Ana Sayfa Blog Sayfa 3519

Sürgündeki zeytin – Ali Çolak

Zeytinden açtım ya sözü, Nermi Uygur gibi bir zeytinsi denemenin yolunu düzlemeye durduğumu sanmayın sakın. İstemez miyim, elbette isterdim yazmayı, ne var ki gönlüm şen değil. Böyle tıkız tıkırak, neşeli bir zeytin denemesi çıkar mı insanın kaleminden! Öyleyse nedir derdin? Anlatayım…

zeytin ağacıBüyük bir hadise var… Ödemiş’in Bademli köyünde mukim 945 yaşındaki zeytin ağacı, kökünden sökülüp Antalya’ya götürülmüş. Expo 2016 fuar alanı içerisine cumhurbaşkanı adına dikilmiş. Güngörmüş, devran sürmüş baba zeytin (Lorca’nın ruhuna bin selam!) yalnız değilmiş burada. Aynı köyden iki arkadaşı daha (yaşları biraz daha gençmiş) onunla aynı kaderi paylaşıyormuş. Onlar da başbakan ve tarım bakanının adını yaşatacakmış. Geçen gün, bin yaşına göz kırpan zeytini toprağa dikip can suyu vermişler, sonra da ‘inşallah tutar’ diyesilermiş.

Zeytinleri yerinden söküp sürgüne götürenler, orada gururla can suyu verip kameralara gülümseyenler ve Expo 2016’da konuklara övünçle göstermeyi hayal edenler elbette mutlu. Fakat 945 yıl yaşadığı dağların toprağından, yağmurundan, rüzgârından mahrum bırakılmış ağaç memnun mudur, onu düşünen, soran yok. Yaşayıp yaşamayacağından, orada kuruyuverirse vebalinin kime yazılacağından endişe duyan da!

Sürgüne gönderilmiş koca zeytinin yasını tutarken, aslında onun başına gelenin, içinden geçtiğimiz dönemi anlamakta son derece kullanışlı bir metafor olabileceğini düşündüm. Sürgün zeytin metaforu… Türkiye’nin yaşadığı büyük kırılmayı; insan, toplum, ahlak, kültür ve estetik kıyımını hemşehrim koca zeytinin macerasıyla paralel okumaya ne dersiniz?

İçinden geçtiğimiz bu dönemin en belirgin özelliği, ‘emek gaspı’ olmalı. Alın terine, çileye, emeğe saygısızlık… Hazırlopçuluğu seviyor muktedirler. Var olanı sahiplenmek kolaylarına geliyor. (Bakınız: El konulan şirketler) Bir fidan dikip büyütmeyi değil, hazır ağacı söküp götürmeyi marifet biliyorlar.

Yaşama felsefeleri nedir diye sorarsanız, iyisinden bir oportünizm derim. Yeni bir Türkiye kurmaktan söz açıyorlar ama idealizmin adını anmıyorlar. Kazanmak, her şeye rağmen daha çok kazanmak; görünmek ve göstermek! İdealizm, Expo alanına bir fidan dikip büyütmeyi gerektirir, oportünizm ise bin yıllık ağacı söküp getirmeyi, orada göstermeyi.

Bugünün aktörleri durmaz, geçmişten ve gelenekten söz açarlar ama devam fikrini önemsemezler. (Bakınız: Kurumların hafızasını sıfırlamak) Değişerek devam etmeyi değil, yıkıp yenisini kurmayı yeğlerler. (Yahya Kemal’in, Tanpınar’ın kemikleri sızlıyor) Bu, tastamam hafızasızlık demektir. Sözümona gelenekçilerin ucubeler inşa ettiği bir zamandayız. Bu yüzden bin yıllık zeytinin yerinden sökülüp götürülüşüne şaşırmamak gerekir.

Her şey bir yana, yaşadığımız günlerin can yakıcı tarafı sevgisizliğin ve kabalığın iktidarını ilan etmiş olmasıdır. Nobranlıktır bu dönemin baş tacı. Amaca giden yolda her şey mubahtır. Yeryüzü konuklarının en şereflisi insanı böylesine aşağılayan küstahlıktan, dağ başındaki yaşlı bir zeytin ağacına saygı duymasını nasıl beklersiniz? Yaşlı bir zeytinin incinebileceği kimin aklına gelir?

Kimsenin aklına gelmez, çünkü yönetme biçimleri keyfiliktir. Ben böyle istiyorum! (Bakınız: Mahkeme kararlarını uygulamamak, kurumları Danıştay denetiminden kaçırmak, İl merkezlerini taşıma) Vaziyet böyleyse, kimsenin rızasına, aklına, düşüncesine ihtiyaç duyulmuyorsa, bin yıllık zeytin ağacını yerinden söküp Antalya’ya götürmenin ne sakıncası olabilir? Kim karışabilir buna!

Bilmezler ki, ağaç simgedir. Ağaç dikmek de… Bir başlangıç olacaksa, kut, bereket ve uzun ömür murad ediliyorsa, işe bir fidan dikmekle başlanır. Öyle yapardı atalar. Evliliklerde, çocuk doğduğunda, hayırlı işlere girişildiğinde önce bir fidan dikerlerdi. Şimdi, koca bir zeytini yerinden, yurdundan ediyor, belki de hayatına son veriyorlar. Sadece bu bile, günümüz muktedirlerinin geçmişle, gelenekle ilişkilerinin ne kadar sorunlu olduğunu anlatmaya yetecektir.

Hemşehrim baba zeytin, hey koca sürgün zeytin! Ağaçların en alçakgönüllüsü sen, yazık ki nobranların elinde oyuncak oldun! Ne çağlardan geçtin, ne işgaller, barbarlıklar gördün… Yıldırımlar, yangınlar, afetler geçirdin, hiçbirine eyvallahın olmadı. Nereden bilecektin ki, bir gün muktedirler keyifleri istedi diye söküp götürecekler!..

Seni kimsecikler anlamaz madem, gel, yasını beraber tutalım koca zeytin.

Ali Çolak – Zaman

Güle güle usta Ettore Scola, biz seni çok sevdik!

İtalya’yı nasıl bilirsiniz?” diye sorsalar “Ettore Scola’nın anlattığı gibi” derdim. 14 yıldır yaşadığım bu ülkede tanıdığım her insan, dolaştığım her sokak, şahit olduğum her olayda Ettore Scola’nın anlattığı İtalya’dan bir parça var sanki.

15

Şimdi anlıyorum ki bilinçaltımın gizli bölmelerine nüfuz edip beni İtalya yollarına düşürenler arasında onun da payı var. İtalyan toplumunun onu bu kadar sevmesinin nedenlerinden en önemlisi halkını bu kadar iyi tanıyıp aynayı onlara bu kadar rahat çevirmesinden sanırım. Onun,  o aynada yansıttığı kendilerini sevdiler İtalyanlar. Hiçbir riskten kaçmayan, rafine, militan bir söyleyişle İtalyan toplumunun genel ruh halini, acılarını, çıkmazlarını ironik bir dille anlattı Scola. İkinci dünya savaşı sırasında buluğ çağında olan Scola kendi içinde ve ülkesinde yaşanan sarsıntıları anlatırken özgün, rafine, bir üslup kullandı. Sinemayı ve düşünceyi estetik ilkeler çerçevesinde biraraya getirdi.

Peki, biz neden sevdik onu bu kadar? Kendi toplumunu anlatırken evrensel mesajlar veriyor olmasından mı sadece? Sahici insan hikâyeleri anlatmasından mı? En çok da kendimize sadık kalmamız gerektiğini göstermesinden mi? Bütün otoritelere en görkemli istifa mektubunu verip hayatı olduğu gibi; büyük, gösterişli metinlerin arkasına saklamadan, incelikli, sıcak, cesurca anlatmasından mı? Bizi güldürürken bile yüreğimize batan bir kıymığın canımızı ince ince yakışından mı? Bu dünyanın istenmeyen çocuklarına sıkışıp kaldıkları köşelerindeki yerlerinden çıkmaları gerektiğini gösterişinden mi? Hepsi birden…

C’eravamo tanti amati (Birbirimizi öyle çok sevmiştik ki)

Ettore Scola, 19 Ocak 2016 tarihinde Roma’da bir klinikte 84 yaşında yaşama veda etti. Lakin İtalya’nın nefesi sayılan Ettore Scola daha 70’li yıllarda çektiği “C’eravamo tanti amati” (Birbirimizi öyle çok sevmiştik ki) filmi’nden itibaren zaten ölümsüzler arasındaki yerini almıştı. Yönetmen ve senaryo yazarı Ettore Scola, 1931 yılında Trevico (Avellino)’da doğdu. Sinemaya olan merakı hukuk okumak için gittiği Roma’da başladı. Öğrencilik yıllarında mizah dergilerinde karikatürler yaptı ve desinatör olarak çalıştı. 50’lerde ‘Un americano a Roma’ (1954), ‘La grande guerra’ (1959) gibi filmlerde senaryo yazarlığı yaptı. Ruggero Maccari ile senaryo yazım çalışmalarında işbirliği yaptı. Kısa zamanda güldürü senaristi olarak üne kavuştu. Senaryo yazarı olarak Vittoria Gassman, Ugo Tagnazzi ve Alberto Sordi gibi İtalyan sineması’nın büyük isimlerinin filmlerinin başarılarında önemli bir yeri oldu.

Una Giornata Particolare/ Özel Bir Gün

17

1964’te yönetmenliğe başlayan Scola, politikadan cinselliğe kadar İtalyan toplumunun aksayan yanlarını acımasızca eleştirdi filmlerinde. “ Una Giornata Particolare/ Özel Bir Gün” de Mussolini ve Hitler’in Roma’daki buluşmaları üzerine hazırlanan törene katılmak için bütün apartman boşalmışken, kocasının güdümünde yaşayan, hayatını kocasına ve çocuklarına adamış, dört duvar arasına sıkışmış, bastırılmış bir karakter gibi görünen ( esasında içinde her an uyanmaya hazır özgür bir kadın olan), faşizme hiç sorgulamadan inanan Antonietta ve komşusu anti-faşist, eşcinsel Gabriele bu törene katılmamıştı.

18

Antonietta’nın kuşunun kafesinden kaçıp Gabriele’nin penceresine konması aslında Antonietta’nın içinde yaşadığı kafesten kurtulup özgürleşmesine neden olacak yolu açacaktı. Tesadüf eseri bir tanışmanın ardından dost olan bu iki karakter arasında geçen konuşmalarda Scola’nın varolan düzeni çok güçlü diyaloglarla nasıl irdelediğini görüyorduk. Antonietta ve Gabriele varolan toplumun içindeki yerlerini sorgulamaya başlıyorlardı ve onlarla birlikte biz izleyiciler de. Antonietta ve Gabriele’nin aralarında kurulan bağ, her şeye rağmen orada hayatın tam ortasında uyanışın, kimsenin görmediğini apaçık görmenin suç ortaklığı gibi güçlü bir bağdı. Birbirlerini öperken, birbirlerine dokunurken aşkın ve tutkunun cinsiyetinin olmayacağını, hiçbir kalıba sığmayacağını ne güzel anlatıyordu Scola. Kulakları sağır eden bir gürültünün içinde kendi seslerini bile duymayan kalabalıkta çığlık çığlığa yaşanan sessiz bir isyandı onların ki.

Ettore Scola, kariyeri boyunca 40’a yakın film çekti. Scola Una Giornata Particolare (1977), Viva Italia (1978), Le Bal (1983) ve La Famiglia (1987) Oscar’a en iyi yabancı film dalında 4 kez aday gösterildi, ancak Oscar’a sahip olamadı.

Cannes, Moskova, İtalya, Berlin’de pek çok önemli festivalde ödüller alan Ettore Scola, Özel Bir Gün (1977), Varennes Gecesi (1982), Le Bal (1983), La Famiglia (1987) ve l viaggio di Capitan Fracassa(1990), filmleriyle sinema dünyasının en önemli isimleri arasında yerini aldı. Bu ödüllerden çok daha önemlisi o halkını anlamıştı, halkı da onu.

Scola, insanı iyi tanıyan bir yönetmendi ve hayatın her daim içinde kalmış, etrafında yaşananlarla ilgili, insanların yaşadıkları acılara duyarlılığını hiç yitirmemiş biriydi. Yaşadığımız dünyanın gittiği yönden endişe duyuyordu Scola. “Biz dünyayı değiştirelim derken dünya bizi değiştirdi” diyerek bu gidişata dur diyemediğimiz için kendisi dahil hepimizi eleştirmekten geri durmuyordu yine.

Scola’nın yeri dolar mı

Scola, Marcello Mastroianni bir film setinde
Scola, Marcello Mastroianni ile bir film setinde

Ettore Scola”nın ölümünün ertesi günü derse girmeden bölümden bir iş arkadaşımla kahve içerken Scola’nın ölümünden konuşuyoruz. Ben” Scola’nın yeri dolar mı ki? “ diyorum. Barın arkasındaki genç, bir yandan kahvelerimizi yaparken söze giriyor. “Dolar hocam, bu devirde İsa’nın bile yeri dolar. ‘’ diyor. Umarım dolar. Dünya sinemasının onun gibi yönetmenlere ihtiyacı var. Bu onu unutacağımız veya daha az seveceğimiz anlamına gelmiyor elbette “Bir kez yüreğinizi açıp oturttuğunuz her kimse, sizinle birlikte gidiyor here yere.”

13-Şenay Boynudelik

 

Şenay Boynudelik

Görme(me) Biçimleri*

Seslerle görmek, kokuyla duymak ve bastonsuz yürümeyi öğrenmek.

Filmi izlediğim MUBI platformundaki bir izleyici, Polonyalı yönetmen Andrzej Jakimowski’nin, 2012 yapımı filmi “Imagine”i bu şekilde tanımlamış.

23

Filmin Tükçe adı bile aslında gerçek dünyanın engellilere bakışını net bir şekilde özetliyor, “Hayallerin Ötesinde“. Oysaki film, isminde yazanı sunuyor izleyiciye, “Hayal et”.

Portekiz’deyiz. Bir görme engelliler okulunda. İngiltere’den yeni bir hoca gelir okula, Ian. 30’lu yaşlarındadır Ian, görme engelli olmasına rağmen baston kullanmadan yürümekte; seslerden, kokulardan, titreşimlerden faydalanarak göremediği dünyayı beyninde tasarlayarak gören biri gibi yaşamını idame ettirmektedir.

http://youtu.be/0OFvlcWmJUg

Okula da bu yeni yöntemini diğer öğrencilere aktarmak üzere gelir. Önce kör olduğuna inanmaz öğrenciler. Akılları almaz bu durumu, “Bir görmeyen, bastonsuz nasıl yürüyebilir ki?

Derslerin birinde bu soruyu yöneltirler Ian’a, “Evet” der Ian, “Bir kör bastonsuz yürüyebilir, ayaklarında bir problem olmadığı sürece

Okulda odasına kapanan Ian yaşlarında bir karakter daha vardır. İnsanların kendisini hor görmesine, hayata her adım attığında “yardım edelim” zorlamasına maruz bırakmasına isyan ederek bastonunu kırıp atan, sokakla da iletişimini kesen Ian yaşlarındaki Alman Eva.

26

Ruhban okulundaki odaları da bitişiktir Ian ile Eva’nın. Eva’nın tek sosyal aktivitesi el yordamı ile penceresinin pervazına konan kuşlara yem vermektir. Eva’nın münzevi haline dair bilgileri de edinen Ian, derslerine devam ederken bir yandan da Eva’yı içine hapsolduğu kabuktan kurtarma planlarına girişir. Bükerek elde ettiği bir tel yardımı ile kendi pencere pervazında kuş adımları seslerini taklit eder, hemen peşine pencere dışına doğru silktiği örtü ile kuşların uçuş sesini betimler.

Ian’ın okulun bahçesinde verdiği derslerden okul idaresi rahatsızlık duymaktadır. Tüm öğrencileri yanına toplar Ian, “Evet, ne görüyorsunuz?” diye başlar her ders. Çocuklar seslerden ördükleri kurgu ile o an okul bahçesinde yaşananları betimler.

24

Ayak sesleri çok önemlidir seslerden örülen dünyada. Topuklu ayakkabı giyer Ian ve ayaklarını yere vura vura yürür her defasında. Sesin yarattığı titreşim önünde ne olduğuna dair fikir verir ona. Elini şıklatır, dilini damağına vurarak sesler çıkarır. Ses, onun gözü olur ve bu keşfini diğer görme engellilere öğretmek amacı ile yaşar.

Önünde engeller vardır ama. Kendi öğrencileri, Okul idaresi, Ian’ın her defasında önüne yeni setler çeken okul müdürü. Önce ona inanan ama sonra yanlış anlamalar ile Ian’ın karşısında yer alan Eva.

Görmek nedir?

Yönetmen Andrzej Jakimowski, filmi dar çerçevelerde çekmiş. İzleyici olarak bizler de tüm cepheyi görmüyoruz. Bu, izleyici için görmeyenler dünyasına yakın olmayı sağlıyor. Bahçedeki derslerde sadece Ian ve öğrencileri görüyoruz. Seslerden kurmaya çalışıyoruz biz de göremediğimiz dünyayı. Bir şıpıdık terlik sesi, kadın mı bu kişi, ne yapıyor peki, bir tabak vuruldu yere, demin cinsiyetini tahmin etmeye çalıştığımız kişi okulun kedisini süt içmeye çağırıyor. Başka bir gün biz duyduğumuz sesi öğrenciler ile birlikte çözmeye çalışırken, “Gülleri buduyor bahçıvan” diye açıklıyor Ian. Çocuklar gül tarhına gidiyor ancak ellerinin yüzlerinin çizilmesi haricinde bir şey elde edemiyorlar. Kamera bir yana kayınca bahçıvanın okulun duvarındaki asmada bulunan gülleri budadığını görüyoruz.

25

“Imagine”i izleyin derim. Çok ama çok güzel bir film. İzleyene yaşattığı keşif duygusu ise muazzam. Filme dair çok detay verdiğim zannında iseniz yanılıyorsunuz. Filmin içeriğine dair çok temel detayları aktarmadım bilerek, izlerken keyfine varabilesiniz diye.

Imagıne’i MUBI kanalı ile ilk izlediğimde aklımda hep, “Bir kör ve seslerle dünyayı görme hikayesi. Bu olsa olsa çok hayalperest bir kurgudur” düşüncesi vardı. Ama hayat bize sürekli oyunlar oynar. Filmi izledikten birkaç gün sonra Açık Radyo’nun Açık Gazete programında her Salı “Açık Bilinç” isimli köşesi olan Güven Güzeldere, seslerle görmek üzerine çalışmalar yapan bir bilim insanından ve bu çalışmaların bilim dünyasında yaratttığı heyecan dalgasından bahsediyordu.

2829

Ian’ın, kendisine en başından beri hiç inanmayan en muhalif öğrencisi Cerano’nun, “Ama bir gemiyi nasıl duyabilirim?” sorusuna verdiği yanıtta olduğu gibi, “Evet duyabilirsin. Seninle konuştuğunu hayal et. Önce hayal et, o zaman konuşur. Sen de duyarsın”

 

Imagıne
Yönetmen: Andrzej Jakimowski
Polonya 2012

* Filmi MUBI‘de seyrettim. MUBI Türkiye vizyonuna 25 Aralık’ta giren filmin bugün son günü

* Başlığı John Berger abimizin efsane kitabı, “Görme Biçimleri“ndan uyarladım

 

Felaketten çıkış için iki adım – Cuma Çiçek

Bu yazı birikimdergisi.com sitesinden alınmıştır

“Hem başkanlık hem özerklik: Uzlaşı mümkün mü?” başlıklı önceki yazıda anaakım Kürt Hareketi ile AK Parti arasında rejim değişikliği konusunda bir uzlaşı imkânını ele aldım. Temmuz ayından bu yana süregelen çatışmalarda en az 170’i sivil olmak üzere 1000’e yakın insanın yaşamına mal olan ve sivil insanların yaşam alanlarını kuşatan çatışmalar Kürt meselesinin barışçıl demokratik yollarla çözümü ve uzlaşı meselesini daha fazla tartışmamız gerektiğini gösteriyor. Bu yazıda önceki yazıdaki tartışmayı sürdürmek istiyorum.

Kürt meselesinin siyasi çözümü için yapılması gereken çok şey var. Bununla beraber, aylardır yaşadığımız felaketten çıkış için kanımca iki adım kritik öneme sahip: Anadilde eğitim ve yerel demokrasi. Bu iki adım çerçevesinde sağlanacak bir uzlaşı bugün çok uzak görülen siyasi ve demokratik bir çözümü sağlayabilir.

Anadilde eğitim

Anadilde eğitim, Kürt kültürel kimliğinin yeniden üretimi ve gelecek kuşaklara aktarımı için asgari şartları sağlayacaktır. Dünya deneyimleri, iki dil arasında kurulacak yasal eşitliğin, uzun süre baskı altında kalmış dilleri canlandırmaya yetmediğini gösterse de, anadilde eğitim hakkının tanınması Kürt meselesinin silah ve şiddet yolundan siyaset yoluna evrilmesi konusunda çok büyük bir etki yaratacaktır.

Dilsel ve kültürel haklar konusunda bu güne kadar atılan adımlar dikkate alındığında, anadilde eğitim konusunda AK Parti hükümetinin önemli bir zemine sahip olduğu söylenebilir. TRT-6, üniversitelerde açılan yaşayan diller enstitüleri, Kürt dili ve edebiyatı lisans programları, son olarak özel liselerde Türkçe/Kürtçe iki dilli eğitimin önünü açan adımlar dikkate alındığında ve bu konuda toplumun gösterdiği destek hatırlandığında, hükümetin önünde bu konuda dikkate değer bir engelin olmadığı söylenebilir.

Yerel demokrasi

Yerel ya da bölgesel ölçekte bir âdem-i merkezileşme bu konuda ikinci ön açıcı adım olacaktır. Anaakım Kürt Hareketi’nin meselenin çözümü için “demokratik özerklik”, “özyönetim” kavramlarıyla formüle ettiği çözüm modelleri, son olarak DTK’nin 14 madde olarak sunduğu bölgesel özerklik talebi, yerel ya da bölgesel ölçekte bir âdem-i merkezileşmeyle belli ölçüde karşılanabilir.

“Demokratik özerklik”, “özyönetim” kavramları, özellikle de son aylarda yaşadığımız büyük yıkım sonrası ne yazık ki kredibilitelerini Türkiye ölçeğinde büyük oranda yetirdiler. Bu konuda, Dolmabahçe açıklamasında bu kavramlar yerine “yerel demokrasi” kavramının tercih edildiği hatırlandığında, bu kavram ya da yerelleşme/âdem-i merkezileşme kavramı etrafında bir kamu yönetimi reformu ön açıcı olabilir.

Bu konuda da hükümetin önemli bir zemine sahip olduğu söylenebilir. Bu konuda hatırlamamız gereken ilk husus kuşkusuz 2004 yılında gündeme gelen kamu yönetimi reformu paketi. O dönem muhalefetin ve Cumhurbaşkanı Sezer’in karşı çıkışları sonrası gündemden düşen bu reform paketi yerel demokrasi konusunda önemli bir dayanak noktası teşkil ediyor. Nitekim DTK Eşbaşkanı ve İmralı Heyeti üyesi Hatip Dicle, Cumhuriyet gazetesine verdiği röportajda, Barış/Çözüm Süreci’nde yerel demokrasi, özerklik tartışmaları kapsamında bu reform paketinin gündeme geldiğini ifade ediyor. Özetle, AK Parti’nin yerelleşme konusunda dikkate değer bir kurumsal referansa sahip olduğu ortada.

2004 yılı sonrası AB üyelik süreci kapsamında İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflandırması sonrası sosyo-ekonomik planlama için oluşturulan 26 ikinci kademe bölge ve 12 birinci kademe bölge, âdem-i merkezileşme konusunda bir diğer önemli zemini oluşturuyor. Sosyo-ekonomik planlar için oluşturulan bu bölgeler Kürt meselesinin siyasi çözümünü kolaylaştıracak bir bölgesel âdem-i merkezileşme projesi kapsamında birtakım idari ve siyasi yetkilerle donatılabilir.

Bu konuda son olarak 2014 yerel seçimleriyle birlikte yürürlüğe giren yeni büyükşehir yasasından bahsedebiliriz. Bu yasayla birlikte mevcut 16 büyükşehir 30’a çıkarılmış, bu şehirlerde il özel idareleri ve il genel meclisleri feshedilerek, büyükşehir belediyesi meclisine dayalı tek meclisli bir yönetime geçilmiştir. Büyükşehir belediyelerinin yetki sahası şehir merkezinden il sınırlarına genişletilmiştir. Bütçe, yetki alanı gibi dikkate değer sınırlara rağmen, yeni büyükşehir düzenlemesi 30 bölgeye dayalı bir âdem-i merkezileşme projesinin zemini olabilir.

Çıkış yolu

Aslında, Türkiye’deki mevcut şartlar, aktörlerin pozisyonları dikkate alındığında, 26 ikinci kademe istatistiki bölge ve 30 büyükşehir düzenlemesinin uyumlu hale getirilmesiyle oluşturulacak 25-30 bölgeye dayalı bir âdem-i merkezileşmenin en makul seçenek olduğu söylenebilir. Özerk ya da federe bir Kürdistan bölgesi içermeyen, Türkiye ölçeğindeki bir bölgesel âdem-i merkezileşme hem Kürtleri tatmin edebilir hem de Türkleri ikna edebilir.

Bu noktada Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na konulan şerhlerin kaldırılması iyi bir başlangıç olabilir.

Yukarıda resmetmeye çalıştığım iki adım belki Kürt meselesine ideal bir çözüm sunmayabilir, bazılarını tatmin etmeyebilir. Ancak Kürt meselesinde silah ve şiddet seçeneğini ortadan kaldıracaktır.

Bu noktada, çatışma bölgelerinde yaşayan, günlerce sokağa çıkamayan, yaşam hakkı başta olmak üzere en temel haklardan mahrum kalan Kürtler başta olmak üzere bu ülkede yaşayan herkesin hem AK Parti hükümetine hem de PKK/KCK’ye sorma hakkı var: Ortada bu tür makul seçenekler varken, siyasal uzlaşının zemini varken sivil insanların evlerinin, sokaklarının, mahallelerinin, okullarının, hastanelerinin, pazarlarının, ibadethanelerinin, özetle yaşam alanlarının yerle bir olmasıyla sonuçlanan yollar niye?

Cuma Çiçek – www.birikimdergisi.comcuma çiçek

Anne ben yoğurt mayaladım!

Çok çalışıyorum! Ağır ev işçisiyim. Ofis işi 09:00-18:00 arasıydı. Şimdi? Gecem gündüzüm belli değil. Çalışırken yirmi dört saat yetmediği için şikayet ederdim. Şimdi de kendi zevk aldığım şeylerin hepsini aynı anda yapmaya çalışıp günü yetiştiremiyorum. Geç yatıyorum, epey yoruyorum kendimi, yemeğe vakit kaybı diye bakıyorum, bağışıklık sistemim çöküyor ve iki günde bir aksırıp tıksırıyorum. Annem “Çok yaşa!” demekten yorulduğu için böyle bir sistem geliştirdi:

‘Çok yaşa’sını peşinen yazdı, git-gel altına çentik atıyor.
‘Çok yaşa’sını peşinen yazdı, git-gel altına çentik atıyor.

Ev insanı olduğumdan beri, yaşam enerjim geri geldi. Aynı gün içinde yoga yapıp, kitap okuyup, elma kabuğu kurutup, yün boyayıp, defter dikip, ayraç üretebiliyorum. Tek günde birkaç işi birden tamamlayabilmek şehirde kolay olan bir şey değil biliyorsunuz. Ya da-biliyor musunuz?

Alışveriş işini devraldığımdan beri mutfakta daha fazla zaman geçiriyorum. Mesela hayatımda ilk kez yoğurt yaptım. Bayramiç-Yeniköy Çiftliği’nde yapmıştık gerçi, ama bu seferki görevde bir başımaydım! Bizim evde yoğurt yapılmazdı, ne anneannemden ne de annemden gördüm. Annem biz küçükken kendi yapmış bir dönem, sonra yoğurt makinalarına geçmiş. Ailenin yeme-içme dönüşümü konusundaki öncüsü ablam Mercan (Yurdakuler Uluengin) oldu. Anne olduktan sonra evine aldığı her tüketim malzemesinin etiketini okumaya, zararlı maddeleri mümkün olduğunca kullanmamaya, sonra da gıdasının büyük kısmını kendi üretmeye başladı. Gündönümü Çiftliği’nin üreticisi Aysun the Sütçü’ye her hafta verdiği süt siparişi listesine beni de ekleyerek sütümün teminatörü ve yoğurdu yaparken danışacağım kişi kendisi oldu.

Anne ben yoğurt mayaladım!

Üç litre sütü orta ateşte bir taşımlık kaynatarak ılınmaya bıraktım.

Ilınma ölçütü şu; serçe parmağın eklemiyle beraber 7 saniye boyunca yanmadan süt banyosu yapabiliyorsa, yoğurt mayalanmaya hazır demek. Bu aşamada, halihazırdaki yoğurttan (o da ev yapımı mümkünse) 3-4 yemek kaşığı alarak başka bir kapta, yine göz kararı birkaç kaşık ılık sütle karıştırdım. Üç litre süt için bu miktarı uygun gördüm ben, deneye yanıla bulunabilir en doğrusu. Bu ön karışımı, mayalamak için kullanılacak yoğurdun ısısını sütünkiyle dengelemek için yapıyoruz. Sonra bu karışımı alıp, ılık sütü koyduğumuz yeni kaba ekliyoruz. Bir iki karıştırdıktan sonra artık elleşmiyoruz, kabı kıpırdatmıyoruz, yoksa yoğurt sulanabiliyor. Kabı kışın battaniye gibi kalın bir şeyle, yazın çok kalın olmayan bir örtüyle örtüp, sarıp sarmalayıp 4-5 saat kendi haline bırakıyoruz.

21
Verdiğimiz mühletin sonunda duvağı açıp bakabiliriz, kıvam iyiyse gelini öpebiliriz, suluysa kalorifer yanında biraz daha bekletebiliriz.

Bu arada, süt soğurken üzerinde biriken kaymak tabakasını tahta kaşıkla alıp onu da ayrıca yiyin. Artık balla mı olur, fındıkla mı olur… Kaymak demişken, piyasadaki kaymaklı yoğurtların kaymağının, margarin eritilerek elde edildiği söyleniyor!

Püf noktaları (Özra Peker Gökçe’nin Buğday Derneği’ndeki ‘Kendin Yap’ atölyesinde aldığım notlar):

. Mayalamak için toprak kap ve tahta kaşık daha iyi.
. Sütü 8 çizerek karıştır. Amaç, dibe çöken süt proteinini havalandırarak karışımı homojenize etmek.
. Sabredemeyip sıcakken mayalarsan yoğurt sulu olur.
. Mayaladıktan sonra kabı kıpırdatma.
. Yoğurt olduktan sonra 1 saat kapağı açık dinlendir, sonra dolaba koy.

Dayanıklı beyaz eşya mı, bozulan yoğurt mu?

Prof. Yavuz Dizdar, piyasadaki bozulmak bilmeyen süt ve yoğurtlar için ‘dayanıklı beyaz eşya’ tanımını kullanıyor. Dayanıklılıkları arttırılmak üzere pastörizasyon ve UHT (Ultra High Temperature-Çok Yüksek Sıcaklık) tekniği uygulanan ürünler, mikroorganizmalardan arındırılıyor. Fakat UHT sütler ve piyasa yoğurtları kapakları açıldıktan sonra bakterilerle temas etmelerine rağmen ne hikmetse uzun süre bozulmuyorlar, bu iyiye işaret değil. Sevinmeyelim yani aldığımız şey uzun süre gidiyor diye. Üreticisine güvendiğimiz yerlerden sütü temin edip kendi yağımızla kavrulmak en iyisi.

Üstelik, kendi ürettiğiniz yoğurdu yemenin ve yedirmenin keyfi o kadar büyük ki! O sütün ılınıp ılınmadığını kontrol etmek, o yoğurdun mayalanması için saatlerce beklemek, tutacak mı tutmayacak mı diye düşünmek, bebeğin üstünü örter gibi yoğurdu sarıp sarmalamak ve sonra tadına bakmak… Hepsi emek, zaman, merak, endişe, heyecan, mutluluk…

Sadece yoğurdu değil, her hangi bir şeyi kendiniz ürettiğiniz zaman daha büyük ölçekli düşünmeye, marketten aldığınız gıdanın evinize kadar gelme sürecine kafa yormaya başlıyorsunuz.

‘Ben mi kurtaracam dünyayı?’ demeden (ki ben demiştim vaktiyle), bireysel olarak attığımız her adımın tüm dünyayı etkilediğinin bilincinde olmak, kendi mayamızı bozmamak dileğiyle…

19-Ceylan-Yurdakuler

 

 

Ceylan Yurdakuler

[FotoÖykü] Kum saati – Sevtap Ayyıldız

Bungun bir hava vardı, bir mucizenin gerçekleşmesi olanaksızdı. Ölü gömme töreninden dönen gri bulutlar tüm gökyüzünü kaplamıştı. “Uyan” sözcüğü esrarlı bir şekilde boşlukta salınıyordu. Çıt sesiyle irkildi, kafasını kaldırdı. Yaşlı bir yaprak koptu yaşamdan, ağır ağır salındı boşlukta. Yerde, diğerlerinin yanına yumuşak bir iniş yaptı. Yaprağı seyretti adam, o yaprak bile yalnız değildi. Birden içinde yaprakları ayaklarıyla çiğneyip dağıtmak, çıkan sesleri hınçla dinlemek isteği geçse de yerinden kalkmadı. Tahta bankın demir kolluğu soğuktu, yine de elini çekmedi, parmak uçlarından sol elinin ayasına, oradan koluna ve tüm vücuduna yayılan bir ürperti dolaştı.  Mevsim ne zaman değişti, en son geldiklerinde laleler vardı bahçelerde. Yakıcı damlaları daha fazla tutamadı, bilyeler gibi yuvarlandılar yanağından.

Bir kadın geçiyor önünden, koku bulutunun içinde ayakları yere basmıyor da uçuyor gibi hafif, uzaklaşıyor. Saçlarına takılı kalıyor gözleri, uzun kızıl saçlar.  Kor gibi yakardı yüreğini. Koşsa ardından, tutup kendine çevirse,  aynı gözler mi? Anlık düşüncesinden hemen pişman oluyor, sevdiği yanında, birlikte oturuyorlar ya, saatlerdir bu bankta. Bankın üzerine kazınmış yazıları birlikte okuyup güldüler ya. O gözyaşları gülmektendi, ağlamaktan değil. Kum saatine benzer bir aşk vardı orda; kalp dolu kısım, akıl boş kısımdı. Kendi aklı nerdeydi şimdi, kim bilir?

Günlerden pazar olmasına rağmen park tenhaydı. Hava soğuk, güneş bulutların arkasına saklanmış, yüzünü göstermeye hiç niyeti yok. Onun ise insan içine karışacak durumu yok, çıplak kalmış ağaçları seyredip daha da üşüyecek. Tam karşısında asırlık bir çınar ağacı var, tanığı olduğu olayları anlatsa da dinlese, o da kendi hikâyesini anlatsa, dost olsalar, gövdesinde bir yer açsa, ona sığınsa…

Ceketinin yakasını yukarı doğru kaldırdı, boğazı içten içe yanıyordu, yarın olursa eğer, yataktan hasta kalkacaktı. Yatak, evini çağrıştırdı, canı sıkıldı. Boş odalarda gezinmek, neye el atsa bir boşluk, eli hep havada kalacaktı.

İnceden inceye, fark ettirmeden yağan bir yağmur başladı. Oturduğu yerden kalkmak için işte bir neden, yağmur. “Bana kalsa kalkmazdım ya… üşürsün, hastalanırsın. Sana kıyamam. Ama istersen biraz daha kalırız. Ellerini ver. Şimdi ısıtırım onları.” Bir türlü kalkamıyor. Saçlarından gözlerine damlalar iniyor, belki de ağlıyor. Gözleri de ıslak, yüzü de, elleri de. Tüm vücuduna yayılan bir titreme, dişleri çarpıyor şimdi, sıkıyor kendini, ağzını kilitliyor. Dizlerinin titremesi bir geçse kalkacak belki, kalkamıyor, gücü yok. Az önce son kalan yaprağını da döken ağaçtan damlalar yüzüne yüzüne düşüyor, ağaç kendi yoksulluğuna mı, adama mı ağlıyor bilinmez. Adamınsa gözleri, dudağı sımsıkı kapalı, iki elini dizlerinde birleştirmiş, dizlerinin titremesini önlemeye çalışıyor. “Artık üşümüyor musun? Peki, biraz daha kalalım. Bak bir martı, ağzındaki balığı görüyor musun? Nerde deme, bak göğe. Alçaldı, üstümüzde dönüyor, elimi uzatsam kanadını tutarım, bak işte gidiyor, yükseldi, pike yapıp gitti. Seninle bir gün denizi olan bir kente gideriz, martılar çoktur orada, istediğin kadar görürsün, karabatak da vardır. Kurudum kaldım bu kentte diyorsun ya, denizkızım seni ait olduğun yere götürürüm. Biliyorum bir an önce gitmek istiyorsun, biz de bir an önce gideriz.  Sen benim elimi bırakma yeter. “Denizkızı girmiş düşünceme, ben iflah olmam.

 Kum Saati

Yağmur başladığı gibi usul usul sona erdi. Gözlerini açtı, kızarmıştı gözleri, günlerce ağlamış gibi yanıyordu. Demir kolluktan pas kokusu çarptı burnuna, ardından yeni bir başlangıca çağıran toprak kokusu. İçine çekti kokuyu, derin derin soludu. Kendi toprağı da böyle kokardı, hayalleri için terk ettiği toprağı. Şimdi o kokuya iyot kokusu süzüldü, koku çoğaldı çoğaldı, engin denizleri taşıdı ayakları dibine. “Deniz yatışmış, dalgaların sesi ninniye dönmüş, kapa gözlerini, yaslan omzuma. Görmek istediğini ben sana anlatırım.”

Hava kararmaya başladı, derin bir sessizlik çöktü parka. Kulak kabartsa yerde yürüyen karıncanın ayrılık türküsünü duyabilirdi. Çıplak kalmış ağaçlar, yuvasını şaşırmış karınca, bank ve adam bu dünyadan silinmiş, uzayda bir yerlerde kendi yazgılarına terk edilmişçesine ıssızdı. Islanmıştı, yalnızdı, yorgundu ve üşüyordu. Ama bir türlü oturduğu banktan kalkıp evine gidemiyordu. Belki bir evi de yoktu. Adımını atsa uzayın o diliminden boşluğa uçacaktı, dağılacak sonra bin parçaya ayrılacaktı.  Belki parçalanmıştı da, parçalarını toplamaya çalışıyordu. Uzaktan onu seyreden biri, saatlerce ayakuçlarına bakan bir deli derdi, bazen ağzı açılıp kapanıyor, cümleler havada asılı kalıyor, o ise cümleleri alıp yanına yığıyordu. Yanındaki boşluk kelime yığınlarıyla kaplanmıştı, ola ki başka birine, söz gelimi onu uzaktan seyreden kişiye yer yoktu. Yerinden kalkıp gidemiyordu, çünkü bütün o yığını nasıl taşıyıp götürecekti, onlar sevgiliye söylenmişti.    “Adını unuttum neydi, öğrencilerime defalarca anlattım oysa, şizofreninin bir türü. Saatlerce belki günlerce kıpırdamadan durursun, en temel ihtiyaçlarını gidermek için yakınlarına ihtiyacın vardır. Sana ihtiyacım var.”

Yarın bu banka başkaları oturacaktı, belki başka sevgililer, güzel sözler söyleyeceklerdi birbirlerine ya da kavga edeceklerdi. Ama hiç biri bilmeyecekti, o, bu bankta ilk defa tutmuştu sevdiğinin elini. İlk defa bu bankta ona sevdiğini söylemişti. Öyle çok seviyordu ki nefes alıp verişleri bile ayrı olmasın istiyordu, aynı gözlerle baksınlar hayata, aynı havayı koklasınlar, aynı şeylere dokunsunlar. Aynı rüyayı görsünler istedi, içinde yalnız ikisinin olduğu. Sevdiği yalnız onu beklesin, onu merak etsin istedi, eve kapattı. Onun iyiliği için, sokaklar tehlikeli, tekinsiz bakışlı insanlar doldurmuştu her yeri, birbirini ite kaka ilerliyor, birbirinin üzerine basıp bir yerlere gelmeye çalışıyorlardı. Vahşi ve acımasızdılar. Sevdiğini korumak istedi. Sevdiği, karısı, gönül yarası bir türlü anlamadı, gitmek için ısrar etti. Gitmek ve bir daha dönmemek. Nasıl izin verirdi, nasıl gitmesine göz yumardı? Çalışmasına gerek yoktu, az da olsa kazanıyordu, ikisine de yeter. Yeniden anlattı karanlık sokakları, dinlemedi. Öfkelendi. Zayıftı işte, kabaran öfkesini bastıramıyordu. Öfke canavarı vücudunun her hücresini ele geçirmişti ve kararlıydı, evden çıkamazdı. Kapıya uzanan ellere baktı bir an, atıldı üzerine. Sis bulutunun ardından yaptıklarını gördü, elleri o kuğu boynu sıkıyordu, kızarmıştı, sesi çıkmıyordu, yeşil gözleri korkuyla açılmış, bakışları bir noktada donmuştu, direnemedi, yere yığıldı. Adam kapının önünde öylece kalakaldı, ne çabuk olmuştu her şey. Hızlı sarılmış film gibi, geri almak istedi. Düşteydi, birazdan uyanıp yanında derin derin soluyan sevdiğini görecekti, sarılıp saçlarının kokusunu içine çekecekti. Bekledi, sis bulutu dağıldı, sevdiği yerde hareketsiz yatıyordu. Uyanmasını bekledi, o ise uyanacağı yerde beyaz teninin üzerine mor çiçeklerini savuruyordu, dokundu onlara, içi ürperdi.

Bungun bir hava vardı, bir mucizenin gerçekleşmesi olanaksızdı.    Ay bile arkadaşlık etmeyecekti bu gece sevdiğini öldüren adama. “Ay ışığı sevenleri aydınlatır,” dedi asırlık çınar, “sen kötülüğünü akıt karanlığa.” Banktaki adam duymadı çınarı, yanındaki boşluğa kelimelerini yığmakla meşguldü.

 

NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.

11- sevtap-ayyıldız

 

 

Öykü ve Fotoğraf: Sevtap Ayyıldız

[Yeşil Atasözleri] Tohumu toprağa ek, tutarsa da hoş, tutmazsa da hoş – İpek Uysal

Orhaniye İnci Narin Yerlici Ortaokulu öğrencilerinin Mayıs ayında çıkardıkları Yeşil Sözlük – Çevreci Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü‘nü tefrika halinde bölüm bölüm paylaşmaya devam ediyoruz.

Bu hafta İpek Uysal‘ın seçtiği ve uyarlama önerisinde bulunduğu atasözü ve deyimleri paylaşıyoruz.

6

Sözlüğün tamamına ise Yeşil Atasözleri linkinden ulaşabilirsiniz.

Atasözü ve Deyimler

10

  • Ağacı kurt, insanı dert yer
  • Ağaca balta vurmuşlar, sapı bendedir demiş
  • Ağaç yaprağı ile güzeldir
  • Bağa bak üzüm olsun, yemeye yüzün olsun
  • Balçığı duvara vur, tutarsa da hoş, tutmazsa da hoş
  • Paran ucuz olursa sen pahalı olursun
  • Su içene yılan bile dokunmaz

Yeşil Sözlük – Atasözü ve Deyimler 

9

  • Ağacı kurt, meyveyi insan yer
  • Meyveye bıçak vurmuşlar beni de ye demiş
  • Meyve tazeyken güzeldir
  • Bahçeye bak meyve olsun, yiyen sağlıklı olsun
  • Tohumu toprağa ek, tutarsa da hoş, tutmazsa da hoş
  • Gıdan sağlıksız olursa iyileşmen pahalı olur
  • Sağlıklı beslenene mikrop bile dokunmaz

 

[Yeşil Atasözleri-1] Komşunun iyisi insanı sebze bahçesi sahibi yapar – Dilek Yüksel

[Yeşil Atasözleri – 2] Spor yapan insan neredeyse sağlık ordadır – Naşide Özlü

[Yeşil Atasözleri – 3]Bol bol meyve sebze ye, elden ayaktan düşme – Semra Şen

[Yeşil Atasözleri – 4]Üç jelibon bir elma yerini tutmaz – Yudum Özdemir

[Yeşil Atasözleri – 5] Bir meyvenin 40 yıl hatırı vardır – Orkan Aydın

1-İpek-Uysal

 

 

 

İpek Uysal

 

Kanser olan meteorolog ve NASA astronotundan iklim değişikliği mektubu

Bir meteorolog ve NASA astronotu olan Piers J. Sellers tarafından New York Times‘da yayınlanan mektubu Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Elif Naz Çokal‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Resim: Tatsuro Kiuchi
Resim: Tatsuro Kiuchi

Ben, evre 4 pankreas kanseri olduğunu yeni öğrenmiş bir iklim bilimciyim.

Bu tanı beni enteresan bir durumda bıraktı. Profesyonel yaşamımın çoğunu, en iyi şekilde irdelenmesi onlarca yıllık geniş bir bakış açısı gerektiren iklim değişikliği üzerinde düşünerek geçirdim. Bir noktada, hatta şu an içinde bulunduğum 60 yaşımda bile, muhtemel çözümleri ve problemin en kritik dönemlerinin sona erdiğini görecek kadar yaşayacağıma emindim. Ancak bu yeni durumda kişisel görüş alanım inanılmaz derecede kısaldığından, kalan zamanımı nasıl harcayacağıma karar vermek zorundaydım. İklim değişikliği üzerinde düşünmeye devam etmek zahmete değer miydi?

Sağlığımla ilgili haberlerin derhal ilgilenmemi zorunlu kıldığı -aileyi, arkadaşları, iştekileri bilgilendirmek; bazı finansal durumları düzenlemek gibi- işleri hallettikten sonra, mutfak masamda oturup ölmeden önce yapılacaklar listemi hazırlayacak vaktim oldu.

Sıkıcı bir Ocak akşamüstünde, Everest dağındaki varlıklı turistlerle itişmekle, sadece belirli kişilere açık güzel bir plajdaki bir miktar alan için savaşmakla veya kişiyi avutmaktan öteye gidemeyen diğer şeylerle ilgili hiçbir istek duymadığımı anlamam çok kısa sürdü. Bunun yerine, gerçekten yapmak istediğim şeyin, tanıdığım ve sevdiğim insanlarla daha fazla vakit geçirmek ve bir an önce ofisime dönmek olduğunu anladım.

NASA’da çalışıyorum ve tüm Dünya sistemi üzerinde araştırmalar yapan, uzman bilim insanlarından oluşan büyük bir grubun başındayım. (Söylemem gerekir ki bu yazıda geçen fikirler bana aittir, NASA’ya değil.) Yaptığımız iklim ve hava araştırmalarında, uzay temelli gözlemler ve güçlü bilgisayar modelleri kullanılıyor. Bu modeller, gezegenin nasıl işlediğini ve atmosfere karbondioksit pompalamaya devam ettiğimizde neler olabileceğini açıklıyor. Karmaşık, titizlik isteyen, son derecede faydalı ve büyüleyici bir iş.

Geçtiğimiz yıl, şimdiye dek kaydedilmiş en sıcak yıldı. Sanıyorum gelecek nesiller geriye baktıklarında 2015’i, önemli ancak siyaset ve politikalar ile bilimin uzlaşı çabası anlamında istikrarlı olmayan bir yıl olarak görecekler. Bu yapılması inanılmaz derecede zor bir şey. Bilim tarafında, iklim değişikliğinin gerçek olduğuna ve gidişatının bizi son derece rahatsız edici bir duruma sürüklediğine dair son 15 yıldır istikrarlı bir kanıt birikimi var. Politika tarafında ise, Paris’te yapılan ve yeni sonuçlanan iklim konferansı, küresel ortalama sıcaklık artışının 2°Celsius (veya 3.6 derece Fahrenheit) düzeyinde –ki bu, endüstri öncesi dönemden yüksek bir değer- tutulması hedefini koydu.

Pek çokları bu hedefi etkisiz ve uygulanamaz olduğu gerekçesiyle alaya aldı ancak politika belirleyicilerin, sahip olduğumuz en iyi bilimsel kaynaklara uygun ve bilgisayar modellerimizin tahmin kapasitelerine dayalı bir sayıda uzlaştığı gerçeğini dikkate almak gerekiyor.

Artışı 2°Celsius düzeyinde tutabileceğimiz şüpheli ancak elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışmamız gerekiyor. Bu hedefi aştığımız senaryolarda, küresel yağış ve sıcaklık modellerinde muazzam değişimlerden, su ve besin güvenliği üzerinde çok büyük etkilerden ve ciddi deniz suyu yüksekliği artışından bahsediyoruz. Tahmini sıcaklık değeri arttıkça modelin belirsizliği artıyor ve dolayısıyla öngörülemeyen, feci olayların olabilirliği yükseliyor.

Bunların yanında, Dünya nüfusunun 2050’ye kadar şu anki yedi milyarlık düzeyinden 9,5 milyar civarına tırmanması bekleniyor. Papa Francis ve emekli subaylardan oluşan beyin takımı da bilgisayar modeli tahminleriyle kabaca aynı sonuçlara ulaştı: En kötü etkiler, hâlihazırda ciddi zorluklarla karşı karşıya olan ve değişikliklere adapte olmalarını sağlayacak imkânlara daha az sahip olan en fakir kesim üzerinde görülecek. Kendilerini dünyaya yapılan aşırı yüklenmenin masum kurbanları olarak görecekler. Geçmişe bakacak olursak, 1789 Fransız Devrimi’nin sebepleri tarihçiler için bir sır değil. Geleceğe baktığımızda ise, her anlamda artan radikalizmi ve çatışmaları ateşleyecek olan fitil, küresel ısınma ile birlikte iyice ısınabilir.

Geçtiğimiz yıl aynı zamanda “inkârın ölüm yılı” olarak görülebilir. Küresel anlamda, politika belirleyicilerin çoğu problemle başa çıkma yöntemleri konusunda bocalıyor olsa bile artık bilimsel kanıtlara ve tahminlere güveniyor. Aynı zamanda Amerikalıların çoğu –yakın zamanda Monmouth Üniversitesi tarafından yapılan kamuoyu yoklamasına göre yüzde 70’i- iklimin değiştiğine inanıyor. Belki de artık işin gerçekten zor olan kısmıyla ilgilenmeye başlayabiliriz.

İlk ve en büyük adım politika belirleyiciler tarafından atılmak zorunda. Onlar için üzülüyorum. Önemli ancak uzun vadeli bir problemle ilgili net bir duruş sergilemek, birçok kısa vadeli problemle yüz yüzeyken ve emisyonları azaltmanın küresel ekonomi alanındaki yerimize etkileriyle ilgili kaygılar ile diğer ülkelerin emisyon hedeflerine uygun davranmayacağıyla ilgili korkular söz konusuyken oldukça zor.

Bilimin bize yardım edebileceği nokta, Dünya sistemi üzerindeki değişimleri takip etmek –ki bu, NASA ile National Oceanic and Atmospheric Administration ve bunların dünyanın çeşitli yerlerindeki işbirlikçileri tarafından yürütülen bir araştırma ve gözlem işi- ve gittikçe güçlü hale gelen bilgisayar modellemelerini kullanarak, tasarlanan politikalarla şekillenecek muhtemel geleceği keşfetmek. Bu modeller, ekonomiye kısa vadeli etkiler karşısında iklime uzun vadeli etkilerin dengesi açısından hangi yaklaşımların uygulanabilir olduğuna karar vermemize yardım edecek.

Yine de en nihayetinde bizi kurtaracak olanlar mühendisler ve sanayiciler olacak. Yeni teknolojiler sağlamaları ve onları uygulama niyetinde olmaları gerekiyor. Temiz enerji üretimi, depolanması ve dağıtımı alanındaki problemleri çözme konusundaki teknik ve örgütsel zorluklar çok fazla ve birkaç on yıl içerisinde küresel ekonomide minimum aksamaya sebep olacak şekilde çözülmeleri şart. Bu, nükleer enerji, güneş enerjisi ve diğer yenilenebilir enerji kaynaklarına ciddi anlamda yönelmeyi ve taşıma sistemlerimizi mümkün mertebe elektrikle çalışır hale getirmeyi gerekli kılıyor. Bu mühendisler ve sanayiciler, gerekli teşvik ve yatırımlar sağlandığı takdirde işi tam anlamıyla becerebilir. Sadece İkinci Dünya Savaşı’nda başardıklarına bakmak yeterli: Amerikan teknoloji ve üretimi, normal şartlarda onlarca yıl alacak gelişimi gösterdi ve bize 1945 yılında, 1930’ların sonundan tamamen farklı bir dünya sundu.

Peki, geri kalanlarımız ne yapmalı? Akla iki şey geliyor. İlk olarak, değişimi kabullenmemiz gerekiyor. Bu kaçınılmaz. Etkilerini iklim değişikliği ve enerjiyi üretme ve kullanma şeklimiz üzerinde gösterecektir. İkinci olarak ise sonuçları soğukkanlılıkla karşılama konusunda hazırlıklı olmalıyız. Kimileri için bazı sonuçların (örneğin yükselen denizlerin) üstesinden gelmek zor olacak ancak pek çok kişi için daha pozitif bir tablo söz konusu. Yeni teknolojiler hayatımızı aklımıza gelmeyecek şekillerde iyileştirebilir. Zorlukların ve risklerin dikkatli bir şekilde idare edileceğini varsayarsak, şekillenmekte olan geleceğimizin bugünümüzden daha kötü olacağına inanmak için ikna edici hiçbir neden yok. Tarih, insanların zor durumlardan kurtulduğu örneklerle dolu. Kazananlar her zaman gerçekçi, faydacı ve esnek olmaya eğilimliyken kaybedenler genellikle tehdidi reddedenlerdi.

Şahsen benim hiçbir şikâyetim yok. Bu gezegende yaşadığım tecrübelerden dolayı minnettarım. Bir astronot olarak dünyanın 220 mil yukarısında uzay yürüyüşü yaptım. Uluslararası Uzay İstasyonu’nun yanında süzülürken okyanuslarda çemberler oluşturan kasırgaları, ağaçlardan yapılma göz alıcı yeşil halıdan denize doğru yolunu bulan Amazon yılanını ve gece vakti parlayan ve ışıldayan, ekvator boyunca yüzlerce mil devam eden devasa gök gürültülü fırtınaları izledim. Bu tanrısal bakış açısıyla baktığımda Dünya’nın ne kadar kırılgan ve kıymetli olduğunu gördüm. Onun geleceği için umut doluyum.

Ve sonuç olarak, yarın işe gideceğim.

Yazının İngilizce Orijinali

Yazı: Piers J. Sellers

Yeşil Gazete için Çeviri: Elif Naz Çokal

(Yeşil Gazete, New York Times)

Peru’nun gökkuşağı banliyösü ideallerine dört elle sarılıyor

Ed Vulliamy tarafından The Guardian‘da kaleme alınan ve araştırmasını Diego Olivas ve Kennek Obello‘nun yaptığı yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Berk Öktem‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Villa El Salvador'da gösteri yapan bir tiyatro grubu. Fotoğraf: Rodrigo Abd/AP
Villa El Salvador’da gösteri yapan bir tiyatro grubu. Fotoğraf: Rodrigo Abd/AP

8208 numaralı otobüs tozların arasından Void Club ve GANG$TA berber dükkanını geçerek barrio’nun (İspanyolca banliyö) merkezine doğru ilerliyor. Peru’nun başkenti Lima’dan Pan-American otoyolunun üzerindeki çöl tepelerini tırmanarak güneye doğru ilerleyen otobüsün yolcuları, barakalardan oluşan Villa El Salvador‘un yaşayanları. Bunlardan bazıları meyve dolu poşetler taşıyan kadınlar, yüzleri yanık yaşlı erkekler, bulutlu havada güneş gözlüğü takan, uzun saçlı ve şapkalı havalı bir genç…

Duvardaki bir resim barrio’nun eşsiz tarihini anlatıyor: gökkuşağının altında toplanmış bir grup insan ve altında yazan sloganları “rüyalarımızı çoğaltmak için el ele verelim”.

İlk rüya 45 yıl önce boş bir çöl arazisine bambu ve çamurdan yapılan ilk evle, başka bir deyişle verimsiz arazinin işgaliyle başlıyor. 1970’de 70.000 kişinin ölümüne sebep olan büyük Ancash depremi sonrasında evleri ve hayatları mahvolmuş, Ant Dağlarının yükseklerinden gelen geleneklerine bağlı yerlilerin kurduğu Villa El Salvador kendisini “kendi kendini yöneten şehir toplumu” olarak tanımlıyor.

Villa El Salvador’un kuruluş felsefesi İnkaca bir kelime olan “ayni“. Gazetecilik öğrencisi Diego Olivas bu felsefeyi “ortaklaşma, işbirliği, bana yardım et, ben de sana” şeklinde açıklıyor.

Önümüzdeki baharda Perulular yeni başkanlarını seçecekler, adaylar arasında iki tane eski başkanın yanı sıra Keiko Fujimori de var. Fujimori, ülkenin güncel tarihinin en ünlü siyasetçilerinden Alberto Fujimori ve Susana Higuchi’nin kızı. Bu ikisinin en önemli özelliği, İnkalar’ın sömürgeleştirilmiş toprakları olan Peru’yu Güney Amerika’nın en istekli serbest pazar kapitalizmine çevirmiş olmasıdır. Alberto Fujimori’nin 1992’deki darbesinden sonra iki gün “ortadan kaybolan” Gustavo Gorriti, aynı zamanda Peru’nun en meşhur gazetecisi, “otoriteryen kapitalizmin, Fujimorizmin geri döneceği” uyarısında bulunuyor.

Villa El Salvador ortaya çıkacakları gözlemlemek için müthiş bir bakış acısı sunuyor. Burası farklı bir yer, Peru’nun bir çeşit alternatif hali olmak üzere kurulmuş ve planlanmış. Topluluğun seçilen ilk valisi Michel Azcueta, Ant Dağlarına İspanya’dan öğretmenlik yapmak üzere gelmiş ve depremden sonra da toplulukla beraber kalmaya devam etmiş. Bunun sebebini ise “yarattığımız şeyin bir parçası olabilmek” diye açıklıyor.

Azcueta, felaketten kaçarak tozlar içinde gelen ilk 80 ailelik kafilenin inanılmaz fotoğraflarını gösteriyor. Barrio’nun nüfusu hızlıca artmış ve dağ eteğine tırmanan alçak evlerde 600.000’e ulaşmış.

Azcueta “ayni” kavramını, o dönemler Latin Amerika’da çok yaygın olan özgürleştirici teoloji bağlamında ele almıştı. Bu anlayışı, “toplumsal işbirliği” ve “mülkü Tanrı’nın kabul ederek, köylü toplumunun ilkelerini şehir ortamında tekrar kurmak” ile çerçevelemişti. Azcueta ile birlikte birkaç kişi daha projeye sempatiyle yaklaşan solcu general Juan Velasco liderliğindeki hükümetle, Azcueta’nın deyimiyle “dönemin popülist askeri hükümeti” ile, koşulları görüştüler. Barrio’nun büyümesi ve gelişmesiyle ilgili olarak Azcueta “Poca a poca (yavaş yavaş)” diyor ve ekliyor: “Kovalarla su taşıdık ama düzgün bir su kaynağına ve elektriğe diğer bütün barrio’lardan çabuk sahip olduk”. Pueblos emergentes (büyüyen halklar) olarak tanınan barrio’lar hızlıca büyüyerek Lima’dan ülkenin içlerine doğru genişledi.

Villa El Salvador’da Peru’nun ilk kadın komitesi kuruldu. Ayrıca küçük işletmelerden oluşan (tekstil, hafif makine) bir federasyon ve çocuklar ve gençler için yerel departmanlar oluşturuldu. Peru’daki fakir barrio’lar arasında, en yüksek okuma-yazma ve ikincil eğitime katılım oranlarına Villa El Salvador sahip oldu.

Ancak idealler yaşla beraber gelen gerçeklikler tarafından sınanmaktaydı. Dağ toplumuna garip gelen özel mülkiyet hakkında çok şiddetli tartışmalar yaşadıklarını belirten Azcueta “toplumsal mülkiyet içinde kişiler kendilerine ait evlere sahip olmalı mı sorusu yıllar içinde daha büyük tartışmaların da parçası oldu. Villa El Salvador bir adada değildir. Lima’nın, Peru’nun parçasıyız ve dolayısıyla Fujimori’nin benimsediği küresel neoliberalizmin de parçasıyız.”

María Elena Moyano (solda) ve Michel Azcueta. Fotoğraf: Michel Azcueta'nın müsaadesi ile
María Elena Moyano (solda) ve Michel Azcueta. Fotoğraf: Michel Azcueta’nın müsaadesi ile

İlk darbe şiddetliydi ve bunu yapanlar beklendiği gibi sağcı gruplar değil “Aydınlık Yol” adlı garip, Maoist devrimci solcu bir terör örgütüydü. Azcueta anlatıyor: “Örgüt Lima’ya girdiğinde herkesi ya kendilerinden yada Fujimori’den yana olarak ikiye ayırdılar. Biz ise onların kesinlikle tolere etmeyecekleri bir taraftaydık, etkili ve işleyen onlarınkinden farklı bir sol muhalefet ve model oluşturmuştuk. Bu yüzden 1989 başkent bombalamalarına başladılar. Hükümet hiçbir şey yapmıyordu, Maoistlerin bize saldırmaları hükümeti rahatsız etmemişti. Ardından, 1992’de burda ve Miraflores’de (orta sınıf bölgesi) büyük bombalamalar başladı. Resmi tepki ancak ve ancak bu olaylardan sonra geldi. Miraflores ile dayanışmak için barış yürüyüşü düzenledik ama onlar bizim için ‘bakın serseriler, suçlular geliyor’ şeklinde düşünüyorlardı.”

Belediye binasının duvarlarında önemli bir politik figürün hikayesi resimlerle anlatılıyor: yumruğunu kaldırmış siyah bir kadın mikrofonun önünde konuşuyor. Bu kadın, Maria Elena Moyano, davası uğruna şehit olmuş, büyük ama unutulmaya yüz tutmuş eski bir lider.

Resmin yanında duran, yerel yetkililerin yardımcısı Pedro Carmona saygıyla anlatıyor: “Toplumsal bir lider ve kadın federasyonu başkanıydı. Vaso de Leche (Bir bardak süt) adlı çocukları beslemeye yönelik bir proje yürütüyordu. Sendero Luminoso’nun (Işıldayan Yol) tehditlerine karşın liderliği bırakmadı ve devam etti.”

“Halk 1989 yılında Maria Elena’ya belediye başkan yardımcılığına aday olması için çağrı yapıyordu. Bu sırada Sendero, bombalı saldırılarına başladı ve bunun üzerine Maria onlara karşı bir barış yürüyüşü düzenledi. Sonrasında tavuk pişirme şenliğine katıldığı bir gün vurularak öldürüldü. Vurulduğunda 33 yaşındaydı ve külleri sokaklarımıza serpildi.” Bir grafiti açıklıyor: “La calle es el cielo”, sokak gökyüzüdür.

Peki böyle bir mirasa sahip Villa El Salvador farklı kimliğini, kurucu felsefesini koruyabiliyor mu? Barrio’daki diğer 38 market gibi merkezdeki büyük markette de çevre çiftliklerden gelen meyve, sebzeler hariç, Çin’den, Bangladeş’den gelen fakir dünyanın her yerinde bulunan aynı ürünler satılıyor. Üzerinde Universitario ve Alianza futbol takımlarının amblemleri olan Çin malı atkı ve havlu satan Marta yukarıdaki soruyu “Hem evet hem hayır, az çok” diye cevaplıyor ve devam ediyor: “Özel bir şey var, halk bunu hissediyor ama günlük yaşama yansımıyor. Eskiden soldu. Artık değil. Başkanlık seçimlerinde ben de sağcı partilerden birine oy vereceğim.”

Lima'nın dışındaki çölde Villa El Salvador'un kurucuları aynı zamanda 1970 And Dağları deprem felaketinden bölgeye ilk gelenler. Fotoğraf: Michel Azcueta'nın müsaadesi ile
Lima’nın dışındaki çölde Villa El Salvador’un kurucuları aynı zamanda 1970 And Dağları deprem felaketinden bölgeye ilk gelenler. Fotoğraf: Michel Azcueta’nın müsaadesi ile

“Burası da diğer her yer gibi” diyen peynir ve sarımsak satıcısı Jenifer ekliyor: “Aynı gerzekler, aynı zor hayat.”

“Herşey dönemin koşullarına göre gerçekleşti” diyor Azcueta evine döndüğümüzde. “Bunlar Latin Amerika’nın ve politik ekonominin getirdiği koşullar. Asker sosyalizminin bitişi ve ‘demokrasinin’ gelişi, ki bunun da Peru için anlamı bizim felsefemize tamamen zıt olan neoliberal politikaların uygulanmasıdır. Artık buradaki fakirlerle dünyanın diğer fakirleri arasında fark kalmadı. Villa El Salvador’un şimdiki Belediye Başkanı, aynı zamanda ülkeyi de yönetmekte olan, ortanın sağında diyebileceğimiz bir partiden. Onu seçenler ise kuruluş vizyonundan habersiz ve buna ilgisiz olarak gelen ikinci jenerasyon. Ancak hala 200 kadar folklör grubu ve kadın grupları varlığını sürdürebiliyor. Yani Villa El Salvador farklı bir yer, ama çok da değil.”

Fernando diye bir adam ısrarla “sanayi bölgesini” ziyaret etmemizi istiyor. Birçok şehirde, ruhsuz fabrikalardan oluşan bölgelerdir bunlar diye yanıtlıyorum. Yanılmışım. Villa El Salvador’un sanayi bölgesi, üzerinde mobilya atölyelerinin bulunduğu küçük sokaklardan oluşan bir labirent gibi. Cumartesi akşamları bile çekiç ve testere sesini çöl rüzgarının eşliğinde duyabilir, azimle çalışan işçileri görebilirsiniz.

Peru’nun her yerinden, hatta komşu ülkelerden bir çok insan fabrika satış fiyatlarından alışveriş yapmak için buraya geliyor.

“Ben yeni yerleşenlerdenim” diyor Ronald Atoche aletlerini bırakırken ve devam ediyor: “Ben sadece 5 yıldır buradayım ama kaynanam buranın kurucularındandı. Bütün hikayelerini dinledim ve onlara saygı duyuyorum. Sadece burada kendi işimi yapabiliyorum. Odunu Ekvator’dan alıyorum, mobilyayı tasarlıyorum, üretiyorum ve satıyorum. Ben, karım ve çocuğum hepimiz kendimizin patronuyuz, kimse için çalışmıyoruz. Buradaki herkes böyle, sadece burada.”

Azcueta’nın evinin bir sokak üstende, ilk kurulan evlere yakın bir bölgede üç genç ters takılmış şapkalarıyla bankta oturuyor. Birinin burnunun etrafında yanmış kırmızı deri görülüyor, büyük ihtimal tiner çekmekten oluşmuş. Carmona’nın dediği gibi: “Uyuşturucu var ama Kolombiya veya Meksika’daki gibi değil. Çeteler var ama gerçek organize suç örgütlerinden bahsedemeyiz, komşularımızdaki şiddet bizde yok.” Peki bu çocuklar için bu barrio’yu farklı yapan nedir diye sorunca cevap hiç duraksanmadan ve belki birazda şaşırtıcı bir şekilde geliyor: “Maria Elena Moyano. İşte bu yüzden farklıyız.”

 

Yazının İngilizce Orijinali

Yazı: Ed Vulliamy

Araştırma: Diego Olivas&Kennek Obello

Yeşil Gazete için Çeviri: Berk Öktem

(Yeşil Gazete, The Guardian)

Güneş sistemimizin Neptün büyüklüğündeki yeni gezegeni ‘Phattie’

Dünya 9’uncu gezegen heyecanını yaşıyor. ‘Phattie’, masa başında (matematikle) bulunan 2’nci gezegen olarak tarihe geçmek üzere.

California Teknoloji Enstitüsü’ndeki gökbilimciler Güneş Sistemi dışında Dünya’nın 10 katı büyüklüğünde yeni bir gezegenin varlığına dair çok güçlü veriler elde etti.

Keşif, Astronomi Profesörü Mike Brown öncülüğünde gerçekleşti. (Reuters)
Keşif, Astronomi Profesörü Mike Brown öncülüğünde gerçekleşti. (Reuters)

Gözlemsel kanıtlara henüz ulaşılamadı ancak matematiksel veriler X Gezegeni’nin -çekim denklemlerine göre- orada olması gerektiğini söylüyor.

Popular Science’ın haberine göre gözlemler çoktan başladı. Hawaii’deki Mauna Kea yanardağının tepesinde bulunan dünyanın en güçlü teleskopuyla uzaydaki her hareket takip ediliyor.

Bilim insanları, eldeki güçlü kanıtlara rağmen gezegenin bulunmasının beş ila 15 yıl arası sürebileceğini belirtiyor. Ancak beklemeye değer. Çünkü gözlemsel kanıtlar da elde edildiğinde tam 150 yıl aradan sonra ilk kez Güneş Sistemi’nde bir gezegen keşfedilmiş olacak.

Araştırmanın, 10 yıl önce Plüton’un ‘cüce gezegen’ sınıfına sokulmasıyla sonuçlanan keşifleriyle ün kazanan gökbilimci Mike Brown’un liderliğinde yürütüldüğü belirtildi.

Brown, antik dönemlerden günümüze değin Güneş Sistemi’nde iki gerçek gezegenin keşfedildiğini hatırlatarak, 9’uncu gezegenin bu bağlamda 3’üncüsü olacağını söyledi.

Dokuzuncu gezegen adayına geçici olarak ‘Phattie’ ismi verildi.

 

(Diken)