Hafta SonuKültür-SanatManşet

[FotoÖykü] Sadece susarak özlüyorum seni – Merve Derya İnce

İlkbaharın neşesi içimize vurmuşken, doğa da canlanıyordu. Taş aralarından usulca çıkıveren otların narinliğine takılıp kalıyordu gözlerim. Nasıl kalmasındı? Ben de iki taş parçasının arasından incecik filizlenen otun kırılganlığı ile karşılamıştım baharı.

Usulca esen rüzgâr babamın özlemini sıkça hatırlatsa da, annem bu eksikliği yaşamamamız için abimle bana kol kanat germişti. Okulda öğretmenimiz veli toplantısında anneme babamı sormuştu da, annem olanca gururuyla;

– Sağ olasın hoca hanım, dostlar sağ olsun. Hiçbir şeye ihtiyacımız yok çok şükür, demişti. Bunu çok sonradan o esnada yanlarından geçen en yakın arkadaşım Kemal’den öğrenecektim.

Kemal sıra arkadaşım, can dostum. Bahçesinden sıklıkla elma çaldığımız Meryem teyzenin bağırışlarından birlikte kurtulduğumuz çok olmuştur. Zeynep öğretmenin derste sorduğu her soruya kendine güvenerek parmak kaldıran canım dostum Kemal sayesinde ben çok sınırlar aşmıştım bu hayatta. Sokaktaki kardeşlik çok başka bir şeydir. En zor anında bile satmazsın kardeşini. Gün gelir üst mahalledeki çocuklardan dayak yersin de yine de kardeşini ele vermezsin. O zor anlarda arkadaşını satmadığın için, gözlerinle seversin önceleri birbirini. Farkında olmadan korumaya başlarsın azar azar herkesten her şeyden. Önce üst mahalle çocuklarından, sonra Meryem teyzenin azarlarından, sınıftaki kavgalardan…Ve sonra öyle bir gün gelir ki o kırılmasın üzülmesin diye kendinden sakınırsın, kendini yok sayarsın.

23 Nisan günü mahalledeki komşular hep birlikte tepedeki piknik yerine gitmiştik. Hazırlıklar akşamdan başlamıştı. Börekler hazırlandı, sarmalar sarıldı, kurabiyeler pişirildi. Abimle okuldaki tören merasiminden koşarak eve geldiğimizde her şeyin hazır olduğunu görünce sevinçle birbirimize sarılmıştık. Sekiz kişi eşyalarımızı hazırlayıp yola koyulduğumuzda, Eylül ve Fatma’nın da bizim gibi neşe içinde olduğunu görüp daha bir keyiflenmiştim. Eylül ile aramızda 10 yaş vardı ama yine de ona hiçbir zaman Eylül abla diyememiştim. Annem her fırsatta bunun ayıp olduğunu, Eylül abla demem gerektiğini söylese de içimden gelmiyordu ve her seferinde onun gözlerine bakarak Eylül demekten büyük keyif alıyordum.

Piknik alanına vardığımızda bir süre aranıp, güzelce bir yer bulmuştuk kendimize. Meryem teyze, annem, Kezban teyze ve Neriman teyze sofra kurmakla uğraşırken; Eylül de bize okumak için getirdiği dergileri karıştırıyordu. Fatma ile sık sık kavga ederdik. Kara gözleri, esmer teni ve ince sesi ile onu bir hayli gülünç bulurdum. Her fırsatta onunla alay etmekten kendimi alamazdım. Hele ağlarken ne kadar çirkin olduğunu görse bir daha ağlamayacağına dair bahse bile girebilirdim herkesle. Yan sınıfımızdaydı Fatma. Kemal ile iyi anlaşmalarına hep şaşırmışımdır. Kemal’le, Fatma’nın kafasına sürekli taktığı beyaz tokayı alma yarışına girdiğimiz oyunumuz, Fatma’nın çığlık çığlığa ağlayışları ile son bulurdu.

Annemlerin yere serdikleri bezlerin bir köşesi biz çocuklara ayrılmıştı. Ama bir yanım hep Eylül’ün de bizimle oturmasını istiyordu içten içe. O da zevk alırdı bizle oturmaktan. İstemezdi büyüklerin o sıkıcı konuşmalarının içinde yok olup gitmeyi. Uzun saatler geçirdik kare kare desenli sofra bezinin üzerinde. Yemekler yendi, çaylar içildi. Annemlerin de keyfine diyecek yoktu. Kahkahaları göğe yükseliyor, huzur olarak üzerimize düşüyordu sanki. Annemi böyle mutlu görünce mutlu oluyor ve içim içime sığmıyordu. Boynuna atladığımda birden;

– Oğlum dur, düşüreceksin beni,  deyip koklayıp öperdi. Gözlerinin içi gülerdi böyle anlarda. Ben, kadınların önce gözleriyle sevdiklerini o yaşlarda öğrenmiştim.

Annemler çay içerken, Eylül’ü de -elindeki dergilerin ortaya çıkma zamanının geldiğini düşündüğünden olacak-, gözleriyle bizi ararken buldum. Oyunumuzu yarıda bırakıp koşuverdim yanına.

– Haydi gelin, dedi. Size hikâyeler anlatacağım.

O hikâye anlattıkça dudaklarından bal damlıyordu sanki. Anlattığı hiçbir şeyi anlamıyor, sadece gözleriyle, ellerinin sayfayı tutuşuyla ilgileniyordum. İki elim çenemde dizlerimin üstünde onu dinlerken, durmadan saçlarıyla oynayan ellerine gitti tekrar gözlerim ve birden rüzgârın getirdiği o bahar kokusunu hissettim. O an Eylül, ona daldığımı fark etmiş olacak ki, gözleri kısa süre bana kaydı.

– Beni dinliyor musun Ali? Sıkıldın mı yoksa? dedi birden.

– Dinliyorum dinliyorum. Çok sevdim, dedim karşılık olarak.

Yeniden şahit olmuştu gözlerim bir kadının gözleriyle sevmesine. Bana öyle sevgi dolu bakıp, gülümsedi ki, ben de ona o içtenlikle bakakalmıştım. Hayrandım ona… Eylül’e…

Sadece Susarak Özlüyorum

Yıllar geçmişti… Kadıköy Rıhtım’da, sempozyum konuşmasından çıktıktan sonra, dinleyicilerimden bir kaçı ile laflıyorduk çay sohbeti eşliğinde. Yağmur yağıyordu. Kentin sesi sohbetimizi bölmeye çalışsa da bunu başaramıyordu. Derken uzaktan bir kadını fark ettim. Hızlı adımlarla yürümesinden vapur iskelesine doğru gideceğini düşündüğüm. Adımları yaklaştıkça, yüzü netleşiyordu. Küt kesilmiş saçlarından çocukluğumun neşesi ve tutkusu akıyordu sanki. Eylül’den başkası değildi. O an masada konuşulan hiçbir sesi duyamadım. Şehrin sesi bile durdu adeta. Yine o eski güzelliği ile kendinden emin yürüyordu. İspanyol paça kahverengi pantolonu yağmurdan ıslanmış vücuduna iyice yapışmıştı. Güzelliğini daha çok ortaya çıkarıyordu. Kalkıp konuşacak ve ona sarılacaktım. Buna ihtiyacım vardı.

Yanımdan geçip, biraz uzaklaşmasını bekleyip, “Eylül…” diye seslendim arkasından. Adımları birden kesildi ve aniden arkasını döndü. O gencecik Eylül değildi karşımdaki. Tüm kadınsılığı ile şimdi karşımda duruyordu. Beni tanıyıp tanımaması konusunda zihnimden geçen yüzlerce olasılığı bir kenara itip ona seslenebilmenin haklı gururunu taşıyordum içimde. Gözlerimden tanıdı beni.

– Ali?… diye seslendiği an sımsıkı sarıldık birbirimize.

Benim gibi eli ayağına dolaştı. Ne diyeceğini bilemedi. Ellerini nereye koyacağını bilemedi.

– Çok değişmişsin, dedi titreyen sesiyle.

Gözlerinin içi gülüyordu. O hiç değişmeyen hareketini yaptı. Ve o an içimde akıp giden nehirlerin gücünden ben bile ürktüm. Sol elimi iki avucunun arasına aldı.

– Ali benim şimdi çok acil bir iş için vapurla karşıya geçmem gerek. Mutlaka görüşelim. Seni görmek bana çok iyi geldi. Beni mutlaka ara, diyerek sarıldı, numarasını elime sıkıştırdı ve gitti.

Yaşadığımın rüya mı gerçek mi olduğunun ayırdına varamadan gitti. İçimde bunca yıldır biriktirdiğim özlem hissi, saç diplerimi zonklatıyor şimdi. Kulaklarımda uğultular oldu kısa bir süre. Elimdeki kâğıda bakarken, ben en çok da bana sarılırken yüzüme vuran saçından gelen ve hiç değişmeyen bahar kokusunu düşünüyordum…

 

NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.

17-Merve-Derya-İnce

 

Öykü: Merve Derya İnce

Fotoğraf: Sahaftan alındığından kimin tarafından çekildiği bilinmiyor.

Kategori: Hafta Sonu