Ana Sayfa Blog Sayfa 3122

Şemsipaşa olayı ve düşündürdükleri – Cengiz Özdemir

Şemsipaşa Camiinin hemen önünde çakılan kazıklarla çatlamaya başladığını ve hemen alelacele inşaatın durdurulduğunu basından ve sosyal medyadan takip etmişsinizdir. Şemsipaşa olayı üzerinden ders çıkartılması gereken çok şey var. Konuyu yakından takip eden birisi olarak bildiklerimi paylaşmak ve değerlendirmelerimi yazmak isterim.

Nedir bu “Patırtı” nın nedeni?

Efendim, malum cami Sinan’ın geç dönem eseri. Hususiyet açısından Sinan’ın küçük camilerinden biri. Nam-ı diğer Kuşkonmaz Cami. Bunun sebebi konusunda rivayetler muhtelif. Ancak o mevzulara girmeyeceğim. Sadece kuşların kubbesine konamadığı ancak caminin bir kuş kafesini andırdığını bilelim. Sinan Yılmaz’ın Üsküdar Kitabında belirttiği gibi “boğazın en masum busesi” gibi bir saflık addedilir. Bu camiyi özel kılan çok göz önünde olması cemaati ile Üsküdar’ın “çelebi” muhafazakarlarının buraya çok muhabbet göstermesi. Çoğu bu caminin kütüphanesinden faydalanmış bu insanlar haliyle feveran ettiler. “Patırtı”da buradan koptu zaten.

Bu sefer “gezici” kesim ile “çelebi muhafazakâr” takım beraber bu olayda ses verdiler. Özellikle sosyal medyada daha meydana ilk kazıklar çakılmaya başlar başlamaz has Üsküdarlılar, oy verdikleri belediyeden ve başkandan ses gelir umuduyla itirazlarını yazdılar, ancak her ikisi de kös kös dinledi. İnşaat ilerledikçe çakılan kazıkların sismik etkisinin, denize sıfır camiye vereceği zararı herkes endişeyle beklemeye başladı. Seküler kesimden de pek çok insan da duruma itiraz etti. Tabii seküler kesim itiraz ediyorsa tersi doğrudur mantığıyla Haşmet Babaoğlu gibiler hemen bu işe “patırtı” sıfatıyla yaklaştılar. Ancak mahallenin asıl sahipleri de itirazlarını yükseltince durumu hızla kavrayıp “bu çok yanlış” kervanına katıldılar. Twitlerini sildiler vs. Bu işlerde hızlı manevra hayat kurtarır.

Şansımızı deneyelim

Olayın gerçek sebebi “Hizmet aşkı” tabii. Yaklaşan yerel seçimlere yetişmesi elzem asfalt, köprü, meydan ne varsa ivedilikle bitmesi lazım. Bu kafayla caminin %99 çatlayacağını bile bile inşaata girişildi. Bu narin caminin 5 metre ötesine onlarca kazık, hidrolik çekiçlerle çakıldı. Buradaki ruh hali tam bir kumarbazın ruh haline benziyor. Şansımızı deneyelim, çatlamazsa bizimdir denilmiş. İşin ironik tarafı kör gözün parmağına yapılan bu facianın bir de kuruldan onay almış olmasıydı. Zaten Üsküdar Belediye Başkanı bizzat tanıdığı mahallenin ileri gelenlerini yatıştırmak için tek savunması “kurul kararı var” argümanı oldu. Bu argümana bir tek Haşmet Babaoğlu inandı. Bu kurul meselesine döneceğim.

Tepkiler kazıklar camiye yaklaştıkça katmerlenerek arttı. Belediye başkanının her cevabına yüzlerce hakaretamiz cevap geliyordu. En sonunda 15 Temmuz’da Çengelköy’de Şehit olan Mustafa Cambaz’ın oğlu Alpaslan Cambaz ve bir grup mahalleli arkadaşı da caminin önünde sessizce eylem yaptılar. Bu eylem sessizdi ama aslında çok ses getirdi. Artık bütün gözler camiye çevrilmişti. Her gün onlarca fotoğraf, periscope yayını ve video paylaşıldı. Bu kadar göz üzerine çevrilince yetkililerde de bir tedirginlik başladı. Herhalde çok gerilmişlerdir.

 

Beklenen Caminin çatlamaya başladığı haberi ve fotoğrafları sosyal medyaya düşünce konuya en duyarlı bürokratlardan birisi olduğunu bildiğim Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem hemen o gece gereğini yapacağını ve camiye ekip göndereceğini duyurdu.

Sabah olay yerine giden ekiplerin çatlakları tespit edip durumu rapor ettiklerini biliyorum. Gerisi çorap söküğü gibi geldi. Kadir Topbaş, Hilmi Türkmen hepsi ardı ardına açıklamalar yaparak “hassasiyet” lerini kanıtlama yarışına girdiler. Olan Twitter daki trollere oldu. Trol kafası bu işte “gezici” parmağı aradı. Bulamayınca yüklenici firmayı itibarsızlaştırma operasyonu aradı, üst akıl aradı, Fetö parmağı aradı, aradı da aradı.

En sonunda Yeni Şafak Gazetesi köşe yazarı ve televizyon programcısı İsmail Kılıçaslan’ı bile isyan ettirdiler.

Yukarıda da belirttim. Bu kumarın onayı bir kuruldan çıkmış. Bunca narin bir caminin önüne yüzlerce tonluk basınçla kazık çakmanın, Mimar Sinan’ın bağrına kazık çakmaktan bir farkı yok. Burada “şans” ımız Şemsipaşa Caminin çabuk tepki verip hemen çatlaması oldu. Böylece inşaat durdu. Ya Kabataş’taki Martı Projesinin kazıklarının Molla Çelebi Camii’ne verdiği zarar yahut Haliç Metro geçiş köprüsünün Azapkapı’daki Sokollu Camii’ne verdiği zarar? Bunlar hep zamanla ortaya çıkacaktır, hatta çıkmaya başladı bile. Hatırlayanlar bilir. Eski Galata köprüsü şaibeli bir yangınla yok olunca yerine kazıklı yeni Galata köprüsü yapıldı. O kazıklar çakılırken oluşan sismik etki Yeni Camii‘nin duvarlarını çatlattı, cami denize doğru kaymaya başladı. Bu şehirde her kent yağmasının altından bir kurul kararı çıkartabilirsiniz. Bazı kurulların çok hassas davrandığını biliyorum. Bu kararları alan diğer kurulları en başta işini düzgün yapmaya çalışan bu insanların itiraz etmesi lazım. 

Problemin temeli kilo işi ihale yöntemi

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin akla ziyan ihale yöntemleri var. Bunlardan biri de topluca tasarım hizmeti ihalesi. Bir örnek vermek gerekirse şehirlerde kent meydanlarının düzenlenmesiyle ilgili ihaleye çıkılıyor ve “15 çocuk parkı, 8 rekreasyon alanı, 12 kent meydanı, 32 bölge parkı tasarımı ihalesi” başlığıyla duyuru yapılıyor.

Bu kent meydanları Esenyurt’ta da olabilir, Taksim, Kadıköy ve yahut en son örnekte olduğu gibi Üsküdar’da da olabilir. Bu ihaleye giren tasarımcı ofisler çoğu zaman bahse konu alanları ihaleyi kazandıktan sonra öğrenirler. Yani tombala gibi, torbadan ne çıkarsa. Sarıgazi’de olabilir Sultanahmet meydanı da.

Oysa kentin tarihi merkezi akslarında bu meydan tasarımlarının torbadan ne çıkarsa bahtına yöntemiyle değil, yarışma açılarak tasarlanması gerekir. İhalelerde açık eksiltme yöntemiyle yapıldığından bu tasarıma da imalata da yansıyor haliyle. Tamam halka da sormayın ama konunun uzmanı bir jüri ile yarışma açıp en azından birkaç alternatifle, ortak akılla, genç tasarımcıların önünü açarak çözümler üretilemez mi? Arkitera Mimarlık merkezinin kurucusu Ömer Yılmaz yıllardır tam da bunu söylüyor. Kendisi ile Medyascope TV’de bunları konuşmuştuk.

Sonuç

Her şerde bir hayır vardır. İlk kez bir şehircilik faciası için farklı mahallelerin aktivistleri çeşitli düzeylerde, bir araya gelmeden ama yan yana durarak bir itirazı dillendirdiler. İtiraz etkili de oldu.

Bazen böyle olur, 3-5 ağaç, kıyıda küçücük bir cami arzu nesnesi haline gelir. Sosyal itirazın nereden nasıl şekilleneceğini kimse kestiremez. Mühim olan bu itirazları “kimin” yaptığına bakmadan doğru ya da yanlış olduğuna bakabilmektir. Yoksa hepimiz ayrı mahallelerde yaşamaya devam edeceğiz elbette.

 

Cengiz Özdemir

‘Adaleti, köprüden önceki son çıkışta bulacağız’: Adalet yürüyüşü 10. gününde

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun öncülüğünde, partinin İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutuklanması sonrası başlatılan “adalet yürüyüşü” onuncu gününe girdi. 5 gün sürmesi planlanan 432 kilometrelik yürüyüşte bugüne dek yaklaşık 162 kilometre yol katedildi. Korteje katılımın, geçen günlere kıyasla arttığı gözlemlendi.

Yürüyüş öncesi açıklamalarda bulunan Kılıçdaroğlu, sağduyu çağrısında bulundu. “Ramazan Bayramı öncesi gerginlikler bitsin” diyen Kılıçdaroğlu, “Mısır yöneticilerine seslenmek istiyorum. Siyasi idamlar ülkelere hiçbir yarar getirmedi, aksine haksızlık getirdi. Mısır yöneticileri siyasi idamların yarar getirmediğini görmek istiyorsanız Türkiye’ye bakın. Türkiye’deki idamların ardından idam edilen siyasi kişilerin isimleri, havalimanlarına, yollara sokaklara verildi. Mısır’da da siyasi idamlar hiçbir yarar getirmeyecek” ifadesini kullandı.

T24’ten Gonca Tokyol’a konuşan avukat Turhan Engin, “Adaleti köprüden önceki son çıkışta bulacağız” dedi.

İstanbul Barosu’na bağlı avukatlar, bugün korteje cübbeleriyle katıldı. Eski İstanbul Barosu Başkanı avukat Turgut Kazan, yürüyüşle ilgili olarak hukukçulara yönelik çağrısında “Türkiye Barolar Birliği (TBB) ve barolar başta olmak üzere, hukuk konusunda duyarlı kim varsa bu eyleme katılmalı” demişti.

Turgut Kazan (Kemal Kılıçdaroğlu’nun sağında)

Kazan, yürüyüşün 4’üncü gününde korteje katılmıştıyürüyüşle ilgili olarak hukukçulara yönelik çağrısında “Türkiye Barolar Birliği (TBB) ve barolar başta olmak üzere, hukuk konusunda duyarlı kim varsa bu eyleme katılmalı” demişti.

Korteje, “Bir CHP milletvekili, makam odasındaki Atatürk portesini indirdi” iddiası nedeniyle mart ayında partiden ihraç edilen Bağımsız Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka da katıldı. Nazlıaka, yürüyüş boyunca Kılıçdaroğlu’na eşlik etti.

Bayramın birinci günüyle ilgili olarak ise CHP’li yetkililer şu üç ihtimal üzerinde duruyor:
– Yürüyüşe bir gün ara verilecek.
– Yaklaşık beş kilometre yürüdükten bayramlaşma faslına geçilecek.
– Yürüyüş ara vermeksizin devam edecek.

(T24)

YeşilSol’un yurtdışı temsilciliği Yeşil Ev Berlin açıldı

Türkiye’deki Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin (YeşilSol) yurtdışı temsilciliği Berlin Yeşil Ev, 11 Haziran Pazar günü düzenlenen bir törenle Berlin-Wedding, Schwabstr. 28 adresinde açıldı.

Açılışı bir konuşma ile başlatan YeşilSol Parti Yurtdışı temsilcisi Rauf Uluç, bu projenin gerçekleşmesine katkıda bulunan herkese teşekkür etti.. Açılışa İstanbul’dan gelen YeşilSol Parti Eşsözcüsü, Çevre Mühendisi Eylem Tuncaelli‘nin konuşmasından sonra söz sırası Almanya Yeşiller Partisi’nden Claudia Roth‘da idi.

Eylem Tuncaelli ve Claudia Roth

Claudia Roth konuşmasına, “Ben burada sizlere sadece Yeşiller Partisi adına değil, aynı zamanda Federal Parlamento Bundestag Başkan Vekili olarak hitap ediyorum” sözleriyle başladı. Claudia Roth’un Türkiye’de demokrasiyi, özgürlükleri ve barış içinde çağdaş yaşamı savunan herkesle olan dayanışmasını özellikle vurgulayan konuşması, 80 kadar davetlinin yoğun alkışlarıyla son buldu.

YeşilSol üyelerinin özenle hazırlamış olduğu zengin büfe, davetlilerden büyük övgü aldı. Konuklar geç saatlere kadar süren sohbetlerde, YeşilSol Parti üyelerinden YeşilSol düşünce, Türkiye’de demokrasi ve çevre konularında detaylı bilgi edinme şansı buldular.

Berlin Yeşil Ev, YeşilSol Parti’nin yurtdışı temsilciliği olarak 11 Haziran 2017 tarihi itibarı ile faaliyetlerine başlamış oldu.

 

(Yeşil Gazete)

Putin – Erdoğan arasında Akkuyu görüşmesi

0

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile telefon görüşmesi sırasında Rusya ve Türkiye’nin Akkuyu Nükleer santralinin inşaatını belirlenmiş tarihe kadar tamamlanacağından emin olduğunu söyledi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı, Türk Akımı boru hattını döşeyen gemiden arayan Putin, Erdoğan’a, Türkiye’nin Rus şirketine çalışma izni vermesi sebebiyle teşekkür ederek, “Diğer konulardaki çalışmalarımızda da planlarımızı zamanında gerçekleştirmeyi umuyoruz, özellikle de Nükleer santralin ilk bloğunu belirlenmiş tarihe kadar devreye sokacağız.“ dedi.

(BirGün)

[Babil’den Sonra] Müzik Köyü Fethiye’de hayat var!

Günümüzde bağlamasını şelpe tekniğiyle ve parmak vurarak çalan birçok saz sanatçısı var. Bu tekniği Talip Özkan’ın Anadolu’da derlemeler yaptığı dönemde edindiği, Paris’te yaşadığı yıllarda daha da geliştirdiği, onun öğrencisi olan Hasret Gültekin’le bu tekniğin Türkiye’de bilinir hale geldiği bir gerçek. Ama bir isim var ki, o isim çoğu zaman göz ardı ediliyor. Veya geniş kesimlerce tam olarak bilinemiyor demek belki daha doğru olur. Fethiye’de 1924’de dünyaya gelen ve kendi adıyla özdeşleşen “üç telli bağlama” nın yaratıcısı Ramazan Güngör’den bahsediyorum.

Bu tavrın modern zamanlarda gelişmesinde Ramazan Güngör’ün üç telli bağlamasını çalma tekniğinin öneminin bir tarafa not edilmesinin, Anadolu halk müziği tarihi açısından faydalı olacağını düşünüyorum. Ki onun da öncesi var. Bu bağlamanın ve çalma tekniğinin yörük kültüründe kullanılan kopuz ailesinden geldiği biliniyor. Bu çalma tekniği kuşaklar boyunca ondan ona, ondan ona ve ondan da diğerine taşınarak bugüne kadar geldi.

Ramazan Güngör videoda kısaca kendi yaşamından ve müzik tercihini ortaya çıkaran yerel söylencelerden-olaylardan da bahsediyor. Fethiye’de bir dağ köyü olan Kadıköy’de 1924’de dünyaya gelen Ramazan Güngör, köyde okul olmadığı için okuyamamış ve küçük yaşlarda el işlerine olan yeteneği ile marangozluğa merak sarmış.

Müziğe de annesinin 2,5 kuruşa aldığı curayla başlamış. 12 yaşındaymış o sıralarda.

1949’da dam onarırken düşüp, kalçasını ve ayaklarını sakatlayınca hayatını tamamen saz yapmaya ve çalmaya adamış. Her türden saz yapmış ama daha çok kendisiyle özdeşleşen, yaklaşık kırk, kırk beş santim uzunluğunda, teller rahatsız etmesin, el rahat hareket edebilsin diye göğsü balık sırtını andıran, yumruk büyüklüğünde teknesi olan, diğer sazlara nazaran daha az perdesi ve sadece üç teli olan; teline tezene ile vurulmayan, şelpeyle çalınan; atası dağlardaki yörüklerin çaldığı kopuz olan “üç telli bağlama” yı benimsemiş ve çalmış.

Ramazan Güngör, bu çalgıya “curadır” diyenlere ısrarla karşı çıkmış ve “bu bağlamadır!” demiş. Rebetiko müziğinde kullanılan küçük çalgıya da Yunanlılar “baglama” derler ya. Bu kadim Anadolu çalgısının Ege’nin diğer yakasında da aynı adla bugün de süren yolculuğunun, aslında kültürlerin iç içe geçmişliğine, birbirini beslediğine ve sürekliliğine de güzel bir örnek oluşturduğunu düşünüyorum.

Kendisi de Yörük olan Ramazan Güngör, Batı Toroslarda yer alan, Antalya’dan batıya doğru Fethiye’ye kadar uzanan, Burdur Gölü havzasını ve Dalaman Çayı’nın yukarı bölümünü içerisine alan, seyrek nüfuslu, daha çok göçebe yörük yaşamının kültürel renkleriyle bezeli, kısmen tarım ve hayvancılık kültüründen de izler taşıyan Teke yöresine has zeybekler, zortlatmalar, uzun havalar, gurbet ve boğaz havaları çalmış ve onlarla ünlenmiş.

Ramazan Güngör, 1960’lı yılların başından itibaren çok sayıda müzisyeni etkilemiş, ne biliyorsa hiçbir karşılık beklemeden bildiklerini gençlere aktarmış; ondan derlemeler yapılmış ve bu derlemelerin bir bölümü de Kültür Bakanlığı arşivine ve TRT repertuvarına dahil edilmiş. Ama ne acıdır ki eserlerini arşive almakta tereddüt etmeyenler, bu değerli kültür insanına ölümünden kısa bir süre önce maaş bağlayabilmişlerdi!

Ramazan Güngör ömrünün özellikle son yıllarında ona vefayla bağlı dostlarının, öğrencilerinin her türlü dayanışması ile yaşama tutunmaya çalıştı ve 2004 yılında 80 yaşında rahatsızlanarak hayata veda etti.

Müzik köyü Fethiye

2015 senesinde Ramazan Güngör’ün yaşadığı Fethiye’de bir Müzik Köyü Projesi hayata geçirildi. “Topraktan kopuk her müzik, ölmeye mahkumdur.” diyerek yola çıkan hayatını müziğe adamış bu kurucu ekip uzun yıllar boyu adeta bir “açık hava konservatuvarını” andıran Anadolu’nun en ücra köşelerine giderek kaybolmaya yüz tutan müzikleri araştırdılar, derlediler ve bu çalışmalardan edindikleri kültürel birikimi bir Müzik Köyü Projesi altında kalıcı bir hale getirmek amacıyla, 2015 yılının Ağustos ayında yerel müzisyenlerle, profesyonel müzisyenleri ve akademisyenleri, Türkiye’den ve dünyanın 7 farklı ülkesinden gelen müzikseverler ile ilk kez Fethiye’de bir araya getirdiler.

Müzik Köyü Ekibi 2016 Yaz döneminde, 3 hafta sürecek bir programda, Anadolu’nun dört bir yanından, İran, Yunanistan, İsrail ve İspanya’dan yaklaşık 50 sanatçının katılacağı 2. buluşmayı planladılar ama 15 Temmuz 2016’da yaşanan olaylar bu etkinliğin gerçekleşmesine olanak tanımadı ve Müzik Köyü 2016 etkinliği yapılamadı.

 Müzik Köyü 2017

Bu yıl 6 – 11 Ağustos ve 13-18 Ağustos tarihlerinde, iki periyot şeklinde gerçekleştirilecek olan Müzik Köyü 2017 projesi kapsamında, Anadolu’nun yanı sıra İran, Yunanistan ve İspanya’dan birçok sanatçının, müzikseverlerle bir araya geleceği Müzik Köyü 2017 buluşmasında çok sayıda atölye, seminer, söyleşi ve konserler düzenlenecek. Bu müzisyenleri birleştiren en önemli özelliğin “ana akım endüstriyel müziğin” dışında yer almaları olduğunu söylemeye gerek yoktur sanırım.

6-11 Ağustos 2017’de gerçekleştirilecek olan 1. Periyotta Kemal Dinç, Selim Özyol, Ador Hooyar (İran), Erdem Şimşek, Arslan Hazreti, Ahmet Aslan, Doç. Dr. Özgü Bulut, Efren Lopez Sanz (İspanya), Ali Ulutaş-Yusuf İhsan Bodur, Gülay Diri, Ozan Özdemir, Metin Yılmaz, Gürkan Özkan, Ozan Sarı, Merih Aşkın, Stelios Petrakis (Yunanistan), Raquy Danziger, Sabri Kuşkonmaz, Başak Gürcan ve Giorgos Stavrakakis (Yunanistan) yer alacaklar.

13-18 Ağustos 2017’de gerçekleştirilecek olan 2. Periyotta da Erkan Oğur, Sami Hosseini (İran), İsmail Hakkı Demircioğlu, Derya Türkan, Osman Kırca, Hasan Bülbül, Doç. Dr. Cenk Güray, Doç. Dr. Özgü Bulut, Selim Özyol, Filiz İlkay, Ali Tekbaş, Salih Korkut Peker, Ozan Özdemir, Sabri Kuşkonmaz ve Mehmet Günay Eser yer alacaklar.

Bu yıl Türkiye’de ilk kez Girit Müziğine dair bir atölye gerçekleştirilecek. Giritli müzisyenler Giorgios Stavrakakis ve Stelios Petrakis Müzik Köyü Fethiye’de düzenlenen atölyede bu müziği anlatacak ve dinletiler gerçekleştirecekler.

Yarsan Tanburu ustası İranlı sanatçı Ador Hooyar da atölyesinde Yarsan Kültürü, Persian Def’i tarihinden söz edip, tanbur ve def eğitimi verecek.

Raguy Danziger’in darbuka atölyesi ve İranlı sanatçı Sami Hosseini’nin ritm atölyesi de köyde katılımcılarını bekliyor olacak.

Doç.Dr. Attila Özdek “Cumhuriyet Dönemi Müzik Politikalarına Anadolu Müziği Penceresinden Bir Bakış” sunumu ile Müzik Köyü’nde yer alacak bir başka isim.

Anadolu geleneksel müziği üzerine sunumları ve dinletileri ile Doç.Dr. Cenk Güray da Müzik Köyü’nde yer alacak.

Aynı zamanda Müzik Köyü’nün Genel Sanat Yönetmenliği’ni yürüten üç telli saz icracısı Mehmet Günay Eser “Anadolu Geleneksel Müziğinde Protest Unsurlar” konulu bir atölye gerçekleştirecek. Anadolu’nun yaşayan birçok farklı müzik gelenekleri üzerine de ayrı ayrı sunumlar yapacak.

Yazar- yönetmen Sabri Kuşkonmaz da belgesel gösterimleri ve geleneksel kültürlere dair anlatımlarıyla Müzik Köyü’nde olacak.

Merih Aşkın’ la perdesiz gitar atölyesi, Selim Özyol ile zeybek atölyesi, Özgü Bulut ile beden müziği atölyesi, Metin Yılmaz ile Piyano- Caz atölyesi, Başak Gürcan ile Jazz vokal teknikleri atölyesi, Derya Türkan ile klasik kemençe atölyesi, Kemal Dinç bağlama atölyesi, Gülay Diri yerel ses teknikleri ve geleneksel kültürler atölyesi gibi daha çok sayıda atölye katılımınızı bekliyor.

Erkan Oğur, İsmail Hakkı Demircioğlu, Ahmet Aslan ve Salih Korkut Peker de sunumları ve dinletileriyle bu yıl Müzik Köyü’nde olacaklar.

İspanyol müzisyen Efren Lopez Sanz da köyün sanatçı konukları arasında yer alıyor.

Müzik Köyü’nde her yıl olduğu gibi bu yıl da çok sayıda yöresel üç telli saz ustası da yer alacak. Ali Ulutaş da bu yerel sanatçılardan.

Müzik Köyü etkinlikleri her yıl Fethiye’nin bir köyünde gerçekleştiriliyor.

Ama etkinliklerde mekân sınırı yok. Fethiye’nin dağları, ırmak kenarları, deniz kıyısı, yani her yer bir atölyeye, bir konsere, bir dinletiye ve benzeri etkinliklere mekân olabiliyor.

Bu etkinliklere katılmak için herhangi bir çalgı çalma ön şartı yok. Müziksever olmanız yetiyor.

Sadece geleneksel müziğin değil bu müziği oluşturan kolektif yaşam tarzının hayat bulduğu bir yaşamı da bu topraklarda kurmayı amaçlayan Müzik Köyü Ekibi, uzun vadede bu dönemsel projeyi kalıcı bir müzik köyüne dönüştürmeyi amaçlıyor. Bu imkânsız değil. İMECE kültürünün Anadolu’da çok köklü bir tarihi var. Bugün ekonomik-teknolojik küreselleşmenin de etkisiyle tek tipleşen bir dünyada yerel kültürler bu erozyondan payına düşeni alıyorlar ama hala umut bu topraklarda yaşıyor. Geçen hafta Yeşil Gazete’de Şirince Tiyatro Medresesi’nden bahsetmiştim. Bir müzik Köyü neden olmasın? Yapmamız gereken tek şey önce buna inanmak ve bu amaçla bir İMECE’yi kurmak. Bu yıl biraz geç oldu ama 2018 için bu önümüzdeki sonbahar aylarında belki İstanbul’da birkaç ayrı konserle bu İMECE’ye bizler de katılabiliriz.

Ama 2018’i beklemeden, hemen bu yıl için yapabileceğimiz şeyler de var. En azından Ağustos ayında yapılacak Müzik Köyü Fethiye atölyelerine katılabiliriz. Atölyeler hakkında www.muzikkoyu.net sitesinden bilgi edinebilir ve aşağıdaki iletişim numaralarından Müzik Köyü Fethiye’ye ulaşabiliriz:

Aytaç Gökdağ: 0545 370 57 37/[email protected]

Mehmet Günay Eser: 0531 387 12 62/[email protected]

Uzun zaman önce Anadolu Halk Müziğinin peşi sıra Anadolu’yu arşınlayan Macar müzik adamı Bela Bartok ne diyordu: Konservatuvarlarınızı dağlara kurun! Müzik Köyü Fethiye ekibi 2015’de bu yolda bir adım attı ve tüm olanaksızlıklara karşı bugün de bu umudu diri tutmaya çabalıyorlar ve hepimizin desteğine de ihtiyaçları var. Haydi o zaman!

 

Ercüment Gürçay

Deli Dumrul Köprüsü: Osmangazi Köprüsü’nün halka 1 yıllık maliyeti 2 milyar lira!

Köprülerde kota uygulanmasının maliyeti vatandaştan çıkarılıyor. Osmangazi Köprüsü için ihale edilen şirkete verilen kota garantisinin tutmaması nedeniyle halk, 1 yılda 2 milyar lira ödedi.

Başbakan Binali Yıldırım ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın büyük bir törenle açtığı Osmangazi Köprüsü’nün maliyeti ve geçiş ücretleri tartışılmaya devam ediliyor. Köprü, geçiş ücretleri ile yatırım biçimi ve ihale edilen şirkete kota garantisi verilmesi dolayısıyla birçok sorunla açıldı. Osmangazi Köprüsü’nün devlete yıllık maliyetinin 2 milyar lira olduğu ortaya çıktı.

Geçiş ücretleri, yatırım biçimi ve ihale edilen şirkete kota garantisi verilmesi dolayısıyla büyük tepki çeken köprüde, devlet tarafından garanti edilen kotaya ulaşılamadı ve devreye Hazine ödemesi sokuldu. Yani köprünün maliyetini şirkete 1 yıldır aralıksız olarak halk ödüyor.

Geçmesek de ödüyoruz

CHP İstanbul Milletvekili Barış Yarkadaş, köprünün açılmasının üzerinden 1 yıl geçmesine rağmen, işletmeci şirkete verilen günlük 40 bin geçiş garantisinin sağlanamadığını söyledi. Yarkadaş, yapılan indirimlere rağmen sayının 15 bine bile ulaşamadığını aktardı.

Osmangazi Köprüsü’nü de içine alan Gebze-İzmir Otoyolu’na ait sözleşme hükümlerine göre; sadece geçmeyen araçların değil, geçen araçlara ait ücret farkının da kamusal yükümlülük olarak kabul edildiğini ifade eden Yarkadaş, “2010 Eylül tarihli sözleşmede, körfez köprü geçiş ücreti olarak belirlenen 35 dolarlık bedel için 2008 yılı baz alınmış. Ücret her yıl ABD’deki tüketici fiyatları endeksindeki artış kadar yükseliyor. Bugünkü kura göre 19 dolara yani 65 TL’yi geçen araç için devlet, işletmeci firmaya araç başına 75 TL hasılat garantisi ödüyor. Bu hesapla köprüden geçiş ücretinin 140 TL olması gerekir. Sayın Bakan’ın dediği gibi geçseniz de geçmesiniz de bu parayı ödeyeceksiniz. Yaptığımız hesaplamalara göre köprünün açıldığı tarihten geçen bir yıllık süre zarfında vatandaşa maliyeti 2 milyar TL civarında” ifadelerini kullandı.

Köprü maliyetinin 1 milyar dolar civarında olduğunu söyleyen Yarkadaş, “Köprü yapımına harcanan bu para, aralarında Halkbank ve Vakıflar Bankası gibi devlet bankalarının da olduğu 9 bankadan AKP’nin verdiği gelir garantisi karşılığı kredi olarak temin edilmiş ve müteahhidin (yüklenicinin) cebinden hiç para çıkmamıştır. Bu benzeri görülmemiş bir rezalettir. Vatandaş sözleşme gereği (Yap-İşlet-Devret) 2035 yılına kadar aradaki fark ne olursa olsun bu ücreti ödeyecek. Bu köprü Deli Dumrul Köprüsü’dür” dedi.

(Artı Gerçek)

Kadir Topbaş: Şemsi Ahmet Paşa Camii’nde çatlak falan yok

İBB Başkanı Kadir Topbaş, Üsküdar’daki Şemsi Ahmet Paşa Camisi’ndeki çatlakların kazıklar nedeniyle olmadığını, çatlakların eski olduğunu söyledi.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, belediye personeli ve vatandaşlarla bayramlaştı. Bayramlaşma töreninin ardından gazetecilerin sorularını yanıtlayan Topbaş, Üsküdar’da bulunan ve Mimar Sinan’ın inşa ettiği Şemsi Ahmet Paşa camisinin avlu duvarlarında meydana gelen çatlaklara ilişkin açıklamada bulundu.

“Bahçe duvarlarında daha önce olan çatlaklar var”

Şemsi Ahmet Paşa camisinin İstanbul’daki güzel eserlerden biri olduğunu söyleyen Topbaş, “Üsküdar sahilinden Harem’e doğru sahil boyunca yürüme bandını genişletmek ve orada yaşanan yoğunluğun rahat bir hale getirilmesi açısından İBB Projeler Daire Başkanlığı tarafından bir çalışma yapıldı. Bu çalışma Koruma Kurulu tarafından da onaylanmış, proje haline getirilmiş. Denize bir miktar kazıklar çakılmak suretiyle Şemsi Paşa Cami’nin önüne sirayet eden bir noktada yol genişletilmesi düşünülmüş. Şemsi Paşa Camii’nin içerisinde çatlak falan yok. Bahçe duvarlarında daha önce var olan çatlaklar var. Onların hepsi fotoğraflarla, belgelerle, raporlarla tespitli. Bu kazık çakma ile etkilenme değil” dedi.

“Bizzat ben kaleme alarak düzenleme yaptım”

Kazıklama işleminin kısmen yapılmış olmasına rağmen projenin bu kısmının iptal edildiğini, diğer kısımların ise devam edeceğini belirten Topbaş, “Kazıklar kısmen çakılmış olmasına rağmen Şemsi Paşa caminin önüne dolgu yapılmadan, diğer taraflar devam edecek. Ön bölümü bizzat ben kendim kaleme alarak düzenleme yaptım. Şu an kısmen çakılmış olan kazıkların cami önündekilerin kesilmek suretiyle orası dolgu yapılmayacak, orasını pas geçeceğiz. Kazıklar sökülmeyecek, kesilecek, sökme işlemi esnasında sıkıntı yaşanabilir. Yürüyüş bandı olacak ama diğer taraflardaki uygulama devam edecek. Önemli eserler, dikkat etmemiz, hassasiyet göstermemiz gerekiyor. Mesai arkadaşlarıma bu konuda daha hassas davranmalarını özellikle ifade ettim” diye konuştu.

Mimarlar Odası: Külliyede ciddi hasar oluştu

Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi ise avlu duvarlarında çatlaklar oluşan Cami için açıklama yapmıştı. Üsküdar Meydan ve sahil yolu projesi ile ilgili olarak 6 ay önce uyarıda bulunduklarını belirten Mimarlar Odası yetkilileri, Şemsi Paşa Külliyesi’ne zarar veren sorumlular hakkında gerekli işlemlerin derhal başlatılmasını istemişti.

Mimar Sinan’ın eseri

Şemsi Paşa Camii diğer adıyla “Kuşkonmaz Camii”, Üsküdar’da Şemsi Paşa Caddesinde yer alıyor. Üsküdar sahilinin hemen kıyısında yer alan camii, 1580 yılında Şemsi Ahmet Paşa tarafından Mimar Sinan’a yaptırıldı.

“Akıllarına yeme içme geliyor”

Tarihçi Prof. İlber Ortaylı da, Şemsi Ahmet Paşa Camii’ndeki çatlaklara ve önünde yapılan kazık çakma işlemine değinerek, “Güzel bir yer görünce akıllarına yeme içmek geliyor.” diyerek tepki göstermişti.

(Evrensel, Yeşil Gazete)

Ardıç ağacı ile Zeytin ağacı

Bir varmış bir yokmuş. Muhteşem Ege Denizi’nin kayalıklarında mis kokulu bir ağaçcık yaşarmış. Kalender meşrep bişeymiş, bol suymuş, kayalıkmış, toprakmış, şöyle kil, böyle humusmuş aramazmış. Denizden esen rüzgara, parlayan güneşe, yaz gecelerinde pürüzsüz gökyüzündeki yıldızlara kendini özgürce bırakması yetermiş.

Ardıç ağacı ve Ardıç kuşu

Ardıç” mış ağacın adı. Bir de can dostu varmış ağacın, bir kuşmuş bu dost, kuşun adı da kendisininki gibi “ardıç” mış. Ağacın başka dostları da varmış varmasına da,  kuşun yeri ayrı imiş. Ardıç ağacı, ardıç kuşu olmadan varlığını sürdüremezmiş, öyle bağlılarmış birbirlerine. Kuş ağaca konar, ağaç kuşa leziz tohumlarını ikram edermiş. Kuş da onun bu tohumlarını öğütür, öte diyarlara taşır, dışkısıyla birlikte başka topraklara bırakır ve ağacın çocuklarının dünyaya gelmesine yardım edermiş. Kuş olmasa ağacın tohumlarının kabuğu çatlamaz, ağaç olmasa kuş doymazmış. Böylece yaşar giderlermiş birlikte.

Bir gün büyük bir tufan kopmuş. Uzaklarda, Ağrı Dağı’nda Hazreti Nuh Peygamber’in gemisi olmasa Dünya’da insan, hayvan namına bir şey kalmayacakmış. Ardıç ağacı, ardıç kuşunun geleceği günü sabırla beklemiş. Gözünü uzaklara dikmiş ve dostundan ümidi kesmemiş bir an bile. Bir gün uzaktan bir kanat çırpışının sesi gelmiş kulağına, sevinçle dönüp bakmış, bu bir güvercinmiş. Güvercin, ardıç ağacına merak etmemesini, arkadaşının ona kavuşacağını söylemiş ve az ötedeki zeytin ağacının dalına konmuş, soluklanmış.  Biraz hayal kırıklığına uğrasa da dostundan gelen haberle ardıçın içi rahatlamış. Zeytin, gümüşi yapraklarıyla beyaz güvercine dalından ikram etmiş. Ege ardıcıyla, zeytiniyle böyle cömertmiş işte. Zeytin dalını kapan güvercin soluklandıktan sonra dönüp, tufanın sona erdiğini muştulamış gemidekilere. Ardıçla zeytin, kuşların yolunu birlikte gözlemişler, tasalarına, heyecanlarına, sevinçlerine ortak olmuşlar birbirlerinin. Ne yaşarlarsa yaşasınlar hep vakarla karşılayarak …

Güvercin

Birlikte köklerini saldıkları bu topraklarda neler görmüşler neler…

Yüzlerce yıl, ne bebelerin doğup büyüdüğüne, yaşlandıklarına ve onların torunlarının torunlarının da yaşayıp öldüğüne tanıklık etmişler. Kadim dostları çınar da tüm haşmetiyle uzaktan yapraklarını hışırdatırmış ardıçla zeytin ağacına. Denizin yosunu tuzuna, tuz yeline karışır, yelden yapraklara, yapraklardan da tekrar denize ulaşırmış. Gündüz güneşin ışıkları pırıldatırmış denizi, gece olunca ayın ışıkları balıkların pullarına, balıkların pulları da denize göz kırparmış,

Yüzyıllar içinde  insanlar değiştikçe değişmiş, kılık kıyafetleri mesela, konuştukları diller, yaptıkları evler, yaşam biçimleri…

Zaman zaman ağaçlar da, mesela bademler de bitmiş yanıbaşlarında, limonlar, zakkumlar da. Onlar bile kuruyup gitmişler de ardıça, zeytine ve çınara bir şey olmamış, onlar aynı vakarla zamana tanıklık etmeye, doğanın çocuklarını beslemeye, şifa dağıtmaya, gölgeleriyle serinletmeye devam etmişler. İki şey hiç ama hiç değişmemiş yalnız: İnsanların açgözlülükleri ve kibirleri. Kendi aralarında konuşurlarmış insanlar, doğanın hakimi olduklarını, her şeye hükmedebileceklerini sanırlarmış. Ardıç, zeytin ve çınar buna güler geçer ve sessizliklerini bozmazlarmış; insanların kısacık ömürleri karşısında duydukları hüznün, daha çok şeye sahip olduklarında dağılacağını sandıklarını bilir, onların bu çaresiz hallerini, yüzyıllar boyu aynı denize, aynı gökyüzüne ve aynı güneşe bakarak buldukları huzurla katmerlenen ağırbaşlılıklarıyla, merhametle sineye çekerlermiş . Yapraklarına tırmanan börtü böcekle, dallarına konan kuşlarla ve birbirleriyle barışık yaşayıp gidermiş bu üç dost.

Zeytin

Gelgelelim çınar ve ardıç bu aralar yeis içindelermiş. Kardeşleri zeytinin hayatı tehlikedeymiş. Taa uzaklardan gelen insanlar kadim dostlarını toprağından edecekler diye tasalanıyorlarmış. Zeytin mağrurmuş, içi kan ağlasa da sesini çıkarmıyormuş. Yüzyıllar boyunca yaşadığı topraklardan bir elektrikli testere ile değil, vadesi dolunca ayrılmak istiyormuş. Yüzyılların hatırası, zeytinlerinin ve yapraklarının şifası, parçası olduğu doğaanada sürsün ve bir de güvercinin kanadı kırık kalmasın istiyormuş. Sade kendisi için değil, doğanın tüm çocukları için istiyormuş bunu.

Kök salmak böyle bir şeymiş işte. Kök salmayı bilenler anlarmış ancak zeytinin sırrını.

 

Denel

Son dönemin Yeşil Kitapları

Sekoyana’nın Kapıları 

Şiirsel Taş’ın kaleme aldığı Sekoyana’nın Kapıları, anne ve babası tarafından ormanda yaşayan münzevi bir kadına emanet edilen bir çocuğun, bu gizemli kadının rehberliğinde ormanı tanıma hikâyesini konu ediniyor. Sekoyana, ormanın kontrol edilebilir olduğuna, insanların onu istedikleri gibi kendilerine uydurma çabalarına inanmıyor. Çocuğa ormanda hiçbir şeyi israf etmeden, canlılara ve doğaya zarar vermeden nasıl yaşayacağını öğretiyor ve bunu yaparken de doğa ve yaşam hakkında doğru bildiği birçok şeyi sorgulatıyor ona. Sekoyana’nın Kapıları, çevre bilinci ve duyarlılığını okurlara sürükleyici bir hikâyeyle, didaktik bir tondan kaçınarak kazandıran değerli bir roman.

*Bu kitabı alarak ÇEKÜL Bilgi Ağacının doğal ve kültürel miras eğitimlerine destek vereceksiniz.

 

Sekoyana’nın Kapıları
Şiirsel Taş
Çekül-Doğan Egmont
2017

 

Çeşitli Boyutlarıyla Çevre Eğitimi

Her birey bir çevrenin içinde doğmaktadır. Çevre, çok genel anlamı ile içinde yaşadığımız ortamı ifade etmektedir. İnsanın içinde doğduğu, yaşadığı, varlığını ve özelliğini fiziksel olarak algıladığı bu ortam fiziksel çevredir. Zaman içerisinde gerçekleştirilen insan çabaları bu bilgileri bir sistematiğe kavuşturmuş ve çevre bilimi denilen disipliner alanı oluşturmuştur. Çevre bilimi, canlıların birbiri ve fizikojeokimyasal çevreyle ilişkilerini ve etkileşimlerini konu edinmiştir.

İnsan bilgi ve kültür birikimine dayalı olarak, doğal çevresinde bulduğu yeraltı ve yerüstü zenginliklerini kullanarak yapay bir çevre oluşturmuştur ve bunu kullanmaya devam etmektedir. Bilindiği gibi çevredeki çeşitli faktör, değer ve öğelerin oluşumu binlerce yıllık bir birikim ve değişim sonucu ortaya çıkmaktadır. İnsanların değişik yollarla çevreye müdahale ettikleri zaman mevcut doğal denge bozulmakta ve bunun sonucunda telafisi kısa zamanda mümkün olmayan kirlilikler oluşmaktadır. Çevreyi etkileyebilecek birçok insan davranışı, içinde bulunduğu kültür tarafından yeniden üretilebildiğinden, söz konusu yeniden üretmeye ve çevreye verilen zarara karşı koyabilecek etkili bir yol olarak eğitimden yararlanılabilir.

Yaşadığımız Dünya göz göre göre daha fazla kirlenmektedir. Yaşadığımız dönemde çevreyle ilgili sorunların kaynağı bir tek faktörden değil birçok nedene bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Sorunun çözümü ise oldukça zor görünmektedir. Çevrenin doğal hâli ile korunması geldiğimiz noktada derin düşünmeye gereksinim doğurmaktadır. Oldukça zorlu olan bu süreçte kendimize sormamız gereken “Ben bu sorunun çözümü için ne yapabilirim?” sorusudur. Sorun çok büyük olsa da her birey kendi açısından bu soruya verilebilecek birçok cevap oluşturabilecektir. Bu kitap bizim sorumlu yazarlar olarak bu soruya verdiğimiz cevaplardan sadece birisinin ürünüdür. Kitap, yazarların çevre ile ilgili duyarlılıklarından hareketle kaleme alınmıştır ve çevrenin korunması için bilgi sağlamanın yanında bilinç oluşturmak da umulmaktadır.

Bu amaçla bu kitapta; çevre ile ilgili temel kavramlar, değişkenler, eğitim türü ve basamaklarına göre çevre eğitimi, ders kitaplarında çevre eğitimi ilk konulardır. Ayrıca kitapta; çevre ile ilgili yasal temellere, çeşitli konu ve sorunlara, ulusal ve uluslararası kuruluşlara, çeşitli proje ve etkinliklere, özel/önemli günlere ve çevre konusunda yapılan makale ve lisansüstü tez özetlerinden örneklere yer verilmiştir.

(Tanıtım Bülteninden)

Çeşitli Boyutlarıyla Çevre Eğitimi
Sefer Ada, Z Nurdan Baysal, Senem Seda Şahenk Erkan
Nobel Akademik Yayıncılık
2017

 

Şehir ve Toplum “Çevre” Özel Sayısı

 

Şehir & Toplum dergisinin 7. sayısı “Çevre” dosya konusuyla çıktı. Marmara Belediyeler Birliğinin kuruluş sebebi olan çevre meselesini, su kaynaklarından iklim değişikliğine, enerji verimliliğinden ekolojik şehirleşme yaklaşımlarına; teknik, mekânsal, finansal ve yönetsel açılardan ele alan farklı makaleleri içeren bu sayı önümüzdeki fırsatları ve tehditleri görmemize olanak sağlıyor.

İçindekiler:

Çevre Neden Gündemimizde? Değil? Murat Tek

Dünya Su Dengesi ve Türkiye Sınır Aşan Sular Meselesi- Zekai Şen

Kentsel Akarsuların İklim Değişikliğine Uyum Bağlamında Değerlendirilmesi: Ayamama Deresi Örneği- Meltem Delibaş, Azime Tezer

Ülkemizde Şehir Su Hizmetlerinin Belediyeleştirilmesi: İstanbul Örneği- Ali İhsan Öztürk

Çevre Yönetiminde Sorumlulukların Dağılımı ve Ekonomik Araçların Önemi – Ahmet Cihat Kahraman

İklim Değişikliğiyle Mücadelede Paris Sonrası “Dönüşümü Kaçırmamak”- Rifat Ünal Sayman

Enerji Verimliliği Uygulamaları ve Çevresel Etkileri – Salih Serkan Kır, Fatih Saltabaş

Kır Kent Çeperine Ekolojik Yaklaşım- Dalya Hazar

Türkiye Denizlerinde Bakteriyolojik Riskler ve Fırsatlar – Gülşen Altuğ

 

Derleyen: Barış Gençer Baykan

Koşma problemi olan içme kulübü: Hash House Harriers – Seran Vreskala

İster ilk 10 kilometrenizi koşacak olun veya 36’ıncı maratonunuz için hazırlık yapın, sonuçta bunun için kafanızda sağlıklı bir yol belirlersiniz. Günümüzde spor delileri dışında, bu kadar fazla sağlıklı olmaya çalışmak ve kurallara uymak gerçekten sıkıcı olabiliyor. Peki hem koşmak, hem sosyalleşmek, hem içmek üstüne de eğlenmek mümkün mü?

Yıl 2008. Hindistan’a daha yeni taşınmışım ve her şey bana yabancı olduğu için önüme çıkan her ilginç olaya katılmaya çalışıyorum. Derken spor kulübünden tanıdığım biri bana dünyanın pek çok ülkesinde faaliyet gösteren, önce koşan sonra içen garip bir gruptan söz etti; ‘Hash House Harriers’… O güne kadar ismini hiç duymadığım bu grubun üyeleri, her buluşmalarında belirledikleri farklı güzergahlarda önce spor yapıyorlar, sonra da parti…

Bu fotoyu çektim diye buza oturmak zorunda kaldım

Yalnız parti bildiğiniz öyle normal partilerden değil; bazı insanlar için çılgın hatta uçuk sayılabilecek bu parti, kulübe yeni katılan veya katılacak üyeler için tam bir bela aslında. Bir kere her buluşmada yapmanız gereken garip adetler var ve mümkünse sizden bunları yapmanız bekleniyor.

Buza çıplak (iç çamaşırı ile) oturan üye

Benim ilk koşumun gerçekleştiği Ooty’de katıldığım organizasyonda uygulanan geleneklere, ödül ve cezalara şahit olduğum zaman, biraz ürkmüştüm gerçekten. Hindistan’daki bu kulüpte her toplantıya kocaman bir buz kalıbı getiriyorlardı. Yenilerdenseniz sizi üstünüzdeki kıyafetlerle –ki bazılarının eşofman altlarını indiriyorlar ve iç çamaşırıyla – o buza oturtuyorlar. Elinize de 2 litrelik, içi bira dolu plastik bir bidon veriyorlar. O bidonu tek dikişte bitirmeden –yanlış duymadınız- buzdan kalkmanıza müsaade etmiyorlar. O birayı bitirmenize ramak kala, kalanı da başınızdan aşağı dökmeniz gerekiyor. Kendi ellerinizle.

Buza oturan ben

Maalesef olanlar bununla da bitmiyor; eğer ayakkabılarınızı yeni aldıysanız ve ilk kez o koşuda giyiyorsanız, o birayı ayakkabılarınızla içmek zorunda kalıyorsunuz. Bu törenden sonra da çılgın bir parti başlıyor. Tüm bu kurallara rağmen hala gelmeye devam ediyorsanız, 3’üncü katılımınızda sizin için bir üyelik töreni yapıyorlar, herkesin kaldıramayacağı esprilerle sabrınızı test ediyorlar ve verdiğiniz tepkilere göre de size bir lakap takıyorlar. Benim lakabım ‘Maymun kral seven sultan’dı. (Hanuman lover sultan)

Bütün bunlar bir oyundan ibaret değil elbette! Dünyada gerçekten de böyle bir kulüp var, hem de geçmişi 1930’lara dayanıyor. Hash House Harriers ilk kez 1938’de, şimdiki Malezya’da, İngiliz kolonyal subaylar ve gurbetçiler tarafından kuruldu. Geleneksel bir İngiliz oyunu olan ‘tavşanlar ve tazılar’dan türeyen bu oyunda, aynen tazı-tavşan oyunundaki gibi kağıt, tebeşir veya farklı materyaller kullanılarak yerlere ya da ağaçlara bırakılan izler ve semboller takip edilir, yanlış yönlendirme olsa bile sonunda doğru rota bulunarak bitişe varmaya çalışılırdı. Her Pazartesi, hafta sonu partilerinin ağırlığından arınmak için bir koşu düzenleyen İngilizler, en sonunda bu etkinliği de bir partiye çevirmenin yolunu bularak geleneksel bir kulüp haline getirdiler ve ismini de ‘Hash House Harriers’ koydular.

Koşu sonrası parti

Bu etkinlik her ne kadar Malezya’da bir gelenek haline gelse de, 2’nci Dünya Savaşı’nda ülkenin işgal edilmesi ile yok olmuştu. Ancak savaştan sonra, orijinal kulübü kuran subaylar – Japonların Singapur’u işgali sırasında ölen arkadaşlarının anısına- 1946’da bu geleneği tekrar canlandırdılar. Kuala Lumpur’daki devlet sicil kayıt ofisi, İngilizlerin kurdukları bu kulübün bir tüzüğü olması gerektiğini belirttiği için resmi olarak bir dernek haline getirildi. Kaybolmadan izleri takip etmenin verdiği heyecanın yanı sıra, doğru rotayı bulmak ve bitişe varınca bira içerek kutlama yapmak kulübün tüzüğünün maddeleri arasına girdi.

1950 tarihli kulüp kayıt kartında kaydedilen Hash House Harriers kulübünün kurulma nedenleri şöyle sıralanıyor:

  • Üyeleri fiziksel aktiviteye teşvik etmek
  • Akşamdan kalmalardan kurtulmak
  • Koşarak susuzluğu arttırmak ve bunu birayla gidermek
  • Yaşlı üyeleri, hissettikleri kadar yaşlı olmadıklarına ikna etmek

1962 yılında önce Singapur’a, oradan tüm Uzak Doğu’ya, Güney Pasifik’e, Avrupa’ya ardından da Kuzey Amerika’ya yayılan gelenek, 1970’lerin ortalarında neredeyse tüm dünyada yer buldu.

Yerdeki işaret bize ne yapmamız gerektiğini söylüyor. Burası kontrol noktası. Bazen bilerek yanlış yönlendiriyorlar, 500 m boşuna koşmus oluyorsun. Hazine avı gibi, yönünü bulmak zorundasın. Çok eğlenceli…

İran’da ilk kez 1978’de, İstanbul’da da 1985’te faaliyet göstermeye başlayan, hatta 2003 itibariyle Antarktika’da bile 2 kulüp açan Hash House Harriers’ın, dünya üzerinde neredeyse 2.000’den fazla kulübü bulunuyor. Her ne kadar çılgın bir kulüp olarak görünseler de yapılan şakalar ve cezalar dozunda kalıyor. Asla bir zorlama yok! İstemediğiniz takdirde hiçbir şey yapmak zorunda değilsiniz. Zaten kulübün ilk kuralı: Kural yok ve lider her zaman haklıdır.

Tuhaf Gelenekler

Daire çizmek

Çoğu etkinlik, grupların daire olarak toplanması ile bitiyor. O koşunun lideri tarafından yönetilen ‘daire’, sosyalleşmek, şarkı söylemek, bireyleri tanımak, üyeleri onaylamak ve isim vermek, gruba ilgili haberler veya yaklaşmakta olan etkinlikleri bildirmek için kullanılıyor.

Down-Down (İç-İç)

Grupta ödüllendirmek de cezalandırmak da birayla oluyor. Genel olarak, söz konusu kişiden içeceği birayı duraksamadan bitirmesi veya kalanı da kafatasına dökmesi istenir ve bu ‘iç-iç’ nidaları eşliğinde yapılır.

Buza oturmuş diğerleri

Bireyler statü olarak kusursuz katılımcı, ziyaretçi veya yeni üye olarak belirlenir. İç-iç’ler aynı zamanda kabahatleri ve kuralları ihlal edenleri cezalandırmak için de kullanılır. Bira kontrolünde durmamak, parmakla işaret etmek veya gerçek isimleri kullanmak önemli ihlaller arasında sayılıyor.

Hash lakapları

Kulüplerde gerçek isimler kullanılmadığı için yeni üyelere birer ‘hash ismi’ konuluyor. Genelde üyenin bir kişilik özelliğinden, aptalca bir davranışından veya fiziksel görünüşünden üretilen bu isimler, güzel olmasa da eğlenceli.

Parti başlıyor

Kayıp sırık, tuzlu dudak, koca ayak, patlak boru, çilli kollar gibi isimler son derece normal sayılıyor. Ben de ismimi maymunlara bayıldığım ve ‘Osmanlı’ topraklarından geldiğim için almıştım. Eğer isminizi sevmediğinizi söylemek gibi bir hatada bulunursanız, size daha da fena isimler takıyorlar.

Kıyafet

Üyeler genellikle önceden yapılmış özel t-şörtler veya kıyafetler giyiyorlar. Özellikle her yıl gerçekleştirdikleri ‘Kırmızı Kıyafet Koşusu’nda herkes kırmızı giyiniyor.

Kırmızı Elbise Koşusu

Bu etkinlik, ilk kez 1987’de Güney Kaliforniya’da Donna isimli bir kadın sayesinde başlar. Bir arkadaşı tarafından kulübe götürüldüğünde, Donna’ya kadın olduğu için ve üzerindeki kırmızı elbisesi yüzünden arabada oturup beklemesi söylenir. Buna bozulan Donna, inadına üzerindeki kırmızı elbisesi ve topuklu ayakkabılarıyla koşuyu bitirir ve böylece tüm dünyada düzenlenecek bir geleneği başlatmış olur. B

u etkinlikte koşacak erkek kadın tüm üyeler kırmızı elbise giyiyor.

Sıkça Sorulan Sorular

Bu kulüp İstanbul’da var mı? Türkiye’de nerelerde var?

Evet ve İstanbul’dakiler kendilerine IH3 diyorlar.

Hash House’un Türkiye serüveni 1985’te İstanbul’da başlamış. 85’ten bu yana İzmir’de, Adana’da, Ankara’da, Kapadokya’da Antalya’da, Bodrum’da, Düzce’de, Diyarbakır’da, Urfa’da ve Fethiye’de geniş katılımlı hash etkinlikleri düzenlenmiş.

Her koşu farklı temalarda mı gerçekleşiyor?

Ooty koşu

Genelde dolunay, boğaz, gey ve lezbiyen, aile, bisiklet, yüzme gibi değişik konularda koşular düzenleniyor.

Katılmak için tecrübeli bir koşucu olmam gerekiyor mu?

Kesinlikle hayır. Parkuru bitirdiğiniz sürece yürüyüş de kabul ediliyor. Kabul edilmeyen tek şey yarışmak…

İçmek zorunlu mu?

Sonuçta bu kulübü diğerlerinden ayıran özellik içki içilmesi, her ne kadar kulübün katı kuralları olmasına rağmen bu kesinlikle uymanız gereken bir kural değil.

Nasıl katılabilirim?

Yukarıda bahsettiğimiz şehirlerde bulunan kulüpler var.

 

Yaşadığınız yerdeki organizasyonlarla ilgili bilgilere uluslararası web sitesinden ulaşabilirsiniz. http://www.gthhh.com/

 

Seran Vreskala