Ana Sayfa Blog Sayfa 3121

StoneWall Inn ayaklanmaları ve Haziran’ın onuru

Çocuğunuz anaokulu öğretmeni lezbiyen olsa ve sevgilisiyle beraber evlat edindikleri kızlarıyla sizin çocuğunuz aynı sınıfta olsalar, ne düşünürdünüz?

Merak ediyorum, doktorum trans bir kadın olabilecek mi bir gün?

Dünyada eşcinsel evlilikler yasallaştıktan sonra onlarla beraber evliliğe karşı çıkmak, eğlenceli olacak…

Bugün LGBTI+ bireylerin kendi kimliklerini toplumsal hayatta özgürce yaşayabilmeleri üzerine konuşabiliyoruz, en azından. 2. Dünya Savaşı sonrası ABD’de yaşasaydık, işler biraz daha zor olacaktı. Eşcinsellik pek çok eyalette yasal olmadığı gibi, tedavi edilemeyen durumların da olabildiği bir hastalık olarak görülüyordu. Bunu destekleyen bilimsel çalışmalar olduğu gibi, eşcinsellerin tedavi edildiği ve üzerlerinde incelemeler yapıldığı hapishane – hastaneler vardı. Diğer yandan, New York gibi şehirlerde yaşayanlar iç göçlerin neticesinde özellikle varoşlarda “erkek görünümlü kadınlar” ya da “kadın görünümlü erkeklerle” karşılaşmaya başlamışlardı. LGBTI+ bireylerin hayatlarının 1960’ların özgürlükçü hareketleriyle kesiştiği oluyordu. Sonuçta çiçek çocuklar aşkın özgürleşmesinden bahsediyorlardı, değil mi?

Bugün İstanbul Valiliğinin turistlerin güvenliği ve kamu düzeni gözetilerek yasakladığı Onur Yürüyüşünün bu halini 28 Haziran 1969’daki StoneWall Inn ayaklanmasında da görebiliyoruz. O ayaklanmanın dünyanın dört bir yanına Onur Yürüyüşleri şeklinde yayılması ve Valiliğin, bunu bildiğinden değil ya, tam da o gece “Artık Yeter, bir yere gitmiyoruz!” diyen insanların tepki gösterdiği söylem ve tavrı temsil etmesi benim için önemli bir şeye işaret ediyor, hafızanı kolla, ona tutun. Onu sağlam tut ve kim olduğunu unutma. O hafıza ki, kim olduğunu göstermek için anne rahmine düştüğün anın ötelerine götürebilir seni.

Gidelim bakalım.

1960’ların ortasında New York’un Greenwich Village bölgesinde hatırı sayılır sayıda gay bar varmış aslında. Bu barların çoğu da belirli mafya aileleri tarafından işletiliyormuş. Zamanın New York polisleri, özellikle seçim zamanında valilerin talimatıyla bu barlara sık sık baskın düzenliyorlarmış.

Diğer kulüplerden farklı olarak StoneWall Inn, özellikle gay bar olarak bilinmiyor; hatta biranın sulu ve nispeten pahalı olduğunu da eklemelerine rağmen gay’lerin istedikleri gibi dans edebildikleri tek kulüp olması burayı onlar için özel kılıyormuş. 28 Haziran 1969 gecesinde kulübün loş ışıkları bir anda aydınlanıp müzik kesilmiş. Bunun anlamını bilenler çıkışlara ve tuvaletlere yönelirken bilmeyen kalabalık iki kadın – iki erkek gizli polisle içeride kalmışlar. Kadın polisler baskınların rutininde olduğu gibi kadın gibi giyinenleri ayırıp kimlik kontrolüne başlamak istemişler fakat içeridekiler kimliklerini göstermeyi reddetmiş. Bunun üzerine sorunsuz görünen bir bölüm dışarı çıkarılmış ve destek polis ekibi çağırılmış. Yalnız bu sefer de dışarı çıkarılanlar içeridekilere destek olmak için kulübün önünden ayrılmamışlar. Dışarıda sessiz ve gergin bir bekleyiş başlamış. Diğer kulüplerdekiler de desteğe geldikçe sayıları giderek artıyormuş. Bu sırada kulübün kapısında polisin zor kullanımına karşı bir kadın, “hadi artık bir şeyler yapın” diye bağırdığında kalabalık hareketlenmiş, sokakların darlığı ve sayılarının çoğalmasıyla kızgın kalabalık polisleri gece kulübünde rehin tutmuş ve desteğe gelen polisleri de kapana kıstırmışlar. Olaylar sabaha kadar sürmüş ve ertesi gün de, parklarda buluşmalar, sloganlarla ve gösteriler günlerce devam etmiş.

Polisler ile ilk boğuşanlardan olan “sokak çocukları”nı gösteren fotoğraf, New York Daily News’ın pazar 29 Haziran 1969 tarihli sayısının ön kapağında yayımlanmıştı. (Wikipedia!)

Sevdiğim bir deyiş var, “Bazı tarihler kendilerinden önce ve sonraki zamanlara akarak devam eder” denir. 28 Haziran 1969 da onlardan biri. New York’ta bir yandan polis baskınları, bir yandan da bu baskınlara ve baskılara yönelik gösteriler uzun bir süre devam etti. İlk talep gece kulüplerinin mafyadan polislerden arınmasıydı.

Bir yıl sonra, olayın mesajını yaymak ve dayanışmayı büyütmek için bir yürüyüş organize etmeye karar vermişler. StoneWall Uprising (Stone Ayaklanması) belgeseline konuşanlar, yürüyüşe giderken az kişi olmaktan ve destek görmemekten korktuklarını anlatıyor. Metrodan çıktıklarında sadece 10 kişi olmanın verdiği düşük bir motivasyonla gitmişler aslında toplanma yerine. Ve gittikleri anda karşılaştıkları manzarayı anlatırken ise gözleri doluyor. “Bu yürüyüş binlerce kişinin katılımıyla New York’un 51 sokağına yayıldı.

Ertesi yıllarda Onur Yürüyüşü ABD’de ve Avrupa’nın farklı kentlerine ev sahipliği yaptı. ABD’de altmışa yakın gay grubunun sayısı iki yılda iki bin beş yüze yükseldi.

Bugün “StoneWall Inn kulüp binasının bir kısmında bulunan bir bar. Bu bina ve etrafındaki sokaklar “Ulusal Tarihi Öneme Sahip Yer” statüsü kazanmışlardır. (Wikipedia!)

Haziran onurlu bir ay.

Sadece Obama 2009 yılında Haziran’ı Onur ayı olarak ilan ettiğinden değil tabii. Olayların 40. Yıl dönümünde dünyanın dört bir yanında Onur Yürüyüşleri artık bir şenlikti.

İstanbul’daki ilk Yürüyüşün 2003’te 30 kişinin katılımıyla gerçekleştiğini hatırlatıyor SPOD.

Kişisel hafıza da toplumsal hafızayla beraber çalışıyor ve karşılıklı, birlikte gelişiyorlar. Kendi tecrübelerimiz, öğrenerek tartışabildiğimiz toplumsal gerçekliklerle beraber buluyor yerini. Birbiriyle karşılaşana kadar da aslında bir sözünüzün olması kolay olmuyor.

İstanbul’a yerleşeli bir yıl olmamıştı, İstiklal Caddesi ve çevresini çok iyi biliyormuş gibi davranıyordum. Uzun hikâyenin sonunda, bir gün kayboldum. Dar bir sokaktan hızlı hızlı ilerlerken kaybolduğumu kabullendiğim anda durdum. Yol sormak için doğru kişiyi aradım gözlerimle. Tam karşımdaki kafede oturan çift burunları değecek kadar yakınlaşmış, ellerini sıkı sıkı birbirine dolamaya çalışıyordu. O sırada uzaklardan slogan sesleri gelmeye başladı. Seslerin İstiklal’den geldiğini düşünerek yavaşça yürümeye başladım. Kız elini çocuğun avuçlarından çekti ve masadaki kutuya uzanıp içinden bir sigara aldı. Sigarayı dudaklarına götürür götürmez çocuk slogana eşlik ederek kızın sigarasını yaktı, Susma, haykır, eşcinseller vardır! Sesini kalınlaştırmış mıydı? İyice yaklaşmıştım onlara. Kızla göz göze geldik. Bana sanki bu çocuktaki eksiklerin farkındayım, der gibi bakmıştı. Bunu o an uydurdum belki de, sadece bir bakıştı bu, anlamlı değildi. Hiç emin olamadım. Kızın o bakışı da nedense aklımdan hiç çıkmadı. Ben yanlarından kalabalığa doğru ilerlerken öpüşmeye başlamışlardı. Kalabalığın arasında ilerlerken bu insanlarla daha önce hiç karşılaşmadığımı düşündüm. Babamla yaptığımız acımasız sınıf değerlendirmelerine sokamadıklarım vardı aralarında. Sloganları da biraz önceki çocuk gibi dudaklarını gererek değil de, zıplayarak ya da çenelerini hafif yukarı kaldırıp görünmeye çalışıyormuş gibi yaparak atıyorlardı. Arada durup, ne de güzel slogan attık der gibi alkış tutuyorlar ya da birbirlerine sarılıyorlardı. Ne gerek var şimdi buna, diye düşündüğümü hatırlıyorum. Benim Haziran’ım henüz onurlanmamıştı demek. Yıl 2006 olmalı.

Bir sabah, gökkuşağı alkışlar eşliğinde parka girdiğinde tanıdık yüzler bana doğru yönelmişti. İşte o zaman gerçekten onurlanmıştım – saf mutluluktan çıldırmıştık galiba. Biliyorsunuz, Haziran 2013.

Özgürce kendin olabildiğin ortamların nasıl mümkün olabildiğini gördüğünde, o ortam ya da ilişkiler sadece peşinden koştuğun bir bilgi değil; senin de dönüştürebildiğin bir değer olabiliyor.

Onur haftası, ondan haberdar olabilen herkese LGBTI+ bireylerin sloganların dışında da devam bir hayatları olduğunu, bu hayatlarında kendileri olmaya herkes kadar hakları olduğunu hatırlatan ve insana yaşadığını hissettiren bir hafta.

Logolarının fonuna gökkuşağı yerleştiren belediyeler, kitapevleri, kurumlar; gülümseyen resimlerini gökkuşağıyla paylaşan insanlar ve bir türlü aramızda ne olduğunu konuşmaya yanaşmayan devletle daha çok işimiz var. İşler biraz karışık, karışık olmasından daha çok, zor. Neyse ki

#buradayız  #biryeregitmiyoruz

#alışınburadayız

“Biz eşcinseller, halkımızla birlikte, Village’in sokaklarında barışın ve sükûnetin hâkim olması için çağrıda bulunuyoruz – Mattachine” yazıyor.

Kaynaklar

 

Bahar Topçu

‘Gediz Deltası’nın yok olması İzmir’in yok olması demek’: Flamingoların beslenme alanına otoyol projesi!

Dünyanın en önemli sulak alanlarından Gediz Deltası ve deltada sivil toplum örgütleri ile akademisyenlerin ortak projesiyle flamingoların üremesi için 6.5 dönümlük yapay ada oluşturuldu. Yapay adaya üremek için gelen flamingoların beslenme alanının üzerinden ise, İzmir Körfez Geçiş Projesi geçecek.

Gediz Deltası’nda 2008 yılında Orman ve Su İşleri Bakanlığı, İzmir Büyükşehir Belediyesi, sivil toplum örgütleri ve akademisyenlerin ortak yürüttüğü proje sonunda oluşturulan yapay ada, flamingoların üreme merkezi haline geldi.

Ancak Orman ve Su İşleri Bakanlığı, İzmir Büyükşehir Belediyesi, sivil toplum örgütleri ve akademisyenlerin ortak yürüttüğü projenin sözleşmesi yenilenmedi. Dünyaya örnek projelerin hayata geçirildiği alanı geçen yıl 20 binden fazla flamingo üremek için kullandı.

Birinci derece doğal SİT alanı olan ve Ramsar* Sözleşmesi’yle korunan alanda, flamingoların üremesi için yapay ada oluşturuldu. Yapay adada üreyen flamingoların beslenme alanından ise 4.2 km uzunluğunda körfez köprüsü, 1.9 km uzunluğunda batırma tüp tünel geçecek. Ve bu iki yapıyı birbirine bağlayan yaklaşık 880 metre uzunluğunda yapay ada yer alacak.

Öte yandan deltada bugüne kadar 300’e yakın kuş türü kaydedildi. Beslenme alanı yok olacak flamingoların dışında, tepeli pelikanlar, kara gagalı sumrular, akça cılıbıtlar, deniz börülceleri, memeliler, amfibiler gibi ve tüm ekosistem projeden etkilenecek.

“Gediz Deltası’nın yok olması, İzmir’in yok olması demek”

Gediz Deltası’ndan geçecek otoyol ve raylı sistem projesiyle ilgili Yeşil Gazete’ye bilgi veren Doğa Derneği’nden Göker Yarkın Yaraşlı, Gediz Deltası’nın balıkçılık ve liman nedeniyle İzmir’in en önemli gelir kaynağını oluşturduğuna değinerek, projenin ardından Gediz Deltası’nın yok olacağını ve İzmir Körfezi’nin çamura bulanacağını savundu. “Gediz Deltası’nın yok olması, İzmir’in yok olması demek” diyen Yaraşlı, projenin ardından otoyolun geçtiği alanların imara açılma tehlikesinin olduğunu da söyledi.

Yaraşlı’nın sözleri şöyle:

“Hem doğal SİT alanı olan, hem de Ramsar Sözleşmesi’yle korunan aynı zamanda sulak alan yönetmeliğine tabii olan bir alanın içine, Körfez Geçiş Köprüsü adı altında 4.2 kilometresi asma köprü, kalan 1.9 kilometresi batırma tüp tünel yoluyla çevreyolundan bağlantıyla İnciraltı arasında hem karayolu hem de raylı geçiş için bir proje var.

Projeyle ilgili esas sıkıntı köprünün inşaat sahasının kuşların ve diğer deniz canlılarının beslenme alanı olması.

Kuş cenneti olarak adlandırılan bölgenin dışında besleniyor bu hayvanlar. O alanda yapılacak faaliyetler, kuşların beslenme alanlarını tamamen bitirecek. Körfezdeki balıkçılığı bitirecek.

İzmir’de, İzmir Körfezi ve Limanı Rehabilitasyon Projesi de var. TCDD ve İZSU’nun ortaklığında gerçekleştirilen bir proje. İki proje birbiriyle çok bağlantılı. Denizin dibinin kirli olması ve Gediz Nehri’den gelen zehirli atıkların körfezin dibinde oluşturduğu çamurun temizlenmesini öngören 100 milyon dolarlık bir proje.

Bu proje sonunda deniz dibinin temizlenmesiyle elde edilecek bütün fayda, Körfez Geçiş Projesi’yle kaybedilecek. O çıkacak çamurun nereye serileceği konusunda da tereddütleri vardı. Gediz Deltası’na sermek istediler. Biz Doğa Derneği olarak itirazda bulunduk ve vazgeçildi. Onun yerine, kuş cennetinin açıklarına yapay adalar yapılması planlandı. Parklara, bahçelere, Gediz Deltası’na zehirli atıkların serilmesi yerine yapay adaların oluşturulmasının faydalı olacağını düşündük ama düşündüğümüz gibi olmadı.

Körfez Geçiş Projesi’yle ilgili sunulan ÇED raporu’nda gördük ki, bizim iyi niyetle düşündüğümüz ada projesini kullandılar. ÇED raprounda 2 tane daha yapay ada oluşturulması planlanıyor. Böylece, İzmir Körfezi’nde 3 tane yapay ada yapılması öngörülüyor. Köprüyle batırma tüp tünelin geçiş alanına da bir tane ada yapmak zorundalar. O adanın uzunluğu da 880 metre. İnşaası için körfeze oldukça fazla miktarda çamur ve dolgu malzemesi dökülecek. Körfezdeki ada sayısı 4’e çıkacak. İzmir Körfezi’nin çamura bulanma olasılığı çok yüksek.

Projenin geçiş alanlarının imara açılması gibi bir tehlike görüyoruz. Körfezin dibindeki çamurun taranmasıyla sağlanacak ilerleme, Körfez Geçiş Köprüsü’yle yok edilecek.

Yasal olarak, birinci derece doğal SİT alanında olması, Ramsar Sözleşmesi’yle korunmasına rağmen ‘Bir şekilde yapacağız’ diyorlar. İzmir Kuş Cennetini Geliştirme Vakfı (İZKUŞ)’nı da devre dışı bırakarak, doğal SİT sınırlarını değiştirmek için Orman Bakanlığı’na yetkisini devrettiler.

Biz Doğa Derneği olarak EGEÇEP ile birlikte dava açtık. Süreç devam ediyor. Bizim dışımızda TMMOB da bir dava açtı. Bizim esas derdimiz, Gediz Deltası’nın sınırlarının korunması. İzmir’in hem balıkçılıkla alakalı hem ticaretle alakalı tüm gelir kaynağını sağlayan Gediz Deltası’dır. O deltanın yok olması demek, İzmir’in yok olması demek.”

Ramsar Sözleşmesi nedir?

*Ramsar Sözleşmesi: Ramsar Sözleşmesi (Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme) sulak alanların korunması ve sürdürülebilir kullanımını sağlamayı amaçlayan uluslararası bir sözleşmedir.

(Yeşil Gazete)

‘Alışın, buradayız, gitmiyoruz’: Onur Haftası Komitesi yasak kararına tepki gösterdi

İstanbul Valiliği’nin turizmi, ‘toplumun farklı kesimlerinden tepki gösterilmesini’ ve kamu düzenini gerekçe göstererek yasakladığı Onur Yürüyüşü’ne ilişkin İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi açıklama yaptı.

İstanbul Valiliği, Onur Yürüyüşü’nü yasakladı. Yürüyüşe ilişkin yasak kararının ardından İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi’nden açıklama geldi. Açıklamada, valiliğin yasak ilânında yer alan ‘toplumun farklı kesimlerinden ciddi tepki gösterilmesi’ ifadesi eleştirilerek, nefret suçu işlendiği ve ‘hassasiyet’ gerekçesiyle nefret suçunun meşrulaştırıldığı belirtildi.

“Altını bir kez daha çizmek istiyoruz ki bizler şehrin bir yerinde değil her yerindeyiz, bir gün değil her gün sesimiz çıksın istiyoruz. Bir kez daha diyoruz ki ‘Alışın, Burdayız, Gitmiyoruz!” denilen açıklamanın tamamı şöyle:

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası 1993 senesinden beri düzenlenmekte olup, 2002 senesinden beri İstiklal Caddesinde yapılan onur yürüyüşü ile sona ermektedir. Bu sene 15. si düzenlenecek olan İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşüne İstanbul Valiliği web siteleri üzerinden yaptıkları açıklama ile izin verilmeyeceğini açıklamış bulunmaktadır. Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı, en temel insan haklarından biri olan ifade özgürlüğünün bir parçasıdır ve gerek anayasal gerek uluslararası sözleşmelerce koruma altına alınmıştır. Bu yasak gerek AİHM içtihatları, gerek uluslararası sözleşmeler, gerek iç hukuktaki kanun ve anayasaya aykırıdır.

Ayrıca yapılan açıklamada Valiliğe 2911 sayılı kanun hükümleri uyarınca usulüne uygun bir başvuru yapılmadığı söylenmiştir. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası ekibi olarak 5 Haziran 2017 tarihinde yazılı başvuru yaparak İstanbul Valiliği ile görüşme talebinde bulunmuş olduk. Ayrıca verdiğimiz dilekçe ile onur haftası ve yürüyüş tarihleri ve yürüyüşün planlanan konumu da valiliğe bildirilmiştir.

Valilik açıklamasında “toplumun farklı kesimlerinden çok ciddi tepki gösterildiği” ifadesi lgbti+’ların da bu toplumun bir parçası olduğu gerçeğini göz ardı etmekte. Bundan da önemlisi nefret suçu işleyen grupların ve kişilerin tehditlerini “hassasiyet” adı altında meşrulaştırmaktadır.

“Turistlerin güvenliği ve kamu düzeni” ifadeleri ise yıllardır on binlerce kişiyle kutlanan, yurt dışından katılımcıların da olduğu barışçıl yürüyüşü görmezden gelerek barışçıl yürüyüşümüz hakkında farklı bir algı yaratmaya çalışmaktadır.

Umuyoruz ki valilik barışçıl toplanma hakkının yeterli güvenlik önlemleri dahil devlete getirdiği yükümlülüklerin farkına vararak bu kararından vazgeçer ve 25 Haziran Pazar günü 15. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü için bir kez daha saldırı kararı vermek yerine, toplumu birleştirici, sağduyulu ve insan haklarına saygılı bir tutum alarak, barışçıl ve güven içinde açıklama yapmamız için alan sağlar.

Altını bir kez daha çizmek istiyoruz ki bizler şehrin bir yerinde değil her yerindeyiz, bir gün değil her gün sesimiz çıksın istiyoruz. Bir kez daha diyoruz ki ‘Alışın, Burdayız, Gitmiyoruz!’

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi”

(Yeşil Gazete)

Doğa düşmanı yasa yeniden TBMM gündeminde: Tabiatı ve biyolojik çeşitliliği koruma(ma) yasa tasarısı

Gezi Direnişi’nin ardından rafa kaldırılan ‘Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasa Tasarısı’ yapılaşmanın yolunu açıyor.

AKP hükümetinin, çevre örgütlerinin sert tepkisine neden olan ve Gezi Direnişi’nin ardından rafa kaldırdığı ‘Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasa Tasarısı’ yeniden TBMM’ye sunuldu. Her alanın tek bir koruma kategorisine alınmasını öngören tasarı, koruma alanlarında savunma, ulaşım, haberleşme ve enerji tesisleri yapılmasına izin verilmesini sağlıyor. Korunan alanlar, kişi ya da şirketlerin talebi üzerine yeniden değerlendirilebilecek.

Cumhuriyet’in haberine göre söz konusu tasarı ile öngörülen bazı şu düzenlemeler şunlar:

– Kurumlar arası görev ve yetki karmaşasını önlemek amacıyla her alan tek bir koruma kategorisi adı altında korunacak.

– Korunan alanların yeniden değerlendirilmesi söz konusu olabilecek. Yeniden değerlendirme işlemleri bakanlıkça resen veya kişi ya da şirketlerin talebi üzerine başlatılabilecek. Yeniden değerlendirme kararı ile daha önce belirlenmiş ve ilan edilmiş korunan alanların sınırları değiştirilebilecek, kısmen veya tamamen farklı korunan alan kategorisi kapsamına alınabilecek veya koruma kararı kaldırılabilecek.

Tesislere izin

– Korunan alanlarda bulunan mülkiyeti Hazine’ye ait orman vasfındaki taşınmazlar ile bakanlığa tahsis edilen Hazine taşınmazları üzerinde şahıs ve şirketlere, alanın planlarına uygun olması şartıyla, savunma, ulaşım, haberleşme, su isale hattı, doğalgaz, petrol, enerji iletim hattı, altyapı tesisleri, gölet ve mezarlıklar için bakanlık tarafından izin verilebilecek. İzin süresi 29 yılı geçemeyecek. Ancak süre sonunda bu süre yer, bina, ve tesislerin rayiç değeri üzerinden belirlenen yıllık izin bedeli ile 49 yıla kadar uzatılabilecek.

– Korunan alanlardaki turizm amaçlı izinler ise, bu alanların turizm merkezi veya kültür ve turizm koruma ve gelişim bölgelerinde kalan bölümlerinde planlarına uygun olması şartıyla, bakanlık tarafından bildirilen şartlara uyulmak kaydıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca ilgili mevzuatına göre verilebilecek.

(Cumhuriyet)

Törende gerginlik: Hormonlu Domates ödülleri sahiplerini buldu

25. LGBTİ+ İstanbul Onur Haftası kapsamında verilen geleneksel Hormonlu Domates LGBTİ+’fobi Ödülleri’nin bu yılki kazananları, dün Roxy Club’da düzenlenen etkinlikle sahiplerini buldu.

Bu yıl 25.si düzenlenen Onur Haftası’nın Hormonlu Domates ödülleri sahiplerini buldu.

İşte 13. Hormonlu Domates Ödüllerinde kazanan isimler ve fobileri:

Medya: Yeni Akit

LGBTİ+ Farkındalık Haftası yapan Robert Koleji ve Koç Üniversitesi’ndeki bir öğrenciyi hedef gösterdiği için.

Eğlence: Nihat Doğan ve Demet Akalın

Nihat Doğan “15 Temmuz’da havaalanındaki tankları durduran kahraman milletimiz bu gece de TOPları durdurmuştur’’ twiti attığı için, Demet Akalın onu “tespitlerin bazen tavan” diyerek desteklediği için.

Mekan: Tek Yön-Love

Mekan girişinde transfobik ayrımcılık uyguladıkları için.

Sağlık: MacFit

Trans erkek bir üyesinin erkek soyunma odasını kullanmasına izin vermediği, üstüne üyeliğini dondurduğu için.

Sansür: İstanbul Film Festivali

Ian McKellan’ın ‘’açık bir eşcinsel olarak’’ ifadesinin çevrilmediği etkinlik sonrası olayı ‘’teknik arıza’’ diyerek geçiştirdiği ve özür dilemediği için.

Eğitim: Kinder

“Kız’’lara pembe, “oğlan’’lara mavi paketle satmaya çalışarak hem cinsiyetçi hem de transfobik kalıpları üretip beslediği için.

Beynelmilel: Çeçenistan ve Rusya

Eşcinsel Toplama Kamplarında eşcinsellere işkence yaptığı, ölüme terkettiği, ailelerine çocuklarını öldürmelerini söylediği için.

Siyaset: Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 17. Ceza Dairesi

Kemal Ördek’in uğradığı tecavüzü ‘’rızası vardır’’ ve ‘’somut delil yoktur’’ gibi ifadelerle yok saydığı için. (Failler yağma nedeniyle ceza alırken, cinsel saldırı suçundan beraat etmişti)

Fobik Sözer

LGBTİ+’lerin sık duydğuğu fobik sözler arasında en çok oyu “Siz de hep seks konuşuyorsunuz” aldı.

25. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası etkinlikleri hafta sonu da devam ediyor.

Törende gerginlik

Öte yandan İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’nın her yıl düzenlediği Hormonlu Domates Ödülleri’nin töreninde gerginlik yaşandı.

Ünlü modacı Barbaros Şansal’ın da katıldığı ve Beyoğlu’ndaki bir eğlence mekânında düzenlenen törende ödüller verilirken kısa süreli tartışma çıktı.

Barbaros Şansal’ın Kıbrıs’tan Türkiye’ye getirildiği sırada havalimanında linç girişimine uğraması sonrası homofobik söylemlerle bu girişime destek olan Nihat Doğan ve Demet AkalınHormonlu Domates Ödülleri’nin sahibi oldu.

Törene katılanlardan bazıları, daha önceden transfobik bir söylemi nedeniyle Hormonlu Domates Ödülü’ne aday gösterilmiş olan Barbaros Şansal’ı ödülü sunmak için sahneye davet edince gergin anlar yaşandı.

T24’ün aktardığına göre, etkinliği düzenleyenlerden bir kişi, açıklama yapmak için mikrofonu eline aldıktan sonra Şansal’ın yaşadığı linç girişimine karşı onun yanında olduklarını ifade ederken “Transfobik birisi bu sahnede yer alamaz” dedi. Şansal, bu sözlerin ardından törenin düzenlendiği mekânı terk etti.

Şansal’ın transfobik söylemi

Barbaros Şansal Bülent Ersoy’a yönelik “Bizim kıyafetlerimiz ona uymaz çünkü kadın terzisiyiz” demiş ve bunun yanı sıra da “Ben hâlâ kendimim, mavi nüfus kâğıdımı değiştirmedim. Ben kamburumu onun gibi zımparalatmadım!” ifadelerini kullanmıştı.

(Yeşil Gazete,T24)

Çin’de heyelan: En az 140 kişi toprak altında

Çin’in güney batısındaki Sichuan bölgesinde meydana gelen toprak kaymasında 140 kişinin toprak altında kaldığı sanılıyor.

Yerel saatle sabaha karşı 06:00’da meydana gelen olayda, Maoxian şehrindeki Xinmo köyüne yakın bir dağın bir bölümünün yıkıldığı ve yaklaşık 40 evin toprak altında kaldığı açıklandı.

Kurtarma ekipleri büyük kaya parçaları altında kalan kişilere ulaşmaya çalışıyor.

People’s Daily gazetesinin yayımladığı fotoğraflarda, büyük kaya parçalarının kaldırılması için bölgeye iş makinelerinin getirildiği görülüyor.

Evlerin üzerinde birkaç ton toprak bulunuyor

AFP haber ajansı, yerel yetkililere dayandırdığı haberde, olayın yaşandığı bölgeden sağ olarak kurtarılan bir çift ile bebeklerinin hastaneye kaldırıldıklarını bildirdi.

Xinhua haber ajansı, toprak kaymasının bir nehir yatağını da tıkadığını duyurdu.

Yerel polis yetkilileri, Çin devlet kanalı CCTV’ye, toprak kaymasının oluşmasında aşırı yağışların etkili olduğunu, bölgedeki bitki örtüsünün seyrek olmasının da durumu kötüleştirdiğini açıkladı.

Yerel polis müdürü Chen Tiebo, evlerin üzerinde birkaç ton toprağın bulunduğunu belirterek, “bu Wenchuan depreminden bu yana meydana gelen en büyük toprak kayması” dedi.

Bölgeye çıkan yolların da kurtarma ekipler hariç tüm araç trafiğine kapatıldığını bildiriliyor.

87 bin kişi hayatını kaybetmişti

Özellikle Çin’in dağlık bölgelerinde aşırı yağışlar sonrası toprak kaymalarına rastlanıyor.

2008 yılında Wenchuan bölgesinin Sichuan şehrinde meydana gelen depremde 87 bin kişi hayatını kaybetmişti.

Depremin tetiklediği toprak kaymasına bir tur otobüsünde yakalanan 37 kişi de yaşamını yitirmişti.

(BBC Türkçe)

Ben de senden ve kılığından hazzetmiyorum ama katlanıyorum! – Murat Sevinç

Bu yazı diken.com.tr sitesinden alındı

Türkiye’nin değişmeyen gündemlerinden biri, Ramazan ayında oruç tutmadığı ya da ‘münasip’ giyinmediği için başına bir şey gelen yurttaş haberleri okumak. Yeni bir şey değil, kendimi bildim bileli böyle. Buna mukabil son yıllarda gözle görülür bir artış olduğu da gerçek.

Biri çıkıp olup biten için ‘münferit’ diyebilir. Çok da yanlış bir şey söylemiş olmaz. Namazında niyazında (ya da değil) milyonlarca dindar insanın tanık olduğumuz saçmalıklarla bir ilgisi olmadığı gibi, oruç tutmayanın taciz edilmesi ya da kılığı nedeniyle birine saldırılmasına onay vermeyeceklerini düşünmek mümkün.

Ancak bir diğeri de “O milyonlarca insanın zımni onayı olmadan bu pervasızlık mümkün olmaz” dese, çok mu yanlış olur? Bana kalırsa bu da doğru. Ve sanırım asıl sorun da burada. ‘Çoğunluk’ olanın neyi, nasıl onayladığı, onaylayabildiği? Tabii, ortalamanın ‘onay’ının şekil ve içeriğini tam anlamıyla tespit etmek kolay değil.

Ancak bir memlekette aynı hukuksuzluklar, anormallikler sürekli yineleniyor ve sorumlularının başına pek bir şey gelmiyorsa, o hukuksuzluğa konu olan insan eyleminin, ortalama tarafından şu ya da bu ölçüde kabul gördüğünü ya da en hafif tabirle ‘görmezden gelindiğini’ düşünebiliriz. Kuşkusuz bu tavrın/genel eğilimin tarihsel, toplumsal, kültürel, sınıfsal gerekçeleri var. Öyle doğmuyoruz, öyle oluyoruz!

Türkiye’de yaşayan milyonlarca dindar insan, bugüne dek oruç tutmadığı için birine saldırmadı. Şort giydiği için bir kadını taciz etmedi. Çoğunluk, muhtemelen bunları aklından dahi geçirmedi. Ancak bu işler birilerinin başına geldiğinde, o milyonların bir kısmı hiç umursamadı, bir kısmı görmezden geldi, bir kısmı zımnen onayladı ve bir kısmı açıkça destekledi.

‘Onay’ ve ‘adalet’ duygusu arasındaki bağı (Ahmet Altan’ın savunmasına da değinip) bir sonraki yazıya bırakarak, şimdilik kişisel bir deneyimle açayım söylemek istediğimi:

Henüz KHK teröristi olmadığım yıllarda, ders verirken en çok zevk aldığım konulardan biri, laiklik/dini sembollerdi. Öğrenci hararetle tartışırdı. Bana karşı çıkardı. Ben de tahrik etmek için elimden geleni yapardım! Tabii daha onlar da bilmiyor terörist olduğumu, rahat rahat konuşuyorlardı! En anlaşamadığımız yerlerden biri, kamu görevlileri içinde, özellikle ilkokul öğretmenlerinin dini ve siyasi sembol kullanıp kullanamayacağıydı.

Özellikle dindar dünyalardan gelen çocuklar, bunun sakıncaları olabileceğini kabullenmek istemiyordu. Benim de temel derdim kabullendirmek değil, ‘düşünme’lerini sağlamaktı. Genellikle şöyle bir itirazları oluyordu: “Bir çocuk ya da ailesi, öğretmenin başı kapalı diye neden rahatsız olsun ve o kapalılık/açıklık bir insanın asli düşüncelerini neden değiştirsin?”

Söz konusu itirazları kendi aralarında konuşmalarını isteyip bir süre izliyordum. Hiçbir zaman, hiçbirinin içtenliği ve heyecanından kuşku duymadım. Türkiye’de ‘sembol’ denildiğinde yalnızca ‘türban’ anlaşılmasının, bu konunun yıllarca doğru biçimde tartışılmasını engellediği gerçeğini şimdilik bir yana bırakalım. Konunun salt bir pozitif hukuk/anayasa hükmü konusu olamayacağını anlatabilmek için onlara, özellikle dindar olanlarına, bir öneride bulunuyordum. “Lütfen evlerinize gittiğinizde anne babanıza şu soruyu yöneltin: ‘İlkokul öğretmenim diğer dinlerin ya da muhtelif siyasal görüşlerin kılık kıyafetiyle derse gelse, beni aynı iç rahatlığıyla o öğretmene emanet eder miydiniz?‘ Eğer anne babalarınız, ‘Tabii ki ederdim, ne önemi var’ derse, bunu bana söyleyin ve oturup bir kez daha tartışalım.” Yıllarca, binlerce ‘dindar’ öğrenciye önerim bu oldu. Sonuç? Bir kişi dahi gelip “Sordum ve sakıncası olmayacağı yanıtını aldım” diyemedi. Bir kişi bile. Şaşırtıcı mı?

Örnek çok. Mesele, Türkiye’nin az gelişmiş demokrasisi içinde yoğrulan yurttaşın, yalanlar ve inkarla gübrelenmiş memleket toprağında yetişmiş olmasında. İnanç denildiğinde kendi inancını, düşünce denildiğinde kendi düşüncesini, yaşam tarzı denildiğinde kendi yaşam tarzını ‘iman’ ile kabul etmiş, milyonlarca insan. Hemen her ideoloji mensubunun benzer hastalıklardan mustarip olduğunu düşünmekle birlikte, bu yazının konusu, çoğunluk olup kendi inancının gereklerini biricik zannedenlerin tavrı.

Demokrasi, herkesin birbirine saygı duyduğu değil, katlandığı rejimdir. Ben faşist kafalı birine ne diye saygı duyayım? O bana neden duysun? Bir faşist, mezhepçi ya da ırkçı, örneğin benim gibi birinden nefret edebilir, hiç bir sakıncası yok, hakkıdır! Ancak bana katlanmak zorunda. Aksi yönde bir tercih, artık ‘uygar hukuk’ evreni içinde olmadığımız anlamına gelir.

Yoğun ve sıkıcı kurallar/ilkeler bütünü olan demokratik rejim, önceden belirlenmiş sınırlar içinde, o sınırları aşmadan birlikte yaşamayı hedefler. Haliyle ‘özgürlük’, içi boş ve herkesçe bambaşka değerlendirilebilecek değil, sınırları çizilmiş bir kavram.

Hâl böyleyken, ben o sarıklı cüppeli yurttaştan hiç hazzetmeyebilirim. İyi kötü ‘din’ okumuş ve büyüdüğü muhit/çevre itibariyle pratiğini gözlemleyip deneyimlemiş biri olarak, o kıyafetlerle dindarlık pozları verilmesini gülünç/acınası bulabilirim. O kılık kıyafetin ‘inanç’ ve ‘iman’le  değil, daha ziyade yeni ‘sermaye ve kadro paylaşımı’yla ilgili olduğunu düşünebilirim. Hatta bundan emin de olabilirim.

Bunlar, benim düşüncelerim. Bölüşüm/kadro varsayımım dışında, o kıyafetleri tercih edenleri değil, beni ilgilendirir. Irkçılığa, şiddete, ölüme çağrı yapmayan bir kıyafetin, kim tarafından ve hangi amaçla giyildiğinin hesabını sormak, benim işim değil. Rahatsızsam, kendi kendime, ‘Sen bilirsin’ diyebilirim. Türkçesi: Bana ne!

Kendi değerlerini çok beğenen ‘herkes’ aynı tavrı sergilemek zorunda. Eğer demokrasiden söz ediyorsak. Etmiyorsak, o zaman başka bir düzlemdeyiz demektir.

Ramazan’da dondurma yiyen gence müdahale etmeye kalkan sarıklı muhterem, o dondurmaya ‘katlanmak’ zorunda. Mini etekten hazzetmeyen de, o eteğe katlanmak zorunda. Bir ‘zorunluluk’tan söz ediyorum, ‘lütuf’tan değil. Birlikte yaşamak, birlikte yaşamaya niyeti olan insanlar için mümkün. Biri, kendi değerlerini çok beğeniyor ve diğerinin de öyle yaşaması gerektiğini düşünüp zor kullanmaya başlıyorsa, artık demokratik hukuk kuralları evreninde değiliz demektir.

Ayrıca, saygı hak edilir, talep edilmez. Eğer biri, yaşam tarzı ya da inancına saygı gösterilmediğini düşünüyorsa, öncelikle kendine ‘Neden?’ sorusunu yöneltmeli. Yazının konusuyla doğrudan ilgisi yok ama şunu söylemeden geçemem: Hani enayi bir kesim sürekli ‘Haçlı zihniyeti’nden söz edip duruyor ya; tüm ‘Haçlılar’ bir araya gelse, Türkiye’de dindarın kendi dinine, inancına verdiği zararı veremezdi, emin olsunlar. İnsan rezil edilemez, rezil olur, akılda tutmakta yarar var.

Ezcümle, birlikte yaşanacaksa eğer, katlanmak, bir zorunluluk. Birbirinden hazzetmeye mecbur olamayan insanlar, birbirine tahammül göstermek zorunda. Bu kadar basit.

Hiç kimse bana “Sen de benim gibi yaşamaya, benim değerlerimi benimsemeye mecbursun; aksi takdirde nefes aldırmam” diyemez. Çünkü, mecbur değilim. Alırlar, o çok bayıldıkları değerlerinin turşunu kurarlar. Efendim, ‘Tahrik oluyorlarmış!’ Olmasınlar. Hayvan değiliz, insanız, duygularımızı kontrol edebiliriz. Eğer duygularını kontrol edemeyenler varsa onlar da tababetin konusu, bizlerin değil.

Birileri, ‘değer’ sözcüğüyle tanımlamakta ısrar ettikleri saplantılarını ‘zorla’ kabul ettirmeye kalkarsa, karşılaşacağı insan artık doğal olarak ‘kendisini müdafaa eden’ insana dönüşür. Malum, hiç kimse geri zekalı ya da çaresiz filan değil; zorda kalan, kendisini ve sevdiklerini korumanın, ayakta kalmanın bir yolunu bulur.

Dönelim başa. Evet, Türkiye’de yaşayan milyonlarca dindar insanın böylesi zorbalıklardan yana olmadığı kanısındayım. Ancak aynı milyonlarca insanın; susarak, tepkisiz kalarak, görmezden gelerek, aldırmayarak ya da bir kısmının ‘zımnen’ onaylayıp çıkar işbirliği yaparak, içinde yaşadığımız koşulların yaratılmasında büyük pay sahibi olduğu da açık.

Türlü ‘zorbalıklar’ın ve irili ufaklı ‘faşist’ atakların tümüyle ‘münferit’ olduğunda ısrarcı olanlar, şu soru üzerinde düşünmek ister mi: Özellikle Ramazan ayında şort ya da mini etek giyilmesini yasaklayan bir kanun önerisi, ola ki hukuken mümkün olup ‘halkoylaması’na sunulabilse, sonuç ne olurdu? Yıllardır hemen hiç bir devasa kötülüğü kendisine sorun etmeyen malum seçmen çoğunluğu, ne derdi? Hadi, dürüstçe yanıtlayın.

Sırtını ‘güce’ yaslamamış bir zorbalık örneği yok. Zorbaca kibrin  ayakta kalabilmesi, rıza/onay ister.

Ezcümle, hiç bir faşizan eğilimin ‘münferit’ diyerek geçiştirilmemesi gereken bir yerdeyiz…

Ve Bayram;

çok muhtelif haksızlıklara uğrayanlara sövüp işsiz güçsüz kalanlar için ‘ağaç kemirsin’ demeyecek ölçüde insan kalabilmişlere ve fazlasından geçtim ‘asgari’ ahlak sahibi herkese iyi bayramlar dilerim.

İsteyen ‘Ramazan’ isteyen ‘şeker’ desin. İsteyene ‘kutlu’ isteyene ‘mübarek’ olsun. Bayram aynı bayram! Ne denilirse denilsin, zaten halk da aynı halk. Bu da ayrı mesele…

Murat Sevinç – Diken

Kültür Bakanı’na Açık Mektup – Aydan Balamir

Bu yazı arkitera.com sitesinden alındı

Değerli Bakan,

Sizinle aynı yıl dünyaya gelmiş ve aynı yıl ODTÜ’den mezun olmuşuz. Komşu fakültelerdeniz. Mezuniyetin hemen ardından, siz Kültür Bakanlığında memuriyete başlamışsınız; bense merhum Behruz Çinici’nin mimarlık bürosunda mesleğe ilk adımımı attım. Sonrasında sizin CV’niz farklı kulvarlarda çeşitlenirken, benimkisi öğretim üyeliğine sabitlendi. Tam 42 yıldır, memleketin imarında hizmet verecek bilgili ve ahlaklı mimarların yetişmesi için çabalıyorum. Siz Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesinde profesör olurken, ben de naçizane ODTÜ Mimarlık Fakültesinden aldım unvanları.

Beni bir kahve içmeye davet etmenizi bekliyorum. Dilerseniz Türkiye’nin köklü meslek kuruluşları ile mimarlık fakültelerinden temsilcilerle (*) birlikte geliriz ziyaretinize. Mimarlık, kültürün en kalıcı taşıyıcılarından biri, hatta en başta geleni ise, ülkenin kültürünü koruma ve geliştirmede birince derece sorumluluğu bulunan merciyi şimdiye kadar ziyaret etmiş olmalıydık. Geçtiğimiz aylarda bir başvurumuz sonuçsuz kalınca ısrar etmedik; davet sizden geldiğinde sonuçsuz kalmayacaktır.

Toplandığımızda, kaybından büyük üzüntü duyduğumuz İller Bankası Binası’nın ilk gündem maddesi olmasını öneriyorum. Tescilli kültür varlığı olan bu kıymetli binayı, gelecek kuşaklara miras bırakmayı başaramadık. Yıkımına 16 Haziran 2017 gecesi başlanan bina, özenle inşa edilişinden 80 yıl sonra, nitelikli bir restorasyon geçirişinden ise 10 yıl sonra, 18 Haziran gecesi moloz haline getirildi.

Savaşlardan çıkmış yoksul bir ülkenin, harap şehir ve kasabalarını imar etmek üzere kurulmuş bir bankasının ilk binası, sadece bu özelliğiyle bile korunması gereken bir kültür mirası idi. Anı ve belge değerine sahip olmanın yanında, üstelik de güzelliği ve teknik mükemmeliyetiyle maruf bir bina idi. Mimarlık, mühendislik ve zanaat bilgisinin ustalıklı bir örneği, klasikle modernin başarılı bir senteziydi. Mimarı Seyfi Arkan’dı; genç Cumhuriyet’in yetiştirdiği ilk mimar kuşağının en parlak temsilcisi Seyfi Arkan. Bankayı kuranlar, binalarının birinci sınıf bir eser olmasını önemsediler ve gurur duyulacak bir binada sürdürdüler görevlerini. Bugün farklı bir işlevle yeni bir hayat bulabilseydi, bulunduğu yere tek başına değer katardı. Şimdi binanın başka bir yerde yeniden inşasından söz edilmekte; toplandığımızda bunu konuşalım. Meslekleşme tarihi, mesleklerin toplumsal işlevi, hakları ve sorumlulukları üzerine de konuşalım.

Tescilli İller Bankası Binası’nın yıkımı için herhangi bir gerekçe, meslek topluluğuyla paylaşılmamıştır. Mimari eserlerin yaratılması, yapımı ve yaşatılmasına yönelik değerlendirmeler, öncelikle uzmanların takdirinde olsa gerektir. Disipliner bilgiye dayalı her meslek için geçerli olan bu işleyişe meslek sosyolojisi yönünden bakarsak, toplumların ihtiyaç duyulan temel hizmet alanları için, eğitilmiş meslek insanlarını yetkilendirdiği görülür. Toplumsal bir kontrat olan bu yetkilendirmeyi dikkate almayan uygulamalar, yetki gaspı ve kaynak israfı mahiyetindedir. Rasyonel bir toplumun, sözgelimi hukuk alanında yetiştirdiği meslek erbabını tıp alanında yetkilendirip, tıp alanındakileri mimarlık hizmetlerine sevketmesi düşünülemez. İller Bankası’nın akıbetinde konunun uzmanları söz sahibi olamamışsa, meslek insanı yetiştirmek için kaynak ayırıp yetki dağıtmaya devam etmenin bir gereği var mıdır? Şimdi bendeniz, mimarlık alanında yetkili olacağı vaadi verilmiş yeni mimar adaylarının eğitiminde yetkili sayılabilir miyim?

Bunları konuşmak için toplandığımızda, gündemin diğer maddeleri Türkiye’de mimarlık kültürünü koruma, geliştirme ve yüceltme yönünde, bundan sonra neler yapılabileceğine odaklanabilir. (Burada “yüceltme” sozcüğünü, üstün toplumsal değerler taşıyan hedeflere yöneltme anlamında kullanıyorum.) Mesleki birikim ve yetkinliklerin artık önemsenmediği izleniminde olan bizleri, bu konuda bilgilendirmenizi dileriz.

Herkül Lahiti’ni Türkiye’ye geri getirme yönündeki çabanızın benzerini, kadim mimarlık mesleğinin itibarını geri getirmek için de esirgemeyeceğinizden eminim. Davetinizi bekliyorum.

Saygılarımla,

Prof. Dr. Aydan Balamir

ODTÜ Mimarlık Bölümü

(*) Heyet olarak gelmemizi dilerseniz, ilgili kuruluşlar: Mimarlar Derneği 1927, Türk Serbest Mimarlar Derneği, Koruma ve Restorasyon Uzmanları Derneği, Docomomo-Türkiye ve Mimarlar Odamızın Ankara Şubesi.

[Kedi-Siz] Manuş Baba: Memlekette hayvan hakları ile ilgili çoğu şey beni üzüyor ve endişelendiriyor

Bir İrlanda Atasözü diyor ki;

Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.

Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Ben biryandan çalışıyorum, bir yandan da müzik dinliyorum. Rastgele bir liste çalıyor. Bir Nazan Öncel şarkısı kulağıma çalınıyor, çok severim bence harika solist ama bu defa şarkıyı başka biri söylüyor…

Bırak Seveyim Rahat Edeyim” diyor… Ne tuhaf bir durum, adam Nazan Öncel kadar güzel söylüyor onun şarkısını…

Hemen araştırdım kim söylüyor diye… Dört yıl filan olmuştur. Öyle keşfettim, her söylediğini sevmeye başladım. Zaman geçtikçe müzik sohbetlerinde ismi geçmeye başladı tanındı. Aslında bence daha da ünlenmemeli, ün üretimi bozar. Bu kadarı şahane…

Yakın zamanda “Dönersen Islık Çal” ismindeki albümü ile bizlerle oldu. Kulaklara ziyafet tadında.

Kendine has söyleyişine hayranım…

Belki de hiç görmediği hasta bir çocuk için gece boyunca şarkı söyleyip, yardım konseri verecek kadar gerçek bir insan, kediler ile konuşan, Dünyanın derdini kendine dert edinen, papatyaların eline en yakıştığı adam.

Çünkü o Manuş Baba!

***

10 – Manuş Baba: Memlekette hayvan hakları ile ilgili çoğu şey beni üzüyor ve endişelendiriyor

Tolga Öztorun: Hürrem’i merak ediyorum. Nazik bir kıza benziyor. Nasıl bir karakteri var? Hikâyesi nasıl? Hayatına nasıl girdi?

Manuş Baba: İstanbul’a önceki sene yerleştim. İlk evim Mecidiyeköy’deydi. Bir yıl kadar kaldım. Biraz yorucu bir semtti benim için. Evden bir çıkıyorum kalabalık, Çin gibi sanki.

İstanbul’un tam geçiş bölgesi gün içinde birçok İstanbullu buradan geçiyordu sanırım. Doğası, çevresinin hissettirdiği telaşlı ve endişeli zamanlardan sonra yeni bir eve taşınmak istiyordum artık. Balat’a taşındım. Hürrem ev arkadaşımın kedisiydi. Öyle tanıştım kendisiyle. Çok sonradan benim de hissiyat olarak kabullendiğim bir ‘’Hürrem’’ oldu kendisi.

Hürrem bir İran-Himalayan kedisi. Daha önce Antalya’da tekir cinsi bir kedi ile aynı evde bir yıl birlikte yaşadım. İki aşırı benzersiz uç…

Bunu deneyimliyor olmaktan ve dostluklarını yaşıyor olmaktan mutluyum. Antalya’dan arkadaşım taşınınca tekir ile de ayrılmak zorunda kaldık. Tekir o kadar hareketli, sert ve tavırları keskin olan bir kediyken  Hürrem Hanım aşırı nazik ve sakin bir kedi. Biraz da yaşlandı artık kendisi. 7 yaşında Hürrem. İnsan yılına göre 44 yaşına denk düşüyor.

Özellikle tüyleri konusunda bakımı biraz fazla ilgi istiyor Hürrem’in. Cinsi doğası gereği hareketli bir kedi değil. Uysal, kucaktan ayrılmayan, sürekli sevilmek, taranmak isteyen bir kedi Hürrem.

Mutfakta, evin herhangi bir yerinde. Bir şeyler ile uğraşırken Hürrem’in öylece izlediğine şahit oluyorum sadece. Bulaşmaz hiçbir şeye. Kendi merkezi alanının dışına çıkmayan, kendi tabağından, kabından yemeğini yer içer sadece. Hisleri de oldukça kuvvetli. Bir sorun olduğunu hissettiği zaman yakınlaşır. Bazen ayaklarıyla masaj yapmaya çalışır.

Hürrem, sakin, güzel ve yaşlı bir kedi. Sanırım birbirimize kısa sürede çok alıştık.

Tolga Öztorun: Balat tam bir kedi cenneti. Sokaklar mutlu kediler ile dolu. Sokak kedisi hakkında ne düşünüyorsun? Mesela Avrupa’da Sokak kedisi yok. Ya sokakta kedi olmasaydı? Yaşam nasıl oldurdu?

Manuş Baba: Balat’ın kedisi şanslı mı, biraz bilmiyorum buranın insanları pek kıymetli oldu benim için. Balıkçısı, esnafı, lokantacısı sokaktaki canlılara değer veriyorlar. Bu beni mutlu ediyor. Ama yine de sokak kedisinin hüznü başka galiba. İster-istemez sokaktaki hayatın ortasında gelip geçen zamanın tam ortasında yaşamak garip. Memleketteki barınakların halini görüp, haberlerini duyunca, düşününce kedilerin özgürce sokaklarda olmasından, dolaşmasından daha memnunum.

Sokak dediğimiz şeyi basit bir algının dışında hayatın merkezi olarak değerlendiriyorum ben. Her şey, herkes, bütün canlılar sokağın tam ortasında bir uyum içerisinde yaşadıkça güzelleşiyor, güzelleşecek her şey.

Tolga Öztorun: Hükümetin yeni tasarladığı sözde “hayvan hakları”  yasasına göre kedi ve köpekler artık kuşçu dükkânlarındaki kataloglardan seçilerek satın alınacak. Henüz satın alınmaması konusunu bile aşamamışken bir de böyle lokanta menü kartlarından ana yemek seçer gibi kedi köpek seçilmesine ne diyorsunuz?

Manuş Baba: Memlekette hayvan hakları ile ilgili çoğu şey beni üzüyor ve endişelendiriyor.

Şehir hayatı içerisinde yaşamaya çalışan hayvanlar zararsız ve çaresizler. Canlı olmak, yaşıyor olmak, hareket içinde olmak temel hak edişler noktasında yeterli bir başlangıç benim için. Canlı ayırt etmeksizin asıl saygıyı doğanın uyumu içerisindeki yaşama göstermek gerektiğini düşünüyorum. Bu da bir arada yaşamanın önemini güzelliğini ortaya döküyor aslında bize. İnsan önce kendisine saygı duymasını bilmeli, sevmesini, değer vermesini bilmeli…

Sevmesini bilen insanın doğadaki bütün canlıların önemini, değerini fark etmesi, anlaması, hissetmesi çok da  güç olmayacaktır.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsınız.

 

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Turist bahanesi: İstanbul Valiliği yarın düzenlenecek Onur Yürüyüşü’nü yasakladı!

İstanbul Valiliği, LGBTİ üyelerinin yarın düzenleyeceği Onur Yürüyüşü’nü yasakladı. Valilik, yasak gerekçesi olarak turistlerin güvenliğini ve kamu düzenini gösterdi.

İstanbul Valiliği, Onur Yürüyüşünü yasakladı. Valilik, yasak kararını internet sitesinden yazılı bir açıklamayla duyurdu.

Valilik tarafından yapılan yazılı açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Bazı basın organları, internet siteleri ve sosyal medyada LGBTİ üyeleri tarafından 25 Haziran 2017 Pazar günü saat 17.00’da İlimiz Beyoğlu İlçesi Taksim Meydanı’nda “Onur Yürüyüşü” adı altında bir yürüyüşe çağrı yapıldığı anlaşılmaktadır.

Söz konusu yürüyüş için çağrı yapılan Taksim Meydanı ve çevresi Valiliğimizce ilan edilen toplantı ve gösteri yürüyüşü alanları arasında bulunmamaktadır. Ayrıca Valiliğimize 2911 sayılı kanun hükümleri uyarınca usulüne uygun bir başvuru yapılmamıştır. Bu arada yine sosyal medya platformlarında bu çağrıya karşı toplumun farklı kesimlerinden çok ciddi tepki gösterildiği görülmektedir.

Valiliğimizce yapılan değerlendirme sonucunda, düzenlenmek istenen yürüyüşün başta katılımcılar olmak üzere vatandaşlarımızın ve gezi amacıyla bölgede bulunacak olan turistlerin güvenliği ve kamu düzeni gözetilerek anılan gün ve öncesi ve sonrasında toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenlenmesine izin verilmeyecektir. Kıymetli İstanbullu hemşehrilerimizin bu tür çağrılara itibar etmemeleri, Güvenlik güçlerinin bu hususta yapacağı çağrı ve uyarılara riayet ederek yardımcı olmaları önem arz etmektedir.”

(Yeşil Gazete)