Ian Sample tarafından The Guardian‘da yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Merve Yavuz‘un çevirisiyle sunuyoruz.
***
Bazı kuşların sıcak iklimlere uzun göçler yapmaktansa atık toplama alanlarında beslenmeyi tercih ettiği görülüyor ancak araştırmacılar ekosistem ve sağlık risklerine karşı uyarıyor.
Büyük çöp toplama alanları ve genişleyen katı atık sahaları bazı kuşların göçten vazgeçmesine neden oluyor. Fotoğraf: Stephen Wilkes
Bu durum, insanların doğal yaşam üzerinde oluşturdukları rahatsız edici etkilerden biri. Büyük çöp toplama alanları ve genişleyen depolama sahaları bazı kuşların göçten vazgeçmesine neden oluyor. Yiyecek aramak için binlerce kilometre uçmak yerine, atık atık sahalarını kış mevsiminde beslenmek için kullanıyorlar.
Almanya’daki araştırmacılar, Avrupa ve Asya boyunca farklı bölgelerden 70 tane leyleğin hayatlarının ilk beş ayı boyunca yaptıkları göçleri izlemek için küçük GPS etiketleri kullandılar. Bir kısmı bilinen rotalarda sıcak iklimlere yolculuğa çıkarken diğerleri göç etmek yerine, kışı yemek artıklarıyla ve çöplerin üzerinde büyüyen çok sayıda böcek ile beslenerek atık sahalarda geçirdi.
Bilim insanları Science Advance dergisinde, yuvalarından temmuz ve eylül ayları arasında ayrılan beyaz leyleklerin, Avrupa ve Asya’dan Afrika’ya gerçekleştirdikleri büyük yolculukta, kıtanın 5000 mil güneyine kadar ilerlediğini rapor etmişlerdi. Böylesi uzun yolculuklar için kuşlar enerjilerini uçuş esnasında kanatlarını mümkün olduğunca az çırparak ve termal akım üzerinde süzülerek koruyorlar.
Kısa vadede kuşlar çöp toplama alanlarında kışlamanın yararlarını görüyor gibiler. Radolfzell’deki Max Planck Ornitoloji Enstitüsü’nden Andrea Flack, geleneksel göç yollarını takip eden kuşların sadece Fas’ın kuzeyine kadar uçan ve kışı çöp toplama alanlarında geçiren Almanya’daki kuşlara göre ölüm olasılıklarının daha yüksek olduğunu bulmuştu.
Bu durumun kuşlar açısından besin bulmak için en uygun yol olduğunu belirten Flack, beslenebilecekleri pek çok organik atık yığınlarının mevcut olduğunu söylüyor. Fakat, bu öğünler iştah açıcı hatta güvenilir bile değil. Atıkların çoğu çocuk bezi, plastik poşet ya da eski oyuncaklar gibi insan atıkları ile çöpe giden tavuk kafası ve çürümüş etten oluşuyor.
Flack bu durumu, “Bu çok riskli. Kuşlar boğazlarına takılabilecek bir plastik parçası ya da paket lastiğini kolaylıkla yiyebilir ve ölebilirler. Bunun uzun vadede sonuçlarını bilmiyoruz. Toksik bir şey yiyebilirler ve sağlıkları bozulabilir. Bunu henüz tahmin edemiyoruz” şeklinde açıklıyor.
Bilim insanları Ermenistan, Yunanistan, Polonya, Rusya, İspanya, Almanya’nın güneybatısı, Tunus ve Özbekistan’daki 8 farklı koloniden beyaz leylekleri izledi. İspanya, Tunus ve Almanya’daki beyaz leylekler sadece Sahel[i]’e kadar uçarken; Rusya, Yunanistan ve Polonya’daki beyaz leyleklerin Güney Afrika’ya kadar uçtuğu gözlemlendi. Özbekistan’daki kuşlar ise hiç göç etmeyip Taşkent yakınındaki yuvalarında kışladı.
İber yarımadasındaki katı atık sahaları yerli leylekleri çekse de, çalışmada izi sürülen İspanyol kuşların tümü Sahra çölü üzerinden Batı Sahel’e kadar uçtu. Bilim insanları buna ek olarak, Almanya’daki 6 beyaz leylekten 4’ünün Sahel’e göç etmek yerine Fas’ın kuzeyindeki çöp toplama alanlarında en az 5 ay kışlayarak hayatta kaldığını, yani atık sahaların kuşları açık bir şekilde etkilediğini de dergide yayımlanan yazılarında belirtti.
Flack, kuşlar için bu bol miktardaki gıdanın faydalarının atık sahasından beslenmenin risklerinden daha büyük olup olmadığını bilmek için çok erken olduğunu söylüyor. Ama bu durum ortaya çıkan yegane belirsizlik değil. Göç eden kuşlar hem yuvalarında hem de kış mevsiminde göç ettikleri yerde ekosistemi etkiliyor ve geleneksel rotaların bozulması beklenmeyen zincirleme etkilere neden olabilir. Beyaz leylekler, sayıları çok artarsa zararlı hale gelebilecek çekirge ve diğer böcekler ile besleniyor. Bu sebepten ötürü, Flack, leyleklerin yararlı bir hizmet sağladığını belirtiyor.
Ç.N.: [i] Sahra çölünü kuzeyindeki yarı kurak bölgeye verilen isim.
Michael Slezak tarafından The Guardian‘da yayımlanan yazısını Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Çiğdem Külekçioğlu Houdin‘in çevirisiyle paylaşıyoruz.
***
Beyrut’ta tehlikeli sis tabakası. Araştırmacılar 188 ülkenin ortalama azot ayak izini hesapladılar. Görsel: Amer Ghazzal/Barcroft Media
Reaktif azot salımı son 150 yılda on kattan fazla arttı. Bu durumun hava ve su kirliliğinden kaynaklanan ölümlerdeki artışta payı var.
Karbon ayak izinizi nasıl kontrol altında tutabileceğinizi duydunuz. Peki ya azot ayak izinizi? Doğaya reaktif azot salımı son 150 yılda on kattan fazla arttı. Bu durumun, hava vesu kirliliğinden kaynaklanan ölümleri artırmaktan başka asit yağmuru ve Büyük Set Resifi gibi ekosistemleri bozması gibi sayısız başka etkileri de var.
Şimdilerde, ilk defa, araştırmacılar 188 farklı ülkeden insanın ortalama azot ayak izini, tam olarak nerede bu kirliliğe neden olduklarını hesapladılar. Böylece dünyanın reaktif azot salımını azaltmasına yardımcı olabilecek düzenlemelerin önünü açmayı umuyorlar.
Atmosferin %80’i durgun moleküler azot (N2) halindeki azottan oluşuyor. Bu haldeyken azot kimyasal tepkimeye girmiyor. Dolayısıyla insanlara ve bitkilere ne bir yararı ne de bir zararı var. Yerküre tarihinin büyük bir kısmında, N2 molekülünün amonyak ya da azot oksit (kahkaha gazı olarak da bilinir) gibi reaktif azot haline gelmesini sadece bakteriler, şimşek ya da sebzeler sağlayabildi.
“’ N2 ‘yi reaktif azota dönüştürmek çok fazla enerji istiyor,” diyor Avustralya’daki Sydney Üniversitesi’nden Arunima Malik.
Ancak Sanayi Devrimi’nden beri, insanoğlu atmosfere yüksek oranda fosil yakıt tüketiminden kaynaklı reaktif azot yüklüyor. Reaktif azot 20. yüzyılın başından itibaren gübre kullanımı ile toprağa da yükleniyor.
Mevzuat düzenlemeleri fosil yakıt kullanımı kaynaklı salımı azaltmakta etkili olabilir; tabii Volkswagen’in yaptığı gibi çiğnenmeye çalışılmazsa… Ancak azotlu gübre kullanımından kaynaklanan salımı sınırlamanın daha zor olduğu görüldü.
Bu araştırmaya iştirak etmeyen 2016 Uluslararası Azot Konferansı sekreteri ziraat mühendisi Cameron Gourley’a göre Haber-Bosch1 yöntemiyöntemi ile azot bazlı yapay gübrenin üretimi insanoğlunun %40’ının beslenebilmesini sağlıyor.
“Bunun dünyadaki en önemli buluşlardan biri olduğunu farkında olmalıyız.” diyor Gourley. “Ancak çok fazla üretiyoruz. Bitkiler ya da hayvanlar tarafından alınmayan azot kirlilik olarak karşımıza çıkar. Hiç şüphem yok ki azot fazlası ve yarattığı çevre sorunları bizim için büyük bir dert olacak… Bu durum çok fazla gözardı ediliyor.”
“Azot salımını etkin bir biçimde azaltmak için sadece azotun nerede üretildiğini bilmek yetmez,” diye belirtiyor Malik. “Azotun nereye gittiğini ve nerede tüketildiğini de bilmeliyiz.”
Malik ve meslektaşları 188 ülkede 15 milyon ürünün 5 milyar tedarik zincirinden oluşan bir veritabanını inceledi. Bu veriyi küresel azot salımı veritabanı ile birleştirdiler ve çeşitli sistemlerde reaktif azotun nasıl hareket ettiğini modellediler.
“Sonunda diğer ülkelerde raflara konan ürünleri kimin ürettiğini ve kimin bu üretimden etkilendiğini öğrenmek istedik,” diyor Malik.
Sonuçta, tüm dünyanın azot ayak izinin neredeyse yarısından dört ülkenin mesul olduğunu gördüler: Çin, Hindistan, Amerika Birleşik Devletleri, Brezilya.
Ancak Nature Geoscience’ta yayımlanan sonuçlar gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında kişi başına salım oranında dikkate değer bir farklılık olduğunu gösteriyor.
Ortalama olarak, Liberya ve Papua Yeni Gine’deki her bir kişi yıllık reaktif azot kirliliğinin 7 kg’dan azından sorumlu. Oysa Hong Kong ve Lüksemburg’daki insanların her biri her yıl 100 kg’dan fazla salımdan sorumlu.
Gelişmiş ülkeler azot salımı yapan ürünleri genellikle ithal ediyorlar. Örneğin Japonya, Almanya, Birleşik Krallık, ABD gibi ülkelerde kişi başına düşen azot ayak izi, yerel ölçekte ürettikleri azot miktarının iki katını buluyor. Tek istisna Avustralya: Çok sayıda besi hayvanı ihraç ettiği için azot salımı yapan ürünleri lokal olarak tüketmekten ziyade dışarı göndermiş oluyor.
Araştırmacılar ürünlerin tam olarak nerede üretildiğini gösteren bir veritabanı ve kirliliğin tam olarak nereye taşındığını gösteren bir model kullandıkları için bir grubun eylemlerinin diğer grubu nasıl etkilediğini kesin olarak gösterebildiler.
Mesela, Kaliforniya’nın Tulare Bölgesi’nde çok miktarda inek ve sığır üretiliyor ve bunların çoğu Japonya’ya ihraç ediliyor. Bu sektörün faaliyetleri sonucunda, bölge sakinlerinin %15’i –ki çoğunluğunu Latin kökenliler oluşturuyor- içine maksimum kirlilik düzeyinin bir buçuk katından fazla miktarda gübre kaynaklı azot karışmış içme suyu kullanmak zorunda. Bu durum, özellikle de yenidoğanlarda, sağlık problemlerine yol açabiliyor.
“Sonuçlar gösterdi ki küresel azot salımını düzgün bir şekilde sınırlandırabilmek için uluslararası antlaşmalar gerekli,” diyor Malik. “Ülke sınırlarının ötesine geçen azot ticaretini kontrol altında tutabilmemiz için uluslararası sözleşmelere ihtiyacımız var.”
Buna ilaveten, Malik ürünlerin üzerine o ürünün azot ayak izini belirten bir etiketin konmasının tüketicilerin bilinçli tercih yapmasına yardımcı olabileceğini öne sürüyor.
Gourley, sorunun azotlu gübrelerin düşük maliyetli olması olduğunu belirtiyor: “Gübre kalemi maliyetin ufak bir kısmını oluşturduğu için, gübre kullanımı azaltmak amaçlı ekonomik anlamda bir dürtü yok.”
“Reaktif azot kullanımına bir maliyet ekleyecek olan azot vergisi gibi bir şeye ihtiyacımız var,” diye belirtiyor Gurley. “Ekonomik göstergeleri incelemeli ve dışsallaştırılmış bu faktörleri nasıl en iyi şekilde yönetebileceğimizi düşünmeliyiz.”
Ç.N.1: Haber-Bosch yöntemi: havadaki moleküler azotun yüksek basınç ve sıcaklık altında amonyağa dönüştürülmesine imkan veren yöntemdir. Bu yöntemle yapay gübre üretimi olanaklı hale gelmiştir.
İstanbul Kadıköy’de Bağdat Caddesi’nde üniversite öğrencisi genç bir kadının evine dönerken tecavüze uğraması, saldırının meydana geldiği gece saat üçte genç kadının neden sokakta olduğunun sosyal medyada tartışma konusu yapılması kadınları ayağa kaldırdı. Çanakkale‘de Dr. Mümtaz Pirinçciler Meydanı‘nda toplanan yaklaşık elli kadın, “Geceleri de, sokakları da, meydanları da terk etmiyoruz.” diyerek eylem yaptı.
Kadın cinayetlerinin, kadına şiddetin, bunları engellemeye yetmeyen yasal düzenlemelerin protesto edildiği eylemde, “Kadınız, öfkeliyiz, peşinizdeyiz.”, “Asla yalnız yürümeyeceksin.” sloganları atıldı.
Çanakkale Kadın Platformu adına basın bildirisini okuyan Güleda Erensoy, “Eğer ataerkil bir toplumda değil de herhangi bir erkeğin saat kaç olursa, nasıl giyinmiş ve ne için olursa olsun bir kadının sokakta bulunma halini doğal bulduğu, onu yargılamadığı, herhangi sözel ve fiziksel cinsel taciz ve şiddeti hak ediyor olarak görmediği, böyle iğrenç bir davranışta bulunursa toplumca yapayalnız bırakılacağını ve hukuksal olarak ağır cezalar alacağını bildiği bir toplumda yaşıyor olsaydık, on dokuz yaşındaki kadın kardeşimiz büyük olasılıkla tecavüze uğramayacaktı. Bu çirkin olay gazetelerde magazin sayfalarında verilmeyecek, sosyal medyada kadının o caddede bulunma saatiyle ilgili dalga geçmeye hiçbir erkek cesaret edemeyecekti.” dedi.
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının adının “Kadın Bakanlığı” olmasını ve kadın cinayeti verilerinin devlet tarafından takip edilerek nedenlerinin önüne geçilmesini talep eden kadınların açıklaması, “Yetkililerin 2015’te dile getirdiği ‘Kadına şiddete sıfır tolerans’, çözüme giden somut adımların atılmasını gerektiriyor. Bu somut adımlara kadın hareketinin çalışma ve deneyimleriyle ortaya koyduğu her talep dahil. Kadın cinayetleri verileri de devlet tarafından evli olmayan kadını görmezden gelen terimlere sığınmadan, gerçekleri kırpmadan, kadın cinayetlerine sıfır toleransın gerçek bir politika olduğunu gösterecek şekilde, kadınların ve toplumun bilgi edinme hakkını ihlal etmeden açıklanmalı.” ifadeleriyle devam etti.
Eylem, kadınların cinsel saldırıya uğrayan genç kadınla dayanışma sloganlarıyla sona erdi.
“Orada ne işi vardı?”nın yanıtı: “Tecavüz edemezsin!”
19 yaşındaki genç kadının evin giderken evli ve iki çocuk babası 33 yaşındaki servis şoförü tarafından uğradığı korkunç saldırı kadınları sokaklara döktüğü gibi sosyal medyada da en çok konuşulanlar arasında yer aldı. Kadınların öfkesi Twitter’da #SessizKalmıyoruz,#SokaklarıTerkEtmiyoruz başlıklarına yazdıklarında toplandı.
Twitter’da bir kullanıcının “19 yaşındaki bir ‘kız’ gece 03.00’te Bağdat Caddesi’nde ne tür bir eğlenceden dönebilir?” sorusuyla paylaştığı ankete de tepki yağdı. Ekşisözlük’de “19 yaşındaki kızın gece üçte dışarıda ne işi var” başlığı altında yazılan şu yazı, yüzlerce sosyal medya kullanıcısı tarafından paylaşıldı:
“1 – Kadın gecenin 3’ünde sevgilisiyle sevişmekten gelebilir ve sen tecavüz edemezsin.
2- Kadın gecenin 3’ünde bardan mini eteğiyle evine gelebilir ve sen tecavüz edemezsin.
3- Kadın gecenin 3’ünde fahişelik yapmaktan gelebilir ve sen tecavüz edemezsin.
Kadınlar, hiç kimseye, sana, bana ve ona nereden geldiğinin hesabını vermek zorunda değildir
çünkü sen tecavüz edemezsin. Neden hep meşrulaştırmaya çalışıyoruz?
Yazık birileri çıkıp “belki ilaç almaktan geliyordur, belki ders çalışmıştır,
belki hastaneden geliyordur” diye çabalamaya çalışmış.
Çabalama güzel dostum. Zorunda değilsin.
Neden her kötü olayın kurbanını meşrulaştırmak zorunda kalıyoruz.
Adı üstünde kurban.
“Berkin ekmek almaya gidiyordu, kızımız sadece galoş dedi”…
Hayır arkadaşım. Neden ruh hastası insanlara uyuyoruz?
Empati bir yetenektir ve vicdanı olmayanlar da bulunmaz. Bu yüzden bırakın.
Durum zaten vahim ve biz kurbanı vicdanlarda aklamak zorunda değiliz. Ve sen tecavüz edemezsin.
Tam olarak “tecavüz edemezsin” lafının neresini anlamadığınızı söylerseniz
biz bu kadar insan o konuda yardımcı olalım.” https://eksisozluk.com/entry/58046680
Fotoğraf: İstanbul Feminist Kolektif
30 Ocak Cumartesi Saat:13.00’da
Sosyal medyada İstanbul Suadiye Işıklar’da buluşup Bağdat Caddesi’nde “hayatı durdurma” çağrısı yapılıyor. Paylaşımlarıyla örgütlenen kadınlar, kadın cinayetlerine, şiddete, tecavüze, karşılaştıkları her türlü adaletsizliğe karşı öfkelerini, tepkilerini dile getirmek, yan yana durarak yalnız hissetmemek, beraber yürümek, sokakları doldurmak, birbirlerinden güç almak ve seslerini haykırmak için 30 Ocak Cumartesi Günü saat 13.00’da Bağdat Caddesi’nde bulunmaya hazırlanıyor. #SessizKalmıyoruz
Narmanlı Hanı İstiklal Caddesi’ndeki en önemli anıt yapılardan biri. Hem caddenin oluşum tarihini belgeleyen eşsiz bir yapı olması, hem bir hafıza mekanı olarak.
Yaklaşık yirmi yıldır bu önemli bir anıt yapıyı yıkıp yerine bir gayrımenkul yatırımı gerçekleştirmek için girişimler oluyor. Sivil toplum kuruluşları da bu girişimleri engellemeye çalışıyorlar. Ancak bu çıkar amaçlı projeleri engellemeye çalışmak yetmiyor. Çünkü sorun yalnızca paragöz bir yatırımcının binayı inşaat yapılacak bir boşluk olarak görmesi değil, kamunun görevini yapmaması.
Bu binayla yönetimlerin, mimarların ilgi biçiminin yalnızca piyasa koşullarına terk edilmiş olması. Bu anıtın restoran-mağazalardan oluşan bir AVM olması sonuçta Beyoğlu’na değer kaybettirecek. Dünyanın başka şehirlerinde gelişme için bu tür anıt yapılar için farklı kullanım biçimleri, nitelikli mimari projeler ve insanlara değer kazandıracak girişimler teşvik edilirken Narmanlı Hanı için hazırlanan proje her şeyden önce İstanbul’a, Beyoğlu halkına yapılacak bir haksızlık.
Konuyla ilgili olarak Korhan Gümüş ile görüştük ve P.R. şirketinin kamuoyunu nasıl yanlış bilgilendirdiğini sorduk.
İstanbul ile ilgili pek çok sorunu olduğu gibi Narmanlı Han’la ilgili gelişmeleri yıllardır yakından izleyen mimar Korhan Gümüş’ün dikkat çektiği yanlış bilgilendirmelere dair birkaç örnek:
1.
Yanlış: Projeye itiraz edenler Narmanlı Hanı böyle kalsın istiyorlar.
Doğru: Binayı bu halde bakımsız tutan, çatısını açan, yıpratan gene dönüşüm bekleyen, bir arsa gibi gören, çıkarları için feda eden kendi sahipleri. Neden aynı tarihlerde yapılmış olan başka binalar böyle yıpranmış değil?
2.
Yanlış: Bina restore edilecek, şehre kazandırılacak.
Doğru: Bina yıkılacak, içi boşaltılacak, zemin kazılacak, yerine yalnızca cadde cephesi eskisine benzeyen yeni bir yapı yapılacak. Şehir değil, bir takım çıkar grupları kazanacak. Bu restorasyon projesi değil, altına ve üstüne yeni hacimler sığdırmak için yapılan yeni bir inşaattır.
3.
Yanlış: Bu projeye itiraz edenler kaos yaratmak istiyorlar.
Doğru: Narmanlı yapı tipi olarak, yerleşim dokusu ile ilişkisi bakımından eşsiz bir anıt yapı. Aynı zamanda şehrin önemli hafıza mekanlarından biri. Bu projeye itiraz edenler bu anıtın niteliklerini dikkate alan bir kullanım biçimi ve binanın hak ettiği bir mimari restorasyon projesi istiyorlar.
4.
Yanlış: Bekleyin, inşaat bitince memnun kalacaksınız.
Doğru: Neden başka bir kullanım biçimi olmasın? Neden farklı bir mimari çalışma yapılmasın? Neden Beyoğlu piyasa odaklı bir projeye mahkum olsun? Tasarlanan bir eşya değil. Seçme hakkımızın olmadığını söylemek, tahakkümcü bir dayatmadan başka ne olabilir?
5.
Yanlış: Bina özel mülktür. Dolayısı ile piyasa koşulları neyi emrediyorsa, o yapılacak.
Doğru: Narmanlı, özel mülk de olsa tescil kararları ve değeri itibarıyla kamuya aittir. Bu yüzden nasıl kullanılacağına, projelendirileceğine dair kararlar yatırımcıyı, çıkar grubunu temsil eden mimarı değil herkesi ilgilendirir.
6.
Yanlış: Yapılan her şey yasaldır.
Doğru: Karşımızdaki kamu kılığına girmiş ayrıcalıklı çıkar gruplarıdır. Her türlü kamu alanı bu gruplar tarafından işgal edilmeye ve baskı altına alınmaya çalışılmaktadır. Mahkeme kararı yapının 1. Grup tescilli bir yapı olması gerektiğini belirtmektedir. Tıpkı geçmişteki iptal edilen proje gibi bugünkü proje de buna aykırıdır.
LGBTİ bireylerin dünya çapındaki simgesi Gökkuşağı Bayrağı 27 Ocak tarihinde Lefkoşa Türk Belediyesi’ne (LTB) asıldı.
Konuyla ilgili olarak sosyal medaydan açıklama yapan LTB başkanı Mehmet Harmancı, KKTC’de LGBT bireylerin suçlu sayılmayışının 2. Yılı nedeni ile bayrağın asıldığını söyledi.
Harmancı’nın sosyal medyadan paylaştığı mesaj şöyle;
“…Bu arada bu ülkede LGBT bireylerin suçlu sayılmayışının 2. Yılı.
Biz yarın bunun için LTB olarak bayrak asacağız. Bu ülkede herkes kimliğini, geldiği yeri bağıra bağıra söylesin diye; cinsel yöneliminden dolayı ötekileştirilmeden doya doya yaşasın diye. Hadi alın bir kez daha kellemizi…”
Dinyar Godrej tarafından New Internationalist Magazine‘de yayınlanan haberi Yeşil Gazete yazarı Ali Serdar Gültekin‘in çevirisiyle paylaşıyoruz.
***
Ana akım ekonominin ebedi mitlerden biri devletin ekonomideki rolünün olabildiği kadar küçülmesi gerektiğini söyler, ya da başka bir yol önererek zenginlerin durdurulamaz yükselişlerinin önünden çekilmek gerektiğini. Bu yönetici elitlerin ideolojik bir pozisyonudur ve diğer birçok şeyle birlikte kamu mallarının yok pahasına satılmasına, bir zamanlar kamunun olan malların ve hizmetlerin artan özelleştirmesine yol açar. Pazarın büyüsü ve özel teşebbüslerin enerjisi fiyat etkinliği ve verimliliğin tavan yaptığı bir karışım hazırlar. Bu, en azından, bu çarkın çevriliş biçimi.
Özel? Kamu? Görsel: New Internationalist
2010’da 34 zengin OECD ülkesinde elektrik özel şirketleri, kamuya ait olanlara göre ortalama olarak %23,1 yüksek ücretlendirme yaptılar .
Fransa’da özel şirketler tarafından sağlanan suyun bedeli belediyenin sağladığı suyla kıyaslandığında %16,6 fazladır.
2011’de bir referandumda İtalyanların %96’sı su hizmetinin kamuda kalması için oy verdi.
Gittikçe artan bir şekilde, satışlar -çoğunlukla aynı şeyi ikinci sefer satamadığımızdan dolayı bunun iyi bir şey olmadığını söyleyen sağduyu çelişkilerine rağmen- devletler için bütçe açıklarının kapatılması ve bütçe kesintileri için bir yol olarak görülüyor. Nitekim The Wall Street Journal Avustralya ve Yeni Zelanda’nın kuzey adası Aoteroa’da 2013’te gerçekleşen rekor özelleştirmeleri “Özelleştirme cümbüşleri hükümetin cebine ihtiyaç duydukları parayı aktardı ve hükümetleri temel görevlerine odaklanmalarını sağlayacak canlılığı pazara aktardı” diye coşarak alkışladı [1].
Bu, 2010 bütçe konuşmasında kamu sektörünün özel sektörü dışladığından yakınan, umutlarını özel sektörün güvenilir ve uzun ömürlü bir ekonomik düzelme sağlayacağına bağlamış Britanya Hazine bakanı George Osborne’nın da büyük ihtimalle paylaştığı bir bakış açısı.
“Özel sektör mitinin üstünlüğü birbirini besleyen ve güçlendiren üç bileşene sahiptir. Birinci olarak özel sektör daima dinamik ve sağlamdır. İkincisi kamu sektörü maliyetli ve verimsizdir. Üçüncüsü ve son olarak herkes kamusal alanın sürekli artan özelleştirilmesinden fayda sağlar. Tüm bu üç element hatalı.”
Andrew Simms, Britanyalı yazar ve kampanyacı.
Fakat çeşitli biçimlerinde özelleştirme – şirketlerin toptan satışları, kamu-özel ortaklıkları, dış kaynakların kullanımı – ne getirir? Hizmet sağlamada daha fazla teknik verimlilik ya da etkinliğe mi yol açar? Eğer o denli uzun vadeye bakmak isteniyorsa, bu özelleştirilmiş işletmeler büyük ekonomilerde hafifletici etkisi olan fiyat etkinliğini hedefler fakat genellikle bu düşük hizmet kalitesi ya da çalışanların ücretlerinde kesinti, iş güvencesizliği ve iş kayıpları anlamına gelir.
“İnsanlar genelde yolsuzluklara sebep olan mekanizmaları anlamazlar. Özellikle Hindistan’da insanlar devletin yozlaşmayla eş anlamlı olduğunu, özel şirketlerin verimlilik demek olduğunu var sayarlar. Fakat devlet görevlileri yozlaşmaya genetik olarak programlanmamıştır. Yozlaşma güçle ilişkilidir. Eğer yozlaşma daha güçlüyse, onları da yozlaştırır.”
Arundhati Roy, Hint yazar ve entelektüel.
Şimdiye kadar bu özelleştirmeler detaylı incelendi – çok sayıda çalışma, araştırma ve tabii ki araştırmaların etkinliklerinin araştırmaları var. Tutarlı sonuç, daha yüksek bir verimliliğin hiçbir kanıtı olmadığı yönünde[2]. Yani çıkması ümit edilecek en iyi sonuç özel sektör sahipliği ya da müdahilliğinin kamu sektörünün sağladığından daha kötü olmaması yönünde. Özelleştirilmiş şirketlerin verimlilikleri hakkındaki en büyük çalışma 1980 – 2009 arasında özelleştirilmiş Avrupalı şirketler hakkında yapılmış. Araştırma özelleştirilen şirketlerin performanslarını kamuda kalan şirketlerinkiyle kıyaslamakta. Sonuç? Özelleştirilmiş şirketler kamuda kalan şirketlerden daha kötü sonuçlar üretmekte ve bunu özelleştirmeden 10 yıl sonra da devam ettirmekteler [2].
Müşterilerin düşük ücretlerden faydalandığı ve geçen yıllarda artan hizmet çeşitliliği ile aşırı rekabetçi Telekom sektöründe bile sonuç aynı. Küresel bir araştırma özelleştirilen Telekom şirketlerinin kamuda kalan şirketlere göre kayda değer ölçüde kötü olduklarını ortaya koyuyor [2].
Sağlık sektörü bu mitin yalan olduğunu ele veren yer. ABD’de sağlık harcamalarının en yüksek olduğu zamanda, sağlık sektöründeki özel harcamalar kamu harcamalarını geçerken, temel sağlık çıktıları toplamda kamusal sağlık sistemine kişi başı ABD’nin zerresi miktarda harcama yapan Küba’dan kötüydü.
US Institute of Medicine’ın 2012 yılındaki bir raporu bu durumu şöyle lanetliyor:
“Her tıbbi doların 30 senti gereksiz sağlık harcamasına gidiyor: gereksiz kağıt işleri, sahtecilik ve diğer gereksiz harcamalar. 750 milyar ABD doları yıllık zarar Pentagon’un bütçesinden fazla ve sağlık güvencesi olmayan her Amerikalıya bakmak için yeterli. Zararın büyük kısmı gereksiz hizmetlerden (210 milyar ABD doları), aşırı yönetim giderleri (190 milyar ABD doları) ve bakımın yetersiz verilmesi (130 milyar ABD doları) kaynaklanıyor” [2].
Aynı yıl devlet Affordable Care Act (ObamaCare diye de bilinen Ekonomik Bakım Yasası) ile fakir yurttaşları yüz üstü bırakan şişkin sistemi ıslah etmek için adım atmak zorunda kaldı.
Britanya’da taşeronlaşmayla Ulusal Sağlık Servisi’nin yavaş ilerleyen kısmi özelleştirmesi benzer “büyük şeylerde müsrif” (penny wise, pound foolish) sonuçlara sebep oldu. Bir örnek Cornwall’dan, çalışma saatleri dışında çağrı merkeziyle pratisyen hekim hizmeti sağlayan üstlenici Serco, klinisyenleri tıbbi eğitimleri olmayan bilgisayar destekli bir karar mekanizmasıyla ambulans yönlendirme kararı veren çağrı merkezi çalışanlarıyla değiştirdi. Sonuç tabii ki ambulans çağrılarında vergi mükelleflerinin ödediği dörde katlanmış maliyet oldu [3].
“Özelleştirme bir kamu kurumunu alıp güvenilmez bir tirana vermek demektir. Kamu kurumları ek faydalara sahiptir. Kâr için değillerdir. Maksatlı olarak ek faydalar için zararına çalışabilirler. Örneğin, kamuya ait bir çelik işletmesi zararına çalışıyorsa diğer işletmelere ucuza çelik sağlayabilir. Belki bu iyi bir şeydir. Kamu kurumları konjonktür karşıtı varlıklara sahip olabilir. Yani bu demek oluyor ki daralma dönemlerinde istihdam sağlayabilirler. Talebi arttırır ve daralmadan çıkmaya yardımcı olurlar. Özel işletmeler bunu daralma dönemlerinde yapamazlar. Çalışanları işten atarlar çünkü bu para kazanmanın yoludur.”
Noam Chomsky, The Corporation (2003) isimli filmdeki konuşması.
Kamu sağlık sistemi kısmen daha verimlidir çünkü evrensel bir kapsama sahiptir ve ekonomi ölçeklerinden fayda sağlar. Uygun finansmana ihtiyaç duyar. 1980’lerin yıkıcı yapısal ayarlama programları sırasında IMF ve Dünya Bankasının ülkelerin çoğuna önerdiğinin aksine. Sonra terennüm edilecek söz devlet elini çeksin ve hastalar kullanım noktasında kendileri ödesinlerdi. Sonuç olarak sadece bunları karşılayabilecek insanlar için çok daha iyi imkânlar varken en fakirler bundan etkili bir şekilde mahrum bırakıldılar.
Kamu sektörünün özel sektör kadar iyi hatta genelde daha iyi hizmet verdiğini söylemek birçok noktada da kamu sektörünün reforma girmesini iddia etmeyi engellemez. Kamu sektörü yönetimin üst seviyelerindeki yozlaşmasından ötürü eşit ölçüde mahvolmuş durumda. Fakat faal sendikalar ve sorumlu hizmet kullanıcıları bir kontrol sağlayabilir ve kamusal danışmanlık belediye sendikalarının topluluklarla koalisyon kurduğu ve suyun, kanalizasyon hizmetinin özelleştirilmesine karşı mücadele verdiği Güney Afrika örneğinde olduğu gibi demokratik bir avantaj ve çalıştıkları kurum için daha çok mesuliyet sağlayabilir [4].
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 2015 bilançosu açıklandı. Türkiye, en çok adil yargılanma hakkını ihlal ediyor.
Strasbourg’da bugün yayımlanan istatistiklere göre, Türkiye 2015 sonunda AİHM’de hakkında en fazla dava başvurusu bulunan 3’üncü ülke. AİHM’nin önünde şu anda toplamda ise 64 bin 850 dava başvurusu bulunuyor.
Deutsche Welle Türkçe’den Kayhan Karaca’nın haberine göre Ukrayna, 13 bin 850 başvuru ile ilk sırada. Bu ülkeyi sırasıyla Rusya (9 bin 200), Türkiye (8 bin 450), İtalya (7 bin 550), Macaristan (4 bin 600), Romanya (3 bin 550) ve Gürcistan (2 bin 150) izliyor.
AİHM, 2015 yılında toplam 823 karar açıkladı. Hakkında en fazla karar açıklanan ülke Rusya (116) oldu. Rusya’yı Türkiye (87), Romanya (84), Yunanistan (47) ve Macaristan (44) oldu.
Türkiye bu rakamla şu anda AİHM’nin iş yükünün yüzde 13’ünü oluşturuyor. Ankara, AİHM önünde 2014 yılını 9 bin 500 dava başvurusuyla kapatmıştı.
AİHM, 7 Avrupa ülkesi hakkındaki davalarda hiçbir ihlal kararı vermedi. Bu ülkeler; Andora, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, İrlanda, Monako, Hollanda ve İsveç.
Adil yargılanma hakkını ihlal
Türkiye hakkında 2015 yılında açıklanan kararların 79’unda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin en az bir maddesinin ihlaline hükmedildi. Türkiye 2015 yılında en çok Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılanma hakkıyla ilgili maddesini ihlal etmekten (20 karar) ceza aldı.
Adil yargılanma hakkını; kötü muamele şikayetleriyle ilgili yeterli soruşturma yürütmeme (14), bireylerin özgürlük ve güvenlik hakkı (14), yaşam hakkını ihlale bağlı yeterli soruşturma yürütmeme (13) ve kötü muamele (11) izledi.
Türkiye, geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi, 2015’te de AİHM’nin, hakkında en fazla ifade özgürlüğü ihlaline hükmettiği ülke oldu. AİHM geçen yıl Avrupa’dan gelen toplam 28 davada ifade özgürlüğünün ihlaline hükmetti. Bu ihlal kararlarının 10’unu Türkiye’den gelen şikayetler oluşturuyor.
“Barış”, her geçen gün daha sık telaffuz ettiğimiz kelime.Kökenine baktığımızda karşımıza eski dilde “uygun, yararlı manasına gelen “salaha ermek”e dair, “sulh”1 ifadesi çıkarken 1932 yılı itibariyle Türk Dil Kurumunun çalışmaları kapsamındaki öztürkçe arayışlar, bizi “varış” kelimesiyle buluşturmakta. Türkçe önseste “b” harfi bulunmadığı için bir yere ulaşmak” anlamına gelen “varmak” kelimesinin işteş hali şeklinde “karşılıklı, birlikte gitmek,varmak ”2 semantiğinden geliyor.Dünya dilidir diyerek ingilizcesinin kökenine baktığımızda ise “peace” kelimesinin Orta çağda savaşın ve nefretin olmadığı sakinlik, mutluluk hali, güvenlik, refah3 anlamlarına geldiğini görüyoruz.
Sözlük anlamından ayrıldı bu gün barış, artık bizim için daha ziyade “şiddetsizlik hali” ni ifade ediyor zira, öyle pür-i pak bir mutluluk hayal etmek çoktandır mümkün değil. Savaşın tüm yakıcılığını yaşıyor, etimizde hissediyoruz. Suruç ve Ankara katliamları, Sur ve Cizre’de izlemeye dahi dayanamadığımız ama birilerinin tüm çıplaklığıyla yaşadığı o görüntüler, duyunca içimizi yakan o haberler, hep belleklerde olacak.Ukrayna ve Suriye’deki savaştan, mülteci kıyımından da bahsedecek olursam yazı bitmez. Şimdi doğudayız, uçakla 1 saatlik mesafede, ana akım medyanın, reklamların, belgesellerin, dizilerin sis perdesinin ötesinde bir yerde.
Katil, çocuk, terörist, anne, dede, bomba, şehit, kardeş, polis,ölü, çatışma,ağır yaralı,vuruldu…öldü…! kelimeleri aynı cümlenin içinde geçiyor çoğu kez. Dayanamıyoruz…Sonra geçmişte yaşananların kalınlaştırdığı mercekten uzaktaki bir noktayı, geleceği gören akademisyenler bu gidişata “dur!” demek için hazırladıkları bir barış dilekçesine imza atıyor … ve şiddetin bir başka türü karşımızda. Bastırma, itham, zan altında bırakma, suçlama araçları eleştirilmenin hissedilir ağırlığı arttıkça birer ok misali fırlatılmaya başlanıyor barış dileyenlerin üstüne.Bu dilekler yurt içinden ve dışından binlerce bilim insanı , akademisyen ve meslek grupları tarafından kucaklanıyor, büyütülüyor.
Barış istemek suç değildir, T.C Anayasasının 56.maddesi “Herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğunu söylemektedir. Yine aynı yasada Devletin, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak görevi olduğu yazmaktadır. Böyle bir çevreyi, yaşam ortamını talep etmek de haktır!
Bu haftasonu bu hakkın bize ait olduğunu ifade edebileceğimiz, bizi İstanbul’da barışla buluşturacak 2 fırsatvar .
Biri, 30 Ocak CumartesiMazlum der ve Küresel Bak’ın “Öldürmek çare değil, Çok daha huzurlu ve kardeşçe yaşayacağımız bir Türkiye için, Yarına umutla bakmak ve artık geleceğimizi korkusuzca kazanabilmek için” ana fikri altında birlikte çağrıcılığını yaptığı Beyoğlu Tünel Meydanı’nda saat 14:00’de başlayacak olan “silahlar sussun, müzakereler yeniden başlasın” insan zinciri .
Diğeri ise 31 Ocak Pazar günü Barış için Kadın Girişimi (BİKG)’nin“Barışta birlikte yolculuk yapalım. Barışa giden yolu birlikte kuralım, barış hayallerimizi birlikte gerçekleştirelim ve barış talebimizi birlikte haykıralım Gelin Barışa 1000 Kadın olalım!”diyerek çağrıcılığını yaptığı Kadıköy İskele Meydanında saat 13:00’ da gerçekleştirilecek buluşma.
“Batıda yaşayanlar olarak, annemizin cesedi bir hafta sokakta kalmadı, çocuklarımız ölmedi ama yarın ne olacağını hiç kimse bilemez. Halkların ortak mücadelesi gerçekleşmediğinde ya da daha etkin olmadığında bu savaş yanı başımızda ve kapımıza kadar gelecek”
Barış için Kadın Girişimi nin katılımcılara mesajını da bu vesileyle iletelim “Barış, hakikat, müzakere ve çözüm kapsamında 100 karakteri aşmayacak sözlerinizi kâğıda, beze, eline, kuma, duvara, mutfak tezgahına, nereye isterseniz yazarak fotoğrafını [email protected] adresine gönderebilirsiniz” Bu Kampanyaya katılanların isimleri web sitesinde “Barışa 1000 Kadın” bölümünde yayınlanacak. Barış için Kadın Girişimi daha öncehaberimizdeduyurduğumuz gibi “Gelin her yanımızı saran bu ölümlere ve bu savaşa inat direniş gücümüzü gösterelim” diyerek 6-7 Şubat’ta Diyarbakır’a gerçekleştirecekleri nöbete de davet ediyor.
Romalı düşünür Çiçero’nun söylemiş olduğu gibi “En kötü barış, en haklı savaştan iyidir”.
Ankara 12’nci İdare Mahkemesi, Diyarbakır Barosu avukatlarından Mahsuni Karaman’ın, uçaklarda Kürtçe anons yapılması yönündeki talebini reddetti. Mahkeme, Kürtçe’nin sivil havacılıkta kullanılabilecek diller arasında sayılmadığına hükmetti.
Avukat Karaman, Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı bölgelere yönelik uçak seferlerinde Türkçe ve İngilizce’nin yanısıra Kürtçe anons da yapılması için Devlet Hava Meydanları İşletmesi (DHMİ) ve Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’ne (SHGM) başvuru yapmıştı.
Davayı Diyarbakır Barosu avukatlarından Mahsuni Karaman açtı
İki kurumdan da yanıt gelmemesi üzerine Karaman, Kürt yurttaşların Türkçe ve İngilizce’yi yeterince bilmemesinin büyük sorun yarattığını savunarak, Ankara 9’uncu İdare Mahkemesi’nde dava açmıştı.
Mahkemenin savunma istediği DHMİ’nin avukatı uçaklardaki anonsların, ‘Uçuş Bilgi, Anons ve Danışma Hizmetleri İşletme Talimatı’ gereğince Türkçe ve İngilizce yapıldığını belirtti.
Belirtilen diller dışında anons yapılmasının karmaşaya sebebiyet vereceğini savunan avukat, işlemin hukuka uygun olduğunu söyleyerek davanın reddedilmesini istedi.
Tarafların görüşlerini aldıktan sonra dosyayı karara bağlayan mahkeme, Kürtçe’nin sivil havacılıkta kullanılabilecek diller arasında sayılmadığını belirterek, uçaklarda Kürtçe anons yapılması talebinin reddine karar verdi.
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO)‘nün dün (27 Ocak Çarşamba) yayınlanan raporu çiftlik hayvan ırklarının yaklaşık yüzde 17’si yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor. Ülke verileri, rastgele yapılan melezleme işlemlerinin genetik erozyona yol açan başlıca sebep olduğunu da gösteriyor.
Metin Ertunç’un Yaşam için Gıda.com sitesinde yer alan haberine göre tüm dünyada hayvan biyoçeşitlilğini koruma konusuna artan bir ilgi gösterildiğini kaydeden Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), bununla birlikte değerli hayvan türleri için risklerin devam ettiğini ve genetik kaynak havuzunu sürdürülebilir olarak kullanmak için çaba sarf edilmesi konusunda çağrıda bulundu.
FAO’nun yayınladığı ‘Gıda ve Tarım için Dünyada Hayvan Genetik Kaynaklarının Durumu Raporu çiftlik hayvan ırklarının yaklaşık yüzde 17’si (1,458) yok olma tehlikesiyle karşı karşıya, yüzde 58’i ise popülasyonlarının büyüklüğü ve yapısı hakkında fazla veri bulunmadığından risk durumları bilinmiyor. Rapor, 2000 ve 2014 yılları arasında yaklaşık 100 hayvan ırkının yok olduğunu ortaya koyuyor.
Ülke verileri, rastgele yapılan melezleme işlemlerinin genetik erozyona yol açan başlıca sebep olduğunu gösteriyor. Hayvan genetik çeşitliliğini tehdit eden diğer faktörlerin arasında yerel olmayan ırkların kullanılması, hayvancılık sektörünü düzenleyen zayıf politikalar ve kurumlar, geleneksel hayvan üretim sistemlerinin bitişi ve yeterince rekabet edemeyen ırkların değerlendirilmemesi sayılıyor.
FAO Genel Direktörü Jose Graziano da Silva, “binlerce yıldır koyun, tavuk ve deve gibi evcilleştirilmiş hayvanlar milyonlarca insanın gıda güvenliğini sağlıyor, geçim kaynaklarına katkıda bulunuyor. Bu oran dünyanın kırsalda yaşayan yüzde 70’lik kesimini de kapsıyor” dedi. Silva için ayrıca genetik çeşitlilik, ileride ortaya çıkacak zorluklara uyum sağlamak için bir önkoşul. Silva, raporun hayvan genetik kaynaklarının oluşturulması için gösterilecek çabanın önemini ortaya koyduğunu sözlerine ekledi.
Rapor, hayvan biyoçeşitliliğini sağlamak için uluslararası işbirliğinin daha güçlü olması gerektiğinin altını çiziyor.
2007’den beri ülkeler bu alanda ilk uluslararası anlaşma özelliğini taşıyan Hayvan Genetik Kaynakları Küresel Eylem Planı’nı hayata geçiriyor. Bununla birlikte, rapor uluslararası işbirliğinin ülkeler arasında göreceli olarak çok ileri düzeyde olmadığı konusunda uyarıda bulunuyor. İşbirliği kapsamında sınırlı sayıdaki ikili ve bölgesel araştırma programlarının ötesine geçilmesi gerektiği raporda vurgulanıyor.
FAO’nun 2007’de yayınlanan ilk raporunda genetik bankaya sahip ülkelerin sayısı 10’u geçmezken bugün bu sayı 64’e yükselmiş durumda. Buna ek olarak 41 ülke ise genetik bankası kurma yolunda ilerliyor.
Uzmanlar bu çabanın sonuç verdiğini söylüyor. Scherf’e göre son on yılda Avrupa’daki ülkeler bir güvenlik önlemi olarak ortak bilgi sistemlerine ve gen bankalarına çok fazla yatırım yaptılar. Scherf, Avrupa Gen Bankası Ağı (EUGENA) gibi bölgesel işbirliklerinin gelecekte ırkların iyileştirilmesi için önem taşıdığını ve hayvanların kendi habitatlarında yetişmesinin desteklenmesi gerektiğini de belirtti.
Bugün, 177 ülke tarafından ulusal koordinatörler belirlendi ve 78 ülke hayvan genetik kaynaklarının daha iyi yönetilmesi için çok paydaşlı danışma kurulları oluşturdu.
Bugün tarım ve gıda üretiminde evcilleştirilmiş kuş ve memeli olarak yaklaşık 38 tür ve 8,774 ırk kullanılıyor.