Dış Köşe

Üçlü telafi kıskacında Türkiye: Türklük, İslam, Erdoğan – Murat Paker

0

Bizim için çok önemli birilerini ya da bir şeyleri kaybettiğimizde, bir boşluk oluşur; bu boşluk ıstırap verebilir ya da huzursuz edebilir. Bu tür nahoş duygulardan kurtulabilmek için o kaybıtelafi edecek yeni bir nesneye ya da duruma tutunmak isteyebiliriz.

Peki ya kaybedilen (ya da ciddi sarsıntı geçiren) şey bizatihi özgüvenimizse, özsaygımızsa, o zaman ne yaparız? Özsaygı ve özgüven, kendimizi ne denli değerli bulduğumuzla yakından ilişkilidir. Benlik-değeri ise doğumumuzdan itibaren bize bakım veren insanlarla kurduğumuz ilişkiler çerçevesinde oluşur ve kişilik yapımızın en temel eksenlerinden biridir. Ne ezen / ihmal eden ne de aşırı şımartan, bunlar yerine seven / destekleyen / makul sınırlar koyan bir ortamda büyüyebilirsek yeterince iyi bir benlik-değerimiz olur. Benlik-değeri hayatın ilk 5-6 yılında büyük ölçüde oturur, sonrasında daha zor değişir. Hiç birimizin benlik-değeri mükemmel değildir, az ya da çok kırılganlık potansiyellerimiz vardır.

Az kırılgansak, hayatın zorlukları karşısında daha dayanıklı oluruz; sendeleyip düştüğümüzde daha kolay ve daha hızlı ayağa kalkabiliriz ve kendimizi kolayca değersiz hissetmeyiz. Çok kırılgansak, hayat zorlukları karşısında kolayca değersiz hissedebiliriz ve bu değersizlik hali ciddi bir psikolojik ıstırap demektir. Bu ıstırabın süreklilik gösterme eğiliminde olması katlanması zor bir durumdur ve olağanüstü karmaşık / yaratıcı bir mekanizma olan insan beyni bu ıstıraptan kurtulmanın yollarını arar.

Yollardan biri, değersizlik duygusunu telafi edecek ve kişiye kendini değerliymiş gibi hissettirecek kandırmacalı bir savunma hattı kurmaktır. Bilinçdışı alanda gerçekleşen operasyonlarla, aslında derinde kendini epeyce değersiz hisseden biri, bu değersizliğin verdiği ıstıraptan kurtulmak için değersizliği örneğin bir kabukla kapatır ve bu kabuk sayesinde tam tersine aşırı-değerliymiş, çok büyükmüş, her şeye hakkı varmış, kadir-i mutlakmış gibi narsisistik bir duruş geliştirebilir. Bu duruş, kendisiyle aşırı meşgul olduğu için, başkalarını sahiden göremeyen, onları eşdeğerli kabul edemeyen, empatisiz bir duruştur. Bütün enerjisini, derindeki değersizlik duygusunun kabuğu zorlayıp dışarıya taşmasını engellemeye harcar. Empatisiz olduğu ölçüde de başkalarına zarar verme potansiyeli büyüktür. (Bu bahsettiğim kişilik yapısının hafiften ağıra çok çeşitli tonları söz konusudur).

Benlik-değeri üzerinden bireysel düzeyde anlattığım bu mekanizma, kimi farklılıklarla, bizlik-değeri ve biz-narsisizmi üzerinden sosyo-politik düzey için de geçerlidir. Bir sosyal grubun politik kültürünün şekillenmesinde o grubun özdeğerini nereden, nasıl ve ne derecede sağlayabildiğini ve yeniden üretebildiğini anlamak çok önemlidir.

Çok kısaca özetlemeye çalıştığım bu çerçeveden bakarsak, Türkiye’nin son birkaç yıldır giderek artan bir şekilde üç ayrı telafi dinamiğinin kıskacına girmiş olduğunu ve bu gidişatın, eğer durdurulup dönüştürülmezse, Türkiye toplumu için çok ciddi tehlikeler barındırdığını görürüz. Tek tek kısaca bakalım:

Türklük Üzerinden Telafi Olarak Cumhuriyet

Cumhuriyet tarihi boyunca tanık olduğumuz ve bu nedenle en iyi bildiğimiz telafi mekanizması hâkim Türklük anlayışıdır.

Osmanlı’nın Batı karşısında hızla ve sürekli yenile yenile çöküşü nedeniyle politik elitte oluşan özdeğer (bizlik-değeri) sarsıntısını telafi etmenin yolu olarak: çöküşün müsebbibi olarak görülen etnik, dinsel ve dilsel çeşitliliğin bastırılıp / kesilip Türklük üzerinden tektipçi bir yapıya geçilmesi; Türk milliyetçiliği üzerinden büyüklenmeci bir Türk mitolojisi yaratılması; her farklılığa ve muhalif akıma yönelik paranoid bir kuşkuculuk ve buna bağlı baskı-şiddet.

Farklılıklarını eşdeğerlilik temelinde tanıyan ve saygı duyan demokratik bir toplum olarak olgunlaşmamızın önündeki temel engel olan bu Türklük anlayışı (ya da Türklüğün biz-narsisizmi), “Ne mutlu Türküm diyene!”, “Türkiye Türklerindir”, “Bir Türk dünyaya bedeldir” gibi kof böbürlenmeler ve Türk-olmayan Türkiyelileri dışlama üzerinden macerasına devam ederken, son Kürt isyanıyla sert bir duvara çarpmıştır. Artık Kürtlerin ve Kürtçenin varlığı ve dolayısıyla hakları inkâr edilemez bir noktaya gelmiştir. Bu aynı zamanda hâkim telafi mekanizması olarak Türklüğün eskisi gibi sürdürülemeyeceği anlamına gelmektedir. Bu durum, hâkim unsur olarak Türklük üzerine kurulu bu devlet için ciddi bir kriz anlamına gelmektedir. Bu krizden tek çıkış yolu, yurttaşlık tanımından ve pratiğinden etnik köken, dilsel ve dini aidiyet gibi unsurları çıkarmak, her tür farklılığı içerebilen politik ve demokratik bir yurttaşlık tanımı geliştirmektir.

Türk-Kürt meselesi üzerinden iki yıldır devam etmekte olan “çözüm süreci”, yurttaşlık tanımındaki bu demokratikleşme ihtiyacını açıkça göstermesine ve Kürt tarafının bu konudaki ısrarlı taleplerine rağmen, AKP hükümeti bu konuda henüz bir adım atmamıştır. Ancak genel olarak bu Türklük telafi mekanizmasının eskisine göre güç kaybettiği, yıprandığı, ama hala epeyce işlevsel olduğu söylenebilir.

Türkiye temel olarak bu telafi mekanizmasıyla onyıllardır devam ederken, AKP iktidarının en azından ve özellikle son döneminde iki yeni telafi dinamiği daha bütün güçleriyle devreye girmiş durumdadır.

İslam Toplumlarının Yenilgisini
Telafi Etme Çabası Olarak İslamcılık

Dünyadaki bütün İslamcı hareketlerde, İslam toplumlarının Batı karşısında yüzyıllardır süren derin ve yaygın yenilgisinin durdurulup tersine çevrilmesi, eziklikten kurtulunması, peygamber dönemindeki saadet rejiminin tekrar ihya edilmesi merkezi bir yer tutar.

Batı karşısındaki yenilgi derindir; İslam toplumlarının bizlik-değeri ağır ve kronik yaralar almıştır. Öte yandan, kutsal kitabın vaadi en son ve en mükemmel dinin mensubu olmaktır. Bu ilahi vaat ile varolan özdeğer ezikliği arasındaki açının genişliği, yenilgi ile sahici bir yüzleşme ve sonrasında yenilgiden öğrenerek toparlanma gibi bir seçeneğe şimdiye kadar pek olanak tanımamış; bunun yerine kof telafi mekanizmalarından medet umulmuştur.

İslamcıların biz-narsisizmi diyebileceğimiz bu kabuk, her koşulda İslam’ı merkeze alıp, İslam’ın üstünlüğünü veri alarak davranmak zorunda hisseder. Gerçek hayat, İslam’ın üstünlüğüne dair pek bir kanıt sunamadığı için, fantezi dünyası ve bu meyanda hezeyanlar bol miktarda devreye sokulur.

AKP de, özellikle 2010 Anayasa Değişikliği Referandumu ve 2011 Genel Seçimleri sonrasında, önceki askeri-bürokratik vesayet rejimine boyun eğdirip ferahlamasıyla birlikte, elinde büyük bir imkân varken, tüm toplumun demokratik standartlarını yükseltmek yerine, kendi İslamcı tercihlerini tüm topluma dayatmaya başlamıştır.

Aynen Türklüğün biz-narsisizminde olduğu gibi, burada da Bizolarak tanımlanan makbul (İslamcı) Sünni Müslümanların mutlak doğru ve haklı oldukları, diğerlerinin bu Biz’e tabii olması gerektiğine inanılır. Eğer mutlak doğru ve haklıysak da, hak yolunda –yolsuzluk, hukuksuzluk dâhil- her şey mubahtır.

Kaliteli bir eğitim sistemi üzerine kafa yormak yerine, din derslerinin ve İmam Hatip okullarının arttırılmasından başlayıp; tamamen kof “kadim medeniyet” şişinmelerine; Amerika’yı Müslümanların keşfetmesi ve Küba’da yüzyıllar önce camii inşa edilmiş olması hezeyanlarına kadar, biz-narsisizminin telafi mekanizması aynı eksen üzerinden yürür: “Biz aslında yenilmedik. Biz muhteşemiz. Tek yapmamız gereken kurallarımıza / kültürümüze daha da sıkı sarılmak.” (Ortada bir yenilgi yoksa, yenilginin önemli nedenlerinden biri olan o kuralları sorgulamaya, değiştirmeye de ihtiyaç kalmaz haliyle).

Son döneminde İslamcı ağırlığı iyice ortaya çıkan AKP, telafi mekanizması olarak hâkim Türklük anlayışından tam olarak vaz geçemese bile, asıl olarak ve giderek yoğunlaşan biçimde İslamcılığın telafi tahayyülleri üzerinden iş görmektedir. Ceberrut bir toplum mühendisliği çabasına denk düşen bu hal yeterince alarm vericidir. Ancak Türkiye’yi kıskaca alan ek bir telafi mekanizması daha söz konusudur ve ayrıca bahsedilmeyi hak etmektedir.

Sert Baba Kaygısını ve Cennet Anne Kaybını Telafi Etme İhtiyacı Olarak Erdoğan

Türklük ve İslamcılık biz-narsisizmleri üzerinden açıklamaya çalıştığım telafi mekanizmasının bireysel düzeydeki bir benzerinin de, şu anda Türkiye Devleti’nin en yetkili ve güçlü konumunda olan, üstelik Başkanlık Sistemi’ne geçerek daha da güç elde etmek isteyen Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan için de söz konusu olduğu söylenebilir.

Erdoğan’ın en belirgin özelliklerinden biri neredeyse sınırsız olduğu görülen güç iştahıdır. Kendi partisi dâhil, tüm toplumun kendisine itaat etmesini beklemekte; muhalif seslere ve duruşlara, saygıyı geçtik, tahammül bile edememekte; kendi amaçlarına ulaşabilmek için yasaları hiçe sayabilmekte; varolan gücüyle yetinemeyip hep daha fazla güç sahibi olmak istemektedir. Yine aynı nedenle, zaman içinde kendi yakın çevresinde sadece ona mutlak itaat edenler kalabilmiştir (Bu da aslında bir liderin dış dünya ve gerçeklik ile ilişkisini zayıflatan, dolayısıyla muhakeme kapasitesini köreltip, ona giderek daha çok hata yaptıran bir durumdur).

Erdoğan’ın bu doymak bilmeyen güç iştahı, tabii ki 13 yıllık uzun AKP iktidarından, birçok seçim zaferinden, bir önceki bölümde bahsettiğim İslamcı telafi mekanizmasından ve dünyadaki neoliberal / otoriter yönelimlerden beslenmiş ve pekişmiştir. Ama Erdoğan için ek ve kritik bir faktör daha vardır: Kişilik yapısı.

Burada sadece çok kısıtlı bir kişilik analiziyle (*) yetinerek söylersek, açık kaynaklardan edinilebilecek bilgiler çerçevesinde: Erdoğan’ın çok sert / ezici bir baba ve çok yumuşak / kurtarıcı / sığınak anne tarafından yetiştirildiğini biliyoruz. Babası tarafından, bugün ağır fiziksel çocuk tacizi sayılacak kimi cezalandırmalara maruz kaldığını; evde babanın yarattığı ağır bir disiplin / korku / kaygı iklimi olduğunu; buna karşın babasının öfke nöbetlerini yatıştırma rolünün evin en küçüğü olarak mutlak itaat jestleri (ayakkabısını öpmek gibi) yapması karşılığında Erdoğan’a düştüğünü; bütün bu korku düzeninin içinde annenin koruyucu bir sığınak olduğunu; bu yüzden –kendi ifadeleriyle- Erdoğan’nın çocukken “annesinin ayaklarının altını öpmek istediğini, annesinin ayaklarını çekip ağladığını”, annesine çok özel bir bağlılığı olduğunu anlayabiliyoruz.

Bütün bu bilgiler bir araya getirildiğinde, Erdoğan’ın kendisini ezme / yenme / engelleme potansiyeli olabilecek otoritelere (kişi veya kurum) yönelik hayli yüksek bir hassasiyeti olduğunu; bu hassasiyetin muhtemelen kaygı, korku ve kuşku şeklinde tezahür ettiğini söyleyebiliriz. Baba tarafından epeyce örselenmiş, anne ile özel bağ sayesinde telafi edilmeye çalışılmış benlik-değeri, kendisini güvende hissedebilmek için tüm-güçlü (omnipotent) bir kabuk yaratmaya çalışıyor. Anne kaybıyla (ve aynı zamanlara denk gelen hayati tıbbi sorunlarla), dünya daha da tekinsiz bir yer oluyor ve o tüm-güçlü kabuğun daha da kalınlaştırılıp sertleştirilmesi gerekiyor.

Tüm-güçlü hissetme ihtiyacında olan bu kabuk, fazla kırılgan hisseden benlik-değerinin kendini korumaya çalıştığı dirençli bir telafi mekanizmasıdır. Benlik-değerinin kırılganlığının yaratabileceği psikolojik ıstırap hissedilmesin diye sürekli alarmda olunup muhtemel tehditler / rakipler gözlenecek, bertaraf edilecek; bütün bunları yapabilmek ve dokunulmaz / örselenemez bir konumda olabilmek için de hep daha fazla güç devşirilecektir. Başkanlık Sistemi bunun için de gereklidir.

Bu Telafi Kıskaçlarını Açmadan
Toplum Olarak Olgunlaşamayız

Türkiye toplumu olarak demokratik olgunlaşma yolunda mesafe kat etmek istiyorsak, burada bahsettiğin üç telafi mekanizmasını da lüzumsuzlaştırmak, geçersiz hale getirmek zorundayız.

Bunun yolu, sosyo-politik arenada biz-narsisizmlerine de, ben-narsisizmlerine de dur demekten geçiyor. Doğal olarak çok renkli ve çoğulcu bir toplumu, tek bir – etnik veya dini- kimliğin hâkimiyeti altında boğmaya son vermeliyiz.

Tekil kimliklerin güç iştahlarına olduğu gibi, kişilerin güç iştahlarına da son vermeliyiz.

İki hafta sonraki genel seçimlere giderken HDP’nin kullandığı iki slogan bu açıdan dikkat çekiyor:

Biz-narsisizmlerine karşı çıkmak için eşdeğerlilik / eşitlik temelinde bir araya gelebileceğimiz Büyük İnsanlık.

Ben-narsisizmine karşı çıkmak için Seni Başkan yaptırmayacağız!

(*): Burada yaptığım kısıtlı kişilik analizi, bir tıbbi / psikopatolojik teşhis çabası değildir. Hepimizin değişik özellikler / dinamikler barındıran bir kişilik yapısı / tarzı vardır ve “kişilik bozukluğu” gibi psikopatolojik etiketler yapıştırmadan da kişilik tarzı analizi yapmak mümkündür. Dolayısıyla burada Erdoğan için psikopatolojik bir teşhis koymuyorum; kendisinin cezai ehliyetinin tamamen yerinde (davranışlarının sonuçlarını hesap edebilir kapasitede ve bu yüzden de bütün davranışlarından sorumlu) olduğunu düşünüyorum.

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

35.murat-paker

Murat Paker

[email protected]

@PakerMurat

Kategori: Dış Köşe

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.