Ana Sayfa Blog Sayfa 3115

İklim değişikliği, nükleer santrallerin risklerini ve maliyetlerini arttıracak!

Bugüne kadar nükleer santrallerin fosil yakıt kullanmadığı için“çevre dostu” olduğu  iddialarıyla, nükleer enerjinin  “yeşil enerji” olarak lanse edildiği durumlarla bir çok kez karşılaştık. Nükleer santrallerin, karbon değil de yapısı gereği zaman zaman radyoaktif partikülleri havaya saldığı, soğutma suyu olarak kullandığı su kaynağının ısısını yükseltmek suretiyle ekolojik dengeyi bozduğu, her an sızıntı gibi tehlikeleri bünyesinde barındırdığı, sürekli bakım onarım gerektirdiği  gibi gerçekler, onun çevre dostu olmadığını  anlamak için yeter de artar bile. Kaldı ki, nükleer santraller salmadığı karbonu reaktörün yakıt çubuklarında  kullanılan uranyumun yeraltından çıkarılması, santralin inşaatı, uranyumun ve yakıt çubuklarının sevkiyatı gibi proseslerde yeterince üretiyor. Maliyetler açısından ise uzun inşaat süreleriyle üzerine kümülatif bir hesap yaparsak, nükleer santrallerin astarının yüzünden pahalı olduğu, hatta bugün artık yenilenebilir enerjiler karşısında dezavantajlı  konumda olduğu biliniyor. Bu yazının amacı da zaten nükleer santrallerin negatif dışsallıkları ve yüksek maliyetleri ne dair şimdiye kadar yapılagelmiş tartışmaları tekrarlamak değil, bugün sonuçlarını tecrübe etmekte olduğumuz iklim değişikliğinin neden olduğu sıcak hava dalgalarının, tayfun, sel , fırtına gibi aşırı doğa olaylarının  nükleer santralleri  çok daha tehlikeli  bir konuma getirdiği üzerine  düşünmek. Zira bilim insanları, karbon emisyon oranlarının 2020’ye kadar düşürülmemesi halinde geri dönülmesi mümkün olmayan sürece gireceğimizi ilan etti. Kısacası eğer yaşam biçimimizi, alışkanlıklarımızı değiştiremezsek kimi yerde ciddi boyutlarda meydana gelecek kuraklıklar, kimi yerde aşırı yağmurlara bağlı su taşkınları, sıcak hava dalgaları, deniz seviyesinde yükselmeler ve bunların tetikleyeceği başka felaketler bizi bekliyor. [1] Dolayısıyla bu yazının konusunu da iklim değişikliğine bağlı yeni koşulların,  nedenleri ve nasıllarıyla nükleer santraller üzerindeki etkisi oluşturuyor.

Fukuşima Nükleer Felaketi’nden sonra yaşanan tayfunun etkisi

Aslında 2011 yılında başlayarak etkileri devam eden Fukuşima Nükleer Felaketi’nden anımsayacaklarımız  bu soru üzerine düşünürken hayal gücümüzü zorlamamıza gerek bırakmıyor. Nitekim üç reaktörde çekirdek erimesinin yaşanmasına bağlı olarak yayılan ciddi düzeydeki radyoaktif kirlilik, katı atıkların içinden sıyrılarak çuvallarda biriktirilmişken Fukuşima Nükleer Santrali’nin coğrafi ve meteorolojik konumu gereği fırtınalara  hortumlara maruz kaldığını, bu atıkların etrafa yayıldığını, denize sürüklendiğini, santralin içinin aşırı yağmurlarda  taşkınlara uğradığını , balçık haline geldiğini okuyoruz, biliyoruz. [2]

Şimdi, su kaynaklarına muhtaç olan nükleer santralleri, iklim değişikliğinin yapacağı olası etkilere göre deniz kıyısında kurulu bulunanlar ve göl, nehir kıyısında kurulu bulunanlar olarak iki grupta ele alacağım.  Zira araştırmalar deniz kıyısındaki nükleer santralleri su taşkınlarının, göl ve nehir kıyılarındaki santralleri ise kuraklığa bağlı problemlerin beklediğini söylüyor.

Fırtına, gelgit, sel ve su taşkınları nükleer santralleri  tahrip edebilir

Uzmanlara göre en tehlikeli ve ürkütücü durumlar deprem ve tsunami gibi etki yapabilecek seller, fırtına ve iklim değişikliğine bağlı diğer hava olayları. Zira hatırlarsak Fukuşima Nükleer Santrali’nde   felaketin nedeni soğutma suyu sisteminin sular altında kalmasıydı, dolayısıyla bu noktada aşırı yağmurların, su taşkınlarının, sel olaylarının soğutma sistemini kullanılamaz  hale getirebileceği öngörülebilir. [3]  

Fort Calhoun Nükleer Santrali, sel altında Nebraska, ABD-Haziran 2011

Örneğin, 1992 yılında  meydana gelen Andrew kasırgası Florida, Biscayne Vadisi’ndeki Turkey Point Nükleer Enerji Santrali’ne ciddi zararlar vermiştir. Stanford üniversitesinden  araştırmacılar da,  2013 yılında ABD nin doğu kıyılarındaki nükleer santrallerin (New Jersey’de Salem and Hope Creek Nükleer Santralleri ; Connecticut’taki Millstone Nükleer Santrali ; New Hampshire’daki Seabrook Nükleer Santrali ) fırtınalara karşı  yüksek duvarı bulunması gereken işletmeler olduğunu modellemiş bulunuyor.Yine bilim insanları  tarafından yakın tarihte yapılmış olan bir başka  çalışma da  2050’ye kadar en az 4 nükleer santralin fırtınalarda su taşkınlarına mahal olacağını gösteriyor. [4]

Deniz kıyısındaki nükleer santraller için su seviyeleri yükselecek

Özellikle Fukuşima Nükleer Felaketi’nin başlamasından sonra  risklerin yeniden değerlendirilmesi amacıyla  yürütülen araştırmalar, deniz suyu seviyelerinin 2009 yılına kadar yılda 0,15 santimetre  yükselirken 2009 yılı itibariyle hızını arttırarak  yılda 0,32 santimetre yükseldiğini gösteriyor.

Deniz kenarındaki riskli santrallerden, San Onofre Nükleer Santrali, Kaliforniya, ABD

Ulusal Okyanus ve Atmosferik İdaresi (NOAA) ise bu yüzyılınn sonunda deniz seviyelerinin en iyi senaryoya göre  21, en  kötü senaryoya göre ise  210 santimetre yükseleceği anlaşılıyor.  Bu noktada belirleyici olan, küresel ısınmadaki  artışın 2 derece mi 4 derece mi olacağı, zira 2 derece olursa  7 nükleer santral su taşkınına karşı riskli duruma gelirken  ilave bir 2 derecelik sıcaklık artışı  6 santrali daha risk kapsamına alacak.[5]

Göl ve nehir kıyılarında kurulu nükleer santraller için en büyük risk: Kuraklık

İklim değişikliği nedeniyle oluşan sıcak hava  dalgalarının ise  su  kaynaklarını  kurutmaya dönük etki yapacağı düşünülüyor. Bununla birlikte bugün bile göl ve nehir  kıyılarında  kurulu bulunan nükleer santraller, soğutma sistemi için çekilen soğutma suyu, kaynağına devrolurken  3 derece daha sıcak olduğu için zamanla su kaynağının ısınması nedeniyle de yaz aylarında kapatılabiliyor. Örneğin ABD basınında yer alan bir habere göre 2008 yılında  nehir ve göl kenarındaki  104 reaktörden 24’ünde kuraklık yaşandı ve Alabama’da  bir reaktörün kuraklık dolayısıyla soğutma suyu seviyesindeki düşüş nedeniyle  geçici olarak kapatıldı. [6] Lakin nükleer santraller,  uranyum dolu yakıt çubuklarının sürekli soğutulmasını gerektiren sistemler olduğundan nükleer santral devrede olmasa bile uranyum dolu kullanılmış yakıt çubuklarının soğutulması  gerekecektir aksi halde vaziyet patlamaya sebebiyet verir ki bu da bir Çernobil ve ya Fukuşima’nın  daha  yaşanmasına yol açabilecektir.  [7]

Kuraklığın, soğutma suyu üzerindeki bir olumsuz etkisi de ekonomiktir. Zira soğutma su kaynağının aşırı ısınma nedeniyle etkin kullanılamaması  reaktörün soğutulmasına olanak tanımadığı için reaktörün aşırı ısınıp patlamaması amacıyla devreden çıkarılacaktır. Neticede  sürekli tam kapasite çalışmaya programlanan nükleer santrallerin böyle devreden çıkarılma zorunluluğu nükleer santralleri daha da verimsiz enerji kaynakları haline getirecektir.  Nitekim alışılagelen yüksek enerji talebini karşılayamayan düşük üretim miktarlarına bağlı olarak elektriğin fiyatı da  artacaktır. [8] Bu noktada devreden alıp çıkarmaların neden olacağı ilave bakım onarım maliyetlerinden bahsetmiyorum bile.

Washington Universitesi tarafından 2012 yılında yapılan araştırmanın sonuçları da oldukça çarpıcı, üstelik sadece nükleer santrallerin değil kömürlü termik santrallerin gelecekte yeri olmadığını gösteriyor. Rapora göre, 2031’den 2060 yılına kadar soğutma suyu kapasitesindeki azalışa bağlı olarak nükleer ve kömürden enerji üretiminin ABD’de %4-16, Avrupa’da ise  %6-19 oranında düşecek üstelik  zorunlu dönemsel durdurmaların sayısının da üç kat aratacağı hesaplanmış bulunuyor.[9] Burada altını çizmek istediğim iklim değişikliğine bağlı ortaya çıkacak sorunlardan korunmanın kömürlü termik santrallerden farklı olarak nükleer santraller için kapısına kilit vurmakla da bitmeyecek olmasıdır. Zira nükleer santrallerin  kullanılmış yakıt çubuklarının bile kullanım süresinin ardından en az 10-20 yıl havuzlarda dinlendirilmesi ve soğutulması gerekiyor.  Mütemadiyen soğutulmazsa küresel tehlike arz eden kullanılmış yakıt çubukları da dünyadaki yaşam açısından büyük risk taşıyor.

İklim değişikliğinin oluşturduğu yeni durumların, nükler santraller gibi ölümcül geri dönüşü olmayan tesislerin felaketi üretme yolları üzerine daha birçok şey yazılabilir lakin, burada kesmek adına diyebilirim ki:  Çok yakın bir gelecekte su kaynakları için savaşların bile yapılacağını öngörebiliyorsak, su kaynaklarımızın şirketlerle hükümetlerin el ele  kurduğu nükleer santrallere kurban edilmesini,  bir Çernobil veya bir Fukuşima Felaketi’ni daha deneyimlemeyi istemiyorsak  tavrımızı  net olarak ortaya koymak zorundayız. İklim değişikliğinin etkisiyle dış koşulların stabilizasyonundan eser kalmadığı, dünyanın suyunun gerekten ısındığı bir dönemde, su kaynaklarını kaynatan, emen, azaltan, bu şekliyle yeni bir  Çernobil’e, Fukuşima’ya gebe,  geri dönülmez felaketlere yol açması yüksek muhtemel  nükleer santrallerden kesinlikle derhal vazgeçilmelidir. Dolayısıyla Akkuyu ve Sinop projeleri için tek söylenebilecek söz : “Zararın neresinden dönülse kardır”olabilir .

Son notlar

[1] https://www.theguardian.com/environment/2017/jun/28/world-has-three-years-left-to-stop-dangerous-climate-change-warn-experts 

[2] https://yesilgazete.org/blog/2015/09/11/japonyada-tayfun-yuzlerce-ton-radyoaktif-suyu-okyanusa-supurdu/

[3] http://www.huffingtonpost.com/2014/05/19/maps-rising-seas-storms-threaten-flood-coastal-nuclear-power-plants_n_5233306.html

[4] http://news.nationalgeographic.com/news/2010/02/100226-water-energy-climate-change-dams-nuclear/

[5] http://news.nationalgeographic.com/energy/2015/12/151215-as-sea-levels-rise-are-coastal-nuclear-plants-ready/

[6] http://www.wral.com/news/state/story/2343605/

[7] http://news.nationalgeographic.com/energy/2015/12/151215-as-sea-levels-rise-are-coastal-nuclear-plants-ready/

[8] http://www.ucsusa.org/sites/default/files/legacy/assets/documents/nuclear_power/fact-sheet-water-use.pdf

[9] http://www.washington.edu/news/2012/06/04/nuclear-and-coal-fired-electrical-plants-vulnerable-to-climate-change/

 

Pınar Demircan   

[Yeşil İşler] Buğday Derneği, Ekolojik Pazarlar Projesi için proje elemanı arıyor

Buğday Derneği, %100 Ekolojik Pazarlar Projesi’nde çalışacak “Proje Elemanı” arıyor.

İlgili pozisyona dair aranan genel nitelikler ile iş tanımı hakkında detay bilgi almak için Buğday Derneği web sitesindeki ilan sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

 

Yeşil iş ilanlarınız artık Yeşil Gazete’de

Yeşil İşler sayfamız için tklyn

 

(Yeşil Gazete)

 

Büyüknohutçu çifti cinayetinde yeni tanık: Katil ile mermer ocağı sahibi buluşurlarken gördüm!

ANTALYA’da doğaya zarar veren taş ve mermer ocaklarının kapatılması için 5 yılı aşkın süredir hukuki mücadele sürdüren Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu çiftinin öldürülmesine ilişkin yürütülen soruşturmada sürpriz bir tanık ortaya çıktı.

Büyüknohutçu çiftini av tüfeği ile öldürdüğünü itiraf eden katil şüphelisi Ali Yamuç’u, cinayetten 4 gün önce bölgedeki bir taşocağının sahibiyle aynı arabada gördüğünü söyleyen tanık M.D., soruşturmayı yürüten savcıya sözlü ifade verdi. Büyüknohutçu ailesinin avukatları M.D.’nin yazılı olarak ifadesinin alınması amacıyla resmi başvuruda bulunurken, M.D. ifadesinde şunları anlattı: “Ocak sahibini Menevşelik Mahallesi ile Bağyaka Mahallesi’nin kesiştiği noktada beklerken gördüm. Kendisi siyah bir cip içindeydi. Yanına gidip, ‘Hayırdır ağabey ne bekliyorsun’ dedim. Bu esnada plakasız bir motosiklette 2 kişi araca yaklaştı. Motosikleti kullanan kişinin arkasında Ali Yamuç vardı. Ali Yamuç motosikletten inip cipe bindi sonra da uzaklaştılar.”

Büyüknohutçu ailesinin avukatları yeni tanık bilgisini doğrulayarak, şu bilgiyi aktardı: “Tanığın resmi olarak dinlenmesi için başvuru yapıldı. Ayrıca olayın yaşandığı bölgede kamera olup olmadığına bakılıyor. Eğer katil şüphelisinin gerçekten ocak sahibi ile aynı araca bindiği tespit edilirse davanın seyri değişir. Biz ayrıca Alanya Cezaevi’ne gönderilen katil zanlısının ziyaretçi kayıtlarını da istedik.” Daha önce 3 kez ifade değiştiren katil zanlısı Ali Yamuç, son verdiği ifadede taşocağı sahipleri veya başka bir kişi tarafından azmettirilmediğini iddia etmiş, kirli sakallı, siyah cip kullanan ‘çirkin’ lakaplı kişinin de hayal ürünü olduğunu söylemişti. Ali Yamuç ifadesinin devamında, “Daha az ceza alırım düşüncesiyle bu yalanları söyledim” demişti.

 

(Hürriyet)

Don Kişot ve KOS termiğe karşı Trakya’ya pedalladı: Ölüm Bacaları İstemiyoruz!

Don Kişot Bisiklet Kolektifi ve Kuzey Ormanları Savunması (KOS) üyeleri, Kuzey Ormanları’nı savunmak ve Trakya’ya ölüm bacası diktirmemek için Silivri civarında köy köy pedalladı ve termik santrallere karşı mücadele eden köylülerle buluştu.

Kuzey Ormanları org’un aktardığına göre 1 Temmuz Cumartesi günü gerçekleşen ve bölge motorsiklet ekibinin, Silivri Çevre Derneği üyelerinin, Silivri Belediyesi’nin ve bölge sakinlerinin desteklediği etkinlikte herkes termik santrallere karşı sonuna kadar birlikte mücadele etmeye kararlı olduğunu belirtti. Bu gece kurulacak kamptan sonra köy ziyaretleribugün de devam edecek.

Önceden duyurusu yapılan etkinlik için Don Kişot Bisiklet Kolektifi ve Kuzey Ormanları Savunması üyeleri Cumartesi günü öğlen saatlerinde Silivri Çevre Derneği’nin çay bahçesinde buluşup 12 gibi yola çıktılar. İlk olarak Beyciler köyüne gidildi. Köy kahvesinde şimdiki ve eski köy muhtarı ve köylülerle konuşuldu. köylüler, termik santrale kesinlikle karşı olduklarını, ziyaretçilerine çok teşekkür ettiklerini, sonuna kadar mücadele edeceklerini, onların da mücadele etmesini istediklerini belirttiler. Yaşam savunucularu da aynı şekilde sonuna kadar mücadele edeceklerini ifade ettiler. Ülkenin enerji politikaları hakkında da konuşuldu. Termik santrallerin tüm ülkede olduğu gibi bölgede de büyük bir tehdit olduğu ifade edildi.

Ardından tekrar bisikletlerle yola çıkıldı. Bu sefer bölgede termik santralden, bunun kül barajı ve cüruf alanından en çok etkilenecek olan köy olan Çayırdere’ye gidildi. Çayırdere’de köy kahvesinin önünde bisikletlerle oturuldu. Burada köylülerle ve özellikle de Çayırdere’de arazi sahibi olan ve acele kamulaştırmaya karşı dava açan köylülerle konuşuldu. Konuşmalara başka köylüler de katıldı. Aynı dilek ve niyetler ifade edildi.

Çayırdere köy kahvesindeki köylülerle tek tek konuşulduktan sonra, Don Kişot Bisiklet Kolektifi ve Kuzey Ormanları Savunması üyeleri konuşmalarını yaptı. Yaklaşık yarım saat sonra buradan yeniden yola çıkıldı, önce Sayalar köyüne, ardından Danamandıra köyüne gidildi. Bu akşam da Çayırdere’ye geri dönülüp, Çayırdere’de bir kamp yapılacak. Yarın da bu civarda iki köye daha gidilecek: Hallaçlı ve Büyükçavuşlu köylerindeki köylüler ziyaret edilecek.

Kafilede 25’ten fazla bisikletçi var. Ayrıca onlara arabayla eskortluk eden ve yerelden destek veren insanlar var. Toplamda 30 kişiden fazla bir ekip ile gerçekleştiriliyor köy ziyaretleri. Silivri Motosiklet Kulubü de katılarak destek verdi ve köy kahvelerinde konuşmalar yaptı.

 

(Kuzey Ormanları.org)

 

Artvin’in kendisi altın – Defne Gönenç

Yeşil Artvin Derneği’nin 20 yılı aşkın süredir Artvin Cerattepe’de maden açılmasını önlemek için sürdürdüğü ciddi mücadeleyi biliyoruz. Maalesef Rize İdare Mahkemesi geçen sene bölgede bakır madeni açılmasına onay vermişti. Dava şu anda halen Danıştay’da.

Artvin’e gittiniz mi bilmiyorum. Gitmenizi öneriyorum. Tam bir doğa harikası. Türkiye’nin maalesef çok az yerinde rastlanan kocaman, yemyeşil ormanları var. Bölgede 199’u endemik 1268 farklı bitki çeşidi mevcut. Bölge kış sporlarının geliştirilmesi için de çok uygun. Yaz ayları da doğa yürüyüşlerinden yoga ve jimnastik festivaline değişik fikirlerle zenginleştirilecek yayla turizm geliştirilebilir. Şık ve güzel tesislerin yapılması durumunda bölgenin kendisi sürekli gelir getiren bir cevhere dönüşebilir.

Madencilik kısa süreli kazanç sağlar. Söylenenin aksine, özellikle alternatifi eko-turizm ve tarım ile karşılaştırıldığında, çok fazla kişiye iş olanağı da sağlamaz. Bir ülkenin madencilik ile kalkınacağı küresel maden şirketlerinin uydurduğu bir söylentidir. Şimdiye kadar doğal kaynak açısından zengin Afrika ülkelerinin hiçbiri maalesef bu kaynaklar sayesinde dengeli biçimde kalkınamadı. Buna karşılık, İsviçre tüm madenlerini 1967 yılında kapattı. Hem de halen altın gibi değerli cevherlerin bulunmasına rağmen. Altın bulunan dağların hemen yanında, Alpler’de, şık kayak ve tatil merkezleri var. Yazın da doğa yürüyüşleri yapılıyor. Eski madenlerin bazıları da müze haline getirilmiş.

Tabi ki bazı madenlere de ihtiyaç duyuyoruz. Ama iyi bir planlama ile en az sayıda maden çalıştırarak ve hali hazırda çıkarılmış olan cevherleri geri dönüşümlü kullanarak bu ihtiyacı gidermeliyiz. Cerattepe’de şirket ilk olarak altın çıkarmak istedi. Dünyadaki toplam altının sadece %8’inden sanayide faydalanılıyor. Geri kalanı finans sektöründe veya takı olarak kullanılıyor. Şu anda çıkarılmış olan altını geri dönüşümlü kullanırsak bir daha hiç altın madeni açmamıza gerek yok. Yani tüm altın madenlerini kapatabiliriz.

Altın madenciliğinde siyanür kullanılacağı ve siyanür de insan sağlığını çok büyük riske attığı için gelen tepkiler üzerine, Etibakır Şirketi, Cerattepe’de sadece bakır çıkarmaya karar verdi. Bakır ise doğada çok bulunan bir maden. Yani amaç gerçekten ekonomideki ciddi bir bakır eksikliğini gidermek ise (ki böyle bir şey zaten yok) bunu başka yerlerde maden açarak da gidebiliriz. Gerçekten de sayılı derece güzel bir doğa harikasını, hem de tüm Artvin halkının yaşamını tehlikeye atacak biçimde gözden çıkarmamıza gerek yok.

Artvin’i gezdim. Bir dağın tam ortasına konuşlanmış durumda. Maden ise Artvin şehrinin üstünde kalıyor. Oluşacak toz bulutları şehri direkt etkileyecek, aynı zamanda bölge dağlık olduğu için maden açılınca heyelan riski çok artacak. Şirket çevre etki değerlendirme raporunda bir teleferik kuracağını ve en az sayıda ağacı keserek bakırı madenden bakırın işletileceği yere taşımak için teleferik kullanacağını açıkladı. Ben bu fikre gerçekten çok güldüm. Bazen para kazanmak için insanlar gerçekten “tek yol” görebiliyor. Teleferikle maden taşımak mı? Bölge, arıcılığa, balcılığa, hayvancılığa ve eko-turizme bu kadar uygunken tüm bu çılgın projelere, hem de insan hayatını riske atmaya ne gerek var?

O maden açılırsa Artvin halkının yarısından fazlası göç etmek zorunda kalacak. O madenden de hiçbir zaman “sadece bakır” çıkarılmayacak. Şimdi Artvin’e destek olma zamanı.

 

Defne Gönenç

Haftalık tatili kaldıran kanun Cumhurbaşkanı tarafından onaylandı

Cumhurbaşkanı Erdoğan, haftalık tatili kaldıran, iş güvenlik yasasını 2020 yılına erteleyen ‘Sanayinin Geliştirilmesi ve Üretimin Desteklenmesi Kanunu onayladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 7033 sayılı ‘Sanayinin Geliştirilmesi ve Üretimin Desteklenmesi Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’u onaylayarak yayımlanmak üzere Başbakanlığa gönderdi.

Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezi’nden yapılan açıklamada, onaylanan kanunun Anayasanın 89’uncu maddesinin 1’inci fıkrası ile 104’üncü maddesinin ikinci fıkrasının (a) bendi uyarınca yayımlanmak üzere Başbakanlığa gönderildiği belirtildi.

TBMM Genel Kurulunda tüm tepkilere rağmen AKP Milletvekillerinin oylarıyla kabul edilen ‘Sanayinin Geliştirilmesi ve Üretimin Desteklenmesi Kanunu’ başta işçilerin zorunlu haftalık tatilinin kaldırılması olmak üzere çalışma yaşamıyla ilgili çok sayıda değişikliği beraberinde getirdi. Yasayla özel sektör işyerlerinde iş güvenliği uzmanı ve işyeri hekimi bulundurma zorunluluğu da 2020 yılına ertelendi.

 

(Cumhuriyet)

Adalet Yürüyüşü’nde on yedinci günden notlar!

Adalet Yürüyüşü’nde İstanbul’a kalan mesafe azaldıkça sayı da artıyor. 17. gününde yürüyüşe katılanların sayısı 20 bine dayandı.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı yürüyüş İstanbul’a yaklaştıkça toplumun geniş kesimlerini kucaklama iddiasına daha çok yaklaşıyor. Buguünkü etapta odalar ve barolardan geniş katılım vardı.Özellikle barolardan katılanlar aşırı sıcaklara rağmen cüppeleri ile yürümeye özen gösterdiler.Katılımcıların yaş ortalamasının yüksek oluşunun yanısıra kadınların hem nitelik hem de nicelik olarak katılımları da dikkati çekecek ölçüde yüksekti.

Kılıçdaroğlu mola yerinde de yürüyüşe katılanlarla biraraya geldi. Bugünkü yürüyüşe katılan yazarlar Aslı Erdoğan, Aslı Perker, Ceren Sözeri, Belma Fırat, Hacer Yeni, Ilgın Sönmez, Nazlı Karabıyıkoğlu, Ayşegül Tözeren, Ruhan Bilkay, Karen Alguadiş, Ebru Nihan Celkan ve Ayşe Önal Kılıçdaroğlu’nun yanına gelerek destek mesajı verdi.

Antikapitalist Müslümanların yanısıra, taraftar gruplarının da katıldığı bugünkü etapta feminist grupların yanısıra Temiz Hava Hakkı Platformu’ndan Bakırköy Dayanışması’na kadar değişik toplum kesimlerinden katılımlar da oldu.

Şarkılar, türküler eşliğinde yürüyen binlerce katılımcının, tek sloganı ‘’hak, hukuk, adalet’’ idi.

Yol boyunca iki üç kişilik grupların daha çok bozkurt  ya da rabia işareti yaparak provakasyon girişimleri sık sık yaşandı. Yürüyüşe katılanların alkışlarla ve gülümseyerek bazen de hiç farketmeyerek yollarına devam edişleri provakasyon girişiminde bulunanları hem şaşırtıyor hem de derin bir hayal kırıklığı yaratıyordu.

Provakasyon girişiminde bulunanların en çok sözlü taciz konusu taşınan Türk bayrakları ve özelliklede Beşiktaş Belediyesi tarafından getirtilen 1.000 metrelik Türk Bayrağı idi. ‘’Ne hakkınız var bunu taşımaya, siz niye bunu taşıyorsunuz?’’ şeklindeki sözlü sataşmalara yürüyüşcülerin yanıtı sadece alkışlamak oldu.

Kanal A muhabirlerinin yürüyüşçüler yüzünden araç trafik akışının yavaşlamasını ‘’millete zulüm ediliyor şeklinde haberleştirme girişimleri de’’ not edilmesi gereken olaylardan bir diğeri idi.

Öğle saatlerinde araçlara yerleştirilen kolonlarla mehter marşı ve taşlı saldırı girişimi de provakasyon girişimlerinin yeni bir boyuta taşınması oldu. Bu provakasyonla eş zamanlı olarak hemen dinlenme alanının başka bir köşesinde ise Gezi ruhunun adalet yürüyüşçülerini kucakladığını gösteren başka bir fotoğraf karesi çekiliyordu.

Hem yürüyüş kortejlerinde hem de mola yerlerinde yapılan ortak sohbetlerde en çok sözü edilen konulardan birincisi Kılıçdaroğlu’nun şaşırtıcı fiziksel performansı idi. Bir diğer konu da özellikle ana akım medyada yer alan çarpıtmalarla, yürüyüşü küçültmeye çalışan köşe kadıları ve onların sıkıcı papağanlarının zevzeklikleriydi.

 

Savaş Çömlek

EGECEP de çevre ve doğanın hakkı için Adalet Yürüyüşü’ndeydi!

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun 15 Haziran’da Ankara GüvenPark’tan başladığı Adalet Yürüyüşü toplumun her kesiminden hak, hukuk, adalet arayışı içinde olan insanların katılımıyla genişlemeye devam ediyor.9Temmuz Pazar günü  İstanbul Maltepe’de tamamlanacağı açıklanan 420 kilometrelik Adalet yürüyüşü 280 kilometreyi geride bırakmış olarak bugün 17.gününde Akyazı Ormanköy mevkiinden 8 kilometre mesafedeki Sakarya şehir merkezine doğru devam ediyor. 1100 metre uzunluğunda bayrak açarak ilerliyen korteje her gün arttığı gözlemleniyor.

Nihayet bugün de 17 baroya üye 300 avukatın, Antikapitalist Müslümanlar’ın destek verdiği  20 bin kişi arasında İzmir’den düngece yola çıkarak sabah saatlerinde Akyazı’ya ulaşan  Ege çevre ve Kültür Platformu(EGEÇEP) de yer aldı.

EGECEP kurucu üyelerinden Av.Arif A. Cangı çevre hakkını, doğa hakkını da savunmak gerektiği için yürüyüşe katıldıklarını, her alanda adaletsizliğin olduğunu, kendilerinin çevre hakkının  kullanılması yönündeki ciddi adaletsizliklere dikkat çekmek istediklerini aktardı.

 

Türkiye genelinde Doğal ve kültürel varlıkların, çevre sağlığı ve canlı yaşamının korunması konusunda çalışmalar yapan özellikle son on yıldır  yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin şirketlerce talan edilmesine karşı verdiği mücadeleyle adını sıklıkla duyduğumuz EGEÇEP’in üyeleri  “nükleersiz gelecek için adalet; Çevre hakkı için adalet; Doğanın hakları için adalet ; Temiz hava için adalet; İzmirin su havzasını kirleten Efemçukuru’na adalet” gibi pankartlar taşıdı.

EGEÇEP üyeleri 17.gününde Adalet Yürüyüşünde, Sakarya

Yürüyüşte Kılıçdaroğlu’yla da görüştüklerini belirten Av. Cangı, Aliağa’daki  sanayi  tesislerinin  bölgede yaşayanlar için sağlık riski teşkil ettiğine,  gerek Kozak Altın Madeni gerekse Bergama Ovacık Altın Madeni için ÇED olumlu belgelerinin mahkemece iptal edilmiş olmasına rağmen  yargı kararlarının  uygulamaya konmadığına,  Efemçukuru Altın Madeni’nin İzmir’in su havzalarını kirlettiğine, İzmir Körfez Geçiş Projesi için ÇED onayının verilmesiyle İzmir Kuş Cenneti için korumanın kaldırıldığına vurgu yaparak  sağlıklı yaşam hakkı için çevre ve doğa için adaletin uygulanmasını istediklerine  dikkat çekti.

Dönem Sözcüsü  Prof.Dr.Ali Osman Karababa olan EGEÇEP yürüyüşe katılma gerekçesini  hazırladıkları basın metniyle şöyle duyurdu:

“Çevre Hakkı ve Doğanın Hakları İçin Adalet

Son anayasa değişikliği ile Hakimler Savacılar Kurulu üyelerinin seçimi doğrudan ya da dolaylı olarak Cumhurbaşkanına bırakıldı, bugün artık Yargı bağımsız değil, yargının bağımsız olmadığı yerde adaletin sağlanması mümkün değildir. Yargının bağımsız olmaması ve sürekli hale gelen OHAL  rejimi ile her  alanda olduğu gibi çevre hakkı ve doğanın hakları  konularında da adaletsizliğin çok arttığı günler yaşıyoruz.

  • Bergama Ovacık Altın Madeni işletmesi ile Kozak Yaylası’ndaki Gelintepe Altın Madeni için verilen ÇED olumlu belgesi geçtiğimiz günlerde bir kez daha yargı tarafından iptal edildi. Mahkemenin iptal kararının tebliği üzerinden bir hafta geçmeden TMSF’nin kayyımlığındaki Koza firması  mahkeme kararının etkisiz hale getirmek için, 2009/7 sayılı genelgeye dayanılarak yeni bir ÇED süreci başlattı,  3 Temmuz’da  İnceleme Değerlendirme Komisyonu (İDK) toplantısı yapılacağı duyuruldu.
  • Önce İzmir Körfez Geçiş Projesi için ÇED onayı verildi, hemen ardından İzmir Kuş Cenneti’ni Koruma ve Geliştirme Birliği (İZKUŞ) protokolü Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından feshedildi. Şimdi İzmir Körfezi ve Kuş Cenneti tehlike altında.
  • Aliağa’da kurulu bulunan küçüklü büyüklü çok sayıda sanayi tesisi yüzünden bölgenin çevre sağlığı çok ciddi tehlike altında. Yılardır süren çabalar sonunda geçtiğimiz ay 3 yıldır hukuksuz çalışan termik santrale verilen ÇED olumlu belgesini iptal ettirdik. Mahkeme iptal kararı verdi ancak kararın uygulanması gereken 30 günlük süre içinde yeni bir ÇED olumlu belgesi verilerek ve termik santralın çalışmaya devam etmesi sağlandı.
  • İzmir’in su havzalarından birisinde yer alan Efemçukuru Altın Madeni’nin ağır metal kirliliğine yol açtığı mahkemece alınan bilirkişi raporu ile kanıtlandı ancak orada da 2009/7 Sayılı genelgeyle yeniden izin verilerek, madenin çalışmasını sürdürmesi sağlandı.

Bu örnekleri çoğaltabiliriz; ülkenin her yerinde doğal varlıklar sömürülüyor, yaşam alanları kirletiliyor. Madenler, HES’ler, termik santraller ve  nükleer santral projeleri ile geleceğimiz tehlikeye atılıyor. Bunlara karşı yaşam savunucularının elde ettiği  kazanımlar hukuka aykırı biçimde yok sayılıyor ve kentler, köyler yaşanmaz hale geliyor, hava kirleniyor, toprak kirleniyor, sularımız aşırı tüketiliyor ve aynı zamanda kirletiliyor. Uygulanan fosil yakıt  yanlısı politikalar sonucu oluşan iklim değişikliği ile bütün dünyada ekolojik alanda kriz  yaşanıyor, canlı yaşamının sürdürülebilirliği ciddi anlamda tehlikede.

Ekolojik krizin aşılabilmesi için, çevre hakkı ve doğanın hakları için de adalet  gerek. Bu yüzden herkes için, her alanda adalet talebine EGEÇEP olarak biz de katılıyoruz. 

ÇEVRE HAKKI ve DOĞANIN HAKLARI İÇİN ADALET talebini   dile getirmek üzere buradayız. Sağlıklı çevrede yaşama hakkının sağlanması için çaba harcayan tüm yaşam savunucularını adalet talebini yükseltmeye çağırıyoruz.”

 

Haber: Pınar Demircan 

‘Gayrimüslimler’in mallarına el koymanın dayanılmaz ve doyulmaz ‘güzelliği’ – Nurcan Kaya

Nurcan Kaya’nın yazısı artigercek.com sitesinden alındı

Hikâye bundan 102 sene önce başladı aslında. 1915 yılında Ermeniler öldürülürken ya da ölüm yolculuğuna çıkarılırken, hazır onlar katledilirken Süryanileri de kılıçtan geçirelim denildiğinde; hem Osmanlı hem de Cumhuriyet döneminde çıkarılan emval-i metruke kanunları ve kararnamelerle, kurulan Emval-i Metruke Komisyonları aracılığıyla ölen ya da aylarca süren sürgün yollarında hayatta kalıp başka ülkelere sığınan Ermenilerin malları devlet eliyle bir sistem dâhilinde dağıtıldığında; * devlet kurumları ve bazı vatandaşlar bu mallara hicap duymadan konduğunda başladı her şey.

İlk olarak İttihatçıların hayata geçirmeye başladığı ancak Cumhuriyet döneminde de ülkede belirleyici olan Türk ve Müslüman bir toplum yaratma ideolojisi demografinin değişmesiyle beraber ekonominin de Türkleşmesini ve Müslümanlaşmasını gerektiriyordu. Bu nedenle 1915’le başlayan Müslüman olmayanların mallarına el koyma politikası Cumhuriyet döneminde de çeşitli tedbirlerle devam etti. Trakya olayları, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları, 1964’te Yunanistan vatandaşı olan Rumların sınır dışı edilmeleri, 1936 Beyannamesinin bahane edilmesiyle Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün cemaat vakıflarının mallarına el koyması bu tedbirler arasındaydı.

Süryaniler de bu uygulamaların bazılarından nasiplerini alan halklardan biriydi. Cumhuriyet döneminde kiliselere ve diğer ibadet yerlerine tüzel kişilik tanınmadığı için Süryanilere ait kiliseler ve manastırlar resmi olarak mal sahibi olamadılar. Kiliselerin bağlı olduğu cemaat vakıfları mal sahibi olabiliyordu ancak vakıfların sahip olduğu pek çok mala da ali cengiz oyunlarıyla el koyuldu. Şöyle ki; Vakıflar Kanunu kabul edildikten sonra 1936 yılında cemaat vakıflarından sahip oldukları malvarlıklarını listeleyen bir beyannamede bulunmaları istenmişti. Cemaat vakıfları bu talebe uyup beyannamede bulundular ve o tarihten sonra da mal edinmeye devam ettiler. Osmanlı zamanında padişah fermanıyla kurulan bu vakıfların doğal olarak vakıf senedi yoktu. Ancak devlet, 1936 beyannamelerini vakıf senedi olarak kabul edip bu beyannamelerde vakıfların satın alma, bağış ve başka yollarla taşınmaz mal edinebileceğine dair açık bir ibare olmaması halinde taşınmaz mal edinemeyeceği gerekçesiyle cemaat vakıflarının 1936 yılından sonra edindiği mallara el koymaya başladı. Bir vakfın açtığı dava üzerine Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 1974 yılında verdiği kararda, cemaat vakıflarından ‘Türk olmayan’ diye bahsetmeyi de ihmal etmeyerek VGM’nün bu uygulamasını hukuka uygun buldu. Bunun üzerine 1936 beyannamesinden sonraki süreçte taşınmaz mal edinen cemaat vakıflarının ilgili taşınmaz malları hakkında tapu iptal ve tescil davaları açıldı. O tarihten, vakıflara ilişkin mevzuatta değişiklik yapılan 2000’li yıllara kadar cemaat vakıfları yeni mal edinemediler. Süryanilere ait olan kiliseler ve manastırlar da çeşitli yollarla mal edinmek ya da sahip oldukları malları ellerinde tutmak zorunda kaldılar. Süryani cemaat vakıflarının mallarının var olduğu yerlerde kadastro çalışmaları 1974 yılından sonraki süreçte yapıldığından ve o süreçte de yukarıda belirtilen uygulamadan dolayı yeni taşınmaz mal edinimi kısıtlı ve yasaklı olduğundan, zaruretten dolayı taşınmaz mallar köy tüzel kişilikleri adına tespit ve tescil edildi. Süryanilerin bazı mallarına ise bölgedeki diğer vatandaşlar fiilen el koydular.

Bunlar yetmezmiş gibi, geçen hafta, Mardin’in büyükşehir statüsü kazanmasıyla beraber Mardin İl İdaresi’ne bağlı mahallelere dönen köylerin, tüzel kişiliklerini kaybetmeleriyle beraber sahip oldukları ve binlerce yıldır Süryanilere ait olan bazı kiliseler, manastırlar, mezarlıklar ile arazilerin Mardin Valiliği bünyesinde kurulan bir Devir Tasfiye ve Paylaştırma Komisyonu aracılığıyla önce hazineye devredildiğini, sonra da kiliseler ile manastırların kullanım hakkının Diyanet İşleri Başkanlığı’na bırakıldığını duyduk.

Mardin’in statüsünün değişmesiyle beraber ortaya böyle bir tablo çıkması ilk olarak yukarıda özetlemeye çalıştığım, Süryanilerin ve diğer cemaatlerin ibadet yerlerinin ve vakıflarının mal edinme konusunda yaşadıkları sorunlarla ilgili. İkincisi, tamamen kötü niyetle. Köy tüzel kişiliklerinin ortadan kalkması sonucu sahip oldukları malların tasfiyesi gündeme geldiğinde, Mardin Valiliği Süryani yetkililerle bir araya gelerek köy tüzel kişiliklerinin sahip oldukları ve Süryanilere ait olan bu yerlerin Süryani kurumlarına bırakılmasının sağlanmasını planlayabilirdi. Ama bunu yapmak için herhalde her inançtan vatandaşın hakkına saygı duyulması, kimsenin malında kimsenin gözünün olmaması gerekiyordu ve durum böyle değildi.

Ne dese bilemiyor insan. Devlet, Hristiyanların mallarına el koymaya doyamıyorken, Diyanet, hukuka ve temsil ettiği inanca aykırı bir şekilde, hele bu ülkede en yüksek bütçeye sahip devlet kurumlarından biriyken bazı vatandaşların kiliselerine, manastırlarına konabiliyor. Üstelik bu kiliseler ve manastırlar bu topraklarda binlerce yıldır yaşayan kadim bir halka aitken ve bütün haklar için kültürel miras, tarih, bellek demekken. Uluslararası hukuktan, Lozan Antlaşması’ndan, Anayasa’dan, eşitlik ilkesinden, inanç özgürlüğünden, mülkiyet hakkından vs. bahsetmek artık zül geliyor. Zira herkes tüm bu yaşananların hak gaspı olduğunu gayet iyi biliyor. Yalan, dolan ve talan üzerine kurulu bu ülkede devletin ‘alışkanlıkları’ bir türlü değişmiyor.

Neyse ki hâlâ bu meseleleri kendine dert edinerek haberini yapan AGOS gibi gazeteler, iletişim teknolojisi ve sosyal medya var. Herkes, her şeyden haberdar olabiliyor hemen. Bu konu yazıldı, çizildi, konuşuldu; konuşulmaya devam edecek. Ve bu daha başlangıç. Süryaniler sahip olduklarını geri alabilmek için mücadeleye devam edecekler kuşkusuz ve bu mücadelede yalnız olmayacaklar. Evet, Süryaniler bir avuç kaldılar bu ülkede ama bu mücadelede yüz binlerce insanın yanlarında yer alacağına inanıyorum ben. Hukuk, izan, vicdan bunu gerektiriyor çünkü.

Nurcan Kaya – Artı Gerçek 

*Bu konuda detaylı bilgi için bknz. Taner Akçam, Ümit Kurt, Kanunların Ruhu, Emval-i Metruke Kanunlarında Soykırımın İzini Sürmek, İletişim, 2012.

 

[Hayvan Deneyleri] Silver Spring kâbusu – Yağmur Özgür Güven

İnsanlık tarihi boyunca, insan menfaatine küçük ya da büyük her bilimsel gelişme için mutlaka bir bedel ödenmesi gerekti. Peki bu bedeli kim ödeyecek?

[Hayvan Deneyleri] yazı dizisinde bu sorunun cevabını hep birlikte bulmaya çalışacağız

***

Silver Spring maymunlarını kurtarmak için yapılan politik kampanya, Amerika Birleşik Devletleri’nde ‘Hayvan Hakları Hareketi’ni doğurdu

Oliver Stone

People for the Ethical Treatment of Animals (PeTA), uluslararası çapta çalışmalar yapan dünyadaki en büyük hayvan hakları örgütü olarak kabul edilir. Endüstriyel hayvancılık, hayvan deneyleri, kara ve su sirkleri, hayvanat bahçeleri, kürk ve deri endüstrisi gibi konularda sayısız kampanyaya imza atan örgüt, 1980 yılında Ingrid Newkirk ve üniversite öğrencisi Alex Pacheco tarafından kuruldu.

Newkirk ve Pacheco, davranış bilimci Edward Taub’un Silver Spring-Maryland’deki IBR (Institute for Behavioral Research) adlı laboratuvarda, makak maymunları üzerinde bazı deneyler yaptığını öğrendiler. Devletin de fon verdiği bu araştırmanın konusu: “somatosensoryal deafferentasyon”du, yani; merkezi sinir sistemine iletimin kesilmesi ve  ortaya çıkan ağrılar. Hayvanlarda bu etkinin yaratılması için, bazı uzuvları -genellikle de ön ayaklardan biri ya da parmaklar- kesilerek iletim durduruluyordu. Düşündüler ve içeride tam olarak ne olduğunu öğrenmenin tek yolunun içeriye girmek olduğuna karar verdiler.

Pacheco, 1981 yılının Mayıs ayında IBR’ye iş başvurusu yaptı ve kısa bir süre sonra mülakata çağırıldı. Bizzat yaptığı mülakatta Taub, ona maaş ödemesi yapamayacaklarını ancak isterse gönüllü çalışabileceğini söyledi ve Pacheco hemen kabul etti.

Pacheco, orada çalıştığı süre içinde ne içeride olanları eleştirdi ne de yapılan çalışmaları sorguladı. 4 ay boyunca kamerasıyla IBR içinde sayısız kayıt yaptı. Sanıyorum bir hayvan hakları savunucusu için bu, katlanılması ve tamamlanması en zor görevdir…

Deneylerde kullanılan 17 hayvandan 12’si, deneye hazırlık için cerrahi operasyonla kasten sakat bırakılmıştı. Doğru düzgün temizlenmeyen ve rahatça hareket edemedikleri küçücük kafeslerde pislik içinde yaşıyorlar, kullanmaları engellenen uzuvlarını kullanmaya çalışmaları için korkunç işkenceler yapılıyordu; yemek ve sudan mahrum bırakılıyor ya da buzdolabından dönüştürülmüş bir kabine sokularak elektrik veriliyordu. Bu işkencelerden ötürü çoğu nevrotikti. Birçoğunun derilerinde yırtıklar, paslanmış ve pürüzlü kafes çubuklarından dolayı parmaklarında eksikler vardı.

Ağustos ayının sonunda, kayıtları gönderdikleri beş uzmandan resmi rapor aldılar, bu uzmanların üçü tanınmış primatologlar Geza Teleki, John McCardle ve Ronnie Hawkins, diğeri veteriner hekim Michael Fox ve diğer uzman da 16 yıl boyunca ABD Hava Kuvvetleri laboratuvarlarında çalışmış askeri fizyolog-psikolog Donald Barnes idi. Hepsinin ortak fikri, hayvanların bir kâbusu yaşadıklarıydı. Uzman beyanlarını da ekleyerek, kayıtları Maryland Eyalet Savcısı ve Montgomery Polis Departmanı’na götürdüler. Ve 11 Ekim günü, ABD topraklarında ilk defa bir düzine polis bir araştırma laboratuvarına baskın düzenledi.

Baskında el konulan 17 maymun, Dr. Teleki’nin gözetiminde Montgomery Barınağı’nın çalışanı Lori Lehner’in evinin bodrumunda onlara ayrılan kısma alındı. Ve akşam haberlerinde ABD vatandaşları maymunların korkunç durumunu öğrenirken, Taub da hayvanların kendisine iadesi için yargıç David Cahoon’a bilim çevreleri tarafından baskı yaptırmakla meşguldü. Ve başardı da: Cahoon ertesi gün hayvanların Taub’a iade edilmesi talimatını verdi.

Fakat bir sorun vardı: ertesi sabah polis Lehner’in evine gittiğinde ortada tek bir maymun dahi yoktu! Lehner, o gece bir telefon alıp geceyi dışarıda geçirmişti ve maymunların nerede olduğu konusunda hiçbir fikri yoktu. Delil yetersizliği nedeniyle ertesi gün serbest bırakıldı.

Maryland Savcısının 119 ayrı suçlama yönelttiği Taub, çıkarıldığı ilk mahkemede bu suçların 113’ünden beraat ederek sadece 6’sından suçlu bulundu, buna yaptığı itiraz sonucu kalan 6 suçlamadan 5’i daha düştü. Kalan tek suçlama, kemik iltihabı nedeniyle ön ayağı ampute edilen bir maymunla ilgiliydi ve mahkeme bu son suçlamayı da federal fonla yürütülen bir çalışmaya ceza vermenin otoriteyi sarsacağı gerekçesiyle düşürdü ve Ağustos 1983’te dava kapandı.

Dava kapandıktan sonraki 3 yıl boyunca protestolar devam etti. Lehner’in bodrumundan kaybolan maymunlar, PeTA’nın polisle yaptığı “Taub’a geri vermeme” şartlı anlaşmasının ardından geri getirilmişlerdi fakat yargıç onları IBR’ye geri gönderdi. Geri gönderildikleri hafta içinde, içlerinden biri kalp krizinden öldü diğeri de IBR’de yapılan uygulamalar nedeniyle felç oldu ve uyutuldu. Haziran 1986’da Silver Spring cehenneminde bir şekilde hayatta kalan 15 maymun Delta Regional Primate Research Center’a gönderildiler. Üç yıl sonra, aralarından beşi San Diego Hayvanat Bahçesi’ne gönderilmiş ve ikisi de orada ölmüştü. Kalan 7 maymun, 1990’larda yapılan çeşitli deneylerde kullanıldı ve öldürüldüler.

Geriye sadece biri kalmıştı: Sarah. Bir günlükten itibaren kafesinde yalnız yaşamış ve Pacheco IBR’de çalışmaya başladığında 8 yaşında olan Sarah’ya ne olduğu ise hiçbir zaman bilinemedi…

PeTA’nın “Silver Spring Monkeys” Videosu:

 

Kaynaklar:

  1. Blum, The Monkey Wars

D.R. Liddick, Eco-Terrorism

  1. Phelps, The Longest Struggle: Animal Advocacy from Phythagoras to PeTA

C.J. Sherry, Animal Rights: A Reference Handbook

 

Yağmur Özgür Güven