Ana Sayfa Blog Sayfa 3116

[Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] Benden Bir Tane Daha Olsa – Nazan Önenç Sönmez

Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Benden bir tane daha olsa, kitabın kahramanı Leo’nun ve aslında hepimizin ortak hadisesi olan bir problemi hakkında. Mevzuu Leo’nun işlerinin çokluğu ve ne kadar çok çalışırsa çalışsın bir türlü yetişememesi…

Bir gün Leo yetişemediğ işlerine bir çözüm ararken en iyisi liste yapmalıyım diye düşündü.  Ve upuzun kıvrıla kıvrıla aşağılara kadar uzanan bir kağıda döktü tüm yapması gerekenleri…

Öylesine çoktu ki.. “keşke benden iki tane daha olsaydı” dedi… Ve o an olan oldu, hayal dünyasında olmaza yer yoktur, anlayacaktı… Bir anda kapı çaldı ve elbette gelen ikinci Leo’ydu. Harika! Bu sefer işleri yetiştirebilecekti…

Fakat zamanla üçüncü bir Leo’nun daha da faydalı olacağını düşündüler… Malum hayal dünyası ve meşhur geri bildirim kuralı, “Sen düşün, hayal et, o olsun!”

Bir de baktılar ki üçüncü Leo koşarak yanlarına geliyor… İşte tam ihtiyaçları olan şey… Çok sevindiler… Artık herşeyi yetiştirmeleri gerekiyordu fakat öyle olmadı dördüncü Leo, beşinci Leo, altıncı Leo, yedinci Leo, sekizinci Leo,dokuzuncu Leo derken… Tam on Leo güçlerini birleştirmişler ve fakat hala işleri yetiştirememişlerdi… Bu nasıl olabilirdi…

Asıl Leo biraz yorgun hissediyordu… Ve bir kenarda dinlenmek istedi… Ve olduğu yerde uzandı, bir düş gördü… Düş sonrası Leo bir karar verdi ve yoluna huzur ve keyif içinde devam etti… Gördüğü düş sonrası için kitabı almanızı ve çocukların eli altında bulundurmanızı öneririm…

Hayat her yaş ayrı işler çıkarsada karşımıza, hissedilen yetişememe hissi baki aslında. Bu his oralarda bir yerde duruyor; bazen uyanır uyanmaz yatağın yanıbaşında “Günaydın”ını alıyor dilinden, bazen bir kedi başına dokunup alacağın huzuru çekiyor elinden, bazen yaşamayı ertelendiğin anını alıyor canından… Esas mevzuu bizim algımızda…

Sonlu olmayan işleri dert edinmektense, sonlu olan ve sürekli doğuran ana odaklanıp işin zevkine varmak gerek. Bu vesileyle aşk, keyif, huzur ve mutluluk hayatımıza akacaktır… Yaptığınız her işi keyf ve zevk ile yoğurduğunuz bir ömür sizin ile olsun…

Aşk olsun.

Yazar : Peter H. Reynolds
Çeviri : Oya Alpar
Altın Kitaplar Yayınevi

 

Nazan Önenç Sönmez

[Kedi-Siz] Beste Bereket: Beni en içerdeki bana yaklaştıran şey kedi ve hayvan sevgisi

Bir İrlanda Atasözü diyor ki;

Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.

Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Biz tanıştığımızda ikimiz de daha gençtik, 2009 senesiydi…

30 şahane ismin bila-bedel oynadığı, benim de yazdığım ve çektiğim Ezber isimli sokak hayvanlarının genel durumunu anlatan kısa filmde oynamıştı.

https://www.youtube.com/watch?v=owWAnDjyNfw

Kariyerinin doruğundaydı, herkesin filminde oynasın diye peşinde koştuğu o ödüllü oyuncu, konu sokak hayvanı olunca ikiletmeden benim teklifimi kabul etmişti. Şanslı adamım, hep harika insanlar ile çalıştım.

Üstelik bu filmde çirkinleşmek için makyaj yapıyor, yırtık pırtık giydiriyorduk. Gıkı çıkmamıştı. Yaşadığım en güzel deneyimdi “Ezber”… Hep birlikte şahane bir iş yapmıştık.

Seneler geçti, o hala ağaçlara sarılarak, kedileri öperek çevreyi sevecek kadar her şeyin farkında.

Kim bilir belki yakında yine birlikte bir şeylere imza atarız. Onun içinde olduğu her şey güzel olur.

Çünkü o Beste Bereket

***

11 – Beste Bereket: Beni en içerdeki bana yaklaştıran şey kedi ve hayvan sevgisi

Tolga Öztorun: Orko, Zifir kuzgunları ve Gri olmak üzere üç kedi ile beraber yaşıyorsun. Hayatına girme hikayelerini merak ediyorum. Günlük yaşamında sana, karakterine, mesleğine kattıklarını merak ediyorum. Bize anlatır mısın?

 

Beste Bereket: Çocukluğumdan beri evde akvaryum, kuş, kedi ve köpek eksik olmadı. Açıkçası evde hayvansız yaşamak nedir tam bilemiyorum.

Yalnız yaşadığım ve iş için şehir dışında çok zaman geçirdiğim seneler dışında, İstanbul’da biraz daha sabit hale geldiğimde kedi almak istemiştim.

Siyah kedilere de bir pozitif ayrımcılığım vardır ne yalan söyleyeyim:) Zifir de yaklaşık 5 yıl önce bir sabah, normalde pek de kullanmadığım bir sokaktan geçerken karsıma çıkıvermişti bebekken. Konuştuk, anlaştık birlikte yaşamaya karar verdik :)

Yaklaşık 3 sene öncede İstanbul’un karlı günlerinden birinde eşimle, Fenerbahçe’de yıkılmış olan bir apartmanın orda toplamda 4 adet etrafı kolaçan eden göz gördük, Orko ve Gri kardeşleri de aldık yanımıza.

Bu arada bahçeli bir eve taşındık. Şimdilerde kedi sayımız 5 ile 10 arasında olacak gibi görünüyor ???

Ben sanıyorum zaman zaman çok da tahammüllü, anlayışlı bir insan olmuyorum. Böyle durumlarda beni önce kendimden uzaklaştıran, sonra da gerçekten en içerdeki bana yaklaştıran sevgi, kedilerin-hayvanların sevgisi oluyor. Becerin, beceriksizliğin, başarın, başarısızlığın vs kendini ne ile tanımladığının onlar için bir önemi yok.

Sevdin mi sevmedin mi, önemli olan yegâne şey bu. Bu haller açıkçası benim gıpta ettiğim ve özendiğim ve olmaya çalıştığım haller. Meslekte ve bu dönemde çok zor bir Şey bu… Yalnızca etiketlerimizle tanımlandığımız, sosyal medya sebebiyle kendimize olmadığımız mükemmellikte güzellikte profiller inşa edebildiğimiz bir dönem. O yüzden hepimizin kişisel gelişime tutunma isteğimiz, ihtiyacımız olan kabulü sağlamak belki de.

Hayvanlarda zaten var olan bu yargısızdık hali çok güzel. Hayatta kalmak için olan güdüler de zaten yargılaması hiç birimize düşmeyen şeyler.

Tolga Öztorun: Nerede siyah bir kedi görsem aklıma ilk gelen isimlerdensin, Nereden geliyor bu siyah kedi takıntısı?

Beste Bereket: Bilmem, belki de insanların genel olarak kara kedi gibi hurafe yakıştırmasından hoşlanmadığım icin onlardaki güzelliğe daha detaylı baktığım için olabilir…

 

Siyahı da ayrıca pek severim tabii, karanlık tarafa da pek uzak olmayışımdan olabilir:))) Gerçi hepsini de ayrı ayrı seviyorum. O kadar da ayrımcı cümleler kurmayayım yalan olur :)))

Tolga Öztorun: Hayatında hep kediler var. Sahiplendirme, klinik desteği, kedi evleri gibi. Aslında siz oyuncular gibi çokça takip edilen insanların sosyal medya üzerindeki bu güçlerini sokak hayvanları yararına kullanmaları tam bir insanlık dersi. Bu konuda ne diyeceksin?

Beste Bereket: Ben yaşadığımız dünyada elimizin uzanabildiği her şeye mümkün olduğunca dokunmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu bizi kibre yöneltmeden, sadece bütün canlılar olarak birbirimizden sorumlu olduğumuz gerçeğini idrak etmemizi sağlasın istiyorum.

Açıkçası insanlara çok iyi davranıp, hayvanlara türlü kötülüğü yapanla, hayvanlara tapıyor olup insanlara karsı zerre empati yapmayanlar aynı kefede benim için.

 

Hayvanların konuşarak dert anlatamıyor olması onları daha ve daha fazla korumamız gerekliliği anlamına geliyor benim için evet. Ama nefesi, acısı, duygusu olan hiç bir canlıyı birbirinden ayırmıyorum. Eğer bir şeye inanacaksam da bütün canlıların birbiri için yaratıldığına inanıyorum.

Sadece insanlar için değil, hatta özellikle insanların hayvanlardan öğreneceği çok fazla şey olduğunu biliyorum, Bu yüzden hep öğrenciyim :)

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

Beste Bereket: Ben teşekkür ederim asıl, sen iyi ki varsın, her zamanda var ol, çünkü elinin ve aklının uzandığı tüm canlılar için bence büyük bir şanssın :)))

 

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Denizlerin filozofları – Seran Vreskala

Üniversitede bilgisayar programcılığı okumasına rağmen hayatını denize ve su canlılarına adayan, sabretmeyi kitap okuyarak öğrendiğini söyleyen 32 yaşındaki Kenan Ertan’dan bize balıkların dilini, karakterlerini, avlama yöntemlerini ve olta balıkçılığını anlatmasını istedik.

BOZCAADA – Dağların filozofları çobanlarsa, denizlerin filozofları da balıkçılardır… Saatlerce dağların eteklerinde veya denizin ortasında tek başına, sessizce, gerekirse kıpırdamadan bekleyen insanlar ne düşünür, kafalarından ne geçer? Çoban nasıl sürüsünün dilinden, ne istediklerini çıkardığı sesten anlıyorsa, balıkçı da balıkların dilinden anlar mı? Peki, ya balık balıkçıdan anlar mı? Bu soruların cevabını Bozcaada’nın ünlü balıkçısından aldık.

Seran: Adada balığı en iyi tanıyan ve en çok balığı yakalayan sizmişsiniz diye duydum.

Kenan Ertan

Kenan Ertan: Hikaye denizin ortasında bir adada doğmakla başlıyor tabii. Böbürlenmek için söylemiyorum; adada 2.000 nüfus var ama oltayla benden daha fazla ve daha büyük balık yakalayan yok! Olta balıkçılığı gerçekten çok zor.

Seran: Adalı herkes, sizin kadar ilgilenir mi denizle?

Kenan Ertan: Benim tanıdığım çoğu adalı denizle iç içedir. Ben de doğduğum günden beri enerjisi yüksek olan denizle haşır neşirim. Gözümü açtım, ilk denizi gördüm diyebilirim. Dalıyorum, yüzüyorum, su sporları yapıyorum; susuz yapamam herhalde, balık gibi çırpınırım.

Seran: Balığa olan sevdanıza gelelim…

Kenan Ertan: Muhtemelen erkeklerde genetik olabilir avlanma dürtüsü. İçimde avcı bir taraf hep olmuştur zaten. Bu tarafımı da denizde törpüledim balık yakalayarak.

Günün birinde 7-8 yaşlarındayken balık yakalayabildiğimi gördüm ve bu bana çok büyük bir heyecan verdi. Ama bu bir hobi değil mesela, bir canlıyı yakalamak hobi olmamalı, ya karnımı doyurmak ya da para kazanmak için yakalıyorum. Fazlasını yakaladığımda denize geri bırakıyorum. Üstelik ben çocukken balıklar çok daha büyüktü, birer metreyi bulurdu. Limandan denize baktığında ıstakozlardan köpekbalıklarına kadar envai çeşit balık görürdün. Bu suda bol miktarda camgöz vardı mesela.

Seran: Hiç yakaladınız mı peki?

Kenan Ertan: Çocukken 1, 1.20’lik bir camgöz yakalamışlığım vardır. Keler yakaladım bir tane, o da kendini kumun altına saklanan bir köpek balığıdır, bayağı tehlikelidir.

Seran: Nasıl yakaladınız?

Kenan Ertan: Limanda normalde levrek yakalamaya çalışıyordum; baktım, dipte çok büyük bir balık var, sırtı görünüyor. 1 metreden büyük…

Kendisini kuma gömmüş ama başta lipsos sandım, keler olduğunu anlamadım. Bütün büyük bir balık taktım oltaya, yılan balığı yakaladığımız için misinam kalındı. Yemi attım, yuttu hemen, sonra çekmeye çalıştım ama başaramadım. Sonunda misinamı halat bağlama zincirlerinin oraya bağladım, yorulup bayılınca çekebildim onu. Savaşçı bir balık değildir, ağırdır da aynı zamanda.

Seran: Ah yazık, bayıldı mı?

Kenan Ertan: Görünce öyle düşünmezsiniz, dişleri piranha gibi çok tehlikeli bir balıktır. Yemedik zaten, kuyruğundan tutup suya saldık tekrar.

Seran: Amaç zafer miydi yani?

Kenan Ertan: E, tabii. Zevk için can almaya her zaman karşıyım zaten, amaç onu öldürmek değil, ele geçirebilmek ve ait olduğu dünyaya geri göndermek.

Seran: Biraz balıkların karakterlerinden bahsedelim!

Kenan Ertan: Doğa, evrim süreci, kafası çalışmayan hiçbir canlıyı hayatta tutmaz. Bu yüzden bütün balıklar zeki ve kurnazdır. Hepsinin sürekli geliştirdikleri kişisel savaş taktikleri vardır.

Mesela levrek, Saroz Körfezi’nde farklı taktikle savaşır seninle, burada farklı bir taktikle. Bu, bölgedekilerin avcılık sistemiyle doğru orantılıdır. Bu taktiklerin farkında olmadan Saroz’da balık yakalayan bir adam, Bozcaada’da yakalayamaz. Çünkü buradaki balığın dilini bilmiyordur. Saroz’da suya yüzen sahte bir balık attığın zaman, levrek hemen atlar ona ama adalı levrek öyle değildir. Önce izler.

Seran: Nasıl avlarsınız adalı levreği o halde?

Kenan Ertan: Hava durumuna göre değişir bu. Onlarca sahte alırım yanıma ama havanın durumu, denizin akıntısı, rengi, rüzgarın hızı, bakmam gereken bir çok etken var. Etkenlere göre taktiklerimi belirliyorum zaten. Önce levreği görüyorum uzaktan, hemen sahteler kullanıyorum ilgisini çekmek için…

Ama yemez öyle hemen, kıyıya kadar gelir, takip eder, gözlemler; ‘acaba bunda bir kerizlik var mıdır, yenir mi acaba?’ diye gezer arkasından. Tam o esnada eğer iyi saklanırsan –seni görmemesi gerekiyor- ve ses yapmazsan –ki ses suda iki kat daha hızlı hareket eder, çok dikkatli olmanız gerekiyor-, oltayı ikinci atışında bu sefer onu yemek için peşinden gelir. Sahteyi hiçbir zaman durdurmayacaksın mesela, hızla çekeceksin, tam kıyıya yaklaştığı zaman oltan, levrek 1 metre kala yutar onu, sana çekmek düşer. Ama sahteyi durdurursan balık hemen anlar gerçek olmadığını ve arkasına bile bakmadan uzaklaşır. Avcı olduğu için çok zeki bir balıktır.

Seran: Yani, balıkların zeki olmadıkları ve kısa hafızaları bir şehir efsanesi mi?

Kenan Ertan: Aynen. Öyle bir şey yok! Balıklar zeki hayvanlardır ve seni tanırlar.

İnsanı tanıyamasalar, kendilerini koruyacak strateji geliştiremezlerdi zaten. Hangi koyda, hangi balıkçı nasıl avlanır, hepsini iyi bilirler.

Seran: Hep merak ederim; yunuslar, balinalar neden intihar eder diye? Zeki oldukları için mi depresyona giriyorlar?

Kenan Ertan: Onlar duyguları olan memeli hayvanlar zaten. Bu yüzden tam balık da diyemeyiz onlara, nefese ihtiyaçları var çünkü. Ego sistemi gelişmiş canlılardır aynı zamanda.

Mesela yunuslar çok kıskançlardır, eşini kıskanır ve denizin bıçkın delikanlılarıdır. Gerekirse eşini korumak için saldırır, savaşı kaybederse intihar eder. Ya da gemiyle yarışır, onu geçemez ve ‘ben bunu nasıl geçemem’ diye psikolojisi bozulur, kendini geminin pervanesine vurarak intihar eder. Bu yüzden ben tekneyle giderken, bir yunusa denk gelirsem mutlaka yavaşlarım.

Seran: Yakaladığınız en ağır balık hangisi?

Kenan Ertan: Valla balığın kilosuna bakmıyor bu. 5 Kiloluk bir levrek atlarsa oltana, onu 5 kilosunu hissedersin ama 5 kiloluk bir Akya atlarsa oltana, çok dirençli olduğu için onu 15-20 kiloluk bir balık sanırsın. Çok güçlü olduğu için, levrek olmadığını anında anlarsın. Çünkü arabaya takılmış gibi, misinanı çeker götürür elinden. Bu yüzden makinayla çekersin çünkü elini parçalar.

Seran: Mesela çupra yakalamak için ne yapmak lazım?

Kenan Ertan: Çupra avcı bir balık değildir, yemle yakalanır genelde. Yem takarsın, keriz gibi üstüne atlar. Yosunların, kayaların arasında küçük yosun parçalarıyla falan beslenirler. Denizdeki ölmüş balıkları yerler. Ama avcı balıklar öyle değildir; avcı balık diğer hareket eden balıklara saldıran balık oluyor.

Seran: Avcı balıklara örnek versenize…

Kenan Ertan:  Levrek, sinarit, orkinos, torik, palamut avcı balıklardır. Bunlar çok güçlü savunma sistemlerine sahiptir. Senin sesini duyar, siluetini görür. Suya düşen herşeyi görür, algılar ve yakalama şansın sıfıra iner. Mesela etrafını ağla çevirirsen, taşın altına girer levrek ve sen gidene kadar da çıkmaz. Sen beklediğinle kalırsın. Bilir çünkü, çıkarsa yakalanacak! İlle çıkması gerekiyorsa, ya üstünden atlar ya da altından geçebiliyorsa geçer.

Seran: Konuştuğun bir kelime bile çok önemli demiştiniz…

Kenan Ertan: Bir yanlışa mahal vermez olta avcılığı. Kıyıda dikilemezsin, hiç ses çıkartamazsın, arkadaşına ‘hey şunu uzatsana’ diye fısıldayamazsın, denizdeki hemen anlar çünkü peşinde olduğunu. Balık seni görür ve açıktan çeker gider. Sen de bakakalırsın giden balığın ardından…  Bazı balıklar var ki kokundan tanır seni…

Seran: Kokuları bu kadar net alabiliyorlar mı?

Kenan Ertan: Su çok iletken bir madde. Sesi ve kokuyu çok hızlı iletir. Suya düşen bir kan damlasının kokusunu, bir köpekbalığı 50 km uzaktan koklayabildiğini biliyorum.

Seran: Olta balıkçılığı bitiyor mu peki?

Kenan Ertan: Bitti bile maalesef, ben de burada son demlerini yaşıyorum. İnsanlar bilinçli değil çünkü. Para kazanmak için herşeyi yapabilirler; denizde kalan son ahtapotu bile yakalarlar. Vicdan mekanizması çalışmıyor insanların artık. Diğer canlıların yaşama hakkına saygı duymadıkları gibi önemsemiyorlar da! Balıkların yumurtalama döneminde avlanmayacaksın mesela, ben 4-5 kilo levrek yakaladığım zaman bakarım, karnında yumurta varsa denize geri atarım çünkü 1 milyon tane yavru bırakacak denize.

Seran: Erkeğini, dişisini nasıl anlıyorsunuz?

Kenan Ertan: Levrek erkeğinin karnı yatsı ve incedir ve daha uzundur, dişisi biraz daha topludur; evlendikten iki sene sonraki gelin gibidir, etine buduna gitmiştir, hemen anlarsın.

Seran: Lüferler kalmadı artık deniyor?

Kenan Ertan: Eskiden çok fazla vardı ama şimdi katlediliyorlar resmen. Ben bazı geçiş noktalarını bildiğim için hala arada lüfer yakalıyorum, yakında da buraya büyük lüfer sürüleri gelecek, onları bekliyorum. Büyük derken kalabalık anlamında değil, 5-6 kiloluk yani cüssesi büyüklerden bahsediyorum. Sırtı kara deriz biz onlara, kofananın da büyüğü… Onlar 10’arlı, 15’erli guruplar halinde gezerler, piranha gibidirler; yani suda hareket eden herşeyi parçalarlar. Gerçek avcılardandırlar. Onların gelmesini dört gözle bekliyorum, bayağı lezzetli balıklardır yağlı oldukları için.

Seran: Lüferi nasıl avlarsınız?

Kenan Ertan: Onun oltaya atlamasını istiyorsanız, denizin biraz dalgalı olması gerekiyor. Çırpıntıyı sever çünkü, çok hoşuna gider. Akıntılara bayılırlar ve genelde o çevrede olurlar. Denizci adam suya baktığında, akıntının nerede olduğunu görür yukarıdan, ağını akıntıya doğru atar ve onları indirir.

Seran: Hangi balığın ne zaman geleceğini, nereden geçeceğini nasıl öğrendiniz?

Kenan Ertan: Yıllarca boş dönerek. Sürekli zamanımı harcadım, gözlemledim. Sürekli not aldım, hangi dönemde nereden geçiyorlar, karakterleri nasıl diye… Hepsi kayıt altında. Nelere saldırır, nelerden hoşlanır, neleri sevmez, hangi havayı sever nasıl bir akıntı hoşuna gider, hepsinin kaydı var.

Seran: Bu bilgilerle 4 denizde de balık avlayabilir misiniz?

Kenan Ertan: Avlarım, sadece 4 denizde değil, her yerde yakalayabilirim. Ortalama bütün denizlerdeki balıkların saldırma stratejisini biliyorum. Ama herhangi bir yerden adaya gelen yakalayamaz. Çünkü Türkiye’deki en zor ve en zeki balık Bozcaada’da. Feci kurnazlar. Çünkü sürekli avlanmaya çalışılıyor, yol yordam biliyor yani! İnternette balıkçılık malzemelerini Türkiye’ye getiren ‘Shimano’dan, ‘Daiwa’dan 5-6 bin liralık takım alan adamlar elleri boş dönüyorlar. Buradaki balığın dilini bilmiyorlar çünkü.

Seran: Bunlar hadi bildiğiniz balıklar, tanımadığınız balıkları da avlayabilir misiniz?

Kenan Ertan: Hepsini avlayabilirim çünkü bilgim sadece bizim bölgeyle sınırlı değil. Dünyadaki hemen hemen tüm balıklar hakkında bir bilgim vardır. Sadece balık çeşitleri ve karakterleri hakkında değil topladığım bilgiler, tatlı su, tuzlu su, nehir, göl, şelale, balıkçılık malzemeleri, suyla hatta havayla ilgili herşey diyelim. Bu küçük bir dünya değil yani!

Seran: Bizim ülkede yapılan balıkçılık için ne diyorsunuz?

Kenan Ertan: Trollerle, kilometreleri bulan ağlarla balıkçılık mı yapılır? Mesela burada bir gırgır radarını açsın, İstanbul Boğazı’nda balık var mı yok mu görür. Bu kadar gelişmiş silahlarla, güçlü cihazlarla o masum balıklara saldırmak balıkçılık mıdır? 400 km öteyi görebiliyor bu sistemler.

Seran: Bugün ne yakalamaya çalıştınız?

Kenan Ertan: Levrek veya sırtıkara yakalamak istiyordum. Ama lüfer daha kıyıya inmemiş, levrek de aragat ve yemli ağlar yüzünden kıyıya yaklaşmıyor. Balıkçılar artık kıyılara çok ağ bırakıyorlar, 200 metre ağı ne varsa takılsın diye bırakıyorlar ama balıklar bunu görüp kıyıya yumurta bırakmaya gelmiyorlar. Korkuyorlar. Akıllı balık açıkta gidiyor tabii, bu yüzden bugün bir şey yakalayamadım, çünkü merada balık yoktu. Ama ağ olmasa, onlar senin yüzdüğün yere kadar geliyorlar normalde, yakaladığım en büyük balıkları kıyıya 2 metre kala yakalamışımdır.

Seran: Kaç saat bekliyorsunuz genelde?

Kenan Ertan: Keyfime göre değişiyor. Keyfim varsa 4-5 saat atabilirim, bir şişe şarap alırım, otururum, sahildeyken çok fazla insan ihtiyaç duymuyorum. Deniz bana yeteri kadar yarenlik ediyor zaten.

Seran: Çok yalnız bir tutku değil mi bu?

Kenan Ertan: Avcılık dediğiniz çok yalnız bir şey aslında. Yanında birileri varsa ne kadar avlanabilirsin ki! Domuz avına 10 kişiyle gidersen, sizin kokunuzu çok daha uzaktan alır, avlayamazsınız.

 

Röportaj: Seran Vreskala

(Yeşil Gazete)

Aptulika’dan “Sait Faik’ten Kafka’ya” karikatür sergisi

Aptulika’nın hazırladığı orijinal karikatür ve illüstrasyon edebiyatçı portreleri sergisi Kuzguncuk Nail Kitabevi’nin sanat galerisinde 1 Temmuz, Cumartesi günü sergilenmeye başlayacak. Sergi bir ay boyunca açık kalacak.

İsmi Metallica’dan geliyor. Önceleri Cağaloğlu’da müzik dergilerine illüstrasyon- karikatür karışımı çizgiler çizdi. İlk karikatürü Fırt’ta yayınlandı.

Aptulika’yı 1980’lerin sonunda Gırgır’da aynı evde yaşayan üç ayrı karakterdeki üniversiteliyi konu alan Grup Perişan bant tipi karikatürleriyle tanıdık.  Grup Perişan, 1996 yılında 4M Yayıncılık tarafından albüm olarak yayınlandı.

İsmiyle, çizdiği sayfanın kenarındaki boşluğa karaladığı rock ve heavy metal müzik gruplarıyla ilgili çizimlerle, ilanlarla, rockçı hayat tarzıyla ilgili ifadelerle bir süre sonra çizdiği Grup Perişan’ın bile önüne geçti ve “Metalci Gençlik”in piri haline geldi.

Aptulika

1987’de Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nden mezun oldu.

1989’da Gırgır’dan ayrılıp Hıbır dergisini kuran ekiple birlikte Hıbır’da çizmeye devam etti.

Mizah dergileri dışında Stüdyo İmge, Boom Müzik, Haftalık, Billboard gibi dergilerde rock müzik hakkında yazılar yazdı, röportajlar yaptı, rock gruplarının tanıtımlarını yaptı, afişler ve tişörtler çizdi. 1998’de Hıbır’ın devamı olan HBR Maymun dergisi de kapandıktan sonra Cumhuriyet gazetesinin mizah eki olan Dinozor dergisini kuran ekipte bulundu.

Murat Beşer’in geçen aylarda yayınlanan ve Yeşil Gazete’de tanıttığımız kitabı “Yoldan Çıkmış Simalar”ın çizgileri de Aptulika’yı aitti.

Aptulika’nın “Sait Faik’ten Kafka’ya” karikatür sergisi Kuzguncuk Nail Kitabevi’nde 1 Temmuz’da sergilenmeye başlayacak. Sergi 29 Temmuz’a kadar açık kalacak.

 

Ercüment Gürçay

Roman çocukların eğitimi ve bir gariplik – Sinan Şanlıer

Romanlar ve yaşadıkları sorunlar üzerinden yapılan tartışmalar genel olarak ve öncelikli olarak dört-beş kalemi geçmemektedir. Hepsinden önemli ve önce gelen ama pek de dillendirilmeyen, yargı ve ayrımcılık meselelerini daha sonraya bırakmak üzere, bu sorunları istihdam, barınma, sağlık ve eğitim adıyla temel dört başlıkta toplamak mümkündür, genel olarak da öyle yapılıyor zaten. Biraz daha zorlayarak istihdam ve eğitim sorunlarını bir yola koyduğumuzu varsaysak, barınma ve sağlık sorunlarının da kendiliğinden çözülebileceğini söylemek yanlış olmaz. Ekonomi bu türden sorunları çözebilecek kudrete sahip en önemli araçtır.

İstihdam, yakıcı ve çözümü de hayli güç bir konu olarak varlığını hep korudu ve koruyacak gibi de duruyor. Ne kadar yetenekli olursa olsun, bir Romanın iş bulabilme şansı ne yazık ki daha çok işverene bağlı bulunmaktadır, yukarıda sözü edilen yargı ve ayrımcılık halledilemediği sürece…

Eğitim konusu en önemli faktör olarak ele alınmakta, bir sihirli değnekmiş gibi anlatılmakta, olmazsa olmaz olarak ileri sürülmekte ama ne yazık ki olduğu zaman bile pek bir işe yaramamaktadır. Milyonlarca yüksek okul diplomasına sahip gencin işsiz olduğu şu günlerde, üniversiteli Romanların iş bulma şansı neredeyse sıfırdır, eğer çok aranan bir niteliğe sahip değilse. Üniversiteli Romanlar söz konusu olunca şu rakamları hatırlamakta yarar var: Roman toplumunun bireylerinin zaman zaman tartışmalarında nüfusun, 5-6 milyon kadar olduğu, üniversiteli Roman sayısının ise 600 kadar olduğu dile getirilmektedir. 2014 yılında YÖK’ün açıkladığı Türkiye’deki üniversiteli sayısı 4 milyondan fazladır. Eşitlik kavramı içinde bu rakamların zinhar yan yana gelir bir tarafı yoktur. Bunlar, şimdilik bu tartışmalar içinde pek de dillendirilmeyen konular olarak bir tarafta durmaktadır.

İçeriği ve uygulama biçimi çok tartışılmış olsa bile günümüzde eğitim sistemi, istisnaları olsa da bir ayrım yapmaksızın herkese eşit durmaktadır. Kimi noktalarda eğitimin kalitesi satın almanın gücüne bağlı olarak değişkenlik gösterse bile, büyük ama çok büyük bir çoğunluk eşitlik içindedir denilebilir.

Roman çocukları için sorun dünyanın her yerinde aynı ister Romanya ister Bulgaristan olsun. Şart koşul eğitim, ama öncelikle okul öncesi eğitim.

Belki başka topluluklarda da olabilir ama söz konusu Roman çocuklar olunca bu eşitlik kendi içinde farklı bir noktaya doğru evirilmektedir. Adrese dayalı bir sistem içinde veli, çocuğunun hangi okula gideceğini belirleyemediği için ortaya istenmeyen sonuçlar çıkabiliyor. Roman çocuklarının sayıca çok az olduğu okullarda, bu çocukların bir sınıfa toplandığı, sanki onlara has bir sınıf varmış gibi durumlar olabiliyor. Bunun örnekleri zaman içinde sanal ortamda epeyce tartışıldı, yazıldı çizildi. Bu, bariz bir ayrımcılıktır. Roman çocukların sayıca böyle bir duruma elveremeyecek olduğu haller var ki, burada ancak gizli bir ayrımcılıktan söz etmek olanaklıdır. Bir de her ikisine de benzemeyen, sistemden kaynaklanan bir durum var ki, üzerinde asıl durulması gereken vaziyet burasıdır. Okulun konumu itibariyle, mahalleye yakın ya da içinde olması sonucu sadece Roman çocukların gittiği okullar vardır. Diğer okullarla kıyaslanırsa, burada diğerlerine benzer bir ayrımcılıktan söz etmek olanaklı değildir. Peki, başarı oranı diğerleri kadar mıdır? Hayır… Aksi durumda üniversiteli Roman gençliğin sayısının belki 6 bin, belki 60 bin olması gerekecekti.

Yukarıdaki modellerin durumu bizi bir yanılgıya götürmesin. Ayrımcılık yok ama başarı da yok demek abesle iştigaldir. Konuya eşitlik-eşitsizlik ekseninden bakmak gerekir. Ayrımcılık her hal-u karda başarının önünde engeldir. Gündemde tutulması gereken nokta karma eğitimin yararlarıdır, sağladığı olanaklar, birleştiriciliğidir, yapıcılığıdır. Ayrımcılık yok diye üçüncü tip okulların savunulacak hiçbir tarafı yok…

Gariplik şurada ki, Roman çocukların eğitimi ve eğitime erişimi söz konusu edilirken genellikle okul, sistem, öğretmenler vs. merkeze alınmış, tartışma bu eksen etrafında dönüp durmuştur. Ancak görünen o ki, bu işin okul öncesi var, aile boyutu var, mahalle boyutu var, vs… vs… Dolayısıyla, özellikle Roman çocukların eğitimi üzerine üç-beş bir şeyleri dile getirirken, nasıl ki eğitimin niteliği, fiziki koşulları sorgulanıyor ve bir sistem sorunundan söz ediliyorsa, aynı şekilde basmakalıp fikirlerden sıyrılıp konunun pek de görünmeyen yanlarına da bakmak gerekiyor. Gariptir ki, yine basmakalıp bir şekilde sadece ayrımcılık var demek çözüm önermiyor.

 

 

Sinan Şanlıer

[Babil’den Sonra] Jorge Cafrune, Arjantin (1937-1978)

Bu hafta Açık Radyo’da Arjantin’den bir ozan- şarkıcıyı Jorge Cafrune’den şarkılar dinleteceğim.

1937’de Arjantin’ de San Salvador’ da Suriye ve Lübnan kökenli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş Kafrune. Orta okul yıllarında Nicolas Lamadrid’den gitar dersleri almış.

İlk albümü Las Voces De Huayra’yı 1957’ de kaydetmiş.

1962 yılından sonra Arjantin Halk şarkıcıları arasında öne çıkan bir isim olmuş. Çok sayıda festivallerde gitarıyla şarkılarını seslendirmiş. Halk şarkıları araştırmaları ve derlemeleri yapmış. Arjantin’in köylerini dolaşmış, yani bir anlamda onun için gezgin bir ozandı diyebiliriz. Köylerde şarkılar söylemiş, Arjantin halkını yakından tanımış ve bir anlamda da onların sesi olmuş.

1957- 1976 yılları arasında Columbia ve CBS etiketiyle 26 albüm kaydetmiş.

1970’li yılların ortalarında kısa bir dönem İspanya’da yaşamış.

1977’de Arjantin’e dönmüş. O yıllarda Arjantin’de Videla yönetimi vardı ve Cafrune’nin protest müziği iktidar sahiplerini rahatsız ediyordu. Zamba de mi Esperanza şarkısı bardağı taşıran damla olmuş ve 31 Ocak 1978’de Yarbay Carlos Enrice Villanueva’nın düzenlediği bir suikast sonucu bindiği minibüste 19 yaşlarında iki genç tarafından öldürülmüş.

Yaşamı boyunca kaydettiği 26 albümden derlenen şarkıları ölümünden sonra Sony Music etiketiyle 2 CD’den oluşan Mis Treinta mejores canciones (En İyi 30 Şarkım) albümünde yayınlanmış.

1965- 1976 yılları arasında 5 sinema filminde de rol alan Jorge Cafrune bugün hala Latin Amerika protest müziğinin önemli isimlerinden birisi olarak anılıyor.

 

Ercüment Gürçay

 

Tekerlekli Sandalye Basketbol takımımız Avrupa şampiyonu oldu

23. Avrupa Tekerlekli Sandalye Basketbol Şampiyonası finalinde Büyük Britanya’yı 76-69 yenen Türkiye, şampiyon oldu.

İspanya’nın Tenerife kentinde düzenlenen turnuvanın finalinde, Türkiye ile Büyük Britanya karşılaştı.

Ay-yıldızlılar, ilk periyotta özellikle kaptan Özgür Gürbulak’ın attığı sayılarla rakibine üstünlük kurdu. Oyunun hakimi olan Türkiye, ilk çeyreği 18-10 önde kapattı.

İkinci periyodun başında Büyük Britanya farkı indirmeye çalışsa da bu çeyreğin son dakikalarında etkisini artıran milliler, soyunma odasına 36-24 üstün girdi.

Özgür Gürbulak’ın asistleriyle yıldızlaştığı üçüncü periyodu 58-49 önde bitiren Türkiye, mücadeleden de 76-69 galip ayrılarak organizasyonu namağlup şampiyon tamamladı.

Maçın tamamında sahada kalan Özgür Gürbulak, 25 sayıyla mücadelenin en skorer ismi olurken, 12 asist ve 6 ribauntla yıldızlaştı. Ay-yıldızlılarda Cem Gezginci 14, Selim Sayak 13, Ferit Gümüş ile İsmail Ar sekizer, Deniz Acar 6 ve Fikri Gündoğdu 2 sayı kaydetti.

Turnuvada ilk şampiyonluğunu elde eden milliler, daha önce finale çıktığı 3 karşılaşmada da rakiplerine yenilerek ikinci olmuştu. Ay-yıldızlılar, 2013 ve 2015’te Büyük Britanya ve 2009’da İtalya karşısında finalde kaybetmişti.

 

(Ntv)

Yap işlet zarar et: İki köprünün geliri Avrasya Tüneli ve 3. köprünün zararına yetmedi

İstanbul’da birinci ve ikinci köprülerden yılın ilk 5 ayında 149 milyon 152 bin 629 lira gelir elde edildi. Yap-İşlet-Devret modeliyle inşa edilen Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Avrasya Tüneli’nden geçen araç sayısı açıklanmasa da bu iki köprünün geliri taahhüt edilen paranın 325 milyon lira altında kaldı.

15 Temmuz Şehitler Köprüsü ve FSM’den yılın ilk 5 ayında 52 milyon 962 bin 678 araç geçiş yaparken karşılığında 149 milyon 152 bin 629 TL ödedi. Aynı süreçte Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Avrasya Tüneli’ne garanti edilen 30 milyon 525 bin araç karşılığında ödenen bedel ise 466 milyon 590 bin TL oldu. Bu rakamlara göre Boğaz’ı geçmenin 1 yıllık maliyeti vergiler dahil 1.5 milyar lirayı bulacak.

2017’nin ilk 5 ayında köprü ve otoyollardan elde edilen gelirler önceki gün açıklandı. Rakamlara göre Fatih Sultan Selim Köprüsü (FSM) ile 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nün toplam gelirleri ile Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Avrasya Tüneli’nin toplam gelirleri arasında önemli bir fark ortaya çıktı.

Aradaki fark büyük

FSM ve 15 Temmuz Şehitler Köprüsü gelirleri KDV hariç 149 milyon TL olurken, hazine garantilerine göre Yavuz Sultan Selim ve Avrasya Tüneli’nin toplam geliri yine KDV hariç 466 milyon 590 bin lirayı buldu. Yılın ilk 5 ayında 15 Temmuz Şehitler Köprüsü ve FSM’den toplam 52 milyon 962 bin 678 adet araç geçiş yaptı. Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Avrasya Tüneli’nin ilk 5 aydaki araç geçiş sayıları ise açıklanmadı. Ancak Hazine’nin verdiği garantiye göre 5 ayda Yavuz Sultan Selim’den 20 milyon 250 bin adet, Avrasya’dan ise 10 milyon 275 bin adet araç geçmiş kabul ediliyor. Her iki projeden toplamda 30 milyon 525 bin araç geçsin geçmesin özel sektör işletmelerine toplamda 466 milyon 590 bin lira ödeme yapıldı. Araç geçiş hedeflerine ulaşılmadığı için bu ödemelerin önemli bölümünün Hazine garantisi kapsamında devlet tarafından yapıldığı tahmin ediliyor.

Böylece İstanbul Boğazı’nı karayolu ile geçmenin toplam maliyeti 615 milyon lirayı buldu. Bu rakamlara göre Boğaz’ı geçmenin 1 yıllık maliyeti vergiler dahil 1.5 milyar lirayı bulacak.

5 aylık bilanço

Karayolları Genel Müdürlüğü verilerine göre, FSM ve 15 Temmuz Şehitler Köprüsü ile otoyollardan elde edilen gelir, bu yılın ocak-mayıs döneminde 570 milyon 126 bin 652 liraya ulaştı. Bu dönemde köprü ve otoyolları kullanan araç sayısı ise 159 milyon 718 bin 858 oldu.

Türkiye’de sadece mayısta köprü ve otoyollardan 37 milyon 445 bin 525 araç geçişi oldu. Söz konusu geçişlerden elde edilen gelir 131 milyon 317 bin 9 lirayı buldu. Araçların 24 milyon 564 bin 655’i otoyolları kullandı ve bunun sonucunda 97 milyon 657 bin 901 lira gelir sağlandı. Aynı dönemde 15 Temmuz Şehitler Köprüsü ve Tüneli kullanan araç sayısı ise 12 milyon 880 bin 870 oldu. Bu araçlardan elde edilen gelir ise 33 milyon 659 bin lirayı buldu.

Hazine garantisi verilmişti

26 Ağustos 2016’da açılan Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve 21 Aralık 2016’da açılan Avrasya Tüneli ise hazinenin verdiği geçiş garantilerine göre ilk 5 ayda 30 milyon 525 bin araca ulaştı. Ortalama geçiş ücretlerine göre ise bu iki ulaşım kanalının yaklaşık geliri 466 milyon liraya ulaşıyor. Yap-İşlet-Devret (YİD) modeli kapsamında hayata geçirilen bu iki projede ise hazine garantisi de bulunuyor. Buna göre Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nden günlük 135 bin araç, Avrasya Tüneli’nden de 68 bin araç geçmesi gerekiyor. Eğer bu ulaşım kanallarında bu sayının altında kalınırsa hazine devreye giriyor. Böylece Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nden ilk 5 ayda 20 milyon 250 bin, Avrasya Tüneli’nden de 10 milyon 275 bin araç geçmiş kabul ediliyor. Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nde 16 lira, Avrasya Tüneli’nde ise 20 lira olan ortalama geçiş ücretlerine göre KDV hariç 5 ayda 466 milyon TL gelire ulaşıyor.

(Hürriyet)

Rusya 20.5 ton çileği geri gönderdi

Rusya Veteriner ve Bitki Sağlığı Gözetim Servisi (Rosselhoznadzor) Krasnodar Krayı ve Adıge Cumhuriyeti İdaresi görevlilerinin Tuapse limanında Türkiye’den deniz yoluyla getirilen 20.5 ton çileğin Türkiye’ye geri gönderildiği bildirildi.

Rus haber ajansı İnterfaks’ta yer alan haberde veteriner denetimi sırasında çileğin Rusya’da tehlikeli olarak kabul edilen Batılı çiçek trips böceklerini içerdiği ve bunun Krasnodar Bölgeler arası veteriner laboratuvarında tespit edildiği kaydedildi.
Çilekler, Rusya’da yürürlükteki yasalar uyarınca Türkiye’ye geri gönderildi.

Rusya yetkilileri tarafından insan sağlığı açısından  sakıncalı bulunarak geri gönderilen 20.5 ton çileğin Türkiye’de nasıl işlem göreceği, tüketicilere pazarlanıp pazarlanmayacağı merak konusu.

 

(Karar, Yeşil Gazete)

Kurtuluş yok tek başına…- Levon Bağış

Bu yazı agos.com.tr sitesinden alındı

Kim söylemişti, hatırlamıyorum; “Başarısızlık insanı acılaştırır” demişti. Ne kadar doğru olduğunu sıkça düşünmeye başladım.

Koca bir memleket de, hiçbir hayalini yerine getiremeyince acılaşır mı acaba?

Tepeden aşağı, başaramamış olmak bizi daha mı acı kılıyor yoksa?

Her geçen gün daha acımasız, daha estetik yoksunu, daha duygusuz hale gelmemizin bir nedeni olmalı.

Birbirimizi sevmiyor olmamızın, mutsuzluğumuzun bir nedeni olmalı.

Metroda, vapurda seyahat eden insanların mutsuzluğu herhangi bir distopya filminde anlatılabilecek gibi değil. Depresyonun son aşamasında gibi eğlenirkenki mutluluğumuz da asap bozucu. Kurşun sıkarak, yol keserek, insanlıktan çıkmış gibi böğürerek, etrafındakileri umursamadan eğlenmeye çalışmak da bir tür acılaşmak.

Antropolog Colin M. Turnbull, zamanın çok satan bir kitabına dönüşen araştırmasında, ‘Ik’ denen bir toplumu inceler. 1955-1956 yılları arasında gerçekleştirdiği araştırmaya konu olan ‘Ik’lar, Uganda ile Kenya arasındaki kuzey sınırı yakınlarında yaşayan, iki bin kişilik bir topluluktur. 1930’lardan itibaren millî parklarda avlanmaları yasaklanmış olduğundan yıllardır ciddi bir açlık ve beslenme sorunu çeken bu topluluk incelenmeye değecek kadar kötü durumdadır.

Uzun süreli ve aşılması imkânsız görünen açlık, bu topluluğun mensuplarını, tüm toplum ve aile kurallarından uzak insanlar haline dönüştürür. Turnbull, ‘Dağ İnsanları’ adlı kitabında, Ik’ların, üç yaşından sonra çocuklarına bakmadıklarını, yaşlıları öylece ölüme terk ettiklerini, yiyeceklerini paylaşmamak için evlerinden uzaklaştıklarını, birbirlerinin felaketine kayıtsız kalmak şöyle dursun, böyle durumlarda neşelendiklerini anlatıyor.

‘Sevgisiz’ insanlar olduklarını, sadece kendi çıkarlarını düşündüklerini söylüyor.

Açlık bir toplumu bu hale getirebiliyorken birileri de bedenlerini ölüme yatırıyorlar. Ama o ölümlere bile kayıtsız kalabilenler var. “Varsın ölsünler” diyenler var. “Evlerine gidip yemek yiyorlar” diyen koca koca adamlar var. Onlara diyecek lafım yok. ‘Bu kadar kötü nasıl olunur’u çözmeye çalışmıyorum. Her türlü açlık, yemeğe açlık, onura açlık, izana, düşünmeye açlık buna neden olabilir.

Ama birileri de ‘şanlı ölüm oruçları’ndan bahsediyor. ‘Devrim şehitleri’nden bahsediyor. Kahramanlık filmlerinden hoşlanıyor olabiliriniz. Uluç Reis’in çekip yalın kılıncını küffarın üzerine saldırdığı hikâyeler ilginizi çekebilir. Canını devrim uğruna veren genç yiğitlerde aynı hissi uyandırabilir.

Ama o hikâyelerin pek umursanmayan bir tarafı daha vardır. Orada canına verenler artık yokturlar. Biz gözlerimiz yaşlı derin duygular içinde varlığımızı sürdürürken, onların aileleri artık olmayan evlatlarının acısını çekerler içlerine.

Birilerinin benim için kendini feda ettiği bir kurtuluş istemiyorum. ‘Hak edilmemiş bir inayet’ peşinde değilim. Sokaklarda bağırırken anlamını unuttuğumuz sloganlarımız var, onlara sarılmak zamanı: “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiç birimiz.”

Bir şeyler yapacaksak, birilerinin elinden bir şey geliyorsa, Nuriye ile Semih’i kurtarmak için gelmeli.

Onların ya da başkasının canı pahasına değil…

Levon Bağış – AGOS