Ana Sayfa Blog Sayfa 3696

Seçimler ve Şiddet – Evren Balta

Tavşan deliğinin ne kadar derine gittiğini görmek ister misiniz?” Sanırım Türkiye siyasetinin son günlerde aldığı hali tanımlayacak en iyi sorulardan biri bu olurdu.

Hükümet ve HDP karşılıklı olarak çözüm sürecinin tıkanması konusunda birbirlerini kıyasıya eleştirirken ve sanki çözüm süreci bir başka bahara kalmış gibi bir hava ülke siyasetine hâkim olmuşken her şey 28 Şubat 2015’de değişiverdi. Türkiye’nin en kritik kararlarının alındığı Dolmabahçe’de Cumhurbaşkanına yakınlığı ile bilinen İçişleri Bakanı Efkan Ala ve Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ile İmralı heyeti Abdullah Öcalan’ın çağrısını okumak için bir araya geldi. Hem de seçimlerden hemen önce bütün taraflar için riskli bir karar alarak.

Çağrı hem PKK’ye hem de hükümete yönelikti. Öcalan PKK’yi “asgari müştereğin sağlandığı ilkelerde silahlı mücadeleyi bırakma temelinde stratejik ve tarihi karar vermek için” bahar aylarında olağanüstü kongreyi toplamaya davet ediyordu. Yalçın Akdoğan açıklama sonrasında “silahların devre dışı kalması demokratik gelişime hız katacaktır” diyordu. Recep Tayyip Erdoğan açıklamaya “eleştirel” desteğini veriyor, “silahların bırakılması çağrısı çözüm süreciyle devam eden ve noktalayalım diye hasretle beklediğimiz bir çağrıdır” diyordu.

Hiç kimsenin beklemediği bir sırada tavşan deliğinden ümit çıkıyordu. Ümit vardı ama tavşan deliğinin içinde ne oluyordu bilmiyorduk.

***

Aradan daha iki ay bile geçmeden tavşan deliği yine fokurdamaya başladı. Bu sefer o tavşan deliğinin ucu Ağrı’da bir dağın tepesine açılıyordu.

Hükümet ile PKK’nin (karşılıklı olarak) devre dışı bırakacaklarını açıkladıkları silahlar o dağın tepesinde yeniden devreye girdi.

Biz o tavşan deliğinin içinde ne oluyordu yine bilmiyorduk. Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, Ağrı’da yaşanan tarzda olayların seçim yaklaştıkça daha da artacağını söylüyordu. Ona göre hedef “çözüm süreci iyi gitmiyor algısını vererek Ak Parti’nin oylarını” aşağı çekmekti . Selahattin Demirtaş ise “Ağrı’da bir çatışma değil, sahnesi önceden planlanmış, önceden provası yapılmış, sahte bir kurgu operasyonu” olduğunu söylüyordu. Ona göre 8’i yaralı 15 askerin çatışma bölgesinde terk edilmesinin hedefi o askerlerin yaşamını yitirmesi ve ülkede AKP’nin oylarının tavan yapmasıydı .

Mesele AKP’nin oyları mıydı? Ya da çözüm süreci miydi hedef alınan? Belki de her ikisi? Karar alıcı, operasyon yetkisine sahip vali gibi yerel aktörler miydi yoksa merkezi hükümet mi? Belki de her ikisi? Karşılıklı çatışmasızlık durumundan ilk geri adımı atan askerler miydi, yoksa PKK mi?

Dibini göremediğiniz (görmemizin de pek istenmediği) tavşan deliğinin içinde ne olduğuna dair pek çok yorum yapabilirsiniz. Bu operasyon AKP’nin oyları artsın diye yapıldı diyebilirsiniz. Barışı bozmak isteyenlerin kim olabileceğini, bu işin kime yarayacağını tartışabilirsiniz. Komplolardan, provokasyonlardan, siyasete şiddeti katarak çıkarlarını arttırmak isteyen “karanlık odaklardan” bahsedebilirsiniz. O tavşan deliğinin içinde ne olduğuna dair farklı bir yorumunuz olabilir.

Olsun. Olsun, çünkü geçtiğimiz Pazar günü gerçek artık o deliğin içinde fokurdayanlar değildi, o deliğin başında birbirine yardım etmeye çalışanlardı.

O dağın başında mahsur kalan 8 tanesi yaralı askerleri kurtarmaya giden köylüler artık kimin ne zaman açtığını bilmediğimiz, içinde neyi fokurdattığından haberimizin olmadığı, o korkunç deliği “Sen de bizim çocuğumuzsun, o da bizim çocuğumuz. Bakın ondan çok size yardıma gelmişiz” diyerek kapattılar.

Kendilerini kurtarmaya gelen köylülere “Kardeş bizi suçlu görebilirsiniz ama biz görev icabı buradayız. Bu işi kim yapmışsa git ona sor” diyen erler o deliği kapattılar.

***

Seçimler, çatışma sonrası toplumlarda her seferinde yeni çatışmalar yaratabilecek kritik dönemeçlerden biri. Sadece Türkiye’de değil çatışma sonrası bütün toplumlarda seçimlerin öncesi ve sonrası toplumsal kırılganlığın ve çatışma potansiyelinin en yüksek olduğu dönemler.

Örneğin Steven Wilkinson, Hindistan’da siyasal elitlerin seçim sonuçlarını etkilemek için seçim öncesi halk ayaklanmalarını kışkırttıklarını  yazar . Paul Brass’a göre isyanlar seçimler öncesi yerel, bölgesel ve ulusal düzeyde var olan gruplaşmaları sağlamlaştırmak için kullanılan siyasi araçlardır. Hindistan’da da seçim arifesinde şiddet seçimler gibi kurumsallaşmıştır, hatta öyle ki Brass buna “kurumsallaşmış isyan sistemi” adını verir .

William Reno’ya göre pek çok Afrika devletinde siyasal iktidarlar iktidarda kalma arzuları ile demokratikleşme yönünde uluslararası aktörlerden gelen baskı arasında kalırlar. Bu baskıyı dengelemek için kullandıkları temel mekanizma ise seçim zamanları arttırdıkları şiddettir .

Scott Straus ve Charlie Taylor 1990-2008 arasında Afrika’da yapılan seçimlerin sadece %42’sinin şiddetsiz bir ortamda gerçekleştiğini yazar. Strauss ve Taylor’a göre şiddetin temel aktörü mevcut siyasal iktidarlardır ve şiddetin yoğunluğu genellikle seçim öncesi dönemde artar ve seçimlerden sonra giderek azalan bir seyir izler. Timothy Sisk, Sudan ve Nijerya’da seçim arifesinde devlet bağlantılı şiddet aktörlerinin yerel siyasal elitlerle sonuçları manipüle etmek için işbirliği yaptığını anlatır .

Şiddet genellikle çekişmeli seçimlerde, seçimi kaybedebileceğini ya da seçimlerle birlikte ciddi bir güç kaybına uğrayacağını düşünen siyasal aktörler tarafından kullanılır. Bir diğer deyişle şiddet seçim yoluyla hegemonyalarının sarsılacağının farkına varan aktörlerin kendi varlıklarını sağlamlaştırabileceği stratejik bir araçtır.

Özellikle de çatışmanın daha yeni sönümlendiği (dolayısıyla silahın ve silahlı aktörlerin hâlen rutin siyasetin bir parçası olduğu) toplumlarda seçim öncesi dönemler şiddeti bir araç olarak yeniden siyaset sahnesine sokarak, çatışmayı yeniden alevlendirebilme potansiyeline sahiptir her zaman.

***

Peki seçim arifesinde şiddetin siyaseti gölgelemesi, çatışmanın yeniden alevlenmesi nasıl engellenir?

Demokratik kurumların sağlamlaştırılması, şiddet olaylarının ciddi bir biçimde soruşturulması ve sorumluların açığa çıkarılması, seçim süreçlerine yönelik şeffaflık, bu süreçleri takip edecek bağımsız seçim izleme komisyonlarının oluşturulması…

Bütün bunlar uluslararası örgütlerin seçim şiddetini önlemek/azaltmak için önerdikleri.

Ama belki de en önemlisi şiddete karşı, şiddetin bir manipülasyon aracı olduğunun farkında olan bir kamuoyunun oluşması.

Tam da bu yüzden barışın bu topraklara gelmesi tavşan deliğinin dibini göremeyen bizim gibilerin birbirine uzattıkları elde gizli. Ağrı’da sivillerin askerlere uzattıkları elde gizli.

Yüksek (ve kirli) siyaset o tavşan deliğinin dibinde fokurdamaya devam etse de…

Evren Balta – www. birikimdergisi.com

Hepiniz Sinop’ta bir ağaç etmezsiniz! – Leyla Alp

Dünya anadil günü nedeniyle İmc tv için hazırlanan bir videoda Mehmet Bekaroğlu “Herkesin anadili güzeldir ama en güzeli benim anadilimdir” diyordu. Yüzündeki ifadeyi, sesindeki içtenliği hiç unutamam.

Babam ve Oğlum filminde herkesin unutamadığı bir sahne vardır. Ben defalarca izlediğim için benim unutamadığım sahne birden bir hayli fazla. En çok etkilendiklerimden biri  “İnsanın dönebileceği bir evinin olmaması ne demek biliyor musun baba?” diye başlayıp “Ona bir oda ver baba. Bir evi olsun. Ama zaman zaman çıkıp gidebileceği bir evi…  “ biten bölümüdür.

Evet herkesin memleketi, dili güzeldir. Ama insana en çok kendi dili, kendi memleketi güzel gelir.  Dil konusunda tam anlamıyla beceriksizlik örneğiyim. Anadilim dahil hiçbir dili doğru dürüst kullanamıyorum ki Türkçeyi de zaman zaman nasıl kötü kullandığımı görüyorsunuz.  Çok fazla memleket gezdiğim de söylenemez. Şimdilik sadece bana yetecek kadar yer gördüm daha da göresim var.  Hep bir yerlere gitmek, hiçbir yerde uzun süre kalmak istememe rağmen dönebileceğim bir yerin olmama ihtimali bana hep korkunç gelmiştir.  İnsanın dönebileceği bir evi olmalı. Çünkü orası hatıralarıdır…  Çocukluğu, sığınağı, çoğulluğu ve yalnızlığıdır…

Evet herkesin memleketi güzeldir… Bu ülkede, bu dünyada henüz gitmemiş, görmemiş olsak da çok güzel yerler olduğunu biliyoruz ama yine de evet yine de herkesin anadili gibi kendi memleketi güzeldir…  Benim için de en güzel yer Sinop’tur. Ve gerçekten şahane bir yerdir…

31 Mart 2015 neredeyse bütün gün elektrik kesintisinin yaşandığı bir gün olarak tarihe geçti. Kesintinin neden olduğu hala muamma ve bu muammaya dair bir açıklama yerine Cumhurbaşkanı “Enerji ihtiyacı var, 3. nükleer lazım” dedi. Komplo teorisi yapmayı bu işin ustalarına bırakıyorum ama Japonya tarafından Sinop’ta nükleer santral yapımını öngören uluslararası anlaşma, aynı gün sabaha karşı TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi. Buna kaderin cilvesi demek mümkün değil olsa olsa muktedir olanın sillesi denebilir. Ve Sinoplular için 1 Nisan’dan beri artık gün de gece de yeterince aydınlık değil…

Erdoğan ısrar ve inatla “nükleer santral” yaptıracağı Sinop’u ne kadar bilir bilmiyorum. Ama ben iyi bilirim. Hem de çok iyi. Orada doğdum ben. Orada emekledim. Şimdi yok etmeyi planladıkları çimenlerinde ilk adımlarımı attım, koştum, yakar top oynadım. Şimdi kurutacakları ağaçlara tırmandım, düştüm, yuvarlandım. Şimdi kirletecekleri denizinde, tam da Akliman’da yüzmeyi öğrendim.

Rüzgârında üşüdüm, yağmurunda ıslandım, o yağmurları içtim… Orada kızdım, ağladım, sevindim, üzüldüm… İlk ne varsa insan hayatına dair ilk ne varsa orada öğrendim.

O topraklara dokunup, o topraklarda büyüdüm… O topraklarda yaşayan sevdiklerimiz var bizim…

O toprakların altında ölülerimiz…

Cumhurbaşkanı Sinop’ta yapılması planlanan Nükleer Santral için yıllar önce “her şeyin bir bedeli var” demişti.  Arda arda yaşanan elektrik kesintilerinden anlıyoruz ki karanlıkta kalmak istemiyorsak bunun bir ‘bedeli’ var.

Enerji Bakanlığı’nın sitesinde Sinop’ta yapılacak Nükleer Santral’in işletme ömrü 60 yıl olarak belirtiliyor. Yani tüm dünyanın vazgeçtiği 60 yıllık bir sistem için yüzyıllık ağaçları, denizi, yeşili, ormanı, insanları yani hayatı zehirleyecekler. Projenin maliyeti ise 20 milyar dolarmış. Peki hayatın değeri? Bizim anılarımıza kim fiyat biçebilir?  Benim salıncak kurduğum ağaçların değeri? İlk kulaçlarımı attığım denizin mesela?

Koyu bir yeşillik içinden çıkarak denizin mavisiyle göğün kucaklaştığı yerdir Akliman. Orada yüzmeyi düşünebilirsiniz, balık avlamayı, dinlenmeyi, bir ağaca sırtınızı yaslayıp uyumayı, hayal kurmayı… Koyu bir çay sohbetini… Bir ağaca salıncak kurup gökyüzüne havalanmayı… Ama yok etmeyi düşünen bir akıl karşısında Gargamel bile sevimli kalır. Böyle güzellikte bir yere Nükleer Santral yapmayı planlamak için gerçekten koyu bir kötülüğe sahip olmanız gerekir.

Bugün başka bir güzellik olan Akkuyu’da yapılacak Nükleer Santralin de inşaatı başlayacak…  Ülke karanlıkta kalmasın diye. Sinop ve Akkuyu için Nükleer Santral düşünen insanlar varken gecenin karanlığına hacet yok…

Sinop’ta bir Nükleer Santral 20 milyar dolar…  Büyük para…  Peki Sinop ya da Akkuyu gibi bir yere Nükleeer Santral yapmayı planlayan insan ne kadar eder? Herkesin memleketi güzeldir… Bana göre Sinop en güzeldir… Sinop için Nükleer Santral planlayanlar kendileri ve sevdikleri için ve ne kadar değer ifade ediyorlar bilmiyorum ama topu bir araya gelse Sinop’taki bir ağaç kadar etmez.

Leyla Alp – www.t24.com.tr

Akdeniz’de göçmenleri taşıyan gemi battı: 400 ölü

Libya’dan İtalya’ya ulaşmak üzere yola çıkan, göçmen taşıyan bir geminin alabora olması sonucu, yaklaşık 400 göçmenin hayatını kaybettiği bildiriliyor. Uluslararası yardım kuruluşu Save The Children hayatını kaybedenlerin çoğunun çocuk ve genç olduğunu, ailelerinin yanlarında olmadığını bildirdi.

20.gocmen-gemisi-batti-400-olu

Aynı gemide bulunan 150 kadar göçmen kurtarıldı. Kurtarılanlardan çoğu Afrikalı. Deniz ve havadan arama çalışmaları sürüyor. Şu ana kadar sadece 9 göçmenin cesedine ulaşılabildi. Gemi Pazartesi günü Libya’dan yola çıkmıştı.

Bölgede havaların ısınmasıyla birlikte, göçmen taşıyan tekne ve gemilerin sayısının da arttığı bildiriliyor. Avrupa Birliği Cuma’dan bu yana Akdeniz’de 7 binden fazla göçmenin kurtarıldığını açıkladı.

2015 yılında, son olay hariç, yaklaşık 500 göçmen Afrika’dan İtalya’ya geçmek isterken boğularak hayatını kaybetti.

(BBC Türkçe)

Bursa halkı “DOSAB Termik Santrali”ne itiraz etti

Bursa’da Demirtaş Organize Sanayi Bölgesi Termik Santrali’ne Hayır Platformu öncülüğünde toplanan halk, DOSAB termik santralinin yapımına itiraz için toplanan binlerce dilekçeyi  10 Nisan Cuma günü Bursa Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne teslim etti.

18

Platform üyeleri, ‘DOSAB şaşırma sabrımızı taşırma”, “Termik yapma boşuna yıkacağız başına”, “Termike inat yaşasın hayat”, “ Direne direne kazanacağız” sloganlarını atarak Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü’ne yürüdüler.

DOSAB Termik Santralına Hayır Platformu adına konuşan Prof. Dr. Kayıhan Pala, ” Eğer, bu rapor kabul edilirse bugün yılda 70 bin ton kömür yakıldığı halde nefes alınamayan durumda olan güzel Bursa’mızda, yalnızca DOSAB bir yılda 524 bin ton kömür yakacak, bu durum Bursa için cinayettir” diye konuştu.

19

Prof. Dr. Kayıhan Pala konuşmasını “Bursa’dan milletvekili adayı olan Sayın Sağlık Bakanını DOSAB Kömürlü Termik Santralına ilişkin görüş açıklamaya davet ediyoruz. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı da DOSAB Kömürlü Termik Santralının Nihai ÇED Raporunu reddetmeye çağırıyoruz. bu cinayete karşı durmak için DOSAB’da Termik Santrala Hayır Platformu olarak, sonuna kadar bütün çabamızı göstermek kararlılığında olduğumuzu bir kez daha duyuruyoruzDOSAB Termik Santraline Hayır Platformu olarak bu kent cinayetine karşı sonuna kadar mücadele edeceğiz bu cinayete karşı durmak için DOSAB’da Termik Santrala Hayır Platformu olarak, sonuna kadar bütün çabamızı göstermek kararlılığında olduğumuzu bir kez daha duyuruyoruz” sözleriyle tamamladı.

17

Eyleme platform içinde yer alan çeşitlik oda, sendika, STK, siyasi parti temsilcileri de katıldılar. İtiraz dilekçesi verenler arasında yer alan HDP Bursa Eş Başkanı Yüksel Akgün çıkışta yaptığı açıklamada “Termik santrallere de, nükleer santrallere de karşıyız, rüzgar ve güneş bize yeter.  Termik santrali de yaptırmayacağız, başkan da yaptırmayacağız” sözlerine yer verdi.

Haber: Serdar Esen

(Yeşil Gazete)

Roboski’de öldürülen katırlar ve köpeğe işkence eden askerler hakkında suç duyurusu

Uludure’de katırların öldürülmesine yönelik tepkiler sürerken, bu kez de askerlerin bir köpeğe yaptığı işkence görüntüleri ortaya çıktı. Olaylara tepkisiz kalmayan hayvan hakları savunucuları, dernek ve platformlar hem askerlerin cezalandırılması için hem de katırların öldürülmesiyle ilgili suç duyurusunda bulundu.

16...

5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun 14. Maddesi uyarınca hayvanlara işkence yapmanın yasak olduğunu hatırlatan Derin Ekoloji Derneği, Dört Ayaklı Şehir, Hayvan Hakları Koruma ve Geliştirme Derneği, Yeryüzüne Özgürlük Derneği ve Yunuslara Özgürlük Platformu; Uludere’de askerlerce kurşunlanarak öldürülen ve yaralanan katırlarla ilgili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı‘na suç duyurusunda bulunurken, Genelkurmay Başkanlığı’na, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ve Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na başvurarak, köpeğe işkence eden askerlerin kimliklerinin tespit edilmesini ve gerekli idari soruşturmanın başlatılmasını istedi.

15...

Katırların öldürülmesiyle ilgili yapılan suç duyurusunda birçok katırı görev ve yetkisinde olmadığı hâlde, kanun ve nizama aykırı olduğunu bilerek öldüren ve yaralayan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin askerî personelinin, gerek suçu doğrudan işleyen gerekse emir ve talimat vererek suçun işlenmesini sağlayan kişilerin tamamının tespit edilmesi istendi.  Suç duyurusunda; kötüye kullanma, kamu görevinin usulsüz olarak üstlenilmesi, kişilerin malları üzerinden usulsüz tasarrufta bulunulması, kamu görevine ait araç ve gereçlerin suçta kullanılması suçlarından; Şırnak Valiliği, Şırnak İl Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü, Uludere İlçe Gıda,Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü, Şırnak İl Orman ve Su İşleri Müdürlüğü‘nün idarî personeli ve Şırnak Belediyesi‘nin yetkilileri hakkında da görevi kötüye kullanma, kamu görevinin terki veya yapılmaması suçlarından ayrı ayrı yargılanarak cezalandırılması talep edildi.

 

Hayvan hakları savunucularının hazırladığı suç duyurusunda ayrıca, Şırnak İl Orman ve Su İşleri Müdürlüğü ve Şırnak Belediyesihakkında, yaralı katırlara tıbbî yardım ulaştırılmaması ve Hayvanları Koruma Kanunu’na göre “güçten düşmüş hayvan” olarak tanımlanan katırların korunması için görevlerini yerine getirmemiş olmaları nedeniyle yaralı katırları günler boyunca tıbbî yardım almadan beklettiklerine yer veriliyor.

ABD ve Almanya’da yaptırımlar ağır

ABD’de beş yaşındaki köpeğinin kafatasını çekiçle ezen Dennis Robenson’a 7 yıl hapis cezası istenmiş daha sonra bu 3,5 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Berlin’de ise kedisini beşinci kattan atarak öldüren kişi hakkında Sulh Hukuk Mahkemesi yedi ay hapis cezası vermişti. Türkiye’de ise hayvana işkence kabahat olarak görülüyor, işkence ve öldürmenin cezası ise 499 TL.

(Yeşil Gazete)

[Son Dakika] Akkuyu’da nükleer karşıtlarına polis müdahalesi

Mersin Akkuyu’da bugün yapılan temel atma töreni sırasında Akkuyu NGS’nin giriş kapısı önünde bekleyen nükleer karşıtlarına polis müdahalesi başladı.

14.akkuyu

Yeşil Gazete olarak Akkuyu’daki eylemcilerden öğrendiğimize göre yaşananlar şu şekilde,

Temel atma töreni sırasında nükleer karşıtları santralin inşaatının kapısı önünde nöbet tutmaya başladı. Tören sonrası alandan ayrılmak isteyen protokolün santral dışına çıkmasına bir grup eylemci tarafından müsaade edilmedi.

12.akkuyu

Bu sırada nükleer karşıtlarının arasında CHP Mersin milletvekili Aytuğ Atıcı da bulunmasına rağmen bakanın talimatı ile polisin eylemcilere karşı müdahalesi başladı. Polis, alandan aldığımız bilgilere göre şu sıralarda nükleer karşıtlarının üzerine su sıkıyor.

Gelişmeleri aktarmaya devam edeceğiz

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

Fotoğraflar: Yakup Çetinkaya

(Yeşil Gazete)

Papa’ya yakışmamış, ama size yakışıyor – Ümit Kıvanç

Başbakan Ahmet Davutoğlu’na göre Papa ayıp etti. Söyledikleri, makamına hiç yakışmadı. Oysa kendisi dinî lider olduğundan, “barış çağrısı” yapmalıydı. Papa Francesco (Franciscus), “Avrupa’da yükselen ırkçılığa prim” verdi. Zaten, “gönlü kapalı olana arşiv açmak faydasız”. Filan…

Davutoğlu’nun herhangi bir lakırdısına tarihten dayanak getirmemesi mümkün mü? Değil. Bu defaki şöyleydi: “Eğer dış faktörler olmamış olsaydı muhtemelen 1915 yılında yaşanan acı olaylar yaşanmayacaktı.”

Velhâsıl, “bu acıları tek taraflı olarak okumak, sadece insanoğlunun bir kısmının acılarına sahip çıkıp diğerinin acılarını örtmek, sayın Papa’ya ve bulunduğu makama yakışmamış”tı, “acılara … adil bir hafızayla sahip çıkılması”ydı doğru olan.

2015 yılındayız. 1915’in üzerinden tam yüz yıl geçmiş. Bizim dışımızda bütün dünya, o vakit neler olduğunu gayet iyi biliyor. İki defa “temizlenmiş”, kimbilir kaç defa ayıklanmış, “hassas” unsurları kimbilir hangi kozmik odalara kaldırılmış sözde-arşivlerden falan değil. Osmanlı Ermenilerinin erkekleri şehir-kasaba dışına götürülüp topluca katledilirken, çoluk-çocuk tehcir kafileleri yollarda katliama, tecavüze, gaspa, işkenceye uğrar, hiçbir şeyden olmasa açlıktan, sürüldükleri çöle varabilenleri susuzluktan, hastalıktan ölürken, Ermeni mülkleri, kayıtları gayet titizce tutularak, olabildiğince planlı bir şekilde dağıtılırken, Talat Bey özel bir telgraf hattından sürekli bilgi alır, her adımı takip ederken, birçok Batılı gazeteci, diplomat, din adamı, rahibe, yardım görevlisi ve şüphesiz casus, Anadolu’daydı, İstanbul’daydı. İlettikleri günlük bilgiler gerek o zaman gazetelerde, dergilerde, gerek daha sonra birçok -çok, birçok!- yayında yeraldı.

Yani Türkiye dışında hiç kimsenin, sanki arşivlerde acayip gizli bilgiler var da bunlara bakılarak 1915’te neler olduğu anlaşılacak, gibi bir beklentisi yok. “Arşivler açılsın”, “tarihçilere bırakalım” gibi safsataların, devlet tarafından hasta edilmiş bir toplum dışında kimseye ifade edebileceği herhangi bir mana yok.

Dönelim, DAİŞ kellecileriyle İslâm medeniyeti canlandırma peşindeki yeni İslâmcı ekolün ilah düşünürü başbakanımızın Papa için dediklerine.

(NOT: Şu anda resmî adının kısaltması İD olan, niyeyse herkesin hâlâ IŞİD demeye devam ettiği, kimbilir hangi amaçla cumhurbaşkanının uydurduğu DEAŞ’ı kullanmanın siyasî mesele haline geldiği mâlûm örgüte bundan böyle Kürtler gibi, DAİŞ demeye karar verdim.)

“Söyledikleri makamına yakışmadı.” Niye yakışmasın? Hangi makam için münasiptir, soykırım konusunda açıklama yapmak? Doğu Perinçek’e mi yakışıyor? Murat Bardakçı’nın, “Papa Arjantinli + Arjantin Nazileri saklamıştı => Papa soykırım konusunda konuşamaz” yollu muhteşem teorisini “Papa’ya tokat gibi cevap” başlığıyla sahiplenen Akit’çilere mi, kime yakışıyor?

“Barış çağrısı yapmalıydı.” Bunu yapmış zaten. Debelenmeyin, inkârı bırakın, üstünüze düşeni yapın, hem kendinizi tedavi edin hem kurbanları teskin edin, demek istemiş. Papa’lardan falan hiç haz etmem, Vatikan kelimesini duyduğum anda tüylerim diken diken olur, ama adam bu defa gayet isabetli konuşmuş. Size de barış yolunu göstermiş.

“Irkçılığa prim verdi”. Niye? Sizin hoşunuza gitmeyen laf edildi mi mutlaka ya İslâmofobi oluyor ya ırkçılık. Nedir bu imtiyazın kaynağı? Yakında El Kaide aleyhinde konuşmak da İslâmofobi kapsamına mı girecek? Soykırımcı, etnik temizlikçi kadroları yeni devletinin yönetim kademesi haline getirmişsin, onyıllarca süren inkâr politikası bir yana, etnik temizliğe, yerinden etmeye, mala mülke elkoymaya, hattâ cinayetlere istikrarla devam etmiş, genel olarak akıl almaz bir pişkinlik tutumu sergilemişsin, sana laf edilmeyecek de kime edilecek? Irkçılık falan yok ortada. İslâmofobi de yok. Esas senin yaptığın, bu inkâr aracılığıyla soykırım suçunu bütün Türklere, bütün Müslümanlara yaymak.

“Gönlü kapalı olana arşiv faydasız.” Arşiv dediğiniz nedir? O arşiv, önce İttihatçılar tarafından, sonra Genelkurmay tarafından acaba kaç defa elden geçirildi, temizlendi, kritik belgeler imha edildi veya biz sıradan insanlar için ulaşılmaz yerlere saklandı? Şu anda herhangi birimiz gitsek, “açın arşivi” desek açılıyor mu? Elbette hayır. Arşiv konusunda utanmazca yalan söyleniyor, bu bir yana, o arşivden ne çıkmasını bekliyorsunuz? Bu arşiv safsatasıyla kandırılabilecek yegâne insan grubu, memleketimizde yaşıyor: Ya milliyetçilikten, ırkçılıktan, soykırımın sonuçlarından nemalanmaktan ya da başka komplekslerle içten içe, hakikat asla kabul edilmesin isteyenler. Bunun dışında, insanlar, her ikisi de olan biteni bilen iki gruba ayrılıyor: Soykırımı kınayan ve gereğinin yapılmasını isteyenler ile “iyi ki yaptık” diyenler. İkincisi de, belirtmeye gerek yok ki, sadece burada yaşıyor. Birilerinin gönlü kapalıysa, onlar sizsiniz.

“Dış faktörler olmasa…” Ne olurmuş? Ermeniler, Rumlar katledilmez, sürülmez miymiş? “Azınlıkları emperyalistler ayaklandırdı”, pek sevilen, düşman kardeşler Kemalistler ile İslâmcıların beraberce sarıldığı millî yalanlarımızdan. Böyle deyince “biz” masum oluyoruz. Bir imparatorluk sınırları içinde ulusal haklar arayan her topluluğun birtakım dış güçlerle teması, ilişkisi olur. Bu, ne kadar güçlü olursa olsun bir yan etkidir. Ortada herhangi bir dış gücün müdahalesi falan olmadan, bütün bir 19. yüzyıl boyunca Osmanlı sınırları içerisinde Ermenilere neler yapıldı… Evet, onların da bir kısmı silahlanıp ulusal bağımsızlık mücadelesine girişti. Ama aynı anda aynı topluma mensup başkaları devlet görevlisiydi, imparatorluk bünyesi içinde çözümler arıyordu. Çok özneli, çok taraflı, karmaşık siyasî mücadeleler cereyan ediyordu. “Dış güçler” de orasından burasından işe karışıyordu. Buydu. Ermenilere, Karadeniz bölgesinde Rumlara yapılan, Egeli Rumların topraklarını terk ettikleri için büyük katliamlara uğramadan “atlatabildikleri” etnik temizlik, planlanmış bir projeydi. İttihatçı merkez tarafından planlanmıştı. Etnik temizlik, fiilen, Cumhuriyet boyunca sürdürüldü. Ne dış gücü!

Son olarak: Acılara “tek taraflı” sahip çıkmak doğru değilmiş, “adil hafıza” gerekliymiş. Sen pişkinliğin resmini yapabilir misin, Abidin? Devlet katında da zaman zaman kabul gören rakama göre dört yüz bin, kimi araştırmacılara göre bir milyondan fazla insan öldürülmüş veya bilerek ölümüne yolaçılmış. Koca bir toplum, kültürüyle, malıyla mülküyle yok edilmiş, bu mal mülk talan edilerek zenginler yaratılmış, bunlar bugünün pek saygın holding sahipleri falan olmuşlar, katliamları yönetenler bakan olmuş, vali olmuş, şu olmuş bu olmuş, kimi hâlâ kahraman muamelesi görüyor, orada burada heykelleri var. Bir 24 Nisan günü, üstelik askerdeki bir Ermeni gencini “asker arkadaşı” çekip vurmuş, bu davada devlet olarak katilin yanında yeralmışsın. Bu muazzam meselenin insanî çözümü için biricik özgün yaklaşımı dile getiren insanını (Hrant) bütün devlet elbirliği ederek öldürtmüş, cinayetin ardındaki hakiki plan ve organizasyon ortaya çıkmasın diye, başka her konuda birbiriyle çatışan bütün taraflarıyla devlet olarak çaba göstermişsin, göstermektesin.

Başbakanı temin ederim ki, “adil hafıza” dediği şeyden ben dahil pek çok kimsede var. İşin kötüsü, “adil hafıza” sahipleri dünyada da az değil.

Bazen kendimi inkârcı pişkinlerin yerine koyuyorum. Nasıl bir sıkıntı basıyor, anlatamam. Ne zor bunca suçu saklayabilmek için bunca yalanla yaşamak.

Papa’ya yakışmamış! Doğrudur. Vatikan’ın başındaki adama mı kaldı, insanlık adına konuşmak! Ama, ne yalan söyleyeyim, öbürü size yakışıyor.

Ümit Kıvanç – Radikal

Nükleer enerji: Yalandan kim ölmüş? – Mehveş Evin

İstanbul’da tramvayları giydiren, televizyonlarda hababam dönen Akkuyu NGS şirketinin nükleer santral reklamı, milli duygularla, kamu spotu havasında hazırlanmış bir duygu seli…
Oysa Akkuyu NGS; Rosatom’un Türkiye yasalarına göre kurulmuş şirketin adı!
Nükleer santrali “daha çok öğrenmek, kazanmak, güçlü olmak, üretmek” gibi süslü laflarla pazarlamayı bir derece anlarım. Fakat Akkuyu’yu “enerjide dışa bağımlı olmaktan kurtulmak” olarak lanse eden şirketin Rus olmasına ne demeli?
Ey halk! Akkuyu yatırımı, hepimizin filan değil…
Akkuyu’yu Rus Rosatom firması yapacak ve işletecek. Zira Türkiye, 2010’da imzaladığı “hükümetlerarası anlaşma”nın karşılığında Akkuyu inşa alanını bedelsiz Rosatom’a teslim etti.
Herşey Rus şirketin elinde

Anlaşmaya göre Rosatom’un hissesi yüzde 51’in altına düşmeyecek.
Yani santralin nasıl yapılacağından işletileceğine; atık imhasından işe alınacak elemanlara, söz hakkı tamamen Rusya’da.
Üstelik deprem bölgesinde bulunan Akkuyu’da, “çok sağlam” olacağı söylenen santral, yeni denenecek VVER-1200 tipi. Türkiye’nin denetim yapacak bilgisi ve tecrübesi yok.
Bitmedi.
Tamamıyla yerli yapım, yerli enerji gibi pazarlanan santraldeki 4 reaktörün 2’sinde üretilen elektriğin yüzde 70’i, diğer ikisindeki elektriğin yüzde 30’unu Türkiye, kWh başına 12.35 dolardan Rosatom’dan satın alacak. (Kaynak: Beni Akkuyu’larda Merdivensiz Bıraktın*)
Bugün 2.60’lara dayanan doların, santral bittiğinde kaç liraya tekabül edebileceğini ve faturanıza nasıl yansıyacağını hayal gücünüze bırakıyorum!

Çekilirse zararı TC’ye patlar

Devlet yetkilileri, gelişmiş ülkelerin nükleerden vazgeçip yenilenebilir enerjiye geçişine değinmeyip nükleer santrallerden örnek veriyor ya…
Akkuyu, bir devletin sınırları içinde olup bir başka devlete ait olan ilk ve tek nükleer santral!
Akkuyu anlaşması, Anayasa’yı da çiğnedi çünkü yasaya göre TBMM’de onaylanması gerekiyordu. Meclis baypas edildi…
Olası bir kaza halinde ki Çernobil, Fukuşima sonrası kaza ihtimali milyonda 1’den her 100 reaktörde 1’e yükseldi- sorumluluğun kimde olacağı da net değil.
Avukat Fevzi Özlüer’e göre Akkuyu NGS “iflas ettim” diyecek olursa doğan zararları TC devleti karşılamak zorunda kalacak.
Çevre ve sağlık konusunda nükleer enerjinin risk ve zararlarına daha önce çok değindim.
Tüpgaz ve uçağa binmek gibi sadece kişiyi bağlayan “risk”lerle karşılaştırılarak önemsizleştirilen nükleer konusunda söylenen yalanlara, rica ederim temkinli yaklaşın.
Nükleerin el kitabı (*)

– Yazıdaki bilgileri, Filiz Yavuz’un “Beni Akkuyu’larda Merdivensiz Bıraktın” (Can Yayınları) kitabından alıntıladım.
– Gazetecilerin köşe yazılarını veya haberlerini derleyerek kitap “yazmak”tan öteye pek gidemediği Türkiye’de, Yavuz’un çalışması çok kıymetli.
– Yavuz, nükleer enerjinin ne olduğunu ve Türkiye’nin nükleerle imtihanını, belgelerle ve uzmanlarına danışarak yazmış. İlgili bakanlıklar ise görüşme taleplerine cevap dahi vermemiş!

Zorunluluk değil, siyaset

Elektrik kesintilerinin artması, 31 Mart’ta tüm ülkenin karanlığa gömülmesi, siyaseten kullanılıyor.
Yetkililer, özel sektörle bağlantılı bu kesintileri “daha fazla enerjiye ihtiyacımız var” havasında sunuyor.
Nükleer alanındaki en yetkin isimlerden Prof. Dr. Tolga Yarman’a göre, nükleer enerji bir zorunluluk değil, tamamen siyasi bir tercih.
Akkuyu devreye girerse, Türkiye’nin elektrik ihtiyacının yüzde 5’ini karşılayacak. Önemli bir pay gibi görünebilir. Ancak sadece elektrikteki kayıp-kaçağı önlemek bile bu oranı haydi haydi karşılıyor.
Akkuyu’dan sonra kara bulutlar Sinop’un üzerinde dolaşıyor: Türkiye ile Japonya hükümetleri arasındaki nükleer güç anlaşmasını Cumhurbaşkanlığı onayladı.

Mehveş Evin – Milliyet

Yoksulluğa Karşı Duran Akademisyenler’den üniversitelere, “Fosil yakıt yatırımlarından vazgeçin!”

Emma Howard tarafından the Guardian’da yayınlanan  yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni 

Tuba Bucak‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

* * *

2000 araştırmacının yer aldığı Yoksulluğa Karşı Duran Akademisyenler (Academics Stand Against Poverty – ASAP ) örgütü, dünyadaki bütün üniversiteleri fosil yakıt yatırımlarından vazgeçtiklerini açıklamaya; önde gelen üniversiteler Stanford, Syracuse ve Glaskow Üniversiteleri’nin izinden gitmeye çağırdı. Çağrı metinlerinde gençliği eğiten ve gelecek için öncü araştırmalar yapan üniversitelerin geleceğin yıkımına yol açacak bir endüstriye yatırım yapmalarının etik dışı ve savunulamaz bir durum olduğundan bahsediliyor. Akademisyenler olarak iklim değişikliğinin yaratacağı riskleri anlamak için ayrıcalıklı bir konumda olduklarını ve harekete geçmek için güçlü adımlar atılması gerektiğini eklediler.

Activists rally to demand Massachusetts divest from fossil fuels

ASAP’ın çağrısı geçen ay the Guardian gazetesinde başlayan Yerin altında bırak (Keep it Ground)  kampanyasının da temelini oluşturdu. Bu kampanya dünyanın en büyük vakıflarından Bill – Melinda Gates Vakfı ve Wellcome Trust vakıflarına fosil yakıt yatırımlarından çekilmeleri için çağrı yaptı. Bu kampanya 176.000 imza toplayarak büyük bir etki yarattı ve geçtiğimiz hafta the Guardian Medya Grubu da fosil yakıt şirketlerine olan yatırımlarını geri çekeceğini açıkladı.

ASAP başkanı, Küresel Adalet Programı Direktörü ve aynı zamanda Yale Üniversite’sinde professor olan Thomas Pogge, fosil yakıt sektöründen çekilmenin aynı zamanda Aralık ayında Paris’te yapılacak Uluslararası İklim Değişikliği Konferansı öncesi bir politik baskı yaratacağını da düşünüyor. Kısa vadede bunun piyasada çok büyük bir etki yaratmayacağı düşünülebilir-şüphesiz ki biri yatırımdan çekilince başkaları devralacaktır.- Fakat Stanford Üniversitesi ve Guardian gibi kurumların açıklamalarının oldukça büyük bir politik gücü de var ve bu devlet politikalarını  etkileyecektir.

ASAP üyeleri 1 Nisan’da oybirliğiyle küresel ölçekte fosil yakıt yatırımlarından çekilme hareketini destekleyeceklerini açıkladılar. Üniversite ve pek çok vakfı içeren 220’den fazla kurum 350.org’un  başlattığı kampanya ile fosil yakıt sektöründen paralarını çekeceklerini açıkladılar.

ASAP başkanı Pogge, gelişmekte olan ülkelerin enerji ihtiyacını öne sürerek fosil yakıt yatırımlarına devam etmelerinin onları haklı çıkarmayacağını söylüyor. Gelişmekte olan ülkelerin büyümek için fosil yakıtlara ihtiyacı olduğu algısı yaratılsa da bu durum böyle devam etmek zorunda değil. Artık ülkelerin ekonomilerini fosil yakıtlara dayandırmadan nasıl büyüyebileceklerini ve gelişebileceklerini düşünüp buna yönelik politikalar geliştirmesinin vakti geldi. Ne yazık ki şu an tam tersi bi durum var.

Tıbbi araştırmaları destekleyen “Wellcome Trust” vakfının Shell, BP, Rio Tinto ve BHP Bilition’da minimum 450 milyon Euro değerinde yatırımı mevcut. Guardian’ın kampanyasına karşılık, vakıf direktörü Jeremy Farrar yaptığı konuşmasında fosil yakıt şirketleriyle olan stratejik ortaklıklarını, fosil yakıt kullanımının ekonomi, refah düzeyi ve sağlık için gerekli olmasına bağlıyor. Özellikle az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde, büyüme ne yazık ki sağlığın en önemli garantörü durumda.

ASAP ise karşı argüman olarak, iklim değişikliğinin küresel Güney’deki yoksulluğun  azaltılması ve kalkınma gibi fosil kaynaklardan elde edinilen kazanımları gıda sıkıntısı, bulaşıcı hastalıklar, büyük göçler gibi sonuçlarla anlamsız kılacağını belirtiyor. IPCC’nin 5. değerlendirme raporuna göre iklim değişikliği çok boyutlu yoksulluğu arttıracak ve özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yeni yoksunluk durumları yaratacak.

Petrol, kömür ve doğal gaz şirketlerinde yaklaşık 1,4 milyar Dolar yatırımı olan Bill ve Melinda Gates Vakfı Keep it Ground kampanyasıyla ilgili henüz resmi bir açıklama yapmadı. Fakat  kurum sözcüsü iklim değişikliğine karşı yapılan kampanyalara saygı duyduklarını ve özellikle Bill Gates’in temiz enerji kaynaklarının geliştirilmesi konusunda zaman ve kaynak ayırdığını belirtti.

Yazının İngilizce Orjinali

Yazar: Emma Howard

Yeşil Gazete için çeviren: Tuba Bucak

(Yeşil Gazete, Guardian)

İstanbul Politikalar Merkezi’nde, “Çernobil ve Sağlık” paneli

Çernobil Aksiyon Haftası etkinlikleri kapsamındabugün (14 Nisan Salı) Karaköy’de bulunan İstanbul Politikalar Merkezi’nde “Çernobil ve Sağlık” paneli düzenleniyor. Panel, 18.00’de başlıyor.

3

2014 Ekim ayında Polonya’da gerçekleştirilen Avrupa Çernobil Ağı Aksiyon Haftasına Türkiye’den Yesil Düşünce Derneği ile ve Japonya’dan FOE’nin davet edilmesiyle Çernobil haftasında etkinlikler yapılması kararlaştırıldığı üzere Avrupa Çernobil Ağı’nın adı Dünya Çernobil Ağı olarak değiştirilmişti.

Moderasyonu ve organizasyonu Nükleersiz.org Proje Koordinatörü Pınar Demircan tarafından gerçekleştirilen panelde Fukuşima’nın gerçeklerini güncel durumunu anlatabilecek Japonya’dan nükleer karşıtı aktivist Toshiya Morita ile Beyaz Rusya’dan Çernobil nükleer felaketinden sonra özellikle tiroit kanseri konusunda çalışmalar yapan ve genel olarak radyasyonun insan sağlığına etkileri konusunda saygın bir uzman olan Prof. Dr. Danielova da katılıyor.

Panelde ayrıca Nükleer Savaşa Karşı Hekimler Birliği (IPPNW) Almanya Seksiyonu eski Başkanı ve geçen yıl yapılan Dünya kongresinde IPPNW Avrupa seksiyonlarından sorumlu başkan yardımcısı seçilen Dr.Angelika Claussen ile IPPNW üyesi Dr. Alper Oktem, Halk Sağlığı uzmanı ve Çernobil Nükleer santral kazasının Türkiye’ye etkisi kapsamında 2005 yılında Hopa’da kanser görülme sıklığı üzerinde çalışmalar yapan Prof. Dr. Kayıhan Pala da bildiri sunacak.

Detay bilginin facebook etkinlik sayfasından öğrenilebileceği panelin programı şu şekilde;

Dr. Larisa Danilova, Beyaz Rusya – Fukuşima ve Sağlık İlk Bulgular

Toshiya Morita, Gazeteci Yazar -Aktivist, Japonya – Düşük Doz Radyoaktivite ve Sağlık; Çernobil ve Fukuşima’nın Öğrettikleri

Dr. Angelika  Claussen, Almanya IPPNW Avrupa Başkanı – Çernobil’in  ve Türkiye ve Dogu Karadeniz’ de Saglığa Etkileri

Prof. Dr. Kayihan Pala, Türkiye – TAEK’in Türkiye  Çevresel  Radyoaktivite Atlasında Doğu Karadeniz

Dr. Alper Öktem, Almanya – Moderatör ve Japonca –İngilizce Çeviriler

Pınar Demircan, Yeşil Gazete Nükleer Haberleri Editörü, nukleersiz org Proje Koordinatörü, Türkiye

Dr. Ümit Şahin, İstanbul Politikalar Merkezi

(Yeşil Gazete)