Ana Sayfa Blog Sayfa 3692

1915: Yok hükmündedir insanlığınız – Güven Gürkan Öztan

Aradan bir asır geçmesine rağmen Türkiye’de 1915 üzerine konuşmak ve tartışmak halen çok zor.  Resmi anlatının çerçevesi dışına çıkan her akademik çalışma, her yorum ve her vicdani ve siyasi duruş, ülkenin sosyo-politik ikliminde “vatana ihanet” ile özdeş kılınmaya devam ediyor. Bu konuda saldırgan ve reaksiyoner bir hat benimseyenler sadece Türk milliyetçileri de değil; ülkenin İslamcısı, muhafazakârı hatta kendini solda tanımlayanları dahi derhal kervana katılıyor. 1915 en hafiften deşilmemesi gereken bir yara ya da kurcalanmaması gereken bir acı olay olarak tanımlanıyor ve sıradanlaştırılmaya çalışılıyor. Bu davranış kalıbıyla uluslararası platformda sonuç elde edemeyince de öfke patlamaları ve tehditler peşi sıra geliyor. Papa’nın soykırım sözcüğünü telaffuz etmesi ve ardından Avrupa Parlamentosunun (AP) 1987’dekini hatırlatan 1915 kararı Türkiye’de yeniden benzer nitelikte şoven bir rüzgarın esmesine yol açtı. Peşinen söyleyeyim AP dahil parlamentolardan soykırım kararı geçirmenin Türkiye’nin 1915 ile yüzleşmesine bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Ancak bu başka bir tartışma konusu. Aslen ülke içindeki tepkilere odaklanmak niyetim. AP kararı için bizzat ülkenin cumhurbaşkanı “bir kulağımızdan girer diğerinden” çıkar diye açıklama yaptı; AKP, CHP ve MHP ortak basın açıklamasıyla mevzubahis olan karar için “yok hükmünde” dedi. Ortak açıklamada, savaş koşullarında acı çeken diğer halklara duyarsız kalındığı ve sadece Ermenilerin acılarının yüceltildiği gibi bir ifade dahi mevcut. I. Dünya Savaşı sırasında İttihatçılar Müslüman kıyımı da yapmış haberimiz mi yok? Kastedilen savaş esnasında işgal kuvvetlerinin ve Ermeni çetelerinin yaptıklarıysa, bir devletin kendi vatandaşlarını sürgüne göndermesi ve katledilmesine yol açması ile düşman askerlerinin ya da çetelerin saldırıları arasında kategorik bir fark olduğunu görmemek sadece izan değil aynı zamanda da vicdan sorunudur. Uzağa gitmeye gerek yok, 1915 öncesinde ve sonrasında Anadolu’daki Ermeni nüfusa karşılaştırmalı bakmak dahi başlı başına yeterli.

UNUTMAKTAN İNKÂRA 

1915’in konuşulması ve tartışılması hiçbir zaman Türkiye’nin kendi içindeki dinamiklerle mümkün olmadı maalesef. Cumhuriyet kurulduktan sonraki süreçte 1915’in mağdurları dışında kalan herkes Ermeni kıyımını unutmayı tercih etti. Yeni devlet büyük ölçüde Müslümanlaştırılmış bir Anadolu coğrafyası üzerine inşa edilmişti. Ülkede kalan Ermenilerin 1915’in hesabını soracak ne güçleri vardı ne de araçları. Halbuki bu ülkede doğmuş fakat Türkiye’nin dışında yaşamaya mecbur kalmış Ermenilerin hatıralarında 1915 çok taze, çok canlıydı. Akrabalarını, dostlarını, evlerini, kısacası tüm yaşanmışlıklarını yitirmişler ve bilmedikleri toprak parçalarına sığınmışlardı. Bir kuşak diasporada hayata gözlerini açtı ve ailelerinden 1915’in acı anılarını dinledi. Onların hatıralarında ne Anadolu’da Müslüman halkla geçen iyi günler ne de memleket hasreti vardı. Yakınlarını kaybeden ilk kuşak yas tutmayı, ikinci kuşak ise daha çok hesap sormayı tercih etmişti. İki kuşağın arasında tüm bu farka rağmen ortak olan koskocaman bir keder kuyusuydu. Diaspora Ermenilerinin bir bölümü, 1915’te yaşanan büyük kıyımı unutmamak, unutturmamak için harekete geçtiğinde Türkiye’de 1915’e dair kolektif hafıza boş bir levhaya benziyordu. Türkiye’deki yeni kuşaklar, bir nevi seçimli amnesia ile malul atalarının aksine 1915’e dair derin bir bilgisizliğe sahipti. Hatırlayıp unutacakları bir şeye de sahip değildiler! Köylerindeki yıkık kiliseleri, mezar taşlarını bir yere koyamıyorlardı; daha da beteri çoğu zaman merak dahi etmiyorlardı. Yaşlılar Müslümanlaştırılmış Ermenileri tanıyor ancak gençler onların ne olup da Müslümanlaştırıldığını bilmiyorlardı. Soykırımın 50. Yılı gelip çattığında Türkiye’deki kamuoyunun, yurtdışındaki anmalar karşısında yaşadığı şaşkınlık bundan ileri gelir. Ne sivil ve askeri bürokrasi ne de sıradan yurttaşlar neyin anıldığını idrak edecek düzeyde değildir. Ermeni soykırımının başına “sözde” iliştirme hastalığı o günlerde başlar; sözde dendiğinde sanki 1915’te olup bitenler de hiç yaşanılmamış olacaktır. 50. Yıl anmalarının gerçekleştiği merkezler Lübnan dışında genellikle Batı ülkelerindedir ve ilk o günlerde anmalara izin verildiği için Batılı ülkeleri suçlanmaya başlar. Türkiye’de kimsenin 1915 ile yüzleşme gibi bir çabası yokken “dışarıdan” gelen bu baskı, defansif-reaksiyoner tutumları inkarcı bir süreklilik çizgisinin alameti farikasına dönüştürür.

1970’li yılların ikinci yarısında ASALA Türk diplomatlarına saldırmaya başlayınca ve bunu da 1915’in tanınması talebinin bir aracı olarak sununca Türkiye’deki inkârcı tavır çok daha kolay bir biçimde kendini meşrulaştırdı. Artık “Ermeni meselesi” bir “güvenlik” meselesidir; 1915 ile yüzleşmemek de ulusal güvenliğin gereği! Diplomatlar ve yakınları katledilirken Türkiye kamuoyunda oluşan haklı tepki, devlet ve milliyetçi odaklar tarafından manipüle edilerek 1915’in konuşulmaması ya da Ermenilerle terörün birlikte anılmasına yol açtı. Böylesi bir ortamda cesaretle konu üzerine resmi tezler dışında akademik çalışma yapacak birine rastlamak mümkün değildi.  Müesses siyasetin aktörleri tıpkı bugün olduğu gibi o gün de “dayanışma” içinde soykırımın tanınması taleplerine karşı safları sıkılaştırıyordu. Ancak bugün bildiğimiz haliyle inkârcılığın tam teşekküllü hale gelmesi 12 Eylül askeri yönetimi sırasında gerçekleşmiştir. Devlet kurumlarının yeniden yapılanmasında “Ermeni meselesi” ile baş etmek birincil amaç haline gelmişti. Dışişleri’nden Milli Eğitim Bakanlığına, YÖK’ten yargıya yeni düzen 1915’in inkârı üzerine kuruldu. Türklerin asıl mağdur olduğuna dair resmi anlatı gözden geçirildi, eklemeler yapıldı ve akabinde dört bir yandan kamuoyuna servis edildi. Artık 1915 özelinde bilmeme değil, devletin istediğini bilme aşamasına geçilmişti. Müfredata 1915 zorunlu savaş tedbiri olarak giriyor, üniversitelerde mecburi kılınan İnkılap Tarihi derslerinde “Ermenilerin yaptığı zulümler” anlatılıyordu. Dışişleri tüm diplomatik hamlelerini 1915’in tanınmasının önüne geçmeye adamışken MGK süpervizör pozisyonunda devlet kurumları arasındaki eşgüdümü sağlıyordu. 2000’lerde artık bu eşgüdüm sivil toplumu da kapsamıştı.

MEDENİYETİMİZDE YOK!

Türkiye’de 1990’larda resmi anlatının bu şablonunun dışına çıkanlar epey eziyet çektiler. Ancak onların açtığı kapıdan 2000’lerin ilk onbeş senesinde bir çok genç akademisyen geçti ve öncesi sonrasıyla 1915’te ne yaşandığına dair çok önemli çalışmalar yaptılar, yapıyorlar. Ancak resmi makamlar, sadece kendi “tarihçilerini” ve “tetikçilerini” dikkate almakta ısrarlı. Koskocaman kurumlar inkârcılığın fabrikasına dönüştürüldü. AKP ise bu konuda kendinden önce üretilen inkârın epistemolojik haznesini yeni Osmanlıcı, İslamcı bir ambalaja sokmaktan öteye geçmedi. Devlet katında eskiden Türkler soykırım yapmaz denirken şimdiler Müslümanlar yapmaz klişesi muteber. Hatırlayın Erdoğan 2009’da Darfur’daki soykırım iddialarına dair “bir Müslüman soykırım yapamaz” diyordu. 2010’da ise 1915 tartışmalarını hedef alacak bir biçimde “Bizim medeniyetimizde öldürmek, katletmek, soykırıma uğratmak yoktur. Bizim medeniyetimiz sevgi medeniyetidir, bizim medeniyetimiz hoşgörü ve kardeşlik medeniyetidir” dedi. 2014 taziyesi ile 100. Yıl öncesinde suların durulmasını sağlayacağını uman devlet aklı, 2015’te Çanakkale anmalarını 24 Nisan’a çekerek inkarcı perspektifin devamlılığını bir kez daha kanıtladı; hem de Sarkisyan’a davet göndererek! Bugün gelinen noktada Y. Akdoğan, AP’yi “goygoyculuk yapmakla” itham ederken; Erdoğan Türkiye’ye çalışmaya gelen Ermeni vatandaşları “deporte etmek” ile tehdit ediyor. Buyurunuz medeniyete!

Tarihçilere konuyu havale etmek ya da arşiv açmak değil mesele. Bugün 1915’te neler yaşandığına dair gerçekler büyük oranda su yüzüne çıkmış durumda. Arşivden çıkan bir belge ile 1915’te yaşananları normalleştirmek, sıradanlaştırmak artık mümkün değil. Bu gerçek savaşta Ermeniler dışındaki halkların da acı çektiği gerçeğini gölgelemiyor. Sadece Ermenilere uygulanan şiddet ile diğerleri arasında kategorik bir fark olduğuna işaret ediyor. Şimdi soru şu; inkâr etmeye ve sadece Müslümanları mazlum ve mağdur göstermeye devam mı edeceğiz yoksa tüm bu acıların bir daha yaşanmaması için tarihle yüzleşecek miyiz? Bugün Türkiye Cumhuriyetinde yaşayanlar soykırımın faili olarak itham edilemez elbette. Ancak inkâr ettikçe şimdiki kuşaklar da o büyük suçun ortağı haline gelir. Ölenler bir kez daha öldürülür, hatıralar bir kez daha kirletilir. Siyasette, toplumsal yaşamda, sorunlarımızla baş etme biçimimizde hep şikayetçisi olduğumuz yüzleşmeme, gerçekleri kabul etmeme davranışının köklerini görmek bu kadar kolayken, 1915 ile yüzleşmeye direnmek önce yaşamını yitirenlere sonra da bu topluma ve insanlığa yapılan büyük bir hakarettir.

Güven Gürkan – Öztan Birgün

 

 

 

Artık, despotizm alameti – Ali Yurttagül

Bugünlerde şehirlerimizin ana meydanlarını ‘Akkuyu Nükleer’ reklam panoları süslüyor.

Güçlü Türkiye’nin yeni enerjisi’. Nedense ‘Yeni Türkiye’nin güçlü enerjisi’ demekten kaçınmışlar. Kırmızı, mavi ve yeşilin etkin olduğu resimde bisikletli, mutlu çocuklar ve uçan kuşlar görüyoruz. ‘Akkuyu’da’ mutluluğun merkezi bir milli park havası var. Resimde görünür tek ‘teknik’ veri bir bisiklet. Nükleer ile ilişkisi, tabii yok. Önemli de değil. Reklamda -bu terim aslında uymuyor- propaganda tekniğinin kaba metotları kullanılmış. Cepheye giden ‘mutlu’ asker resimleri kullanıldığı gibi. Çernobil, Fukuşima felaketleri, nükleer artıkların nesiller boyu oluşturacağı zehir depoları, nükleerin savaş malzemesi olması kimsenin aklına gelmesin isteniyor. ‘Akkuyu Nükleer’ toplumun kaygılarını tabii biliyor. Amaç, nükleer enerjinin tehlikeli, kirli ve pahalı olduğu gündeme girmesin, yeşillikler içerisinde, bisikletli, mutlu çocuklar ile özdeşleşsin isteniyor. Bu propaganda Türkiye’de tutmaz. Demokrasinin etkin olduğu hiçbir ülkede tutmaz. Bu naif, nükleer teknolojiyi ‘güç’ ile ilişkilendiren propaganda tekniği Kuzey Kore’de, İran’da tutar.

Dünyamızda yapım sürecinde olan nükleer santrallerin haritası despotizmin simgesi gibidir. Demokrasinin etkin olduğu ülkeler Çernobil felaketinden sonra nükleer enerjiye yatırımlarını durdurdular. Nükleer teknolojinin en güçlü ülkesi ABD’de 40 yıldır enerji devi firmalar bile nükleer enerjiye yatırım yapmıyor. Yüzlerce santral yapıldı, devreye giren tek bir nükleer santral yok. Finlandiya’da yapımı yıllardır süren bir santral dışında Avrupa’da da yeni nükleer santral yatırımları yok. Reagan ve Bush döneminde öngörülen devlet desteği de firmaların tutumunu değiştirmedi. ABD’de enerji sektörünün nükleer enerjiye uzak durması, bu ülkede çevre hareketinin etkinliğinden kaynaklanmıyor. Tek gerekçe, nükleer teknolojide yaşanan risk ve nükleer artıklar meselesinin çözülmemiş olması.

Batı’da Çernobil ile nükleer enerjiye yatırım durmuş, ama kurulu nükleer santrallere dokunulmamıştı. Çernobil kazasının, ihmal ve teknik geri kalmışlıktan kaynaklandığını iddia eden sektör, Almanya, Fransa gibi ülkelerde benzer bir kazanın olmayacağını savunuyordu. Hatta Almanya, Fukuşima kazasından birkaç ay önce santrallerin daha uzun çalışmasına izin veren bir kanun kabul etmişti. Fukuşima ile Japonya gibi teknolojide lider bir ülkenin yaşadığı felaket, dengeleri tümden değiştirdi. Almanya, Belçika, İsviçre, Japonya gibi ülkeler nükleer enerjiden çıkma politikalarını takvime bağladılar. Bunlar arasında enerji üretiminin % 20’sini bu teknolojiden karşılayan Almanya, en radikal takvimi kabul etti. Bu ülke, 150 milyar Euro değerinde nükleer parkını 2022 yılına kadar devre dışı bırakıyor. Bu rakam devre dışı kalan santrallerin henüz rakamları bilinmeyen söküm ve depolama bütçesini kapsamıyor.

Nükleer enerji yatırımlarının bugünkü haritası ise bir nevi diktatörler veya geri kalmışlık listesi gibi: Rusya, Çin, İran, Kuzey Kore, Hindistan, Pakistan, Türkiye vs. Bu ülkelerin “risk” algısı oldukça farklı. “Akkuyu Nükleer” bunun tipik bir örneği. Akkuyu Nükleer, olası bir kaza, sızıntı hatta Fukuşima veya Çernobil gibi bir felaket halinde 700 milyon dolar gibi gülünç bir tazminat yükümlülüğü üstlenmiş bulunuyor. Yani tüm risk, santralin teknik denetiminde pek söz sahibi olmayan Türkiye devletinin sırtında. Bu İran, Rusya, Kuzey Kore’de de böyle. ABD, Almanya’da veya hiçbir demokratik ülkede mümkün değil.

Peki Almanya gibi ülkeler milyarlarca kaybı göze alarak terk ettikleri bir teknolojiye Türkiye veya İran niçin yatırım yapıyor? Almanlar, Amerikalılar geri zekâlı mı? Bu soruyu irdelediğimizde de “Akkuyu Nükleer’in” reklamında da göze çarpan “güçlü” kelimesi ile karşılaşıyoruz. “Güç” arayışı biliyorsunuz “korku” zaafının etkin olduğu, despotlara özgü bir düzende yaygındır. İran, bunun tipik örneği. Gaz ve petrol üstünde yüzen bu ülkenin nükleer teknolojiye yatırımı enerji ihtiyacından kaynaklanmıyor. Türkiye, ne yazık ki güneş, rüzgâr gibi tabii kaynaklarına yatırım yapacağına, İran örneğinin izinde, “güç” arayışında…

Ali Yurttagül – Zaman

[Özel Haber] Enerjisini güneşten alacak futbol mabedi: Antalya Stadyumu

İnşaatına 2013 yılında başlanan ve önümüzdeki Mayıs ayında tamamlanacak olan Antalya’nın Muratpaşa ilçesinde, Sakıp Sabancı Bulvarında bulunan Antalyaspor Stadyumunu diğer stadyumlardan ayıran bir özelliği var. Tavanındaki 5.000m2’lik bölümde güneş enerjisi panellerinin olması. Hal böyle olunca Yeşil Gazete olarak konuyu derinlemesine araştırmak istedik.  Akay inşaat Elektrik Grup Şefi Kubilay Özbek ile spor tesislerinin felsefesinden, stadyumun TOKİ tarafından hangi koşullarda hazırlandığına dair konuştuğumuz dobra dobra bir sohbetti haberin perde arkası. Bu haberin güneş paneli ile ilgili olmasına dikkat ettiğimiz için bu detayları çok irdelemeden ama ileride tekrar gündeme getirme bilgi notuyla stadyumun Güneş Enerji Santrali (GES) hikayesini aktarmak istedik.

20.antalya stadyumu

Antalya Stadyumu’nun kısaca teknik özellikleri şöyle; 85 bin m2 alan üzerine kurulu, 33 bin seyirci kapasiteli, kapalı tribün, 800 araçlı otopark, içinde avm’si ve dükkanları olacak şekilde tasarlanmış olan bu mekan Antalyalı futbolseverlere futbol karnavalları yaşatmaya şimdiden aday.

Avrupa’da Tek, Türkiye’de İlk

Kubilay Özbek’in aktardığına göre Fifa’nın Green Goal TM[1] yönergesini karşılayan yapının, enerji kullanım kaynağı konusunda seçtiği yöntemle enerji üreten benzer bir stadyum olan Fransa’daki Allianz Riviera’dan daha fazla enerji üretme kapasitesi var ve bu durum Türkiyede bir ilk olduğu gibi Avrupa’nın da en büyük Güneş Enerjisi ile çalışan stadyumu olma özelliğini kazandırıyor stada. Fifa’nın 45 ile 55 bin seyirci kapasitesi olan stadyumlarda yarı final ve final maçlarını oynatması nedeniyle, 33 binlik kapasitesiyle bu stadyumda uluslarası maçlarda sadece grup maçlarının yapılabileceğini deburadan futbol severlere duyurmuş olalım.

Tesis kullanıma açıldığında GES’ten sağlayacağı elektrik 1,4 mw yani 1400 Kwh. Örnek verecek olursak 1 saatte üretilen enerji ile 140 bin ampül yakılabilecek bu enerji ile.  Panellerden doğru akımda gelen enerji evirici (invertor) yardımıyla alternatif akıma çevrilip yerli elektrik şebekelerine depolanmadan iletilecek şekilde kurgulanmış. Bu depolanmama durumu da gece yapılacak maçlarda stadın kendi elektriğini yerli elektrik şebekesinden satın alması anlamına geliyor. Aslında satın almak değil, mahsuplaşılması planlanmış yani şebekeye verilen elektrik kadar şebekeden elektrik alınacak. Bu ihtiyacı karşılar mı diye sorduğumuzda ‘Fazlasıyla’ cevabını veriyor Kubilay Özbek. Antalya’daki diğer spor tesislerinin elektrikleri de böyle mahsuplanacakmış. Neden depolamayı tercih etmediniz diye Kubilay Beye sorduğumuzda, akü sistemiyle depolanması mümkün olan enerjinin bu yolla daha az kirletici olacağını belirtiyor. Aküler, ağır metal olan kurşun maddesi içerdiği, bunların belirli bir ömürlerinin olduğu ve sürekli bakıma ihtiyaç duyulmaları nedeni ile tercih edilmediğini aktarıyor Akay inşaat Elektrik Grup Şefi Kubilay Özbek.

Özbek ayrıca GES’in periyodik bakımlarının da önemini vurgulayarak inşaat tamamlandıktan sonra bu santrallerde deneyimli bir firmanın işletmeyi devralması gerekliliğini vurguluyor ve ekliyor, “Gençlik Spor İl Müdürlüğün ilerleyen zamanlarda işinin ehli bir firmaya bu güzelim GES’i devretmesini bekliyoruz”

Tokinin inşaatı devralma hikayesi ise ayrı bir haber konusu olmak üzere şimdilik saklı kalsın.

Yeşil Günler

[1] http://www.fifa.com/mm/document/tournament/competition/football_stadiums_technical_recommendations_and_requirements_en_8211.pdf, SYF 32

 

Haber: Mine Çaltı

(Yeşil Gazete)

Akdeniz’de yine can pazarı, 650 mülteci yaşama savaşında

mülteci teknesiAkdeniz’de yeni bir mülteci faciasında yüzlerce kişi yaşama savaşı veriyor. Yetkililer Libya’dan İtalya’ya giden bir geminin batması sonucu 650 kişinin hayatını kaybetmesinden korkulduğunu bildiriyor.

Dün geceyarısı Libya karasularında İtalya’nın Lampedusa adası açıklarında gerçekleşen facianın ardından İtalyan sahil güvenlik güçleri kurtarma operasyonu başlattıklarını açıkladılar. Şimdiye kadar 28 kişinin kurtarıldığı, arama kurtarma çalışmalarının sürdürüldüğü bildiriliyor.

Havaların ısınmasıyla 500 kilometrelik yolu benzer koşullarda aşmaya çalışan kaçak göçmenlerin sayısı artmaya başladı.

İnsan kaçakçılarının tekneleri, kapasitesinin üzerinde yolcu aldığı ve böyle bir yolcuğa uygun olmadığı için sık sık bu tür facialar yaşanıyor.

Hafta içinde gerçekleşen iki yarı kazada 450 mültecinin daha hayatlarını kaybettikleri açıklanmıştı.

 

BBC – Euro News – Yeşil Gazete

Doğa Dostu Kent Bahçeleri projesi Çukurova Üniversitesi’ne de uğradı

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği‘nin ‘’Doğa Dostu Kent Bahçeleri’’ projesi başladı. Projeden sorumlu Hakan Gönül ve Nebile Bayrak’ın Mersin’in ardından ikinci durakları 14-15 Nisan tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi idi. Çukurova Üniversitesinde  öğrencilerle buluşup 2 gün boyunca eğitim yaptılar.

12.tohumdan-kampuse-yesil-gazete

Projenin ilk aşamasında tohumlar üniversitelerde öğrenciler ile buluştu. Böylece öğrencilerin yaşamını zenginleştirecek , ekolojik bir çevre oluşturabilecek, farkındalık yaratmak isteyen bireyler toprak ile bir araya geldi. Proje ile gıdadan ulaşıma, enerji kullanımından tüketim alışkanlıklarına, ‘’tüketici’’ konumunda olmaktan ‘’türetici’’ konumunda olmaya yönelik amaçlar belirlendi.

Doğa Dostu Kent Bahçeleri projesi kentlerde bahçecilik ve yetiştiricilik bilgisinin kent insanına aktaralabileceği, küçük alanlardan büyük alanlar da uygulamaya geçilebileceği bahçeler oluşturmayı hedefliyor. Bu hedefine de gençlerle yola çıkarak başlıyor. Çukurova Üniversitesi’nde ilk gün tohum ve tohum döngüsü, kompost yapımı ve ekolojik yaşamla ilgili eğitim verildi. Bireylere ekolojik yaşam bilinci ve duyarlılığı, doğa ile uyum içinde yaşama bilinci kazandırılmaya çalışıldı.

14.tohumdan-kampuse-yesil-gazete

İkinci gün de uygulamalı eğitime geçildi. 5 adet yükseltilmiş yatak kuruldu , bu yataklar toprakla doldurulup atalık tohumların nasıl ekileceği anlatıldı.

Tohumdan Kampüse projesi ile tohum ve tohumun döngüsü ile öğrencileirn kendi hayatlarındaki dönüşü farketmelerini sağlamak amaçlanıyor. Bu vesile ile tohumun nesilden nesle yenilenmesi ile yaşamın sürekliliğinin izi sürülebilecek. Bundan sonraki süreçte ise öğrenciler ekilen tohumlar ile birlikte üretimi ve çoğalmayı görme imkanına sahip olacak. Böylelikle sadece kendileri için değil tüm insanlık için de yaşamı devam ettirmenin mutluluğunu yaşayabilecekler.

Fotoğraflar: Barış Can Kırar / Emine Sarıgül

Haber: Emine Sarıgül

(Yeşil Gazete)

Seçimlere doğru HDP’ye saldırılar artıyor

merkez-halklarin-demokratik-partisi-hdp-logo...7 Haziran genel milletvekili seçimleri öncesi HDP’ye yönelik fiziki saldırılar dikkat çekmeye başladı.

Önceki gün, Antalya’nın Serik ilçesinde HDP ilçe seçim bürosuna yapılan saldırılar emniyet güçlerince vatandaş hassasiyeti olarak görülmüştü.

Dün de Ankara Büklüm sokakta bulunan HDP Genel Merkez binasına silahlı saldırı gerçekleşti. Saldırıda ölen ya da yaralanan olmadığı bildirilirken çok sayıda merminin parti bürosuna ve tabelalara isabet ettiği görüldü.

Saldırıyı, ‘HDP’nin barajı aşmaması için yapılan provokasyon’ olarak niteleyen HDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder, ”Bütün bunlara karşı inadına ve ısrarla barışı, demokratik siyaseti savunmaya da kararlıyız. Saldırganlar ve onları örgütleyenlerin bilmesinde fayda var. Israrla barış, demokratik siyaset demeye devam edeceğiz” dedi.

HDP’den yapılan açıklamada da “Hükümeti seçim güvenliğini sağlaması yönünde uyarıyoruz ve faillerin bir an önce yakalanmasını bekliyoruz” denildi.

HDP Genel Merkezine yapılan saldırılarla ilgili iki kişinin göz altına alındığı açıklandı.

HDP seçim bürolarına yönelik saldırı haberlerinin bir yenisi dün Bursa’nın Orhangazi ilçesinden geldi. HDP seçim bürosuna saldırmak isteyen bir bir güruh emniyet güçleri ve kaymakam tarafından güçlükle engellendi. Olayların yatışması üzerine Orhangazi ilçe bürosunun açılışı gerçekleşti.

Yeşil Gazete

1915 Ermeni Soykırımı ile yüzleşmek neden zor ama önemli? – Murat Paker

Bu yıl, 2015, 1915’in 100. yıl dönümü. Bir asır geçmiş ve biz Türkiyeliler olarak hala 1915’te komşularımız / yurttaşlarımız olan Ermenilere ne olduğuna dair gereken yüzleşmeleri yapmış ve bu konuda ne toplum olarak kendi içimizde ne de 1915’te öldürülen Ermenilerin çocukları / torunlarıyla barışık bir noktaya gelebilmiş değiliz.

Son 20-25 yılda – öncesi ve sonrasıyla birlikte – 1915’te neler yaşandığına dair eskisiyle kıyas kabul etmeyecek derecede bilgi sahibi olduk ve olmaya devam ediyoruz. Dünyada bu konuda her hangi bir bilgi sıkıntısı yoktu zaten, ama Türkiye’de ve Türkçe’de 1990’ların başlarına kadar bu konu ya sessizlikle ya büyük ve sert bir inkârla ya büyük çarpıtmalarla geçiştirilmeye çalışılıyordu. Resmi ve egemen söylem buydu. Kitaplar / yayınlar bu yöndeydi. “Ermeniler abartıyor”du veya “esas onlar ihanet edip bizi kesmişti” veya “savaş koşullarında karşılıklı mukatele olmuş”tu. Yalancı olan Ermenilerdi.

70’li ve 80’li yıllarda “Ermeni davasını duyurmak üzere TC devlet görevlilerini cezalandırmak” gibi bir misyonla birçok kanlı terör eylemi yapan ASALA’nın varlığı da Türkiye toplumunun Ermeni alerjisini iyice kaşıyarak resmi söyleme inanmasını kolaylaştırmıştı.

1990’lardan itibaren Türkçe’deki bu inkâr duvarı, önce yavaş yavaş sonra giderek artan hızla, birçok Türkiyeli aydın tarafından kitaplarla, toplantılarla, medya programlarıyla çatlatılıp genişletildi. İnkâr duvarı halen yıkılmış değil ama epey enkazlaşmış olduğu söylenebilir. Artık bu toplumun çok daha fazla sayıda üyesi bu konuyla ilgili Türkçe ya da başka dillerde çok daha fazla sayıda kaynağa erişebiliyor ve meseleyi biraz araştıranlar neyin ne olduğunu çok zorlanmadan anlayabilecek durumdalar. Bu imkân tabii zihnini ve vicdanını Türk milliyetçiliği ile köreltmemiş olanlar için geçerli. Türkiye’de ise Türk milliyetçiliğinin bu köreltici etkisi toplumun büyük çoğunluğu için söz konusu. Dolayısıyla her tür bilgiye erişim mümkün artık ama erişmek ve eriştiğini anlamak isteyenler hala azınlık. Bu meseleye dair hala çok güçlü bir direnç de var. Neden?

‘Soykırım dediğin Nazilerin yaptığıdır’
Soykırım dendi mi ortalama bir Türkiyelinin tahayyül dünyasında bir tek Nazilerin yaptığı soykırım (Holokost) anlaşılıyor. İşin içinde ayrıntılı bir ırkçı ideoloji, sistematik bir devlet aygıtı, makine gibi çalışan kamplarda imha edilmiş tamamen masum ve çaresiz halklar veya halk kesimleri olması gerektiği düşünülüyor. Holokost, en çok işlenen, lafı edilen, filmi çekilen soykırım olduğu için bu bir dereceye kadar anlaşılır bir durum. Aynı zamanda Holokost, bütün şeytaniliği ortaya konarak net bir şekilde lanetlenmiş neredeyse tek soykırım. Dolayısıyla “1915 de soykırımdır” dendiğinde, ilk reflekslerden biri “biz Naziler kadar kötü değiliz / olamayız” oluyor. Zira Naziler tescilli lanetli, şeytani kötülük timsali olarak kodlanmış durumda. 1915’in de bir soykırım olma ihtimali, ortalama Türkiyeli için Nazilerle aynı kutuya konmak anlamına geliyor. “Tiksinç bir haksızlık” olarak algılanıyor.

Oysa 1951’de kabul edilen BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ndeki soykırım tanımı epey geniş ve esnek; 1915’in bu tanıma göre soykırım sayılmaması mümkün değil. Bu tanım çerçevesinde dünyada yüzlerce soykırım suçu işlendiği düşünülüyor ve bu soykırımların illa Holokost’un bütün özelliklerini barındırmaları hiç gerekmiyor.

BM’nin soykırım suç tanımı 1951 tarihli olduğu için, bu tarihten önce işlenen bu tür suçların hukuken soykırım olarak yargılanması mümkün görünmüyor (Holokost da soykırım olarak yargılanmamıştı); ama mecburen sert / katı standartları olan hukuk alanının dışına çıktığımızda, 1951’den önce vuku bulmuş olaylar da – eğer BM tanımına uygunsa – tarihsel, politik ve psikolojik açıdan soykırım olarak değerlendiriliyor.

‘Müslümanlar – Türkler soykırım yapmaz’
Egemen politik kültürümüzdeki tamamen boş laflardan biri de budur. Artık hangi kimlik daha ön planda görülüyorsa onu vurgulayarak, Müslümanların ya da Türklerin soykırımcı olamayacağı, manevi değerlerinin buna müsait olmadığı vurgulanır. Oysa sosyal bilim araştırmalarından biliriz ki hiçbir sosyal grup mutlak iyi veya mutlak kötü değildir.  Özellikle kendini dini ya da milli özellikler üzerinden tanımlayan neredeyse bütün sosyal grupların tehdit altında hissettiklerinde ve uygun koşullar bir araya geldiğinde düşmanlaştırdıkları öteki sosyal gruplara karşı gayet saldırganlaşabildiklerini biliriz. Ne Türkler ne Müslümanlar ne de başka dini ve milli sosyal gruplar, bu vahşi saldırganlık potansiyelinden azade değillerdir.

1915’in soykırım olarak kabul edilmesi Müslümanları / Türkleri soykırımcı yapmaz, çünkü soykırım (ya da etnik temizlik) suçu bireysel bir suçtur. Kim planlamışsa, emir vermişse, uygulamışsa, yardım etmişse, destek olmuşsa, nemalanmışsa suç sorumluluğu taşıyan failler onlardır. Olan bitene sessiz kalan seyircilerin ise hukuki olmasa da etik / vicdani sorumluluğu vardır. Sonra gelen kuşakların da haliyle hukuki bir sorumluluğu yoktur, cinayetleri onlar işlememiştir; onların sorumluluğu yine etik / vicdani bir sorumluluktur. Katile katil denebilecek midir, yoksa bizim milli / dini gruptan diye cinayet göz ardı edilecek, hatta kahramanlaştırılacak mıdır?

Bugün yaşayan Türkiyelilerin büyük çoğunluğu hala Türk milliyetçiliğinin şu ya da bu versiyonunun yörüngesinde salındığından 1915’in katilleriyle milli / dini bir özdeşim içinde olmaları gerekiyormuş gibi hissetmekte ve davranmaktadırlar. Soykırımı inkâr edip Türklüğü / Müslümanlığı temiz tutma niyetiyle yapıştıkları bu özdeşim, tam tersine sonuç vermekte ve dönüp aslında doğrudan sorumlu olmadıkları bir suçta onları suç ortağı bir konuma sokmaktadır. Katil, dedeniz bile olsa katildir ve cezasını çekmesi gerekir. Dedeniz katil diye siz de katil olmazsınız; ama dedenizin suçunu inkâr edip onu saklamaya kalkarsanız siz de suç ortağı olursunuz. Türkiye toplumuna sabırla suç ortağı olmak zorunda olmadığını, katil dedelerin yanında mağdurları koruyan ve suça direnen başka tür dedelerin de olduğunu, dede olarak onları da tercih edebileceğini anlatmak gerekmektedir.

‘Esas onlar ihanet edip bizi kesti’ veya ‘savaş koşullarında karşılıklı öldürmeler olmuş’
Birinci Dünya Savaşı sırasında silahlı kimi Ermeni örgütlerin Doğu Anadolu’da kimi yerlerde, özellikle 1915 Soykırımı sonrasında yoğunlaşmış biçimde misilleme olarak, Müslüman ahaliyi katlettikleri doğrudur. Bu katliamların da tabii ki savunulacak bir yanı olamaz ve kısmi / yerel etnik temizlik hamleleri olarak görülmeleri gerekir. Ancak 1915 Ermeni Soykırımı, bu tür şiddet hareketlerinden hem niteliksel hem de niceliksel olarak çok farklıdır. Yerel küçük grupların savaş bölgesindeki katliamlarından değil, merkezi Osmanlı hükümetinin aldığı kararlar ve koordinasyonuyla, savaş bölgesiyle ilgisi olmayan bölgeler dâhil bütün yurttan Ermenilerin, çoğunun öldürülmesi veya ölmesiyle sonuçlanacak bir şekilde, göçertilip yok edilmesi harekâtından söz ediyoruz. Dolayısıyla ortada iki eşit taraf eşzamanlı olarak birbirine katliam yapmış gibi bir durum yoktur. “İhanet edip katliamlar yapan kimi silahlı Ermeniler” var diye bütün Ermenileri hedef tahtasına koyamazsınız.

1915 Soykırımı, savaş koşullarını bahane ederek, Anadolu’nun etnik ve dini olarak homojenleştirilmesi derdi olan İttihat ve Terakki hükümetinin merkezi kliği tarafından gerçekleştirilmiştir.

‘Asıl amaç bizden toprak ve para almak’

1915’te yaşananlarla yüzleşmedeki en önemli zorluklardan biri, böylesi bir yüzleşmenin dönüp dolaşıp gelip Türkiye’den toprak ve tazminat talebine dayanacağı inancıdır. Kimi Ermeni aşırı-milliyetçileri dışında toprak talebinde bulunan da ve bu talebin ciddiye alınabilecek bir yanı da yoktur. Bu talep daha çok Türk milliyetçiliğinin kendi kitlesini korkutup konunun tartışılmasını engellemek için gündemde tuttuğu bir boş-taleptir.

Tazminat talebi ise gerçektir ve bu tür büyük yıkımlardan sonra yüzleşme / uzlaşma süreçlerinde bir şekilde ziyaret edilmesi gereken önemli bir ögedir. Bir asır sonra, 1915’te Ermenilerin kaybettiklerinin maddi karşılığını hesaplayabilmek de, hesaplanabilse bile ödeyebilmek de mümkün değildir. Dünya’daki örneklerde de tazminat bahsinin daha çok sembolik / kısıtlı maddi tazminat ve vurgulu manevi tamirat şeklinde gerçekleştiği görülmektedir. İyi düşünülmüş kapsamlı bir özür, ölenlerin çocuklarını ve torunlarını da kapsayacak bir şekilde yurttaşlık haklarının iadesi, sınırların açılması, silinmiş Ermeni izlerinin canlandırılması, Ermeniler dâhil bugün Türkiye’de yaşayan bütün azınlıklar üzerindeki tüm ayrımcılıklara son verilmesi ve tabii hepsinden önemlisi tarihsel hakikatler ve empatik duruş açısından tüm toplumun sistematik olarak eğitilmesi, manevi tamiratın önemli köşe taşları olarak savunulmalıdır.

Neden önemli?

1915 Ermeni Soykırımı ile yüzleşmek, mağdurlara ve yakınlarına yönelik etik / vicdani sorumluluğumuz olmasının ötesinde, Türkiye’nin demokrasi mücadelesinin önemli bir parçası olarak da gündemimizde olmalıdır.

Anadolu’nun Müslüman olmayanlardan arındırılması 1915 Ermeni Soykırımı ile başlamış, Cumhuriyet öncesi ve sonrasında Rumların temizlemesi ile devam etmiştir. Dünya Savaşı öncesi %20-25 olan Müslüman-olmayan nüfus, 1927’deki nüfus sayımında %2,5’a düşmüş durumdadır [Şimdi ise bu oran binde bir gibidir]. Müslüman olmayanların temizlenmesi yetmemiş, homojen ulus-devlet oluşturma derdiyle tüm Müslümanların da Türk sayılması / yapılması politikaları sık sık yoğun şiddete de başvurularak sürdürülmüştür.

Bugün geldiğimiz noktada, özellikle Kürt Özgürlük Hareketi’nin ve Türkiye sol / demokratik muhalefet hareketlerinin mücadeleleri sonucu,  bir tür “deli gömleği” olan bu tek tipçi sistemin Türkiye’ye uymadığı, etnik ve dini tek tipleştirmeye karşı mücadelenin demokrasi mücadelesinin temel hatlarından biri olduğu ortaya çıkmıştır. Şimdi önünüzde, bütün farklılıklarını eşdeğerlilik çerçevesinde kucaklayan demokratik bir zemin kurma görevi vardır. Bu zemini kurdukça 1915 Ermeni Soykırımı ile daha iyi yüzleşebileceğiz; 1915 ile yüzleşebildikçe bu zemini daha sağlam kurabileceğiz; zira bu devlet yapısının ve de egemen politik kültürümüzün harcında bol miktarda 1915’in kıyıcı ruhu yer alıyor.

 

Murat Paker – www.t24.com.tr

Ek not: Bu meseleye dair Türkiye’deki ilk büyük konferans 2005 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılacakken, devletlü ve milliyetçi tepkiler nedeniyle yapılamamış; konferansın ev sahipliğini o zor koşullarda İstanbul Bilgi Üniversitesi üstlenmişti. Bilgi’de çalışmaya henüz başlamış bir öğretim üyesi olarak, konuşmacıları arasında yer aldığım bu konferansın üniversitem tarafından akademik özgürlükler ve demokrasi adına sahiplenilmesini hep gurur verici buldum. On yıl sonra, soykırımın 100. yıldönümünde, benzer bir akademik konferansın sefer Bilgi’de yapılması engellenmiş durumda ve tarihin cilvesine bakın konferans bu sefer Boğaziçi’ne taşınmak zorunda kaldı.   Bilgi için talihsiz ve üzücü bir durum, Boğaziçi’ni ise tebrik etmek lazım. Bilgi’nin vicdanlı akademisyenlerinin önümüzdeki günlerde bu hatayı kısmen de olsa tamir edeceklerini umuyorum.

İzmir’in Vekili olmak isteyen Veysel Eroğlu’nu tanıyoruz – Arif Ali Cangı

0

AKP İzmir 1. seçim bölgesinde  1.sıra milletvekili adayı olarak Veysel Eroğlu’nu göstermiş.

Veysel Eroğlu, 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinden önce DSİ (Devlet Su İşleri) Genel Müdürüydü, seçimlerden sonra milletvekili oldu ve önce  Çevre ve Orman Bakanı, ardından Orman ve Su İşleri Bakanı oldu. Bu süreçte DSİ de Eroğlu’nu takip etti, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlıyken, önce  Çevre ve Orman Bakanlığı’na ardından da Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlandı.

Veysel Eroğlu’nu İzmir yakından tanıyor.

Sayın Eroğlu’nu biz DSİ Genel Müdürlüğü döneminden, Allianoi ile birlikte tanıdık.

Allianoi, Bergama’nın 18 km. kuzeydoğusunda, Paşa Ilıcası olarak bilinen alanda yer alıyordu, saptanabilmiş 1800-2000 yıllık tarihi ile Anadolu mozaiğinin en güzel parçalarından olan Allianoi, ülkemizde sağlam kalmış ve kullanılabilecek sıcak suyu ile en büyük sağlık merkeziydi. Aynı zamanda, şifalı sularını barındıran dünyanın doğa tarafından en iyi korunmuş ve en sağlam kalabilmiş sağlık yurtlarından biriydi. Eşine zor rastlanan bu kültürel miras, şimdi baraj suları altında.

Veysel Eroğlu DSİ Genel Müdürü olduğu dönemde de Çevre Bakanı olduğu dönemde de  Allianoi’yi biran önce suya gömmek için azami gayret sarf etti , “Allianoi diye bir yer yok” dedi, bununla da yetinmedi Allianoi’ye sahip çıkan Tarkan’ı da “böyle işlere burnunu sokma” diye azarladı, bizi de vatana ihanetle suçladı. Bir gazetede DSİ Genel Müdürü  sıfatıyla yapığı söyleşide, “…(Allianoi’yi yutacak Yortanlı Barajının açılmasına) yapılan müdahaleyi ‘vatan hainliğine benzettiğini, Allianoi ismini verenlere kızgın olduğunu…” söylemişti. Bu haber üzerine,  Eroğlu’ndan açıklama istemiştik, başvurumuza DSİ II.Bölge Müdürü Ayhan Sarıyıldız imzasıyla “Sayın Genel Müdürümüz böyle bir söz sarf etmemiştir” yanıtı verilmişti, söyleşiyi yapan gazeteci ise “elinde ses kayıtları olduğunu” söylemişti.  .Allianoi Girişim Grubu olarak,   Nazım Hikmet’in Vatan Haini şiirini göndermiş ve “insanlığın ortak mirasını korumaya çabalamak vatan hainliği ise biz vatan hainliğine devam ediyoruz hala” demiştik.

Sonuç olarak, Allianoi koruma bölge kurulunun 1. derece arkeolojik SİT kararına rağmen yargı süreçleri tamamlanmadan Yortanlı barajı sularına gömüldü. İnsanlığın ortak kültür mirası olan Allianoi’yi yok etme operasyonun  baş aktörlerinden birisi Veysel Eroğlu’dur.

Veysel Eroğlu’nu “terörle mücadele” konusundaki çalışmalarından da hatırlıyoruz. Terörle Mücadele Yüksek Kurulu (TMYK) toplantısına DSİ Genel Müdürü olarak katılan  Eroğlu; Hasankeyf’i yok edecek olan Ilısu Barajı’nın  ‘terörle mücadeleye katkısını’ olacağını savunmuş, “…su tutulmaya başlanmasının ardından oluşacak ve 10 bin hektar olacağı hesaplanan Ilısu Baraj gölünün PKK’nın önemli geçiş güzergâhlarından bazılarını kapatacağını, PKK’nın zaman zaman kullandığı yaklaşık bin mağaranın da sular altında kalacağını, böylece PKK’nın bölgedeki hareket kabiliyeti ve barınma imkãnının kısıtlanmış olacağını, barajın sağlayacağı ekonomik getirinin de PKK’ye karşı mücadelede ‘artı’ hanesinde yer alacağını…” anlatmıştı (Radikal-23.02.2007).

İzmir milletvekili adayı Veysel Eroğlu’nu İzmirliler, İzmir’in su havzasına ilişkin icraatlarıyla da tanıyor. DSİ Genel Müdürlüğü döneminde Efemçukuru Altın Madeni’nin  önünü açmak için yaklaşık 200 bin kişinin içme ve kullanma suyu ihtiyacını karşılayacak Çamlı Barajı  projesi DSİ’nin yatırım programında çıkartıldı, Çevre ve Orman Bakanı olduğu dönemde de barajı yapmaya kalkışan İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne binbir türlü zorluklar çıkartıldı. Eroğlu, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’na “Çamlı Barajından vazgeçin, altın madeni işletilsin, maden işletmesinin sona ermesinin ardından Altıncı şirket barajı size hediye etsin, bu arada İzmir’in suyunu Gördes’ten getirelim” teklifini yaptı, teklifin ahlaki boyutu epeyce tartışıldı. Çabalarıyla Veysel Eroğlu, İzmir’in su havzası için büyük tehdit oluşturan Efemçukuru Altın Madeni’ni İzmir’in başına musallat edenlerin başında yer almayı hak etti. Çamlı Barajı yapılamadı, Altın  madeni yaklaşık dört yıldır çalışıyor ve ş bölgede şimdiden kirlenme başladı.

Veysel Eroğlu’nun Çevre Bakanı olduğu dönemde İzmir’in göbeğinde Gaziemir’de bulunan kurşun fabrikası bahçesinde radyoaktif atık tespit edildi, aradan geçen 8 yıla rağmen atıklar halen temizlenmedi, tespit edilen nükleer santral atıklarının nereden hangi yollarla geldiği açıklanmadı.

Veysel Eroğlu Orman Bakanı oldu ama, ormanları sadece odun olarak gördü, onun döneminde  orman alanları madencilik ve diğer kirletici projeler için peşkeş çekildi. Veysel Eroğlu’nun Çaldağı Nikel Madeni ile ilgili “Aşırı derecede baskıların altında kaldık, direnemiyoruz” şeklindeki  ‘aciz’ açıklamasını ve 2 milyon ağacın kesilmesi sonucunu doğuracak Çaldağı Ormanının Nikelcilere tahsis etmesini Turgutlular unutmadı.

Veysel Eroğlu’nun en son icraatı Muğla -Göcek Koylarını ihale etmek oldu.

Veysel Eroğlu, uygulamalarıyla, ‘Barajlar Bakanı’, ‘HES’ler Bakanı’, ‘Madencilerin Bakanı” oldu ama bir türlü ‘Çevre’nin ‘Orman’ın Bakanı olamadı. Şimdi de İzmir’in vekili olmak istiyor. Veysel Eroğlu bu sicili ile İzmirlilerden oy isteyecek, bakalım İzmirliler ne diyecek?

Arif Ali Cangı

Anne sütü neden antikapitalist bir direniş hattıdır

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, beş yaş altı çocukların ölüm sebeplerinin yüzde 11.6’sı anne sütüyle beslenmemek. Anne sütü, her yıl 800 bin çocuğun hayatını kurtarabilir. Örgütün tavsiyesi, eğer mümkünse iki yıl ve hattâ daha uzun süre anne sütüne devam etmek.

Ne acı ki bu çok basit gözüken faaliyet çeşitli şekillerde ve çok etkili yöntemlerle engelleniyor. Çok uluslu şirketler, en başta da Danone ve Nestlé saldırgan yöntemlerle kendilerine hemen her ülkede pazar yaratmaya uğraşıyorlar. Bunun için reklâmlar hazırlıyor; ardı arkası kesilmeyen kampanyalar düzenliyorlar. Ancak uyguladıkları asıl yöntem, doktorları-hastaneleri bağlamak. Şöyle bir örnekle ne kastettiğimi anlatayım: Kendi kızımın doğumunun üstünden daha 24 saat geçmemişken bir doktor ve iki hemşire hastanedeki odamızı basmıştı. Bize, bebeğin sarılık değerlerinin eşiğin üstünde olduğunu, Azade’yi ya yirmi dört saat küveze (yapay ışık altına) koymak durumunda olduklarını yahut mama takviyesi gerektiğini söylemişlerdi. O ânı unutmuyorum. Doktorun cümleleri daha bitmemişken hemşirelerden biri mama paketini açmıştı bile. En çok da yaşadığım çaresizliği ve endişeyi hatırlıyorum. İki zor yoldan birini seçmek durumundaydık ve mama elbette ki daha kolay bir çözümdü. Kelime edememiştik. Azade bir kaşık aldı, sonra reddetti. Biz o noktada yan çizdik. “Bir düşünelim, bir araştıralım,” dedik. Doktor tahammülsüzdü, kızdı: “Cahil misiniz? Bilim bu! Nesini düşüneceksiniz?” Hakareti yuttuk, araştırdık. Başka hastanelerin başka eşik değerleri belirlemiş olduğunu; farklı ülkelerde bambaşka değerler tavsiye edildiğini öğrendik. Korkacak bir durum yoktu aslında; ama biz korkutulduk. Zira, yine sonradan öğrendik ki, ilk yirmi dört saatte mama verildiği takdirde çocukların önemli bir bölümü emmeye devam etmiyor. Şeker içerikli mamalar bebeğe daha tatlı geliyor.

Şirketlerin doktorları-hastaneleri bağlaması

Doktorların-hastanelerin bağlanması derken bunu kastediyorum. Sonradan bu işin peşine düştük. Bu şirketlerin doktorlara ve hemşirelere “eğitimler” verdiğini, otellerde ağırladığını-gezdirdiğini ve hattâ doktorların bir kısmının akademik kariyerlerinin ilaç-mama şirketlerinin finansmanı ile mümkün olduğunu öğrendik. 2013 yılında İngiliz The Independent gazetesinin ilk sayfasında Danone’nin mama markası Milupa’nın Türkiye’deki büyük bir skandalı afişe edildi.

O haberin hazırlanmasında eşim ve ben bilfiil çalıştık. Olay özetle şuydu: Milupa, 6-36 arası bebeklerin her gün 500 ml. süt ihtiyacı olduğunu iddia eder, buna yönelik dev bir kampanya düzenler. (0-6 ay arası bebeklerin ihtiyacının ise 750 ml. olduğunu söylerler, ama belli ki kampanyanın asıl hedefi 6 ay sonrasıdır.) Görünürde kulağa hoş gelen bir sloganları vardır: “Biz, anne sütünü destekliyoruz.” Fakat devamı şöyle: Ama eğer çocuğunuz kâfi miktarda süt almıyorsa, beyin gelişimi durur; şu olur, bu olur. Bu yolla anne-babaları takviye ürünlere yönlendirirler. 500 ml. yalanını da UNICEF’in tavsiyesi olarak lanse ederler.

Yalan diyorum; çünkü UNICEF’in böyle bir beyanı yoktur. Gazeteci Melanie Newman UNICEF’le temasa geçtiğinde bunun külliyen uydurma bir sayı olduğunu, her çocuğun farklı bir ihtiyacı olduğunu, önemli olanın miktar değil muhteviyat olduğunu söylerler. Anne sütünün (az-çok) her durumda daha iyi olduğunu beyan ederler.

43.tigersAptamil, bu kampanyayı hazırlarken doktorları ve hemşireleri kullanır. Gelen annelerin sütleri ölçülür, ortalamalar alınır. Türkiye’de kadınların ekseriyeti yarım litreden (500 ml.) az süt vermektedir (330 ml. civarında); ama bu aslında bir sorun değildir. Yine de şirket tarafından sorun olarak pazarlanır. Yarım litre bile ince ince düşünülmüştür o anlamda. Web sitelerinde hiçbir bilimselliği olmayan testlerle kadınların verdikleri süt miktarını ölçerler. Emzirme süreleri ve sıklığı üstünden tahminî rakamlar üretirler. Testi birkaç kez de ben çözdüm. Günde saatlerce emzirdiğinizi işaretlemediğiniz müddetçe sonuç hep aynı çıkıyordu: “Eksik var, buyrun şu ürünümüze…”

Haberin hazırlanma aşamasında Sağlık Bakanlığı’na, doktorlara, Türk Millî Pediatri Derneği’ne, Migros’a vesaire kuruma yazıp görüşlerini sorduk. Bunlar kampanyaya destek olmuşlardı. “Ne diyorsunuz,” dedik. Çoğu ya hiç cevap vermedi ya da yuvarlak cümlelerle (biz kurum olarak anne sütünü hep desteklemişizdir vs.) olayı geçiştirdi. Hattâ bir doktor, kendi iç yazışmalarının kullanılmasının (kampanyayla ilgili çatlak sesler çıkaranlar olmuş, bunlar elimize geçmişti) uygun olmadığını beyan edebilmiş, bizi bu konuda bilgilenmemiz için UNICEF’in harcıâlem bilgilerinin olduğu sayfalara yönlendirmişti.

En çok kanıma dokunan da bütün bunların bir eğitim/aydınlatma misyonuyla yapılıyor olması oldu. O dönem (2013 öncesi) yine Danone’nun sahibi olduğu Carrefour zincirlerinde annelere güya eğitim verilir. Türkiye’nin her yerinde… Kızımı alıp birine katıldım. Bir diyetisyen az beslenmenin yaratabileceği sorunları anlattı uzun uzun, ardından bir başkası şirketin ürünlerini tanıttı. Sunumun sonunda yanlarına gidip dostane bir tavırla verdikleri eğitimle ilgili izlenimlerini sordum. Güneydoğu’daki kadınlardan şikayetçiydiler. Anlamıyorlarmış, cahillermiş. “Onları iki tur eğitmek gerek,” dedi ekipten biri. “Önce cahil olduklarına ikna etmek, ardından beslenme eğitimi vermek lâzım.”

Buradaki katmerli sorunların, bilindik ırkçılığın muhasebesini okuyucuya bırakıyorum. Peki bu haber çıktıktan sonra ne oldu? Şu: Ceza alan olmadı, yasal bir süreç işlemedi. Bunun yerine bazı gazetelerde reklâm kokan haberler çıktı. Independent’da çıkan haberin anlaşılması güç bir özeti verildi, ardına (kimi zaman haberden daha uzun) Danone-Türkiye’nin kamusal hizmetlerini, bu konudaki duyarlılığını anlatan resmî bir açıklama eklendi. Bir süre sonra kampanya geri çekildi; yerine “annelere süt” adıyla yeni bir kampanya başlatıldı. Hayat devam etti.

Tigers

Bütün bunları bağlayacağım yer bir film. Bu sene İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Kaplanlar (Tigers) isimli film, Nestlé mamalarının 1990’larda Pakistan’da çocuk/bebek ölümlerine yol açan skandalını anlatıyor. Film bir mama mümessilinin (ismi Ayan) hikâyesi etrafında örülmüş. Doktorların birtakım hediyelerle (yani aslında rüşvetle) nasıl ikna edildiği anlatılıyor. Mümessiller öyle “iyi” çalışıyorlar ki doktorların ailelerinden özel zevklerine kadar her konuda bilgi topluyorlar önce. Ardından yarı arkadaşlık yarı iş şeklinde yürüyen bir ilişki kuruyorlar. Maksat, o hastaneden çıkan tüm annelerin mama kullanmasını sağlamak.

45

Ancak filmdeki mümessil Ayan, mamanın ölümlere yol açtığını öğrenince işi bırakır, şirkete savaş açar. Bekleneceği üzere tehdit edilir, korkutulur, para teklif edilir. İş en sonunda uzun ve dolambaçlı bir hukukî sürece yuvarlanır. En iyi avukatların en pis yöntemlerle iş yaptığı bir alandır bu. Ayan’ın inanılırlığı sorgulanır, karakter infazı yapılır. Kısmen de başarılı olunur; zira uzun bir süre bu önemli olay, Ayan’ın aslında içten pazarlıklı olup olmadığı üzerinden tartışılır. Ayan, Pakistan’da can güvenliği kalmadığı için yedi sene Pakistan’a dönemez, ailesiyle görüşemez.

https://youtu.be/aoePGQumTq4

Nestlé’nin resmî sitesinde konuyla ilgili bir açıklama var. Özetle “olay çarpıtılmıştır, bu çalışanımız kötü niyetlidir” deniyor. Hayat devam ediyor. Bu da bahsi geçen şirketlerin geçmiş sicili için bakınız.

Bu şirketlerin her şeye rağmen bir ihtiyaca cevap verdiği söylenebilir. Kısmen doğru. Ancak hiçbir ihtiyaç bu korkunç pazarlama tekniklerini haklı çıkarmaz. Üstelik bu ihtiyaçların piyasa dışı yöntemlerle çözülebildiği başka uygulamalar hâlâ varken. Evet, süt anneliği! Piyasa toplumu bizi anti-sosyalleştiriyor. Piyasa dışı sosyal ağlar yok ediliyor. Yerine, yolu piyasadan geçen başka ilişkiler tesis ediliyor. Duygusal bir dönüşüm bu aynı zamanda, her mevziye saldırılıyor. O yüzden günümüzde süt anneliği kimileri için (sebep hijyen olur, güvensizlik olur) uzak bir mazi hâline gelmiş durumda.

Dahası, annelerin korkutularak mamaya yönlendirilmesinden evvel denenebilecek başka yollar var. Sütü ilk anda gelmeyen annelere yönelik emzirme eğitimlerini yaygınlaştırmak mesela. Bu konuda o kadar çok teknik var ki… Çoğu zaman işe de yarıyor üstelik. Bu işler, pazarlamaya harcanan akıl almaz paraların çok daha azıyla yapılabilir. Eğer hiçbiri olmuyorsa belirli sınırlar dahilinde mama kullanılabilir, neden olmasın? İşin aslı, bu gıdaların pazarlanmasıyla ilgili hâlihazırda uluslararası yasalar var. Şurada.

Daha fazlası da mümkün. Bu mamûlün sosyalleştirilmesi, yani şirketlerin elinden alınması, reklâmın yasaklanması, standart paketlerde satılması gibi uygulamalar hayata geçirilebilir.

Toparlıyorum. Bu ufak vaka bile piyasa dışı sosyal ağların nasıl hayal edilebileceği üzerine ilham verici bir örnek sunuyor. Daha büyük değişimlerle ilişkilenebilecek birtakım direniş mevzileri ortaya çıkarıyor. Süt meselesi, neden böyle bir toplumda yaşamanın bu kadar boğucu olduğunu gösteriyor.

Bahsettiğim filmin bir gösterimi daha var. Vaktiniz varsa gidin, çünkü film benim anlattığımdan çok daha güzel.

Filmi izlemek isteyenler için: 18 Nisan 2015 / 21:30 / Beyoğlu Sineması

44.Ozan-Zeybek-Yesil-Gazete

 

Sezai Ozan Zeybek

Mersinli kadınlar eylemde; “Kezzap atılarak yaralanan N. K.’nın davasının takipçisiyiz”

Mersin Kadın Platformu’nun her Perşembe saat 18:00’de gerçekleştirdiği eylemliği bu Perşembe 15. Haftayı bitirdi. Her Perşembe olduğu gibi Forum Avm Köprü altında toplanarak “Erkek adalet değil, gerçek adalet” , “Kadın cinayetleri politiktir”, “Geceleri de, sokakları da, meydanları da terk etmiyoruz”, “Şiddetinizle barışmayacağız” sloganlarıyla havuz başına yürüyen kadınlar içerisinden basın açıklamasını Kadın Emeği Kolektifi’nden Özgecan Aşlamacı Şahin okudu.

Bu hafta basın açıklamasını Kadın Emeği Kollektifi'nden Özgecan Aşlamacı Şahin okudu
Bu hafta basın açıklamasını Kadın Emeği Kollektifi’nden Özgecan Aşlamacı Şahin okudu

“Mersin Kadın Platformu öncülüğünde başlatılan ve haftalardır her Perşembe kadına yönelik şiddeti kamuoyuna deşifre etme amacı taşıyan eylemimiz devam etmektedir. Kadının rengi, dili, inancı, ülkesi değişiyor ama uğradıkları şiddetin kaynağı değişmiyor” diyerek sözlerine başlayan Şahin; Mersin’de gerçekleşen kezzapla yaralama olayına değinerek “Geçtiğimiz günlerde N.K. isimli kadın erkek arkadaşı ile birlikte yaşadığı süreçte her türlü şiddete maruz kalmış, dayanamayıp evi terk etmiş, sonraki bir ay boyunca erkek arkadaşı tarafından yüzüne kezzap atılmakla tehdit edilmiştir” dedi.

40.mersin kadın platformu

“N.K. bunun üzerine koruma kararı almış, işe girmiş ve hemen arkasındaki 5. Günde apartman girişinde erkek arkadaşının yüzüne kezzap atması suretiyle şiddet görmüştür. Hastane sürecinde açılan dava, kamu davasına dönmüş ve N.K. gözaltındaki erkek arkadaşı tarafından tehdit edilmeye devam edilmiştir.” şeklinde konuşan Şahin; “Avukat atanmaması için her türlü engellemeyle karşılaşan N.K. ‘yla ilgili olarak davanın bundan sonraki süreçte takipçisi olacağız. N.K. yı yaralayan şahsın hakkettiği cezayı almasını talep ediyoruz. ERKEK ADALET DEĞİL, GERÇEK ADALET” diyerek sözlerini noktaladı.

Basın metninin okunmasının ardından “ Erkek adalet değil, gerçek adalet”, ”Yaşasın kadın dayanışması” sloganlarını atan kadınlar, alkışlar ve zılgıtlar eşliğinde eylemi sonlandırdı.

 

Fotoğraflar: Gonca Şahin Ocakçı

Haber: Özgecan Aşlamacı Şahin

(Yeşil Gazete)