ABD‘de Başkan Obama yönetiminin en büyük iklim başarılarından bir olan kömür santrallerinin iklim değişikliğine yol açan karbondioksit salımlarına Temiz Hava Kanunu çerçevesinde getirdiği kısıtlamalara karşı dava, Perşembe günü Washington DC Federal Temyiz Mahkemesi‘nde görülmeye başladı.
ABD’nin bazısı iyice yaşlanan kömürlü santralleri ve bunları destekleyen iklim inkârcısı eyaletler EPA’i dava ediyor.
Kömür sanayii ve 15 eyaletin müşteki avukatları, yönetmelikçe getirilen ve yüzlerce kömürlü termik santralin nihayetinde kapanmasıyla neticelenecek kurallara karşı bunun emsali olmayan ve enerji sanayiini temelden etkileyecek bir uygulama olduğunu savunarak karşı çıktılar. Divandaki üç yargıcın ikisi ise henüz kuralların son hâlini almamış olmasını gerekçe göstererek bu iddiayı reddettiklerini söylediler; ancak uzun nefesli olacağı şimdiden belli davanın görülmeye devam etmesine karar verdiler.
Federal sistem dahilinde eyaletlerin ekonomi siyasetlerine doğrudan müdahale etmesi çok güç olan Obama yönetiminin Çevre Koruma Ajansı (EPA) üzerinden ve Temiz Hava Kanunu çerçevesinde getirmeyi başarabildiği termik santral sera gazı salım sınırlamaları, ülkenin iklim değişikliği ile mücadelesinin çok önemli bir ayağı ve salım indirim hedeflerini tutturması için hayati önemde.
Kampçıların, bir zamanlar hippilerin, ve günümüzde hippilik heveslilerinin tercihî aracı ikonlaşmış Volkswagen Westfalia Camper geri dönüyor! Geçtiğimiz hafta New York Otomobil Fuarı’nda konuşan VW yönetim kurulu üyesi Hans-Johann Nausser‘e göre, 2003’te üretimlerine son verilen araç, öncelikle konsept bir elektrikli araç olarak geri dönecek.
VW Camper elektrikli araç olarak geri dönüyor, ama umalım görüntüsü çok bozulmasın.
Nausser’e göre, VW Camper’in hatlarını yaşatacak araç önde bulunan bir elektrikli motorla çalışacak ve akü altında olacak. VW son on senede iki diğer minibüs konsepti çıkarmıştı. Yöneticiye göre, henüz piyasaya sürülüp sürülmeyeceği kesin olmamakla birlikte, konsept yapıldıktan sonra uygun bir maliyet tabanı olursa bununla tatile çıkabileceğiz.
Köylüler ne su kaynaklarını ne de yüz yıldır hayvancılık yaptıkları topraklarını altına değişti; altıncı şirket sonunda Karadağ’dan vazgeçti. Çanakkale’nin Çan İlçesindeki Karadağ köyünde altın madeni aramak isteyen Esan Eczacıbaşı AŞ.; 1.880.53 hektarlık ruhsat sahasında bulunan 45.913,13 m2 ormanlık alan üzerindeki maden arama ve altyapı tesis izninin iptalini talep etti. Çan Orman İşletme Müdürlüğü’ne dilekçe veren şirket; 30.10.2019 tarihine kadar aldığı iznin iptal edilmesini istedi. Altın arayacağı duyulduğundan beri Karadağlıların kararlı direnişiyle karşılaşan şirket; maden arama iznini iptal ettirdi. Karadağlıların hep söylediği gibi, Esan Eczacıbaşı A.Ş., Karadağ’ı terk etti.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Maden İşleri Genel Müdürlüğü’nün 2012 yılında yaptığı ihalede 890.000,00 TL bedel ödeyerek 7 yıl süre ile maden arama ruhsatı alan şirket; 45.913,13 m2 alan üzerinde belirlediği 36 yerde sondaj yapacaktı ki; köye yerleştirdiği sondaj makinesini çalıştıramadan gitti.
Diren Karadağ!
Yüz yıl önce göç ettikleri, geçimlerini hayvancılıkla sağladıkları topraklarda ve su kaynaklarında altın aranacağını öğrenen Karadağlılar; sondaj yapılmasına karşı çıktı. Şirketin maden arama izninden vazgeçmesine kadar gelişen süreçte “Diren Karadağ” hareketi başladı. Kadınların en önde olduğu direniş boyunca sondaj makinesinin başında bekleyen, ses getiren eylemler düzenleyen köylüler; Karadağ’da, Çan’da ve Çanakkale kordonda büyük yürüyüşler yaptı. Karadağlıların “Altıncı şirket, Karadağ’ı terk et” sloganları dalga dalga yayıldı.
Köylerinde altın aranmasına karşı olduklarını renkli eylemlerinde dile getiren Karadağlı kadınlar; direnişin simgesi oldu. Kadın dayanışmasıyla çevre köylere de örnek olan Karadağlılar sadece eylem yapmakla kalmadı; sondaj çalışmaları başlamadan şirkete dava açtı.
Şirket, iznini iptal ettirdi
Köylülerin açtığı davaya Çanakkale İdare Mahkemesi’nin yürütmeyi durdurma kararı vermesiyle 12 Aralık 2014 tarihinde sondaj makinesini sökerek köyden ayrılmak zorunda kalan şirket; şimdi de Karadağ’daki ruhsat sahasında altın arama ve altyapı tesis izninden vazgeçti. Edinilen bilgiye göre; “Karadağ Orman İşletme Şefliği hudutları dâhilindeki Esan Eczacıbaşı End. Mad. San. Tic. A.Ş. uhdesindeki 45.913,04 m²’lik izin sahasına Makamın 06.03.2014 tarih ve 2011/311 sayılı Olur’ları ile Maden Arama ve Altyapı Tesisi için 30.10.2019 tarihine kadar verilen izin, Makamın 05.03.2015 tarih ve 23 Sayılı Olurlarıyla iptal edildi.”
Balıkesir Orman ve Bölge Müdürlüğü’nün şirketin Karadağ ve çevresindeki maden arama ve altyapı tesis izninin iptalini onayladığı yazısında geçen “… Esan Eczacıbaşı End. Mad. San. Tic A.Ş’nin dilekçesine istinaden ilgili iznin iptali talep edilmektedir.” ifadesinden anlaşılıyor ki; şirket Karadağ’da 7 yıl süre ile altın madeni arayabileceği, yaklaşık 46 bin m² ormanlık alan üzerindeki izninden, kendi isteği ile vazgeçti.
Hem eğlendiler, hem direndiler
Köylerinde altın madeni aranacağını öğrendiklerinde kadınların en önde olduğu “Diren Karadağ” hareketini başlatan, birlik ve beraberlikleriyle bölgedeki çevre hareketine de örnek olan Karadağlıların zaferi bölgede büyük heyecan yarattı.
Karadağ’da başlattıkları altın madeni direnişi boyunca yaptıkları her eylemde, katıldıkları her etkinlikte “Eğlenerek direneceğiz, direnerek altıncılara geçit vermeyeceğiz” mesajı vererek Karadağ’ın sesini büyüten köylüler birçok ilke de imza attı. İlk kez bir şirkete sondaj çalışmalarına başlamadan dava açıldı. Köylüler mücadeleyi Karadağ’da tek bir sondaj çalışması yapılmadan kazandı. Gelinen süreçte şirketin köydeki ormanlık alanda maden arama izninden vazgeçmesi; kıyılarından adalara, Kaz Dağları’ndan Biga Yarımadası’na kadar yapılmak istenen termik santrallere, doğa talanına karşı yaşamı savunan Çanakkale’deki çevre mücadelesine güç kattı.
Şirket vazgeçti, şirketin açtığı davalar bitmedi
Şirket köydeki maden arama ve altyapı tesis iznini iptal ettirdi ama köylülere açılan davalar sürüyor. Altın madenciliğinin yaşam alanlarını ve su kaynaklarını tehdit edeceği endişesiyle kendiliğinden büyüyen Karadağ direnişinin öncü isimlerinden Mustafa Önder’e “Hakaret, Sesli, Yazılı veya Görüntülü Bir İleti İle Hakaret” suçundan dava açıldı. Sosyal medya hesabı facebook üzerinde şirket çalışanları için “herif” yazdığı gerekçesiyle açılan dava; Mustafa Önder’e 93 gün adli para cezası verilmesiyle sonuçlandı. Herif kelimesinin Türk Dil Kurumu’nda “güven vermeyen, aşağı görülen, bayağı kimse” anlamlarına geldiğine dayandırılarak verilen cezada, hüküm geri bırakıldı.
Bir dava da İl Özel İdaresine
Esan Eczacıbaşı A.Ş. bir dava da Çanakkale İl Özel İdaresi’ne açtı. Karadağ Muhtarlığı’nın başvurusu sonucu Çanakkale İl Özel İdaresi Ruhsat ve Denetim Müdürlüğü tarafından bölgede yapılan incelemede; Çan’ın Karadağ, Kocayayla ve Doğancılar köyleri ile Biga’nın Ahmetler köyü tarafından kullanılan 43 adet su kaynağı tespit edildi ve bu kaynaklar için koruma alanları belirlendi. Şirketin Karadağ ve çevresinde altın madeni aramak istediği 36 adet sondaj noktasından 23’ünün söz konusu “su kaynakları koruma alanı” içinde kaldığından sondajın yapılamayacağı kararı alındı. Esan Eczacıbaşı’nın Çanakkale İl Özel İdaresi’nin bu kararının iptali ve yürütmesinin durdurulması için açtığı davanın ilk duruşması, 5 Mayıs 2015 tarihinde Çanakkale İdare Mahkemesi’nde görülecek.
Vatikan yetkilileri, Kilise‘nin bu ay sonunda iklim değişikliği odaklı önemli bir konferansı düzenliyor olduğunu açıkladı. Bilim insanları, dünyadan inanç liderleri ve doğa korumacıları bir araya getirecek ve “Dünyayı Koru, İnsan Onurunu Tesis Et: İklim Değişikliği ve Sürdürülebilir Kalkınmanın Ahlâkî Boyutu” başlığıyla toplanacak konferans, 28 Nisan’da biraraya geliyor. Konferans, Papa Francis I‘in Haziran veya Temmuz’da ilan edeceği ve ilk günden önemsediği iklim değişikliği ve çevre fermanı öncesinde bir adım.
Papa Francis I, Kürsi-yi Resuli’ye cülusundan beri iklim değişikliğini önemsedi.
Odağına sürdürülebilirliktense sürdürülebilir kalkınma kavramını aldığı anlaşılan Vatikan, konferansla “en savunmasız olanlara özel bir odakla, sürdürülebilir kalkınmanın önde gelen dinî geleneklerin değerleriyle mülhem olduğu üzerine konsensüs oluşturma”yı hedeflediğini açıklıyor.
Konferansın katılımcıları, “dünyaya sahip çıkmakla mislin insanlara sahip çıkmak arasındaki esasî bağ” üzerine ortak bir açıklama yapmayı da hedefliyor. Diğer önemli hedef ise, “2015 süresince ve ötesine, tüm dinler arasında sürdürülebilir kalkınma ve iklim değişikliği konusunda kalıcı bir hareket inşa etmeye katkı.” Bu hedef, Aralık ayında Paris’te yapılacak ve hayati bir anlaşma çıkması şart olan COP21 iklim zirvesi ışığında değerlendirilmeli.
BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon‘un da açılış konuşması yapacağı konferansa katılacaklar arasında ekolojik farkındalığa sahip iktisatçı ve BM Sürdürülebilir Kalkınma Çözüm Ağı yöneticisi Jeffery Sachs, ve Bosna-Hersek içsavaşından sonra birleşik çoğulcu bir Bosna yaratmal için çalışmış Barış için Dinler Girişimi yöneticisi William Vendley de var; farklı dini geleneklerin temsilcileri geçici programda henüz belirli değil.
Game of Thrones yıldızı Sophie Turner, Yeşiller‘e oy vereceğini açıkladı. Britanya‘da genel seçimler yaklaşırken basının hiç siyasetle ilgileniyor musunuz sorusuna verdiği cevapta “tabii ki” diyen 19 yaşındaki Turner, ailesinin eskiden beri merkez sol İşçi Partisi seçmeni olduğunu, ancak kendisinin meylinin Yeşiller’e olduğunu söyledi. Oyuncu, bunu çocukluğunda kırın çok temel bir yeri olması ve bu nedenle kırsalı korumak istemesiyle açıkladı.
Turner, kırı korumanın değerini bilen biri.
İngiltere gençliğinin %22’si “Yeşiller” diyor
Tiraj kıran Game of Thrones dizisinde Sansa Stark rolünü oynayan Turner, yaşıtları arasında istisna değil. Ocakta yapılan anketlere göre, 18-24 yaş seçmenleri arasında Yeşiller %22 oy bekliyorlardı ve bu oran artışta Son altı aydaki katılımlarla üye sayıları 17.700’e ulaşan İngiltere Genç Yeşilleri an itibariyle ülkenin en büyük gençlik partisi, ve İngiltere ile Galler’de üçüncü büyük üye sayısına sahip olan asıl partiden bile daha fazla üyeleri var.
Dizi oyuncularından Sir Sandor Clegane veya Hound rolünü oynayan Rory McCann de daha önce İskoç Yeşilleri’nin seçim videosunda yer almıştı.
TMMOB Mersin Kadın Çalışma Grubu, 16 Mayıs’ta Mimarlar Odası Mersin Şubesi Konferans Salonu’nda gerçekleştireceği 2.Mersin Kadın Kurultayını’na hazırlanıyor. 2011 yılında birincisi gerçekleştirilen yerel kadın kurultayının ikincisinde; Kadına yönelik şiddet, Eğitimde cinsiyetçilik, Çalışma yaşamında cinsiyetçilik ve Tmmob ’de Kadın Örgütlenmesi konuları gündemi oluşturacak.
Kurultayda Türkiye’nin çeşitli illerinden bilgi ve deneyimlerini aktaracak kadın konuşmacılar yer alacak.
Her hafta TMMOB’a bağlı bir odanın ev sahipliğinde toplantılar gerçekleştiren mimar ,mühendis ve şehir plancı kadınlar, ‘’ Örgütümüz bünyesinde kadın temsiliyeti üzerinde duyarlılık geliştirmeye ,meslek alanlarımız ve meslektaşlarımızı cinsiyete dayalı ayrımcılıktan korumaya yönelik kurumsal politikalar üretme yolunda çalışmalar yapıyoruz’’diyor ve kurultay amacının,kadının cinsiyetinden kaynaklı olarak uygulanan her türlü olumsuz davranış ve politikaya karşı mücadele yöntemlerini tanımlama ve görüş oluşturma’’ olduğunu belirtiyor.
Kısa filmler, fotoğraf sergileri ve çeşitli farkındalık etkinliklerinin de yer alacağı kurultay tüm Mersin halkının katılımına açık olacak.
Aditya Kalra ve Tommy Wilkes tarafından Routers‘da yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Erdem Üngör‘ün çevirisiyle sunuyoruz.
* * *
Geçen hafta Hindistan Başbakanı Narendra Modi karbon salımlarında kesintiye gitmeleri yönündeki uluslararası baskılara boyun eğmeyeceklerini ifade etti. Bunun yerine iklim değişikliğine karşı açılan savaşa geleneksel yöntemler ve temiz enerji kullanarak liderlik edeceklerini taahhüt etti.
Fotoğraf:Hindistan başbakanı Narendra Modi 27 Mart 2015 tarihinde Yeni Delhi’de düzenlenen bir enerji konferansında konuşurken. Reuters/Adnan Abidi
Geçen Kasım ayında ABD ve Çin’in “zirve yapan” bir senenin ardından sera gazı salımlarını azaltma sözü vermeleri üzerine dünyanın üç numaralı sera gazı salımı yapan ülkesi Hindistan da salım kontrolü sağlaması için baskı altına alındı.
Birleşmiş Milletler iklim değişikliği konferansı, küresel sıcaklıklardaki zarar verici artışı engellemenin yollarını bulmak için bu yılın sonunda Paris’te toplanacak. Konferansın başarılı sayılması için Hindistan’ın karbon salımını azaltması yönünde bir stratejiyi kabul etmesi hayati önem taşıyor.
Delhi’deki bir etkinlikte başbakan Modi “İklim değişikliği konusunda dünya bize rehberlik edecek ve biz de onları mı izleyeceğiz? Dünya parametreleri belirleyecek ve biz de takip mi edeceğiz? O iş öyle olmaz” şeklinde konuştu ve ekledi; “Dünyaya biz liderlik edebiliriz”.
Hindistan hükümeti sanayileşmek ve milyonlarca insanı açlıktan kurtarmak için daha fazla salım yapması gerektiğini söylüyor.
Modi geçmişte iklim değişikliğinin tehlikelerine dikkat çekmekle birlikte, dünyanın sera gazı salımlarını azaltmaktan ziyade temiz enerjiye odaklanması gerektiğini savunmuştu.
Hindistan yenilenebilir enerji üretimini yükseltmek için iddialı bir hedef koydu ancak aynı zamanda artan sera gazı salımının başlıca sebeplerinden olan kömür madenlerini de arttırmakta.
Modi geçtiğimiz pazartesi günü karbon salımını azaltmak ve enerji tasarrufu sağlamak için dolunay gecelerinde cadde ışıklarını söndürmek gibi geleneksel yöntemlerin kullanılmasını önerdi.
Modi aynı zamanda Hindistan’a çevre dersi verip nükleer enerji için gereken yakıtı satmayan dünyayı çifte standart uyguladığı için eleştirdi.
Yeni Delhi; Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nı onaylamayı reddettiği için bazı ülkeler Hindistan’a uranyum satışını yasaklamış durumda.
Modi geçtiğimiz hafta Avrupa ve Kanada’ya denizaşırı ziyaretlere başladı. Bu gezilerde Hindistan’ın sivil nükleer endüstrisinin gelişimi ve uranyum yasağının gevşetilmesi için yardım talebinde bulunması bekleniyor.
Otuz yılı aşkın bir süredir nükleer enerjinin tehlikeleri konusunda uyaran yazılar yazıyorum.
Nükleer enerjinin sonsuz, ucuz ve güvenli olduğuna dair yalanın çok yaygın olduğu 1970’lerden beri Türkiye’de nükleer santrallar kurma hevesinde olan hükümetler geldi geçti. 1979’da Three Mile Island, 1986’da Çernobil, 2011’de Fukuşima santralarındaki kazalarla ve başka şekillerde nükleerin foyası meydana çıkmaya başladı. İnsan ve çevre sağlığına önem veren uygar devletler ya nükleer enerjiye hiç bulaşmadılar ya da santralları kademeli olarak kapatma kararı aldılar.
Büyük çoğunluğuyla Türkiye halkı da nükleerin tehlikelerine uyandı ama başımızdaki ne pahasına olursa olsun büyüme ihtirasındaki AKP iktidarı, artan enerji ihtiyacına cevap, enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi ve dışa bağımlılığı azaltmak gibi gerekçelerle ve kanımca gerektiğinde nükleer silah üretebilme yeteneğine ulaşma gerekçesiyle nükleer santrallar kurma peşinde koşuşa hız verdi.
AKP hükümeti, ülkenin saatlerce hemen tamamen elektriksiz kaldığı 31 Mart gününün gecesinde, sabaha karşı Meclis’e, Japonların Sinop’ta kuracağı santral ile ilgili kanunu, 536 milletvekilinden 181’in oyuyla onaylattı. Mersin – Akkuyu’da Rusya’nın yapacağı santralın ilk aşamasının ihalesi 7 Nisan 2015’te, hükümetin borazanlığını yapan “havuz medyası”nın kurucularından Cengiz İnşaat’a verildi. Hani, şu 25 Aralık yolsuzluk soruşturması tapelerinde “Milletin a…ına koyacağız…” sözleriyle maruf Mehmet Cengiz’in şirketine ihale edildi. Hemen ardından da Akkuyu santralının temelinin 14 Nisan’da (bugün) ÇED raporu onaylanmadan atılacağı açıklandı.
Eğer nükleer enerji santralları tasarlandığı gibi kurulacak olursa, karşı karşıya kalacağımız tehlikeleri bir daha sıralayayım: Reaktörlerin üreteceği tüketilmiş radyoaktif yakıtların on binlerce yıl süreyle depolanması gerekir. Türkiye’nin bunu nasıl yapacağı tam bir muamma. Tam güvenli nükleer santral diye bir şey yok. Büyük nükleer kazalar bir yana, küçük çaplı radyoaktif sızıntılar bile insanlara ve çevreye ağır zarar verebiliyor.
Barışçı nükleer enerji diye bir şey yok; santrallardan elde edilen plütonyum nükleer bomba yapmak için kullanılabiliyor. Dünyanın daha fazla nükleer silaha ihtiyacı yok, hele Türkiye’nin nükleer silaha hiç ihtiyacı yok… İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya’ya atılan nükleer silahlar yüzünden hala sakat çocuklar doğuyor. Nükleer santrallar çok yüksek yatırım gerektirdiği ve ömürleri tamamlandığında sökülme masrafları dikkate alındığında, bunlardan elde edilen elektrik enerjisi kesinlikle ucuz olmuyor. Nükleer yakıt üretmek için kullanılan uranyum cevheri ancak birkaç ülkede mevcut. Türkiye nükleer yakıtı başka ülkelerden satın alınacağı gibi, Akkuyu’da kurulacak santralın sahibi Ruslar olacak, onlar işletecek ve üreteceği elektriği sabit fiyatla Türkiye’ye satacak. Kısacası, Türkiye’nin enerji bağımlılığının azalması söz konusu değil.
Deprem riski nedeniyle gerçekte hiçbir yöresi nükleer santral kurmaya elverişli olmayan Türkiye, santralları inşaya girişiyor ama bunların denetlenmesi için şart olan hükümetten bağımsız denetleme kuruluşu yok. Saldırılara hedef olabilmeleri nedeniyle nükleer santralların güvenliğinin sağlanması ciddi önlemler alınmasını gerektiriyor. (EDAM bu yıl bu konuda koca bir rapor yayımladı: “Nuclear Security, A Turkish Perspective”.) Bu alanda hiçbir hazırlık yok.
30 Mart 2014 yerel seçimleri sırasında elektriklerin kesilmesini “trafoya kedi girdi” diye açıklayan, 31 Mart 2015’te bütün ülkenin elektriksiz kalmasının nedenini hâlâ bulamayan bir yönetimle Türkiye çok tehlikeli bir maceraya atılıyor. Umarım halkımız bu maceraya dur diyecektir. Nükleer enerjinin tehlikelerini müdrik olanlar 25 Nisan günü Sinop’ta büyük bir mitingde bir araya geliyor. Keşke katılabilsem…
Natasha Geiling tarafından Think Progress’de yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Filiz İnceoğlu’nun çevirisiyle sunuyoruz.
* * *
Bilim insanları, atmosferdeki sera gazı salımlarındaki artışla dünyanın ısısının daha fazla yükseldiği konusunda hemfikirler; ancak bu bağlantıdaki ilişkinin çift taraflı olduğunu da fark ettiler: havanın sıcaklığının yükselmesi aynı zamanda sera gazlarının da artmasına neden oluyor. Ancak bu ilişkinin doğasıyla ilgili hemen bir sonuca varmak aldatıcı olabilir, çünkü bilim insanları ilişkisellik bağıntısını kurmuş olsa da henüz neden sonuç ilişkisini açıklayabilmiş değil.
Fotoğraf: Antartika’nın buz çekirdeklerinden gelen bilgiler, küresel ısınmanın daha fazla küresel ısınmayı tetiklediğini gösteriyor
Artık bilim insanları ilişkisellikteki düğümü çözdüklerine inanıyorlar. Nature Climate Change dergisinde yeni yayımlanan bir raporda Exeter Üniversitesi araştırmacıları, küresel ısınmayla beraber sera gazlarının atmosferik yoğunluklarının arttığına, bu durumun da yeryüzünü daha fazla ısıtacak pozitif geri-etkiye neden olduğuna; yani küresel ısınmanın daha fazla küresel ısınmaya neden olduğuna dair doğrudan kanıt bulduklarını iddia ediyorlar.
Raporun yazarı Tim Lenton ThinkProgress’e, sadece etrafındaki ısıyı tutan gaz katmanının kalınlaşmasıyla gezegenimizin ısısının arttığını değil, aynı zamanda hava sıcaklığı arttıkça ısı tutan gaz katmanının da kalınlaştığını keşfettiklerini belirtti. Böylece, yeryüzü sıcaklığındaki değişimin artmasına neden olan ‘pozitif geri-etki’ denilen bir süreci gözlemlediklerini açıkladı.
Bu, söz konusu bağlantının ilk kez dile getirilişi değil. Bilim insanları, Antarktika buz çekirdeklerinden gelen bilgileri daha önce de kullanmışlar ve bu bilgilerle tarihteki sıcaklık artışlarına küresel karbondioksit düzeyindeki ani yükselişlerin de eşlik ettiğini göstermişlerdi. Ancak diğer çalışmalar, bu artışların arasında binlerce yıllık fark olduğunu ileri sürmüş ve bu ilişkiselliğin zamanlaması konusunda şüphe yaratmıştı.
Birçok kuram küresel ısınma seviyeleri ile sera gazındaki artış arasındaki ilişkiselliği ileri sürerken, Lenton’un takımı yaklaşık bir milyon yaşındaki buz çekirdeklerinden alınan doğrudan kanıtları kullanarak bağlantıyı ilk kez kanıtlayan araştırma ekibi oldu.
Exeter Üniversitesi, the Scripps Denizbilim Enstitüsü ve Hollanda’daki Wagwningen Üniversitesi bilim insanlarından oluşan ekip, 400.000 ve 800.000 yıl önceki buz çağı aralığının sonundan elde edilen Antartika buz çekirdeği verilerini incelediler. Bu çok eski buz parçası oldukça önemli, çünkü geçmiş küresel sıcaklıklar ve sera gazı yoğunlukları hakkında büyük miktarda veri sağlamasının yanı sıra, bilim insanlarının bu ikisinin nasıl etkileştiğini anlamak amacıyla analizler yapmasına da olanak sağlıyor.
Yeryüzünün geçmiş zamanlardaki sıcaklıkları ile sera gazı oluşumunu bir araya getiren bilim insanları, ikisi arasındaki ilişkiyi anlamak için Takens’in Teoremi olarak bilinen matematiksel bir yöntem kullandılar. Lenton’ın açıklamasına göre bu yöntem, bir değişken bir diğeri üzerinde en ufak bir etkiye dahi neden oluyorsa ilk değişken hakkında daha fazla bilgi sahibi olunduğu fikrine dayanmaktadır. İlk değişkenle ilgili ne kadar bilgi sahibiyseniz, değişimi de saniyesinde öngörme şansınız artar. Sonuçta değişkenler bir noktada birleşecek ve araştırmacılara ilkinin saniyesinde değişimleri öngörmede ne kadar güçlü olduğuna dair fikir verecektir.
Lenton eğer A ve B sıcaklık ve karbondioksitse (ya da sıcaklık ve metan), yoğun miktarda karşılıklı nedenselliğin ortaya çıkacağını, bunun ise daha yüksek sıcaklıkların atmosferik sera gazlarında artışa neden olduğunu ıspatlayacağını belirtti.
Bulgular, insanların atmosfere sera gazı pompalayarak küresel ısınmaya neden olduklarına dair var olan kanıtları daha fazla destekler nitelikte. Lenton’un açıklamasına göre sürpriz olan, bulguların artan sıcaklıkların eninde sonunda sera gazlarını arttırdığını göstermesi. Tim Lenton “Bu durum, ‘Yeryüzü sisteminin’ insan kaynaklı küresel ısınmaya daha fazla sera gazı salımıyla tepki vereceğini ve bunun sonucunda küresel ısınmanın daha da artmasını beklememiz gerektiğini gösteriyor,” diye ekledi.
Çalışma her ne kadar tarihsel verilere dayansa da, Lenton güncel çıkarımların görmezden gelinemeyeceğini de söylüyor. “Yeryüzü birçok geri etki barındıran karmaşık bir sistem ve bunlar gezegeni bir buz çağının derinliklerinden ılık bir ‘buzullaşmalar arası çağ’a sürükleyecek kadar güçlü.”
Yeryüzü şu anda tarihsel ısınma vakalarına göre çok daha hızlı bir şekilde ısınıyor. NASA’ya göre bu oran ‘buzul sonrası dönem’e girişin ısınma oranından yaklaşık 10 kat daha fazla. 2013’de atmosferik sera gazı salımları rekor bir yükselme gösterdi ve bilim insanları, yeryüzünün bitkiler ve okyanuslar aracılığıyla gazı depolama ve yöneltme kabiliyetinin doyma noktasına ulaşmakta olabileceği yönünde uyardılar.
İklim konusunda zaten beklenmedik değişikliklere şahit oluyoruz: Örneğin, Batı Antarktika buz sahanlıkları beklenenden çok daha hızlı bir şekilde eriyor. Lenton, “Yeryüzü sıcaklığında çok fazla artışına neden olarak iklim sistemini bozduğumuz bu dönemde beklememiz gereken, neden olduğumuz değişikliklere yeryüzünün bu değişiklikleri daha da arttırarak tepki vermesi,” şeklinde açıklama yaptı.
Dan Farber tarafından cnet‘te yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Berk Ergin‘in çevirisiyle sunuyoruz.
* * *
Washington Üniversitesi araştırma görevlisi Rajesh Rao elektronik ortam üzerinden gönderdiği beyin sinyalleri ile iş arkadaşı Andrea Stocco’nun sağ elini hareket ettirmeyi başardı.
Washington Üniversitesi araştırma görevlisi Rajesh Rao, solda, zihniyle bir bilgisayar oyunu oynarken, kampüsün diğer ucundaki araştırmacı Andrea Stocco beyninin sol motor korteksi bölgesinin üzerini kaplayan manyetik bir uyarım sarmalı takıyor.
Washington üniversitesi bilim adamları insan beyinleri arasında elektronik iletişimi gerçekleştirme konusunda bir ilki gerçekleştirdiler. Rao’nun Stacco’ya internet üzerinden sinyal göndermesi, Stacco’nun sağ elinin hareket etmesine sebep oldu. Beyinden-beyine iletişimin, farelerin kendi familyaları arasında ve insanlardan farelere gerçekleştirilebildiği daha önceden ispat edilmişti.
“Deney kavramı bir kanıttır.” Aynı projede çalışan psikoloji bölümünde yardımcı doçent Chantel Prat, beyin sinyallerini elektronik ortama almak ve iki beyin arasında transfer edebilmek için gerekli teknolojilere sahip olduklarını söylüyor.
Basın açıklamasında deney şu şekilde tarif edildi:
“İki takım arasında ilk olarak Skype bağlantısı yapıldı. Böylelikle farklı laboratuarlarda bulunan 2 takım da koordineli bir şekilde çalışabilecekti. Deney sırasında Rao ve Stacco birbirlerinin ekranını göremiyorlardı. Rao bilgisayar ekranına bakmaya başlayıp bilgisayarına gönderdiği sinyaller ile basit bir oyun oynamaya başladı.Bir hedefe ateş etmeyi düşünürken, zihninden sağ elini hareket ettirdiğini hayal etti. (elini gerçek anlamda hareket ettirmemek için dikkat ederek) gönderdiği beyin sinyalleri oyunda başka hiçbir fiziksel hareket gerçekleştirmeden hedefin ateşlenmesine sebep oldu.Hemen ardından ses engelleyici kulaklık takan ve ekrana bakmayan Stocco hedefe ateş ediyormuş gibi istemsiz olarak sağ işaret parmağını önündeki klavyenin boşluk tuşuna basmak üzere hareket ettirdi.”
Rao, beyin dalgalarının yayılabilmesi ve Stocco’nun sağ elini hareket ettirebilmesi için bilgisayarından aldığı geri bildirimler ile zihnini eğitti. Böylelikle yapılmak istenip hayal edilen hareketler bilgisayar tarafından algılanabilecek ve elektronik ortama sinyal olarak dönüştürülebilecekti.
Prat, “Niyetin kendisi hareket gibi algılanabilir” dedi ve beyin-bilgisayar arayüz ve teknolojilerinin doğruluk ve güvenirliklerinin çok daha artmaya başladıklarını da sözlerine ekledi.
Yukarıdaki diyagram şeması sinyallerin insan beyinleri arasında nasıl iletildiğini gösteriyor.
Peki beyinler araşı iletişim bu basit deneyden nereye kadar gidebilir? Gelecekte ne gibi gelişmeler yaşanabilir? Prat, bu deneyin çok büyük bir adım olduğunu ve nelerin mümkün olduğunu açıkça gösterdiğini söylüyor.
Bildiğimiz üzere şu anda iki insan arasındaki iletişimin tek mümkün yolu kelimeler fakat bilgisayar ve nörobilimdeki gelişmeler ışığında insanlar, uçak uçurma yada tango yapma gibi karmaşık görevleri müdahalesiz olmayan bir şekilde bilgileri birbirlerine transfer ederek gerçekleştirebilirler.
Cebir ve fiziği anlamak gibi daha bilişsel becerilerde de teknolojiden yararlanılabilir.Prat, bilginin kolayca kelimelere çevrilemediği, özellikle konunun eğitim ve öğretim olduğu zamanlarda teknolojiden yararlanılmasının gelecekte kaçınılmaz olduğunu düşünüyor.
Prat, bazı insanların zihinlerinin, iradelerinin dışında kullanılmasından ötürü gergin olabileceklerini, sinyalin internet üzerinden uzaktan iletildiğini ve ancak insanların fiziksel ekipmana bağlı bir şekilde doğru sinyalleri oluşturmak için eğitildiklerinde zihinlerinin kontrol edilebileceğini ekliyor ve bireyleri istekleri dışında kontrol etmenin hiçbir yolunun olmadığını söylüyor.
En azından şimdilik zihinlerimiz güvende! Fakat gelecek teknolojiler ne getirir kim bilebilir ki?