Ana Sayfa Blog Sayfa 3123

Vazgeçmemişler: Gülpınar’da jeotermal enerji için zeytinleri kesiyorlar

Zeytinlikleri tehdit eden Üretim Reform Tasarısı’nın halkın tepkisi sonucu Meclis’ten bütün partilerin mutabakat sonucu geri çekilmesinin üzerinden bir hafta geçmeden AKP Hükümeti zeytinlikleri enerji ve sanayi yatırımları içinden gözden çıkarmaya kararlı olduğunu gösterdi.

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü zeytinlikler konusunda “Kimse vazgeçtiğimizi düşünmesin” diye konuşurken Ayvacık’a bağlı Gülpınar’da kurulmak istenen Jeotermal Enerji Santrali sondaj çalışmaları nedeni ile zeytin ağaçlarının bulunduğu arazi iş makineleriyle dümdüz edildi.

Çanakkale Olay gazetesinden Şenol Güven’in haberine göre Gülpınar Sürdürülebilir Yaşam Derneği ve Gülpınar halkı yasaya rağmen yapılan çalışmaların hukuksuz olduğunu belirterek yasal sürecin başlatılacağını duyurdu.

Pınarkale Enerji Üretim Sanayi ve Ticaret AŞ`nin Çanakkale Valiliğine sunduğu ve Gülpınar’da yapılması planlanan 7 adet sondaj arama faaliyeti, Proje Tanıtım Dosyası incelendikten sonra 26 Mayıs 2017 tarihinde “Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir” kararı aldı. Konunun takipçisi olduklarını belirten Gülpınar Sürdürülebilir Yaşam Derneği, tam da zeytin yasasını kaldırma girişimleri sırasında bu kararın alındığını belirterek; “Aynı zihniyette farklı bir firmanın eski yerin hemen yakınındaki maliye arazisinde yaptığı bir çalışma. Geçen sefer derneğimizin savcılığa şikayeti üzerine kestiği zeytin ağaçları için yüklü miktarda para cezası kesildiğini biliyoruz. Zeytin kanunu apaçık zeytinlik alanlara 3 km mesafede tesis yapılamayacağını yasaklarken, benzeri şirket valilikten aldığı “ÇED raporu istemez” yazısına dayanarak katliama ve sondaj çalışmalarını sürdürmeye devam etmektedir. Dikkat edilirse bu karar zeytin yasasını kaldırma girişimleri sırasında alınmıştır. Yasa geri çekilince, maliye arazisi olup bu şirkete devredilen yerlerde hafriyat çalışmaları devam etmekte ve fotoğraflarda görüldüğü gibi içinde yabani zeytin ağaçlarında bulunduğu bu arazinin dümdüz edildiği ortadadır. Şirket yetkilileri yaptıkları açıklamada bu sondajları turizm amaçlı termal bir otel için yaptıklarını ve izinleri bu amaca uygun olarak aldıklarını ifade etmişlerse de bu gerekçe gerçeklikten uzak görülmekte, henüz yeri bile belli olmayan termal otel için bu kadar maliyeti yüksek çalışmaların yapılacağı akla uygun gelmemektedir. Bu durum zeytin yasasını delmek için devlet yetkililerinin de ortak olduğu bir bahanedir” açıklamasında bulundu.

“Zeytinliklerimize dokunma, dokundurtma!”

Gülpınar’da yapılan sondaj çalışmaları ile ilgili kararlı bir mücadelenin sunulması gerektiğini vurgulayan Gülpınar Sürdürülebilir Yaşam Derneği, yenilenebilir enerjiye asla karşı olmadıklarını, uygun yerlere yapıldığında en yakın destekçisi olacaklarını bildirdiler ve “Zeytinliklerimize dokunma, dokundurtma!” diyerek mücadelelerini sürdürmeye karalı olduklarını vurguladılar

21 jeotermal alan ihaleye çıkıyor

Resmi Gazete’ de önceki gün yayınlanan karara göre,  Çanakkale`nin 5 ilçesindeki 21 jeotermal sahası ihale edilecek. Karara göre, Çanakkale`nin Ayvacık, Ezine, Bayramiç, Yenice ve Çan ilçelerindeki 19`u arama 2`si jeotermal kaynak işletme sahası olmak üzere 21 jeotermal sahası için Çanakkale İl Özel İdaresi tarafından ihaleye çıkıldı. Saha büyüklükleri 90,97 hektarla 4 bin 972,94 hektar arasında, muhammen bedelleriyse 27 bin 717 lirayla 352 bin 668 arasında değişen sahaların ihaleleri 13 Temmuz 2017 Perşembe saat 13.30`dan başlayarak sırayla yapılacak. İstekliler gerekli belgelerle hazırlayacakları tekliflerini en geç 13 Temmuz 2017 Perşembe, saat 12.30`a kadar, Çanakkale İl Özel İdaresi Ruhsat ve Denetim Müdürlüğüne sunabilecek.

Daha önce de zeytinler kesilmişti

2015 yılında Ayvacık’a bağlı Gülpınar Köyü’nde, farklı bir firma tarafından yine jeotermal sondaj çalışmaları kapsamında yaklaşık 8 dönümlük arazide 100’ün üzerinde zeytin ağacı kesilmiş ve Gülpınarlılar bu olay sonrasında bireysel ve toplu şikayetlerde bulunmuştu. Firmaya yüklü bir para cezası kesilmişti.

 

(Çanakkale Olay, Yeşil Gazete)

4 Arap ülkesinden Katar’a: Türkiye’nin üssünü kapat

Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Bahreyn, Katar’a yönelik ablukanın kaldırılması için 13 maddelik bir talepler listesi hazırladı.

BBC’nin haberine göre maddeler arasında ülkedeki Türk askeri üssünün kapatılması da bulunuyor.

İlgili maddede, “Yakın zamanda kurulan Türkiye askeri üssünü kapatın ve Katar sınırları içinde Türkiye ile askeri işbirliğini durdurun” ifadesi yer alıyor.

Milli Savunma Bakanı Fikri Işık kendilerine herhangi bir talep edilmediğini belirtti. Işık bununla birlikte, “Ama varsa bu, ikili ilişkilere müdahale anlamı taşıyabilir” dedi.

Türkiye, krizin başından bu yana Katar’a yönelik ablukanın kaldırılması çağrısı yapıyor.

Krizin oraya çıkmasının hemen ardından, Katar’a Türk askerinin konuşlanmasının önünü açacak kanun tasarısı Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu’nda kabul edilmişti.

Pazar günü itibariyle TSK mensuplarının Katar’a intikali başlamıştı.

Listede neler var

13 maddelik listede, Katar’ın İran’la bağlarını zayıflatması, isyancı Husilere mali desteğin kesilmesi ve medya kuruluşu Al Jazeera’nın kapatılması da talepler arasında yer alıyor.

Dört ülke, bu şartların 10 gün içinde yerine getirilmesini istedi.

Katar henüz konuyla ilgili bir açıklama yapmadı.

Türkiye’den tepki

Taleplerle ilgili Türkiye’den ilk tepki Savunma Bakanı Fikri Işık’tan geldi.

Bakan Işık  Türk askerinin Katar’daki varlığını savundu:

“”Bu talebi henüz resmi olarak görmedim ama varsa bu ikili ilişkilere müdahale anlamı taşıyabilir.

“Bu biraz da ülkeler arasındaki güç ilişkisinin tezahürü olabilir. Şunu ifade ederim ki Katar’daki Türk üssü Katar askerinin eğitimi, Katar’ın ve bölgenin güvenliği içindir. Kimse bundan rahatsız olmamalı. Bu anlaşmanın yeniden masaya getirilmesi gibi bir düşünce yok.”

4 Arap ülkesinin talepler listesi açıklaması, ABD Başkanı Rex Tillerson’ın Katar’ın komşularının taleplerinin ‘makul ve uygulanabilir’ olması gerektiği yönündeki çağrısından sonra geldi.

Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) dahil bazı Arap ülkelerinin Katar ile ilişkilerini kesmesi ve ekonomik yaptırımları devreye sokması, Körfez bölgesinde son yıllarda görülen en büyük diplomatik krize yol açmış durumda.

 

(BBC , Yeşil Gazete)

Kazdağlarına altıncılar yine göz dikti

Kazdağlarının en batı ucunda yer alan Kısacık ve civarındaki köylerde altın çıkarmak için  madenciler yine oyun peşinde.

Ayvacık’ın Kısacık köyü yakınlarında,  PUMİCE A.Ş. tarafından 200805708 RUHSAT NO’lu ALTIN MADENİ OCAĞI ve KIRMA-ELEME TESİSİ kurulup işletilmesi planlanıyor.

Bölge halkı altın madeni işletmeye açıldığı takdirde doksan hektar ormanın kesilerek yok edileceği ve geçimini hayvancılık ve tarımdan karşılayan bölge halkı yaşam alanlarının geri dönülmez şekilde yok olacağından endişe ediyor.

Planlanan tesisin ruhsat alanı sadece Kısacık Köyü’nü değil komşu köyler Akşin, Baharlar, Dağahmetçesi ve Güzelköy gibi diğer köylerini de kapsıyor. Ayrıca, Kocadere, Kısacık Deresi, Akçin Göleti ve Ayvacık Barajına yapacağı etki nedeniyle Akçin Ovasında tarımcılık yapan ve bu bölgelere yakın olan Koşuburnu, Sapanca, Misvak, Bahçeli, Karagömlek, Küçükusun gibi köyleri ve Ayvacık İlçesini de etkileyecektir. Bu projeden Kazdağı eteklerinde yer alan köyler olumsuz etkilenecek.

Ayvacık Barajı, Akçin Göleti, Kısacık Deresi bölgenin yaşam alanları için çok önemlidir. Bu baraj, gölet ve dereler  maden alanına çok yakındır. Göletlerde meydana gelecek kirlenme ve su miktarındaki azalma, bu bölgede yaşayan  ve tarım yapan köylüleri ve içme suyunu buradan sağlayan Ayvacık halkını çok yakından etkileyecek.

Bölge halkı, 03.1.2015 tarihinde Kısacık Köyü’nde gerçekleştirilmek istenen Halkın Katılımı Toplantısına katılmayarak , tepki göstererek ve toplantıyı yaptırtmayarak  bu projeyi istemediğini belirtmişti.  Ancak halkın karşı çıkmasına rağmen ÇED sürecinin devam ettiğini ve 28 Haziran 2017 tarihinde Çevre Bakanlığında Kısacık Altın Madeni Projesi ile ilgili İDK Toplantısı yapılacağını ve projenin görüşüleceğini öğrenen köylüler  oldu bittiye getirileceği iddiasıylaprotestolara hazırlanıyor.

“Kazdağlarında hayat altından değerlidir” düsturuyla harekete geçen köylüler altın madeni yaptırmamaya kararlı görünüyor.

 

Yeşil Gazete

Okula şort ile gelmelerine izin verilmeyen öğrencilerden etekli protesto!

İngiltere’de bir okulda 30 kadar erkek öğrenci şort yasağını protesto etmek için etekle okula geldi.

Exeter kentinde bulunan okuldaki erkek öğrenciler sıcak havalarda pantolon yasağının gevşetilmesi için okul yönetimine başvurmuştu.

Protestoya katılan öğrencilerden biri, “Bizim şort giymemize izin verilmiyor ve bu nedenle bu sıcak havada tüm gün pantolonla oturmak zorunda kalıyorum” dedi.

Okul müdürü Aimee Mitchell, yerel bir gazeteye, erkeklerin şort giymesinin okul kıyafet yönetmeliğine aykırı olduğunu açıklamıştı.

Mitchell, şort giymek isteyen öğrencilerine şaka yollu olarak ‘İsterseniz etek giyebilirsiniz’ demişti.

Protestocu öğrencilerden birinin annesi olan Claire Reeves, oğlu adına okula şort başvurusu yaptığını ancak geri çevrildiğini açıkladı:

“Oğlum ve arkadaşlarıyla hakları için böyle mücadele ettikleri için gurur duyuyorum. İnsanlar her zaman kadın erkek eşitliğinden bahsediyorlarsa bu durum, konu okul üniforması olduğunda da farklı olmamalı”

Ancak etek konusu da sorun yaratabiliyor. Yerel haber sitesi Devon Live’a konuşan bir öğrenci, ‘bacakları çok kıllı olduğu gerekçesiyle’ eteğin de kendisine yasaklandığını söylüyor ve öğrencilerin ertesi günü okula traş malzemeleriyle gittiğini anlatıyor.

 

(BBC Türkçe)

‘Korumaların göstericilere müdahale yetkisi yok’: Erdoğan Almanya’ya gidiyor, Alman polisi teyakkuzda

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın G20 Zirvesi’nden sonra Almanya’da konuşma yapması planlanan etkinlik için farklı kentlerden olumsuz yanıtlar geldi. İki kentten daha benzer gerekçeyle rezervasyon başvurusu geri çevrildi. Hamburg polisi, Washington’daki gibi bir görüntünün oluşmasını engelleyeceklerini ve hazırlıklı olduklarını duyurdu.

7 ve 8 Temmuz tarihlerinde Hamburg’da yapılacak olan G20 Zirvesi’ne katılmak üzere Almanya’ya gelecek olan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu vesileyle Almanya’daki Türklere hitaben konuşma yapmasının planlandığı bildirildi.

Kuzey Ren-Vestfalya eyaletindeki büyük salon işletmelerinden yapılan açıklamalarda rezervasyon için yapılan başvuruların kısmen ret edildiği belirtildi. Almanya Dışişleri Bakanlığı konuyla ilgili olarak ise “Türkiye’den resmi bir istekte bulunulmadığını” açıkladı.

Türkiye’nin Berlin Büyükelçiliği de Erdoğan’ın Almanya’da toplantı yapmak istediğine dair bilgilerinin olmadığını duyurdu.

Ancak Alman basınında, Erdoğan’ın konuşma yapabilmesi için etkinlik düzenlenebilecek salonlara başvurulduğu ve salonlardan olumsuz yanıtlar verildiği haberlerine yer verildi. Dortmund ve Oberhausen kentlerindeki salonlardan verilen olumsuz yanıtlardan sonra Köln ve Düsseldorf kentlerinden de benzer yanıtlar verildiği bildirildi.

Kölner Stadt-Anzeiger gazetesi, Erdoğan’ın konuşma yapmak üzere etkinlik düzenleyeceği kentler arasında Köln’ün de dillendirildiğini yazdı. Gazetenin haberine göre Lanxess Arena adlı büyük kapalı salonun müdürü Stefan Löcher “Türk tarafının böyle bir istekte bulunduğunu” doğruladı ve “şu anda Erdoğan’a ayıracak yerimiz yok” dedi.

Düsseldorf’taki ISS-Dome’un sözcüsü Julia Kaballo da 9 Temmuz için Türkiye’den yapılan rezervasyon başvurusunun salondaki tadilat çalışmaları nedeniyle kabul edilmediğini söyledi.

Dortmund’daki Westfalenhalle adlı büyük kapalı salonun yetkililerince 9 Temmuz’da Erdoğan’ın da katılacağı bir toplantı düzenlemek üzere başvuruda bulunulduğu ancak salonun başka bir program için yapılan hazırlıklar nedeniyle o tarihte kapalı olacağı açıklandı. Salon yetkilileri, başvurunun kimin tarafından yapıldığı bilgisini vermedi. Ruhr Nachrichten gazetesi, başvurunun Ankara’dan bir organizasyon şirketi üzerinden yapıldığını yazdı.

“Erdoğan’a kırmızı halı serilemez”

Alman Sol Parti milletvekili Sevim Dağdelen Federal Hükümet’ten, Cumhurbaşkanı Erdoğan G20 zirvesinden sonra konuşma yapmak istediği takdirde duruma müdahale edilmesini istedi.

Alman milletvekili “Deniz Yücel ve diğer Alman gazetecileri Türkiye’deki cezaevlerinde alıkonurken Alman Hükümeti despot Erdoğan’ın önüne kırmızı halı seremez”, dedi. Dağdelen Erdoğan’ın Almanya’da konuşma yapmasına izin verilmemesini istedi.

16 Nisan’da yapılan Anayasa değişikliği referandumu için Almanya’da Türk siyasetçilerin katılımıyla düzenlenecek bazı mitinglerin güvenlik nedeniyle iptal edilmesi Türk yetkililerin tepkisine yol açmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Almanya’nın kararını Nazi dönemi uygulamalarına benzetmişti.

Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı sıfatıyla Almanya’daki son konuşmasını 2015 yılının Mayıs ayında Karlsruhe’de yapmıştı.

“Korumaların göstericilere müdahale yetkisi yok”

G20’ye hazırlanan Hamburg polisi Washington’daki gibi bir koruma krizinin yaşanmasına izin verilmeyeceğini açıkladı. DW Türkçe’ye konuşan polis sözcüsü, korumaların göstericilere müdahale yetkisinin olmadığını belirtti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın korumalarının Mayıs ayındaki Washington ziyareti sırasında protestoculara yaptığı müdahalenin yankıları sürüyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde Almanya’nın Hamburg kentinde düzenlenecek G20 Zirvesi öncesinde Hamburg Polis Teşkilatı’ndan uyarı geldi.

Hamburg Polis Teşkilatı Sözcüsü Ulf Wundrack, DW Türkçe’ye açıklamasında, “Washington’daki gibi Türk Cumhurbaşkanı’nın korumalarının göstericilere müdahale etmesi gibi sahneler Hamburg’da yaşanmayacak. Böyle bir şey olması halinde polis devreye girecek” dedi.

Wundrack, Alman basınına açıklama yapan Hamburg Emniyet Müdürü Ralf Martin Meyer’in uyarılarını hatırlatarak, “Bay Meyer, yabancı heyetlerin güvenlik görevlilerinin kesinlikle polisin sahip olduğu yetkilere sahip olmadığını hatırlattı. Sadece acil yardım durumlarında güvenlik görevlileri devreye girebilir” diye konuştu.

Korunan kişinin acil yardıma ihtiyacı olduğunda korumaların müdahale edebileceğini belirten Wundrack, “Bunun ötesinde bir yetkileri yok” dedi. Hamburg Polis Teşkilatı Sözcüsü, zirveye konuk olan siyasi liderlerin de bu durumdan haberdar olduğunu belirtti.

Zirveye katılmak üzere Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın gelecek hafta Almanya’ya gelmesi bekleniyor.

Hamburg’da güvenlik önlemleri

Dünyanın en büyük 19 ekonomisi ile Avrupa Birliği’ni buluşturan G20 Zirvesi’ne Hamburg polisi sıkı önlemlerle hazırlanıyor. Zirve boyunca Almanya ve Avusturya, Hollanda gibi komşu ülkelerin polis teşkilatlarının da desteğiyle toplamda yaklaşık 20 bin polisin görev yapması bekleniyor. Hamburg Polis Teşkilatı Sözcüsü Wundrack, olası gerginliklere karşı şimdiden bazı senaryoların geliştirildiğini ifade etti.

Polis: Protestolara hazırlıklıyız

Otonom sol grupların güçlü olduğu Hamburg’da G20 Zirvesi’nin çeşitli gösterilerle protesto edilmesi de bekleniyor. Protesto gösterilerinin kaydının zirve öncesinde yapıldığını ve organizatörler ile görüşmelerin yürütüldüğünü belirten Hamburg Polis Sözcüsü Ulf Wundrack, “Gösterilerin çoğu polisle işbirliği içerisinde planlandı. Organizatörle neyin yapılıp neyin yapılamayacağı konusunda konuştuk” dedi. Wundrack, “Gösteriler barışçıl, silahsız bir şekilde yapıldığı sürece normal, yasal çerçevededir” diye konuştu.

Zirvenin 25 ayrı gösteri ile protesto edilmesi bekleniyor. Protestoların bir kısmının zirve öncesinde yapılacağı belirtiliyor.

(Deutsche Welle Türkçe)

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’nın hormonlu domatesleri bu akşam sahiplerini buluyor

Bu Pazar (25 Haziran) İstiklal Caddesi’ndeki Onur Yürüyüşü ile sonlanacak İstanbul LGBTİ+ Onur Haftas’ının son üç gün programında paneller, forumlar, partiler, Hormonlu Domates Ödül töreni ve piknik var.

Aramızda Ne Var?” temasıyla düzenlenen 25. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası kapsamında bu gece,  LGBTİ+fobikler  ödüllendirilecek. Hormonlu Domates Ödülü kimlerin olacak? Bu yılki ödül tasarımı nasıl? Kırmızı halıdan kimler geçecek ve gecenin şıkları kimler olacak? Ve tabii ki kimler ödülünü almaya gelecek? Tüm bu soruların cevabı ROXY CLUB’da 22:00’daki gecede…

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’nın son üç gününde yer alan etkinliklerden bazıları ise şöyle:

23 Haziran 2017 Cuma

Panel: Türkiye’de Trans Kadın Mahpuslar / Cezayir Toplantı Salonu 13:00

İnterseksler vardır! (Peki neredeler?)  / Cezayir Toplantı Salonu 15:00

Forum Türkiye’deki Lgbti Örgütlenmeleri Buluşması / SALT Galata 15:00

Forum: Üniversiteli LGBTİ+ Buluşması / SALT Galata 17:00

Panel: İnsan ve Hayvan Hakları İç İçe / Veganlık, Feminizm, Ekol / Cezayir Toplantı Salonu 17:00

“Aramızda Ne Var? ” Tema Forumu / Pera Müzesi 19:00

Hormonlu Domates LGBTİ+Fobi Ödül Töreni & Parti / ROXY CLUB Istanbul 22:00

24 Haziran 2017 Cumartesi

Vegan Piknik – İşaret Dili Atölyesi – Giysi Takası / Maçka Demokrasi Parkı 15:00

Söyleşi: LGBTİ+ ve İnanç Kesişimleri / Cezayir Toplantı Salonu 17:00

Panel: Türkiye’de Genelev Gerçeği / Cezayir Toplantı Salonu 19:00

Aramızda Kalmasın: Açık Seçik Parti / Kasette 22:00

25 Haziran 2017 Pazar

15. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü / İstiklal Caddesi 17:00

Parti: “Aramızda Ne Var?” Kapanış Partisi / ROXY CLUB Istanbul 22:00

 

Onur Haftası’nın tüm programına web adresi ve facebook sayfası üzerinden de göz atabilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

Bayramı şehirde geçirecek İstanbullulara alternatif: Permakamp Ekolojik Çocuk Kampı

Bayram tatilini İstanbul’da geçirecekler çocuklu aileler için Beykoz’da 2. köprüye 30 km mesafedeki Permakamp- Öğümce yerleşkesinde ekolojik bir alternatif var: Permakamp ekolojik çocuk kampı.

24-25 Haziran tarihlerinde gerçekleşecek kamp 4-12 yaş arası çocuklara uygun. Permakamp ekolojik çocuk kampının içeriğine dair Permakamp.com üzerinden iletilen bilgi şu şekilde:

İstanbul’a çok yakın, muhteşem amaçlarla kurulmuş Permakamp’ta haftasonu kamp yapmaya ne dersiniz?

Hem ekolojik  besleneceksiniz, hem yakınımızda çok güzel bir doğayı keşfedeceksiniz, Doğan ile farklı üretimler yapacak, hem de çocuklarımız Cadılar alemin en çirkin kraliçesinin çirkin planlarını ortaya çıkararak, kurbağa prensin doğa dostu beslenerek kurtuluşuna tanıklık edeceğiz.

Dolu dolu 2 gün geçirip Çocuklar için oyun, yaşayarak, deneyimleyerek Permakültür uygulamaları programlarını uygulayacağız.

Kamp programı, ulaşım, ücret ve diğer her türlü bilgi için Permakamp.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

 

(Permakamp.org)

[Yeşil İşler] Greenpeace, iletişim ekibi için çalışma arkadaşı arıyor

Greenpeace Türkiye, iletişim ekibinin yöneticisi ülke programı müdürüne bağlı olarak çalışmak üzere iletişim sorumlusu arıyor.

İlgili pozisyona dair aranan genel nitelikler ile iş tanımı hakkında detay bilgi almak için Greenpeace web sitesindeki ilan sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

 

Yeşil iş ilanlarınız artık Yeşil Gazete’de

Yeşil İşler sayfamız için tklyn

 

(Yeşil Gazete)

Onlar ölüyorlar ve biz seyrediyoruz – Mine Söğüt

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

Onlar iyi değiller ama biz de iyi değiliz.
Çünkü içeride zaman azalıyor çünkü dışarıda hiçbir şey değişmiyor.

Zaten kalbi olmayan bir devletten ısrarla ve ısrarla vicdani bir refleks bekleniyor.
İktidarın vicdansızlığını tescil etmek için iki insanın canı göz göre kurban ediliyor.
Onlar… Ölüyorlar…
Ve biz… Seyrediyoruz.
Reklamların, dizilerin, filmlerin, müziklerin, fotoğrafların ve haberlerin arasında arada sırada beliren iki insanın güzel ve yorgun görüntüsüyle;
Bir an irkiliyoruz, az gözümüz yaşarıyor, kalbimiz bir titriyor, aklımız azıcık gidip geliyor;
Sonra her şey normale dönüyor ve hayat devam ediyor.
Biz yaşıyoruz ve onlar ölüyor.
Böyle kumar olmaz; böyle hak aranmaz; böyle adalet istenmez.
İnsan canını her şeyden üstün tutmadan, Nuriye ile Semih’in kim olduğunu umursamadan, politik bir inatla, her ne olursa olsun diyerek, böyle bir eylemde sonuna kadar dayatılmaz.
Bu çekişmenin nihayetinde kazanan ya da kaybeden olmayacak.
Böyle giderse sonuç ölüme varacak.
İşin kötüsü devletin yaptığı her zamanki gibi yanına kalacak.
Dışarıda atılan sloganlar, kayıpların ardından yakılan ağıtlar ve ispatlanan devlet zulmü…
Hem siyasi hem de toplumsal bir ısrarın kirli lekesi olarak hepimizin alnına kazınacak.
Hiçbir şey yapmayarak her şeyi isteyenler…
Ve düzenin değişmemesinin suçunu hep başkalarına yükleyenler…
Muhalefetin yürüyüş eylemini hafif bulup ona burun kıvıranlar…
Ölüme yatmış iki insanın eylemini “onur” adına, “devrim” adına, “adalet” adına kutsayıp alkışlayanlar…
Zehirli inatlarla kutsadığı ve köksüz itirazlarla küçümsediği eylemler arasında sıkışıp kalan kalabalıklar…
Ezberlerinden vazgeçip bu eylemi bitirmek için artık ayağa kalkmalılar.

***

Rus ruleti oynar gibi…
Eller tetikte, gözler kararmış, ölüm kapıda.
İktidar yılmazsa Nuriye ve Semih ölecek;
İktidar yılarsa Nuriye ve Semih yaşayacak.
Her iki durumda da geriye korkunç bir ahlak ve tehlikeli bir inat kalacak.
Açlık grevi yapanlar, kendileri şu noktadan sonra geri dönemeyebilirler.
Oysa hatırlayın, ikisi de ölmek değil yaşamak isteyen insanlar.
Çıktıkları yolda en zorlu yolculuğu yaptılar.
Artık yeter!
Çok geç olmadan onların sırtlarındaki yükü almak ve işin seyrini başka yöne doğru çevirmek gerekiyor.
“Nuriye ve Semih yaşasın” derken kime seslendiğiniz önemli…
Devlete söylenecek söz belli ama asıl açlık grevinin destekçilerine, o iki insanı işin sonuna kadar direnmeye teşvik edenlere haykırmak gerekiyor:
Nuriye ile Semih’i açlık grevlerini bitirmeye ne yapıp edip ikna edin;
Ve insan canından bir mürekkeple direniş metinleri yazmaktan da artık vazgeçin!

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

 

 

Mine Söğüt

İçinde yaşadığımız keder ve elem çağında bütün çocuklar nereye gitti?

Tom Disspatch‘da Karen J. Greenberg imzası ile yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete muhabiri Özde Çakmak’ın çevirisiyle paylaşıyoruz.

***

“Bu, normal yaşama yönelik bir savaştır.” CNN muhabiri Clarissa Ward, Suriye’de olduğu kadar Orta Doğu’nun başka bölgelerindeki durumu tasvir ederken böyle konuştu. 2001 Eylülünden bu yana ABD’nin istikrarsızlaştırmada böylesine bir rol oynadığı bölgelerin gerçekte krizde olması ve bu sürecin yalnızca başarısız devletler ve bombalanan şehirler düzeyinde değil aklın hayalin alabildiği en kişisel şekilde gerçekleştiği  gerçeğine sizi uyandırması gereken ifadelerden biriydi. Bu, sayısız birey – anneler, babalar, eşler, erkek kardeşler, kızkardeşler, arkadaşlar, sevgililer – için ve hepsinden öte çocuklar için yıkıcıdır.

Ward’ın sözleri her hafta daha da sertleşen bir realiteyi yakaladı, üstelik sadece Suriye’de de değil, Geniş Orta Doğu ve Afrika’daki başka yerler arasında Irak, Afganistan, Yemen, Somali ve Libya bölgelerinde de. Ölüm ve yıkım Suriye’de ve parçalanmakta olan diğer ülkelerdeki halkın tümünü ve bölgedeki başarısız ve başarısızlığa mahkum devletleri sinsi sinsi izlemektedir. Hayal gücünü dumura uğratan istatistiklerden birinde yıkıma uğrayan Suriye tek başına dünyadaki tahmini 21 milyon mültecinin beş milyonundan sorumludur. Ve ne yazık ki bu rakamlar daha sert bir gerçekliği yansıtmamaktadır: yalnızca sınırı geçerek “mülteci” olursunuz. BM Mülteci Bürosu’na (UNHCR) göre, 2015 yılında, esas itibarıyla, kendi vatanlarında sürgün olan ve yerinden yurdundan edilen bir 44 milyon insan daha vardı. Bu sayıları toplayın ve gezegendeki her 113 kişiden birini bulun – dahası bu rakamlar, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana en kötüsü, giderek artıyor olabilir.

Uluslararası Af Örgütü’nde baş kriz danışmanı olan Rawya Rageh, Ward’ın haberine rahatsız edici ayrıntılar ekledi. Bunların arasında savaş yorgunu Suriye’deki giderek kötüleşen koşulların nerdeyse “ekmek, bebek maması ya da bebek bezi bulmayı imkansız kılarken… hayatta kalanların ne diyeceklerini (diğer her şeyde olduğu gibi) bilememesi” vardır. Bu arada, geniş bir bölgede aile olarak hayatta kalan aileler günlük ölüm, açlık ve kayıp tehdidiyle yüzyüze gelmeye devam etmektedir. Genellikle aralıksız üzüntü ve korku durumu ile eş anlamlı olan geçici mülteci kamplarında yaşamaya zorlanırlarken, tecavüz tehdidi, drone, intihar bombacısı ya da diğer savaş ve terör biçimleriyle gelen ölüm çoğu için yalnızca yaşamın normal bir parçası ve anne babaların çaresizliği günlük yaşamın tanımıdır.

Çocuklar arasındaki ‘vodoo ölümü’: Teslimiyet Sendromu 

Normal yaşam bu şekilde parçalara ayrıldığında, en yıkıcı etki çocuklara düşer. Tek başına Suriye’deki çocuklar arasındaki ölü sayısı 2016’da en az 700’e ulaştı. Oradan ve başka bir yerden sağ çıkanlar için evsizlik ve vatansızlık ihtimali büyüktür. Mülteci nüfusun yaklaşık yarısını 18 yaş altındaki gençler oluşturur. Onlar ve kendi ülkelerinde yerlerinden edilenler için yiyecek genellikle kıttır, özellikle de Suudi önderliğinde, Amerika’nın desteklediği, sivillerin yaygın biçimde hava saldırılarının hedefi olduğu bir savaşın ortasındaki Yemen gibi bir ülkede kolera yayılıyor ve geniş çaplı bir kıtlığın eli kulağında. Şimdi on yedi milyon insanın yüz yüze geldiği “şiddetli gıda güvensizliği” bir Yemeni senaryosunda nerdeyse iki milyon çocuk halihazırda ciddi biçimde kötü beslenmiştir. Bu sayı, 21. yüzyıl Orta Doğu felaketi ile ortaya çıkan diğer pek çoğu gibi, oldukça ezicidir, fakat bunun bizi o iki milyon genç insanın her birinin de, zarar görmeden büyüme şansından mahrum kalmaları dışında, diğer çocuklar kadar çocuk olduğu basit gerçeğine duyarsız kılmasına izin vermemeliyiz.

Kaçanlar, aslında birincil savaş bölgesi dışındaki daha güvenli ülkelere gitmeyi başaranlar için ise hayat, en iyi ihtimalle, sürdürülebilir bir geleceğe dair azıcık beklentiyle kırılgan olmayı sürdürmektedirler. UNHCR, mülteci olan altı milyon okul çağındaki çocuğun yarısından fazlasının gideceği bir okul olmadığını bildiriyor.  İlkokullar onlar için az bulunmakta ve mülteci gençlerin yalnızca %1’i üniversiteye gitmektedir (%34’lük küresel ortalamaya kıyasla). Bu gibi şaşırtıcı sayıda mülteci berbat çalışma koşulları altında çocuk işçiliği yapmaktadır. Daha da kötüsü, önemli sayıda çocuk mülteci tek başına seyahat etmektedir. Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu’na (UNICEF) göre, “2015-2016’da 80 ülkede en az 300.000 refakatsiz ya da ailesinden ayrı düşmüş çocuk kaydedildi… kaçakçılar ve onları suistimal ve istismar edenler için kolay lokma.”

Yoksulluk ve yerinden edilmeye batmış bu tür çocuklar, uygun biçimde, bir mahrumiyet ve üzüntü kültürü içerisinde büyüyor olarak tanımlanmaktadır. En azından UNICEF’in – öncelikle 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın harap bölgelerindeki gençlerin ihtiyaçlarına odaklanan bir birim – 1946’da kurulmasından bu yana tehlike altındaki çocuklar dünya için bir tehlike arz ediyorlar. Fakat, son yıllarda bu tür gençlerin yaşadığı travmalar o çoktan tarih olan dönemden bu yana görülmedik seviyelere yükselmektedir.

New Yorker’da çıkan Rachel Aviv’in üzücü bir öyküsü hem çocuk mültecilerin karşılaştığı zor şartları hem de bu durumlara yönelik olası tepkilerin aşırılığını yakalamaktadır. Aviv, İsveç’te, ailelerine sığınma hakkı verilmeyen ve sınırdışı edilmekle yüzleşen, büyük ölçüde “eski Sovyet ve Yugoslav devletleri”nden böyle bir grup hakkında bir rapor hazırlar. İçlerinden birkaçı bir zamanlar “voodoo ölümü” olarak bilinen sendromun modern bir versiyonundan – çocuk koma benzeri şiddetli bir apati transına girer – muzdaripti. Doktorlar bu durumu “teslimiyet sendromu, yalnızca İsveç’te ve yalnızca mülteciler arasında var olan bir hastalık” olarak adlandırdılar. Atılma korkusu ve o ülkede halihazırda kurdukları bağlardan mahrum edilmekle tehdit edilince, fiziksel olduğu kadar duygusal olarak da, adeta kapandılar (turned off).

Bu kesinlikle üzüntünün dünya ülkelerini girdabına sürüklediği ilk durum değil iken, asıl üzüntüyü çocuklar hissetmektedir. Savaş, doğası gereği, yıkım, yerinden edilme ve üzüntü doğurur. Fakat Amerika’nın terörle hiç bitmeyen savaşı, onun “en uzun savaşı” küresel çapta çocuklar arasında yaşanan travma vakalarına sebep olmakta ve onların iyileşme şanslarını baltalamaya devam etmektedir.

Üzüntü konusunda uzmanlaşan psikolog ve psikiyatristlerin saptadığı üzere, kaybedilen yaşamlar ve beraberinde yok olan dünyalar için böylesi travma ve üzüntüyü hazmetmek ve başa çıkmak zaman almanın yanısıra yardım da gerektirir. Üzüntüye tepki vermede beş adımı tanımlamasıyla meşhur psikiyatrist Elizabeth Kübler-Ross bu tür travmatik deneyimlerden kurtulmak için gereken sürenin altını çizmektedir. Ne yazık ki, mülteci çocuklar ve kendi vatanlarında yerlerinden edilenler için genellikle böylesine bir iyileşme için zaman, o beş adımı deneyimlemek için güvenli alan yoktur. Bunun yerine yıl be yıl travma, tıpkı savaşlar gibi, sürüp gider ve şiddetini artırır.

Tek bir şey garantili görünmektedir: Uzun süren travmanın bu çocukların yetişkinlikte de süren fizyolojik ve psikolojik semptomlar geliştirerek onların sağlıklı ve destekleyici biçimde ebeveynlik etmelerini zorlaştırması muhtemeldir. Ve bu şekilde, mevcut savaşların yaraları geleceğe devredilecektir. Uzmanların teknik dilinde, “Olumsuz çocukluk deneyimleri sosyal risk faktörleri, akıl sağlığı sorunları, madde bağımlılığı, aile içi şiddet ve riskli yetişkin davranışlarının yetişkin tarafından benimsenmesi ihtimalini artırır. Bunların tümü ebeveynlik yapmayı olumsuz bir şekilde etkileyebilir” ve böylece disfonksiyon ve sorun döngüsünü sürekli kılarlar.

Bu yeni çağın yaşayan ölüleri

Çağımızın göze çarpan kısımlarından biri haline gelmekte olan travma ve çocukluğun bu eşleşmesini düşünmek için çok sayıda yol vardır. Nazi Avrupasındaki toplama kampları çağından sonra, kendisi de bu kamplarda yaklaşık bir yıl geçiren psikanalist Bruno Bettelheim aşırı yoksunluk ve sürekli ölüm tehdidine maruz olanlar üzerinde travmanın etkilerini inceledi. Yetişkinlerin şizofreni olasılığı ile yüzyüze geldiği sonucuna vardı, fakat çocuklar daha kötüsüyle yüzyüze geliyor diye yazdı: ego daha varolmaya başlamadan özbenliğin yıkımı. “Olağanüstü durumlar”a maruz bırakıldıklarında ezik, çaresiz ve “umuttan yoksun”  hissediyorlardı. Üstelik çoğu, travma boyunca onlara yardımcı olabilecek olan ebeveynleri olmaksızın büyümeye zorlanmıştı. Daha da kötüsü, incelediklerinin bazıları ebeveynlerinin – ya da kardeşlerinin – öldürüldüğünü gerçekten görmüştü.

Ne yazık ki, Bettelheim’ın öğrendikleri çağımızın çocukları için de uygulanabilir olmayı sürdürüyor. Gerek küresel gerekse de daha kişisel seviyelerde bu kadar çok çocuğu yoksunluk kuvvetlerine, iç parçalayan tahribata ve ölüm kültürüne kaptırmanın maliyetine dikkat çekmeye başlamanın zamanı daha gelmedi mi? Geride kalan bizler için zarara uğramış milyonlarca çocuğun dünyamız ve yetişkin olduklarında devralacakları dünya için ne anlama geleceğini hayal etmeye başlamanın zamanı değil mi? Elbette, bazıları gençliklerinde gördükleri zararı atlatacaktır, fakat çoğu atlatamayacaktır ve yalnızlık, kafa karışıklığı ve acılı bir hayat sürecekler ve hem kendilerine de hem de başkalarına potansiyel bir tehdit teşkil edeceklerdir.

Hemen hemen İsveç’in “teslimiyet sendromu”nu öngören Bettelheim’ın çalışmasının öne sürdüğü üzere, yirmi birinci yüzyılın erken yılları ne ilk üzüntü çağıdır ne de muhtemelen son olacaktır. Fakat onlarla başa çıkacak olan bizleriz ve yıkıcı etkileri yalnızca Orta Doğu’da değil, dünyanın geri kalanında da şimdiden ortadadır. Avrupa’da ve Birleşik Devletler’de, terör ile savaşa (terörün savaşı) ideolojik olarak bağlı ve sivilleri hedef alan terörist saldırılar bu tür ülkelerin vatandaşlarının son zamanlara dek alışkın oldukları güvenlik hissini baltalamaya devam etmektedirler. Çocuklar bu ölüm ve yıkım döngüsünün bir parçası değil yalnızca, yakın zamanlı bir örnekte – Manchester, İngiltere’deki intihar bombası – hedefiydiler de, tıpkı bambaşka bir yerde, 2014 yılında Chibok, Nijerya’da yüzlerce genç kızın kaçırılmasında olduğu gibi. Bu arada, ergen erkek çocukları Suriye, Irak ve başka yerlerde İşid’e katılmaları için hedef alınmaktadırlar.

Şaşırtıcı biçimde, ABD, Genişletilmiş Orta Doğu’nun savaş yorgunu ve şiddetin kol gezdiği bölgelerindeki çocuklar için hiç ilgi göstermemektedir. Bu gençler, Anwar al-Awlaki gibi hedeflenen, belirlenen Amerikan düşmanlarının çocukları ya da genç akrabaları dahil olmak üzere istilalar, işgaller, baskınlar, bombardıman uçuşları ve insansız hava aracı saldırıları ile geçen yılların sivil zayiatlarının en kötüleri olarak düşünülebilirlerdi.

Bu ilgi eksikliği Trump döneminin mülteci karşıtı politikalarında çarpıcı biçimde yansımaktadır. ABD’ye ve diğer gelişmiş ülkelere giriş izinleri geri çevrilen ve bir belirsizlik durumu içerisinde yaşamaya zorlanan mülteci çocuklara zarar verilmektedir. Bu türden politikalar ve “yasaklar” dünyayı iyileştirmek ve ilerlemek için ihtiyaç duyulanın tam aksidir. Son zamanlarda Twitter’da, sanki tam da bu noktayı vurgularcasına, “İlticası reddedildi ve Auschwitz’de öldürüldü: mülteci yasaklarının insani maliyeti” altyazısının üzerinde bir çocuğun eski bir fotoğrafı görünüyor. Trump döneminde Amerika’dan ne beklenilmesi gerektiğinin bir işareti olarak, küresel çapta muhtaç çocuklara yardım ve hizmet sağlayan önde gelen kuruluş UNICEF için fonda 130 milyon dolardan fazla kesinti talebinde bulunan Trump hükümetinin önerilen bütçesini düşünün.

ABD ve müttefikleri günün birinde İşid’i ve diğer terör gruplarını yenilgiye uğratabilirler, ama ya geride kalan yalnızca bombalanmış, yeniden inşa edilmemiş manzaralar ve milyonlarca yersiz yurtsuz çocuk olursa zafer bunun neresinde? Bunun sağlayacağı gelecek nasıl bir gelecek olacaktır?

Üzüntü krizi, bu yeni çağın yaşayan ölüleri olan çocukların krizi er geç ele alınmadıkça “kazanan” olmayacaktır, gerçek anlamda değil. Bir silaha ya da terör donanımlarına karşı doğrudan müdaheleye giden her dolar için, bir dolar da yaşamlarına istikrar getirmek için, onlara ev, eğitim ve umutsuzca ihtiyaç duydukları türden bakım temin etmek için bu çocukların desteğine gitmemeli midir? Mültecilerin bir ülkeye getirebilecekleri olası zararlar hakkındaki her kısa vadeli öngörü için, bakımı üstlenilen çocukların yeni vatanları karşılığında ne vermek isteyeceklerine dair bir kaygı olmamalı mıdır? Reddedilen ya da sınırdışı edilen gençlerin, sefalet içerisinde bırakıldıkları takdirde, bir gün yaratacakları dünyaya kafa yorulmamalı mıdır?

Travma geçirmiş mülteci çocukların sorunlarını onyılı aşkın bir süreden bu yana incelemekte olan İsveç’te psikiyatristlerin ve diğer uzmanların ülkenin siyasetçilerine önerisi son derece basitti: “Daimi oturma izni şimdiye kadarki en etkili “tedavi” sayılmaktadır.”

Çocukluğun kaybı, travmanın felç edici etkileri, üzüntü anlatısı, umut ya da güvenli bir geleceğe dair her tür hissiyatın acımasızca ortadan kaldırılması uzun yıllardır çocuklar hakkındaki küresel söylemin içine sızmaktadır. Onların gezegen için istikrarlı bir geleceğin en büyük tehditlerinden biri olan küresel krizini olduğu gibi görme zamanı artık gelmedi mi?

 

Makalenin İngilizce orjinali

Yeşil Gazete için çeviren: Özde Çakmak

 

Karen J. Greenberg