Ana Sayfa Blog Sayfa 3546

Cizre ve Silopi’de öğretmenler MEB sms’i sonrası ilçeyi terk etmeye başladı

Şırnak’ın Cizre ve Silopi İlçesi’nde görev yapan öğretmenlere Milli Eğitim Bakanlığı’ndan (MEB) SMS ile mesaj atılarak, ‘hizmet içi eğitime’ alındıkları bildirilmesi üzerine öğretmenler ilçeleri terk etmeye başladı. Cizre’de otogardaki yoğunluk nedeniyle araç bulamayan öğretmenler yanlarındaki bavullarla 5 kilometre yürüyerek İpek Yolu’na çıkarak bulabildikleri araçlara bindi.

20

Şırnak’ın Cizre İlçesi’nde öğretmenlere Pazar günü öğle saatlerinde cep telefonlarına SMS ile “Tüm öğretmen ve idarecilerimiz bakanlığımız tarafından 14.12. 2015 tarihinden itibaren hizmet içi eğitim seminerine alınmıştır. Öğretmenlerimiz seminerlerini memleketlerinde alabilirler” yazılı mesaj gönderildi.

21

Cizre’de 104 okulda 43 bin 127 öğrenciye eğitim veren 1298 öğretmenden aileleri başka il ve ilçelerde yaşayan öğretmenler hemen ilçeyi terk etmeye başladı. Önce bankalar önünde para çekmek için uzun kuyruklar oluşturan öğretmenler, ardından yanlarına aldıkları bavullarla birlikte ayrılmaya başladı. Özel araçları bulunan öğretmenler araçlarıyla, olmayanlar ile minibüs ve yaya olarak otogara akın etti. Otogarda yoğunluk nedeniyle büyük hareketlilik yaşandı.

İlçeden ayrılmak için otobüs bulamayan öğretmenler yaya olarak 5 kilometre mesafede bulunan uluslararası İpek Yolu’na çıktı. Öğretmenler burada otostop yaparak bulabildikleri araçlara binerek ayrıldı.

 

(Radikal)

Yerel halklar ve küçük çiftçiler İklim Zirvesi’nde gündemi zenginlerin belirlediğini söylüyor

John Vidal ve Terry Slavin tarafından Guardian‘da yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Yaren Köse‘nin çevirisi ile sunuyoruz

***

İklim değişikliğinin ön saflarında yer alan yoksul topluluklar Paris’te seslerinin duyulmadığını ve daha güçlü grupların davalarını engellediğini söylüyor.

Paris’in Le Bourget semtinde, iklim görüşmeleri ‘mavi bölge’(1)sinde, hükümetler, danışmanları, avukatları, büyük şirketler ve yatırımcıları yer alıyor. Facebook’un yanı sıra Birleşmiş Milletler temsilcileri ile bilimsel araştırma kuruluşlarının standları da burada.

Paris İklim Zirvesi sırasında gösteri yapan yerel halkların temsilcileri. Fotoğraf: Stephane Mahe/Reuters
Paris İklim Zirvesi sırasında gösteri yapan yerel halkların temsilcileri. Fotoğraf: Stephane Mahe/Reuters

İklim değişikliği sürecinin ön saflarında yer alan, dünyanın 4 milyar küçük çiftçisi, balıkçısı, kadınlar, yerli halklar, avcı toplayıcılar, kırsalın işçileri, göçebe çobanlar ve genç insanlar çitlerin öte yanında, karar alıcıların geçmediği ‘yeşil bölge’deler. Yeşil bölgedekilerin çoğu dışarıda bırakıldıklarını, kırgın olduklarını ve masada yerlerinin olmadığını söylemekte. Paris görüşmelerinde, daha güçlü ve zengin olanların seslerini bastırmakla kalmayıp davalarının ilerlemesine engel olduğunu da ekliyorlar.

Amazon Havzası Yerli Halkları Koordinasyonu Coica’nın iklim koordinatörü Jorge Furagaro Kuetgaje, ‘’Şu anda görüşmeler başarısız. Sesimiz duyulmuyor.’’ diye konuştu.

Furagaro Kuetgaje ve bir meslektaşı, nihai metine yerli halkların hakları ile ilgili bir cümle eklenmesini kabul ettirmek için, 10 gün süren bir seyahat sonunda Paris’e ulaşmış. Cümle; metinden bu hafta, söylenenlere göre daha önce destekçi görünen
ABD, İngiltere ve Norveç’in başını çektiği ülkeler birliği tarafından, müzakerecilerce çıkartıldı.

Furagaro Kuetgaje,‘’Sanıyoruz ki, topraklarımızda bulunan ya da olmak isteyen maden ve petrol şirketleri müzakerelerde daha fazla güce sahip.’’ dedi. ‘’Bu nedenle sesimiz duyulmuyor. Ancak biz yerli halklar ormanlarda yaşıyoruz ve doğayı, çeşitliliği koruyoruz, iklim değişikliğini azaltıyoruz.’’

‘’Bizim tropikal ormanları korumaya devam etmemiz için…bu ormanlara dair güçlü haklarımızın olması gerekiyor. İklim değişikliğini körükleyen salımları engellemek için üzerimize düşeni yaparken ödediğimiz bedel ölüm olmamalı.’’ Global Witness’ın raporuna göre 2014’de en az 116 çevre hakları savunucusu öldürüldü. Bunların %40’ı yerli halklardandı.

Yaklaşık 500 Amazon yerlisi, Kuzey Kutbu’ndan Samiler, Endonezya yağmur ormanlarında madenciliğin yıkıma uğrattığı Dayaklar, Kanada’nın Alberta bölgesinde petrol kumuna karşı mücadele eden Sioux Yerlileri ve evleri ve hastaneleri yükselen suların altında kalan Marshall Adaları sakinleri seslerinin duyulmamasından dolayı hayal kırıklığına uğradıklarını söylüyor.

Ancak geçtiğimiz Cuma (4 Aralık 2015) günü yerli halklara dair tüm atıfların kaldırıldığının haberi ulaşalı beri karamsarlık arttı ve ihanete uğramışlık duygusu iyice hissedilir oldu.

Furagaro Kuetgaje ‘’Buraya çözümler ile geldik. Neden insanların bizim için bu şekilde karar aldığını anlamıyoruz. Şimdi Kolombiya hükümeti Almanya ve İngiltere ile Amazon’da ormansızlaşmadan kaçınmak adına bir anlaşma imzaladı. Ama kimse bize sormadı. Bize danışılmadı. Özerkliğimizi yitireceğiz.’’ dedi.

Müzakerelerin gidişatından dolayı aynı şekilde mutsuz olan bir diğer kesim ise konuşmalarda gündemin endüstriyel tarımın çıkarlarını korumaya yönelik olduğunu söyleyen çiftçi toplulukları temsilcileri ve agroekolojistler.

Bir çiftçi toplulukları şemsiye örgütü olan Via Campesina, 30 ülkeden insanı; dünya gıdasının yüzde 70’ini ürettiği tahmin edilen küçük çiftçilerin, endüstriyel çiftliklere göre iklim değişikliğini daha etkin şekilde değiştirebileceğini söylemek için topladı.

Yerel halk liderleri gibi onlar da süreç boyunca aldatıldıklarını hissediyorlar. Paris’in gizli gündeminin daha yoğun tarımı başlatmak olmasından, dolayısıyla küçük işletmelerin topraklarından olmasından ve endüstriyel işletmelerin Afrika ve Asya’nın kırsal bölgelerini biyoyakıtlar, palm yağı ve hayvan yemi üretmek üzere ele geçirmesinden korkuyorlar.

Via Campesina’dan bir sözcü şöyle konuştu: ‘’Liderlerimiz açıkça çok uluslu şirketleri ve düzmece çözümlerini buyur ederken, iklim için gerçekten olumlu bir yaklaşıma erişmek için tarımın gittiği yönü acilen değiştirmemiz gerekiyor. Köylü tarımı ve agroekoloji (2) hem çevreyi hem de köylüleri gözetmektedir ve ekonomik sayılmaktadır.’’. ‘’Tarımdan ve gıda üretiminden kaynaklı sera gazı salınımlarını durdurmaya yönelik gerçek çözümler köylü tarımı ve agroekolojidir.

Bu gruplar, özellikle küçük çiftçiler ile çalışma görevi üstlenmiş tek Birleşmiş Milletler organizasyonu olan Tarımsal Gelişme için Uluslararası Fon (Ifad) tarafından bu hafta desteklendi. Ifad başkan yardımcısı Michel Mordasini, ‘’Eğer gelişmekte olan ülkelerin küçük çiftlik sahiplerinin yaşam kalitesini iklim değişikliği çerçevesinde geliştirecek isek, önceliklerinin anlaşılmasını ve sözleşmelerde yer almasını sağlamak durumundayız.’’diye konuştu.

Ifad’ın raporu The Policy Advantage, küçük çiftlik sahipleri ‘’yüz yüze oldukları gerçekleri en iyi şekilde biliyor…ve karar alma süreçlerine gereken düzeyde dahil edilmedikleri takdirde, başetme ve uyum sağlama yeteneklerini doğrudan belirleyen kararlarda göz ardı edilme ve kaybetme riski ile karşı karşıya kalıyorlar.’’ diyor.

1-Uzun yaşayan, sağlıklı insanların bulunduğu coğrafyalara verilen ad.
2-Sürdürülebilir tarım ve gıda sistemlerini inceleyen bilim dalı.

 

Haberin İngilizce Orjinali

Haber: John Vidal ve Terry Slavin

Yeşil Gazete için çeviren: Yaren Köse

(Yeşil Gazete, The Guardian)

 

Savaşı görmeyenler ve Svetlana Aleksiyeviç’in Nobel konuşması – Esra Yalazan

Ruhu zehirleyerek çürütmek isteyenler önce adalet bilincini, vicdanı yaralar.

Acıya, ölüme alıştırmak, trajediyi hayatın sıradan bir parçası haline getirmek bir insana yapılabilecek kötülüklerin en sinsi olanıdır. Savaşı yücelten bütün klişeleri ve zaafları kullanarak yaparlar çünkü. Görünürde zafer hep güçlü olanındır yani ‘din, millet, vatan’ uğruna sınırlarını, halkın güvenliğini koruyanların dayattığı tartışılmaz  ‘haklılıktır’ esas olan. İç savaşlarda ‘hangi halk’ sorusu öne çıkar ve bu da savaşların en korkuncudur aslında.

Bölgede 30 senedir devam eden, yargısız infazlarla iyice görünür olan vahşi, kirli, acımasız bir savaşın orta yerinde her gün çocukların, gençlerin, polislerin, askerlerin ve sivillerin öldürülmesini izliyoruz. İktidar tarafından yönetilen medya kanallarının çoğu sivil ölümlerini duyurmuyor bile ama sosyal medya aracılığıyla bir biçimde haberdar oluyoruz. Sabah uyanıp hayata karıştığımızda soğukluğuyla yakan ama çok değmeden akıp geçen ölüm haberlerine baka kalıyoruz. Elli altı yaşında bir kadın mahallesinin sokağında kalbinden vuruldu, yazıyor buz mavisi ekranımda. Aradan bir saat geçmeden on dört yaşındaki genç sokağa ambulans giremediği için kan kaybından öldü, diyor bir başka haber. Bir çocuk evinin önüne çıktığı için zırhlı araçlardan açılan ateş sonucu yaşamını yitirdi, diye ‘son dakika haberi’ veriyor bölgedeki ajanslar. Daha o haberin korkunç etkisini atlatmamışken on yaşında bir çocuğun sokak çatışmasında keskin nişancılar tarafından vurulduğunu öğreniyorum. Sonra yetmiş yaşında kurşun delikleriyle kevgire dönmüş harabe evinin önünde oturmuş ağlayan bir dede görüyorum.  Çocuğunun cesedini buzlukta bekleten annenin keskin acısı geliyor aklıma. Önüme düşen görüntülerde savaş alanına dönmüş mahallelerden dev duman bulutları yükseliyor. Ömrünü faili meçhul cinayetlerin aydınlatılmasına adamış Tahir’in yerde yatan cansız bedenini görüyorum.  Görüntüler olanca ağırlıklarıyla birlikte üst üste yığılıyor.

Artık her gün birbirine benziyor. Savaşın isli kokusu aklımı da acıtıyor. Hep beraber ölüme, cinayete, katliama alışıyoruz, alıştırıyorlar! O kesif acıyı hissedemeyenler sanki bütün bunlar yaşanmıyormuş gibi başlarını kapalı hayatlarına, konforlu bencilliklerine çeviriyorlar. Ölüm haberlerini duyabilen azınlık bile sanki bu korkunç savaş başka bir ülkede yaşanıyormuş gibi hissizleşiyor, korunaklı mağarasına çekiliyor. Hukuksuzluğun neden olduğu zorbalığın gücünden korktukları için belki ama daha ziyade kötülüğün ‘sıradanlaştırılmasını’  kabullenen toplumun çoğunluğu susuyor. ‘Ama’lı cümlelerin havada uçuşmasıyla uğultulu tepkisizliğin hakim olduğu koyu bir bencillikle kuşatılıyoruz. Ölümler, katliamlar hatta acılar bile aynılaşıyor. Yürekler taş kesiliyor.

‘Yaşadığım ülkede bize ölmeyi öğrettiler’

Bu sene Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Belaruslu yazar Svetlana Aleksiyeviç’in konuşmasını okurken ortak acıların benzer coğrafyasında yaşadığımızı bir kez daha çok içeriden hissettim. O tamamen kurgusal metinler yazan bir yazar değil. 2. Dünya Savaşı, Sovyet-Afgan savaşı, Çernobil faciası, Sovyetler’in dağılması gibi tarihî süreçlere tanıklık eden insanların tecrübeleriyle kendininkileri ustalıkla buluşturabilen bir edebiyatçı. Belgesellere metinler de yazan Aleksiyeviç, 1985’te yazdığı ‘Savaşın Kadınsı Olmayan Yüzü’ iki milyondan fazla satınca tanınan bir yazar olmuştu.

Aralık başında yaptığı Nobel konuşması uzun zamandır duyduğum en sahih ve her şeye rağmen umut veren seslerden biri. Konuşmasına,  “Yaşadığım ülkede, bize çocukluktan ölmeyi öğrettiler, ölümü öğrettiler. Bize, insan kendini feda etmek, yanmak, kurban gitmek için vardır, dediler. Silahlı insanı sevmeyi öğrettiler. Başka bir ülkede büyümüş olsaydım, bu yoldan geçemezdim” diyerek başlıyordu.

Edebiyat, bütün ölçütlerinin yanı sıra hakikate yaklaşabildiği ölçüde yazarını ve okurunu güçlü kılar. Ne kadar çok yazar varsa o kadar çok yazma biçimi vardır ama bazılarının sesi asırlarca kulaklarda çınlar. Yazarlar savaşı yazının başlangıcından beri farklı şekillerde anlattılar. Aleksiyeviç, savaşı estetize etmeden, kurbanları ve cellatları kahramanlığın ‘yüce mertebesine’ yerleştirmeden yazıyor. “Burada yaratıcılığa yer yok, gerçeği olduğu gibi aktarma, ‘edebiyat üstü’ olma zorunluluğu var. Şahit, anlatmakla yükümlü.” diyor. Edebiyatçılar, eleştirmenler bu görüşü tartışabilir. Beni ilgilendiren kısmı, içinde yaşadığımız bu umutsuz coğrafyada, çağda, bir yazarın acıyı hissedemeyenlere yazının gücüyle, tılsımıyla gösterebilmesi.

“Gündelik hisleri, fikirleri, sözleri topluyorum. Kendi zamanımın hayatını topluyorum. Kaçırılmış tarih benim uğraş alanım.” derken yaptığının edebiyat değil ‘belgeleme’ olduğunu vurguluyor.  Görülmeyen, devletlerin gaddar politikalarıyla taammüden gizlenen bunca acı varken bir yazar olarak doğru yaptığına inanıyor. Ona büyük ölçüde katılıyorum doğrusu.

Bir kadının ağıtından bahsediyor aynı konuşmada: “Çatışma bittikten sonra meydanda yürüyorsun. Ve hepsi orada yatıyor. Hepsi de genç ve o kadar güzel ki. Yerde yatıyorlar ve gökyüzüne bakıyorlar. Onlara da yazık, öbürlerine de…”. Bu cümleleri okuduktan sonra günlerdir, haftalardır, aylardır çatışmalarda, katliamlarda ölen çocukları, gençleri düşünüyorum. Yerde öylece yatıyorlar. Onları kaldırıp ellerinden tutacak kimseleri yok. Onları yazarak hikâyelerini yaşatacak yazarları bile yok. Her gün üst üste yığılan acılar harabesinde sıradan bir haber olup toprağa ve tarihin görünmeyen, puslu kısmına karışıyorlar.

Bu kadar acı beyhude mi?

Aleksiyeviç, benim de sıklıkla düşündüğüm bir soruya cevap arıyor: “Çektiğimiz acılar neden özgürlüğe dönüşmüyor? Beyhude mi gerçekten bu kadar acı?” Sahiden beyhude mi? Daha iyi, daha adil, daha özgür bir hayat sürmek için verilen mücadeleler beyhude mi? Evet burası da yazarın tarif ettiği Rusya gibi hafızasız bir ülke. Ama tıpkı kitaplarıyla, tanıklıklarıyla milyonlarca insana dokunarak hayatlarını değiştiren bu yazar gibi mücadeleye devam etmek gerekiyor. Her şeye rağmen devam etmek… Faşizmin muradı toplumu acıya, ölüme alıştırarak mücadele gücünü kırma çabası çünkü. Tam da bu nedenle sadece savaşa değil, onu yaratan nedenlerin gerçekliğine de yüz çevirmemek lazım. Yazar günlüğüne Afganistan’da gördüklerine dair şunları yazmış. “’Affet beni baba’ dedim onu gördüğümde. ‘Sen beni komünist ideallerle terbiye ettin ama annemle birlikte eğittiğiniz dünün Sovyet talebelerinin, yabancı bir ülkede tanımadıkları insanları öldürüşünü bir kere görmek, tüm sözlerin küle dönmesi için yeterli. Biz katiliz Baba, anlıyor musun?’. Babam ağladı”.

Yazı çok uçlu bir bıçaktır. Bıçağı nerede, ne zaman, nasıl kullanacağını bilmek dünyayı değiştirebilir.

esra yalazanEsra Yalazan – Zaman

Demokrasi liberal demokrasiye karşı – Soli Özel

Liberal demokrasi doğal sayılacak bir rejim türü değil. Şu sırada hemen her yerde seçmen çoğunlukları tarafından abluka altına alınmış vaziyette. Hemen her yerde çoğunlukçuluğun sürüklediği tahammülsüz bir demokrasi anlayışı hukukun üstünlüğüne dayalı bir demokratik yönetimi reddediyor. Yani liberal demokrasinin önceliklerinin, kurumsal fren mekanizmalarının kenara atıldığı, çoğunlukçu anlayışla ülke yöneten veya iktidarda olanların iktidarı devretme konusunda hiç de istekli olmadıkları bir ortam hâkim.

Kısacası hukukun üstünlüğüne, güçler ayrılığına ve yargı erkinin bağımsızlığına dayanan liberal demokratik yönetim modeli bir varoluş krizine yaklaşıyor. Kriz kendisini yalnızca gelişmekte olan ülkelerde değil gelişmiş, demokrasisi oturmuş ülkelerde de gösteriyor. AB D’de Donald Trump’un önseçim kampanyalarında bunca uzun soluklu olabilmesi, Avrupa Birliği’nin çeşitli ülkelerinde radikal sağın depara kalkması ‘rahatsız, tedirgin ve korku dolu çoğunluğun’ tepkilerine bağlanıyor.

Fransa’da bugün ikinci turu yapılacak bölgesel seçimlerin ilk turunda Marine Le Pen’in partisi Ulusal Cephe büyük bir başarı göstermişti. Bu, pek çok Avrupa ülkesindeki ırkçılıktan beslenen, radikal sağ akımların iktidara yürüyüşünün öncülü olarak görülüyor.

Zaten daha şimdiden AB üyesi iki ülkede açıkça otoriter, liberal değerleri takmayan liderler işbaşında. Macaristan’da Viktor Orban ‘liberal olmayan demokrasi’leri çok beğendiğini, Vladimir Putin ve Recep Tayyip Erdoğan’a işbitiricilikleri nedeniyle hayranlık duyduğunu söylemişti.

Orban’ın Macaristan’ın yolundan ilerleyen Polonya’da Hak ve Adalet Partisi, daha önce ülkeyi feci şekilde yönettiğinden dolayı iktidarı kaybetmesine rağmen seçildi. Paris saldırılarını fırsat bilerek mültecilerden payına düşenleri almayacağını söyledi. AB ’yi küçümseyerek ve Polonya’nın ulusal kimliğini, çıkarlarını öne çıkararak, yargının bağımsızlığına ket vurarak da işe başladı. Buna karşılık AB’nin genelinde sağa kayış yaşanırken, Portekiz’de bir sol birlik hareketi kurulabiliyor.

Bir zamanlar Venezüella’nın hikâyesini yazan Ece Temelkuran’a “Biz burada devrim yapıyoruz señorita” diyen ‘Bolivar devrimi’nin hempaları ise ülkelerini batağın içine soktuktan sonra her türlü hile ve desise ile iktidarı elden çıkarmamaya bakıyorlar. Ne var ki son meclis seçimlerinde, her türlü tehdit, hile, baskı, gözdağı, “İktidardan gitmeyiz, ülkeyi halkla birlikte sivil-asker birliğiyle yönetiriz” gibi sözlerine ve seçim gözetimine izin vermemelerine rağmen hezimete uğradılar.

Meşhur devrimin yüksek petrol fiyatlarının sağladığı gelirin bir kısmını fakir kitleyle paylaşmaktan fazla bir şey başaramadığını artık eskisi gibi ihsanlardan yararlanamayan fakir kesim de görmüş gibi.

Hugo Chavez’in başkanlığı sırasında Venezüella’da yolsuzluk başını almış gitmiş, medya, muhalif siyasetçiler, yargı ağır baskı altına alınmıştı. Chavez’in ölümünün ardından petrol fiyatlarının da düşmesiyle ülke en temel ihtiyaç maddelerinin bulunamadığı, dünyada en çok cinayet işlenen ve enflasyonda dünya ikincisi ülke haline geldi. Bu sicilin üzerine Chavez’in ardından başkan olan Nicolas Maduro’nun akrabalarının uyuşturucu ticaretine bulaştığının kanıtlanması, Noam Chomsky’nin bile rejimden desteğini çekmesine yol açtı.

Bu durumda liberal demokrasi, bir yandan liberal değerleri ve kurumları reddeden çoğunlukçu demokratların yükselişi, diğer yandan yerleşik popülist ve demokratik yoldan seçilmiş despotların iktidardan gitmeye razı olmaması sorunlarıyla karşı karşıya. Ivan Krastev’in yazdığı gibi “Popülist ve radikal partiler yalnızca parti değil, kurucu hareketler aynı zamanda. Seçmene … yalnız siyasal değil etnik ve dinsel çoğunlukların da canlarının istediği her şeyi yapabilecekleri bir zafer duygusu sunuyorlar”.

Aslında istisnai bir rejim olan liberal demokrasinin zayıflaması, önümüzdeki dönemin siyasi kavgalarının çok daha sert, kazananların çok daha baskıcı ve her türlü azınlığın işinin daha zor olacağının habercisi sayılır.

soli özelSoli Özel – Habertürk

Bir buçuk atmadığımız bir dünya mümkün mü? – Elif Gündüzyeli

Bu yazı, yazarının da onayı ile prensesemektuplar.com/ dan alınmıştır

İki haftadır Paris’teyim Prenses, 21. İklim Değişikliği Taraflar Konferansı -nam-ı diğer COP21- için. Sana bu mektubu yazarken 2020 yılı itibariyle yürürlüğe girecek Paris anlaşması son haline getiriliyor, iklim krizini önlemek için taahhütte bulunmuş 190 küsur ülkenin diplomatları tarafından. Yorgunum, uykusuzum, açım da… Umutlu muyum? Umut züğürdün ekmeği, yani evet umutluyum AMA yarın çıkacak anlaşma metninin dünyayı değiştireceğinden değil, bizlerin bu metni kullanarak dünyayı değiştirebilme potansiyelimizden.

56

COP21, diğer bir uzlaşma niyetiyle masaya oturulduğu iddia edilen Kopenhag faciasına kıyasla, çok daha sakin başladı, devam etti ve bitmek üzere Prenses. Ben de Cesur Yeni Dünya modeli, çokça yeşile boyanmış, steril, oldukça fazla geri dönüşümlü, şehir merkezinden epey uzak ve güvenlik paranoyası ardındaki bir kaleye benzeyen Le Bourget Konferans Merkezi’ndeyim. Paris’i Kopenhag’dan farklı olarak sakin ve yapıcı kılan ise şimdiye dek 158 ülkenin Birleşmiş Milletler’e verdiği iklim değişikliğini önlemeye katkı niyetleri (INDC). Ülkeler, 2015 yılı boyunca teslim ettikleri katkı niyetlerinde emisyon azaltım taahhütleri, adaptasyon önlemleri, yoksul ülkelerin ihtiyaç duyduğu finansman vs. konularında uygulamayı niyet ettikleri bir takım planları ortaya koydular.

İlk hafta boyunca devam eden tuhaf sessizlik hali, ikinci hafta yerini olumlu gibi ama olumlu gibi olduğu için de şüpheli bir havaya bıraktı. Le Bourget Konferans Merkezi’nin koridorlarında tartışılan, ortaya bir anlaşma çıkıp çıkmayacağı değil de anlaşmanın gerçekten iklim değişikliğinin geri dönülmez etkilerini engellemeye yetip yetemeyeceği, yeterince adil olup olmayacağıydı. İlk hafta ülke diplomatları, metinle ilgili bir takım teknik konular üzerinde çalışırken, ikinci haftanın ilk günü ülkelerin ilgili Bakanlar’ı konuşmalarıyla ülke pozisyonlarını ortaya koydu. Yani teknik konuşmalar, yerini politik konuşmalara bırakmış oldu. Bize de “eğlence” çıktı azıcık içerideki siviller olarak, işin ülkelerin kendi çıkarlarına nasıl dokunduğunu çekirdek çitleyerek izleyip konferans ortamındaki havanın olumluluğuna rağmen ülkelerin politikalarını nasıl böylesine hayırlı, küresel bir anlaşma doğrultusunda aynı yöne doğru değiştirecekleri üzerine kafa yormaya başladık.

57

Paris’te bir anlaşmaya dönüşecek taslak metin etrafında ilk hafta ortaya çıkan en önemli tartışma, küresel sıcaklık artışlarını şimdiye kadar telaffuz edilen -ve hatta geçtiğimiz senelerde ülkelerin fazla iddialı bulduğu- 2C derece yerine 1.5C -yazıyla bir buçuk- derecede durdurmak üzerineydi. Bu, epey beklenmedik ve inanması zor bir gelişme Prenses. Sivil toplum kuruluşları ile iklim bilimi çalışan akademisyenler tarafından yaklaşık son 3 yıldır gündeme getirilen 1.5C derece hedefi, iklim kırılganlığı yüksek ülkelerin 2C derecelik sıcaklık artışı durumunda hayati risklerle, tahminimizden daha yakın bir gelecekte karşılaşacaklarını vurguluyordu.

Müzakerelerin ilk haftasında, bunun taraflar nezdinde gündeme gelebilmesindeki en büyük etmen kuşkusuz, V20 olarak da bilinen Climate Vulnerable Forum altında birleşmiş, iklim kırılganlığı en yüksek 20 ülkenin 1.5C derece hedefini vurgulayan #1o5 kampanyası ile gelişmekte olan ülkelerin azıcık iddalı hedefler koymak için şart koştuğu finansman talebine karşı bu yoksul 20 ülkenin 2030 yılı için iddialı dekarbonizasyon ve %100 yenilenebilir enerji hedeflerini ortaya koymalarıydı. V20 eylemlerini takiben, ev sahibi Fransa da bu talebi destekleyerek Paris’te 1.5C derece hedefinin kabul görmesi için gelişmiş ülkelere öncülük ederek kabul görmesi için elinden geleni ardına koymadı. Yani sivil toplumu temsilen Paris’te olan birisi için bu, fakir ama gururlu bir takım ülkelerden, daha önce deli saçması gibi görülen bir hedefin kısa paslarla kaleye şutlanmış olması demek oluyor. Açıkçası hala inanmakta zorlanıyorum.

1.5C hedefi, aynı zamanda ülkelerin küresel sıcaklık artışına yaptıkları karbon salım katkılarını daha hızlı ve sistematik bir biçimde azaltmaları anlamına geliyor. Tercümesi, ekonomik büyüme planlarını karbon salımını sınırlamayan bir gerçeklik içinde yapmış ülkelerin sert bir U dönüşü yapması gerekiyor. İşte inanmakta zorlandığım nokta da tam olarak bu. Paris sürecinin ikinci haftasında bir düğüm olarak karşımıza çıkan sorun da bu oldu: farklılaşma. Farklı şartlara sahip, farklı sosyo-ekonomik, jeo-politik konumlardaki 190dan farklı ülke delegasyonu, aynı masaya oturup herkesin farklı olduğunu kabul ederek, herkesin eşit haklara sahip olabileceği bir iklim rejimi oluşturabilecekler mi? Hadi diyelim anlaşmada bu rejimi ortaya koyabildiler, yalnızca uluslararası hukuk çerçevesinde çizilen bu anlaşmanın gerekliliklerini kendi ülkelerinde uygulayabilecekler mi?

Konferansın uzatmaları oynadığı şu günlerde 1.5C derece hedefi, taraf ülkeler (yani içinde Norveç’ten, Hindistan’a, Amerika’dan Tuvalu’ya olan 190 Dünya ülkesi) tarafından genel geçer bir kabul gördü diyebiliriz –Suudi Arabistan ve petrole dayalı diğer Körfez ülkeleri kaytarmak için bahaneler bulmaya devam etse de-. Ancak bu hedefin kabul görmesi, farklı koşullardaki ülkelerin bu hedefi gerçekleştirmek için gereken uzun vadeli dekarbonizasyon hedefleri için eyleme geçecekleri anlamına gelmiyor. Halihazırda üzerinde konuşulan metin, esasında 1997 yılında imzalanan Kyoto Protokolü’nü temel alıyor ve son 18 yıldaki konjonktürel gelişmeler –haliyle- bu metnin bir parçası değil. Ülkelerin gelişmişlik durumlarındaki değişimler da keza öyle. Mevcut metinde “gelişmiş ülke” tanımı az çok yer alsa da “gelişmekte olan ülke” tanımı net değil. Paris anlaşmasının temel alığı, 1997 yılında ortaya çıkmış esneklikten yoksun metin, 2015 yılının radikal bir biçimde değişmiş iklimleri ve ekonomik dinamiklerini karşılamaya yetmiyor. Özellikle de Brezilya, Arjantin, Çin, Hindistan, Türkiye gibi sanayileşmeye dayalı hızlı büyüme hedefleri ile küresel finansal dalgalanmalara karşı daha fazla risk altında olan ülkelerin iddialı iklim taahütleri vermesine pek de yardımcı olduğu söylenemez. Geçiş ekonomisi olarak da adlandırabileceğimiz, orta düzey gelir sınıfındaki gelişmekte olan bu ülkeler, bir yandan yatırım çekebilmek için spekülasyonu bol, yüksek, karbon salımlarına sınır getirmeyen bir dünyada yaptıkları fosil yakıt merkezli ve bol karbonlu büyüme hedefleri ortaya koyarken, diğer bir yandan uzun vadeli karbon azaltım hedefi koymaktan korkuyorlar. Talepleri, gelişmiş ve küresel iklim değişikliğinin tarihi sorumluluğuna sahip ülkelerin finansal destek sağlaması ve farklı konumlarının dikkate alındığı, kendi büyüme planlarını da bir şekilde yolun ortasında bırakmayacak bir anlaşma. Tabii zengin ülkelerden para koparmak öyle o kadar kolay değil. Bu bahsettiğim ülkelerden Paris sürecinde beklenen, finansal desteğin sağlandığı şartlarda ortaya koyacakları dekarbonizasyona geçiş yol haritasını samimiyetle ortaya koymaları, yapıcı bir güven ortamına katkı sağlamaları, gönüllü miktarlarda yoksul ülkelere iklim değişikliğine adaptasyon için para vermeleri. Ve pek tabii, yeterince iddialı bir yol haritasını uygulayacaklarının sinyallerini vermeleri.

Statue of Liberty Action at the Arctic Sea Ice Edge

Son 30 yılda atmosfere sera gazı pompalamak suretiyle devleşen gelişmiş ekonomilere gelirsek… Amerika’nın başını çektiği bu ülkelerden beklenen, yalnızca hızlıca karbondan arınma politikaları benimsemeleri değil, aynı zamanda iklim kırılganlığı olan yoksul ülkelere adaptasyon, gelişmekte olan ülkelere ise karbon azaltımları ve yeni bir iklim rejimiyle yapacakları kalkınma planları için finansman sağlamak. Bu gelişmiş ülkelerin yılda 100.000USD taban değerinde iklim finansmanı havuzu oluşturmaları talep ediliyor ve bununla ilgili halihazırda bir ışık görünse de son anlaşma metni çıkmadan manevrayla alt üst edilebilinecek mevzulardan biri de bu. PARA.

Gelelim esas soruya: Paris’ten çıkacak anlaşma belgesi, zengin ülkeler dışındakilerin bugünkü ve gelecekteki farklılaşmalarını dikkate alacak şekilde esnek, değişikliklere açık, yaptırımları olan ve adil mi olacak? Yoksa küresel neo-liberal politikaların izinde, Dünya vatandaşlarının bir kısmını yok olma tehtidiyle geride bırakmaya razı olan, formalite icabı ortalıkta dolaşan başka bir belge mi olacak? Bu sorunun cevabını pek yakında göreceğiz. Ancak ikinci seçenekle karşı karşıya geldiğimiz durumda Prenses, insanlığın evriminde adalet anlayışının sera gazlarıyla birlikte atmosfere karışıp insanlığı egosuna hapsettiğini kabul etmemiz beklenecek. Halbuki Paris hiçbir şeyin sonu değil, yalnızca küresel durum analizini ortaya koyan bir dönüm noktası. İklim adaletini mümkün kılmaya çalışan bizler için de karar alıcılar üzerindeki baskıyı arttırabilmek için yerinde bir mihenk taşı. Yani Paris’ten sonra, adalet anlayışından uzak bir Dünya’yı kabullenmeyip, müttefikleri saflara çekmek suretiyle elimizdeki yeni kaldıraçla mücadele etmeye devam edeceğiz… Yoksa bir anlaşma metni kendi başına dünyayı ne zaman değiştirebilmiş ki bugün değiştirsin?

59

Ha bu arada, daha iki gün önce sıcak sıcak fırından çıkmış İklim Adaleti sayfasını takip etmeni öneririm. İçinde bir de ailecek beğenerek izlediğimiz Mülksüzleştirme‘ye yedirilmiş Türkiye termik santral ağ haritasını bulacaksın. Tadından yenmez.

Bu yazı, yazarının da onayı ile prensesemektuplar.com/ dan alınmıştır

60-Elif-Gündüzyeli

 

 

Elif Gündüzyeli

12 Aralık 2015 Paris Anlaşması: Fosil Yakıtlar için sonun başlangıcı!

200’e yakın ülkeden liderlerin, siyasilerin, bürokratların, sivil toplum temsilcileri ile özel sektör liderlerinin katıldığı Paris İklim Zirvesi, iklim değişikliği ile mücadele konusunda tüm dünyanın beraber harekete geçeceği bir anlaşma metni ile sonuçlandı.

54

Anlaşma küresel ısınmayı 2C’nin çok altında mümkünse 1.5 derecede sınırlandırmayı hedefliyor.

Anlaşma’da, yoksul ve az gelişmiş ülkelerin, iklim değişikliğini 1.5 derecede sınırlandırma talepleri, uzun vadede ekonomileri karbonsuzlaştırma ve yüzde yüz yenilenebilir enerjiye geçiş hedefi ile ülkelerin farklılıklarına saygı duyan esneklik mekanizmaları gibi önemli maddeler bulunuyor.

Paris İklim Anlaşmasına dair yorumlar

55

Türkiye’den sivil toplum, akademi ve uluslararası hareket temsilcilerinin, Uluslararası enerji ve iklim ekonomisi uzmanlarının,   Uluslararası Sağlık uzmanlarının, COP21 Paris İklim Zirvesi anlaşmasına dair yorumları şu şekilde:

Mahir Ilgaz – 350.org / Hibeler ve Araştırmalar Koordinatörü

48

 “Paris’te tüm dünya çok açık bir mesaj gönderdi. Dünya artık kömür başta olmak üzere fosil yakıtları terk etme yoluna girdi. 12 Aralık 2015 fosil yakıtlar için sonun başlangıcı.. Paris’te 200’e yakın ülkenin devlet liderleri, sivil toplum temsilcileri ve iş dünyası kömüre artık hiçbir şekilde yer olmadığını net bir biçimde ortaya koydular.

Türkiye’nin de artık Paris’te  kabul ettiği anlaşmaya sadık kalarak iklim değişikliği ile mücadele konusunda samimiyetini göstermesi gerekiyor. Var olan kömüre dayalı enerji planlarını değiştirerek ve yurttaşlarına sürdürülebilir karbondan arındırılmış bir gelecek sunacak adımları atması gerekiyor.”

 

Ethemcan Turhan – İstanbul Politikalar Merkezi / Araştırmacı

49

“2 hafta boyunca Paris’te özellikle bilim insanları iklim değişikliği için geri dönülmez bir yola girdiğimizi çok net bir biçimde ifade ettiler.

2020 yılına kadar emisyonlarımızı dizginlemeliyiz. Anlaşma metni beklediğimiz ve talep ettiğimiz kadar güçlü olmasa da Dünya liderleri de artık fosil yakıtlara, kömüre bağlı ekonominin sürdürülemez olduğunu kabul ediyorlar. Türkiye de bilimin ortaya koyduğu gerçekleri görmezden gelmeyi bırakmalı. Kömürsüz bir geleceğe doğru yelken açacak enerji politikaları geliştirerek, sera gazı emisyonlarını talip olduğu 2020 İklim Zirvesinden önce dizginleyip düşürmeye başlamalı.”

 

Cem Gündoğan – Ekoloji Kollektifi / Aktivist

50-cem gündoğan

“Doğruyu söylemek gerekirse Paris’ten çıkan metin yeterince güçlü değil. Ancak, tüm Dünya’nın iklim değişikliği konusunda daha agresif adımlar atılması gerektiği konusunda hem fikir olmasını önemsiyoruz. İklimi 1.5C de sınırlandırmanın hedefler arasına girmesi ve uzun vadede fosil yakıtların terk edilmesini gerektiğine dair net bir mesaj verilmiş olması da bir o kadar önemli. Yine de bu yetmez, 12 Aralık’ta iklim adaleti hareketinin üyeleri Paris’te yurttaşların kırmızı çizgilerini net bir biçimde ortaya koydu.

Dünya’nın her köşesine halklar fosil uygarlığını bitirmek için mücadele veriyor. Türkiye’deki iklim adaleti ve ekoloji hareketleri olarak bizler de en kirli yakıt olan kömür santralleri ile mücadeleye devam edeceğiz. İklim sadece politik liderlerin değil halkların meselesi. İklim adaleti herkes için lazım.”

 

Michael Jacobs – İngiltere Başbakanı Gordon Brown’un eski danışmanı, Yeni İklim Ekonomisi Projesi Kıdemli Uzmanı

51-Michael Jacobs

Bu tarihi bir an. Dünya liderleri sonunda bilimin uzun süredir söylediklerini sonunda anladılar. İklimimizi korumak için şimdi harekete geçmeliyiz. Bugün liderler harekete geçme taahhüdünü beraber verdiler. Tarihçiler bu günü milat olarak yazacaklar: Dünyanın fosil yakıtlardan kararlılıkla vazgeçmeye başladığı ve temiz güvenli enerji sistemlerine yüzünü döndüğü gün olarak anacaklar. Bugün fosil yakıt çağının bitişinin etkin sinyali verildi. Bu büyük bir başarı. Ama asıl mesele şimdi başlıyor. Bu taahhütler politikalara, politikalar da yatırımlara dönmeli. 24 saatliğine kutlama yapabilirler, ama şimdi artık harekete geçme zamanı

 

Christoph Bals- Germanwatch Politik Direktörü:

52-Christoph Bals

“Almanya’da yaşadığımız deneyim, yenilebilir enerjiye geçişin hızlı bir biçimde ekonomik fayda getireceğini bizlere gösterdi.

Paris’ten gelen ekonomileri karbonsuzlaştırma sinyali bu durumu daha da güçlendirecek. Ancak Almanya’nın bile halen alacağı çok yol var. Angelina Merkel, kömürü gelecek 20 yılda terk edecek planı açıklamalı.

Paris çıktıları gelişmekte olan ülkelerin gelecek sene tekrar bir araya gelip 2020 hedeflerine ulaşmaları için gerçekçi bir plan ortaya koymalarını gerektiriyor. Bu kömürü terk etmeden olmaz.”

 

Dr. Diarmid Campbell-Lendrum – Dünya Sağlık Örgütü (WHO) İklim Değişikliği Bölümü Lideri:

53-Diarmid Campbell-Lendrum

“Atmosfere saldığımız her karbon dünyanın sıcaklığını ve sağlık risklerini arttırıyor. İklim değişikliğini dizginlemek için atacağımız her adım aynı zamanda suyumuzun ve havamızın temizlenmesini sağlayacak, hayatlar kurtaracak.

Tıbbi bir analoji yaparsak şöyle yorumlayabiliriz. İklim değişikliğini tedavi edecek yöntemlerimiz hali hazırda var ama tedaviye başlamak için geç kaldık.Paris anlaşması ilerlememizi sağlayacak, ki bu da iklimimizi ve sağlığımızı korumak için gerekli olan kritik adım.”

 

(Yeşil Gazete)

Yırcalı kadınlar Termik Santrale, sabun üreterek meydan okuyor

Soma’nın Yırca köyünde, köyün hemen girişinde, bahçe içinde, yüksek merdivenli, tek katlı bir ev. Az ötede bacası tüten termik santralde yanan kömürlerin atıklarını kül barajına taşıyan kamyonların tozunun dumana karıştığı bozuk yolda zeytin ağaçları ve kömür bantları boyunca tıngır mıngır ilerlerken, üzerinde silinmeye yüz tutmuş “Zeytin Nöbeti” yazan ok işaretini biraz geçince, solda. Başını heybetli bir kavak ağacı tutan ilk sapakta. Bahçesini çeviren tellerde asılı bezde, güneşten solmuş kumaş parçalarıyla yazar “Köyünü Unutma”. Merdivenleri çıktıkça alelacele çıkarılmış bir sürü terlikle aralık kalmış kapının ardında şen kahkahalara heyecanlı konuşmalar karışıyor, mis gibi kokular yayılıyorsa, yaşasın, demek ki o gün üretim var! Hemen içeri girmeli, sevgi dolu bir kucaklaşmadan sonra işe girişmeli. “Sabun Evi”nde yapacak bir şey illa çıkar.

7f3a09f2-82d3-4d51-9bd6-d0a69177da7d

                                                           (Fotoğraf: Ayşegül Ersoy)

Önceden kesilen sabun bazları yavaşça eritilir mikrodalga fırında. Göz, arzu ettiği tonu bulana ve oranına alışana dek renkler karıştırılır usulca. Sıcak sıcak kalıplara dökülür, kokusu katılır kararında. Soğuyana dek sabırla beklenir, o arada iki çift laf edilir, çay demlenir. Soğudu mu kalıptan çıkarılır, renk renk, çeşit çeşit sabunlar masaya dizilir. Aşık kuşlar, zeytin dalı, kar tanesi, üç güllü, çifte gül, akvaryum, papatya… Kadınlar kalıptan çıkan sabunu neye benzetir, ne ad koyarlarsa… Şu günlerde en çok geyik, kar tanesi, noel baba. Kutuları yapılır, sabun gözüksün diye penceresi yapıştırılır bir yandan da. Hazırdır sipariş artık kargolanmaya. Günün sonunda, “Kömürün İsi”, bir kez daha “Sabunun Misine” dönüşür kadınların mutlu yorgunluğunda…

Zeytin nöbetinden sabun üretimine…

yırca çiçek

Soma’nın ikinci kömürlü termik santralini yapmak için Kolin şirketinin altı bin altı yüz altmış altı zeytin ağacını kestiği Yırca köylülerinin direniş hikayesi, şirket köyü terk edince bitmedi, sabun üretimine evrildi. Kolin, termik santrali Yırca köyünde yapmaktan vazgeçti ancak katlettiği binlerce zeytin ağacıyla birlikte hem köylülerin onları yetiştirmek için verdiği onca emek, hem de geçim kaynakları yitti. İlk termik santral yapılmadan önce her yer yemyeşil tütün tarlasıyken, kömürlü termik santral yüzünden yıllar içinde taşa kesen toprakta artık tütün yapamaz olan köylüler, ölmez ağacın küle, dumana gelmeyen meyvesini keşfetmişti. Termik santralin koyu gri gölgesine diktiği zeytin ağaçlarını sabırla yetiştirdi. Geçen yıl, hasat vakti… Ancak köylüler bu kez zeytinliklerinde değil, dikenli tellerin ardında kalan ağaçları kesilmesin diye karşısındaki damda nöbette, geceleri ateş başında bekleyişteydi.

Bu hale sebep olan, termik santral projesi için zeytinliklere verilen acele kamulaştırma kararının iptali için Greenpeace’in avukatları ile birlikte Danıştay’a açtıkları davaya yürütmeyi durdurma kararı verildiği haberini alacakları gün, sabaha karşı şirket iş makineleriyle binlerce zeytin ağacını yerle bir etti.  Köyün en yaşlı direnişçilerinden Emine Sezer, o anı, aktivist sokak fotoğrafçısı, yönetmen Kazım Kızıl‘ın “Ölmez Ağaç – Yırca Direnişi” belgeselinde, “Zeytinlerin çıtırtıları kulaklarımdan gitmiyor. Ağaçlar yıkılırken insan gibi ağladı oğlum.” diye tarif edecekti. Dava kazanıldıktan sonra, adını “Zafer” koyduğu ilk zeytin fidanını elleriyle dikti.

emine teyze

Sabun üretimi de Yırcalı kadınların hayatına bu süreçte girdi. Zeytin ağaçları kesildikten sonra geçim kaynaklarını da kaybeden köylüler, zamanında çok yaptıkları gibi, mevcut termik santralin yaktığı kömürlerden çıkan atıkların döküldüğü kül barajında, nam-ı diğer “Kömür Dağı”ndaki “açık hava madeninde” kazma sallayıp, sağlam kalan kömürleri canlarına pahasına bulup, çuvalını 10 TL’den satma “sonuna”  bu yeni yolu çizdi: “Kömürün İsi, Sabunun Misi”

DSC_1662

Onlar buldular bu ismi. Çünkü Yırca köyünde, Sabun Evi’nde sabun üreten 34 kadının elleri kömürün karasından çıktı, beyaza kesti. Kiralanan o yüksek merdivenli, tek katlı ev, köyde “Sabun Evi” diye anılalı, odalarını rengarenk sabun kalıpları dolduralı, sabunun kıvamını deneyen, rengini birbirine danışan, aksiliklerle başa çıkmayı, birlikte sorumluluk ve karar almayı öğrenen kadınların sesindeki güven, o eve hayat katalı, hummalı geçen üretim günleri sonunda işleri eriştirmenin telaşı ve huzuruna karışan ya yeni sipariş gelmez de sabun işi biterse endişesi arasında bir yıl geçti. Bazı sivil toplum kuruluşlarının girişimi ve desteğiyle başlayan projede, “sabuncular” ve “sabun işi” birlikte gelişti.

Sabunlar ve hikaye Alaska’ya kadar gitti!

11879817_10153566073296585_397429763_o

Bir zeytin ağacı çeşidi ve köylerinin adından doğan “Yasemin – Yırca” markasının sabunların yolu bu bir yılda nerelere düşmedi ki? İstanbul’daki büyük otellerden Çanakkale’ye, Kazdağları’ndan Ekofest’e, Bozcaada Ekolojik Belgesel Film Festivali’nden üniversitelerin öğrenci kulüplerine, fuarlara, belediyelere… Hatta Amerika’ya, Alaska’ya! Başka hikayelerle buluştu hikayesi kulaktan kulağa anlatılıp, kurulan gönüllü tezgahlarda satıldıkça. Kasaya giren para kira ve masraflar düşüldükten sonra otuz dörde bölündü ay sonlarında. Farklı şehirlerden gönüllü sabuncular sabunları satarken, köye selam biriktirdi bolca. Hatta içlerinden biri, Sabuncu Kenan, geçtiğimiz günlerde Yırca’ya yerleşti. Kadınların sabun hikayesiyle katıldığı 2015 Bilgi Genç Sosyal Girişimci Ödülleri projesinde Yasemin – Yırca markası, ilk ona girerek ödül kazandı.

Köyü mis gibi sabun kokutuyorlar (!)

04d28c99-2de4-4745-8dbb-7540b0641b90

Başına ilginç şeyler de gelmedi değil Sabun Evi’nin, mesela köyde termik santral kurulmasını isteyen bir grup, kadınları sabun üreterek çevreyi kirletmekten geçen yaz şikayet etti! Kanıt olarak da Sabun Evi’nin kapısından ancak bahçe kapısına kadar varabilen mis gibi sabun kokularını gösterdi. Sabun Evi’ne jandarma da gelince olanı biteni merak eden kadınlar durumu anlamak ve ne yaptıklarını anlatmak için gittikleri Soma Kaymakamlığından teşekkür belgesi ile döndüler köye. Köy meydanında yine hep birlikte yürüdüler teşekkür belgeleri ve içinden emek geçen mücadelelerinin sesi ile…

11973698_10153566074746585_171154342_o

Yıllarca Soma’daki termik santralin zararlarını gören, köylerinde yeni bir termik santral daha istemeyen Yırcalılar, kadınların ve dayanışmanın özne olduğu direnişleriyle nice çevre direnişine ilham, güç verdi, kendi hayatları da değişti. Yırcalılar, zeytinliklerine gelen, damın altında nöbet bekleyen, zeytinyağlı salçalarına ekmek banan, evlerinde uyuyan zeytin nöbetçisi misafirleriyle karşılıklı unutamayacakları bir deneyimi ve gönül bağını paylaşırken, onlara bir de söz verdi; “Bir sıkıntınız olursa, termik santral, altın madeni, gelir direniveririz gari!”

Yeni yıla özel sabunlar hazır

yırca masa

Sabun Evi’nin duvarları kadınların şen kahkahaları ile ısınıyor yine bu günlerde. Harıl harıl sipariş hazırlıyorlar yeni yıl hediyesi niyetine…  Noel baba, geyik, kar tanesi en çok ürettikleri modeller, kırmızı, beyaz ve yeşil ağırlıklı renkler… Kutusunda hikayesi, gideceğe yere varış yolculuğunda zeytin yeşili… Siz de kulaktan kulağa taşımak ister misiniz termik santral direnişinden sabun üretimine evrilen bu hikayeyi? İster bolca anlatın, ister onlardan sabun alın ya da toplu sipariş ayarlayın. Fırsat bulursanız mutlaka köye gidin, hikayeyi bir de onlardan dinleyin. Üretim günüyse sabun evinde birlikte çalışın.  Zeytinyağlı salçaya ekmek banmadan aman köyden ayrılmayın. Bu arada hangi şekilde sabun isterseniz, gönüllü sabuncuların sağladığı üç boyutlu yazıcıyla kalıp hazırlanır itinayla. Daha fazla bilgi almak için iletişim bilgileri https://www.facebook.com/yaseminyirca/?fref=ts ve [email protected] adresleri.

Sabun üretmek, direnmek demek

yırca geyik

Meltem fırının başında sabun eritiyordur şimdi, Gülşen abla kutuların kenarlarını yapıştırır, yemekleri belki Fadime Abla, belki Hamide Abla yapmıştır. Firdes abla eriyen sabuna dikkatle renk karıştırır. Gençler çayı demler, bulaşıkları yıkar. Havalar soğudu, bir yandan sobada kömür değil ormandan topladıkları kar kırığı odunlar yanar. Güneş batar, sabun evinin ışıkları yanar, sesler yorgunluktan azalır. Kirloş ve Mazlum gitti, eğer yeni bir dost bekliyorsa kapıyı, artan yemekler ona saklanır. Sabun Evi’nde her şey sevgiyle, buz gibi (tertemiz) ve zebil olmasına izin vermeden yapılır. Emine Teyze’nin içeriye güneş girmesin, sabunlar erimesin, terlemesin diye diktiği perdeler aralanır. Önde zeytin ağaçları, arkasında termik santralin bacası… Sabun Evi’nin penceresi, köyün hikayesine açılır. İşte bu yüzden Yırca köyünde sabun üretmek, direnmenin öbür adıdır.

yırca sa

Haber: Güneş DERMENCİ

(Yeşil Gazete)

[Yeşil Atasözleri] Komşunun iyisi insanı sebze bahçesi sahibi yapar – Dilek Yüksel

Muğla’nın Marmaris ilçesinde bununan ve 9 yıldır Eko Okullar Projesi‘nde yer alan Orhaniye İnci Narin Yerlici Ortaokulu öğrencilerinin çalışmalarına daha önce de Yeşil Gazete’de yer vemiştik. Şimdi ise öğrencilerin Mayıs ayında çıkardıkları Yeşil Sözlük – Çevreci Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü‘nü paylaşıyoruz sizlerle.

Eko Okullar Projesi kapsamında öğrenciler Türk Dil Kurumu Atasözleri ve Deyimler Sözlüğünde yer alan sözlerden yedişer tane seçip bu sözleri çevreci bir bakış açısıyla tekrar yazarak Yeşil Atasözleri‘ni meydana getirdiler.

38

Yeşil Sözlüğün bir sayfasında sözün orijinal hali diğer sayfasında ise Orhaniye İnci Narin Yerlici Ortaokulu öğrencileri tarafından yorumlanmış hali var. Her öğrenci 7 atasözü-deyim seçti ve 7 alternatif atasözü-deyim önerdi. Biz de Haftasonu-Kitap eki [ha-ki]’de her hafta bir öğrencinin atasözü ve deyimlerini sizlerle paylaşacağız.

İlk hafta Dilek Yüksel’in seçtiği ve uyarlama önerisinde bulunduğu atasözü ve deyimler ile başlıyoruz. Sözlüğün tamamına ise Yeşil Atasözleri linkinden ulaşabilirsiniz

Atasözü ve Deyimler

36

  • İyilik eden iyilik bulur
  • Hatasız kul olmaz
  • Bakarsan bağ olur bakmazsan dağ olur
  • Davul bile dengi dengine çalar
  • Nasihat isteyen tembele iş bulursun
  • Komşunun kötüsü insanı mal sahibi yapar
  • Acından ölmüş yok tokundan ölmüş çok

Yeşil Sözlük – Atasözü ve Deyimler 

37

  • Meyve veren sağlık bulur
  • Sebzesiz bahçe olmaz
  • Bakarsan bahçe olur bakmazsan verimsiz olur
  • Davul dengi dengine meyve sebze mevsiminde
  • Sağlık isteyen insana meyve ağacı bulursun
  • Komşunun iyisi insanı sebze bahçesi sahibi yapar
  • Meyveden ölmüş yok abur cuburdan ölmüş çok

35-Dilek-Yüksel

 

 

Dilek Yüksel

Yaralarımızın ilacı toprakta

Arazinin doğu sınırında, dereye inen bir bayırda, topuklarım yerden 10 cm yukarda, ayak parmaklarım topraktan destek alarak, sırtım vadinin diğer tarafındaki yamaca emanet, yüzüm toprakta, parmaklarımı örümcek ayakları gibi hareket ettirerek topluyorum zeytinleri. İki elle toplaya toplaya zeytinleri, dizlerime dayadığım sepete atıyorum. Önce kendimi sonra sepeti sağlama alarak ağacın eteklerinden çember çize çize köküne oradan da üst tarafa geçiyorum. Etek geniş, ağaç verimli. Dökülenlerin kimi simsiyah, kimi elma yanak, kimi yeşil. Otlar her yerde, saklanan zeytinleri buluyorum aralarında. Sağ elimin işaret ve baş parmağı diken izleri ve sıyrıklarla dolu,ellerin geri kalanı da nasip almış yaralardan ara ara. Sabahın bu erken saatinde otlar,zeytinler,ellerim ıslak. Topladıkça açılıyor ellerim, zihnim. Çözülüyorum. Hava da ısınmaya başlıyor. Sırtım ağrıdıkça pozisyon değiştiriyorum. Kah çömelip belimi rahatlatıyorum kah bacaklarımı uzatıp dizlerimi. Eller hep zeytin kovalıyor. Sepet dolmak üzere. En çok bu bitmek üzere hali zorluyor. Bitsin diye hızlanıyorum. Birazdan yokuşu, dolu sepetle çıkıp zeytin ağaçları ile kaplı dağları ve uzaktan denizi gören yuvarlak taş evin taracasında karnımı doyuracağım. Geçen sene bu zeytinlikte toplanıp kurulmuş zeytinleri yiyecek ve çekirdeklerini toprakla buluşturacağım. Aradan bir sene geçtikten sonra kaldıkları yerden devam edecekler ilişkilerine.

Her taraftan silkme makinelerinin, sırıkların sesleri geliyor. Hummalı bir çalışma devam ediyor Ege’nin başladığı kasabada. Her iş zeytine göre ayarlanıyor. Telaş, terli alınları silecek vakit bırakmıyor.Yağ fabrikaları durmaksızın yağ üretiyor. Yine de kapıda bekleyen zeytinlere sıra günlerce gelmiyor. İki gün önce sıraya koyduğumuz zeytinlerimiz de bekliyor sıralarını. Biz de onların yağlarının lezzetini, rengini, kokusunu duymak için sabırsızlanıyoruz.

Karnımı doyurup, yükselen güneşte ısınarak kaldığım ağaca geri dönüyorum. Eğiliyorum toprağa yeniden. Ellerim, gözlerim, yüzüm zeytin arıyor. Bir sepet doldurup kahve içeceğim. Sonra bir sepet daha öğle yemeği yiyeceğim. Sonra bir sepet daha ve evin yolunu tutacağım. Güneş sırtımı ısıttıkça kat kat giydiklerimi çıkarıyorum dinlenirken de bir bir giyiyorum yeniden. Kulağım kuş seslerinde ve henüz yanına varamadığım aşağılarda bir yerlerde akan derenin sesinde. Dökülmüş zeytinlerin yağının büyük bir kısmı sabun olacak. Sonrasında henüz dallarda olan zeytinleri toplayacağız ve onların yağını kullanacağız aşımızda. Bugünleri, bu anları hatırlayacağız ve hangi araziden ne emeklerle toplanıp sofraya geldiğini bilerek gönül rahatlığı ile banacağız ekmeğimizi aşımıza, yağımıza. Birlikte çalıştıkça soframız zenginleşecek, muhabbetimiz artacak.

Hiç görmemiştim ömrümde topraktaki örümcek yuvasını ta ki neşeli bir ses duyurana kadar. Yanına gidip içeriden açılan kapısına, muazzam bir işçilikle sıvanmış toprağın içine doğru inen yuvarlak duvarlarına bakıyorum hayran hayran. Dev gibi ellerimizle açıp kapıyı, kocaman gözlerimizle bakıyoruz içeri.Ara sıra gelip ziyaret edeceğiz bu süreçte muhakkak. Yeni gelenlere göstereceğiz. Biraz rahatsız edeceğiz komşumuzu bu heyecanla belki de.

Akşamın gelişi, serinliğinden belli oluyor önce, sonra sırt ağrısından. Sepetler doldu. Hava kararacak birazdan. Toparlanma vakti. Çıkmadan yola kantaron yağı sürüyorum yaralarıma. Evi kapatıyor, tuzlamalık zeytinlerimizi yanımıza alıyoruz. Yollar eve, muhabbete, sıcak sobaya doğru kıvrıla kıvrıla dağları dolanıyor. Eve varana kadar doğanın her akşam güneş batarken bambaşka bir tablo ile resmettiği anın tadını çıkara çıkara tırmanıyoruz dağları. Arkamızda gittikçe aşağılarda kalan sakin deniz, solumuzda ona varan yeşil dağlar, ışıkları yanmaya başlayan dağların arasındaki köyler ve dilimde bir şiir; “önde zeytin ağacı/arkada yar/yar… yar…/seni kara saplı bir bıçak gibi/sineme sapladılar.*”

Hayatta yapılacak en anlamlı işi yaptığımı düşünerek ve yarın yeniden böyle çalışacağımı bilerek yürüyorum. Topladığımız zeytinlerin altında büyüyen kantaronun, aynı zeytinin yağı ile olan aşkı yaralarıma iyi geliyor şimdiden. Yara, açıldığı toprağın ilacıyla kapanıyor. Çalışmak, üretmek, yorulmak; nefes almak, duymak, koklamak… Çalıştıkça kapanıyor yaralar, yaralarımız.

Şiir: Bedri Rahmi Eyüpoğlu – Sitem

24-Zeliha-Yıldırım

 

Zeliha Yıldırım

[FotoÖykü] Sadece susarak özlüyorum seni – Merve Derya İnce

İlkbaharın neşesi içimize vurmuşken, doğa da canlanıyordu. Taş aralarından usulca çıkıveren otların narinliğine takılıp kalıyordu gözlerim. Nasıl kalmasındı? Ben de iki taş parçasının arasından incecik filizlenen otun kırılganlığı ile karşılamıştım baharı.

Usulca esen rüzgâr babamın özlemini sıkça hatırlatsa da, annem bu eksikliği yaşamamamız için abimle bana kol kanat germişti. Okulda öğretmenimiz veli toplantısında anneme babamı sormuştu da, annem olanca gururuyla;

– Sağ olasın hoca hanım, dostlar sağ olsun. Hiçbir şeye ihtiyacımız yok çok şükür, demişti. Bunu çok sonradan o esnada yanlarından geçen en yakın arkadaşım Kemal’den öğrenecektim.

Kemal sıra arkadaşım, can dostum. Bahçesinden sıklıkla elma çaldığımız Meryem teyzenin bağırışlarından birlikte kurtulduğumuz çok olmuştur. Zeynep öğretmenin derste sorduğu her soruya kendine güvenerek parmak kaldıran canım dostum Kemal sayesinde ben çok sınırlar aşmıştım bu hayatta. Sokaktaki kardeşlik çok başka bir şeydir. En zor anında bile satmazsın kardeşini. Gün gelir üst mahalledeki çocuklardan dayak yersin de yine de kardeşini ele vermezsin. O zor anlarda arkadaşını satmadığın için, gözlerinle seversin önceleri birbirini. Farkında olmadan korumaya başlarsın azar azar herkesten her şeyden. Önce üst mahalle çocuklarından, sonra Meryem teyzenin azarlarından, sınıftaki kavgalardan…Ve sonra öyle bir gün gelir ki o kırılmasın üzülmesin diye kendinden sakınırsın, kendini yok sayarsın.

23 Nisan günü mahalledeki komşular hep birlikte tepedeki piknik yerine gitmiştik. Hazırlıklar akşamdan başlamıştı. Börekler hazırlandı, sarmalar sarıldı, kurabiyeler pişirildi. Abimle okuldaki tören merasiminden koşarak eve geldiğimizde her şeyin hazır olduğunu görünce sevinçle birbirimize sarılmıştık. Sekiz kişi eşyalarımızı hazırlayıp yola koyulduğumuzda, Eylül ve Fatma’nın da bizim gibi neşe içinde olduğunu görüp daha bir keyiflenmiştim. Eylül ile aramızda 10 yaş vardı ama yine de ona hiçbir zaman Eylül abla diyememiştim. Annem her fırsatta bunun ayıp olduğunu, Eylül abla demem gerektiğini söylese de içimden gelmiyordu ve her seferinde onun gözlerine bakarak Eylül demekten büyük keyif alıyordum.

Piknik alanına vardığımızda bir süre aranıp, güzelce bir yer bulmuştuk kendimize. Meryem teyze, annem, Kezban teyze ve Neriman teyze sofra kurmakla uğraşırken; Eylül de bize okumak için getirdiği dergileri karıştırıyordu. Fatma ile sık sık kavga ederdik. Kara gözleri, esmer teni ve ince sesi ile onu bir hayli gülünç bulurdum. Her fırsatta onunla alay etmekten kendimi alamazdım. Hele ağlarken ne kadar çirkin olduğunu görse bir daha ağlamayacağına dair bahse bile girebilirdim herkesle. Yan sınıfımızdaydı Fatma. Kemal ile iyi anlaşmalarına hep şaşırmışımdır. Kemal’le, Fatma’nın kafasına sürekli taktığı beyaz tokayı alma yarışına girdiğimiz oyunumuz, Fatma’nın çığlık çığlığa ağlayışları ile son bulurdu.

Annemlerin yere serdikleri bezlerin bir köşesi biz çocuklara ayrılmıştı. Ama bir yanım hep Eylül’ün de bizimle oturmasını istiyordu içten içe. O da zevk alırdı bizle oturmaktan. İstemezdi büyüklerin o sıkıcı konuşmalarının içinde yok olup gitmeyi. Uzun saatler geçirdik kare kare desenli sofra bezinin üzerinde. Yemekler yendi, çaylar içildi. Annemlerin de keyfine diyecek yoktu. Kahkahaları göğe yükseliyor, huzur olarak üzerimize düşüyordu sanki. Annemi böyle mutlu görünce mutlu oluyor ve içim içime sığmıyordu. Boynuna atladığımda birden;

– Oğlum dur, düşüreceksin beni,  deyip koklayıp öperdi. Gözlerinin içi gülerdi böyle anlarda. Ben, kadınların önce gözleriyle sevdiklerini o yaşlarda öğrenmiştim.

Annemler çay içerken, Eylül’ü de -elindeki dergilerin ortaya çıkma zamanının geldiğini düşündüğünden olacak-, gözleriyle bizi ararken buldum. Oyunumuzu yarıda bırakıp koşuverdim yanına.

– Haydi gelin, dedi. Size hikâyeler anlatacağım.

O hikâye anlattıkça dudaklarından bal damlıyordu sanki. Anlattığı hiçbir şeyi anlamıyor, sadece gözleriyle, ellerinin sayfayı tutuşuyla ilgileniyordum. İki elim çenemde dizlerimin üstünde onu dinlerken, durmadan saçlarıyla oynayan ellerine gitti tekrar gözlerim ve birden rüzgârın getirdiği o bahar kokusunu hissettim. O an Eylül, ona daldığımı fark etmiş olacak ki, gözleri kısa süre bana kaydı.

– Beni dinliyor musun Ali? Sıkıldın mı yoksa? dedi birden.

– Dinliyorum dinliyorum. Çok sevdim, dedim karşılık olarak.

Yeniden şahit olmuştu gözlerim bir kadının gözleriyle sevmesine. Bana öyle sevgi dolu bakıp, gülümsedi ki, ben de ona o içtenlikle bakakalmıştım. Hayrandım ona… Eylül’e…

Sadece Susarak Özlüyorum

Yıllar geçmişti… Kadıköy Rıhtım’da, sempozyum konuşmasından çıktıktan sonra, dinleyicilerimden bir kaçı ile laflıyorduk çay sohbeti eşliğinde. Yağmur yağıyordu. Kentin sesi sohbetimizi bölmeye çalışsa da bunu başaramıyordu. Derken uzaktan bir kadını fark ettim. Hızlı adımlarla yürümesinden vapur iskelesine doğru gideceğini düşündüğüm. Adımları yaklaştıkça, yüzü netleşiyordu. Küt kesilmiş saçlarından çocukluğumun neşesi ve tutkusu akıyordu sanki. Eylül’den başkası değildi. O an masada konuşulan hiçbir sesi duyamadım. Şehrin sesi bile durdu adeta. Yine o eski güzelliği ile kendinden emin yürüyordu. İspanyol paça kahverengi pantolonu yağmurdan ıslanmış vücuduna iyice yapışmıştı. Güzelliğini daha çok ortaya çıkarıyordu. Kalkıp konuşacak ve ona sarılacaktım. Buna ihtiyacım vardı.

Yanımdan geçip, biraz uzaklaşmasını bekleyip, “Eylül…” diye seslendim arkasından. Adımları birden kesildi ve aniden arkasını döndü. O gencecik Eylül değildi karşımdaki. Tüm kadınsılığı ile şimdi karşımda duruyordu. Beni tanıyıp tanımaması konusunda zihnimden geçen yüzlerce olasılığı bir kenara itip ona seslenebilmenin haklı gururunu taşıyordum içimde. Gözlerimden tanıdı beni.

– Ali?… diye seslendiği an sımsıkı sarıldık birbirimize.

Benim gibi eli ayağına dolaştı. Ne diyeceğini bilemedi. Ellerini nereye koyacağını bilemedi.

– Çok değişmişsin, dedi titreyen sesiyle.

Gözlerinin içi gülüyordu. O hiç değişmeyen hareketini yaptı. Ve o an içimde akıp giden nehirlerin gücünden ben bile ürktüm. Sol elimi iki avucunun arasına aldı.

– Ali benim şimdi çok acil bir iş için vapurla karşıya geçmem gerek. Mutlaka görüşelim. Seni görmek bana çok iyi geldi. Beni mutlaka ara, diyerek sarıldı, numarasını elime sıkıştırdı ve gitti.

Yaşadığımın rüya mı gerçek mi olduğunun ayırdına varamadan gitti. İçimde bunca yıldır biriktirdiğim özlem hissi, saç diplerimi zonklatıyor şimdi. Kulaklarımda uğultular oldu kısa bir süre. Elimdeki kâğıda bakarken, ben en çok da bana sarılırken yüzüme vuran saçından gelen ve hiç değişmeyen bahar kokusunu düşünüyordum…

 

NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.

17-Merve-Derya-İnce

 

Öykü: Merve Derya İnce

Fotoğraf: Sahaftan alındığından kimin tarafından çekildiği bilinmiyor.