Derek Markham tarafından Tree Hugger‘da yayımlanan ve ayrıntıları POC21 etkinlik sayfasından alıntılanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Özgürel Başaran‘ın derlemesiyle sunuyoruz.
***
Bisikletraktör. Görsel: POC21
POC21, (Proof of Concept – Kavramın Kanıtı) 2015’te bir inovasyon kampı olarak başlayan uluslararası bir inovasyon topluluğu. Yeşil Zihni Sinir ya da Mucit Macideler de diyebiliriz.
Kampta, yüzün üzerinde teknisyen, tasarımcı, mühendis, bilim insanı ve bilişim uzmanı, 2015 yazında fosil yakıtsız ve atıksız bir toplum prototipi yaratmak için bir araya geldi. Amaçları yıkıcı tüketim kültürünü aşarak, açık kaynaklı ve sürdürülebilir ürünleri norm haline getirmekti. 5 hafta içinde 12 sürdürülebilir yaşam biçimi teknolojisi ve gelişmeye devam eden bir uluslararası innovatörler ve destekçilerinden oluşan bir topluluk tasarladılar.
Daha yaşanabilir bir dünyaya ulaşmak için, enerji, gıda, barınma, iletişim ve ulaşım gibi temel gereksinmeleri karşılayacak çok yönlü bir yaklaşım ve sadece büyük ölçekte değil, kişisel ölçekte de hayata geçirilebilir, ekonomik çözümler gerekiyor. Güneş enerjisinin yaygınlaşması ve düşük karbon salınımlı yeni ulaşım yöntemlerinin bulunması yönündeki arayışlar güzel ama, bu çözümlerin hepsi yukarıdan aşağıya, yani ev tipi güneş enerjisi sistemi veya elektrikli otomobiller gibi sermaye yoğun yaklaşımlar. Bu yüzden de, çoğunluğun maddi olanaklarının kısıtlılığı düşünülürse, kapsam ve etkileri bakımından sınırlı kalmaya devam edecekler. POC21 topluluğunun yaratıcıları, insanların yaşayışını etkileyecek alternatif çözümler üzerinde çalışıyor ve dağıtılmış imalat ve işbirliğine dayalı üretim yoluyla elde edilebilecek açık kaynaklı, sürdürülebilir ürünlere yoğunlaşıyorlar.
Söz konusu ürünler şu adreste yer alıyor. Çoğu düşük bir bütçeyle, geri dönüştürülmüş malzemelerle, bir ya da iki kişinin çalışmasıyla üretilebilecek durumda. Ürünlerin yapımını açıklayan şemalar ve kolaylaştırılmış yönergelere de yer veriliyor. Sitede 30 dolarlık rüzgar türbini, şehir tarımına yönelik sistemler ve taşınabilir güneş enerjisi jeneratörü gibi ürünler var. “Bisikletraktör” adlı proje küçük ve orta ölçekte sebze üreticileri için geliştirilmiş ve onun yapımı da şu sayfada anlatılıyor.
Jennifer Baker tarafından Revolution News‘te yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Cem Sabuncu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.
***
Yunanistan – Çiftçiler, emeklilik sistemi reformlarına karşı, Çarşamba günü ülke çapında çiftçiler yolları trafiğe kapatarak protesto eylemleri gerçekleştirdiler. Görsel: Revolution News
Hükümet, emeklilik bütçesinde bu yıl öngörülen 600 milyon euroluk açığı kapatmak için devlet primlerinde kesinti ve iş veren desteğinin artmasını teklif ediyor. Aynı zamanda Yunan çiftçiler, ödedikleri gelir vergisinin, ek hükümet tedbiri yüzünden, iki katına çıkması durumuyla karşı karşıyalar.
Ülke çapında yüzlerce çiftçi, traktörleriyle geniş yolları trafiğe kapattılar ve balıkçıların 48 saattir sürdürdüğü, Yunan adalarına giden feribot seferlerinin iptal edilmesine yol açan grevin ikinci gününde balıkçılara katıldılar.
Görsel: Revolution News
Tempi’ye kadar uzanan traktör konvoyuna Tesali’de yüzlerce çiftçi katıldı. Öğlen saatlerinde polisin Atina-Selanik otoyolunu trafiğe kapatması sonucu konvoy varış noktasına ulaştı ve trafik akışı alternatif yollarla sağlandı.
Yunanistan’in Bulgaristan sınırında, Promachonas yakınlarında, 750 kadar traktör sıralandı.
Thema ülke çapında gerçekleştirilen blokajları bildirdi:
Tempi, Tesalya – 1,000’den fazla traktör, ulusal otoyolunu trafiğe kapattılar ve eylemlerin Cumartesi günü öğle vakti tırmanışa geçmesi bekleniyor. Çiftçilerin yaptığı açıklamada protestoların yakın geleceğinin Başbakan Aleksis Çipras’ın atacağı adımlara bağlı olduğunu söylediler.
Lakonia, Mora Yarımadası – Bir blokaj eylemi hazırlamakta olan Doğu Mani Tarımsal Birliği (Agricultural Association of Eastern Mani), üyelerine çağrıda bulunarak sokaklara çıkmalarını ve Aigies kasabası yakınlarındaki Sparta-Gytheio ulusal otoyolunu trafiğe kapatmak için yapılacak blokaja katılmalarını istedi.
Argolis, Mora Yarımadası’nın doğusu – Siyah bayraklara bürünmüş 15 traktör ve diğer tarım taşıtları şehirde tur attılar.
Selanik, Makedonya – Sabahın erken saatlerinde Delta bölgesini 500 traktörle bloke etmiş olan çiftçiler, Çarşamba günü akşamüstü 5 civarında traktörleriyle birlikte alanı terk ettiler. Delta’dan Malkara’daki gişelere hareket eden ve yola bir barikat kuran çiftçiler, bölgede gerekli gördükleri kadar kalacaklarını açıkladılar.
Kerdilia, Seres, kuzey Yunanistan – 700’den fazla traktör ve diğer tarımsal araçlarla yola kurulan bir barikat bölgedeki trafiği çift yönlü kapattı.
Kapanan yolları gösteren harita. Kaynak: Revolution News
Makedonya’daki çiftçiler, Egnatia otoyolundaki Kerdilia kavşağını 750 traktörle süresiz olarak trafiğe kapatmakla tehdit ederken, Drama’dakiler de Exohi’deki Kokkinogeia kavşağını bloke ettiler.
Tarımsal Kalkınma ve Gıda Bakanı Vangelis Apostolou, Gümülcine’ye yaptığı bir ziyaret sırasında, kuzeydoğu Yunanistan’da, çiftçiler tarafından pusuya düşürüldü ve Rodopi Bölgesel Birimi binasında on iki saatten fazla mahsur kaldı. Bu sırada dışarıda yumurta ve taş atarak protesto eden çiftçiler hükümetin emeklilik yasasını geri çekmediği taktirde bakanı bırakmayacaklarına dair yemin ettiler. Apostolou, çevik kuvvetin olaya müdahale etmesiyle en sonunda binadan çıkmayı başardı.
One Green Planet’te yayımlanan yazı dizisinin Farm Sanctuary‘den Gene Baur tarafından kaleme alınan üçüncü bölümünü Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Nazlı Deniz Sarıyıldız‘ın çevirisiyle paylaşıyoruz.
***
OneGreenPlanet.org’un süt ve süt ürünlerinden bağımsız yaşam üzerine gelmiş geçmiş en faydalı 7 makalesi
Bu bölümde, One Green Planet’in süt ve süt ürünlerinden bağımsız bir yaşam sürmeye yardımcı olacak 10 makalesine bakacağız. Neredeyse hepimizin büyütüldüğü süt ve süt ürünlerine dayalı beslenme yerine bitkisel beslenmenin neden daha sağlıklı ve şefkatli olduğuna, hangi tür bitkisel bazlı ürünlere yönelmenin daha doğru olduğuna, sütün yerine ne koyabileceğimize dair öğrenilecek çok şey var. Eğer siz de bitkisel beslenmeye dair bu sorularla boğuşuyorsanız veya cevapları başkalarına kolayca anlatma konusunda yardıma ihtiyacınız varsa, işte size hepimizin sorularını cevaplayabilecek 7 makale.
***
Amerikan hayvan ürünleri endüstrisi,20 yıl boyunca insanlara “Süt alır mıydınız?” diye sordu. Endüstrinin büyük kitlelere ulaşan pazarlama kampanyaları ve devlet yardımlarına rağmen, bugün birçok insan “Hayır, teşekkürler” diyor. Süt tüketiminin azaldığı Amerika’da, sanayinin pazarlama kolu Süt İşletmecileri Eğitim Programı (MilkPEP), yeni bir sloganla iş başında; “Süt Hayatı”.
Fotoğraf: Farm Sanctuary tarafından çekilmiştir.
“Süt Hayatı” kampanyası, süt ürünlerini, aktif bir yaşamın yakıtı gibi göstermeyi amaçlıyor. Günlük hayatın içinde, sıradan insanların atletik ve enerji dolu fotoğraflarını “8 gram protein neye benzer?” gibi başlıklarla sunarak “Süt Hayatını” eğlenceli, aktif ve aile canlısı olarak yansıtmayı amaçlıyor. Fakat biz, mesela, havuza atlarken sütten yapılmış kanatlarla havalandırılan kız çocuğunu gördüğümüzde kendimize sormalıyız: Bir inek için “süt hayatı” ne demek?
Bu insanların güvenli ve tasasız yaşamları, biyolojik limitlerinin sınırına itilen, doğal olarak üreteceğinin on katı daha fazla süt vermeye zorlanan fabrika ineklerinin hayatları düşünüldüğüne, kapkaranlık bir hal alıyor. Mandıra inekleri, isteseler bile, özgürce koşup ortalığı keşfe çıkamazlar. İnekler doğal olarak oyuncu, meraklı ve enerji dolu varlıklardır. Ancak hayvancılık ve süt ürünleri sanayiinde onlar tutsak ve bastırılmış halde sömürülüyorlar.
Fotoğraf: Farm Sanctuary tarafından çekilmiştir.
Farm Sanctuary gibi sağlıklı ortamlarda inekler 20 yıldan fazla süre yaşayabilirler ancak bir fabrika ineğinin ömrü kısadır. Yaklaşık 4 yaşında, fabrika inekleri “tüketildi” kabul edilerek, mezbahaya gönderilirler. “Süt Hayatı”, fabrika inekleri için gerginlik, korku ve kayıptan ibarettir. Bu bir yaşam değil, olsa olsa acı bir varoluş ve erken bir ölümdür.
Süt üretimini maksimize etmek için, inekler acımasızca, hamile bırakılma, doğum, süt verme ve yeniden hamile bırakılma döngüsü içinde tutulurlar. Ben süt üretim fabrikalarında bulundum ve bebeklerin, doğumlarından sadece birkaç saat sonra annelerinden alındıklarına şahit oldum. Binlerce buzağının, anneleri süt sağma makinelerine bağlıyken, yapayalnız ve korkmuş halde tahta kutularda tutulduklarına şahit oldum. Buzağılar, aile ve arkadaşlarıyla bağ kurabilen sosyal varlıklardır fakat birçok anne inek ve buzağı, mandıralarda bir gün dahi yan yana kalamadan, birbirlerinden koparılırlar. İnek anneler, doğurdukları her bebekten koparılırlar. Dişi buzağılar, yıpranan annelerinin yerini almaları için yetiştirilirken, erkek buzağılar genellikle süt danası olarak kesilmek veya sığır olarak büyütülmek üzere satılırlar.
Fotoğraf: Farm Sanctuary tarafından çekilmiştir.
Hayvan ve süt ürünleri sanayisi acımasız ve yıkıcıdır. Ayrıca inek sütü içmek insanlar için tamamen gereksizdir. Mutilasyonlar, iltihap, büyüme hormonları kullanımı ve erkek buzağıların süt danası olarak kullanılması, yaşayan, hisseden bu varlıkları sömüren sistemin özellikleri… Biz insanların domuz sütüne, köpek veya kedi sütüne ihtiyacımız olmadığı kadar inek sütüne de ihtiyacı yoktur. İnek sütü, buzağılar içindir.
İnsanların daha az inek sütü tükettiklerini ve bitkisel sütlere yöneldiklerini gördükçe duygulanıyorum. Hindistancevizi sütü, soya sütü ve badem sütü artık süpermarketlerde çok daha yaygın. Sağlıklı gıda marketlerinde ise daha fazla çeşit bulmak mümkün; kenevir sütü, yulaf sütü, keten sütü gibi alternatifler çok besleyici olmakla beraber, insan aktivitelerinin desteklenmesinde çok etkilidirler. Örneğin soya sütü, en az inek sütü kadar protein ve inek sütünden daha fazla D vitamini ihtiva eder. Badem sütü ise inek sütünden daha fazla kalsiyum ve ancak yarısı kadar yağ içerir. Tüm bu ürünler, hem içmek hem yemek yapmak için inek sütünün yerine kullanılabilirler. Bu değişimi yapmak bugüne kadar hiç bu kadar kolay olmamıştı.
Tüketim azaldıkça, süt ürünleri sanayisi işin pazarlaması için milyonlarca dolar harcamaya devam edecek. Aynen ürünleri işe yaramaz bulunan ve istenmeyen tütün ürünleri sanayisinin yaptığı gibi, sütü ihraç edebileceği ülkeleri sömürmek adına bastıracak. Süt üreticileri aynı zamanda bitkisel sütlerde gelecek olduğunu gördüklerinden, bu alana yatırım yapmaya başladılar bile.
Ne yiyip içtiğimize dair her tercih yapışımızda, paramız ile bir oy veriyoruz.
Bitkisel bazlı süt tüketerek, doğal olmayan endüstriyel ortamlarda milyonlarca fabrika ineğinin acı çekerek, sömürülüp öldürülmesine hayır diyoruz. Anne inekleri, bebeklerinden çekip ayırmaya hayır diyoruz. Daha insancıl, sürdürülebilir zirai sistemleri destekliyoruz. Diğer bir deyişle, “Süt Hayatına” hayır deyip, “Yaşama evet” diyoruz.
***
Çevirmen Notu
Merhaba, ben vejetaryen besleniyorum. Bir vejetaryen olarak doğmadım. Hayatımın ilk 25 yılını et ve süt ürünlerinin de dâhil olduğu bir beslenme şekliyle yaşadım. Vejetaryen olmaya karar verdiğimde, birçok yerli ve yabancı kaynaktan bilgi topladım. Okuduğum birçok şey benim için çok yeniydi. Yıllarca bana söylenenlere ters düşen, kitlesel medya kanallarında, reklamlarda anlatılmayan yepyeni bir dünyayı keşfetmeye başladım. İnsanın bildiklerine, inandıklarına, alışkanlıklarına ters düşen bilgiyi sindirmesi kolay olmuyor.
Hayvancılık sektörü tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de çok büyük bir sektör ve diğer sektörlerden farklı olarak içinde birçok sektörü barındırıyor. Bu durumda gücü elinde tutan kurum ve kuruluşlar, endüstrinin bilinmeyen yüzüne dair gerçeklerin ortaya çıkmaması için çok çalışıyor.
Vejetaryen beslenemeye başladığım o dönemlerde Türkçe kaynaklar da bulmuş olsam da, yabancı kaynaklarda konunun bilimsel taraflarına değinen daha fazla yazı ve makale bulabildim. Şimdi de bu yazı serisi ile bu bilgileri, ilgilenenlere paylaşmaya başlıyoruz.
Elimizden geldiğince ve kaynaklara ulaştıkça, burada paylaşılan bilgilerin bilimsel araştırma sonuçlarını da sizlerle paylaşacağız. Makaleleri okurken bazı kısımların linklerinin eklendiğini göreceksiniz (tıklanabilir kelimeler). Önerimiz, sadece burada yazılanlarla sınırlı kalmamanız ve öğrenmek istediğiniz alanlarla ilgili (özellikle süt ve protein konusunda) kendi araştırmanızı yapmanız ve olabildiğince farklı bilimsel kaynağa ulaşmanızdır.
Bu seri boyunca paylaşacağımız konu başlıkları:
1. Inek sütüyle ilgili inanmamanız gereken, sağlığa dair 5 iddia
2. Kazein (memeli süt proteini) ve sağlığınız arasındaki rahatsız edici bağlantı nedir?
3. ‘Süt Hayatı’ çiftlik inekleri için hiç de hayat değil!
4. Hayvan endüstrisi ineklerin hayatını nasıl kısalttı?
5. Süt ile dolu bir hayat? Peki ya yok ettikleri; hayvan endüstrisi ve çevre arasındaki yok eden ilişki
6. Süt ürünlerini hayatınızdan çıkarmanız için 10 iyi neden
7. Kalsiyumun önemi ve süt ürünleri olmadan ihtiyacınız olan kalsiyuma ulaşma yolları
Geçtiğimiz ay Ant Dağları’nın tepelerinde yer alan tuzlu su gölü Poopo, tamamiyle haritadan silindi. 1990’larda göl en azından 2000 km2 alanda su tutuyordu. Zaman zaman su seviyesi kuraklığa ya da dönemlik iklim koşullarına göre değişse de, uzun sürmezdi. İklim değişikliği sebebiyle senelerce yağmur yağmamasına bağlı olarak göl yavaş yavaş küçülmeye devam etti.
Haberin devamı için burayı tıklayınız.
Popoo göl yatağı üzerinde görünen balıkçı botları. Bolivya’nın Titicaca’dan sonraki en büyük ikinci eski gölü tamamen kurudu.Fotoğraf: REUTERS/David MercadoUrus etnik grubundan olan Balıkçı Rene Valero, botunun üstünde kurumuş göl yatağının üzerinde görünüyor. Yerli aileler, geçimlerinin büyük bir kısmını kaybetmiş olarak, göç etmeye zorlanıyor. Fotoğraf: REUTERS/David MercadoBir kuşun cansız bedeni Popoo göl yatağında. Suyun çekilmesiyle, milyonlarca canlı öldü. Fotoğraf: REUTERS/David MercadoBalılçıların botları kurumuş Popoo göl yatağında görülüyor.Kurumuş Popoo gölü yatağı üzerinde görülen bir bot ve balıkçı ağları.Kurumuş Popoo gölü yatağı üzerinde görülen ölü kuş bedenleri.Kurumuş Popoo gölü yatağı üzerinde yürüyen bir adam.Kurumuş Popoo gölü yatağı üzerinde araba tekeri izleri.Bir balıkçının botu kurumuş Popoo gölü yatağı üzerinde görülüyor.Kurumuş Popoo gölü yatağına saplanmış ölü balık bedenleri.Balıkçı Valerio Huanca kurumuş Popoo gölü yatağı üzerinde bir botun yanında duruyor.Bir kuşun ölü bedeni kurumuş Popoo gölü yatağı üzerinde.
Geçtiğimiz ay Ant Dağları’nın tepelerinde yer alan tuzlu su gölü Poopo, tamamiyle haritadan silindi.1990’larda göl en azından 2000 km2 alanda su tutuyordu. Zaman zaman su seviyesi kuraklığa ya da dönemlik iklim koşullarına göre değişse de, uzun sürmezdi. İklim değişikliği sebebiyle senelerce yağmur yağmamasına bağlı olarak göl yavaş yavaş küçülmeye devam etti.
Fotoğraf: inhabitat
Daha geçen sonbaharda gölde hala su vardı ama son darbeyi bu senenin canavar El Nino’su vurmuş gibi görünüyor. Bu hava modeli ABD’nin bazı bölgelerine çok fazla yağışa sebep olurken, Bolivya’da tam tersi bir etkisi oldu, normalden çok daha az yağış düşmesine neden oldu. Seneler önce, daha el Nino on senede bir görülen bir olayken, bu bir sorun yaratmıyordu. Ama iklim değişikliği döngüyü hızlandırdı. El Nino’nun her üç senede bir vurmaya başlamasıyla, göl kendini bir önceki kuraklıktan toparlamaya yetecek süre bulamadı.
Durumun yerel yaban hayatına ve gölü çevreleyen canlılar topluluğuna olan etkisi yıkıcı olmaktan da öte. 2014’ün sonundan beri, milyonlarca balık ile gölü ev edinmiş tahmini 500 kuş öldü. Kriz o denli büyük ki alan Bolivyalı kanun koyucular tarafından felaket bölgesi ilan edildi.
Doğal olarak, bu kadar balığın ölmesi, yaşamını bu gölden sağlayan balıkçılar açısından da yıkıcı. Aynı zamanda, gölden su kullanan yerel maden şirketleri açısından da durum zorlaşıyor. Yerel sivil toplum örgütleri bu durum karşısından yaşanan etkinin azalmasına yardım etmek için kuyular inşa edip yöre halkının başka işlere geçmesine yardım etse de, topluluğun üçte ikisi çoktan toplanıp başka bir yere taşınmaya karar vermiş.
Video: Devrilmiş balıkçı botları ve kurumuş ölü bedenler parlayan güneşin altında eskiden Bolivya’nın Popoo Gölü’nün olduğu yerde yatıyor. Ülkenin ikinci en büyük gölünün geçtiğimiz ay tamamen buharlaştığı ilan edildi ve uzmanlara göre bu iklim değişikliğinin bir etkisi. Bir balıkçı işsiz kaldığını ve binlerce insanında geçim kaynaklarını kaybettiklerini söylüyor. Kaynak: The Guardian
ABD’nin başkenti Washington DC’deki Beyaz Ev önünde barış nöbeti tutan savaş karşıtı aktivist Concepcion Picciotto (Conchita) önceki gün 80 yaşında hayata veda etti.
Picciotto ve Thomas tarafından başlatılan ve dünyanın en uzun süreli barış eylemi olarak bilinen Beyaz Ev önündeki barış nöbeti 1981’den bu yana devam ediyordu.
Eylem, 3 Haziran 1981’de New Yorklu eski bir kamyon şoförü olan nükleer karşıtı aktivist William Thomas tarafından nükleer savaşa ve silahlanmaya karşı bir protesto olarak başlatıldı. Concepcion Picciotto, Thomas’a Ağustos 1981’e katıldı. İkili zaman zaman aralarına katılan başka aktivistlerin de desteğiyle Thomas’ın öldüğü 2009 yılına kadar nöbeti 27 yıl birlikte sürdürdüler. Thomas’ın ölümünden sonra Conchita nöbete tek başına devam ediyordu.
2014 yılında yaptığı bir konuşmada Concepcion Picciotto şunları söylemişti:
Beyaz Ev önündeki barış nöbeti çadırı
“1981’den beri Beyaz Ev’in önünde barış nöbetini sürdürüyorum, 31 ya da 32 yıl yapar. 1981’den beri iki kişi yapıyorduk. Kapının hemen önünde duruyorduk. Ama ortağım Thomas birkaç yıl önce öldü. Polis tarafından, askerler tarafından defalarca dövüldük, gazlandık, çok kez gözaltına alındık, ayrıca kar, yağmur…”
Thomas ve Conchita 1985 yılından bir eylem fotoğrafında
ABD’ye 18 yaşında İspanya’dan göç eden Concepcion Picciotto’nun Pazartesi günü Washington, D.C.’de evsiz kadınların kaldığı bir tesiste öldüğü bildirildi. Picciotto’nun ölüm nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte aktivistin bir süre önce düşerek bir kaza geçirdiği belirtiliyor.
Picciotto Michael Moore’un 2004 filmi Fahrenheit 9/11‘de de yer almıştı. Destekçileri tarafından 1601 Pennsylvania Avenue adıyla bilinen eylem ABD tarihinin en uzun ömürlü politik aktivizmi olarak adlandırılıyor.
Barış hareketinin tanınmış şahsiyetlerinden Prof Dr. Andreas Buro vefat etti. Almanya’nın son 60 yılı boyunca, toplumsal gelişmelere ve bilhassa militarizm ve savaş konusundaki tartışmalara damgasını vuran, Batı Avrupa’daki barış hareketinin en tanınmış şahsiyetlerinden, siyasal bilimci Prof. Dr. Andreas Buro, 19 Ocak 2016’da 87 yaşında vefat etti.
Buro, geçen yüzyılın ikinci yarısında önemli izler bırakan ve Paskalya Yürüyüşleri olarak bilinen, İngiltere’den başlayıp Batı Avrupa ülkelerine yayılan Barış Yürüyüşlerinin kurucularından birisiydi. Türkiye’de Kürt sorununun siyasi çözümü için Diyalog Grubu’nun da kurucularından olan Andreas Buro, 1950’li yıllarda nükleer silahlanmaya karşı ‘Nükleer Ölüme Karşı Mücadele’ kampanyasında ve Batı Almanya ordusu olan Federal Ordu’nun nükleer silahlanmasına karşı çıkan kampanyada da çalışmıştı.
Andreas Buro, 1960’ların sonlarından itibaren İnsan Hakları ve Yurttaş Hakları Hareketinde önemli rol oynadı. Temel Haklar ve Demokrasi Komitesi ile Sosyalist Büronun kurucularındandı. 1980’lerden itibaren Frankfurt Goethe Üniversitesi’nde uluslararası siyaset dalında öğretim görevlisi olarak çalıştı.
Askeri yaklaşımlara gerçekçi alternatifler sunabilen, çatışmalara sivil çözüm yahut sivil yolla çatışma/kriz çözümü (Zivile Konfliktbearbeıtung) konseptlerinin geliştirilmesinde büyük emeği geçti. 2006 yılından itibaren Barış İçin Kooperasyon çatı örgütü ile işbirliği içerisinde izleme dosyaları yayınladı. Barış İçin Kooperasyon, Almanya barış hareketindeki 50’den fazla örgütlenmenin bir araya gelmesi ile oluşan bir çatı örgütüdür. İzleme dosyalarında bazı uluslararası sorunlar ve çatışmalarda somut olarak, üzerinde iyi çalışılmış sivil çözüm önerileri yer almıştır. Geriye biraktığı iyimser mirası ömrünün son günlerinde “Savaş mantığını sorgulayan barış mantığı” başlıklı yazısında şöyle tanımlıyordu:
“Brecht’in Moldau Nehri şarkısındaki bir mısrayı hatırlıyorum: ‘Büyük hep büyük kalmıyor ve küçük de küçük kalmıyor.’ İçinde bulunduğumuz durum belki böyle bir durum. Dünyanın çok yerinde savaşa ve şiddete karşı sivil çatışma çözümleri eğitim yerleri kuruluyor ve burada eğitim almış olan insanlar çatışmaların şiddetsiz çözümünde başarı ile iş görüyorlar. Savaşı kazanma şansı olmadığını gören kimi çatışan taraflar barış görüşmelerine razı oluyorlar ve sivil çatışma çözümlerinin ne kadar başarılı olabileceğini yaşıyorlar. Sosyal hareketler birbirlerinden bu sivil çatışma çözümleri metodunun kendi çalışmalarında da yardımcı olduğunu görüyorlar. İlginç bir şekilde kimi askerlerin kafalarında yaptıklarının anlamlı olup olmadığı konusunda şüpheler oluşmaya başlıyor. Birçok insan savaş mantığının haklılığını sorgulayan bir barış mantığından söz ediyor. Yeni yönelimler ve yeni düşünce tarzlarının çıktığı büyük bir süreç gözlemliyoruz: Bu süreç cesaret verici, heyecan verici, azimli ve çoğulcu.”
1985 Nobel Barış Ödülü sahibi Nükleer Savaşın Önlenmesi İçin Hekimler Birliği’nin (IPPNW) Danışma kurulu üyesi olan Andreas Buro, IPPNW nin “Barış için hekimlerin reçetesi: Savaşı Önlemek” başlıklı 2015 sonbaharında yapılan kongresinde yaptığı konuşma halka açık son konuşması oldu.
Andreas Buro, hayranlık uyandıran enerjisi, açık ve net bakışı ve yaratıcılığı ile Barış İçin Kooperasyon’a ve Barış Kooperatifleri Network’una büyük destek vermişti. Barış için çalışmayı, savaşları engellemeyi hayatının amacı yapmıştı. Barış Hareketi, egemen iktidar politikalarına karşı cesurca ortaya atılan ve her zaman barışçıl çıkış yolları görebilen bu büyük yol arkadaşını kaybetti.
İsrail Savunma Bakanı Moşe Yaalon, Türkiye’yi IŞİD’i finanse etmekle suçladı.
İsrail Savunma Bakanı Moşe Yaalon, IŞİD’in uzun süre Türk parasıyla finanse edildiğini öne sürdü.
Atina’da Yunan meslektaşı Panos Kammenos ile görüşmesinin ardından gazetecilerin sorularını yanıtlayan Yaalon, “Terörizmle savaşta herhangi bir işbirliği içinde yer alıp almama kararı Türkiye’ye, Türk hükümetine, Türk yönetimine bağlıdır. Ama bu şimdiye kadar söz konusu olmamıştır” dedi.
İsrail Savunma Bakanı, “Bildiğiniz üzere IŞİD çok, çok uzun bir süre petrol karşılığı Türk parasından yararlanmıştır. Umarım buna son verilecektir” diye konuştu.
İsrail siyasetinin şahin kanadından bir isim olan eski genelkurmay başkanı Moşe Yaalon, geçen hafta da “IŞİD’i İran’a yeğlerim” açıklamasıyla dikkat çekmişti.
Sizce bu kadar erkeğin hemen her gün kadınlara, çocuklara, LGBTİ’lere cinsel saldırıda bulunması tesadüf olabilir mi? Bu tecavüz eden erkeklerin tümünün “hasta” olduğu iddia edilebilir mi?
Bağdat Caddesi’nde bir üniversite öğrencisinin cinsel saldırıya uğraması, olayın geçtiği mekan itibariyle gündeme oturdu. Hepimiz farkındayız ki benzer bir tecavüz vakası Zeytinburnu’nda yaşansa bu kadar konuşulmayacaktı. Halbuki biz kadınlar yer, zaman ve mekan fark etmeksizin her gün şiddet tehdidi altında yaşıyoruz. Bu nedenle bizim için bir saldırının diğerinden farkı yok. Ancak bazıları için var belli ki.
Tecavüz haberinin ardından Twitter’da bir adam bir anket yaptı. Memlekette demokrasi var, herkes hala istediği anketi yapabiliyor.
Bu adam o ankette şöyle sordu: “19 yaşındaki bir ‘kız’ gece 03.00’te Bağdat Caddesi’nde ne tür bir eğlenceden dönebilir?”
Anket şıklarını buraya yazmıyorum, merak eden bakabilir. Ben de bu çok anlamlı ankete karşılık vermek adına bir mini anket düzenledim. Zanlının profili nedeniyle, “34 yaşındaki evli ve 2 çocuklu bir ‘erkek’ gece 3’te Bağdat Caddesi’nde neden cinsel saldırıda bulunur” sorusunu yönelttim. Seçenekleri de üç tane, şu şekilde yazdım:
“Erkek” olduğundan
“Errkek” olduğundan
“Errrkek” olduğundan
En son baktığımda son seçenek önde gidiyordu. Tahmin edersiniz ki birbirinden ilginç yanıtlar geldi. Bir kısmını şöyle sıralayabilirim:
“Namussuz olduğundan”
“Şerefsiz, haysiyetsiz olduğundan”
“Klinik ruhsal sorunları olduğundan”
“Pislik olduğundan”
“Sapık olduğundan”
“Adi olduğundan”
“Orospu çocuğu olduğundan”
Bir tane cevap beni benden aldı: “Sen gibi feministlere tepki olsun diye olabilir! Yaklaşım böyle olduğu sürece çözüm bulmak mümkün değil.”
Bunu yazan arkadaş tecavüz eden erkeklere bulunacak çözümün kadınların tavrından geçtiğine inanıyordu. Ben de ona güldüm geçtim.
Bir diğeri tecavüz eden erkeği “kötü anne” örneği üzerinden tanımlayarak, “Çocuğuna işkence eden anne ile aynı şey” dedi.
Bir başka Twitter kullanıcısı tarafından erkeklik vurgusu nedeniyle “nefret söylemi” yapmakla suçlandım.
Bir diğer kullanıcı ise “Cinsiyetçiliğe neden cinsiyetçilikle karşılık veriliyor” diye sordu.
Aynı anda hem cinsiyetçi hem de nefret dolu bir kadın oldum.
Dilimizde tüy bitti anlatmaktan ama bir kez daha söyleyelim:
Hayır, zannettiğiniz gibi her tecavüzcü sapık değil.
Hayır, zannettiğiniz gibi her tecavüzcü ruh hastası da değil.
Cinsel saldırıda bulunan erkekler arasında ruh sağlığı bozuk olanlar olabilir. Ancak hastalıktan daha büyük bir sorun, kötü huylu bir tümör duruyor karşımızda: Erkeklik.
Erkeklik neydi peki?
Erkeklik tam da bir tecavüzcüyü “orospu çocuğu” olarak tanımlayabilmekti.
Kadını aşağılama hakkını kendinde görebilmek, bu hakka doğuştan sahip olduğuna inanmak demekti.
Kadını ve dahi kendi gibi “erkek” olmayanı aşağılamanın türlü yolu var.
Tecavüz bu yolların içindeki en ağır işkence yöntemi.
Bu kokuşmuş, erkek egemen düzende “tuttuğunu kopartabildiğini” göstermek isteyen bir adamın kendini ispat çabası.
Bu “kadını aşağılamayı kendinde hak görme” mevzu, öyle “sapıklık” mefhumu ile açıklanabilecek bir durum değil.
Yani sizce bu kadar erkeğin hemen her gün kadınlara, çocuklara, LGBTİ’lere cinsel saldırıda bulunması tesadüf olabilir mi?
Bu tecavüz eden erkeklerin tümünün “hasta” olduğu iddia edilebilir mi?
Evet, tecavüz kültürü bir hastalıktan besleniyor ama ruhsal bir bozukluktan değil: Erkeklik hastalığından.
Bu hastalığın önüne geçmek için mücadele etmek gerekiyor, kadınların yıllardır mücadele ettiği gibi.
Diyarbakır’ın Sur ilçesinde devlet saldırılarını yerinde görmek için yaklaşık 100 kişi ile Diyarbakır’a gelen CHP heyeti, bölgede yaşananları değerlendirdi.
Gözlemlerini aktaran CHP İstanbul Milletvekili Selina Doğan, bölgede savaş hukukunun dahi uygulanmadığını vurgulayarak, bölgede yaşanan ihlalleri daha yüksek sesle dile getireceklerini belirtti. İnsanların artık Türkiye’ye olan aidiyet bağlarının koptuğu bir noktada olduklarının altını çizen Doğan, bu bağın daha fazla kopmaması için partilerin bir an önce harekete geçmesi gerektiğini söyledi. Bunun sadece bölgedeki halkın zararına değil, Türkiye’de yaşayan tüm kesimlerin zararına olacağını ve artık demokratik taleplerin tartışılması gerektiğine işaret eden Doğan, “Demokratik kurumları işler hale getirecek, insanların kültürel haklarının korunmasını sağlayacak, ifade özgürlüğünün önünü açacak, ana dilde eğitime erişim hakkının önünü açacak her türlü yasal düzenleme konusunda CHP tartışmaya desteğini sunmaya hazırdır” dedi.
CHP Maltepe İlçe Başkanı Zeynep Babacan ise ana akım medya tarafından bölgeye yönelik gerçeği yansıtmayan haberlerin servis edildiğine dikkat çekti. Bu nedenle bölgeye yönelik batı illerinde oluşan algının kırılması için görev üstlendiklerini ve bu çerçevede yaşananları yerinde görmek için Diyarbakır’a geldiklerini ifade eden Babacan, “Burada devletin halka çok yanlış uygulamaları var. Mutlaka buna bir çözüm olması gerekir. Parlamentoda Kürt halkının sorunlarının çözüme kavuşturulması gerekiyor. Halkın yaşadıkları çok büyük acılar var. Bu acıları sona erdirmek gerekiyor” dedi.
Diyarbakır’a gelen heyet içerisinde bulunan CHP Eyüp İlçe Başkanı Sinan Akçiçek bölgedeki savaşın nedeninin Sarayın başkanlık isteğinden kaynaklandığını ifade etti. Sivil halka karşı katliamlar yapıldığına vurgu yapan Akçiçek, “Bu sürece sessiz kalmayacağız. Burada yaşanan katliamlara ve acılara karşı sol bir vicdanla bakarak sorununun çözülmesi için bir an önce ne yapılması gerekiyorsa yapacağız. Bütün siyasilerin bu süreçte elini taşın altına koyup çözmesi gerekiyor” dedi.
Avrupa Birliği’nin yerel yönetim ve özerklik şartını savunduklarını ifade eden Akçiçek, “Yerel yönetimler, özerklikler şartının muhakkak hayata geçmesi gerekiyor. Bu sadece bölge için değil Türkiye’deki bütün belediyelerde uygulanması gereken bir şart. Bunun bir an önce hayata geçmesini istiyoruz. Bu olursa sorunların çözüleceğine inanıyoruz” diye konuştu.