Ana Sayfa Blog Sayfa 3668

Türk Traktör işçileri de üretimi durdurdu

Ücret artışı talebiyle Renault işçileri tarafından başlatılan ve birçok fabrikaya yayılan direniş, Ankara’da Koç Holding’e bağlı Türk Traktör fabrikasına da sıçradı. Metal işçilerinin Renault’ta başlattığı, TOFAŞ, Coşkunöz, Mako, Ototrim, Valeo ve Ford Otosan’da yaygınlaştırdığı direniş Ankara’ya da sıçradı.

89

Sendika.org’un haberine göre, Koç Holding’e bağlı Türk Traktör’de fabrikasındaki metal işçileri, dün  yemekhanede çatal kaşık vurarak başlattığı eylemini akşam saatlerinde fazla mesaiye kalmayarak sürdürdü. Türk Traktör işçilerinin eylemlere başlamasının ardından Türk Metal Sendikası yetkilileri fabrikaya gelerek işçilerle görüştü. Sendika yetkilileri, eylemin son bulmasını istedi, ancak işçiler eylemleri sıklaştırma kararı aldı.

Türk Metal Sendikası yetkililerinin bu sabah saatlerinde fabrikaya gelerek işçilerle gruplar halinde yaptığı görüşmelerden sonuç alınmaması üzerine işçiler üretimi durdurma kararı aldı.

Bursa’da 5 bin 600 işçinin çalıştığı otomobil fabrikası Renault’da işçiler 14 Mayıs’ta ücret zammı için üretimi durdurdu. Ardından TOFAŞ ve yan sanayi ürünleri üreten Coşkunöz, MAKO ve Ototrim üretimi durdurdu. Şu anda yaklaşık 14 bin işçi iş bırakmış durumda.

İşçilerin toplu iş sözleşmesinin (TİS) Bosch fabrikasında imzalanan TİS ile aynı ücret zammını kapsayacak şekilde değiştirilmesini istiyor. Söz konusu TİS, Türk Metal Sendikası ile işveren sendikası Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) arasında Aralık 2014’te imzalanmıştı ve 2014-2017 yıllarını kapsıyor.

İşçiler saat başına 3 lira zam talep ediyor. İşçiler ücret zammı dışında Türk Metal Sendikası’ndan da şikayetçi. Birçok işçi sendikadan istifa etti.

Kocaeli’ndeki Ford Otosan da Bursa direnişi nedeniyle parça ikmalinde kesinti oluştuğunu bu yüzden üretime ara verildiğini açıkladı.

Coşkunöz fabrikası işverenin zam talebi sözü üzerine işbaşı yaptı.

(Sendika.org. IMC Tv)

8 maddede ‘Neden HDP’ye stratejik oy vermek’ lazım? – Erdem Yörük

HDP son dönemde popülarite kazandı, özellikle de Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile birlikte. Ancak bu sempati yükselse bile hala bir çok insanın kafasında soru işaretleri de var, bu da HDP’nin toplumdaki popülaritesinin tam olarak anket sonuçlarına yansımamasına sebep oluyor. HDP’ye oy verenler dışında, seçmenlerin yaklaşık yüzde 10’u, ya HDP ile başka bir parti arasında kararsız, ya da HDP onların ikinci oy tercihi. Bu insanların birçoğu da, 7 Haziran’da stratejik oy verip vermemeyi düşünüyor. Siyaset biliminde bilinir, Türkiye’de seçmen rasyonel seçmendir, duyguları veya geleneklerinden ziyade aklına göre hesaplama yapar, stratejik oy verir, siyasete şekil verir. Bugün de “tam olarak HDP’ye ikna olmamış” bir seçmen kitlesi AKP’den kurtulmak için “acaba oyumu HDP’ye mi versem” diye düşünüyor. 8 maddede cevabın evet olduğunu göstermek istiyorum:

  1. Kamuoyunda son dönemde “HDP nasıl olsa barajı aştı” şeklinde yaygınlaşan algı doğru değildir. Son anketler, HDP’yi ya barajın hemen altında, ya da hemen üstünde göstermektedir. İstatistiksel açıdan bakıldığında ve anketlerin hata payları göz önüne alındığında, bu yüzde 50 ihtimalle HDP barajın altındadır anlamına gelir. Seçim günü yapılacak hileler de düşünüldüğünde risk daha da artmaktadır.
  2. Bu durumda HDP’nin barajı geçmesi için yüzde 0.5’lik bir oy gerekmektedir, bu da yaklaşık 250 bin oya tekabül etmektedir.
  3. HDP yüzde 10 oy alıp barajı geçtiği zaman AKP’nin milletvekili sayısı başkanlık sistemini referanduma götürme eşiğinden, hükümeti kurma eşiğine düşecektir. Dolayısı ile HDP’nin 250 binlik fazla oy alması, Erdoğan’ın başkanlığını önleyip, bunun da ötesinde AKP’nin tek başına hükümet kurmasına engel de olabilecektir.
  4. Seçim sisteminin matematiksel yapısı, ancak HDP’ye bu kritik konumu sağlamaktadır. CHP’nin oyundaki yüzde yarımlık oy artışı, CHP’nin AKP’den sadece 2-3 vekil almasını sağlamaktadır. HDP’nin oyundaki yüzde yarımlık artış, AKP’nin 50’ye yakın vekil kaybetmesini sağlayacaktır.
  5. 7 Haziran seçimleri, siyaset bilimi literatüründe “Realigning Elections” tabir edilen, uzun süredir stabil olan siyasi dengelerin aniden değiştiği seçimlerden olacaktır. Dolayısı ile bu seçimlerdeki asıl mesele partilerin vekil sayılarını azar azar artırmaları değil, iktidar partisinin vekil sayısını aniden ve yüksek miktarda azaltmak olmalıdır. Matematiksel denge göstermektedir ki bunun da tek yolu HDP’nin barajı geçmesidir. Bu seçim AKP ile HDP arasında geçecektir.
  6. HDP barajı geçer ise, Erdoğan, vakti zamanında Turgut Özal’ın olduğu gibi sembolik Cumhurbaşkanlığı makamına kısıtlanacak, AKP içerisinde seçim sürecine kadar ertelenen çatışmalar su yüzüne çıkacak, AKP’nin düşüş ivmesi hız kazanacaktır. 2023, 2053, 2071 hedefleri ile bir çok insanda adeta nefes alamama, gelecek kuramama hissiyatı yaratan AKP’nin sonu, aslında kimsenin tahmin etmediği kadar yakındır. Bu kapıyı açacak olan 250 bin oydur.
  7. HDP’nin barajı geçmesi ile AKP’nin iktidardan düşmesi mümkün olacaktır. Selahattin Demirtaş, AKP ile koalisyon yapacak “en son partinin” HDP olduğunu ve seçim barajını kaldıracak bir CHP-MHP hükümetine dışarıdan destek verebileceklerini belirtmiştir. Yani, Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu yaz başbakan olması mümkündür, bunun yolu da HDP’nin barajı geçmesidir. 12 Eylül’ün ürünü seçim barajı bu garipliği Türkiye siyasi sistemine hediye etmiştir.
  8. Bu seçimde HDP’ye oy vermek için HDP’li olmaya gerek yoktur. Bu tarz kritik seçimlerde, seçmenler stratejik oy verebilirler. AKP’den ve Erdoğan rejiminden kurtulmak isteyen bir vatandaş için en verimli, en garantili, en kısa yol, HDP’ye oy vererek HDP’nin barajı geçmesini sağlamak olacaktır. HDP barajın altında kaldığı zaman ise, diğer herhangi bir partinin oy oranının yüzde 0.5 yüksek olmasının AKP iktidarına bir zararı olmayacaktır.

Bu yazı m.t24.com.tr/ den alınmıştır

88.Erdem Yörük

 

Erdem Yörük

İngiltere’de nehir ve su kanallarının yanına ördeklere özel yollar inşa edildi

Londra, Birmingham ve Manchester şehirlerinde geçici olarak uygulamaya konulan bir proje kapsamında şehrin içinden geçen minik nehirler ve su kanallarının kenarlarına “ördek yolları” yapıldı.

87

Gaia Dergi’den Esra Aydın‘ın haberine göre insanların yürümek ve bisiklet sürmek için kullandıkları bu dar alanda “başka canlıların da hayatının bir akışı olduğunu ve tek önemli olan şeyin bizim koşuşturmacamızın olmadığını” vurgulamak amacıyla hayata geçirilen bu proje şu anda İngiltere’nin nehirler boyunca 3220 kilometrelik bir alanını kaplıyor.

Ördeklerin nehirlerin kenarında dilediğince yürümesine olanak sağlayan bu güzel düşünce Canal&River Trust adlı kuruluş tarafından uygulamaya koyuluyor. Nehrin habitatının bozulmaması ve hayvanların doğal yaşamlarına dikkat çekilmesi amacıyla toplanan bağışlar aracılığıyla yolların kenarına beyaz şeritler çekiliyor ve bu alana tatlı ördek silüetleri çiziliyor. Üstünde yazan slogan ise  “Share The Space” (Alanını Paylaş)

Ördeklerin bu yollara ne kadar uyum sağlayacağı şimdilik bilinemese de doğadaki canlılar arasında ortak bir yaşam alanı yaratabilme çabası umut verici. Bu yollarla ilgili görselleri #sharethespace etiketiyle internette bulabilirsiniz.

(Gaia Dergi)

2. Mersin Yerel Kadın Kurultayı toplandı

2. Mersin Yerel Kadın Kurultayı, 16 Mayıs 2015 Cumartesi günü Mimarlar Odası Mersin Şubesi Konferans Salonu’nda gerçekleştirildi.  Buluşma sabah 09.00’da kayıtlarla başladı ve 18:00’a kadar geniş katılımla devam etti.

86

Kurultay açılışı TMMOB Mersin İKK Kadın Çalışma Grubu Yürütme Kurulu Başkanı Zehra KORKMAZ’ın konuşması ile başladı ve ardından TMMOB Mersin İKK Sekreteri Seyfettin ATAR’ın konuşmasıyla devam etti. Açılışta ayrıca TMMOB Kadın Çalışma Grubu Başkanı Asiye Ülkü KARAALİOĞLU,TMMOB Yönetim Kurulu Üyesi Zeyneti Bayri ÜNAL ile Mimarlar Odası Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Tezcan Karakuş CANDAN’ın konuşmaları da yer aldı. Divan seçimi yapıldıktan sonra beş oturum olarak düzenlenen kurultayın ilk oturumuna geçildi.

Eğitimde Cinsiyetçilik başlıklı ilk oturumda; Ege Üniversitesi İİBF İşletme Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Burcu ŞENTÜRK “Akademide Kadınlar” başlıklı, İnşaat Mühendisleri Odası Ankara Kadın Komisyonu Üyesi Gülru YILDIZ “Mühendislik Eğitiminde Cinsiyetçilik” başlıklı konuşmalarını yaptılar.

Çalışma Yaşamında Cinsiyetçiliik başlıklı oturumda; Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ayşe Devrim BAŞTERZİ “Çalışma Hayatında Kadın Ruh Sağlığı” başlıklı konuşmasını yaptı.

Kadına Yönelik Şiddet başlıklı 3. oturumda; Avukat Nursen Yücesoy TEMİZKAN “Kadına Karşı Şiddet ve Yasal Düzenlemeler” başlığı, Mersin Üniversitesi İİBF İşletme Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayşe Gül YILGÖR “Cinsel Taciz ve Mobbing” başlığıyla konuşmacı olarak yer aldı.

“TMMOB’de Kadın Örgütlenmesi” oturumunda ise TMMOB Kadın Çalışma Grubu Başkanı Asiye Ülkü KARAALİOĞLU konuşmacıydı.

“Çalışma Hayatında ve Yönetim Mekanizmalarında Kadın Katılımının Arttırılması” başlıklı oturumda önergeler konuşuldu, oylandı ve serbest kürsüde katılımcılardan, önergeler konusunda katkı sağlamaları istendi.

Mersin Fotoğraf Derneği tarafından kurultay için özel olarak hazırlanan “Hayatın İçinden Kadın” başlıklı fotoğraf sergisi fuayede sunuldu. Sergi ve serginin genişletilmiş fotoğraf gösterisi de büyük beğeni aldı. “Kadın öyküleri” başlığı ile hazırlanan; mimar, mühendis ve şehir plancı kadınların çalışma yaşamında iz bırakmış anılarından oluşan video gösterisi ise oturumlar arasında izleyicilere sunuldu. Kurultay için çekilen “Hayat Akarken” adlı kısa film yoğun ilgi ve beğeni gördü.

Kurultay yaklaşık 200 kişinin katılımı ile son buldu.

Haber: Burçin Yorgun

(Yeşil Gazete)

OECD: Türkiye gelir eşitsizliğinde üçüncü

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı’nın (OECD) gelir adaletsizliği raporunda üye ülkeler arasında gelirin en adaletsiz dağıtıldığı beş ülkeden birisi Türkiye oldu.

OECD Genel Sekreteri Angel Gurria gelir adaletsizliğinin ülkelerin büyüme potansiyeline zarar verdiğini söylüyor.
OECD Genel Sekreteri Angel Gurria gelir adaletsizliğinin ülkelerin büyüme potansiyeline zarar verdiğini söylüyor.

GINI katsayısı olarak tanımlanan ve toplumdaki en yüksek gelir grubu ile en düşük gelir grubu arasındaki farkı ölçen göstergeyi baz alan OECD raporunda ülkeler sınıflandırıldı. Sıfır ile bir arasında değişen GINI katsayısı ne kadar yüksekse, ülkede o kadar fazla gelir adaletsizliği olduğu anlamına geliyor.

Bu göstergeye göre ilk sırada Meksika, ikinci sırada ise Şili yer alıyor. Üçüncü Türkiye’nin hemen ardında ise ABD ve İsrail var. Ancak Türkiye, 1985’ten 2013’e kadarki dönemde gelir adaletsizliğini azaltabilen tek OECD ülkesi konumunda.

Adaletsizlikteki düşüşe karşın Türkiye’deki en zengin yüzde 10’luk kesimin, en fakir yüzde 10’dan 15,2 kat daha fazla serveti olduğu ifade ediliyor. Bu alanda OECD ülkelerinin ortalaması 9,6 kat seviyesinde.

Raporda Türkiye’ye dair kullanılan veriler 2011 yılına ait. OECD tüm üye ülkeleri kapsayan raporları hazırlarken ülkelerin resmi istatistik ofislerinin sağladığı verileri kullanıyor.

Gelir adaletsizliğinin ülkelerin ekonomik büyüme potansiyeline zarar verdiğini ifade eden OECD Genel Sekreteri Angel Gurria, “Artık bardağı taşıran son damla noktasındayız. Gelir eşitsizliği tarihi zirvelerde. Hükümetler bu sorunla mücadeleden kaçarak kendi geleceklerine zarar veriyorlar” dedi.

OECD’nin Paris’teki merkezinde konuşan Gurria, sorunun çözümü için zengin kesimlerden ve uluslararası şirketlerden daha fazla vergi alınmasını, bu vergi gelirinin de en fakir kesimin iş becerilerinin geliştirilmesi için kullanılmasını önerdi.

Raporda gelir adaletsizliğinin en düşük olduğu ülkeler Danimarka, Slovenya, Slovakya ve Norveç olarak sıralanıyor.

(BBC Türkçe)

Kastamonu’da ceylanları katleden hesler isyan ettirdi

Kastamonu’nun Çaykaşı köyünde bulunan Hidroelektrik santrali kanallarında hemen hemen her gün yabani hayvan ölümü yaşanıyor. Sosyal medyada paylaşılan Çaykaşı köyü Hidroelektrik santralinde suya ulaşmaya çalışırken boğularak can veren ceylanların fotoğrafları hayvan hakları savunucularını harekete geçirdi.

83

Hes su kanallarında yaşanan hayvan ölümlerine sert tepki gösteren Hayvan Hakları Konfederasyonu Kurucular Kurulu, Marmara Hayvan Hakları Federasyonu, Anadolu Hayvan Hakları Federasyonu ve İstanbul Hayvan Hakları Derneği’nin ortalaşa yaptıkları yazılı açıklamada Orman ve Su İşleri Bakanlığı ile Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlıklarının duyarsızlıklarına dikkat çekti.

Akarsuların yataklarını beton ve taş setlerle kanallara dönüştüren Hes’lerin yaban hayvanlarının suya ulaşmasını imkânsız hale getirdiği belirtilen açıklamada şu ifadelere yer verildi;

84

“Yüksek beton setlerden kayarak ve düşerek kanallarda can veren ya da susuzluktan ölen hayvan sayısı bilinmiyor. Elimizdeki görüntüler yüksek kanallarda hapsedilmiş yüzlerce akarsuyun yalnızca birinden.

Bir yandan sayısı fazla olan yaban hayvanlarının avlanarak öldürülmesini ihaleye çıkaran Orman ve Su İşleri Bakanlığı, bir yandan da doğanın ve yaşayanların ölümüne Hes’lere verdiği izinle neden olan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı. Sözde korumaya çalıştıkları yaban hayvanlarının yok olduğunu gören ve Bakanlıklar karşısında eli kolu bağlı kanal Doğa Milli Parklar Koruma Bölge ve Şube Müdürlükleri.

Bu acımasız, bilimsel bilgiden uzak yalnızca rant amaçlı suyu yok eden yatırımların ülkemizde ve yeryüzünde insanıyla, hayvanıyla, bitki örtüsüyle, hayatı nasıl adım adım sonlandırdığını görmek ve anlamak için uzman olmaya gerek yok. Hes çevrelerinde yaşayan tüm insanlar bu katliamların canlı tanığı zira bu garip projelerin uzun vadede yapacağı hayat üzerindeki ölümcül tahribat tartışılamaz bile. Akarsu yataklarının hapsedilmesine, Hes’lere kesinlikle karşı çıkılmadır ve acilen yaban hayvanlarının erişebileceği nokta ve geçişlerin yapılması zorunludur.”

(Cumhuriyet)

Yeni Zelanda kanunlarına göre hayvanlar artık duygusal varlık

Yeni Zelanda, hayvanları “duygusal varlıklar” olarak kabul eden yasa değişikliğini onayladı.

82

1999’da yürürlüğe giren Hayvan Refahı Yasası’nda geçtiğimiz hafta yapılan değişikliklerle,

* Yasa, hayvan refahı için standart ve zorunlu düzenlemeler getiriyor.

* Hayvanların acı çekmesine engel olmak için hayvan refahı yeni araçlar sağlanıyor. Müfettişlere, faillerin cezalandırılması için tutanak tutma yetkisi veriliyor.

* Yabani hayvanlara kötü muamele konusundaki belirsizlik gideriliyor; kasten ve taksirle kötü muamele ayrımı geliyor.

* Yasa, kozmetik ürünlerin hayvanların üzerinde test edilmesini yasaklıyor.

Temel Sanayi Bakanı Nathan Guy, “Yeni Zelandalılar, hayvanların nasıl muamele gördüğünü çok önemsiyor. Hanelerin yüzde 68’inde en az bir evcil hayvan var ve ülke olarak et, süt ve yün gibi hayvan ürünleri ihracatından senede 25 milyon dolar kazanıyoruz” diye konuştu.

Hayvan Etiği Ulusal Danışma Komitesi’nden Virginia Williams, hayvanların duygusal varlıklar olduğunun Kabul edilmesinin, hayvanların acı ve stress dahil olumlu ve olumsuz duyguları yaşadığını Kabul etmek olduğunun altını çizdi.

Yeni Zelanda Veterinerler Derneği Başkanı Dr. Steve Merchant ise “Hayvan refahıyla ilgili beklentiler hızla değişiyor” derken, yasa değişikliğinin Yeni Zelanda toplumunun değişen tavrının göstergesi olduğunu ifade etti.

(Bianet)

Hürriyet’e Cumhurbaşkanından suç duyurusu, gazetecilerden destek

sedat erginTürkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Yönetim Kurulu bir açıklama yaparak Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin ve Doğan Medya Grubu’nun bazı yöneticileri hakkında Cumhurbaşkanı’nın avukatlarınca yapılan tutuklama talepli suç duyurusunu basın ve düşünceyi ifade özgürlüğüne yeni bir darbe olarak niteledi.

TGC Yönetim Kurulu’nun açıklamasında şu görüşler yer aldı:

Gazeteciliği terörizmle bağdaştıran ve her eleştiriyi darbecilik olarak tanımlayan iktidar son olarak niyet okumaya karar vermiştir.

Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan Mısır eski devlet başkanı Mursi hakkındaki idam kararıyla ilgili bir haberin veriliş biçiminin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a tehdit diye algılanması son yıllarda iktidarın alışılmış medyayı sindirme pratiği haline gelmiştir.

Daha önce de birçok kez vurguladığımız gibi, basın ve düşünceyi ifade özgürlüğünden, çok seslilikten ne anlaşılması gerektiği konusunda toplumsal bir uzlaşıya acil ihtiyaç vardır.
Bu alandaki hakların kullanılmasının siyasiler ve iktidarlar, hatta yargı organları tarafından nasıl anlaşılması gerektiği artık netleşmelidir.

Bir başka açıdan da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarında açıkça belirtildiği gibi basın özgürlüğü, devlet ve toplumun bir bölümünün aleyhinde olan çarpıcı, şok edici, rahatsız edici haberler için de geçerlidir. Özellikle basın söz konusu olduğunda bu ilkelerin özel bir önem kazanacağı açıktır.

Aksi halde Türkiye’nin ve dünyanın önde gelen gazetelerinden birinin Genel Yayın Yönetmeni olan Sedat Ergin’in tutuklanma istemi ve bu istemin kabul görmesi ülkede basın özgürlüğünün sonuna gelindiği anlamını taşıyacaktır.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti olarak basın üzerinden toplumu kutuplaştıran ve geren baskıcı uygulamalardan bir fayda sağlanamayacağını düşünüyor, halkın barış ve huzur içinde yaşaması için tüm siyasetçilerin sorumlu davranması gerektiğini hatırlatıyoruz

Medyatava.net

Çanakkale ÇED muharebesi

Çanakkale’nin bu aralar dört bir yanı Çanakkale İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün reklamlarıyla kaplı. Hepsi de bir şey öğütlüyor: Bu topraklara basarken bu toprakları tanıyın, düşünün.

Düşünüyorum. 100 yıl önce söylenen bu sözlerin Çanakkale için nasıl hala geçerliliğini koruduğunu düşünüyorum. Çanakkale’nin dört bir yanı muharebe devam ediyor, hala dört bir yanında yaşam savaşı veriliyor. Çanakkale’nin taşı kömüre, toprağı altına dönüşütürülmek isterken ÇED mahkeme muhabereleri devam ediyor, altıncı şirketlerin, termik santrallerin mevlütleri okunuyor. Çanakkale hala savaşıyor.

Çanakkale’de 2008’den beri 24 tane çevre davası açılmış, bu çevre davalarının 9 tanesi son altı ayda açıldı. Bu davalar altın madenleri, termik santraller, imar planlarına karşı açılan davalar.

Çanakkale-Balıkesir “Çevre Düzeni”nin asıl amacı ne?

En son, ve en büyük dava ise 1/100 bin Çanakkale-Balıkesir Çevre Düzeni Planı ya da gündemde bilinen adıyla “Bozcaada İmara açılıyor!” planı. Planın amacını okuduğumda bende Çanakkale sonunda yüzünü güneşe dönüyor, tarıma dönüyor, zeytine dönüyor, hayvancılığa dönüyor hissiyatı olmuştu:

imar_amac

Oysa asıl demek istedikleri hızlı ve kontrolsüz kentleşme, yekpare bir organize sanayi bölgesi, kentleşme ve sanayileşmeninin kontrolsüz gelişiminin devamının sağlanması, ekonomik gelişmelerin sürdürülmesi, ekolojik dengeyi bozacak müdahalelelere devam edilmesi, kültürel ve doğal değerlerin yok edilmesi…

Planda, kent nüfusu 2040 yılına kadar dört katına çıkarılıyor, bu nüfusu yerleştirmek için Bozcaada’nın güney kıyıları, Çanakkale Boğazı’nın kuzey bölgeleri ile Edremit Körfezi’ndeki zeytinlikler ve tarım bölgeleri imara açılıyor. Bu tarımın ve turizmin bitirilip inşaat sektörüne dönüştürülmesi anlamına geliyor.

“Büyük” Marmara Planı

Bandırma bölgesine 4800 hektar büyüklüğünde, Bursa Organiza Sanayi’den kat kat daha büyük bir organize sanayi bölgesi düşünülüyor. Sanayi alanının tamamın tarım alanı olması bir yana, bu büyüklükte bir sanayi alanı tüm bölgeyi nüfus, kentleşme ve ulaşım yönünden etkileyecek, ve etkiliyor da. 15 milyon kişinin yaşadığı İstanbul, ve hatta tüm Marmara bölgesinin suyunu, ekmeğini, havasını etkileyecek 3. Köprü, Kuzey Marmara Otoyolu ve 3. Havalimanı projeleri Büyük Marmara Planı’nın bir parçası.

Planlanan organize sanayi bölgesinin enerjisini karşılamak için de Lapseki’den Karabiga’ya kadar olan bölge termik santral bölgesi olarak gösteriliyor. Bu bölge otobüsle 2 saat süren bir bölge. Camdan dışarı baktığımda yeni çiçeklenmiş kiraz ağaçlarıyla, erik ağaçlarıyla doluyodu her bir yanı. Termik santral bölgesi olduğunda o ağaçlara ne olacak?

Hali hazırda Biga yakınında Değirmencik köyünde çalışan bir tane, Karabiga’da da inşaatı devam eden bir tane termik santral var.

IMG_0032
“İleri Teknoloji” Karabiga Enerji Santrali

 

IMG_0034
İnşaatı süren Karabiga Termik Santrali

Çanakkale’nin kömürü

Çanakkale’de şu an 3 tane çalışan, 13 tane de ÇED raporu, elektrik üretim lisansı ya da inşaat aşamasında olan termik santral var. Üretimde olan termik santrallerden bir tanesi Çan’da Elektrik Üretim A.Ş.’nin, diğer iki tanesi ise Bekirli ve Değirmencik’te İÇDAŞ’a ait.

Tevekkeli değil Çanakkale’ye girer girmez ÇOMÜN İÇDAŞ Konferans Salonu karşılıyor bizleri, biraz ötesinde İÇDAŞ halı sahası var. Karabiga’da ise İÇDAŞ yelken okulu, CENAL Termik Santraline giden CENAL yolu… Her yer sosyal rüşvet dolu.

IMG_0031
Termik Santrale giden yol

 

Kömür Ölüm Döngüsü

Kömürün de kendi döngüsü var, kömür ölüm döngüsü:

Çanakkale-Balıkesir gibi imar planlarıyla tarım arazileri imara açılıyor, şehir kentleşiyor, genç nüfus köyden kente göçüyor.

Köyde zaten verimi düşen tarım arazisini işleyecek kimse kalmıyor, köylü yetiştirmesi kolay ama ucuz ürünleri ekmeye başlıyor, gelir elde edemiyor, işsizlik artıyor.

Büyüyen kentin enerji ihtiyacını karşılamak bahanesiyle köye en ucuz ve en ölümcül kömürlü termik santral yapılması karar veriliyor.

Köyde güya ÇED toplantıları yapılıyor, insanlara bilgi verilmiyor.

Köylünün tarım arazisi ederinin üç katına satın alma, köydeki işsiz gencii termik santralde çalıştırma vaatleri ediliyor.

Eğer köyden birileri termik santrale direnirse fişleniyor, köylü baskılarla yıldırılıyor.

Köye eninde sonunda termik santral yapılıyor, ama ne köyden işçi çalıştırılıyor ne de araziler satın alınıyor. Tarım arazilerinin sadece “işe yarar” kısmı satın alınıyor, köylün elinde bölük pörçük, eksen ekilmez, satsan satılmaz araziler kalıyor. Termik santralde köylüler ya santrale direndi diye çalıştırılmıyor ya da Çin’den ucuz iş gücü getiriliyor.

Köyün havası kirleniyor, verim düşüyor, iklim değişiyor.

Çan termik santralinde de benzer döngü yaşanmış. Konuştuğum gençler anlatıyorlar:

“Çanakkale Seramik 900 kişiyi işten çıkarınca Çan bölgesinde büyük bir işsizlik hakim oldu. 300 kişiyi işe alacağız diye 15 kişiyi işe aldılar. Çan’da artık hiçbir şey yetişmiyor, hava alınmıyor. Kimse termik santral istemiyor ama şimdi Çan’da varolandan daha büyük bir termik santral planlanıyor. Bu termik santral Avusturya’nın kullanmadığı eski termik santral sökülüp getirilerek kurulacak. Kömürden çıkan, yüzünü güneşe dönen Avrupa’nın eskileri bize kalıyor.”

Değirmenci köyünde de benzer bir hikaye var, bu köydeki termik santralde Çin’li işçiler çalıştırılıyor. Konuştuğum kişiler çalışanların Çinli mahkumlar olduğuna hem fikir. Hemen yarım saat uzağındaki Karabiga’da ise inşaat devam ediyor. CENAL’dan önce, ALARKO iken Karabigalılar 700 kişi toplanıp ÇED toplantılarını basardık, toplantıyı yaptırmazdık diyorlar. CENAL olunca Karabiga Belediye Başkanı’nın da iş birliğiyle termik santral inşaatına başlanmış.

“İklim Değişikliği tuttu mu yıkıyor, çekti mi kurutuyor”

Çanakkale Arıcılar Birliği Başkanı ile konuşuyoruz, iklim değişikliği ve termik santrallerin etkisini baldan alabildiklerini söylüyor, tabii bal olursa.

“Erenköy köyü otuz farklı çeşit olan 16 dönüm üzüm bağım var, bir kasa üzüm alıp soframa getiremedim.”

Eski Ziraat Odası Başkanı İlhan Ulus’a ait iklim değişikliği tuttu mu yıkıyor, çekti mi kurutuyor sözü:

“Çanakkale’de sıcaklık 1-2 derece arttı. Narenciye üretiminde verim alamıyoruz, şeftali kiraz gibi meyvelerin soğuklama ihtiyacı oluyor. İstanbul’un Bursa’nın meyve bahçesi Çanakkale, burada yetişmezse nerede yetişecek? Sıcaklık artıyor, meyve ağaçları açmıyor. Don oluyor, meyve düşüyor. 90’lı yıllarda don bile olmazdı, şimdi Nisan ayında don oluyor, kırağı oluyor. Geçen sene 5 Ekim’de don, kırağı yaptı. Normalde 29 Ekim’dir bizim tarihimiz, o tarihte kırağı düşer. Geçen sene 5 Ekim’de düşünce domateslerin %60’ı telef oldu.”

***

Yine de toplumsal bir bilinçten söz etmek pek mümkün değil. Kömürlü termik santral mücadelesi de iklim değişikliği mücadelesi gibi, tüm felaketler gibi: insan başına gelince anlıyor. Nereye termik santral kurulacaksa orada insanlar bilinçlenip tepki gösteriyorlar.  Üzüm çıkmadığını anlatan meyvecilere kendi köyüm Fethiye Üzümlü’de çıkmayan üzümleri anlattığımda buradaki termik santral Fethiye’yi de mi etkiliyor diye sorular duyuyorum.

Şehirli aktivistlerden pek sık duyduğum da köyle gidip orada bilgilendirme çalışmaları yaptıkları. Köylülerle birlikte kalıyorlar, onların işlerine yardım ediyorlar, beraber tarhana yapıyorlar… Ancak nasıl aktivistler bunu yapıyorsa termik santral çalışanları da aynı şeyi yapıyorlar, ve onların çıkarları çok maddi.

Termik santraller mücadeleleri kazanılıyor, ÇED’ler bir bir iptal oluyor ve bunların hepsi Yenice köyünden Hanife Nine’nin dediği gibi dayanışmayla, daima birbirimize kenetlerek oluyor.

Çanakkale izlenimlerimi, ve Hanife ninenin dayanışma çağrısını Açık Radyo İklim İçin program kayıdından da dinleyebilirsiniz

CHP’den yüzyılın neoliberalizm projesi

CHP yüzyılın neoliberalizm projesini ilan etti. Merkez Türkiye adı verilen bu projenin ana ekseni Anadolu’nun ortalarına bir yere (yeri sır) 3 milyon nüfuslu yeni bir mega şehir kurmak. Burayı montaj ve ambalaj sanayisinin küresel merkezi yapmak, sonuçta da ülkenin coğrafi konumunu kullanarak bölgesel bir ticaret (mega)aktörü olmak. Böylece Türkiye kalkınacak, büyüme hızı %6 olacak, işsizlik %5’e inecek, insani gelişmişlikte ilk 20’ye girecekmiş.

Projenin anlatımından akılda kalan cümleler: Otoyol ve demiryolu ağlarının tam ortasında… 2020’de faaliyete geçecek… 2035’de tamamlanacak… 3 milyon kişi yaşayacak… Mega… Ar-Ge… Teknopark… En fazla yeşil alan (bu da işin süsü), falan… Bir de “sadece bir lojistik merkezi değil” deniyor. Yani aslında projenin özü bu: Türkiye’yi küresel bir lojistik ya da taşımacılık merkezi yapma vizyonu, CHP’nin Türkiye vizyonu.

Projenin anlatımından çıkan ilk sonuç, önümüzdeki seçimde CHP iktidara gelirse, yoluyla, betonuyla, köprüsüyle, havaalanıyla en azından 2020’ye kadar en az bir beş yıl daha (hatta aslında 2035’e kadar), inşaata dayalı ekonomik büyüme dönemi yaşayacağımız. Bunun AKP’nin ekonomik programından (daha fazlasını vaadetmek dışında) ne farkı var acaba?

İkinci sonuç CHP’nin vizyonunun büyük, mega, dev yatırımlarla dolu bir Türkiye olduğu. İnsani ölçek, doğaya yakınlık, topluluk ekonomileri yok. Proje tamamen bir masabaşı mühendislik ürünü.

Üçüncü sonuç Türkiye’nin Asya’nın, örneğin Çin’in imalat sektörüne yönelik bir dağıtım/aktarım merkezi olmasının hedeflendiği. Yeni vizyon küresel kapitalist sistemle tam entegrasyonu öngörüyor.

Bugüne kadar cesaret edilememiş bir neoliberal vizyon

Projenin en önemli yanı ise yeni kurulacak bu kentin bir tür serbest bölge olması. Bürokrasi sıfır olacakmış, kendine özel yasası olacakmış, devlet-özel işbirliğine dayanacakmış… Neoliberal sistemin üç özelliği diyordu Naomi Klein, “kuralsızlaştırma, özelleştirme ve düşük vergilerdir” ve bu yolla da küresel şirketlerin mutlak egemenliği kurmaktır.

Şu anda Türkiye’nin “sol” muhalefet partisi CHP, neoliberal politikaları bugüne kadar cesaret edilememiş bir ölçekte hakim kılmayı vaadediyor. Küresel kapitalizmle tam entegrasyonu öngören, neoliberalizmi geri dönüşü olmayan, neredeyse tarih dışı bir sistem olarak gören, büyüme saplantılı bir zihniyetin ürünü.

Bu proje CHP’nin Yeşiller’den (ç)alıp programının orasına burasına serpiştirdiği doğa hakları kavramının ve yine laf olsun diye kullandıkları iklim değişikliğinin ne demek olduğunu anlamaktan fersah fersah uzak olduğunu gösteriyor. Bu kadar “mega” proje hayranı, siyasi vaatleri mühendislik yaklaşımından ibaret olan, doğayı yağmalamayı öngören, gezegene düşman, büyümeci bir siyasi aklın ekolojiyi ve doğa haklarını anlaması imkansız. Doğa haklarını en kısa zamanda programlarından çıkarmalarını öneririm.

Ayrıca bu türden taşımacılık/lojistik eksenli bir mega kenti siyasi vaat olarak çıkaran bir partinin neden üçüncü köprüye, üçüncü havaalanına karşı çıktığını anlamak zor. Demek ki siz daha fazlasını yapacaksınız. Demek ki siz de kuzey ormanları, sulak alan, orman, kıyı, kumul, ekosistem tanımayacaksınız.

Nükleerci ve kömürcü bir siyasi vizyon

CHP’nin bu projesi nükleer enerjiye (Mersin’deki ve Sinop’taki CHP eğilimli nükleer karşıtlarının bütün taleplerine rağmen) neden karşı çıkmadığını ve sadece Akkuyu projesinin yapılış biçimini eleştirip onu bile “imkan bulabilirse iptal edeceğini” ve neticede nükleer santralın (nasıl oluyorsa) “daha iyisini” yapacağını vaat ettiğini de açıklıyor. Tabii kömürcü, fosil yakıtçı bir enerji politikasına sahip olmasının arka planını da.

CHP’den yeşil bir politik yaklaşım beklemiyorduk elbette. Ama kendi adıma bu kadar neoliberal, bu kadar büyümeci, bu kadar anti-ekolojik, bu kadar saldırgan bir politika da beklemiyordum doğrusu.

Türkiye’de hâlâ CHP’yi destekleyen çok sayıda çevreci ve ekolojist, nükleer karşıtı ve doğa korumacı var. En azından onların oturup ciddi ciddi düşünmesi gerekiyor.

Ümit Şahin – Yeşil Gazete