi, bu işin öncüleri olan gedikli yeşil politikacı Harald Terpe ve başkan vekili Katja Dörner parlamentoda yoğun bir tartışma başlamasını ummaktadırlar. Dörner “şimdi diğer gruplarda da büyük bir açıklık var” diyor.

Eğer federal hükümetin esrara ağrı kesici olarak izin verme planları gerçekleşirse söz konusu yasa işlevsizleşecek. Buna rağmen Yeşiller bu fikri de destekliyor.

Söz konusu Esrar Kontrol Kanunu (CannKG) Taslağı (Almanca, 390 KByte)

Kaynaklar:

(1) http://www.uflenti.com/showthread.php/esrarin-yasal-oldugu-amerikan-eyaletleri-ve-kanunlari-1595.html

(2) http://en.wikipedia.org/wiki/Drug_policy_of_Portugal

(3) http://www.gazetevatan.com/uruguay-da-marihuana-yasal-672878-dunya/

(4) http://www.dailymail.co.uk/news/article-2973969/Nick-Clegg-makes-controversial-election-vow-decriminalise-skunk-cannabis-despite-research-linking-mental-illness.html

 

Yazının Almanca Orjinali

Yeşil Gazete için çeviren: Hakan Ozan Erzincanlı

(Yeşil Gazete, Spiegel Online)

İklim değişikliği deniz memelilerinin doğal yaşam alanlarını tehdit ediyor

 

Tim Radford tarafından Climate News Network‘de yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Zeynep Ersoy‘un çevirisiyle sunuyoruz

* * *

Üç tür balina, altı çeşit fok, deniz ve kutup ayısının ortak özellikleri şunlar: bunların tümü deniz memelisi, tümü savunmasız,  tümü hayatta kalabilmek için kutup bölgesine bağımlı ve biyologlar onlar hakkında şaşırtıcı derecede az bilgiye sahip.

17.iklim-degisikligi-deniz-memelilerini-tehdit-ediyor-yesil-gazete
Fotoğraf: Joel Garlich-Miller/USFWS Flickr

 

Kutup bölgesi; gezegenin geri kalanından iki kat daha hızla ısınmaya devam ediyor. Bu  nedenle, deniz memelileri gelecekte iklim değişikliği kaynaklı habitat kaybından daha fazla etkilenebilirler.

Şu anda vurgulanan, sadece olasılığı belirten kelimeler olsa da, en büyük zorluk gerçeklerin oluşturulmasında.

Washington Üniversitesi,  Kutup Bilim Merkezi’nde çalışan Kristen Laidre liderliğinde gerçekleştirilen ve Koruma Biyolojisi dergisinde yayınlanan araştırmada deniz memelilerinin karasal memelilerle karşılaştırıldığında daha fazla tehditle karşı karşıya kaldığı ve haklarında daha az veriye sahip olunduğu belirtiliyor.

Narwhal,  Morina ve Grönland balinaları; halkalı, sakallı, benekli, balonlu foklar ve kutup ayıları özellikle buz örtüsüne bağımlı oldukları için daha savunmasızlar.

Önemli avcılar

Tüm bu hayvanlar, Kuzey Kutup Dairesi’nin kuzeyindeki sularda ve buzullarda yaşayan çok önemli yırtıcılar. Ayrıca bu hayvanlardan bazıları bölgede yaşayan birçok yerel topluluk için de av ve turistik açılardan da önem yaşıyor.

“Bu türler insanlar için sadece iklim değişikliğinin simgeleri değil, aynı zamanda ekosistem sağlığının kilit göstergeleridir.”diyor Dr.Laidre. Dr.Laidre’ye göre şu anda pek çok tür için eksik olan doğru bilimsel veriler 21. Yüzyılda bu türlerin korumasında bilinçli ve etkili kararlar alınmasında anahtar bir göreve sahip olacak.

Bu bağlamda araştırmacılar, bu hayvanların popülasyonları hakkında bildikleri ilk kapsamlı araştırmayı yapmak için ve yerel habitatlarınının değişiyor olabileceği bilgisiyle yola çıktı.

Çalışmada kutup bölgesi 12 ayrı bölgeye bölündü ve her bölgede popülasyon sayılarına ve buz üstündeki yerel mevsimsel değişimdeki trende bakıldı.

11 türün farklı 78 popülasyonu tespit edildi ve popülasyon sayıları için tahminler geliştirildi. Tahminlere göre bölgede (Ungava Koyu, Kanada) milyonlarca halkalı balina ve birkaç yüz bin beluga balinası yaşıyor.

Birçok durumda, araştırmacıların herhangi bir türün yerel popülasyonlarının stabil, azalan veya artan durumda olup olmadığı konusunda bir tahminde bulunması için bile çok az bilgi bulunuyordu. 11 türün 78 popülasyonunun trend tablolarında, “bilinmiyor” kelimesi 60 kezden fazla geçiyordu.

Araştırmacılar ayrıca bölgedeki buz örtüsünündeki önemli azalmaları da  kaydetti. Deniz buzu, doğal olarak her kış ilerler ve baharla birlikte geri çekilir.  Ancak, insan kaynaklı artan sera gazı emisyonları nedeniyle artarak devam eden küresel ısınma, buzun ilerleme ve geri çekilme düzenini çarpıcı bir biçimde değiştirdi. Bazı iklim senaryolarına göre 2040’da  kutup bölgesi her yaz daha az buz örtüsüne sahip olacak.

Değişim artık görünür düzeyde.  Çoğu bölgede,  bilim insanları yaz döneminin yaklaşık 5-10 hafta uzadığını ortaya çıkardı.  Rusya Barents Denizi’nde yaz buz örtüsü süresi artık 30 yıl önce olduğundan 20 hafta daha uzun.

Bu durum, kutup ayısı ve onların avı olan foklar için bir tehdit oluşturmakta. “Bu hayvanların, yiyecek ve eş bulabilmek, çoğalmak ve yavrularını büyütmek için  ve hayatta kalabilmek için buza ihtiyaçları var. Buz onlar için bir yaşam platformu niteliğinde. Bu yüzden, eksikliğini çok açık bir biçimde hissederler.” diyor Dr.Laidre.

Öte yandan, buz örtüsü kaplamasındaki azalma balina türleri için- en azından bir süre için- faydalı olabilir. Açık su daha geniş beslenme çeşitliliği, daha fazla verimliliğe neden olup, balinalara daha fazla gıda sunabilir.

Bilim insanlarının, Arktik deniz memelilerinin korunması ile ilgili biyologlar, yerel yönetimler,  kamu kurumları ve uluslararası kuruluşlar için bir dizi genel önerisi var. Ayrıca, tüm gezegen için önemli mesajları da var.

Dr Laidre’nin söylediği gibi bizler çeşitli koruma tedbirleri koyabilir ve korunan türler için yasal mevzuatlar oluşturabiliriz.  Fakat, bunların hiçbiri kutup bölgesindeki iklim değişikliği kaynaklı  habitat  kaybını etkileyen asıl faktöre değinmiyor. Yapılacak tek şey sera gazlarının düzenlenmesi.

 

Haberin İngilizce Orjinali

Haber: Tim Radford

Yeşil Gazete için çeviren: Zeynep Ersoy

(Yeşil Gazete, Climate News Network)

Şirketler değil su yolunu bulsun! – Oya Ayman

su hakkıKöprülerin altından çok sular aktı… Orhan Veli, ”peynir ekmek değil ama acı su bedava” diyeli yarım asırdan fazla zaman oldu. Bir zamanlar köprülerin altından akan derelerin suyu şimdilerde HES şirketlerinin döşediği borulardan süzülüyor. Elli yılda o kadar çok şey değişti ki, parası olmayana su da yok, ekmek de… Ama su yolunu buluyor… Ve son zamanlarda kirletilen, önü kesilen dereler, kuruyan kaynaklar, kabaran faturalar arasından ”şirketler değil, su yolunu bulsun” sesleri yükseliyor. Suya erişimin yaşam hakkı olduğunu savunanlar, suyun önündeki engelleri kaldırmak için çaba gösteriyor.

BEDAVA SU VERİNCE HAKKINDA DAVA AÇILMIŞTI

Onlardan biri de Dikili Belediye eski Başkanı Osman Özgüven. 2008 yılında, 10 tona kadar suyu ücretsiz verdiğini açıkladığında, kamuyu zarara uğratmaktan hakkında dava açıldı. Çünkü kanun, musluktan akan suyun yönetim ve işletme giderlerini kullanıcıya yüklüyor, üstüne belediyenin kâr koymasını da zorunlu kılıyordu. İki yıl süren mahkeme, Özgüven’in iddia edilenin aksine uygulamalarında kamu yararı gözettiği için beraat etmesine karar verdi. Kanuna karşı gelmemek için, belirli bir miktara kadar kullanılan suya karşı1 kuruş bedel belirleyen Özgüven, ”Bu uygulama sayesinde Dikili’nin hiç su sıkıntısı çekmediğini, aksine tasarruf ettiğini” söylüyordu. Ancak geçen yıl Dikili İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlandıktan sonra, su faturalarında İzmir Su ve Kanalizsayon İdaresi’nin (İZSU) tarifeleri uygulanmaya başlandı.

ANTALYA BELEDİYESİ İLE ŞİRKETLER KARŞI KARŞIYA

Dikili’de belediyenin vatandaşa teslim ettiği su hakkı, Antalya’da, bu kez belediye tarafından vatandaşın elinden alınıp özel şirketlere verildi. 1996 yılında su ve hıfzıssıhha hizmetleri, Suez adlı Fransız su şirketi ve ENKA Holding konsorsiyumuna devredildi. Amaç, kayıp-kaçak oranlarını azaltmak ve halka temiz, kaliteli suyu ödenebilir bir ücrete sağlamaktı. Ama beklenen olmadı. Su fiyatları arttı, su kaçağında ise kayda değer bir azalma olmadı. Hedeflere ulaşılamayınca özelleştirme antlaşması 2002’de fes edildi. Şirketler Antalya Belediyesi’ni, belediye de şirketleri dava edip tazminat istedi. Dava hâlâ sürüyor. Dikili ve Antalya dünyada giderek yaygınlaşan bir eğilimin Türkiye’deki örnekleri. Hem İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, hem de Toprak Ana’nın Hakları Bildirgesi’nde su hakkı, yaşam hakkının bir parçası olarak kabul ediliyor. Bu haktan hareketle pek çok insan, içtiği ya da kullandığı suyun bir mal gibi satılmasına karşı çıkıyor. Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’nin (TMMOB), 2009 tarihli Su Raporu’na göre, son 20 yıllık süreçte gelişen ve suyu metalaştıran küresel politikalar sonucunda dünya nüfusunun yüzde 5’i, suyunu uluslararası şirketlerden alıyor. Bu şirketler suyu, yaşam için gerekli bir varlık olarak değil, pazar mekanizmalarıyla yönetilecek ekonomik bir kaynak olarak görüyor.

35 ÜLKE KAMULAŞTIRMAYA GERİ DÖNÜŞ YAPTI

Buna karşın özel şirketlerin taahhütlerini yerine getirmemesi sonucu, dünyanın pek çok ülkesinde sular yeniden kamulaştırılıyor. Son 15 yılda, 35 ülkede, en az 180 bölgenin suyu, yeniden belediyeleştirildi. Bu hizmetlerin yeniden belediyeleştirildiği büyük şehirler arasında Accra (Gana), Berlin (Almanya), Buenos Aires (Arjantin), Budapeşte (Macaristan), Kuala Lumpur (Malezya), La Paz (Bolivya), Maputo (Mozambik) ve Paris (Fransa) bulunuyor. Türkiye’de de ise temiz su varlığının sınırlı oluşu, iklim değişikliği sonucu kuraklık tehdidi, derelere yapılan devasa HES’ler ve artan kirlilik, suya erişim yollarını daha da dolambaçlı hale getiriyor. Suyun bir piyasa değeri olması karşısında yaşam hakkını savunanlar, özelleştirilen suların yeniden kamulaştırılması için çaba gösteriyor. Sosyal Değişim Derneği, Hasankeyfi Yaşatma Girişimi, Küresel Eylem Grubu ve Sosyal Demokrasi Vakfı, 2012’den beri yürüttükleri imza kampanyası ile, sudan kâr elde etmenin temiz suya erişim hakkını ihlâl ettiğine dikkat çekiyor. Kampanyaya katılan yaklaşık 6 bin kişi, “Kâr için değil, yaşam için su” diyor ve taleplerini dile getiriyorlar: “Su hakkı anayasal güvence altına alınsın. Temel ihtiyaçlara yetecek miktar ve kalitede su ücretsiz olarak verilsin. Temiz, güvenilir ve içilebilir nitelikte su, şebeke sularından sağlansın.”

SUYU TİCARİ YAPAN YASALAR KALDIRILSIN

Türkiye’de suyu ticari bir meta haline getiren pek çok yasa var. 2560 sayılı İSKİ Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un 23. maddesi ve 4736 sayılı Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Ürettikleri Mal ve Hizmet Tarifeleri ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 1. maddesi, suyu ticarileştiren düzenlemelerden sadece ikisi. Birinci düzenleme, suyun bedava veya indirimli dağıtılmasını suç olarak belirliyor. İkincisi ise suyu kullanan vatandaşlardan suyun temizlenmesi ve evlere kadar getirilmesi gibi her türlü işlemin masrafına ek olarak belirli oranda bir kârı geri almayı şart koşuyor. Yani suyu ticaretin metası, belediyeyi de ticarethaneye dönüştürüyor. Su Hakkı Kampanyası, su tarifesinin belirlenmesinde kârı esas alan bu iki düzenlemenin de yürürlükten kaldırılmasını talep ediyor. Temiz suya erişim hakkının engellenmesi aynı zamanda sağlıklı yaşam hakkının engellenmesi anlamına geliyor. Faturasını ödeyemeyen vatandaşın suyu kesilip, su sayacı sökülüyor. Dolayısıyla evine kadar gelen suyun parasını ödeyemeyenler, sağlıklı bir yaşam hakkından da mahrum bırakılıyor.

TEMEL İHTİYAÇ İSE BEDAVA OLMALI

İSKİ, Ocak ayından bu yana az su kullanandan (10 m³’e kadar) daha az ücret alma yöntemini hayata geçirdi. İzmir, Mersin, Kocaeli gibi bazı şehirlerde de uygulanan bu yöntem suyun tasarruflu kullanılması açısından iyi bir uygulama olsa da, Su Hakkı Kampanyası’ndan Akgün İlhan, yaşamsal ihtiyacı karşılayacak belirli bir miktara kadar suyun ücretsiz sağlanması gerektiğini söylüyor: ”İstanbul’daki suyun yüzde 82,16’sı meskenlerde kullanılıyor. Vatandaş evindeki suyla içme, temizlik gibi temel ihtiyaçları karşılıyor. Burada ticari amaçlı değil, su hakkı çerçevesinde değerlendirilmesi gereken bir kullanım söz konusu. Dolayısıyla bu tip kullanımın belirli bir miktarı, belediye tarafından ücretsiz sağlanmalı. Ticarethane, sanayi ile inşaat tipi aboneler ise yeni kademeli tarifelendirmeden muaf tutuluyor. Dolayısıyla suyu mesken tipi abonelere göre çoğu zaman daha şiddetli biçimde kirleten abone grupları, su tasarrufu sorumluluğundan sıyrılmış oluyor.”

İSTANBUL’UN SUYU YURTDIŞINA SATILIYOR

Türkiye kişi başına düşen bin 519 m³’lük su miktarı ile ”su sıkıntısı çeken” ülkeler arasında. Artan kentsel nüfusla birlikte, içme suyu arzında sıkıntı yaşanırken, büyük v şehirlerde ortaya çıkan sıkıntılar, havzalararası su transferiyle giderilmeye çalışılıyor. Bu sıkıntılar nedeniyle Melen Çayı’ndan su transferi gibi su ihtiyacını uzak coğrafyalardan sağlamaya çalışan İstanbul Büyükşehir Belediyesi, diğer yanda kendi şirketinin işlettiği Hamidiye A.Ş. kanalıyla beş kıtada 42 ülkeye içme suyu ihraç ediyor. Türkiye’de, en fazla su, yüzde 73 ile tarım sektöründe kullanılıyor ve bu sektörde suyu verimli kullanan sulama yöntemleri yaygın değil. Gerek salma sulama gibi yanlış sulama yöntemleri, gerek suyun hatalı yönetilmesi ve aşırı kullanım, yeraltı su seviyesinin giderek düşmesine neden oluyor. Konya Ovası’nda 30 bin ruhsatlı kuyunun yanında 50 bini aşkın ruhsatsız kuyu nedeniyle yeraltı suları kullanılamayacak duruma geldi. Hükümet, yeraltı sularının aşırı kullanımını engellemek için 2016 yılından itibaren yeraltı suyu kuyularına sayaç taktırmayan çiftçilerin kuyusunu kapatma kararı aldı. Bu uygulama, çiftçinin ne kadar su kullandığını kontrol etmekle birlikte, sulama suyunun da içme suyu gibi ücretlendirileceği anlamına geliyor. Su Hakkı Kampanyası’ndan Akgün İlhan, ”Bu durumda, parası olmayan çiftçi sulama yapamayacak ya da kredi alacak” diyor.
Su hakkı nasıl ihlal ediliyor?

Musluktan akan su için para ödemek zorunda kalıyoruz.

Çoğu kentte musluktan akan su içilemiyor. Bu nedenle ambalajlı içme suyuna ayrıca para ödemek zorunda kalıyoruz.

Su havzalarındaki yapılaşma faaliyetleri iyi denetlenmiyor.

Yer üstü ve yeraltı suları, tarımda kullanılan kimyasallar, sanayi ve evsel atıklarla kirletiliyor.

HES inşaatları derelerin akış rejimini bozabiliyor ya da halkın yararlanmasına engel oluyor. Havzalardaki canlı yaşam ve gen kaynakları tahrip edilerek ekosistemler tahrip ediliyor.

Suyla ilişkili hastalıklar suyun sağlıklı ve güvenli olmadığı, suyun organik (benzen, akrilamid, vb.), inorganik (arsenik, kurşun, nitrat, vb.) maddelerle ve insan ya da hayvan dışkısıyla kirlendiği durumlarda ortaya çıkıyor.
Tarihe Cochabamba Su Savaşı olarak geçen olay büyük kazanım oldu

Bolivya’nın Cochabamba Belediye Başkanı’nın, Suez isimli şirketle 40 yıllık su imtiyaz sözleşmesi imzalayarak şebeke işletme hakkını vermesi, ülkede su savaşlarına neden oldu. Şirket su fiyatlarını yüzde 200 oranında artırınca, faturaları ödeyemeyen halk bahçesine kuyu açarak ya da yağmur suyu toplayarak, suyunu kendisi sağlamaya çalıştı. Fakat şirket, imtiyaz sözleşmesine dayanarak halkın kendi çabasıyla elde ettiği suyun ücretini almak için tahsilat memurları gönderdi. Yüzde 400’lere varan fiyat artışları ve şirketin kâr hırsıyla yağmur suyunu bile fatura etme talebi karşısında halk ayaklandı, polisin açtığı ateş sonucu bir kişinin ölmesi toplumsal başkaldırıyı tetikledi. 2000 yılında yaşanan bu su savaşı sonucunda Suez, Bolivya’yı terk etmek zorunda kaldı. Tarihe Cochobamba Su Savaşı olarak geçen olay Bolivya halkı için büyük kazanım oldu.
Yaşam hakkı şişeye girdi

Türkiye’de nüfusun yüzde 99’u su hizmetini kamu kurumlarından alıyor. Ama bu oran, ne musluktan akan suyun paralı olmasını ne de içme suyunu damacanayla satın almayı engellemiyor. Yaşam hakkı şişeye giriyor ve ambalajlı su piyasası, giderek daha fazla şirketin iştahını kabartıyor. Ambalajlı Su Üreticileri Derneği’nin (SUDER) rakamlarına göre, 2008 yılında Türkiye’de damacana ve pet şişe su pazarı hacmi 8,7 milyar litreyken, 2013 yılında 10,3 milyar litreye ulaşmış. Toplam ciro ise yaklaşık 3 milyar liradan 4,1 milyar liraya yükselmiş. 2009 yılında yıllık ambalajlı su tüketimi kişi başına ortalama 124 litreyken, 2013 yılında yıllık kişi başına ortalama tüketimi 135 litreye çıkmış.

Yağmur suyu hasadı

Kentsel alanlara su temini için geleneksel olanların dışında pek çok yaratıcı çözüm var. Çatıdan yağmur suyu toplayıp depolamak da bunlardan biri. Yağmur suyu hasadı denilen bu yöntemde basit filtreleme teknikleriyle, neredeyse hiçbir arıtmaya gerek duymadan su depolanabiliyor. Almanya’da su fiyatlarının yüksek olması nedeniyle konutlarda ve çalışma alanlarında kurulmuş, 1,5 milyon yağmur suyu toplama sistemi bulunuyor. Japonya’da 30 bin metrekareden daha büyük binalarda gri su artıma sistemleri ve yağmur suyu toplama sistemlerinin bulunması, Hindistan Yeni Delhi’de 100 metrekareden büyük çatı alanına sahip ve 1000 metrekareden büyük inşaat alanına sahip yeni binalarda yağmur suyu kullanılması kanunen zorunlu. Avustralya Sydney ve New South Wales’teki bina yönetmeliğine göreyse, yağmur suyu deposunun konut dışında ya da konut içerisinde kullanılarak su tüketiminin azaltılması gerekiyor. ABD ve İngiltere gibi pek çok ülkede de benzer uygulamalar var. Bu sistemler Türkiye’de de yeşil bina konsepti kapsamında, bazı binalarda uygulanmaya başlandı

 

Oya Ayman – Bu yazı ilk kez Cumhuriyet Gazetesinde yayınlandı

Akkuyu’da nükleer törenden bir gün sonra Kıbrıs’ta 5,5’lik deprem

Kıbrıs açıklarında bu sabah saat 11:25’te 5.5 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi.

ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu (USGS), 5.5 büyüklüğündeki depremin, Kıbrıs’ın güneyindeki Peyia kasabasının 7 kilometre açığında gerçekleştiğini açıkladı.

Hürriyet gazetesinin haberine göre Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi (AFAD) ise depremin büyüklüğünü 5.2 olarak duyurdu. AFAD, saat 11.33’te büyüklüğü 4.5 olan bir deprem daha meydana geldiğini belirtti.

Reuters, depremin, Lefkoşa’da da hissedildiğini bildirdi.

Meydana gelen depremlerde herhangi bir mal ve can kaybının yaşanmadığı ancak depremin kısa süreli paniğe neden olduğu bildirildi.

deprem
Depremin merkez üssü Kıbrıs’ın güneyinde bulunuyor. Haritada Mersin’in hemen batısında görülen Akkuyu Kıbrıs’a sadece 90 kilmetre mesafede.

 

Akkuyu’ya 90 kilometre

Depremin Mersin Akkuyu’da yapılmak istenen nükleer santralın liman inşaatının dün yapılan temel atma töreninin ertesi günü meydana gelmesi dikkat çekici.  Depremin olduğu Kıbrıs Akkuyu’ya sadece 90 kilometre uzaklıkta bulunuyor. Bugün yaşlanan depremin merkez üssü ise Akkuyu’ya yaklaşık 200 kilometre mesafede.

Akkuyu aktif Ecemiş fay hattına yakın olduğu ve deprem bölgesinde yapıldığı için de eleştiriliyordu.

11 Mart 2011’de Japonya’da meydana gelen deprem ve tsunami sırasında 3 reaktöründe çekirdek erimesi meydana gelen Fukuşima nükleer santralında tarihin en büyük nükleer felakteri yaşanmıştı.

Akkuyu’da dün yapılan temel atma töreni sırasında nükleer karşıtı aktivistler santral alanının kapısında bir eylem yaparak nükleer enerjiyi protesto etmişti.

(Yeşil Gazete)

Size o nükleer santralı yaptırmayacağız!

Türkiye hükümetlerinin kırk yıllık kara sevdası Akkuyu nükleer santralının temel atma öncesi temel atma töreni dün yapıldı. Önceki haftalarda başlatılan Akkuyu nükleer reklam kampanyasının ardından beklenen bu tuhaf tören aslında projenin tamamen siyasi olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Önce olmayan ve dolayısıyla tüketicisi de olmayan bir “ürünün” reklamını yaptılar. Ardından başlamayan inşaatın, deniz yapıları inşaatı adı altında (yani liman) temelini attılar. Zaten Akkuyu nükleer santral projesinin ÇED raporu da sahte imzayla çıkarılmıştı. Yapılan işin tamamen bir propaganda çalışması olduğu açık. Amaç da toplumun büyük bir kısmının paylaştığı nükleer enerji karşıtı fikirleri sindirmek.

CCjLMHNW4AAIDvp
Dün Akkuyu’da nükleer santral inşaat alanı girişinde eylem yapan nükleer karşıtları

Ancak bu planları yapanların Türkiye’de nükleer karşıtı hareketin de, aynen projeler gibi kırk yıllık bir geçmişi olduğunu, 70’li yıllarda yöredeki balıkçıların başlattığı mücadelenin kazanıldığını, Nükleer Karşıtı Platform’un kurulduğu 90’lı yıllarda yıllarca süren inatçı mücadelenin 2000’de o zamanki Akkuyu projesinin iptaliyle sonuçlandığını, özetle bu ülkede nükleere karşı dünyanın en köklü hareketlerinden birinin mevcut olduğunu unutmamalarında fayda var. Üstelik yapılan araştırmalar Çernobil’in ardından çay skandalını yaşayan, Fukuşima faciası hafızasında tazeliğini koruyan, nükleerin ve radyasyonun ne olduğundan haberdar olan bu halkın en az üçte ikisinin nükleere karşı olduğunu ortaya koyuyor. Üstelik bu rakam nükleer projelerinin olduğu Mersin ve Sinop gibi illerde artıyor.

O nedenle temel atma gösterileri ya da halkı yanıltıcı reklamlar o kadar da etkili olmayacaktır. Bu halk, bu kadar yıkıcı, bu kadar tehlikeli, pahalı ve ne tarafından tutsanız elinizde kalan nükleer santral sevdasının gerçek olmasına kolay kolay izin vermeyecektir. Zaten dünya enerji piyasasının şartları, nükleer endüstri gerilerken maliyetlerin artması, giderek ucuzlayan yenilenebilir enerjiyle rekabet şansının ortadan kalkması ve santralı yapacak olan Rusya’nın düştüğü ekonomik darboğaz da işi zorlaştırıyor. Rusya’nın en önemli gelir kaynağı olan petrol fiyatları düşer, ruble değer kaybederken, Rusya devlet şirketi Rosatom’un tamamen kendi yaratacağı finansal kaynakla başlangıç maliyeti 20 milyar dolar olarak verilen, ancak bunu kat kat aşacağı şimdiden belli olan bir projeyi gerçekleştirebileceği kuşkuludur. Dolayısıyla gelmiş geçmiş bütün hükümetlerin bu kadar hevesli olduğu Akkuyu nükleer santralının bu kez de bitirilebileceği, hatta inşaatına başlanabileceği bile hâlâ şüphelidir.

Özetle, o kadar kolay yemezler!

Ama tabii bu durum rehavete kapılmayı gerektirmiyor. Tam tersine hükümet nükleer enerji konusunda kararlılık gösterisi yaparken, nükleer karşıtı hareketin de buna aynı tonda cevap vermesi gerekir. 2004’te AKP hükümeti Akkuyu projesini canlandırırken hızla yeniden örgütlenen nükleer karşıtları, on yıllık başarılı bir geciktirmenin ardından, bir kez daha vites yükseltmek için gerekli şartlara sahip. Her şeyden önce büyük bir toplumsal mutabakat var. Konuyu teknik olarak tartışmak gerektiğinde nükleerden yana olanların argümanları hep zayıftı, şimdi daha da zayıf. Yalan üstüne yalan söylüyorlar. Mesela Japonya’da 2011 Fukuşima kazasının ardından varolan 54 nükleer reaktörün tamamının kapatıldığını görmezden geliyor, çalıştığını iddia ediyorlar. Çernobil’de olduğu gibi Fukuşima’da da ölen, boşaltılan alanlardan taşınan insanları yok sayıyorlar. Üstelik nükleer santral yapımının pek çok sanayileşmiş ülkede artık tehlikesinin yanı sıra karşılanamaz maliyeti yüzünden de terk edildiği gerçeğini gizlemek için ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar. Nükleerin iklim değişikliğine asla çözüm olamayacağı gerçeğini bildikleri halde sadece endüstrinin çıkarı uğruna onu da propaganda malzemesi haline getiriyorlar. Her şey bir yana gerçek ve yasal bir ÇED raporu bile yazdıramıyorlar. Her şey yalan, her şey sahte!

O nedenle nükleer belasını bir kez daha savuşturmanın yolu belli. Her zamanki gibi sadece gerçekleri söylemek, nükleer endüstrinin yalanlarını yüzlerine vurmak, ama bunu artık çok daha görünür bir şekilde yapmak gerekiyor. Nükleer karşıtları bulundukları her yerde, sivil toplum örgütlerinde, siyasi partilerde, oda ve sendikalarda, yerelde ve kentlerde halk hareketleri örgütleyerek mücadeleyi yükseltmeli. Ama bunu sadece panellerle, basın açıklamalarıyla veya mitinglerle yapamayız. Bugünün araçlarını, sosyal medyayı, görsel iletişimi, alternatif medyayı çok daha iyi kullanmanın da yollarını bulmak lazım. Bu ülkede kırk yıldır nükleer santral yaptırmıyoruz. Sesimiz yüksek çıktığı, yalanlarını yüzlerine vurduğumuz sürece de yapamazlar.

Akkuyu’da nükleer santralın çalışmaya başladığı bir gün gelirse, o uğursuz reaktör bizim suskunluğumuzun üzerine inşa edilmiş demektir.

* Çernobil’in 29. yıldönümü için 25 Nisan Cumartesi gübü Sinop’ta nükleer karşıtı miting var. Yürüyüş Saat: 12:00’de Sinop Eski Otogarı-Diyojen Heykeli önünde toplanarak başlayacak ve miting Uğur Mumcu Meydanı’nda yapılacak.

Ümit Şahin – Yeşil Gazete