Danimarka parlamentosu, ülkeye gelen sığınmacı sayısını azaltmak için caydırıcı önlemler içeren yasa paketini büyük çoğunlukla onayladı.
Danimarka parlamentosunda tartışmalı iltica reformu, milletvekillerinin büyük çoğunluğunun oyları ile kabul edildi. Dört saatlik tartışmaların ardından yapılan oylamada İktidardaki merkez sağ Danimarka Liberal Partisi (Venstre) tarafından hazırlanan tasarıya mecliste bulunan 109 milletvekilinden 81’i ‚evet‘, 27’si ‚hayır‘ oyu kullandı, bir milletvekili çekimser kaldı.
Danimarka Meclisi, sığınmacıların ziynet eşyaları ve paralarına el konulması ve aile birleşimi için başvurusu süresinin 3 yıla çıkarılmasını öngören yasa tasarını kabul etti. Yasayla beraber, sığınmacıların 10 bin krondan (4 bin 400 lira) fazla nakit parasına el konulacak. Ayrıca, toplam değeri 10 bin kronu geçen mücevher, saat, bilgisayar ve telefon gibi eşyalar da sığınmacılardan alınacak. Nişan, evlilik yüzükleri ile manevi değeri bulunan mücevherler ise kapsam dışında olacak.
Bu eşyalar açık artırma ile satılarak sığınmacıların kalış, eğitim ve sağlık masraflarını karşılamada kullanılacak. Sığınmacılar yanlarında ne kadar para olduğunu söylemek zorunda bırakılırken, polise de sığınma başvurusu yapanların üstlerini ve çantalarını arama yetkisi verilecek. Yasa, şubat ayında yürürlüğe girecek.
Danimarka hükümeti, yasanın sığınmacıların kalış masraflarını karşılamak için gerekli olduğunu savunuyor. Yasanın ayrımcılık içermediğini öne süren hükümet, uygulamayla sığınmacıların, devlet yardımlarından yararlanmak için bazı eşyalarını satmak zorunda kalan işsiz Danimarka vatandaşlarıyla aynı duruma getirildiğini kaydediyor.
Kabul edilen tasarı, Nazi Almanyası’nın 2. Dünya Savaşı sırasındaki Yahudilere dönük uygulamalarına benzetilerek eleştiriliyor. Avrupa Parlamentosu (AP) üyelerinin karşı çıktığı yasa ile ilgili olarak BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) de endişesini dile getirdi. BMMYK Sözcüsü Adrian Edwards, yasanın dayanışma gereken bir zamanda sosyal yardımlarda kesinti ve aile birleşimlerine kısıtlama getirme gibi birçok uygulamayı getirdiğini söyledi.
Yasa, hükümetin sığınmacıların Danimarka’ya gelmesini engellemek için aldığı önlemlerden biri olarak görülüyor. Danimarka daha önce sığınmacı statüsü verdiği kişilere devlet yardımlarını kısmış ve Lübnan gazetelerine verdiği ilanda da sığınmacılara “gelmeyin” mesajı vermişti.
Ülkede iki hafta önce, yürümek zorunda kalan sığınmacıları arabasına alarak yardım ettiği için bir Danimarka vatandaşına para cezası verilmişti. Randers kenti belediye meclisi de, kreş ve okulların kafeteryalarında domuz servis edilmesini zorunlu kılarken, bu adım sığınmacı ve İslam karşıtı başka bir uygulama olarak değerlendirilmişti.
Yasa, Kraliçe II. Margrethe‘nin imzalamasının ardından tahminen şubat ayı başında yürürlüğe girecek.
Almanya’da da sığınmacılar İltica Yasası uyarınca devletten sosyal yardım almadan önce varlıklarını ibraz etmek zorundalar. Sığınmacıların valizlerinin aranıp aranmayacağı, ya da para veya değerli eşyalarının ne kadarını ellerinde tutabilecekleri, eyaletlerin yetki alanına giriyor.
Olga Khazan tarafından The Atlantic‘de kaleme alınan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Ceren Demirci‘nin çevirisiyle sunuyoruz.
***
Editör Notu: Brezilya’daki yemek, kültür ve yaşam üzerine olan bu eğlenceli yazıyı var olduğumuz, kök saldığımız coğrafyanın tohumuna, toprağına, suyuna göre yorumlamak faydalı olacaktır.
***
Brezilya devrimci birkaç basit kural çevresinde bir beslenme stratejisi geliştirdi: Yemek ye. Genellikle kendi ülkene ait olan bitkileri ye ve kesinlikle aşırı işlenmiş gıdaları değil.
Bela Gil, televizyonda Brezilya’nın en popüler yemek programlarından, şimdilerde 5. sezonu çekilen Bela Cozinha’nın sunucusu. Amaç Brezilya klasiklerini havalı, sağlıklı bir şekilde uyarlamak.
Programın bir bölümünde Gil, tadı yer fıstığını andıran baru fıstığı kullanarak, proteinle dolu kurabiyeler pişiriyor. Baru, Brezilya’ya özgü bir fıstık olmasına rağmen Gil’in izleyicileri bunun ya ne olduğunu bilmiyorlardı ya da marketlerde aradıklarında bulamadılar.
Gil’in anlattığına göre bazıları, “Ben daha once bu malzemeleri hiç görmedim. Bu kadın deli.” dediler.
Gil’e sorarsanız, ülkeye özgü yiyeceklere dair yaygın olan bilgisizlik, ülkenin daha genel beslenme problemleriyle ilgili önemli şeylere işaret ediyor. Gil’in misyonun bir parçası da ara sıra ülkedeki sağlık yetkilileriyle görüşmek. Onlarla ortak güttükleri bir amaç var: Genç Brezilyalıların büyüklerinin bildiği geleneksel yemeklerden yemelerini sağlamak. Bu da yerel malzemelerle daha yavaş pişirilmiş aile yemekleri ve daha az cips ve soda anlamına geliyor.
“Hazır eriştelerin geleneksel olma ihtimalleri kesinlikle yok.”
“Genellikle geleneksel yemek, ev yemeği, taze yemek anlamına gelir.” diye anlattı bize Gil, Rio’nun denize nazır zengin mahallelerinden biri olan Gavea’daki apartmanındayken. (Kendisi aynı zamanda Brezilya’nın tarihsel önemi olan müzisyenlerinden Gilberto Gil’ın kızı. Zaten evinin rafları da onun plaklarıyla dolu.) “Hazır eriştelerin geleneksel olma ihtimalleri kesinlikle yok. Ben büyürken evde hep hakiki yemek yenirdi: Pilav, fasulye ve sebze.”
Tıpkı bir çok orta gelirli ülke gibi, son birkaç on yılda Brezilya, beslenme yetersizliğinden çekerken, son zamanlarda obezite salgını başladı. Bugün Brezilyalıların çoğu kilolu ve yaklaşık 7 kişiden 1’i obez. Amerika ve hatta Meksika ile karşılaştırıldığında bu oran az da olsa, OECD’ye göre Avrupa ülkelerinin çoğundan daha fazla. Raporlara göre Brezilya’nın 2014’te ev sahipliği yaptığı Dünya Kupası’nda, kiloluları ağırlayabilmek için stadyuma fazladan 4,750 ekstra geniş koltuk inşa edildi. Yeni orta sınıf Brezilyalılar çocuklarına, kendileri çocukken sahip olamadıkları abur cuburları ve gazlı içecekleri almak istiyorlar. Düşük gelirliler arasında hakim olan eğitimsizlik ve uzun çalışma saatleri abur cubur piyasasına olan ilgiyi arttırıyor.
Brezilya hükümetinin bu duruma getirdiği çözüm ise bu sene yayımlanan yenilikçi bir yemek rehberi. Bu rehber makro besin ölçümleri ya da besin piramitleri yerine daha “Pollan-esk”* bir plan sunuyor: Çoğunlukla Brezilya’da yüzyıllardan beri üretilen yiyeceklerden yapılan yemekleri başka insanlarla birlikte yemek.
Yemek rehberi tarafından önerildiği üzere, sağlıklı bir öğle yemeği. (Brezilya Sağlık Bakanlığı)
Bu rehberdeki mantık, basit kuralların protein ve yağ gramaj hesaplarından daha rahat anlaşılır olması. Rehbere göre sağlıklı bir kahvaltı, sütlü kahve, manyok keki, peynir ve papaya içerebilir. Öğle yemeği içinse bol keseden pilav, fasulye ve sotelenmiş sebzeler önerilebilir. Akşam yemeği yine pilav, fasulye, tavuk ve tatlı olarak da acai meyvesi olabilir. Tıpkı Brezilya’daki annelerin pişirdiği gibi.
Sağlık yetkililerinin bir numaralı düşmanları, Brezilya diyetinin yüzde 20’sini kapsayan, fazla işlemden geçirilmiş yiyecekler. Brezilya’nın sağlık dergilerinden birinin yaptığı yeni bir araştırmaya göre, en çok fazla işlemden geçirilmiş gıdaları tüketen Brezilyalılar, en az tüketenlere göre daha kötü sağlık koşullarına sahipler. Bu sebeple bu araştırmanın yazarları “fazla işlemden geçirilmiş gıdaların tüketiminin azaltılmasının Brezilya’da sağlıklı beslenmeye geçişin teşviği için doğal bir yol” olduğu sonuca vardılar. Bu teori Harvard’lı üç ekonomistin 2003 yılındaki araştırmasıyla desteklendi. Bu araştırmaya göre Amerika’da obezitenin artmasına yemeklerden çok, abur cuburlar ve atıştırmalıklar sebep olmuş.
Aptalca hazırlanmış sağlık raporları genelde fazla bir sonuç vermez. Fakat bu rehber kısa sürede bütün uluslar için ideal bir plan olarak kabul edildi. Vox’a göre Brezilya prensipleri dünyada en iyisi. Gıda politikası kraliçesi olarak bilinen Marion Nestle’ye göre bu prensipler olağanüstüler çünkü önerilerde, her kesimden Breziyalı’nın günlük yemekleri üzerinden gidilmiş ve işin sosyal, ekonomik,kültürel ve çevresel boyutları da dikkate alınmış.
Şimdi ise doktorları, aileleri ve Brezilyalı sağlık yetkililerini meraklandıran konu rehberin işe yarayıp yaramayacağı.
Brezilya, Recife’deki bir marketten meyveler
Rehber, başarılı bir diyet için hepsi ideal yemek resimleriyle örneklenmiş 10 spesifik adım öneriyor.
1. Doğal ve minimum derecede işlemden geçirilmiş gıdaları diyetinizin bazı haline getirin
Rehberin açıkladığı üzere bu tür gıdalar “besin yönünden dengeli, lezzetli, kültürel açıdan uygun ve sosyal ve çevresel açıdan sürdürülebilir gıda sistemlerinin destekleyicisiler.” Çeşitlilik önemli, fakat rehber, özellikle “fasulye ve mercimek, pilav ve mısır, patates ve manyok, domates ve kabak, portakal ve muz, tavuk ve balık” üzerinde duruyor.
Çoğu sağlık uzmanı, tıkınarak yemenin daha az mümkün olduğu taze ve az işlemden geçirilmiş gıdaların kilo kontrolü için esas olduğu yönünde hemfikirler.
2. Sıvı ve katı yağ, tuz ve şekeri yemek pişirirken az miktarda kullanın
Rehbere göre bu gıdalar az tüketilmeli, fakat tamamen de kesilmemeli. “Doğru miktarda kullanıldığı takdirde yağ, şeker ve tuz, çeşitli ve lezzetli bir diyete katkı sağlıyor.”
Bu rehberin tasarlanmasında emeği geçen Sağlık ve Beslenme Üzerine Epidemolojik Çalışmalar Merkezi’nin bağlı olduğu Sao Paulo Üniversitesi’nde, bir doktor olan Carlos Monteiro Grist’ “En azından Brezilya’da, yağsız ve şekersiz yemek pişiremezsiniz.” dedi.
3. İşlenmiş gıdaların tüketimini azaltın
Bu noktada rehber Amerika ve diğer ülkelerden farklı bir çizgi izliyor. Ekmek, peynir ve konserve meyvaları işlenmiş gıda olarak değerlendiriyor ve bu gıdaların işlenmemiş gıdalara kıyasla diyetlerin çok daha küçük bir parçasını oluşturması gerektiğini söylüyor.
4. Aşırı işlenmiş gıdalardan tamamen uzak durun
Rehberde bu tür gıdaların neler olabileceği örneklerle açıklanmış. “Yağlı, şekerli ya da tuzlu, paketlenmiş abur cuburlar, bisküviler, dondurmalar, şeker ve genel olarak şekerlemeler, kola soda ve diğer alkolsüz içecekler, tatlandırılmış meyva suları ve enerji içecekleri, tatlandırılmış kahvaltılık gevrekler, kekler ve barlar, tatlandırılmış yoğurtlar ve süt ürünleri…”
Bu gıdalar “besin açısından dengesiz” olarak adlandırılıyorlar. “Hazırlanış ve sunuluşlarından dolayı aşırı miktarlarda tüketilmeye yatkınlar.”
Rehbere göre bu gıdalar, bununla da kalmayıp, Brezilya kültürünü ve tabitatını da mahvediyorlar: “Üretim, dağıtım, pazarlama ve tüketim biçimleri kültüre, sosyal hayata ve doğaya zarar veriyor.”
5. Uygun ortamlarda, mümkün olduğu kadar başkalarıyla birlikte, düzenli ve dikkatli beslenin
İşte tam bu noktada işler biraz Ye, Dua Et, Sev’e dönüyor.
“Yemeklerin arasında atıştırmaktan kaçının. Yavaş yiyin ve aynı anda başka bir işle uğraşmadan, yediğiniz yemekten keyif alın. Temiz, rahat, sessiz ve sınırsız yemek yemeniz için baskı olmayan yerleri tercih edin . Mümkün olduğu kadar başkalarıyla, aile ya da arkadaşlarla yiyin: böylece yemekten aldığınız keyif artar ve düzenli ve uygun ortamlarda yemeye teşvik edilirsiniz.”
6. Az işlenmiş ve çeşitliliği bol olan doğal gıdaların satıldığı yerlerden alışveriş edin
“Mevsiminde yetiştirilmiş sebze ve meyveleri tercih edin. Mümkün olduğu kadar organik ve ekolojik tarımla yetişitirilmiş gıdaları, mümkünse direk olarak üreticilerden alın.”
7. Yemek yapma becerilerini geliştirip, uygulayıp, paylaşın
“Eğer yemek pişirme becerisine sahipseniz, bu becerileri geliştirip, özellikle genç kız ve erkeklerle paylaşın. Eğer bu becerilere sahip değilseniz, kadın ya da erkek oluşunuz farketmez, bu becerileri edinin.”
Aslında bu ifade Brezilya’daki ev işlerinde cinsiyetler arası adaletsizliğe karşı açık sayılabilecek bir darbe vuruyor. Bir diğer deyişle bütün bu mercimek pişirme işleri, tarihteki olduğu gibi sadece kadınların alması gereken bir sorumluluk olmamalı.
8. Yemek yapmaya ve yemeye zaman ayırın
Gövde kitle indeksinizi mahvetmeden önce durum değerlendirmesi yapın:
“Yemek hazırlama ve yemeye yeterli zamanınız olduğundan emin olmak için günlük yaşantınızı gözden geçirin.”
9. Dışarda yiyecekseniz, taze yemek yapan yerleri tercih edin
“Açık büfe tarzı restoranlar ve kantinler uygun seçenekler olabilir. Hazır yemek satan zincirlerden uzak durun.”
Brezilya başbakanı Dilma Rousseff 2014 yılında Rio’da bir büfe restoranda
Brezilya Sağlık Bakanlığı’nda beslenme genel koordinatörlüğünü yapan Michele Lessa’ya göre bu kural, yemek yapmak çok zaman aldığı için hazır yemeklere yönelenleri hedef alıyor. Amerika’nın tersine Brezilya’da, kiloyla satılan yemeklerin servis edildiği büfeler oldukça yaygın. Bu büfeler hazır yemek satan yerlere göre çok daha iyi bir seçenek. Lessa’nın dediğine göre bunun sebebi hamburger ve patates kızartması yerine geleneksel yemekler servis etmeleri.
10. Yemek reklamları ve satış stratejilerine karşı gözünüzü açık tutun
Lessa’nın dediğine göre bu kural son zamanlarda iyice arsızlaşan abur cuburlarla ilgili yeni hükümet kısıtlamalarıyla desteklenmiyor. Artan tüketici talebini karşılamak için Nestle 2010 yılında, Brezilya’nın Amazon bölgesindeki iki nehrine mavnalar göndermeye başladı. Bloomberg’in haberine göre gemiler “çikolata, yoğurt, dondurma ve meyve suyu yüklüydü.”
Lessa, Brezilyalıların reklamlara karşı şüpheli yaklaşmaları gerektiğini düşünüyor. “Reklamların amacı ürünün satışını arttırmak, insanları bilgilendirmek ya da eğitmek değil. Eleştirel yaklaşıp çocuklara da gıda reklamlarına ve pazarlamasına karşı eleştirel düşünmeyi öğretmeliyiz.”
Bu rehberi hazırlamak üç yıl sürdü ve şu anda okullara ve günlük ev ziyaretlerinde rehberi tanıtacak çalışanların bulunduğu, ülkedeki 40.000 sağlık kliniğine dağıtılmakta.
Rehberin başarısı Cariocas’ın herşeyin daha basit olduğu, yemeklerin sade ve pişirmenin daha yaygın olduğu zamanlara geri bir adım atmak isteyip istemeyeceğine bağlı. Sao Paulo’daki doktor Monteiro’nun Grist’e söylediğine göre, Brezilyalılar son zamanlarda daha az şeker ve bitkisel yağ satın alıyorlar. Bunun sebebi de sağlıklarına daha duyarlı olmaları değil, daha az yemek pişiriyor olmaları.
Sue’li Rosa Gama beslenme uzmanı olarak çalıştığı Rio’nun kuzeydoğusunda Manguinho’nun kenar mahallesinde yaptığı tespit bu yöndeydi.
Kendisi mahallesinde çocukların tipik diyetinin, “çitos bisküvi ve hazır erişte” olduğunu söylüyor. Anne babaları genellikle çalıştığı için çocuklar yemeklerini kendileri pişiriyorlar.
Gama’ya gore anne babaların gelir seviyesi yükseldikçe daha az çocuk okulda verilen sağlıklı yemeklerden yiyor. Okul yemekleri yoklukla, marka abur cuburlar ise varlıkla özdeşleştirilmiş.
Önerilen bazı örnek kahvaltılar(Brezilya Sağlık Bakanlığı)
Bırakın organik beslenmeyi, kenar mahallelerde yaşayanlar için taze gıdaya ulaşım bile oldukça zor, çünkü bu tıklım tıklım mahallelerde büyük süpermarketler yok. Ayrıca rehber, et tüketiminin azalmasıyla ilgili pek de fazla bir şey söylemiyor. Oysa bu da yoklukla özdeşleştiriliyor. (Lessa’ya göre rehberdeki resimler Brezilyalıların normalde yediğinden çok daha az miktarda et öneriyor.)
Lessa’ya müşterek yemek yapmak ve yemekle ilgili soru sordum. Brezilya’daki ofis çalışanları hala ofisten uzakta, uzun öğle molaları veriyorlar. Fakat lüks yemekler düşük gelirliler için her zaman pratik ya da ekonomik değil. Ayrıca bazı araştırmalara göre, insanlar başkalarıylayken daha az yerine daha çok yemek yiyorlar. Obeziteyi kontrol altına almak için insanların laptop karşısında Top Ramen yemesine izin vermek daha mantıklı olabilir gerçekten. Lessa bu argümana karşı olarak büyük gruplarda yemek yiyen insanların yediklerine daha dikkat ettiğini savundu. Yaşlı insanların birlikte yemekten daha çok hoşlandığını ve koku alma duyun eskisi kadar iyi değilken bir grupla yemek yemek eğlenceli diye ekledi.
Amerika, Meksika ve bazı diğer ülkelerde insanlar işlemden geçirilmiş gıdaları tamamen reddetmek konusunda isteksizler.
Brezilyalılar kısa bir zaman önce Gil’in doğumgününde karpuz dilimlerinden yapılmış bir kek yemesiyle ilgili internet üzerinden alay ettiler. Bu senenin başında Gil, Instagram’da 7 yaşındaki kızı için paketlediği tatlı patates, granola ve muzdan oluşan öğle yemeğini paylaşmıştı. NPR’ın bildirdiği üzere Twitter’da bir grup insan ayaklanarak “Hayatının kötü olduğunu mu düşünüyorsun? Bela Gil’in kızı da olabilirdin.” gibi cümleler kurdular.
Bunun üzerine Gil, insanların değişikliğe tahammülü olmadığını görmenin üzücü olduğunu söyledi. Aslında Gil’e olan tepkinin altmetni, “bırak kızın çocukluğunu yaşasın ve istediği pisliği yesin” idi.
Peki rehberin henüz işlevini yerine getirip getirmediğini biliyor muyuz?
Lessa’nın dediğine göre, rehberin etkileriyle ilgili veriler bir süre daha yayımlanmayacak. Fakat elimizde umut verici bir veri mevcut. Sağlık bakanlığı rehberin diyetini uyguladı ve neticesinde herkes kilo verdi.
*Kültür ve doğanın birlikteliği konusuna odaklanan yazar, gazeteci, aktivist ve akademisyen Micheal Pollen’e hitafen.
teleSUR‘da yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Ece Derici‘nin çevirisiyle sunuyoruz.
***
“Kötü kız” ya sadece “şirret” olan anlamında değil de sosyal değişim için devrimsel mücadelede bulunma anlamında da kullanılsaydı?
Hindistan’daki Chipko Hareketi’nden ağaçları kucaklayan kadınlar
Peru’nun yerlisi bir kadın, yerel bir gazetenin düzenli olarak yarı-çıplak kadınların resimlerini, “Malcriadas” (edepsiz veya kötü yetişmesi dolayısıyla sıradan, şımarık ve kaba olan anlamına gelen) adlı bir bölümde yayınlamaya başlamasının ardından, “kötü kız” kalıbını yıkmak için mücadeleye adım attı.
Kelly Elfaro, Trome adlı gazete’nin bu yayını üzerine kendi “Malcriadas” versiyonunu yayınlamaya başladı fakat eski mühendislik öğrencisi olan Elfaro çıplaklık yerine bu kalıbın ideolojisine odaklandı. Hatta tüm devrim yaratan kadın figürlerini barındıran bir takvim bastırdı.
Takvimin ardındaki düşünce, diğer Malcriadas’lara -kötü davranışları nedeniyle ülkenin tarihi boyunca devrimler ve değişimler yapmış kadınlara- dikkat çekmekti.
Elfaro: “Amaç, daha çok hakka sahip olmamız için bize ilham kaynağı olan kadınların yaklaşım ve eylemlerini vurgulamak ve bizim de aynı eylemleri aynı tutkuyla devam ettirmemiz için bunu göstermektir. Çünkü hala katedeceğimiz uzun bir yolumuz var.” diyor.
Elfaro, proje için düşüncenin, mühendislik bölümünde okurken aklına geldiğini söyledi.
Büyükannesine “Hangi eğitimi almak isterdin?” sorusunu yönelttiğinde büyükannesi “Doğrusu, bunu daha önce hiç düşünmedim.” demiş ki aralarında geçen bu konuşma Elfaro’ya, projesi için ikinci bir ilham kaynağı olmuş.
“Daha sonra bunun iki jenerasyon öncesi ne kadar da zor olduğunu fark ettim. Bu yüzden, bir şeyleri başaran kadınları bilmek ve değişim için görüye sahip olmak önemli.” diyor gazeteye.
Peru’nun Ulusal İstatistik ve Bilişim Enstitüsü tarafından bu yıl yayınlanan araştırmaya göre, ülkedeki büyük cinsiyet ayrımı devam etmektedir.
Peru: 2001-2013 Gender Gaps (Toplumsal Cinsiyet Ayrımları) başlıklı bildiri, Perulu kadınların ortalama olarak erkeklerden haftada 9 saat fazladan çalışmalarına rağmen %30 daha az kazandığını belirtti. Kadınlar 36,5 saatlerini para kazanarak, 39,5 saatlerini ise karşılıksız yaptıkları ev işi ile geçiriyor. Yani haftanın toplam 75 saati çalışıyorlar.
Haberle ilgili bir videoyu aşağıda izleyebilirsiniz, şimdilik maalesef yalnızca İngilizce altyazılı.
Nazilerin cinsellik, cinsel kimlik ve cinsel yönelim konusundaki yaklaşımı, iktidarda oldukları dönem boyunca kadınlara, eşitliğe, kadınların üreme özgürlüğüne (üreme, korunma ve kürtaj haklarına), lezbiyenlere, gey ve biseksüellere, transgenderlara, normlara uymayan tüm cinsel yaklaşımlara karşı son derece ayrımcı ve acımasız uygulamalara neden oluyordu. İktidarda oldukları dönem boyunca yaklaşık 100 bin gey ve lezbiyen, Alman Ceza Yasası’na göre[1] cinsel yönelimleri nedeniyle tutuklandı ve hüküm giydi. 1933-1944 döneminde tahminen 50 bin ile 63 bin arası gey ve lezbiyen toplama kamplarına gönderildi (Plant, 1986), hepsi pembe üçgen takmaya zorlanan[2] bu kişilerden en az yarısı bu kamplarda hayatlarını kaybetti (Lautmann, tarihsiz). Holocaust’tan kurtulanların tanıklıklarına göre, toplama kamplarında pembe üçgen takmaya zorlanan LGBTİ’ler bu kamplarda en korkunç muameleyi hak ettiği düşünülen kimselerdi ve acılarının sonu genellikle canları alındığında geldi.
Bugün Holocaust’un Avrupa tarihi açısından sürüp sürmediği, yani bu tarih içinde bir kopuşu mu yoksa sürekliliği mi temsil ettiği halen geçerli ve can alıcı bir soru olmaya devam etmektedir. Bu soruyu yanıtlamak bu yazının sınırlarını aşsa da, bugünlerde başka bağlamlarda konuşulan Nazi döneminin (faşizmin) soykırım yaptığı tek kesimin Yahudiler olmadığını vurgulamak, siyasal ve toplumsal konatasyonları açısından da, LGBTİ hareketi açısından da önemlidir. O nedenle faşizmin aynı zamanda cinskırıma uğrattığı gey ve lezbiyenleri de Holocaust tablosuna dâhil etmek gerekmektedir. Ancak hepimiz biliyoruz ki, bu tip bir “tarihsel” müdahale, tarihsel bir mücadeleyi de gerektirmektedir. Yani; tarihte ezen olarak yer almak için ezmek yeterliyken, ezilen olarak yer alabilmek için ezilenlerin kendi tarihini yazması gerekir.
Eşcinselleri Suçlulaştırmak
1933 yılına kadar açık olan gey ve lezbiyen kültürüne yönelik ilk saldırı, SA’ların Berlin’deki Cinsel Bilimler Enstitüsü’nü içindeki 12 bin kitap ve 35 bin belge ile birlikte yakması ile başlar. Arkasından polis gey ve lezbiyenlerin gittiği bar ve kafeleri kapatır[3], son olarak da Dostluk (DieFreundschaft) başta olmak üzere yayınlarını yasaklar (HE[4], 2014). Bu dönemde Nazilerin yaptığı eşcinsellerin toplumsal destek ağlarını yıkarak onları yeraltına çekilmeye zorlamaktır. Arkasından 1934’te Gestapo, yerel polislerden homoseksüel aktivite içinde bulunan erkekleri listelemesini ister (bunların isimlerinin tutulduğu listeye “pembe liste” denilmektedir). 1935 yılında ise, Ceza Yasası’nın 175 inci paragrafı değiştirilerek eşcinsellik (sadece pratik değil niyet ya da eğilim de) suç sayılmaya başlanır (HE, 2014) hatta kavram esnetilerek erkekler arasında tüm “onursuz” davranışlar da eşcinsellik suçu kapsamına alınır. Aynı zamanda polise önleyici gözaltı yetkisi verilerek, potansiyel olarak suçlu gördüğü kişileri herhangi bir mahkeme sürecine ihtiyaç duymaksızın tutuklayabilmesi sağlanır. 1938 yılında ise, eşcinsellikle suçlanan kişilerin toplama kamplarına gönderilmesi konusunda Gestapo direktifi uygulanmaya başlar (HE, 2014). En son 1945 yılının başlarında son toplama kampı olan Auscwitz de kapatıldıktan ve kalan hükümlüler serbest bırakıldıktan sonra bile, buralardaki eşcinsel ve transseksüeller “normal” hapishanelerde cezalarını çekmeye devam eder.
Holocaustun İçindeki Homocaust
Nazi toplama kamplarında bir grup Nazi ideolojisine ne kadar ters düşerse ve toplum tarafından ne kadar dışlanmışsa hayatı da o kadar zordu. Bir başka deyişle grup toplumda ne kadar marjinalse, toplama kamplarında da aynı biçimde marjinal ve değersiz olarak görülüyordu. Tutuklulara takılan üçgenlerin rengi ise, o tutuklu gruplarının nasıl algılanacağını kontrol, dolayısıyla kolektif kaderlerini temsil ediyordu.
Lautmann eşcinsel olarak işaretlenmiş tüm politik tutuklulara ilişkin verileri taradığı ampirik araştırmasında, eşcinseller (1500 kayıt) ile Yehova Şahitlerini (750 kayıt) ve siyasi tutukluları (200 kayıt) çeşitli biçimlerde karşılaştırır. Örneğin bu araştırmaya göre Yehova Şahitlerinin tutuklanması süreci 1937-38 döneminde yoğunlaşırken, eşcinsellerin tutuklanmasında zirve, 1942 yılıdır. Yaş gruplarına göre bakıldığında Yehova Şahitleri 35 yaş üstü, eşcinseller 20-35 yaş arası ve politik tutuklular daha gençtir. Bunun yanında, ölüm oranlarına bakıldığında, Lautmann eşcinsel tutukluların ölüm oranlarının yüzde 60, siyasi tutukluların yüzde 41 ve YehovaŞahitleri’ninkinin ise yüzde 35 olduğunu bulgulamıştır (tarihsiz).
Toplama kamplarında hayatta kalmanın bir yolu bazı idari işlerde çalışmakken, diğer bir yolu ise cinsellik olmuştur. Cinsel ilişki karşılığında kapoların[5] koruması altına giren mahkûmların çok önemli bir kısmını ise çocuklar oluşturmaktadır (HE;2014). Kampta da belirli bir sosyal ağları olmadığı için eşcinsellerin kapo olması zor olduğu gibi, kapo kendisinden sıkıldığı için öldürülen eşcinsel sayısı da az değildir (agy). Eşcinseller için hayatta kalmanın önemli yollarından bir tanesi, hâkimlerin cinsel sapkınlığı düzeltmenin bir yolu olarak gördükleri kastrasyondur. Uygulamanın ilk başlarında kastrasyon karşılığında erkeklerin cezaları hafifletilirken, 1944’e doğru hakimler ya da SS subayları eşcinsel mahkumun rızası olmadan da kastrasyon kararı vermeye ve uygulamaya başlamışlardır (agy).
Yine Lautmann’ın gözlem ve görüşmelerinden aktardığı diğer bir bilgi ise son derece sarsıcıdır. Tutuklu komiteleri ile yapılan görüşmelerde pembe üçgenlilerin durumu sorulduğunda herkesin bunların varlığından haberdar olduğu ancak kimsenin bir şey aktaracak bir anısı olmadığını görmüştür. Lautmann bunu “sanki bir anda sahneye çıkmış ve hemen arkasından görünmezliğe bürünmüşler” şeklinde ifade etmektedir. Nitekim, her dört eşcinselden üç tanesi bir yıl içinde bu toplama kamplarında hayatını kaybetmiştir. Kırmızı ve mor yıldızlılara göre pembe yıldızlıların hayatı daha değersizdir, hatta Yahudilerinkiyle eşdeğer biçimde kamp hiyerarşisinin en altındadır. Çünkü cinsel yönelimleri değiştirilemeyeceğine göre, faşizme Aryan çocuklar vermeleri en az Yahudilerinki kadar imkânsızdır. Nazilerde Yahudi ve eşcinsellerin söylemsel temsili de son derece benzerdir: Bencil, gereksiz, cinsel olarak saldırgan ve ihtiyaçlarını kontrol edemeyen (Biedron, tarihsiz). Yahudilerin yarattığı tehlike Aryan ırkını melezleştirmek ise, eşcinsellerinki de onu ortadan kaldırmak / yaygınlığını azaltmaktır (HE, 2014). Aynı zamanda Nazilere göre eşcinseller güçsüz ve efemine oldukları için Alman ırkının bekası yolunda da savaşamazlar (HE, 2014).
Bu toplama kamplarından sağ kurtulan eşcinsellerle yapılan görüşmelerde hiçbirinin toplama kampında yaşadığını kimseye söylemediği, kişisel değersizleştirmenin bir özdeğerlendirme haline geldiği ve pembe üçgenlilerin dikkate değer bir evlenme eğilimi gösterdiği gözlenmiştir (Berenbaum; ).
Toplumsal Kontrol Araçları Olarak Toplama Kampları
Toplama kampları devlet ve toplumu uyumlu hale getirme çabasında kullanılan silahlardan bir tanesiydi. Fiziksel ortadan kaldırma, bu kampların önemli işlevlerinden bir tanesiydiyse de, sadece bununla sınırlı değildir. İzolasyon ve “istenmeyen” davranışların korkuyla bastırılması, böylece faşist ideolojiye açık korku yöntemleri ile uyum sağlanması, bunun olmadığı ya da “ırksal nedenlerle” olamayacağı durumlarda ise fiziksel imha yolu ile toplumun homojenleştirilmesi hedefleniyordu. Bu nedenle, Yahudiler ile eşcinseller, siyasi tutukluklar ve Yehova şahitleri genellikle ayrı toplama kamplarında tutuluyor ve ayrı muamele görüyordu, çünkü bu ikinci kategorinin “toplanmasının” asıl amacı “yeniden eğitim” idi. Faşizm, esas olarak eşcinsel ve transseksüelliği bir predispositionolarak algılıyordu.Bunun anlamı şuydu: Zaten varolan eşcinseller değiştirilemez ama tersten öğrenme yolu ile, davranışsal koşullandırma ile baskılanabilirdi. Böyle bakıldığında eşcinsellere yönelik Nazi toplama kamplarındaki (genellikle sert) müdahale, aslında bugün halen devam eden toplumsal kontrol araçlarının kuşkusuz daha acımasız olan bir diğeriydi.
Diğer taraftan pembe üçgenin sadece eşcinsellere değil, tecavücülere, zoofil ve pedofillere de verilen bir etiket olması, eşcinselliğin de toplumsal olarak kontrol altında tutulması gereken bir diğer cinsel hastalık / sapkınlık olarak görülmesinin bir başka uzantısıdır.
Elbette toplama kamplarının özgün bir tarafı olmadığını, sadece bir toplumsal kontrol mekanizmasına indirgenebileceğini veya bununla eşdeğer olarak görülebileceğini ifade etmek istemiyorum. Ruediger Lautmann’ın da belirttiği gibi, buralar toplumsal düzenlemenin sıradan ve kendine özgü yöntemlerinin bir arada kullanıldığı yerlerdi. Ona göre, toplumsal düzenleme bakış açısından toplama kamplarına bakıldığında bu sıradan ve biricik unsurları şöyle görebiliriz: Örneğin insanları etiketleme ve sınıflandırma normalken, belirli bir grubun tamamen toplum dışına atılması bu kamplara özgü biricik bir deneyimdi. Bir tutsağın hayatını organize etmek, onu yeniden eğitmek (ya da “topluma kazandırmak”) çabası normalken, mahkûmun hayatının hiçbir değeri olmaması biricikti. Eşcinselliği değersizleştirmek normalken, Anayasasında eşitlik yazan bir yerde güç kullanarak davranışlarını değiştirmeye zorlaması anormaldi.
Sonuç
Almanya’da eşcinsel hareket bu toplama kampı deneyiminden sonra ancak 1950’lerde yeniden gruplar kurmaya başlamış ve 1970’lere gelene kadar da 1932’deki güçlü durumuna geri dönememiştir. Nazi döneminde toplama kampları öncesinde, sırasında ve sonrasında yaşananlar bir kolektif kimlik olarak eşcinselliğin inşasını sadece Almanya’da değil, dünyanın başka her yerinde bir tehdit olarak görenlerin gelebileceği en son noktayı, homocaustu işaret etmektedir.
Foucault, Hapishanenin Doğuşu adlı kitabında cezanın bir ceza (şiddet) olarak görünür olmasından inceltilmiş yöntemlere geçiş olarak tarif ettiği modern iktidarın tarihini yazar(1992). Bu inceltilmiş yöntemler cezalandırmaktan çok, disipline edici ve sağaltıcı işlevler kazanırlar. Biyoiktidar, bedenin disipline edilmesine dayanır. Ancak toplumsal cinsiyet kimliğinin Aryan kadınlık ve erkeklik temelinde eşcinsel ve transseksüllerin cezalandırılması ve öldürülmesi dolayımıyla inşası / dondurulması / yüceltilmesi, bu modern iktidarın da cezalandırma ve şiddete dayalı olarak kurulduğunun tarihsel bir kanıtı olarak durmaktadır. Ötekileştirme denilen süreç, ya da normal olanın dışında tanımlama, sadece bir adlandırma değil, bu kötülük ve şiddet dolu tarihsel hafızanın bir çıktısıdır.
Referanslar:
Austin, Ben S. “Homosexuals& the Holocaust: Background &Overview”https://www.jewishvirtuallibrary.org/jsource/Holocaust/homo.htmlindirilme tarihi: 16.07.2014.
Biedron, Robert (tarihsiz) “Nazism’s Pink Hell” http://en.auschwitz.org/h/index.php?option=com_content&task=view&id=31&Itemid=3indirilme tarihi: 16.07.2014.
Foucoult, Michel (1992) Hapishanenin Doğuşu İmge: Ankara.
Holocaust Encyclopedia (tarihsiz) “Persecution of Homosexuals in the Third Reich” http://www.ushmm.org/wlc/en/article.php?ModuleId=10005261indirilme tarihi: 16.07.2014.
Lautmann,Ruediger(1981) “Homosexuals& the Holocaust: GeyPrisoners in the ConcentrationCamps”https://www.jewishvirtuallibrary.org/jsource/Holocaust/geycomp.html indirilme tarihi: 16.07.2014.
Oswald, Iewis (2011) “Homocaust: The geyvictims of the Holocaust” http://www.hardenet.com/homocaust/liberationforothers.htmindirilme tarihi: 16.07.2014.
Plant, Richard (1986) The Pink Triangle: The Nazi WaragainstHomosexuals New York, H. Holt,
Steakley, James(tarihsiz) “Homosexuals& the Holocaust:Homosexuals& the Third Reich”https://www.jewishvirtuallibrary.org/jsource/Holocaust/Homosexuals_and_the_Third_Reich.htmlindirilme tarihi: 16.07.2014.
[1] Eşcinsellik önceden kusur olarak görülürken Nazi döneminde suç olarak tanımlandı ve sonraki 24 yıl boyunca da böyle kaldı. Ancak 2002 yılında Alman Hükümeti bundan dolayı gey topluluklardan resmi olarak özür diledi.
[2] Pembe üçgen sadece eşcinsellere değil, zoofil, pedofil ve tecavüzcülere de takılıyordu.
[3] Bu dönemde sadece Berlin’de yüz kadar kafe-bar bulunmaktadır (Biedron, tarihsiz).
[4] Holocaust Encyclopedia, bundan sonra HE.
[5] Kapo, SS’ler tarafından atanan mahkum gözetmenleri olup, yönetimle işbirliği yapan mahkumlar arasından seçilmektedir.
Türkiye’nin en köklü okullarından Mülkiye olarak da bilinen Siyasal Bilgiler Fakültesi (SBF) imzacı akademisyenlere sahip çıktı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi akademik kurulu bir açıklama yaparak ifade özgürlüğünün ve bildiriye imza veren akademisyenlerin sonuna kadar arkasında olacaklarını bildirdi.
SBF Akademik Kurulunun açıklaması şöyle:
Kamuoyuna ve Üniversite Yönetimine
Yüksek Öğretim Kurumlarında Akademik Kurulların Oluşturulması ve Bilimsel Denetim Yönetmeliği’nin 7. Maddesi akademik çalışmaların verimli yürütülebilmesi için gerekli tedbirlerin alınmasını öngörmüştür. Öğretim elemanlarının akademik özgürlük ve bilimsel özerklik içinde çalışabilmeleri, araştırma ve eğitim-öğretim faaliyetlerinin verimliliğinin sağlanmasının temel koşuludur. Bunu göz önünde tutarak toplantı esas ve usullerine uygun biçimde 25 Ocak 2016 tarihinde toplanan A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Akademik Kurulu aşağıdaki açıklamayı yapmayı uygun görmüştür:
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi geçmişten günümüze araştırma ve eğitim faaliyetlerinde akademik özgürlük ve bilimsel özerklik ilkelerini temel alan bir kurumdur. Bu Fakültede görev yapan bilim insanları güçlü siyasi tazyikler ve kendini dayatan kanaatler karşısında düşüncenin mutlak açıklığına, bilimin yalnızca kendi kurallarına göre yargılanabileceğine, hakikat dışında da hiçbir şeye boyun eğmeyeceği gerçeğine bağlıdır.
Bir süredir bazı basın organları tarafından Fakültemizin öğretim üyeleri türlü şekillerde ve sistematik olarak hedef gösterilmekte, ders içerikleri, kürsüde söyledikleri ve sınav soruları çarpıtılarak hedef alınmaktadır. Akademik Kurul olarak kamuoyuna duyurmak istiyoruz ki, bu şekilde hedef gösterilen öğretim üyelerimizin yanındayız!
Düşünce, kanaat ve ifade özgürlüğü Fakültemizin savunduğu, öğrettiği temel bir insan hakkıdır. Fakültemizden birçok öğretim üyesi son günlerde çok tartışılan Barış İçin Akademisyenler bildirisine imza atmıştır.
Söz konusu metne imza atmanın akademik özgürlük ve gerek iç hukuk gerekse uluslararası hukuk tarafından korunan ifade özgürlüğü kapsamında olduğu görüşündeyiz.
Öğretim üyelerimizin gerek derslerde ve sınavlarda ele aldıkları konuların ve sordukları soruların, gerekse barış temalı bir bildiriye imza atmalarının idari ve adli makamlar tarafından disiplin soruşturması ve ceza yargılamasına konu edilmesini kabul edilemez buluyoruz.
En zor koşullarda dahi öğrencilerinin ve hocalarının ifade özgürlüğünü sonuna dek savunmuş bir kurum olarak, mesleğimizin haysiyetine ve akademinin değerlerine, görevimiz ve halkımıza olan borcumuz olarak sahip çıkıyoruz.
Uluslararası Akademiler ve Bilim Toplulukları İnsan Hakları Ağı’nın türkiye’deki akademisyenleri desteklediği ve hükümeti uyardığı bildiride Nobel ödüllü 30 bilim insanının imzası var.
Uluslararası Akademiler ve Bilim Toplulukları İnsan Hakları Ağı’nın (The International Human Rights Network of Academies and Scholarly Societies) Türkiye hükümetini akademisyenlere dönük saldırılar konusunda uyardığı bildirisine destek veren Nobel ödüllü isimlerin sayısı 30’a ulaştı.
19 Ocak’ta aralarında üç Nobel Ödüllü bilim insanın bulunduğu Yürütme Kurulu aracılığıyla yapılan açıklamaya 25 Ocak itibariyle 27 Nobel ödüllü bilim insanı daha imza attı.
Dünyanın belli başlı tüm bilimler akademilerinin üyesi olduğu Uluslararası Akademiler ve Bilim Toplulukları İnsan Hakları Ağı bildirisinde “Meslektaşlarımıza yönelik olarak Türkiye hükümeti tarafından girişilen her türlü tehdidi, asılsız suçlamaları ve bu meslektaşlarımıza karşı şiddetin teşvik edilmesini kınıyoruz” diyor.
Hükümetin Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesi kapsamında tanımlanan ifade özgürlüğünü vatandaşlara sağlamakla yükümlü olduğunu vurgulayan Uluslararası Bilim Akademileri Birliği, hükümeti ve üniversite yöneticilerini de akademik özgürlükler konusunda uyarıyor.
Açıklamada şu ifadelere yer alıyor:
“Türkiye gibi demokratik bir ülkede, yurttaşların, özellikle de akademik görevlilerin, Türkiye anayasasına uyulmasını, ülkenin tüm yurttaşları için insani standartlara özen gösterilmesini ve kriz durumlarında barışçı çözümlere öncelik verilmesini kendi hükümetlerine gerekli gördüklerinde hatırlatmaları, kesin olarak bir yurttaşlık görevidir.”
Nobel ödüllü imzacılar:
Peter Agre, Kimya, 2003, Philip W. Anderson, Kimya, 1977, Françoise Barré-Sinoussi, Fizyoloji veya Tıp, 2008, Gunter Blobel, Tıp , 1999, Martin Chalfie, Kimya, 2008*, Claude Cohen-Tannoudji, Kimya, 1997, Robert Curl, Kimya, 1996, Johann Deisenhofer, Kimya, 1988, ,Peter Diamond, Ekonomi, 2010*, Gerhard Ertl, Kimya, 2007, Shelly Glashow, Kimya, 1979, David Gross, Kimya, 2004, Roald Hoffmann, Kimya, 1981, , Wolfgang Ketterle, Kimya, 2001, Klaus v. Klitzing, Kimya, 1985, Harold Kroto, Kimya, 1996, Yuan T. Lee, Kimya, 1986, Anthony J. Leggett, Kimya, 2007, Jean-Marie Lehn, Kimya, 1987, , John Mather, Kimya, 2006, James Mirrlees, Ekonomi, 1996, William D. Phillips, Kimya, 1997, John Polanyi, Kimya, 1986*, Sir Richard J. Roberts, Fizyoloji veya Tıp, 1993, , Thomas A. Steitz, Kimya, 2009, Thomas C. Südhof, Fizyoloji veya Tıp , 2013, ,John Sulston, Fizyoloji veya Tıp, 2002 , Jack W. Szostak, Fizyoloji veya Tıp, 2009, Torsten Wiesel, Fizyoloji veya Tıp, 1981, Oliver E. Williamson, Ekonomi, 2009.
Boğaziçi Üniversitesi’nde bu yıl 16 Ocak’ta düzenlenen “Hrant Dink İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Konferansı”nın konuğu eko-aktivist yazar Vandana Shiva’ydı. ‘Dünyayla ve Birbirimizle Barışmak’ başlıklı konuşmasının ardından Dr.Shiva, 16 Ocak’ta, uluslarası çiftçi hareketi olan La Via Campesina’nın Türkiye bileşeni olan Çiftçi-Sen’in temsilcileri ile özel olarak görüştü.
Temsilciler, Dr. Shiva’ya , özelleştirme dalgası başaldığından beri Türkiye’nin tarım ve enerji politikalarında izlenen yolu ve bunun küçük üreticiyi nasıl olumsuz etkilediğini aktardılar. Bununla beraber, iklim değişikliğinin coğrafyadaki tarımsal üretim üzerindeki etkilerini de paylaştılar.
Çiftçi-Sen kurucu başkanı Abdullah Aysu, Dr. Shiva’ya IMF’nin, Dünya Bankası’nın, ülkenin geçirdiği askerî darbelerin ve Avrupa Birliği uyum sürecinin tarım politikalarına etkilerini aktarırken, 80 darbesi sonrası kurulan hükümetle başlayan ve ardıllarınca sürdürülen politikayı “tarımda üç aşamalı sinsi plan” olarak adlandırdı.
Aysu, bu planı ve sonuçlarını şöyle aktardı : “Bu planın birinci aşamasında çıkarılan TEKEL ve kooperatif yasaları ile tarıma destek veren devlet kurumları özelleştirildi, böylece devletle çiftçinin bağı koparıldı. İkinci aşamada çiftçi kooperatifleri anonim şirketlere dönüştürüldü; çıkan kanun gereği kooperatifler kendi bankalarını kuramaz olıunca çiftçiler bankalarını kaybettiler. Böylece devletle çiftçi örgütlerinin bağları koparıldı. Üçüncü aşamada ise çiftçilerin çiftçilikle bağı koparıldı ! Mesela, 2006’da çıkarılan Tohum Yasası ile, çiftçilerin kendi tohumlarını üretip satmaları yasaklandı. Halbuki, çiftçi demek kendi tohumunu üretip ekendir. Kendi çoğaltığı tohumundan ürün alandır. Aksi halde sadece bir tarla bekçisidir.
Yıllardır hükümetler IMF’nin ve Dünya Bankasının dediklerini harfiyen yaptılar. Ancak üreticilerin ihtiyaç ve taleplerini hiç dikkate almadılar. Bunu değiştirme vaadi ile iktidara gelen son hükümetler ise durumu daha da beter bir hale getirdiler. Çıkardıkları yasalarla tarımda üretilen değerleri çokuluslu şirketlere aktarılmasını sağlayan , böylece bu şirketleri egemen kılan düzenlemeler yaptılar. Avrupa Birliği’nin yaptırımlarından biri de çiftçilik yapan nüfusun %8-%10’a kadar düşürülmesi. Böylece küçük çiftçilik, aile çiftçiliği yok edilmek isteniyor. Yeniden düzenlenen Büyükşehir Yasası ile pekçok köy tüzel kişiliğini kaybetti. 2015 verilerine göre saat başı 12 çiftçi, çitfçiliği bırakmış!” diyen Aysu, Çiftçi-Sen’in, yürütülen bu politikaya karşı çiftçileri desteklemek için mücadele verdiğini belirtti.
Çiftçi-Sen Genel Sekreteri ALi Bülent Erdem ise Dr.Shiva’ya tarımsal üretimden koparılan çiftçilerin yaşadıklarının örneği olarak 2014’te yaşanan Soma Faciasını aktardı. Erdem, 2001’de çıkarılan Tütün Yasası ile nasıl TEKEL’in ve çiftçinin tütün üretiminden uzaklaştırıldığını , bunun sonucunda topraktan kopan çiftçilerin ve çocuklarının hızla özelleştilmiş madenlerde taşeron işçi olarak çalışmak zorunda kaldığını açıkladı. Genel sekreter, “Soma Faciasında ölenler, eski tütün üreticilerinin çocuklarıydı. Bu tarımdan koparılan insanların hikayesidir.” dedi ve faciadan sonra 475 kişi yeniden tütün üreticisi olmak için başvurduğunu belirtti.
Çiftçi-Sen Genel Örgütlenme sekreteri ve Üzüm-Sen mensubu Adnan Çobanoğlu da iklim değişikliğinin ve madencilik çalışmalarının tarıma etkisine bir örnek olarak üzüm üreticiliği yaptığı Manisa, Akşehir’de tanık olduklarını aktardı. onbinlerce dönümlük üzüm üretimi havzasının civarında altın madenciliği faaliyetleri başladıktan sonra yağan yağmurların üzümleri nasıl çürğüttüğünden ; “temiz enerji” bahanesiyle yaygınlaşan jeotermal enerji santrallerinin havaya saldığı nem ve kükürtdioksit yüzünden üzüm ve incirlerin artık geleneksel yöntemlerle kurutulamadığından, çürüdüğünden ; jeotermal kuyusu açmak için yapılan sondaj çalışmalarıyla yüzeye çıkarılan yeraltı toprağının içerdiği ağır metal ve borun havaya ve yüzey sularına karışmasının etkilerinden bahsetti.
Anlatılanlar büyük bir dikkat ve ilgiyle dinleyen Vandan Shiva, “Tarım politikalarında bu eğilimleri çok iyi biliyorum. Ülkeler değişiyor, etkilenen ürünler değişiyor ama hikâyeler aynı. Anonim şirketlerin güdümündeki bu politikaları ekokırım ve soykırım olarak adlandırıyorum. Ekokırım, çünkü gezegendeki tüm varlıklara zarar veriyor. Soykırım, çünkü insanların yaşama şansları ellerinden alınıyor. Topraktan kopan çiftçiler burada madenlerde ölürken Hindistan’da intihar ediyorlar. Bizler buna karşı gıda egemenliğini, tohum özgürlüğünü, dayanışmayı savunmalı ve örgütlemeliyiz.” dedi.
Ardından Abdullah Aysu’nun sorusu üzerine kendisinin “yeryüzü demokrasisi” kavramını açıkladı. Dr. Shiva yeryüzü demokrasinin üç bileşeni olduğunu söyledi : gıda egemenliğini kurmak, vatandaşlık haklarını gözetmek, çiftçilerin haklarını gözetmek.
Yeryüzü demokrasisini sağlamak için neler yapabileceğimizden bahseden Dr.Shiva, “ Şirketlerin güdümünün dışında “canlı” bir ekonomi oluşturmalıyız ve bunun yolu küçük üreticilerle dayanışmaktan, kooperatifleşmekten, tohum takas etmekten, kendi tohumlarımızı böylece çoğaltmaktan geçiyor. Bana göre, şirketlerin güdümündeki küresel ekonomi, “ölü” bir ekonomi; çünkü daha fazla sürdürülemeyecek bir yol izlemekte ve artık çökmeye başladığının belirtileri görülüyor. Bizse kuracağımız canlı ekonomi ile birlikte “canlı” olan kültürü de korumalı ve yaşatmalıyız. Yıllardır, küresel olarak pompalanan tüketim, korku ve nefret kültürü “ölü” bir kültür. Çünkü sadece yıkım getiriyor ve kendi sonunu hazırlıyor. Oysa üretim ve dayanışma kültürü “canlı”, çünkü yaşamı çoğaltıyor ve sürdürülebilir. Toprağın, tohumun, suyun kültürünü bilen ve koruyan çiftçiler kendilerini dinî inançları, etnik kimlikleri ile tanımlamazlar; hepsi çiftçidir. Bu yüzden çatışmak yerine dayanışırlar ve birlikte yaşamı çoğaltırlar. İşte büyük şirketleri korkutan bu. Küçük üreticinin onlar olmadan da yapabildiğini gördüklerinde korkuyorlar. Bu yüzden çiftçileri topraktan, insanları yaşamdan koparmak için uğraşıyorlar. Fakat bence demokrasi yaşadığın yere sıkı sıkıya bağlı olmak ve orada yaşama hakkını savunmak demektir. Yeryüzü demokrasisi budur.” diye açıkladı.
Toplantının ardından Vandana Shiva, Çiftçi-Sen temsilcileri ve bağımsız katıımcılar hep birlikte Yedikule Bostanları’na destek ziyaretinde bulundu.
Silopi’de 14 Aralık 2015 tarihinde ilan edilen sokağa çıkma yasağının kısmen kaldırılmasından sonra çatışmaların yarattığı yıkım tüm çıplaklığıyla gün yüzüne çıktı. Özellikle Başak, Barbaros, Cudi, Yafes ve Nur mahallelerinde yaşayanlar savaşın acımasız etkisini fazlasıyla yaşadılar/ yaşıyorlar. Üç yüze yakın ev ve işyeri kullanılamaz duruma gelmiş. Altmıştan fazla elektrik trafosu patlamış; su şebekelerinin hasar görmesi nedeniyle sokaklar birer balçık denizine dönüşmüş. Sağlık hizmetleri yapılamıyor. Sokağa çıkma yasağının kaldırıldığı saatlerde bile yollarda az sayıda insanla karşılaşırsınız. Buralara korku hâkim. Pek çok kişi bir odadan diğerine gitmeye bile çekinir hâle gelmiş. İlçeden göç edenlerin sayısı binlerle ifade edilmektedir. Üstelik daha pek çok kişi başka diyarlara gitmenin hesabını yapmaktadırlar. Oysa gittikleri yerde onları iyi bir gelecek beklemiyor. Silopi’den Antalya’ya göç eden üç ailenin iki göz bir evde yaşadıklarını biliyorum. Eğer buna yaşamak deniyorsa tabii. Bu üç aile, bir ay önce evlerini ve eşyalarını geride bırakıp buldukları ilk araçla önce Mardin’e, oradan da bu kente gelmişler. Çaresiz ve umutsuzlar.
Sur, Cizre gibi ilçelerde de durum bundan farklı değil. İnsanlar geleceklerine dair endişe içindedirler. Akmayan sular, toplanmayan çöpler, okula gidemeyen binlerce çocuk. Çocukların hayalleri ellerinden alındı.
Ortaya çıkan manzara, ısrarla savunulan “Devrimci Halk Savaşı”na hizmet etti mi? Toplumu zorlamaya, yerleşim birimlerini savaş meydanına çevirmeye hiç gerek yoktu. Çok yazık.
Öte yandan devlet güçlerinin ağır silahlar kullanarak bu işi “kökünden” halletmeye yönelik çabaları olumlu bir sonuç vermez. Salt güvenlik politikaları izlemek, sorunlara namlunun ucundan bakan anlayışlar, düşmanlıklar yaratır; yıkıma davetiye çıkartır. Devlet, güçleri bir süre sonra çatışmaların devam ettiği ilçe merkezlerine hâkimiyet kurabilir. Her mahalleye bir karakol da inşa edilebilir. Peki, ya sonra? Silah hiçbir sorunu çözmüyor/ çözemez.
Genelkurmay Başkanlığı, hemen her gün bilmem kaç kişinin etkisiz hâle getirildiğini açıklıyor. Televizyon kanalları, gazeteler çatışmalarda hayatını kaybeden güvenlik güçlerinin sayısını veriyor. Buralarda tam anlamıyla bir savaş yaşanıyor. Bu savaşın gerisinde ise sivil halkın yaşadığı büyük bir trajedi var.
Bir kere salahlar patladı mı nerede duracağını kestirmek mümkün olmuyor. Böyle bir durumda, şiddet politikanın önüne geçer. Saflar keskinleşir. Söylenen sözlerin önemi azalır. Yasal siyaset zayıflar, şiddet kutsallaştırılır. Öfke galebe çalar. Barışı savunmak iyice zorlaşır. Oysa sözkonusu olan Kürt meselesidir ve ancak siyaseten çözülebilir.
Ne yazık ki, bu yıkım üzerinden birtakım siyasi hesaplar yapılıyor. “Devrimci Halk Savaşı”ndan söz edenler ile PKK’yi yok edeceklerini söyleyenler sonu gelmez maceranın peşinde sürükleniyorlar. Arada kalan sivil halk ise eziyet çekmeye devam ediyor.
Sormak lazım: Aylardır devam eden kahrolası savaş bu halka nasıl ve ne gibi bir yarar sağlamıştır?
Bu durumdan kim neden memnun olsun?
Önce 80, daha sonra ise her şeye rağmen 59 milletvekilliği ile parlamentoya güçlü bir biçimde giren HDP devreden çıkartılarak; yasal siyasetin önüne geçilerek, Kürt meselesinin çözümü gerçekleştirilebilir mi?
Şu son savaş bize bunun böyle olmadığını çıplak bir biçimde gösterdi. Abluka altındaki ilçelerde zorluklar içinde yaşayanlar ise bunu çok daha net olarak gördüler/ görüyorlar.
Yakın tarihte yaşananlar bize bir kez daha gösterdi ki, Kürtlerin haklarını elde edebilecekleri zemin demokratik siyasettir.
Velev ki, devleti yönetenler olumsuz bir tutum alsalar bile bu yolda ısrarcı olunmalıdır.
Güneydoğu’daki sokağa çıkma yasaklarının ve çatışmaların bitmesi için iki aydır İstanbul’un çeşitli yerlerinde ‘Barış Nöbeti’ tutan Barış İçin Kadın Girişimi (BİKG) üyeleri eylemlerini Diyarbakır’a taşıyor. Türkiye’nin çeşitli yerlerinden birçok kadın örgütünün katılacağı Diyarbakır’daki “Barış Nöbeti”nin ilki 6 Şubat’ta tutulacak.
“Hakikat ve barış hakkımızı istiyoruz” şiarıyla başlatılan gerçekleşen eylemlerin Diyarbakır ayağına Kadın Özgürlük Meclisi (KÖM), Kongreya Jinên Azad (KJA), demokrat ve feminist kadınlarla farklı siyasi çevrelerden aktivistlerin de bulunduğu bini aşkın kadın katılacak. 31 Ocak’ta Kadıköy’de toplanacak bin kadın, Diyarbakır’a yola çıkacak ve Diyarbakır’daki ilk nöbeti 6 Şubat’ta tutulacak.
Kadınların barış nöbetine ilişkin BİKG üyesi Nimet Tanrıkulu, şu bilgileri verdi. Türkiye’de yaşanan savaşa karşı uzun yıllardır mücadele ettiklerini ifade eden BİKG üyesi Nimet Tanrıkulu, savaşı en ağır yaşayanların kadınlar ve çocuklar olduğunu söyledi. Bu yüzden kadınlar olarak, her zaman sokaklarda “savaşa artık yeter” dediklerini ifade eden Tanrıkulu, barış nöbetleriyle amaçlarının, batıda farkındalık yaratmak ve batıda örgütsüz olan tüm kesimleri özellikle kadınları barış kampanyası etrafında örgütlemek olduğunu söyledi.
31 Ocak’ta Kadıköy’de de bin kadınla birlikte halaya duracaklarını ve bundan sonra sokaklarda olacaklarını söyleyen Tanrıkulu, “Batıda yaşayanlar olarak, annemizin cesedi bir hafta sokakta kalmadı, çocuklarımız ölmedi ama yarın ne olacağını hiç kimse bilemez. Halkların ortak mücadelesi gerçekleşmediğinde ya da daha etkin olmadığında bu savaş yanı başımızda ve kapımıza kadar gelecek” diye konuştu.
Batıdaki kadınlara, “Gelin her yanımızı saran bu ölümlere ve bu savaşa inat direniş gücümüzü gösterelim” diyerek 6 Şubat’ta Diyarbakır’a gerçekleştirecekleri nöbete davet eden Tanrıkulu, şunları kaydetti: “Gelin 31 Ocak’ta halaya duralım. 6 Şubat’ta Diyarbakır’da barış nöbetinde buluşalım. Barışta birlikte yolculuk yapalım. Barışa giden yolu birlikte kuralım, barış hayallerimizi birlikte gerçekleştirelim ve barış talebimizi birlikte haykıralım.”
Muğla’nın 5.600 nüfuslu ilçesi Ula’da 7’den 70’e herkes ama özellikle yaşlılar bisiklete biniyor. İlçe bisikletle öyle özdeşleşmiş ki belediyenin logosunda bile bisiklet var.
5600 nüfuslu Ula’da 5000’den fazla bisiklet var ve 4000 kişiden fazlası 50 yaş üstü. Yaşlılar, Ula’daki insanların çok yaşamasında bisikletin de faydası olduğuna inanılıyor.
Ali Gökçe
Doğduğundan beri Ula’da yaşayan 84 yaşındaki Ali Gökçe‘nin bisikleti ise 45 yıllık. Bisikletini hiç değiştirmediğini söyleyen Gökçe, sabah kalktığında kahveye bisikletle gidiyor, daha sonra arı kovanlarına bakmak çin yola koyuluyor ve uzun bir mesafe katediyor. arkadaşlarıyla sohbet etmeye Çarşı’ya uğramasının ardından da bisikletle eve dönüyor.
“Buranın havası gibi hava yok. İstanbul pis havanın içerisi. Katta yaşıyor adam. Ama burada öyle mi? Git dağa, her yer orman. Gez gel. Ot kaz. Ot ye. Hepsini ye” diyen Ali Gökçe’ye göre Ula’da yaşama süresinin uzun olmasında bisikletle beraber ilçenin temiz havası da önemli.
Ula Belediye Başkanı Ümit Karaarslan‘ın ise evinde tam 6 bisiklet var. Torunlarından çocuklarına kadar herkesin bisiklete bindiğini söyleyen Karaarslan “Yaş ortalaması gerçekten yüksektir. 5.600 nüfusun 4.000’i 50 yaş üzeri. Yani ilginç bir durum. Çok yaşlı bir nüfusumuz var. Hareketli bir yaşam önemli artı hava kirliliği mümkün olduğu kadar az” ifadesini kullanıyor.
Ümit Karaarslan da bir dönem bisikletle işe gidip gelmiş. Fakat evinin merkezden biraz daha uzağa taşınmasından dolayı motora terfi etmiş. Ama kısa mesafelerde o da mutlaka vatandaşlar gibi bisikleti tercih ediyor. Belediyenin logosunda bile bisiklet var.
Ula’da tek bisiklet tamircisi ‘Aynalı Berber’in tamircisi Necati Soy
5000’den fazla bisikletin bulunduğu Ula’da tek bisiklet tamircisi var. Herkes burayı ‘Aynalı Berber‘ olarak biliyor. Necati Soy‘un dedesi eskiden hem berberlik yapar da hem de bisikletleri tamir edermiş. Daha sonra burası tamirci dükkanına dönüşmüş. Dede, baba ve torun hep bisiklet tamircisi.
Ula’da ilçe merkezindeki kahvelere oturduğunuzda bisikletin burası için ne kadar önemli olduğunu anlıyorsunuz. Trafikte çok nadir gördüğümüz bisikletler burada başrolde. Trafiğe onlar yön veriyor, geçiş üstünlüğü onlarda, burada korkması gereken bisikletler değil otomobiller.