Ana Sayfa Blog Sayfa 3667

İklim kampanyacıları fosil yakıt şirketleriyle ilişki kurmaya olan inancını yitiriyor

Suzanne Goldenberg tarafından The Guardian‘da yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni İrfan Özdabak‘ın çevirisiyle paylaşıyoruz.

***

The Guardian gazetesi ve 350.org’un yürüttüğü fosil yakıt yatırımlarından vazgeçme kampanyası ilerledikçe, bu kampanya lehinde hareket edenler sektör reformunun etkili bir yolu olarak yatırımcı baskısının ‘faydasız’ olduğunu ileri sürmeye başladılar. Fakat bazı uzmanlar bütün yumurtaları bir sepete koymanın riskli bir strateji olduğunu söylüyorlar.

Fosil yakıt  şirketlerinin iklim değişikliği riskiyle yüzleşmesi için en etkili yol onlarla ilişki kurmak mı yoksa yatırımdan vazgeçmek mi? Fotoğraf: Corbis
Fosil yakıt şirketlerinin iklim değişikliği riskiyle yüzleşmesi için en etkili yol onlarla ilişki kurmak mı yoksa yatırımdan vazgeçmek mi? Fotoğraf: Corbis

Yatırım aktivistlerinin petrol şirketlerinin iklim değişikliği riskiyle yüzleşmesini sağlama çabalarına başlamasının üzerinden 23 yıl geçti. Kaydedilen ilerleme oldukça yavaş ve elde edilen kazanımlar çok az oldu. Şimdi birçok kampanyacı bu yöntemin pek de hızlı bir sonuç vermediğinde karar kılmış durumda: artık fosil yakıtı üretimi yapan şirketlerle bağları koparmanın zamanı.

Ronald Reagan yönetimi esnasında ABD sermaye piyasası kurumunda görevli olan ve Harvard mezunları tarafından yürütülen, Harvard Üniversite’sine fosil yakıt yatırımlarını başka yere yönlendirme çağrısı yapan kampanyayı imzalayan Bevis Longstreth “şirketlerle ilişki kurmanın faydası yok” dedi. Petrol ve doğalgaz şirketlerinin, hissedarlarının önerileri nedeniyle ana ticari faaliyetlerini hiçbir zaman bırakmayacaklarını ileri sürdü.

“İlişki kurma sürecinin bazı etkileri olduysa da meselenin can alıcı yönüne ve ruhuna dokunamadı, müdür ve yetkililerin ajandasına girmeyi başaramadı.”

Fosil yakıt üreticen şirketlerin yapması gereken ciddi değişikliklere gelince, Bevis Longstreth tütün sektöründen bir analojiye başvurdu. “Philip Morris’den sigara üretimini durdurmasını istediğinizde, aslında yanlış kapıyı çalmış olursunuz ve de üretimlerini durdurmazlar.”

Yirmi yılı aşkın bir süredir BP, ConocoPhillips, ExxonMobil, Shell ve diğer şirketlerle yapılan çalışmalardan kazanılan tecrübeler, Temiz Getirili Varlık Yönetimi savunuculuk yöneticisi Shelley Alpern’i benzer bir sonuca götürdü: şirketleri reform yapmaya zorlamakta yatırımcı baskısı oldukça yavaş işliyordu.

“Onlar yıllardır hem az sayıdaki hisseleriyle önergeler veren çok küçük hissedarları hem de yüzbinlerce hissesiyle gelen büyük yatırımcıyı aynı oranda ihmal etti,” dedi.

İklim değişikliğinin dayattığı aciliyetle birlikte artık zaman tükeniyor. “Benim iş tanımım bir hissedar aktivist olmak. Fakat fosil yakıt üreten şirketlerle şu anda kritik bir aşamadayız. Dünyadaki hükümetlerin anlamlı ölçüde karbon sınırlaması için kanun çıkarmaları gerektiği yönünde kuvvetli siyasal mesajı iletmeleri için herkesi göreve davet ediyoruz” dedi Alpern.

Yatırımcılar şirketlerin karbon ayakizlerini ve potansiyel yükümlülüklerini açıklamaya zorlamada –karbon-sınırlı bir dünyada zor durumda kalacak fosil yakıt sahipliği ya da deniz-seviyesinin yükselmesiyle risk altına girecek tesisler veya iklim değişikliğinin diğer etkileri bağlamında – ilerleme kaydettiler.

Şirketi 275m ABD Doları değerinde varlığı yöneten Alpern artık bunun da yetmeyeceğini söyledi. “Alınan kararlar çok hafif. Şeffaflığın daha da arttırılması ya da operasyonel salınımların azaltılmasında hedeflerin saptanması için çok çalışıldı. Şu anda hissedarların – ExxonMobil’le ilgili olarak benim farkında olduğum/bildiğim durum gibi- şirketin katranlı kum gibi yüksek-maliyetli ve riskli gelişmeye yönelik sermaye harcamalarını azaltmasını ve bu sermayeyi hissedarlara iade etmesini isteyen önerileri sunması gerektiğini düşünüyoruz.”

Alpern, enerji şirketlerinin yönetilmiş ve bilinçli bir küçülme planı sunmaları için onları sıkıştırmanın ise daha da büyük bir talep olduğunu belirtti. “Şimdiye kadar görülmemiş bir şeyi yapmaları gerekiyor. Neredeyse hiç zaman kaybetmeden ana iş modellerini değiştirmeleri lazım. Bilinen rezervlerin %80’inin üretime açılmasının tehlikeli olduğunu kabul etmeleri gerekiyor,” dedi.

“Herhangi bir sektör için örnek olsun diye şunu söylemek büyük bir meydan okumadır: ‘evet, dönem değişiyor ve biz de esas olarak işimizi bırakacağız ya da radikal bir reform yapacağız’.”

Gerçek bir ilerlemenin kaydedilmemesinden duyulan korku ve endişe fosil yakıtlarına yatırımdan vazgeçme hareketinin büyümesinde itici güç oldu. Şimdi üniversiteler, kolejler, kliseler ve değeri 50 milyar ABD Dolarının üzerinde olan hayırsever fonlar da dahil olmak üzere 200’ü aşkın organizasyon yatırımlarını kömür, petrol ve doğalgazdan başka alanlara çekme sözü verdi.

Geçen ay, the Guardian gazetesi dünyanın en büyük iki vakıf fonu olan Bill ve Melinda Gates Vakfı ve Wellcome Trust fonlarını kömür, petrol ve doğalgaz şirketi hisselerini geri çekmeye çağıran ‘Bırakın Toprakta Kalsın’ kampanyasının lansmanını yaptı.

Kampanya için verdiği cevapta Wellcome Trust’ın başı olan Jeremy Farrar şirketlerle ilişki kurmanın değişimi sağlamak için daha iyi bir yol olduğunu ileri sürdü: “Bizim görüşümüze göre enerji sektöründeki yatırımlara ve yatırım yaptığımız şirketlerle aktif bir şekilde ilişki kurarak tek tek vakalar bazında yaklaşmak daha yapıcı ve etkin bir yoldur. Düşük-karbonlu bir ekonomiye geçişi destekleyen daha şeffaf ve sürdürülebilir politikaları cesaretlendirmek için kurullara olan erişimimizi kullanıyoruz.”

Çoğu aktivist de aynı fikirde. Interfaith Center on Corporate Responsibility’e (Şirket Sorumluluğuna Dair İnançlararası Merkez’e) göre, geçen yirmi yıl boyunca, hissedar aktivistler fosil yakıtı üreten şirketlere 150’den fazla iklim önerisi ve diğer ticari kuruluşlara da 650’den fazla benzer öneri sundular.

Fakat altı yıl önce yatırımdan vazgeçen ve fonlarını fosil yakıtlardan çekmeleri için hayırsever kuruluşları mobilize eden Wallace Global Fund’ın başı olan Ellen Dorsey ilerlemenin çok yavaş olduğunu söyledi.

“Bilimle aynı paralelde ve eşzamanlı bir çerçevede hareket etmiyor,” dedi.

Dorsey şirketlerle etkin bir ilişki kurma stratejisinin net ve belirli hedefleri olması gerektiğini belirtti. Eğer şirketler belirlenen kıstasları yakalayamazlarsa bundan sorumlu tutulmalıdırlar dedi.

Yatırımdan vazgeçmenin bir taraftan şirketler üzerinde baskı yaratırken diğer taraftan da kamuoyunu motive ettiği için ilişki kurmaya göre daha çok ses getirdiğini ileri sürdü.

“İklim değişikliği hakkındaki tartışmayı değiştirmede ve okları bizzat sektörün kendisine yöneltmede çok etkili olabileceğini düşünüyorum” dedi. “Herkes iğneyi nasıl hareket ettirip nereye batıracağımızı bulmaya çalışıyor… Politika oluşturmada çaba üstüne çaba harcanıyor, fakat bir yerden sonra sistem cevap vermiyor.”

Çok önemli bir hamleyle, önümüzdeki Aralık ayında küresel iklim değişikliği anlaşması için yapılacak pazarlıklara rehberlik eden Birleşmiş Milletler geçenlerde – kömür şirketlerine “ ‘istediğinizi, istediğiniz zaman yakın’ çağının artık devam edemeyeceği” mesajını gönderdi ve yatırımdan vazgeçme lehinde ağırlığını koydu.

Fakat herkes aynı fikirde değil. Ceres Yeşil Ticari Ağı, Şirket Sorumluluğu için İnançlararası Merkez ve Carbon Tracker Initiative (Karbon İzleme İnisiyatifi) yatırımdan vazgeçmenin diğer bütün baskı yapma yolları tüketildikten sonra son çare olarak kullanılması gerektiğini ileri sürüyor.

Bu noktaya henüz gelinmediğini belirtiyorlar. Oysa ki gerçeklik karbon-sınırlayan bir geleceğe yöneldiğinden sektör şimdi hiç olmadığı kadar yatırımcı baskısına maruzdur.

Dünyanın bu fosil yakıtları yeraltında tutması gerektiği konusunda son derece kararlı olan ve bankadan sahip olduğu kömür, petrol ve doğalgaz hisselerini gözden geçirmesini isteyen Dünya Bankası başkanı Jim Yong Kim bu görüşü onaylamaktadır.

Jim Yong Kim, Mart ayında Georgetown Üniversitesi’nde yatırımların çekilmesini savunan aktivistlere yaptığı konuşmada bu kampanyanın iklim değişikliği tartışmasını yeniden alevlendirdiğini söyledi. Kampanyacılara “Geçen yılki tartışmaların dramatik bir şekilde değiştiğini düşünüyorum. Sizin kamuoyundaki tartışmaları değiştirmek için yaptığınız çok iyi bir şey” dedi. “Ben sadece şunu diyorum: ‘bütün yumurtalarınızı bir sepete koymayın’.”

Yatırım aktivistleri de işin peşini bırakmadı. Aktivistler, fosil yakıt üreten şirketlere iklim planları, fosil yakıt çıkarımının yüksek maliyeti ve petrolün demiryollarıyla nakledilmesinin riskleri hakkında sorular sorarak önümüzdeki yıllık genel kurul toplantıları sezonunun öncesinde en az 76 iklim teklifi sundular.

Geçen ay Proxy Preview (Vekâleten Önizleme) tarafından toparlanan listeye göre enerji şirketlerine de varlıklarını deniz seviyesinin yükselmesinden korumaları için ve iklimin-körüklediği diğer felaketlere karşı baskı yapılmaktadır.

Kampanyayı yürüten gruplar petrol fiyatlarındaki düşüşün de fosil yakıtlara yatırımdan vazgeçme yönündeki mali argümanı kuvvetlendirdiğini söyledi.

Son birkaç ay içerisinde, Shell ve Statoil Alberta katranlı kum bölgesinde petrol sondaj planlarından ve Chevron da Kanada Kuzey Kutup Bölgesi’ndeki arama faaliyetinden vazgeçti.

Carbon Tracker’den (Karbon İzleme) Jeremy Leggett’e göre sektör yaklaşık olarak 170milyar ABD Doları değerindeki yeni projeyi iptal etti. “Bunun patlamaya yaklaşan bir balon olduğunu gören gözler için bu yazı çok net bir işarettir” dedi. “Bırakalım iklim değişikliğini, dünyada bu maddenin topraktan çıkarılmasının ekonomik olarak hiçbir anlamının olmadığını gidip görebileceğiniz yerlere onlarca örnek verilebilir,” dedi.

Ceres’teki petrol ve gaz programını izleyip yöneten Andrew Logan, petrol ve gaz şirketlerini yeni petrol sondajlarından -özellikle de derin deniz sondajının yüksek maliyeti, katranlı kum çıkartılması ve Kuzey Kutup Bölgesi’ndeki aramalardan- vazgeçmeleri için ikna etmek ve daha temiz bir geleceğe düzenli bir geçişi yönetmek için hala vaktimiz olduğunu ileri sürdü.

Kömür için artık geç kalındığını, ancak petrol ve doğalgaz şirketleri için karbon-sınırlandırılması yapılan bir dünyada bile ticari bir gelecek olduğunu söyledi.

“Sektör hala eski, düşük-maliyetli projelerden ciddi miktarda nakit akışı sağlıyor,” dedi.

“Dünyamızdaki Exxons ve Chevrons’ların imkânları olduğu müddetçe o projelerden sağmal inek gibi faydalanma stratejilerini devam ettirdiklerini ve işlerini çok karlı ve uzun-döneme yayarak bırakacaklarını ya da o karları karbonun-sınırlandırıldığı bir dünyada daha sürdürülebilir bir yatırıma yöneltceklerini düşünüyoruz.”

Yönetilen küçülme ve düşüşün, örneğin, petrol şirketleri muazzam sermaye harcama bütçelerini temiz enerjiye yönelttiklerinde temiz enerji kaynaklarına geçişte ihtiyaç duyulan trilyonlarca yatırımın harekete geçirilmesine bile yardımcı olabileceğini ileri sürdü. Logan, “Yatırımdan vazgeçme kendi başına ve o haliyle ihtiyacımız olan etkiyi yapmayacaktır. Devasa sanayileri harekete geçirmeyecektir” dedi. “Basit gerçek şu ki petrol sektörünün sermayesini nasıl yatırıma dönüştürdüğü hakkında bir şey yapılmazsa dünyanın istediği iklim değişikliği hedeflerine ulaşmak mümkün olmayacaktır.”

Longstreth bu noktaya angajmanın petrol ve gaz şirketlerine kolay bir çıkış yolu sağladığını –hükümetlerin daha sıkı emisyon kesintileri uygulayacağı zamanları ileri tarihe atmalarında onlara yardımcı olduğunu söyleyerek karşı çıktı.

Eski üniversitesi Harvard’ın yatırımdan vazgeçmeyi reddederek bu petrol şirketlerine ek bir koruma sağladığını ileri sürdü.

Şu andaki tek işe yarar angajman noktasının, fosil yakıt üreten şirketleri devlet desteklerinin ortadan kaldırılması ya da daha kuvvetli düzenleme ve yönetmeliklerin yapılması için bizzat kendilerinin lobi yapmalarına ikna etmek olduğunu söyledi.

Endişe ve korkularına rağmen Alpern bu kadar ileri gitmedi. “Hissedarların karar önerileri sunmasından ümidimi tamamen kesmiş değilim.” dedi. Fakat yatırımcıların sahip oldukları fosil yakıt tahvili gibi araçların büyük bir kısmını yatırıma dönüştürmekten vazgeçmelerinin, hissedarlar olarak nominal bir miktarı bir iletişim kanalı olarak elde tutmalarının daha etkili olacağını düşündü.

“Yatırımdan vazgeçmeden şirketlerle ilişki kurmak yöntemini uygulamak,  kanunları uygulayacak polis olmadan kâğıt üstünde kanun yapmaya benzer.’ dedi. “ Haydi, biraz destek olalım.”

Yazının İngilizce Orjinali

Yazı: Suzanne Goldenberg

Yeşil Gazete için çeviren: İrfan Özdabak

(Yeşil Gazete, The Guardian)

Tory hükümeti ‘kaya gazı serbestisi’ vaat ederken,hidrolik kırma operasyonlarına olan destek azalıyor

Karl Mathiesen tarafından The Guardian‘da yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Hilal Işık‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

YouGov anketi sonuçlarına göre geçtiğimiz 18 ayda kamuoyunun bu yöndeki karşıt görüşü %29’dan %43’e artmış olmasına rağmen muhafazakârların vaadi ulusal parkların altı da dâhil olmak üzere, hidrolik kırma projelerini hayata geçirmek.

Hidrolik kırma, basınçlı sıvı ile kaya kırma yöntemine verilen ad. Günümüzde sıklıkla kaya gazı(shale gas) çıkarma yöntemi olarak kullanılıyor.

YouGov anketi sonuçlarına göre Birleşik Krallık’ta hidrolik çatlatma operasyonlarına destek son 18 ayda %32’ye düştü. Fotoğraf: Leon Neal/AFT/Getty Images

Muhafazakârların yeni enerji bakanı, Liberal Demokratların “şeyl serbestisi” engelinin ortadan kalktığını ifade ederken, araştırma sonuçlarına göre Birleşik Krallık’ta kamuoyunun hidrolik kırma operasyonlarına yönelik karşıt tutumu artmaya devam ediyor.

Göreve atanmasından bu yana verdiği ilk röportajda The Sunday Times’a konuşan Amber Rudd, söz verdikleri gibi kaya gazı çıkarımını artırmak ve yasanın hidrolik kırıcıların ulusal parkların altına inmesine izin verecek şekilde değiştirilmesi çalışmalarına hız vereceklerini söyledi.

Ancak Gazete tarafından yapılan YouGov araştırması, kırma operasyonlarına desteğin son 18 ayda %12 lik düşüşle, %32’ye azaldığını gösteriyor. Karşıt görüş ise %29’dan %43’e yükselmiş durumda.

Sizce İngiltere kaya gazı çıkarımına başlamalı mı, yoksa başlamamalı mıdır?

shale2
Hidrolik kırmaya olan kamuoyu yaklaşımı

Rudd ayrıca hükümetin niyetinin kıyıdaki rüzgâr çiftliklerine yönelik devlet yardımlarını rafa kaldırmak ve yerel halkın rüzgâr çiftlikleri kurulumunda son sözü söylemelerine izin vermek olduğunu söyledi.

Rudd, Sunday Times’a “Bu durum kıyı rüzgâr çiftliklerine daha fazla devlet desteğinin olmayacağı ve yerel halkın desteğini almamış daha fazla kıyı rüzgâr çiftliğine izin verilmeyeceği anlamına geliyor” şeklinde konuştu.

Günümüzde rüzgâr çiftlikleri kurulumu hakkında son kararı devlet plancıları veriyor. Ancak hükümet, bir kamu istişaresi yürüterek bu konuda gücü yerel yönetimlere devredecek.

Rudd, rüzgâr çiftliklerine kişisel bir antipatisinin bulunmadığını dile getirerek “Kişisel olarak, rüzgâr çiftliklerini görmekten büyük zevk alıyorum” şeklinde konuştu. “Ancak bu konuda karar kesinlikle yerel yönetimlere bırakılmalı”.

Ancak yerel yönetimler, devletin bu sektörü tamamen fosil yakıtlardan elde edilen enerji ile rekabete soktuğu rüzgâr çiftliklerine yönelik devlet desteğini kaldırması kararını veto etme hakkına sahip değiller. Yenilenebilir enerji yandaşı gruplar bu kararın, sektörü tam anlamıyla öldürmek anlamına geldiğini ifade ediyor.

YouGov araştırması, halkın %24’ünün rüzgâr tribünü sektörüne izin verilmesi ancak teşvik verilmemesi gerektiğini düşünmesine rağmen, halkın büyük çoğunluğunun rüzgar tribünlerinin artırılmasını desteklediğini ortaya koydu. Anket, katılımcıların devlet desteğini teşvik olarak görüp görmedikleri konusunda ise bir sonuç içermiyor. Eğer görüyorlarsa hükümetin devlet yardımını kesme konusunda halkın desteğini aldığını söylemek mümkün.

Devletin kıyı rüzgar tribünlerine yönelik politikası ne olmalı?

Hidrolik kırmaya olan kamuoyu yaklaşımı
Hidrolik kırmaya olan kamuoyu yaklaşımı

Ancak açık deniz tribünleri, halkın %58’lik bir oranı devletin sektöre desteği lehine görüş vermesiyle kalpten destek görüyor. Bu görüş Pazartesi günü Rudd’un İngiltere’nin ilk açıkdeniz tribünlerinin güney açıklarına kurulacağını açıklamasıyla destek buldu.

Brighton ve Worthing kıyılarına inşa edilecek olan 400 MW kurulu güce sahip Rampion rüzgâr çiftliğinin 450 kişiye iş imkânı yaratırken her yıl 600.000 ton Karbondioksit tasarrufu sağlaması bekleniyor.

Haberin İngilizce Orjinali

Haber: Karl Mathiesen

Yeşil Gazete için çeviren: Hilal Işık

(Yeşil Gazete, The Guardian)

İrlanda, evlilik eşitliğine referandum ile “evet” dedi

İrlanda yapılan referandumla evlilik eşitliğini kabul etti. Hem Katolik Kilisesi hem de LGBTİ hakları savunucuları, referandum sonucunun İrlanda’da önemli bir sosyal dönüşüme işaret ettiğini vurguladı.

Supreme Court Rulings Boost Gay Marriage

Yapılan referandumda İrlanda’nın yüzde 62,1’i evlilik eşitliğine “evet” dedi. İrlanda, evlilik eşitliğini referandumla kabul eden ilk ülke oldu. Diğer 19 ülke, bunu yasal düzenlemeler ve mahkemeler aracılığıyla gerçekleştirmişti.

Referandum sonucunda, İrlanda Anayasası’na evlilikle ilgili madde şöyle değişecek: “Evlilik, cinsiyet ayrımı olmaksızın iki kişi arasında yasayla gerçekleştirilebilir.”

IRELAND-GAY-MARRIAGE-VOTE

İrlanda Başbakanı Enda Kenny, sonucu kutlarken, İngiltere Başbakanı David Cameron da Twitter hesabından “İrlanda halkını tebrik ederim, eşcinsel evlilik için oy kullanarak heteroseksüel de olsanız eşcinsel de olsanız eşit olduğunuzu gösterdiniz” dedi.

Referandum sonucunun açıklanmasının ardından Dublin’de ortaya çıkan gökkuşağı, sosyal medyada paylaşıldı.

İrlanda eşcinselliği suç olmaktan 1993’te Avrupa Birliği’ne girebilmek için çıkarmıştı.

Avrupa’da evlilik eşitliğinin yasal olduğu ülkeler Belçika, Danimarka, Finlandiya, Fransa, İzlanda, İrlanda, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, İspanya, İsveç, İskoçya, İngiltere ve Galler.

Britanya’da eşcinsel evliliğin yasallaşmadığı tek ülke ise Kuzey İrlanda.

(Bianet)

Adana’da nükleer karşıtları Atatürk Parkı’nda buluştu

Adana’da nükleer karşıtı aktivistler, 23 Mayıs Cumartesi günü biraraya gelerek Mersin Akkuyu, Sinop ve dünyanın her yerindeki nükleer santrallerin yarattığı ve yaratması muhtemel yıkımı, “Nükleer Karşıtı Forum”da masaya yatırdılar.

36

Adana Nükleer Karşıtı Platform’un sosyal medya üzerinden yaptığı çağrılarla Atatürk Parkı’nda toplanan nükleer enerji karşıtları, oluşturdukları forum ile nükleer santralini tartıştılar. Mühendis, doktor, eğitimci, bir çok meslek grubundan temsilcilerin katıldığı nükleer enerji karşıtı forumda söz alan katılımcılar, “Biz çocuklarımıza temiz bir çevre bırakmak istiyoruz. Radyasyonla kirlenmiş bir dünya istemiyoruz” dediler.

Atatürk Parkı’ndaki Nükleer Karşıtı Forumda çok sayıda kişi düşüncelerini dile getirdi. paylaştı. Bu arada değişik meslek gruplarının oluşturduğu “Kibele ritim grubu” tarafından foruma katılanlara müzik dinletisi sunuldu.

Adana NKP  (Nükleer Karşıtı Platform) bileşenleri, foruma katılanların nükleer santral ile ilgili sorularını yanıtladı, nükleer santrallerle ilgili bilgiler verdi. Dünyanın özellikle Japonya’da yaşanan fukuşima Nükleer Santrali faciasından sonra bu tür enerji üretiminden vazgeçmeye başladığı dile getirildi.

İstanbul’daki nükleer karşıtı eylem haberi için tklynz

Mersin’deki nükleer karşıtı eylem haberi için tklynz

Fotoğraflar: Aziz Uslu

(Milliyet, Yeşil Gazete)

Üçlü telafi kıskacında Türkiye: Türklük, İslam, Erdoğan – Murat Paker

Bizim için çok önemli birilerini ya da bir şeyleri kaybettiğimizde, bir boşluk oluşur; bu boşluk ıstırap verebilir ya da huzursuz edebilir. Bu tür nahoş duygulardan kurtulabilmek için o kaybıtelafi edecek yeni bir nesneye ya da duruma tutunmak isteyebiliriz.

Peki ya kaybedilen (ya da ciddi sarsıntı geçiren) şey bizatihi özgüvenimizse, özsaygımızsa, o zaman ne yaparız? Özsaygı ve özgüven, kendimizi ne denli değerli bulduğumuzla yakından ilişkilidir. Benlik-değeri ise doğumumuzdan itibaren bize bakım veren insanlarla kurduğumuz ilişkiler çerçevesinde oluşur ve kişilik yapımızın en temel eksenlerinden biridir. Ne ezen / ihmal eden ne de aşırı şımartan, bunlar yerine seven / destekleyen / makul sınırlar koyan bir ortamda büyüyebilirsek yeterince iyi bir benlik-değerimiz olur. Benlik-değeri hayatın ilk 5-6 yılında büyük ölçüde oturur, sonrasında daha zor değişir. Hiç birimizin benlik-değeri mükemmel değildir, az ya da çok kırılganlık potansiyellerimiz vardır.

Az kırılgansak, hayatın zorlukları karşısında daha dayanıklı oluruz; sendeleyip düştüğümüzde daha kolay ve daha hızlı ayağa kalkabiliriz ve kendimizi kolayca değersiz hissetmeyiz. Çok kırılgansak, hayat zorlukları karşısında kolayca değersiz hissedebiliriz ve bu değersizlik hali ciddi bir psikolojik ıstırap demektir. Bu ıstırabın süreklilik gösterme eğiliminde olması katlanması zor bir durumdur ve olağanüstü karmaşık / yaratıcı bir mekanizma olan insan beyni bu ıstıraptan kurtulmanın yollarını arar.

Yollardan biri, değersizlik duygusunu telafi edecek ve kişiye kendini değerliymiş gibi hissettirecek kandırmacalı bir savunma hattı kurmaktır. Bilinçdışı alanda gerçekleşen operasyonlarla, aslında derinde kendini epeyce değersiz hisseden biri, bu değersizliğin verdiği ıstıraptan kurtulmak için değersizliği örneğin bir kabukla kapatır ve bu kabuk sayesinde tam tersine aşırı-değerliymiş, çok büyükmüş, her şeye hakkı varmış, kadir-i mutlakmış gibi narsisistik bir duruş geliştirebilir. Bu duruş, kendisiyle aşırı meşgul olduğu için, başkalarını sahiden göremeyen, onları eşdeğerli kabul edemeyen, empatisiz bir duruştur. Bütün enerjisini, derindeki değersizlik duygusunun kabuğu zorlayıp dışarıya taşmasını engellemeye harcar. Empatisiz olduğu ölçüde de başkalarına zarar verme potansiyeli büyüktür. (Bu bahsettiğim kişilik yapısının hafiften ağıra çok çeşitli tonları söz konusudur).

Benlik-değeri üzerinden bireysel düzeyde anlattığım bu mekanizma, kimi farklılıklarla, bizlik-değeri ve biz-narsisizmi üzerinden sosyo-politik düzey için de geçerlidir. Bir sosyal grubun politik kültürünün şekillenmesinde o grubun özdeğerini nereden, nasıl ve ne derecede sağlayabildiğini ve yeniden üretebildiğini anlamak çok önemlidir.

Çok kısaca özetlemeye çalıştığım bu çerçeveden bakarsak, Türkiye’nin son birkaç yıldır giderek artan bir şekilde üç ayrı telafi dinamiğinin kıskacına girmiş olduğunu ve bu gidişatın, eğer durdurulup dönüştürülmezse, Türkiye toplumu için çok ciddi tehlikeler barındırdığını görürüz. Tek tek kısaca bakalım:

Türklük Üzerinden Telafi Olarak Cumhuriyet

Cumhuriyet tarihi boyunca tanık olduğumuz ve bu nedenle en iyi bildiğimiz telafi mekanizması hâkim Türklük anlayışıdır.

Osmanlı’nın Batı karşısında hızla ve sürekli yenile yenile çöküşü nedeniyle politik elitte oluşan özdeğer (bizlik-değeri) sarsıntısını telafi etmenin yolu olarak: çöküşün müsebbibi olarak görülen etnik, dinsel ve dilsel çeşitliliğin bastırılıp / kesilip Türklük üzerinden tektipçi bir yapıya geçilmesi; Türk milliyetçiliği üzerinden büyüklenmeci bir Türk mitolojisi yaratılması; her farklılığa ve muhalif akıma yönelik paranoid bir kuşkuculuk ve buna bağlı baskı-şiddet.

Farklılıklarını eşdeğerlilik temelinde tanıyan ve saygı duyan demokratik bir toplum olarak olgunlaşmamızın önündeki temel engel olan bu Türklük anlayışı (ya da Türklüğün biz-narsisizmi), “Ne mutlu Türküm diyene!”, “Türkiye Türklerindir”, “Bir Türk dünyaya bedeldir” gibi kof böbürlenmeler ve Türk-olmayan Türkiyelileri dışlama üzerinden macerasına devam ederken, son Kürt isyanıyla sert bir duvara çarpmıştır. Artık Kürtlerin ve Kürtçenin varlığı ve dolayısıyla hakları inkâr edilemez bir noktaya gelmiştir. Bu aynı zamanda hâkim telafi mekanizması olarak Türklüğün eskisi gibi sürdürülemeyeceği anlamına gelmektedir. Bu durum, hâkim unsur olarak Türklük üzerine kurulu bu devlet için ciddi bir kriz anlamına gelmektedir. Bu krizden tek çıkış yolu, yurttaşlık tanımından ve pratiğinden etnik köken, dilsel ve dini aidiyet gibi unsurları çıkarmak, her tür farklılığı içerebilen politik ve demokratik bir yurttaşlık tanımı geliştirmektir.

Türk-Kürt meselesi üzerinden iki yıldır devam etmekte olan “çözüm süreci”, yurttaşlık tanımındaki bu demokratikleşme ihtiyacını açıkça göstermesine ve Kürt tarafının bu konudaki ısrarlı taleplerine rağmen, AKP hükümeti bu konuda henüz bir adım atmamıştır. Ancak genel olarak bu Türklük telafi mekanizmasının eskisine göre güç kaybettiği, yıprandığı, ama hala epeyce işlevsel olduğu söylenebilir.

Türkiye temel olarak bu telafi mekanizmasıyla onyıllardır devam ederken, AKP iktidarının en azından ve özellikle son döneminde iki yeni telafi dinamiği daha bütün güçleriyle devreye girmiş durumdadır.

İslam Toplumlarının Yenilgisini
Telafi Etme Çabası Olarak İslamcılık

Dünyadaki bütün İslamcı hareketlerde, İslam toplumlarının Batı karşısında yüzyıllardır süren derin ve yaygın yenilgisinin durdurulup tersine çevrilmesi, eziklikten kurtulunması, peygamber dönemindeki saadet rejiminin tekrar ihya edilmesi merkezi bir yer tutar.

Batı karşısındaki yenilgi derindir; İslam toplumlarının bizlik-değeri ağır ve kronik yaralar almıştır. Öte yandan, kutsal kitabın vaadi en son ve en mükemmel dinin mensubu olmaktır. Bu ilahi vaat ile varolan özdeğer ezikliği arasındaki açının genişliği, yenilgi ile sahici bir yüzleşme ve sonrasında yenilgiden öğrenerek toparlanma gibi bir seçeneğe şimdiye kadar pek olanak tanımamış; bunun yerine kof telafi mekanizmalarından medet umulmuştur.

İslamcıların biz-narsisizmi diyebileceğimiz bu kabuk, her koşulda İslam’ı merkeze alıp, İslam’ın üstünlüğünü veri alarak davranmak zorunda hisseder. Gerçek hayat, İslam’ın üstünlüğüne dair pek bir kanıt sunamadığı için, fantezi dünyası ve bu meyanda hezeyanlar bol miktarda devreye sokulur.

AKP de, özellikle 2010 Anayasa Değişikliği Referandumu ve 2011 Genel Seçimleri sonrasında, önceki askeri-bürokratik vesayet rejimine boyun eğdirip ferahlamasıyla birlikte, elinde büyük bir imkân varken, tüm toplumun demokratik standartlarını yükseltmek yerine, kendi İslamcı tercihlerini tüm topluma dayatmaya başlamıştır.

Aynen Türklüğün biz-narsisizminde olduğu gibi, burada da Bizolarak tanımlanan makbul (İslamcı) Sünni Müslümanların mutlak doğru ve haklı oldukları, diğerlerinin bu Biz’e tabii olması gerektiğine inanılır. Eğer mutlak doğru ve haklıysak da, hak yolunda –yolsuzluk, hukuksuzluk dâhil- her şey mubahtır.

Kaliteli bir eğitim sistemi üzerine kafa yormak yerine, din derslerinin ve İmam Hatip okullarının arttırılmasından başlayıp; tamamen kof “kadim medeniyet” şişinmelerine; Amerika’yı Müslümanların keşfetmesi ve Küba’da yüzyıllar önce camii inşa edilmiş olması hezeyanlarına kadar, biz-narsisizminin telafi mekanizması aynı eksen üzerinden yürür: “Biz aslında yenilmedik. Biz muhteşemiz. Tek yapmamız gereken kurallarımıza / kültürümüze daha da sıkı sarılmak.” (Ortada bir yenilgi yoksa, yenilginin önemli nedenlerinden biri olan o kuralları sorgulamaya, değiştirmeye de ihtiyaç kalmaz haliyle).

Son döneminde İslamcı ağırlığı iyice ortaya çıkan AKP, telafi mekanizması olarak hâkim Türklük anlayışından tam olarak vaz geçemese bile, asıl olarak ve giderek yoğunlaşan biçimde İslamcılığın telafi tahayyülleri üzerinden iş görmektedir. Ceberrut bir toplum mühendisliği çabasına denk düşen bu hal yeterince alarm vericidir. Ancak Türkiye’yi kıskaca alan ek bir telafi mekanizması daha söz konusudur ve ayrıca bahsedilmeyi hak etmektedir.

Sert Baba Kaygısını ve Cennet Anne Kaybını Telafi Etme İhtiyacı Olarak Erdoğan

Türklük ve İslamcılık biz-narsisizmleri üzerinden açıklamaya çalıştığım telafi mekanizmasının bireysel düzeydeki bir benzerinin de, şu anda Türkiye Devleti’nin en yetkili ve güçlü konumunda olan, üstelik Başkanlık Sistemi’ne geçerek daha da güç elde etmek isteyen Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan için de söz konusu olduğu söylenebilir.

Erdoğan’ın en belirgin özelliklerinden biri neredeyse sınırsız olduğu görülen güç iştahıdır. Kendi partisi dâhil, tüm toplumun kendisine itaat etmesini beklemekte; muhalif seslere ve duruşlara, saygıyı geçtik, tahammül bile edememekte; kendi amaçlarına ulaşabilmek için yasaları hiçe sayabilmekte; varolan gücüyle yetinemeyip hep daha fazla güç sahibi olmak istemektedir. Yine aynı nedenle, zaman içinde kendi yakın çevresinde sadece ona mutlak itaat edenler kalabilmiştir (Bu da aslında bir liderin dış dünya ve gerçeklik ile ilişkisini zayıflatan, dolayısıyla muhakeme kapasitesini köreltip, ona giderek daha çok hata yaptıran bir durumdur).

Erdoğan’ın bu doymak bilmeyen güç iştahı, tabii ki 13 yıllık uzun AKP iktidarından, birçok seçim zaferinden, bir önceki bölümde bahsettiğim İslamcı telafi mekanizmasından ve dünyadaki neoliberal / otoriter yönelimlerden beslenmiş ve pekişmiştir. Ama Erdoğan için ek ve kritik bir faktör daha vardır: Kişilik yapısı.

Burada sadece çok kısıtlı bir kişilik analiziyle (*) yetinerek söylersek, açık kaynaklardan edinilebilecek bilgiler çerçevesinde: Erdoğan’ın çok sert / ezici bir baba ve çok yumuşak / kurtarıcı / sığınak anne tarafından yetiştirildiğini biliyoruz. Babası tarafından, bugün ağır fiziksel çocuk tacizi sayılacak kimi cezalandırmalara maruz kaldığını; evde babanın yarattığı ağır bir disiplin / korku / kaygı iklimi olduğunu; buna karşın babasının öfke nöbetlerini yatıştırma rolünün evin en küçüğü olarak mutlak itaat jestleri (ayakkabısını öpmek gibi) yapması karşılığında Erdoğan’a düştüğünü; bütün bu korku düzeninin içinde annenin koruyucu bir sığınak olduğunu; bu yüzden –kendi ifadeleriyle- Erdoğan’nın çocukken “annesinin ayaklarının altını öpmek istediğini, annesinin ayaklarını çekip ağladığını”, annesine çok özel bir bağlılığı olduğunu anlayabiliyoruz.

Bütün bu bilgiler bir araya getirildiğinde, Erdoğan’ın kendisini ezme / yenme / engelleme potansiyeli olabilecek otoritelere (kişi veya kurum) yönelik hayli yüksek bir hassasiyeti olduğunu; bu hassasiyetin muhtemelen kaygı, korku ve kuşku şeklinde tezahür ettiğini söyleyebiliriz. Baba tarafından epeyce örselenmiş, anne ile özel bağ sayesinde telafi edilmeye çalışılmış benlik-değeri, kendisini güvende hissedebilmek için tüm-güçlü (omnipotent) bir kabuk yaratmaya çalışıyor. Anne kaybıyla (ve aynı zamanlara denk gelen hayati tıbbi sorunlarla), dünya daha da tekinsiz bir yer oluyor ve o tüm-güçlü kabuğun daha da kalınlaştırılıp sertleştirilmesi gerekiyor.

Tüm-güçlü hissetme ihtiyacında olan bu kabuk, fazla kırılgan hisseden benlik-değerinin kendini korumaya çalıştığı dirençli bir telafi mekanizmasıdır. Benlik-değerinin kırılganlığının yaratabileceği psikolojik ıstırap hissedilmesin diye sürekli alarmda olunup muhtemel tehditler / rakipler gözlenecek, bertaraf edilecek; bütün bunları yapabilmek ve dokunulmaz / örselenemez bir konumda olabilmek için de hep daha fazla güç devşirilecektir. Başkanlık Sistemi bunun için de gereklidir.

Bu Telafi Kıskaçlarını Açmadan
Toplum Olarak Olgunlaşamayız

Türkiye toplumu olarak demokratik olgunlaşma yolunda mesafe kat etmek istiyorsak, burada bahsettiğin üç telafi mekanizmasını da lüzumsuzlaştırmak, geçersiz hale getirmek zorundayız.

Bunun yolu, sosyo-politik arenada biz-narsisizmlerine de, ben-narsisizmlerine de dur demekten geçiyor. Doğal olarak çok renkli ve çoğulcu bir toplumu, tek bir – etnik veya dini- kimliğin hâkimiyeti altında boğmaya son vermeliyiz.

Tekil kimliklerin güç iştahlarına olduğu gibi, kişilerin güç iştahlarına da son vermeliyiz.

İki hafta sonraki genel seçimlere giderken HDP’nin kullandığı iki slogan bu açıdan dikkat çekiyor:

Biz-narsisizmlerine karşı çıkmak için eşdeğerlilik / eşitlik temelinde bir araya gelebileceğimiz Büyük İnsanlık.

Ben-narsisizmine karşı çıkmak için Seni Başkan yaptırmayacağız!

(*): Burada yaptığım kısıtlı kişilik analizi, bir tıbbi / psikopatolojik teşhis çabası değildir. Hepimizin değişik özellikler / dinamikler barındıran bir kişilik yapısı / tarzı vardır ve “kişilik bozukluğu” gibi psikopatolojik etiketler yapıştırmadan da kişilik tarzı analizi yapmak mümkündür. Dolayısıyla burada Erdoğan için psikopatolojik bir teşhis koymuyorum; kendisinin cezai ehliyetinin tamamen yerinde (davranışlarının sonuçlarını hesap edebilir kapasitede ve bu yüzden de bütün davranışlarından sorumlu) olduğunu düşünüyorum.

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

35.murat-paker

Murat Paker

[email protected]

@PakerMurat

Nobel ödüllü matematikçi John Nash ve eşi trafik kazasında öldü

Ekonomideki ‘oyun teorisini’ geliştiren Nobel ödüllü matematikçi John Nash eşiyle birlikte New Jersey’de geçirdikleri trafik kazasında hayatını kaybetti.

John Nash (1928-2015)
John Nash (1928-2015)

Princeton Üniversitesi Profesörü olan 86 yaşındaki John Nash ve 82 yaşındaki eşi Alicia’nın içinde bulunduğu taksinin yol kenarındaki parmaklıklara çarptığı belirtiliyor.

New Jersey Eyaleti Emniyet Müdürü Gregory Williams, Nash ve eşinin çarpışmanın etkisiyle aracın dışına fırladığını ve muhtemelen kaza sırasında emniyet kemerlerinin takılı olmadığını ifade etti.

John Nash kimdir?

Lisans ve yüksek lisans eğitimini Carnegie Teknoloji Enstitüsü (günümüzde Carnegie Mellon Üniversitesi)’de tamamladıktan sonra doktora yapmak için Princeton Üniversitesi’ne gitti. 21 yaşında hazırladığı doktora tezi, “Oyun Teorisi”, ona uzun yıllar sonra, 1994’te Nobel Ekonomi Ödülünü kazandırdı.

30 yaşına kadar parlak fikirleri ve göze çarpan kişiliği sayesinde hızla yükselip matematik camiasının önde gelen isimlerinden biri oldu. MIT’de profesörlük yapmaya başladığında karısı Alicia Larde ile tanıştı. Larde o zamanlar daha bir fizik öğrencisiydi. Nash’in şizofreni sorunları başlamadan kısa süre önce çiftin bir oğlu oldu. John Nash aynı zamanda soğuk savaş döneminde ordu adına şifre çözücü olarak çalışmıştır.

Hastalığının ilk belirtileri 1958 yılında görülmeye başladı. Bir oda arkadaşı olmamasına rağmen bir oda arkaşından bahsedip etrafındakileri korkutmuş ve oda arkadaşıyla yaptığı hayali sohbetler onun şizofren olduğunu ortaya çıkarmıştır. Daha sonra bu hastalığı kendi zekasını kullanarak yenmiştir.

Nash, 1945 ve 1996 yılları arasında 23 bilimsel çalışma yayınladı, ayrıca “Essays on Game Theory” (1996) ve “The Essential John Nash” isimli kitapları yazdı. Aynı zamanda “Hex” ve “So Long Sucker” adlı 2 popüler oyunun yaratıcıları arasındadır. Princeton’da matematik üzerine çalışmalar yapmaktaydı.

Yaşantısı, Akıl Oyunları adlı filme konu olmuştur.

Russell Crowe’dan mesaj

John Nash’i canlandırdığı rolüyle Oscar ödülüne aday gösterilen Avustralyalı aktör Russell Crowe, Twitter hesabı üzerinden paylaştığı mesajda “Şoktayım… Kalbim John & Alicia & aileleriyle. Muhteşem bir işbirliğimiz olmuştu. Güzel akıllar [Beautiful Mind – Filmin orjinal adı], güzel kalpler” dedi.

(BBC, Vikipedi, Yeşil Gazete)

Kamp Armen direnişinden muştulu haber!

Kamp Armen’in iadesine ilişkin devam eden nöbet ve görüşmeler sonuç verdi. Mülk sahiplerinin, Kamp Armen’i Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi Vakfı’na bağışlayacakları açıklandı.

33

Kamp Armen’in iadesi için başlayan nöbet ve görüşmeler devam ederken, sürecin başından bu yana görüşmeleri yürüten Düşünce Platformu’ndan Harut Özer, süreçle ilgili gelişmelere ilişikin bilgi verdi. Özer, Açık Radyo’da yayınlanan Radyo Agos programında, Maral Dink ve Lora Sarı’nın sorularını yanıtladı.

Kamp Armen’in iadesi için Tuzla Belediye Başkanı Şadi Yazıcı, AKP Milletvekili Adayı Markar Esayan, Vakfın avukatı Sebu Aslangil ve Düşünce Platformunun katıldığı görüşmelerde önemli yol katedildiğini söyleyen Özer, “Yapılan görüşmeler sonucunda mülk sahibinin tapuyu bağışlaması formülü üzerinde anlaşıldı. Önümüzdeki hafta tapunun iade edilmesini bekliyoruz” dedi.

Özer, tapu işlemlerinin tamamlanmasını ardından önümüzdeki Pazar günü Kamp Armen’de kutlama yapılacağını duyurdu.

Kamp Armen’in bulunduğu arazinin sahibi Fatih Ulusoy’sa, yaptığı yazılı açıklamayla tapunun vakfa iadesini doğruladı. Ulusoy’un yazılı açıklaması şu şekilde:

“Konunun çözülmesi yönünde Başbakanımız Ahmet Davutoğlu’nun rica ve talimatı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, AK Parti İstanbul İl Başkanı Selim Temurci, Tuzla Belediye Başkanı Şadi Yazıcı tarafından şahsıma intikal ettirilmiştir. 2006’da konu arazinin tapu kaydında yetimhane ile ilgili herhangi bir şerh veya bilgi olmaması sebebi ile satın almamda herhangi bir tereddüt hasıl olmamıştır. Sayın Başbakan, Büyükşehir Belediye Başkanı, İl Başkanı ve Tuzla Belediye Başkanımız konunun boyutunu ve tapunun el değiştirme sürecini tarafıma iletmiştir. 1915 yılı ile ilgili çeşitli spekülasyonlarla toplumumuzun hassasiyetlerinin tahrik edilmeye çalışıldığı günümüzde; Ermeni vatandaşlarımızın düşünce ve hassasiyetlerine, ülkemizin sosyal barışına ve birliğine katkı sağlamak amacı ve temennimle konu araziyi Gedikpaşa Ermeni Proteston Kilisesi Vakfı’na bağışlayacağımı kamuoyumuza saygıyla duyururum.”

(Agos)

“Burada göçmen kuş var” – Belemir Canbek

Bahar demek canlıların uyanışını seyre dalmak demek. Bu uyanışın getirdiği hareketliliği tatmak demek. Pencereden içeri giren kelebeği de, karşı apartmanın çatısına yuva yapmış ebabili de, mutfak tezgahında gezen karıncayı da tanımak demek tıpkı çocukken komşu teyze Letiman Hanım’ın yazın tarlaya gittiğini ve diğer sene de gideceğini bilmek gibi.

Ama;
Türkiye’nin en büyük problemlerinden biri sadece bakmak. Sadece bakarak doğa savunuculuğu ve koruyuculuğu bir hayal. Doğa savunuculuğu ve koruyuculuğu yapmak için önce tanımak gerek. Önce bir ağaç, sonra ağacın sevdiği toprak, ağacın neden o toprağı sevdiği, sonra ağaca konan kuş, o kuşun neden o ağacı seçtiği, kışın o kuşun neden gittiği… Bu tecrübelerin sürekliği esasında belli bilgiler elde edilir ve bu bilgiler ışığında veriler oluşur/oluşturulur. Sırada bu verilerin artmasının/azalmasının diğer canlılara etkisini öngörmek var. Bu öngörüler eşliğinde “doğa” neden savunuluyor bilerek koruma çalışması yapmak ve korumak devreye girer.

14

Kuş gözlemciliği de bu koruma çalışmalarını yürütmek amacıyla veri elde etme aşamasında, korumanın bir kolu. Kuş gözlemciler, gittikleri gözlemlerde elde ettikleri verileri, bir altyapı oluşturmak ve diğer doğa korumacılarıyla bir işbirliği yapabilmek için belli tabanlara yüklüyor. Bu tabanlar: Kuşbank ( Worldbirds), eBird , Dogalhayat , TRAKUS .(Detaylı bilgi için internet adresleri aşağıdadır.) Kuş gözleminin en aktif dönemlerinden biri, göç dönemi. Ötücü kuşlar ve süzülen yırtıcı kuşlar Sonbahar(Ağustos – Ekim) ve İlkbahar(Mart – Mayıs) döneminde bir mevsimin peşinde göç ediyorlar. İstanbul da bu göç için önemli noktalardan biri.

İlkbahar yırtıcı kuş göç döneminde, Türkiye’deki doğal hayatı koruma kapsamında, İstanbul’daki yırtıcı kuş göçü verilerini paylaşmak ve devamında bu verileri haritalamak ve raporlaştırmak amacıyla Biyoloji yüksek lisans tezi çalışması yapan Sercan Bilgin, 2015 ilkbaharında, Boğaz’daki süzülerek göç eden kuş hareketliliği araştırdı.23 Mart – 20 Mayıs tarihleri arasında 72 gün süren bu çalışmanın verilerini gün be gün bosphorusbirdmigration.com tabanına kaydetti.

Sercan Bilgin , Boğaz’ın kuş göçü açısından önemini şöyle dile getirmiş:

16

“İstanbul Boğazı, Batı Palearktik’in en önemli göç noktalarından bir tanesidir. Her yıl yaklaşık olarak bir milyon süzülen kuş İstanbul Boğazı’ndan geçiş yapar. Süzülen kuşlar sıcak hava akımlarını kullanabilmek adına göç ederken kara yollarını kullanmayı tercih ederler, bu sayede daha az enerji harcayarak daha çok yol kat edebilirler. Fakat, deniz üzerinden geçme mecburiyetinde kalırlarsa, karaların birbirine en yakın oldukları alanlardan geçiş yapmayı tercih ederler. Bu nedenle darboğazlar kuş göçü üzerinde önemli bir rol oynar. Afrika-Avrupa göç hattı üzerinde bir darboğaz olan İstanbul Boğazı, göçmen kuşlar açısından tartışmasız bir şekilde önemli bir alan işlevi görür.

En yüksek sayılarda kaydedilen ilk beş tür sistematik sıra ile şu şekildedir: Kara Leylek ,Leylek, Arı Şahini, Küçük Orman Kartalı ve Şahin. İstanbul Boğazı için en önemli tür ise Küçük Orman Kartalı’dır. Bu türün popülasyonunun oldukça önemli bir bölümü İstanbul Boğazı’nı kullanmaktadır. Buna ek olarak, tehdit altında olan türlerden Akpelikan(VU),Küçük Akbaba(EN),Kara Akbaba(NT),Büyük Orman Kartalı(VU),Şah Kartal(VU)Bozkır Delicesi(NT),Kızıl Çaylak(NT), Aladoğan(NT) ve Ulu Doğan(EN) da İstanbul Boğazı’nı kullanmaktadır.”

Detay :  http://www.worldbirds.org/

http://ebird.org/

http://dogalhayat.org/

http://www.trakus.org/

fotoğraflar : Sercan Bilgin

19.Belemir-Canbek

 

Belemir Canbek

Isınmayı önleyemezsek yok olacağız

“İklim değişikliği zamanımızın insan hakları mücadelesidir ve sadece çevrecilere bırakılamayacak kadar önemlidir.”

Kanadalı gazeteci, yazar ve aktivist Naomi Klein üç yıl önce verdiği bir röportajda böyle diyordu. Bu söz, yazarın 2014’ün eylül ayında yayımladığı kitabı İşte Bu Her Şeyi Değiştirir’in özeti olarak kabul edilebilir. Kitap, Osman Akınhay’ın çevirisiyle Agora Kitaplığı tarafından yayımlandı. Naomi Klein küresel kapitalizmi ve neoliberal sistemi analiz ettiği No Logo ve Şok Doktrini’nin ardından son yedi yıldır çalışmalarının merkezine, sadece bir araştırmacı ve yazar olarak değil, aktivist olarak da iklim değişikliğini koymuştu. 2009 Kopenhag İklim Zirvesi sırasında Bill McKibben’la tanıştı ve son dönemin en önemli küresel iklim hareketi olan 350’ye katıldı. Naomi Klein bildiğimiz anlamda bir yeşil ya da çevreci değil. Yazdığı kitabın ve söylediği sözün önemi bu noktada büyüyor. Kitapta büyük, seçkinci çevre örgütlerine yönelik eleştiriler de büyük yer kaplıyor. Bu nedenle Naomi Klein’in yeni kitabı özellikle iklim değişikliğini çevrecilerin özel ilgi alanı olarak gören ve ilgilenmekten kaçınanlar için tam zamanında yayımlanmış bir kaynak.

Naomi Klein: “İklim değişikliği zamanımızın insan hakları mücadelesidir ve sadece çevrecilere bırakılamayacak kadar önemlidir.”
Naomi Klein: “İklim değişikliği zamanımızın insan hakları mücadelesidir ve sadece çevrecilere bırakılamayacak kadar önemlidir.”

Zaten Naomi Klein da kitaba kendi dönüşümüyle başlıyor: “Ben iklimdeki değişikliği, kabullenmek istediğimden daha uzunca bir süre yok saydım. (…) Kendime, bilimin çok komplike hale geldiğini, çevrecilerin bu meseleyle uğraştıklarını söyleyip durdum. Sonra da hayatıma sanki, cüzdanımdaki ‘elit’ yolcu statümü teyit eden parlak kredi kartlarıyla birlikte, ters giden hiçbir şey yokmuş gibi devam ettim. Birçoğumuz bu tür bir iklim değişikliğini yokmuş gibi yadsımakla meşgulüz. Bir saniye zihnimiz bu ihtimale kayıyor, sonra hemen düşüncelerimizi başka tarafa yönlendiriyoruz. Ya da olayı görüyoruz da işi hemen espriye vuruyoruz (‘işte yeni kıyamet işaretleri!’). Bu da bakışlarımızı hakikatten kaçırmanın başka bir yolu oluyor.”

Güncel bir politik mesele
Naomi Klein’in İşte Bu Her Şeyi Değiştirir’le getirdiği en büyük yenilik iklim değişikliğini alışılmış bilimsel ve çevreci söylemin dışında bir dil ve yöntemle tartışması. Yazar kitabı karbondioksitten, atmosferdeki ppm birimli seragazı düzeylerinden, ülkelerin milyar tonluk emisyon miktarlarından, karbon bütçesinden, 21. yüzyıl sonu hesaplarından, hatta Kyoto’dan ve Birleşmiş Milletler’in falanca iklim zirvesinden neredeyse hiç bahsetmeden yazmayı başarmış. Bunun yerine iklim değişikliği bugün yaşanan, küresel kapitalizmin yarattığı tüm diğer sorunlarla bir arada ele alınan, dolayısıyla birbirinden ayırmadan mücadele edilmesi gereken güncel bir politik mesele olarak çiziliyor.

Ben de yıllardır iklim meselesinin gazeteci, yazar, akademisyen ve politika yorumcularının, yani güncel siyasetten tarihle yüzleşmeye, Kürt sorunundan ekonomiye kadar her alanda kalem oynatan ve bir ölçüde gündemi belirleme gücüne sahip olan insanların ilgi alanına nasıl olup da bir türlü giremediğini sorar dururdum. Bunun nedeni sanırım bizim gibi “kafayı iklimle bozmuş”bir grup insan dışında kalanların, sorunu bilimsel bir uzmanlık alanı ya da teknik bir mesele gibi görmeleriydi. İklim değişikliğini “büyük” politikanın merkezine yerleştirmekte büyük başarı sağlıyan İşte Bu Her Şeyi Değiştirir, bu okur kitlesi için de önemli bir işaret fişeği. Çünkü Klein için iklim değişikliği geleceğe dair bir sorun olmadığı gibi, durdurulması da teknik çözümlerle ya da uluslararası müzakerelerle ilgili değil. İklim değişikliği, nedenleri ve ortaya çıkış biçimleri açısından, savaş ve çatışmalarla, ırkçılık ve şiddetle, yoksulluk ve eşitsizliklerle, iş cinayetleri ve kitlesel göçlerle, işsizlik ve güvencesizlikle iç içe.

Daha da önemlisi Klein iklim değişikliğini küresel sistemin bu çıkmazları yaratan ve derinleştiren yanının merkezinde yer alan bir olgu olarak resmetmeyi başarıyor. Ve bu bir iddia ya da kanaatten ibaret değil. Çünkü Naomi Klein bu görüşü 650 sayfa boyunca, her sayfada birkaç referans vererek, tamamen olguları ve araştırmaları aktararak kanıtlıyor. Kitabın en büyük gücü, yıllar süren bir ekip çalışmasının ürünü olması ve sayısız görüşmeden, incelenen binlerce rapor ve makaleden, içinde yer aldığı veya izlediği çok sayıda taban hareketinden süzülerek ortaya çıkmış olması. İklim değişikliğinin varlığını bile inkar eden ya da şüpheyle bakan ciddi bir kitlenin varlığında Naomi Klein’in meseleyi bilimsel ve teknik bir tartışma olmaktan çıkarıp politik mücadelenin merkezine yerleştirmesi, bunu da soldan, antikapitalist hareketin içinden gelip, “çevreci” olmaya gerek duymadan başarması son derece değerli.

İşte Bu Her Şeyi Değiştirir, üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde iklim değişikliğinin nasıl, özelleştirme, kuralsızlaştırma ve düşük vergiler yoluyla şirketlerin hakimiyetini sağlamlaştırma şeklinde özetlenen neoliberal dönemde ağırlaştırıldığı ve çözümün de yine bu “piyasa köktenciliği” ve şirket-hükümet işbirliğiyle imkansız hale getirildiği anlatılıyor; iklim değişikliğini inkâr kampanyasının, fosil yakıtları ve diğer madenleri ne pahasına olursa olsun çıkartma çılgınlığının vardığı boyut sergileniyor. Kitabın ikinci bölümü büyük, elitist çevreci grupların eleştirisine ve mücadelenin önünü tıkayan yanlış çözümlere (jeomühendislik, nükleer enerji gibi) ayrılmış. Kitabın son bölümünde ise tabandaki mücadele örnekleri anlatılıyor. Bizim yerel direniş ya da yaşam alanları savunması dediğimiz, kömür veya altın madenlerine, kayaç gazına ve petrol boru hatlarına karşı verilen müştereklere sahip çıkma mücadelelerini, Naomi Klein “blokadya” olarak adlandırıyor. Finansal yatırımların fosil yakıt şirketlerinden çekilmesinden (divestment), geçiş kasabaları gibi ekolojik örnekler yaratılmasına kadar son yıllarda yakından izlediğimiz kampanyalar ve model yaratma çabaları, yerel toplulukların ve gençlerin kendi geleceklerini yeniden kurma mücadeleleriyle ayrılmaz bir bütün olarak anlatılıyor . Zaten umut da buradan doğuyor.

Gezegenin ölüm fermanı
91Kitabın bütün yaratıcılığına rağmen, yazarın çevre hareketinin sistem sorununu anlayamadığı yolundaki (bana göre tartışmalı) görüşlerinden kaynaklanan bir zayıf yanı da var. Naomi Klein kitaptaki “iklim adaleti olmadan hiçbir şey olmaz” ve “yoksulluk, eşitsizlik ve iklim krizi, her şey birbiriyle bağlantılıdır” diye özetlenebilecek görüşünün, yeşil hareketin Barry Commoner gibi öncüleri tarafından 60’lı yıllardan bu yana dile getirilen ana temalarıyla paralellik taşıdığını, ya da Avrupa’daki yeşil partilerin konuyu parlamenter sistem içinde gündeme taşıyarak çözümleri uygulanabilir kılmaktaki başarılarını görmezden geliyor ve bu alanda bütün ağırlığı çevre hareketinin tamamı ABD merkezli olan ve şirketlerle işbirliği yapan seçkinci örgütlerinin eleştirisine vererek biraz haksız bir genellemeye yol açıyor.

Yine de kitap, sorunu küresel kapitalist sistemin yıkıcılığını merkezine oturtarak fosil yakıt endüstrisinin, büyük şirketlerin ve hükümetlerin iklim değişikliğini nasıl çıkmaza soktuklarını ve gezegenin ölüm fermanını bile bile imzaladıklarını en kapsamlı bir şekilde anlatmayı başarıyor.Naomi Klein’in kişisel hikâyesi de kitapta önemli bir yer tutuyor. Yazarın 38 yaşından sonra ve hareketin verdiği umutla çocuk sahibi olmaya karar vermesi, tedavi görmek zorunda kaldığında yaşadığı düş kırıklıkları ve nihayet kendi çocuk sahibi olamama hikâyesiyle iklim değişikliği ve çevre kirliliğinin gezegenin ve tüm canlıların üreme kapasitesini felce uğratması arasında kurduğu bağlantı son derece çarpıcı. Zaten Naomi Klein kitabı tedaviden vazgeçip doğaya daha yakın yaşamayı seçmesinin ardından doğan oğlu Toma’ya armağan etmiş.

Benim de geçtiğimiz günlerde bir ay arayla çok sevdiğim iki arkadaşımın çocukları dünyaya geldi. İklim değişikliğine karşı hemen bugün radikal önlemler almaz ve emisyonları hızla düşürmezsek 2030’larda küresel sıcaklıkların tehlikeli 2 derecelik ısınma sınırını aşacağı artık en ciddi bilim kuruluşları tarafından kabul ediliyor. Yani Nar ile Çınar daha lise çağına geldiklerinde iklim değişikliği, dünyayı üzerinde yaşamanın iyice zorlaştığı bir gezegen haline getirecek geri dönülmez noktaya kadar ilerlemiş olabilir. Bana sorarsanız, artık o gün geldiğinde onlara bu durumu nasıl açıklayacağımızı düşünmemiz gerekiyor. Bireysel olarak bu gidişatı, fosil yakıt şirketlerinin ve hükümetlerin ortaklaşa işlediği bu taamüden cinayeti durdurma gücüne sahip olmadığımızı düşünebiliriz. Ama artık iklim değişikliğini bir grup meraklı çevrecinin şahsi meselesi olarak görme hakkına da sahip değiliz. Onlara en azından mücadele ettik ve bu mücaddeleyi verecek son kuşak olduğumuzun bilincindeydik diyebilmeliyiz. Zaten ancak böyle kazanabiliriz. Sorunu yaratanlardan himmet bekleyerek değil.

İşte, her şeyi değiştiren iklim değişikliğine karşı bütün mücadeleleri birleştirmek tam da bu anlama geliyor. Naomi Klein’in kitabını, bu bilinçle ve dikkatle okumak yepyeni bir başlangıç yaratmamızı sağlayabilir. “İklim İçin” verilen mücadele hepimizi bekliyor. Çünkü her şeyi değiştirmek için herkese ihtiyacımız var.

İşte Bu Her Şeyi Değiştirir
Naomi Klein
Çeviren: Osman Akınhay
Agora Kitaplığı
2015, 704 sayfa, 50 TL

Bu yazı kitap.radikal.com.tr/ den alınmıştır

 

 

Ümit Şahin

Off Çok Sıcak! Bırr Çok Soğuk!

Esen Kitap’ın son dönemde çıkarttığı çocuklara yönelik bilim kitaplarını büyük bir beğeni ve merakla takip ediyorum. Fransa’da konusunda uzman bilim insanlarının çocuklar için hazırladığı seriyi Minik Bilgeler Dizisi adı altında yayınlayarak, belki de ülkemizde nice fizikçinin, matematikçinin, uzay bilimcinin, biyologun, psikologun yetişmesine ön ayak olacak. Seri şimdiden; İşte Evren, Rüyalar Fabrikası, Zihnin Kutucukları, İklimler (Atalarımızdan Çocuklarımıza), Vücudum (Milyarlarca Hücre), Rakamların Diyarına Yolculuk, Yıldızımız Güneş, Mikropların Dünyası, Bilgisayarımın İçi isimlerinde dokuz kitaba ulaştı bile. Kitapların hepsinin ortak özelliği, sıkıcı ders kitaplarından ziyade keyifli ve resimli öykü kitapları şeklinde tasarlanmaları ve bilimi çocukları sıkmadan eğlenceli yüzüyle aktarmaları. Bu arada çocuklarına aldıkları oyuncakları onlardan fazla oynayan ebeveynler için de ideal bu kitaplar, karıştırmaya başladığınız zaman elinizden bırakamadan bir solukta bitireceksiniz, bu arada da farkında olmadan pek çok şey öğreneceksiniz.

Astrofizik alanında doktora yapmış CNRS’te (Fransa Ulusal Bilimsel Araştırmalar Merkezi) türbülans modellemeleri ve yenilenebilir enerji üzerine araştırmalar yapan Bérengére Dubrulle ve CEA’da (Fransa Atomik Araştırmalar Merkezi) çevre ve iklim bilimleri üzerine araştırmalar yapan Valérie Masson-Delmotte tarafından yazılan İklimler (Atalarımızdan Çocuklarımıza) kitabının sevimli resimlerini Cécille Gambini çizmiş.

 İklimler

Ece ve Zehra, okullarının bahçesine zaman makinesiyle 2143 yılından gelen Ati ile birlikte geçmişe yolculuk yaparak iklim değişikliklerini bizzat gözlemlerler. Bu arada sevimli bilgisayar Bilmiş de tüm sorularına cevap verir. Çok önemli görülmeyen günümüzdekinden 5 – 6 derecelik (artı ya da eksi) sıcaklık farklarının aslında kavurucu sıcaklara ya da korkunç soğuklara sebep olduğunu çocuklar dünyanın sıcak zamanlarına ya da buzul çağına giderek öğrenirler. İnsanlığın belki de sonunu getirecek olan küresel ısınma ve iklim değişikliğinin sebebini Ati şöyle açıklar. “Bilmiş’in de söylediği gibi, iklim değişkendir. Bu, güneş aktivitelerinin değişimi ve Dünya’nın Güneş’le olan konumu gibi birçok olguya bağlıdır. Doğal sera etkisi de iklim üzerinde çok önemli bir rol oynar. Sorunsa, insanların düşüncesizce yaptıkları eylemlerle, sera gazlarını arttırarak iklimi altüst etmesidir.” Küresel ısınmayı engelleyebilmek için küçük büyük herkesin yapabileceği bir şeyler vardır; bunlar da kitapta anlatılır. “Kaloriferleri kısmak. Az enerji tüketen ampulleri kullanmak. Elektrikli aletleri açık bırakmak yerine kapatmak. Çamaşırları kurutma makinesi yerine güneşte kurutmak. Banyoda fazla su tüketmemek. Kısa mesafeler için yürümek ya da bisiklete binmek, uzun mesafeler için ise araba veya uçak değil, tren, metro, otobüs gibi toplu taşıma araçları kullanmak. Elektrikli cihazlarda fazla enerji tüketmeyenleri tercih etmek. Daha az yakıt tüketen ve çok yolcu alan arabalar kullanmak. Gereksiz ambalajlardan (karton, plastik gibi) kaçınmak. Çöpleri ayrıştırmak. Uzak ülkelerden uçakla getirilen ya da ısıtmalı seralarda yetişen meyve ve sebzeler yerine, mevsim meyve ve sebzelerini tüketmek…” Ece ve Zehra, Ati’nin ağaç tohumlarıyla çalışan doğaya zarar vermeyen aracıyla zamanlar arasında yolculuk yaptıktan ve iklimle ilgili pek çok bilgiyi gözlemleyerek öğrendikten sonra okullarına geri dönerler.

 polaire_R124A

Her ne kadar arka kapakta 9 yaş üstü denilse de, her yaştan insanın okuyup, küresel ısınmaya engel olmak için kitapta yazanları uygulaması gerekiyor. Kitabın sonunda minik bir sözlük ve büyüklere bilgiler yer aldığı gibi, içine dağılmış biçimde de önemli bilgiler ayrı kutucuklar içinde verilmiş. Zaman makinemiz olmadığı için çocukların geçmişe giderek iklim değişikliklerini yerinde görmeleri mümkün olmasa da, kitabın sonundaki deneyleri yaparak bunları gözlemleyebilirler. “Off çok sıcak,” deyip klimayı daha soğuğa ayarlamak ya da “Bırr çok soğuk,” deyip kaloriferin sıcaklığını arttırmak, sonra da “Ne olacak bu küresel ısınma?” demek yerine hepimiz ufak da olsa bir şeyler yapabiliriz. Bu kitapta öğrendiklerinizi uygulayarak ve arkadaşlarınızla paylaşarak işe başlayabilirsiniz. Ben öyle yapacağım. İlk olarak balkonda duran çöpleri ayrıştıracağım ve ampulleri tasarruflularıyla değiştireceğim. Ya siz ne yapacaksınız?

İklimler (Atalarımızdan Çocuklarımıza), yazanlar Bérengére Dubrulle ve  Valérie Masson-Delmotte, çizen Cécille Gambini, Esen Kitap, Çocuk / Bilim Kitabı, 56 Sayfa, 14-TL., 2014

 

Nehir ve Mehmet Fırat Pürselim

Mehmet-Fırat-ve-Nehir-Pürselim