Hollywood yıldızı Kevin Spacey, 30 yıl önce o dönemde 14 yaşında olan çocuk aktör Anthony Rapp’e cinsel istismarda bulunduğuna yönelik iddialar hakkında özür diledi. Rapp, Spacey’nin kendisini bir partiye davet ettiğini ve sarhoş gibi göründüğü bir anda cinsel taciz girişiminde bulunduğunu söyledi.
O dönem 26 yaşında olan Spacey Twitter hesabından yaptığı açıklamada “Dürüst olmam gerekirse olayı hatırlamıyorum. Aradan 30 yıl geçti. Ama söylediği gibi bir davranışta bulunduysam, sarhoşken yaptığım bu uygunsuz şey yüzünden ondan en içten şekilde özür dilerim” dedi.
Bu hikayenin kendisini hayatıyla ilgili başka konuları anlatmak için cesaret verdiğini yazan Spacey şöyle devam etti:
“Özel hayatımla ilgili korumacı tavrım nedeniyle hakkımda pek çok hikayenin konuşulduğunu biliyorum. En yakınımdakiler bilir ki, hayatımda hem erkeklerle hem kadınlarla ilişkim oldu. Erkeklerle duygusal ilişkiler yaşadım ve onlara aşık oldum ve şimdi de hayatımı eşcinsel bir erkek olarak sürdürmeyi seçiyorum. Bu gerçeklikle açık ve dürüst bir şekilde yüzleşmeliyim, bu da davranışlarımı gözden geçirmek ile başlıyor.”
46 yaşındaki Anthony Rapp, Hollywood yapımcısı Harvey Weinstein skandalı sonrası Buzzfeed’e yaptığı açıklamada 1986 yılında henüz 14 yaşındayken Spacey’nin evine gittiğini ve ünlü aktörün kendisini yatağa yatırarak üzerine çıktığını iddia etmiş, olay yerinden kaçtığını ancak yaşananları kimseye anlatmadığını ifade etmişti.
Anthony Rapp
26 Temmuz 1959’da New Jersey’ de doğan, iki OSCAR ödüllü tiyatro-sinema oyuncusu ve yönetmen Spacey, Se7en, Pay It Forward, The Usual Suspects, L.A. Confidential ve Superman Returns gibi iz bırakan birçok Hollywood filminde rol aldı. Spacey’nin başrolünde olduğu Netflix dizisi “House of Cards” dünya çapından geniş bir izleyici kitlesine sahip.
Hollywood’da 26 kadın oyuncunun taciz iddiaları sonucunda ünlü film yapımcısı Harwey Weinstein hakkında İngiltere’de soruşturma başlatılmış, dünyanın dört bir yanından kadınların #MeToo etiketi ile yaşadıkları tacizleri anlattığı bir sosyal medya kampanyası başlatılmıştı.
Türkiye’nin önde gelen doğa güzelliklerinden Bafa Gölü’nün yakınında 213 ve 513 hektarlık iki alanda feldspat, kuvars ve kuvarsit ocağı açılması için hazırlık yapılması köylülerin ve çevrecilerin tepkisini çekti. Aydın Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nün düzenlediği halkın katılımı toplantısına gelen köylüler, projeye eleştirilerini burada da sürdürdü ve maden ocaklarına onay anlamı taşıyan ‘ÇED olumlu’ kararı verilmemesini istedi.
Köylülerin avukatlarından Cem Altıparmak, iki maden ocağı projesinin, Bafa Gölü ve Azap Gölü’nün hemen kıyısında yer aldığını anlatırken, “Bu bölgeler Büyük Menderes Havzası içinde yer alıyor. Ancak, Bafa Gölü 1994 yılında Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından ‘Tabiat parkı’ ilan edilmiş bir doğa alanı. Bafa Gölü ve göl kıyı kenar çizgisinden itibaren 250 metrelik kıyı bandı 1’inci derece doğal sit alanıdır. Bu gölde kış ortasında yapılan kuş sayımlarında 200 binin üzerinde kuşun konaklama yaptığı tespit edilmiştir. Bu kuşların içerisinde tepeli pelikan, flanimgo gibi türler de bulunmaktadır. Yine bir başka koruma altındaki tür olan akkuyruklu kartal, Bafa Gölü’nün kıyısında yükselen Beşparmak Dağları’nda üremekte ve besin zincirinin en önemli halkasını Bafa Gölü oluşturmaktadır.”
Zeytinlik alanlar da var
Maden ocaklarının çevresinde geniş zeytinlik alanları bulunduğunu vurgulayan Cem Altıparmak, şöyle devam etti:
“Yöre halkının en önemli geçim kaynağı; zeytindir. Ayrıca bu bölge için önemli bir başka geçim kaynağı da ekolojik ve arkeolojik turizmdir. Heraklia Antik Kenti Bafa gölünün kıyısındadır. Bafa Gölü ve çevresinde 8 bin yıl öncesine tarihlenen çok sayıda kaya resmileri, arkeolojik yerleşim yeri bulunmaktadır. Türkiye’nin en uzun mesafeli doğa yürüyüş parkuru olan Karia Rotası’nın en etkileyici etapları Bafa Gölü çevresinde yer almaktadır. Her yıl binlerce yerli ve yabancı turist sadece bu rotaları yürümek için Bafa Gölü’ne gelip kamp yapıyor. Projenin ömrü; 264 yıl olarak belirlenmiş. Yani 264 yıl boyunca yılda 2 milyon 500 bin ton maden, açık işletme ve patlatma yolu yöntemiyle çıkarılacak. Bu projelerin hayata geçmesi halinde, Bafa Gölü ve çevresinde yaşayan halkın tüm yaşam kaynağının yok olacağı açıktır. ÇED sürecinin sonlandırılmaması halinde bu projenin hayata geçmemesi için her türlü hukuki yola başvuracağız.”
Nobel Ödüllerinin resmi web sitesinde yayınlanan yazıyıKahraman Şahin‘in çevirisi ile paylaşıyoruz
***
Dünya üzerindeki yaşam, gezegenimizin kendi etrafındaki dönüşüne göre uyarlanmıştır. Uzun yıllar boyunca, insanlar da dahil olmak üzere tüm canlı organizmaların, günün düzenli ritmini tahmin etmelerine ve adapte olmalarına yardımcı olan bir içsel, biyolojik saate sahip olduğunu biliyoruz (Uyku saatimizin dünyanın belli bir konumuna-geceye gore ayarlı olması, en aktif olduğumuz zamanın günün belli saatlerine ayarlı olması gibi) . Ama bu saat gerçekte nasıl nasıl çalışıyor? Jeffrey C. Hall, Michael Rosbash ve Michael W. Young, biyolojik saatimizi inceleyip iç işleyişlerini aydınlatmayı başardılar. Onların keşifleri bitkilerin, hayvanların ve insanların biyolojik ritmini dünyanın dönüşüne senkronize olarak nasıl değiştirdiklerini açıklamış oldu.
Bu yıl Nobel Tıp ödülünü kazanan bilim insanları meyve sineklerini model organizma olarak kullanarak, normal günlük biyolojik ritmi kontrol eden bir geni izole ettiler. Bu genin, gece boyunca hücrede biriken bir proteini kodladığını ve gün içinde bozduğunu gösterdiler. Daha sonra, bu mekanizmanın ek protein bileşenlerini tespit ettiler; hücredeki kendi kendini sürdüren saati yöneten mekanizma açığa çıktı. Artık, biyolojik saatlerin, insanlar da dahil olmak üzere diğer çok hücreli organizmaların hücrelerinde aynı ilkelerle işlev gördüğünü biliyoruz.
Mükemmel bir dakikilikle, iç saatimiz fizyolojimizi günün önemli farklı safhalarına uyarlıyor. Bu iç saatimiz; davranış, hormon seviyeleri, uyku, vücut ısısı ve metabolizma gibi kritik fonksiyonları düzenler. Harici çevre ile bu iç biyolojik saat arasında geçici bir uyumsuzluk olduğunda, örneğin çeşitli zaman dilimleri boyunca seyahat edip ( uzak uçak seyahatleri gibi) “jet lag” yaşadığımızda refahımız etkilenir. Yaşam tarzımızla iç saatimiz tarafından belirlenen ritim arasındaki tekrarlayan yanlış ayarların, çeşitli hastalıklar için artmış risk ile ilişkili olduğu belirtileri de vardır.
İç saatimiz
Çoğu canlı organizma, çevredeki günlük değişimleri tahmin eder ve buna uyum sağlar. 18. yüzyılda gökbilimci Jean Jacques d’Ortous de Mairan, mimoza bitkileri üzerinde çalıştı ve yapraklarının gündüz güneşe doğru açıldığını ve akşam karanlığında kapandığını gözledi. Bitki sürekli karanlıkta kalırsa ne olacağını merak etti ve sonunda güneş ışığından bağımsız olarak yaprakların normal günlük salınımlarını sürdürmeye devam ettiğini keşfetti (Şekil 1). Bitkiler kendi biyolojik saatlerine sahip gibiydi.
Diğer araştırmacılar, yalnızca bitkiler değil, aynı zamanda hayvanların ve insanların da fizyolojisini günün dalgalanmaları için hazırlanmaya yardımcı olan biyolojik bir saati olduğunu keşfettiler. Bu düzenli adaptasyon, sirkadiyen ritim olarak adlandırılır (circadian) , bu “etrafında” anlamına gelen Latince sözcük “circa” ve “gün” anlamına gelen “dies” sözcüğünün birleşiminde kaynak alır. Ancak o zamanlarda bu iç biyolojik saatimizin nasıl işlediği hala büyük bir bilinmezdi.
Şekil 1. Dahili bir biyolojik saat. Mimoza bitkisinin yaprakları gün boyunca güneşin altına açılır, ancak gün batımında kapanır(üst bölüm). Jean Jacques d’Ortous de Mairan, bitkiyi sabit karanlık bir ortama (alt kısımda) yerleştirdi ve günlük ışıkta herhangi bir dalgalanma olmaksızın yaprakları normal günlük ritmini izlemeye devam ettiğini keşfetti.
Bir saat geninin tanımlanması
1970’lerde Seymour Benzer ve öğrencisi Ronald Konopka, meyve sineklerinde sirkadyen ritmi kontrol eden genlerin saptanmasının mümkün olup olmayacağını sorguladılar. Bilinmeyen bir genin içindeki mutasyonların sineklerin sirkadik saatini bozduğunu gösterdiler. Bu gene “period” ismini verdiler. Ancak bu gen, sirkadyen ritmi nasıl etkiliyordu?
Aynı zamanda meyve sinekleri üzerine çalışan bu yılki Nobel ödülü sahibi bilim insanları, saatin nasıl çalıştığını keşfetmeyi amaçladı. 1984’te Jeffrey Hall ve Michael Rosbash , Boston’daki Brandeis Üniversitesi’nde New York’ta Rockefeller Üniversitesi’ndeki Michael Young’la yakın işbirliği içerisinde çalışarak “period” genini izole etmeyi başardı. Jeffrey Hall ve Michael Rosbash daha sonra periyodun kodladığı protein olan PER‘in gece boyunca biriktiğini ve gün boyunca bozulduğunuda tespit etmeyi başardı. Böylece PER protein seviyeleri 24 saatlik bir döngü boyunca sirkadiyen ritm ile aynı anda salındığı ortaya çıktı.
Kendi kendini ayarlayan saat mekanizması
Bir sonraki önemli hedef, böyle sirkadiyen salınımların nasıl üretilebildiğini ve devam ettirilebildiğini anlamaya çalışmak oldu.Jeffrey Hall ve Michael Rosbash PER proteininin “period” geninin aktivitesini bloke ettiğini varsayarak, inhibe edici bir geribildirim döngüsüyle PER proteininin kendi kendine sentezini ve dolayısıyla kendi düzeyini sürekli, siklik bir ritimde düzenleyebileceğini düşündüler. (Şekil 2A).
Şekil 2A, “period” geninin geri bildirim düzenlemesinin basit bir örneği: Şekilde, 24 saatlik bir salınım sırasında olayların sırasını göstermektedir.Period geni aktif olduğunda mRNA yapılır. mRNA, hücrenin sitoplazmasına taşınır ve PER proteininin üretimini sağlar. PER proteini, period geninin aktivitesinin bloke edildiği hücrenin çekirdeğinde birikir ve sirkadiyen ritimin altında yatan inhibe edici geri bildirim mekanizmasına neden olur
Model harikaydı, ancak bulmacada birkaç parça eksikti. Period geninin aktivitesini bloke etmek için, sitoplazmada üretilen PER proteini, gece boyunca genetik materyalin bulunduğu hücre çekirdeğine erişmek zorunda kalacaktır. Jeffrey Hall ve Michael Rosbash PER proteininin çekirdekte gece boyunca biriktiklerini göstermişlerdi, fakat oraya nasıl geliyordu? 1994 yılında Michael Young, normal bir sirkadyen ritim için gerekli TIM proteinini kodlayan “zamansız” isimli ikinci bir saat geni keşfetti. Bu çalışmada, TIM proteini PER proteinine bağlandığında, iki protein hücre çekirdeğine girmeyi başarıyor ve burada inhibisyon geri besleme döngüsünü kapatmak için period gen aktivitesini engelliyordu. (Şekil 2b).
Şekil 2B. Sirkadik saatin moleküler bileşenlerinin basitleştirilmiş bir illüstrasyonu.
Böyle bir düzenleyici geribildirim mekanizması, hücresel protein seviyelerinin bu salınımının nasıl ortaya çıktığını açıkladı, ancak yinede sorular vardı. Salınımların frekansını kontrol eden şey nedir? Michael Young, iki kere, PER proteininin birikimini geciktiren DBT proteinini kodlayan başka bir geni tespit etti. Bu, bir salınımın 24 saatlik bir çevrim ile daha yakından eşleşmesi için nasıl ayarlandığına dair fikir sağlamıştır.
Ödül alan bilim insanlarının ezber bozan keşifleri, biyolojik saat için temel mekanik ilkeleri belirledi. Takip eden yıllarda, saat mekanizmasının diğer moleküler bileşenleri açıklığa kavuşturuldu ve işlevini açıkladı. Örneğin, bu üç bilim insanı, period geninin etkinleştirilmesi için gerekli olan ek proteinleri tanımladığı gibi ışığın saati hangi saatte senkronize edebileceğini de belirledi.
İnsan fizyolojisinde zaman ayarı
Biyolojik saat, kompleks fizyolojimizin birçok yönüyle ilgilidir. Artık insanlar dahil olmak üzere tüm çok hücreli organizmaların sirkadiyen ritimleri kontrol etmek için benzer bir mekanizma kullandığını biliyoruz. Genlerimizin büyük bir kısmı biyolojik saat ile düzenlenir ve dolayısıyla dikkatle ayarlanmış sirkadiyen ritim, fizyolojimizi günün farklı evrelerine uyarlar (Şekil 3). Bu üç bilim insanının ufuk açıcı keşiflerinden bu yana, sirkadiyen biyoloji geniş ve oldukça dinamik bir araştırma alanına dönüştü.
Şekil 3. Sirkadiyen saat, fizyolojimizi günün farklı evrelerini tahmin ederek uygun hale getirir. Biyolojik saatimiz uyku düzenini, beslenme davranışını, hormon salınımını, kan basıncını ve vücut sıcaklığını düzenlemeye yardımcı olur.
Yayınlar:
Zehring, W.A., Wheeler, D.A., Reddy, P., Konopka, R.J., Kyriacou, C.P., Rosbash, M., and Hall, J.C. (1984). P-element transformation with period locus DNA restores rhythmicity to mutant, arrhythmic Drosophila melanogaster. Cell 39, 369–376.
Bargiello, T.A., Jackson, F.R., and Young, M.W. (1984). Restoration of circadian behavioural rhythms by gene transfer in Drosophila. Nature 312, 752–754.
Siwicki, K.K., Eastman, C., Petersen, G., Rosbash, M., and Hall, J.C. (1988). Antibodies to the period gene product of Drosophila reveal diverse tissue distribution and rhythmic changes in the visual system. Neuron 1, 141–150.
Hardin, P.E., Hall, J.C., and Rosbash, M. (1990). Feedback of the Drosophila period gene product on circadian cycling of its messenger RNA levels. Nature 343, 536–540.
Liu, X., Zwiebel, L.J., Hinton, D., Benzer, S., Hall, J.C., and Rosbash, M. (1992). The period gene encodes a predominantly nuclear protein in adult Drosophila. J Neurosci 12, 2735–2744.
Vosshall, L.B., Price, J.L., Sehgal, A., Saez, L., and Young, M.W. (1994). Block in nuclear localization of period protein by a second clock mutation, timeless. Science 263, 1606–1609.
Price, J.L., Blau, J., Rothenfluh, A., Abodeely, M., Kloss, B., and Young, M.W. (1998). double-time is a novel Drosophila clock gene that regulates PERIOD protein accumulation. Cell 94, 83–95.
Jeffrey C. Hall 1945’te New York, ABD’de dünyaya geldi. Doktorasını 1971’de Seattle’da ki Washington Üniversitesi’nde tamamladı ve 1971-1973 yılları arasında Pasadena’daki California Institute of Technology’de doktora sonrası çalışmaya başladı. 1974’te Waltham’daki Brandeis Üniversitesi’ne katıldı. 2002’de Maine Üniversitesi ‘ne geçti.
Michael Rosbash, 1944’te Kansas City, ABD’de dünyaya geldi. Doktora derecesini Cambridge’de Massachusetts Teknoloji Enstitüsünde 1970 yılında aldı. Takip eden üç yıl boyunca, İskoçya’daki Edinburgh Üniversitesi’nde doktora sonrası çalışmaya başladı. 1974 yılından bu yana, Waltham, ABD’deki Brandeis Üniversitesi’nde çalışmaktadır.
Michael W. Young, 1949’da Miami, ABD’de dünyaya geldi. Doktorasını 1975 yılında Austin Üniversitesi’nde Texas Üniversitesi’nde tamamladı. 1975-1977 yılları arasında Palo Alto’da Stanford Üniversitesi’nde doktora sonrası çalışmaya başladı. 1978’den itibaren New York’taki Rockefeller Üniversitesi’ndeki fakülte üzerinde çalışmaktadır.
Yapmakta olduğum iş, çocukluk hayalim değildi, gençliğimde de bu mesleği icra edeceğimi hesaplamadım, tamamen son anda verilen kararların sonuçları, hayatımın tümünü dönem dönem zehir haline getiren ama kimi neşeli bu meslekle beni yazık ki buluşturdu. Kimi ayarsız neşemin kaynağı bu mesleğin bende yarattığı yorgunluğun nedeni, insan denen malzemenin iki yüzlü, korkak ve yalana olan tedavisi imkansız bağımlılığının karşıma çıkardığı günlük durumlar çoğunlukla.
Baştan sona kadar şekil, kavram cambazlığı ve aslında ‘olmadığın ‘ üzerine kurulu adli sistemi böyle yapan, sanıldığının aksine devlet sistemi değil vatandaş olarak kendini tanımlamaktan haz duyan insanlar topluluğu. İnsanın adaleti aradığı teorisinin koskoca bir yalan olduğu ve adaletin herkese gerektiği sözünün de en büyük sahtekarlığımız olduğunu hemen şurada araya sokayım da kaybolup gitmesin sözlerimin arasından Devlet karşısındaki mağduriyetin kişileri ‘en bir masum’ duruma getirdiği yalanı, kişilerin birbirlerini mağdur etmekte gösterdikleri yetenek ve ölçüsüzlükle karşılaştırılınca, ikisi arasında durulacak yerin neresi olduğu ve hangi arada kendimi bir kadeh rakı içerek ancak toparlayabileceğim sorusu ile yaşatıyor beni. Devlet ile insan arasında aslında hiç fark yok. Belki birisi zarar vermedeki etki alanı açısından diğerinden daha güçlüdür. Ben bunları görerek yaşayan ve bu ‘yalan oyunu’ oynayarak çocuğuna ve kendisine hayat örmeye çalışan biriyim sadece. Bilmediğinizi bildiği zannedilen ve hepinizi ve kendini bu yalana inandırarak ,saman üzerine bina edilmiş bir sistemin küçük zavallı civatalarından biri. Bu çok eğlenceli;
Herkesin bilmediği şeyi bildiğini sanan bizler, herkesin her şeyi bildiğini sandığı bu kültürde aslında kimsenin de hiçbir şeyi tam olarak bilemediği, bilemediği şeyleri yüksek hamaset cümleleri ile metinlere çevirerek iş yapıyoruz. Okuyanın da anlamadığı yazanın zaten emin olmadığı o güzel metinlerimizin sonuçları ise sosyal medyanın gazı ile dünyanın en mühim meselesinin bir önündeki meselemiz halini alıyor. Dönem bizim işi yapanların baş rolü oynayan en çirkin kızı filmin sonunda prensese dönüştürdüğü bir senaryodan ibaret.
Sefaletimizin ve rezaletimizin allanıp pullanarak bir birimizi ve en çok kendimizi kandırma üzerine olduğu bu işte, aslında kimsenin aslında ‘hiç de düşündüğü şey’ olmadığını fark edeceği güne kadar, biz bu işten para kazanacağız, biz bu işten namlanacağız biz bu işten, bizzat kendimizin yaratacağı mağdurların kahramanı olacağız. Kürsülerde oturanımızdan aşağıda ayakta durup bağırarak konuşanımıza kadar ,tümümüz ve sıralarda oturan tümünüz koca bir yalanın kendinden de büyük parçaları olarak yaşamaya devam edeceğiz. Kimsenin o kürsülere ve fotoğraflara tekme vurmadığı sonsuza kadar da benim gibi kendini sadece dünyaya bir tür izleyici olarak gelmiş gibi hissedenler de kah eğlenerek ve kah da kendini kapalı loş odalara hapsederek yaşayıp gidecekler.
Koridorlar cübbeli fotoğraflarımızla dolu, gülümseyin çekiyoruz bu ara.
20 – Memlekette şu masal işi nasıl buralara geldi anlatayım
Kuşlar, Orman ve Ben’in kaldığımız yeri şurada dursun, Mardin Masalcılar Buluşması’nı yazdığım geçen yazıda bu memlekette şu masal işi nasıl buralara geldi anlatacağım demiştim. Arada bir boşluk olmuş olacak ama bu konuya gelmişken laf, bitirelim, ucu açık kalmasın.
Bana bu soruyu soranlara anlattığım gibi anlatacağım. Burası malum kendi tanıklığımın köşesi olduğundan kendi tanık olduğum kısmını yazacağım, o nedenle eksikler için kimse alınmasın, gücenmesin, affetsin.
Efendim, ben de pek çoğumuz gibi ailemin (koskoca bir sülaledir) çeşitli kökenlerinden gelmiş az sayıda masalını tekrar tekrar dinleyerek büyüdüm. Annemin babaannesi Gürcüdür, onun hala peşini kovaladığım Zozo Kokobası, Dedemin kurnaz keçisi, Anneannemin Semerkant’ta bir gecesi, teyzemin mitolojiden alıntıları.
Bunun yanında biz ailecek anlatmayı pek severiz, bundandır ki ailede senaristten, yönetmenden, film yapımcısından geçilmez. Sabahlara kadar kurulu sofralarda anlatılan aile hikayeleri de yanında bonus.
Her insan yaşamı, insanın her bir günü anlatılacak hikayelerle doludur vesselam.
Biz çocukken kuzenler kuzinler filmleri ezberler, sonra da bitmeden usanmadan sahne sahne anlatırdık birbirimize. Oyunumuzdu.
Tabii o zamanlar masalların böylesine önemli olduğunu bilmiyorduk. Zaman geçti ben büyüdüm, orada burada arkadaşlarıma sürekli bir şeyler anlattım. Sonra kuşçulara, ardından doğa korumacılara, sonra ekolojik yaşamcılara, permakültürcülere, bütüncül yönetimcilere, iş insanlarına, köy insanlarına, kent insanlarına, bilim insanlarına, sanat insanlarına, müze müdürlerine, sokaktaki insanlara, Kazdağı’nın eteklerinde kamp yapmış olan insanlara anlattım bazı şeyler. Çoğunluğu sıradan hikayelerdi.
Anlatıcılık mühim hadisedir, yazı gibi sabit olmadığından ve karşıdaki insanın beyninde nerelere bağlandığını bilmediğinizden olabildiğince sade olması gerekir, ne ki sözcükler kışkırtıcı olabilir.
Özcan (Yüksek), Çamtepe’de masal anlatıyor
Ne diyorduk? Masalların böylesine önemli olduğunu ilk duyduğum kişi Özcan Yüksek ve Mustafa Cemal‘dir. Yıl 2007 civarı. Özcan, Atlas Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni. Bir anda Binbir Gece Masallarına kafayı takıp uçan halısıyla bu masalların coğrafyasında dolanmaya, bize de oralardan masallar getirmeye başladı. Hindistan’dan İran’a; Suriye’den Afrika’ya kadar pek çok yere gitti. Özcan halihazırda mükemmel bir hikaye anlatıcısıdır zaten ama bu sefer anlattığı hikayeler eski, çok eski, bilemeyeceğimiz kadar eski bir zamandan geliyordu. Özcan’dan öğrendiğim şey masal denen hikayenin kimsenin malı olamayacağı, topluma ait olduğu idi. Özcan o seyahatlerinden sonra 3 tane kitap yazdı masallar üzerine (sonradan eklenen bir taneyi bu üçleme içinde saymadım)*, o kitapları da tıpkı Şehrazat’ın Şah Şehriyar’a hikaye anlatmayı bıraktığı şafağın söktüğü o saatlerde yazdığını söylemişti. Sırf bu bile bir hikaye.
2008 sonbaharında Özcan’ın anlatılarına kıymet veren kişilerin önayak olduğu bir Uluslararası Binbir Gece Sempozyumu yapıldı Ankara’da. Bir alışveriş merkezinde (ki bu önemli bir ayrıntı, buyrun dipnotlara)** Binbir Gece Masallarının konuşulduğu bir sempozyum, paralelinde bir sergi, akabinde bir konser. Rimsky Korsakov’un ünlü Şehrazat süitini Bilkent Senfoni Orkestrası bu sempozyumun şerefine sergiledi. Elimde üzerinde dumanı tüten Hakikatçi kitabımla, sempozyuma katılmaya gittim ben de.
Şahmaran uyanıyor…
Aynı zamanlarda ben de Şahmaran masalına takmıştım kafayı. Bir gün içinde Şahmaran imgesiyle beş kere arka arkaya karşılaşınca (üstelik o güne bağlanan gecede rüyamda da kocaman bir yılanın beni ezdiğini görmüştüm) hikayenin derinine iniverdim. Tıpkı masaldaki Camisab’ın Şahmaran’ın bal kuyusuna inmesi gibi.
Nereye gitsem, hangi sohbete otursam Şahmaran’ı ve o hikayeye takılışımı anlatıyorum. Şahmaran masalı içinde de o sırada ilgimi çeken pek çok konu var; “korku ve derin psikoloji”, “kaos ve kendine benzerlik”, “şifa”, “sembolizm” vesaire vesaire.
Anlatırken gördüm ki benden bağımsız bir Şahmaran yükselmesi var kitlede. Moda bile Şahmaran imgesini sıkça kullanır oluyor. Bir gün zeytin toplarken Victor’a anlattım masalı baştan sona. Sonra dedim ki bir sürü insan varmış meğerse bu masalla bu kadar yakından ilgilenen. Victor da “eh Şahmaran’ın yerin altından çıkma vakti gelmiş artık desene” demişti.
Dedik ki bir film çekelim. Kültür Bakanlığına bir proje verdik, Şahmaran hikayesi konusunda bir belgesel çekmek üzere. Ufak bütçeli bu proje için güzel bir ekip kuruldu. Bakın şu işe ki bir akşam uzun süredir görmediğim bir arkadaşımla (Berna Koroğlu) bir kafede karşılaştım. Bir de ne duyayım; meğer o da bir Şahmaran belgeseli çekecekmiş. Üstelik o kafeye bizim filmin yönetmenliği için Kenan Özer’le konuşmaya gelmiştim. Hayat tesadüflerle doludur derler ama bu kadarı da fazla değil mi?
Dedik ki ekipleri, bütçeleri birleştirelim. İki film*** olsun. Nitekim öyle de oldu. Bunların yılı 2010 sonbaharı-2011 baharı. O belgeselin çekimine ben katılamadım. Zira Victor tam çekimlere gideceğimiz sırada terk-i diyar eyledi. Her zor durumdaki sağlamlığıyla meşhur sevgili ablam Yeşin (Aydemir), ekibin başında çekimlere yalnız gitti. O çekimler sırasında Mardin’de tanıştıkları Tacettin Toparlı (Şahmarancı Ebuburak), şimdilerde bir hikaye anlatıcısı oldu.
Tohum’un Masalı, Masalın Tohumu
2011 yılı bir yas yılıydı biz Buğdaygiller için. Bir yandan ağır yükümlülükleri hakkıyla yerine getirmeye çalışıyor öte yandan hüznün içinde boğuluyorduk. Bu dönem benim için bir şifalanma dönemi oldu ayrıca. Victor’u anarken hikayeler anlattığım bir süreç.
Adım adımcılara tohum anlatıyorum
O sıralar her yerde tohumları anlatıyorduk. Tohum hikayelerini powerpoint sunumuyla değil, masal gibi anlattım. Köydeki teyzelerden derlediğim sohbetleri, Victor’un çocukluğunun geçtiği değirmeni, değirmenci Bayram Ustayı, Buğday Derneği’nin isminin neden Buğday olduğunu. Tohum Anlatıcıları Topluluğu diye bir kısa ömürlü bir grup kuruldu.
TOHANTO
Tugay Başar, Sumru Ağıryürüyen, Elif Poshor, Burcu Tekin ve ben. Adımızda TOHANTO (bilin bakalım neyin kısaltılmışı ;o)) oldu.
Bu grup değişik insanların katılımıyla 4 performans yaptı. Ayrıntısı dipnotlarda****
Masal ve Yaşam
Biraz geriye gidip masal konusunu masal başlığından çıkarıp “yaşam” başlığı ile nasıl bağladığımızı anlatalım. Yıl 2010, aylardan Temmuz. Çamtepe inşaatı birinci etabı bitmiş, cillop gibi bir bina. Yaşam Okulu’nu ilk defa yapıyoruz. Temel bağlamımız “örüntü bilimi ve sanatı”. Zira yaşam örüntüler halinde işliyor bilgimize ve hissiyatımıza göre. Permakültür olsun, ekolojik yaşam olsun, onarıcı tarım olsun; bu temel üzre işler. Yaşamın örüntülerini gör, onlara uy. İnsanca yaşamanın sırrı işte burada.
Yaşam Okulu programını da ayıptır söylemesi, bendeniz yapıyorum. Örüntü konusunu bildiğini düşündüğüm farklı disiplinlerden bir grup tanıdık arkadaşı (onların çoğu birbirlerini o sırada tanımıyorlardı) Çamtepe’de biraraya getirdim. Doğadaki örüntülerden, insan bedenindeki örüntülere; kaos ve kuantumdaki örüntülerden, beynimizin örüntüyü nasıl algıladığına; arkeolojik buluntulardaki sembollerin anlattıklarından masallardaki şifrelere, metaforlara kadar alakasız pek çok konuyu örüntü ilmi ile birleştirdik o programda.
Sonunda atomu parçalamış gibi bir hissiyat vardı herkeste. İşte masal konusunun bir nevi akademik çerçevede ele alınışı benim için ilk defa böyle oldu. Ve Yaşam Okulu’nun 10 yıllık bütün programlarının içinde masallar hep oldu. Çamtepe’nin bahçesindeki ateş çemberinde bugüne kadar kaç hikaye anlatıldı, sayısını ben de bilmiyorum.
Çamtepe’nin masasında masallar
Onun ardından 2011 yılında yine Çamtepe’de bir Masal Anlatıcılığı Atölyesi yaptık. Bir arkadaşımın apartman komşusu şimdi masal camiasında çok iyi bilinen Judith Malika Liberman’ın eğitimli bir masal anlatıcısı olduğunu duyunca Judith’e bir hafta sonu programı teklif ettim. O da severek kabul etti. Sağ olsun, bize o programda bir hikayenin anlatılma tekniklerini öğretti ve katılan herkes çok memnun oldu.
Bir sonraki sene yani 2012 yılında bu kez Yaşam Okulu modelinde bir Masal Okulu yaptık. Orada masalların çözümlenmesi, hikaye anlatıcılığı teknikleri, Anadolu’nun masal çeşitliliği, masal anlatımının yok olmasıyla gelişen sosyolojik süreçler ya da masallar neden yok oluyor gibi konuları gündeme getirdik.
Konu gittikçe derinleşiyordu benim açımdan. Sözcükler, anlamlar, anlatı, anlatıya değer görülen, anlatma tekniği, anlatının müşterekleşmesi, resmi tarihe alternatif tarih kuramları, kahramanın yolculuğu ve benzeri konular gittikçe ayrıntılanıyor, birbirine bağlanıyor, bir örüntüye kavuşuyordu.
Aynı anda Çanakkale’de…
Şimdi bu masal konusuna taktık ya, gönlümüzden akıyor dur durak bilmeden. Bir gün yine Çanakkale’de Mustafa Alper Ülgen, nam-ı diğer Balıkçı ile gıda konusunda hassas bünyeleri bir araya getirelim dedik. Bir sürü insan var sağlıklı, doğru üretilmiş, etik gıdaya ilgili olan. Arkadaşları aradık, toplanalım da kırsalda yaşayan kardeşlerinizle bir bağ kuralım dedik. Hani o sıralar da gıda topluluğu kurma modası başlıyor yavaştan. Yıl 2012 sonbaharı-kışı civarı. Her pazartesi köylerimizden kalkıyoruz Çanakkale’ye gidiyoruz, Mustafa Bayramiç’ten, ben Küçükkuyu’dan. Akşam saat altıda sağlıkçıların lokalinde Çanakkalelilerle buluşuyoruz. Gıda üzerine sohbet muhabbet, Mustafa’nın getirdiği ürünlerin paylaşımı, ardından da bir gıda topluluğu nasıl kurarız diye hayaller kuruyoruz. Kalabalık da gittikçe artıyor, salonda yer kalmıyor. Sonunda ÇAYEK isimli bir gıda topluluğu kuruldu ama bunun hikayesi başka bir yazının konusu.
ÇAYEK grubunun Çanakkale’deki emek vereni Elif (Balçık)’le de başka bir arkadaşlık muhabbetimiz var. Ben de bu masal konusunu onunla konuşuyorum heyecanlı heyecanlı. Bir masal festivali yapsak Çanakkale’de, masal anlatsa herkes birbirine, yok yok çocuklara değil, büyüklere…
Derken derken, bir gün Elif, ben ve Muti (Muteber Yüğnük) arabada giderken dedi ki; “bak Muti’ye de anlatalım masal konusunu, o bilir nasıl yapılacağını”.
Ve bildi de gerçekten….
DEVAM EDECEK…
*Özcan Yüksek’in kitaplarının adı sırasıyla: Hakikatçi (2008), Cinistan(2010), Kayıp Deniz (2012), Şehrazat’ın Sırları – Masal Sözlük (2017)
**Binbir Gece Masalları geçmişte de en çok ticaret merkezlerinde anlatılıyor, büyük ticaret hatlarını takiben dünyanın çeşitli coğrafyalarına yayılıyordu. Bu bağlamda katılımcı masal uzmanlarından biri bu noktaya dikkat çekmiş ve modern zamanın ticaret merkezlerinden olan bir AVM’de böyle bir sempozyumun yapılmasını çok manidar bulduğunu söylemişti.
Türkiye, fındık üreticilerinin sorunları, hasat dönemi, açıklanan fındık fiyatları, fındık üreticilerinin basın açıklamaları ve 3 gün süren adalet yürüyüşleri ile beraber, hareketli ve sıcak bir yaz geçirdi[1]. Bu sıcaklar özellikle hasatta olan fındık emekçilerini vurdu; son dönemde ortaya çıkan külleme hastalığı yanına, cep doldurmayan fındık fiyatlarını da ekledi.
Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (Çiftçi-SEN) bir üyesi olan Fındık Üreticileri Sendikası, her sene olduğu gibi bu sene de “fındık raporu” hazırladı. Bu raporda, 2017 yılı için fındık üretiminin mevcut durumu ele alınıyor, bu sene fındık fiyatlarının 15TL olması gerektiği ifade ediliyordu[2].
Bu açıklamadan yaklaşık 2 hafta sonra, Tarım Bakanlığı, fındık için referans fiyatı açıkladı. Bu açıklamaya göre Fındık[3] fiyatları, fındık üreticileri için “psikolojik eşik” olan 10TL olarak belirlendi ve fındıkta bu fiyatın altına düşülmeyeceği ifade edildi. Ancak, piyasayı düzenleme ve belirleme gücü bulunmayan Tarım Bakanlığı, sonuç olarak fındık üreticilerinin bir miktar fındığını 10TL ve civarı fiyattan alabilme yeteneği göstermiş olsa da, bir çok yerde fındık fiyatlarının 7.5 TL – 9.5 TL bandında seyrettiğini gözlemledik.
Yakın dönemde dolanan bir çok haber, Tarım bakanlığının fındık üzerinde kayda değer bir politika geliştirmediği yönünde. Bunlardan en kayda değerlerinden bir tanesi, devletin “aracılık” yaparak çiftçilerin tarlalarını şirketlere kiralayabileceği. Bir diğer husus, zaten küresel şirketlerin egemenliği altında olan fındık piyasasının, yine bu şirketlerin manipülasyon ve baskılarına maruz kalması. En büyük tehdit, Türkiye’nin üretim ve ihracatta birinci olduğunu da göz önünde tutarsak, küresel şirketlerin başka pazarlara yöneleceğine dair sinyaller vererek Türkiye’deki üreticileri tehdit etmesidir.[4]
FİSKOBİRLİK’te yaşanan “büyük dönüşüm”, üreticilerin elini kolunu bağladı. Eskiden, bir çok nedene de bağlı olarak, piyasa düzenleyicisi, üreticilerin garantörü, aynı zamanda ürünleri işleyen ve pazarlayan FİSKOBİRLİK, bugün bir tür mağazalar zincirinden fazlası değil. Dolayısıyla kamu, fındık sektöründe üretici-işleyici-düzenleyici rolünden çıktı. Devlet, artık bir “aracı” olarak faaliyet göstermekte, dolayısıyla güçsüz olduğundan da kaynaklı, pek başarılı olamamaktadır. Şirketler ise, yaptıkları basınç ve manipülasyonlar, piyasadaki iyi çalışmaları ve piyasayı düzenlemeleri ile fındıkta adaletsizliğin kaynağı konumundadır.[5]
İşte bu koşullar, adaletsiz fındık üretimini ortaya çıkarmaktadır. Fındık, adaletsiz bir üründür. Küçük üretici piyasa basıncı altında, mevsimlik tarım işçileri ise güvencesiz ve insanlık dışı çalışma koşulları, etnik ayrımcılık ve çeşitli sömürü mekanizmalarıyla ezilmektedir.
Böylesi koşullar, bize iki temel şeyi gösteriyor: birincisi, tüketiciler olarak “iyi” fındık yemek istiyorsak, bu fındığı üreten üreticileri bulmak, çoğaltmak, desteklemek zorundayız. Türkiye’de ilaç kullanmadan, ekolojik yöntemlerle üretilmiş fındık bulunmaktadır, ve böyle üretim yapan üretici sayısının artması, bu üretimin desteklenmesine bağlıdır. Dolayısıyla, meşhur atasözüleşmiş sözde olduğu gibi, “her şeyi devletten beklemeyeceğiz”. Kendimiz yapacağız.
İkincisi, doğru tarım politikalarını üretecek bir kamucu siyaset talep edeceğiz. Fındıkta ve diğer ürünlerde, kamu faydası gözeten, kamuyu merkeze alan, kamucu örgütlenmeleri ve bu örgütlenme çabalarını desteklemek, yenilerini inşa etmek durumundayız. Bu, Türkiye’nin kısa ve orta vadede düştüğü durumdan çıkmasının ve kazanmasının tek çıkar yolu.
Peki, gerçekten nasıl oldu da Türkiye’nin en “adaletli” fındığı, Doğu Karadeniz bölgesinden kalktı, İstanbul’a geldi?
Öncelikle, “adaletli fındık” ne demek? Burada, yazın fındık üreticilerinin yaptığı yürüyüş’e atıfta bulunarak, onurlu bir yaşam koşullarını sağlayan bir fiyatla değerlenmiş fındıktan bahsediyoruz. Bu fiyatı Fındık-SEN’in yaptığı açıklamaya istinaden düşünecek olursak, bugün 15TL’ye alınmış bir fındık “adaletli” fındık olarak değerlendirilebilir. Tabi burada önemli olan temel şeylerden biri, bu fiyatın “küçük aile çiftçiliği” fiyatı olmasıdır. Biz, bir ailenin, kendi emekleri sonrası almaları gereken fiyattan bahsediyoruz.
Geçtiğimiz günlerde Fındık-SEN’in facebook üzerinden yaptığı açıklamada, Fındık-SEN üyesi bir çiftçi ailenin fındığını 15TL fiyatı ile Kadıköy Kooperatifi ve Koşuyolu Kooperatifi Girişimi’ne sattığı haberi yayınlandı.[6] Bugün, Kadıköy Kooperatifi’nin Caferağa mahallesindeki küçük dükkanına gittiğinizde, bu “adil” fındıktan satın alabilir, yahut Koşuyolu Kooperatifi’nin paket çalışmasına katılarak başka ürünlerle beraber fındık da alabilirsiniz[7].
O zaman soruyu tekrar soralım. Nasıl oldu da, İstanbul’un küçücük bir dükkana sahip bir kooperatifinde ve henüz çalışmaları yeni yeni biçimlenen bir kooperatif girişiminde Türkiye’nin en adalet sahibi fındıkları bulunmaktadır? Belki de, mümkündür, ne dersiniz?
CANAN ve çalışmalarıyla ilk kez ARTER sayesinde tanıştım. Beyoğlu’nun kaotik ortamında, İstiklal Caddesi’nin geçmiş güzel günlerini hatırlamaya çalışırken, yazdan kalma bir Ekim gününde, galeriden içeriye baktığımda bir masaldan fırlamışçasına beni selamlayan figürler bambaşka bir nefes oldu. Sergi bir buçuk ayı geride bırakmıştı. CANAN’ın heyecanı ve güzel enerjisi benimle buluşmuştu. Geçen zamanda neler hissettiğini, deneyimlediğini sordum.
“Serginin başlangıcından açılana kadar fikirlerim sürekli gelişti. Hem zihinsel hem de duygusal bir egzersiz oldu, ruhsal ve bedensel bir gelişim içerisindeydim.Daha dar bir çevrede bu duyguları ve düşünceleri paylaşıyordum. Ya da çoğunluğunu kendi içimde hallediyordum. Sergiyi açtıktan sonra çok geniş bir kitleyle karşılaştım ve insanlar aynı şekilde bana geri dönüşte bulunmaya başladılar. Bazen iletişimsiz, bazen Instagram’a fotoğraflar koyarak, bazen dışarıda sergide gözlemlediğim şekilde, bazen benimle doğrudan ilişki kurarak, bazen de tur yaparken. Sergi açılarak ya da işleri koyarak bitmiyor. Ürettiğim işlere gittikçe farklı açılardan bakmaya çalışıyorum. Üzerine bir taş daha konuluyor. Aynı bir bulmacanın parçaları gibi. İşte ben birçoğunu koydum diyeyim, ama kalan parçaları da başkaları koyuyor. Ve orada gittikçe çok büyük bir resim oluşmaya başladı. Bu çok kıymetli. En gencinden en yaşlısına kadar insanlar ziyaret edip izliyorlar, bir şeyler anlıyorlar. Farklı kültürlerden, farklı bakış açılarından, toplumda bir araya getiremediğimiz insanları bu sergide olup bir şekilde duygusal ya da zihinsel geri dönüşüm yapıyor olması bir nevi dünya barışını sağlamak gibi. Keşke öyle bir şey mümkün olsa ama bunu küçük şeyler de bile olsa görebiliyor olmak beni çok mutlu ediyor.
“Korkularımızla, endişelerimizle, kaygılarımızla arada bir cehennemi yaratıyoruz”
Sergi Cennet, Araf ve Cehennem katmanlarından oluşuyor. Cenneti doğum, arafı yaşam ve cehennemi de ölüm/yeniden doğuş olarak yorumlamıştım. Ama serginin belkemiğini oluşturan bu üç kavramı kurgularken CANAN’ın ne düşündüğünü daha çok merak ediyordum.
“Herkes o üçlü durumu farklı şekilde yorumlayabiliyor. Bence bu ucu açık bir alan. Yani siz doğum-yaşam-ölüm olarak tanımlayabilirsiniz. Başkaları ulaşılamayan bir alan gibi tanımlayabilir. Mesela serginin açılmasından itibaren ben onu iyileştirilmiş dünya-korkularımız/arada kalma-iyileşme üzerinden yorumluyordum. Sonra izleyicilerle konuşa konuşa aslında günlük yaşantımızın bir parçası olduğunu fark ettim. Yani korkularımızla, endişelerimizle, kaygılarımızla arada bir cehennemi yaratıyoruz. Sonra arafta bir iyileşme süreci, onu sindirme, fark etme dönemi yaşanıyor. Sonra mutluluklar dönemi geliyor. Ve üçü arasında sürekli bir devr-i daim yaşıyoruz. En çok “Çeşme” adlı çalışmamda kızımı emzirirken fark etmiştim. Kızım bambaşka bir odada olduğu, ağladığı anda çeşme gibi göğsümden sütler akmaya başlıyordu. Yani sadece bir emme, fiziksel bir pompalama, suni olarak kullanılan pompalar gibi bir şey değil. Çocuğun sadece emme baskılaması ile çalışan bir şey değil. Duygusal olarak ya da zihinsel olarak da bir bağlantı kurduğumuz için o çocukla anne arasında bir bağ oluşuyor ve bedenin oradan hormon salgılamaya başlıyor. Ya da aşık olduğumuzda tensel temas olmasa bile birbirimizin gözüne baktığımızda bir anda kalbimiz çarpmaya başlıyor. Karşılıklı bir iletişimimiz, bir enerjimiz var. Bir şekilde karşılıklı olarak hissettiriyoruz. O bedenimize de yansıyor.”
“Toplumsal normlara göre davranmaya başladığımızda, ne arzularımızın peşinden gidebiliyoruz ne de içgüdülerimizi dinleyebiliyoruz”
İsviçreli psikiyatr Carl Gustav Jung’un bireyler ve içlerinde gizlenen gölgeleri hakkında söylemiş olduğu “Herkes bir gölgeye sahiptir, bu gölge bireyin bilinçli yaşamında ne kadar az içeriliyorsa o kadar kara ve yoğun olur.” sözü sergiyi gezerken insanın aklını kurcalıyor. İnsan psikolojisi konusunda uzman olmadığını, Kaf Dağı’nın Ardında’nın da bir sanat sergisi olduğunu söyleyen CANAN, kendisinin Jung’a yönelmesini de biraz tesadüf biraz da algıda seçicilik olarak yorumluyor.
“Özellikle gideyim Jung okuyayım gibi bir şey olmadı. Okuduğumda da beni en çok gölge arketipi çekti. Çünkü hem form olarak ışık ve gölge üzerinde düşünüyordum, üretiyordum; hem de zihinsel olarak bizim karanlık yanımız, bastırdığımız yanımız ve en vahşi yanımız üzerine düşünüyordum. Bunun bir ismi, tanımı olduğunu, bunun hakkında birilerinin yazdığını fark edince üzerine okumalar yaptım. Ama okumalar yaparken kitaptan yola çıkmadım. Biraz tesadüfi, biraz da algıda seçicilik oldu. Ama gölgeye geçtikten sonra bu sefer ego ile uğraşmaya başladım. Çünkü gölgenin içinde uğraşınca, gölge de egoyla uğraşmaya başlıyor. Bu sefer başka yerden kendinizi sorgulamaya başlıyorsunuz. Bilinçaltına derinlikli olarak inmeye başladığınızda bu sefer de bilincinizi sorgulamaya başlıyorsunuz. İlginç bir şey. Serginin bütününde bilinç ve bilinçaltı arasında nasıl bir denge oluşturabiliriz? Dişil ve eril yanımızda nasıl bir denge oluşturabiliriz? Cennet ve cehennem arasında nasıl bir denge oluşturabiliriz? Kimse cehennemde yaşamak istemez ama gölgelerimiz var. Bir yandan da bazı korkularımıza ve kaygılarımıza da sahip olmamız gerekiyor. Mesela Clarissa Pinkola Estés, “Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabında, hiçbir kurt yavrusuna karşısında rahatsızlık hissettirdiği birisine karşı nazik ol demez. Korkmak da, irkilmek de faydalı duygulardır aslında. Gördüğün anda ya dişlerini, ya pençelerini çıkart ya da hızlıca kaç. Bu içgüdüsel bir şeydir ve bunu kaybetmememiz gerekiyor. Oysa biz toplumsal yaşantımızda, aile gibi farklı iktidar mekanizmaları bize sürekli nazik olmamız, boyun eğmemiz, kendimizi sansürlememiz ve kontrol etmemizi öneriyor. Dolayısıyla biz kendimize ait içgüdüsel duygularımızı, kendimizle olan bağlantımızı kaybedip, toplumsal normlara göre davranmaya başladığımızda, ne arzularımızın peşinden gidebiliyoruz ne de içgüdülerimizi dinleyebiliyoruz.”
“Şu cep telefonunu kapattığımız zaman etrafımızda güzel bir güneş parlıyor”
CANAN iktidarların üzerimizde yarattığı korkuların hayatlarımızda itaat ile sonuçlandığından ve bunun yarattığı sorunlardan bahsediyor.
“İktidarların bizim üzerimizde yarattığı gibi şişirilmiş bir korku varsa; sosyal medyada, televizyonda, sürekli bir bomba patlayabilir, savaş çıkabilir, kıtlık çıkabilir, küresel ısınma ya da deprem olabilir korkusuyla beslendiğimizde o korkudan dolayı itaat etme zorunluluğu hissediyoruz. Bir yandan da şunu biliyoruz ki hiçbir tedbir alınmıyor. Ve bu bilgi çocuğa verildiği zaman, bir yetişkin bile bu korkularla baş edemezken bir çocuk bu bilgiyle nasıl baş edebilir? Bu kadar bilgi gerçekten verilmeli mi? Bunları sorgulamaya başladım. İletişimin, internetin, bilginin ulaşılabilir olması çok güzel bir şey. Ama bir yandan da çok büyük bir yetersizlik duygusu da veriyor. Ne kadar ulaşsam, çabalasam o bilgiye yeterince ulaşamıyorum. Başka biri benden daha farklı ve daha fazla bilgi alıyor. O zaman ben eksiğim. Güzellik kavramı gibi… Bir dergiye fotoğrafı basılan bir fotomodelin görüntüsü bile photoshop ile gerçekdışı bir hale getiriliyor. O imgenin aslı bile kendi görüntüsü kadar ideal değil. Dolayısıyla biz nasıl ulaşacağız? Oysa şu cep telefonunu kapattığımız zaman, bu duygu olmadığı zaman, etrafımızda güzel bir güneş parlıyor. İmgeler sana ne diyor, kavramlar sana ne diyor? Sen bilincini ve bilinçaltını bu imgeler ve kavramlar dünyasında nasıl yönlendiriyorsun? Korkularımızı, kaygılarımızı, endişelerimizi sağaltmak için zaten kültürel bir birikim olarak mitolojiler ve masallar var. Bunların psikanalizi yapılıyor. Ve oradan bir analiz sonucunda kolektif bilinçaltımız dair bilgilere ulaşabiliyoruz. Kırmızı seksi, aşkı, kadının regli halini simgeleyebiliyor. Ama günlük yaşamdaki imgeler bizim bilinçaltımızda nasıl bir etki yaratıyor? Kendimizi neye göre yorumluyoruz? Farkındalık gerekiyor.”
“Sanatçı kuş gibi havalanıp yukarıdan bakabilirse üretebilir”
Enformasyonun yoğun olduğu bir dönemin sanatçılarından biri olarak bu hızlı akışta kendini tekrar etmekten ya da tepki almaktan korkmuyor musun diye sorduğumda CANAN işin püf noktasını paylaşıyor: Başkalarının beklentisine göre hareket etmemek ve içe dönmek.
“Başkasının gözüyle kendimi yargılamamaya çalışıyorum. Zaman zaman bu tuzağa düşebilirim ama bunu çoğunlukla atlatmayı başardığımı düşünüyorum. Başkalarının beklentisini gerçekleştirmemeye çalışıyorum. Bir sanatçı olarak insan içine döndüğü zaman orada doğru bilgiyi ve samimi imgeyi çıkartabiliyor çünkü kendimle halleşmem lazım. Mesela bana politik olarak gündem hakkında sorular soruyorlar ve bir sanatçı olarak nasıl üretim yapabildiğimi soruyorlar. Böyle bir şey mümkün mü? Saniyesinde gündem değişiyor. O gündeme göre bir sanatçının iş üretmesi mümkün mü? Haber kanalları bile saniyesinde yetiştiremiyor.Tabi ki de o toplumsal travmayı yaşıyoruz. Tamamiyle soyutlamak ve bambaşka bir uzamda yaşamak mümkün değil. Ama bir sanatçı sadece varolan gündemin tamamen dışına çıkarsa ve dışarıdan bakmayı becerirse, bir kuş gibi havalanıp yukarıdan bakabilirse üretebilir.”
CANAN’ın işlerine baktığımda daha özgür, daha yeşil bir dünya tasvirini de görüyorum. Doğadan kopuşumuz, dört duvar arasında sıkışmışlığımız; ağaca, suya, toprağa küsüşümüz… Tüm bu süreci nasıl tersine çevirebileceğimizi soruyorum.
“Sorunun cevabını bilmiyorum. (Gülüşmeler) Tabi ki o özlem var. Ama bir yandan bizi doğaya bıraksalar, tek başına ya da birkaç kapalı grupla gitsek yaşayabilir miyiz artık? 2003’te Balmoral’de (Almanya) yaşamıştım. Kasabadaki bir rezidanstaydım. Önümde, içinde kuğuların ve ördeklerin yüzdüğü bir nehir akıyordu. Tam arkamızda da bir orman vardı. Geyikler ayağımızın dibine otlamaya geliyordu. Çok yakınımızdaki şifalı suda yüzebiliyordunuz. Saat altıdan sonra sokakta kimse olmuyordu. Ve ben İstiklal Caddesi’nde birilerinin omzuma çarpmasını özledim! 10’uncu ayın sonunda bir şatoda kalıyorduk. Ve orada 10 tane sanatçıydık. Herkes depresyona girdi. (Gülüşmeler) Tabi ki ağaca, yeşile, suya küsmeyelim ama biraz da evrimleştik ve farklılaştık. Kolektif bir hafıza var. Gittikçe o evrimleşme sürecini de bize aktarıyor. Biz tamamıyla bizden önceki kuşaklar gibi bir yaşam sürdürebilir miyiz bilmiyorum. Belki de alışkanlıklardandır. Ama şimdi için tabi ki de iyileştirilmiş bir hayat mümkün. Neden olmasın?”
“Sevgiyi nasıl isteyeceğimizi, vereceğimizi ve en önemlisi kendimizi nasıl seveceğimizi bilmiyoruz”
Arkadaşım Özlem Serpen ile sergiyi ilk gezişimizde Araf katındaki Simurg’un taş kuşlarından ve anlatılan hikayeden çok etkilendiğimizi anımsıyorum. Önümüzdeki minik kuşlara baktığımda, göz açıp kapayıncaya kadar geçen zamanı, bazen bizi yara bere içinde bırakan hayat deneyimlerini ve sonrasında gelen farkındalık sürecini düşündüm. Önce insan, sonra çocuk, akabinde kadın, zamanı gelince de eş ve bir anne olarak atlatacağımız daha çok badireler, keşfedeceğimiz daha çok şey vardı.
“Simurg’un hikayesini ilk kez 2006’da duymuştum. Ama o zaman hiçbir şey anlamamışım. Güzel bir hikayeydi, anlamak için unutmuştum. Sergiyi hazırlarken sürekli bir Simurg düşündüm. Ama benim kafama takılan şey kendi külleri yanarak yeniden doğan Simurg’du. Alevler içerisinde olmaktı. Çünkü bir yandan travmatik bir dönem yaşıyoruz. Ben sürekli yanıp yanıp tekrardan kendimi bulduğumu düşünürken, hikayeye bakınca bambaşka bir yere odaklanmam gerektiğini fark ettim. O süreci yaşamadan o yanma işlemi gerçekleşmiyor. Önce fark et, kendi duygularınla karşılaş sonra kendini iyileştir. Asıl sorun duygulardan, öfkeden, hırstan, kıskançlıktan arınmak değil. Niye öfkeleniyorum, niye kızıyorum, ya da neden duygularımı bastırıyorum. Bunu fark ettiğimizde aslında altında yatan asıl duyguyu fark etmeye başlıyoruz. Onaylanmaya ihtiyacımız var. Neden onaylanmak istiyoruz? Çünkü sevgiye ihtiyacımız var. Dönüyoruz dolaşıyoruz geldiğimiz nokta hep sevgi. Çünkü hem bireysel olarak hem de toplumsal olarak çok sevgisiz yaşıyoruz. O sevgi ihtiyacımızı karşılayabilmek için öfkeleniyoruz, hırs yapıyoruz, kıskançlık gösteriyoruz. Uğraşıyoruz, alışveriş yapıyoruz, para harcıyoruz, güzelleşmeye çalışıyoruz, her şeyi yapıyoruz ama bir türlü ulaşamıyoruz. Aslında sevgiyi nasıl isteyeceğimizi, daha da doğrusu sevgiyi nasıl vereceğimizi ve en önemlisi kendimizi nasıl seveceğimizi bilmiyoruz. Bu süreçte paralanmanızın sebebi de egonuzla uğraşmanız. Egonuz diyor ki, bana nasıl böyle davranır? Siz bilincinizle kendinizi hırpalamaya başlıyorsunuz. Ben bunu hak etmiyorum diyorsunuz. Çünkü bir koruma duvarınız var. Simurg olmak zorlu bir süreç. Kaf Dağı’na uçacaksınız, yedi dipsiz kuyudan geçeceksiniz. Yanmak, duygularla karşılaşmak, onları yaşamak öyle kolay değil. (Gülüşmeler) Üzerini örttüğümüz zaman olmuyor. Ağlamak mı gerekiyor, o zaman oturacağız ağlayacağız. Biz ağlamamak için direniyoruz. İnsanlar bizim zayıflığımız olarak görür diye düşünüyoruz. Başkasının ağlayacağını gördüğümüz anda “ağlama, ağlama boşver” diyoruz.Ama takıyor! Yaklaşıp acısını anlamamız lazım. Ağla, sarıl, ben seninle acını paylaşıyorum de, onun yüreğinde gerçekten ne yaşanıyor onu fark et.”
“Ruhumuzdan gelen süslenme ihtiyacımızı bastırıyoruz”
CANAN’ın sergideki en çarpıcı ve en çok ilgi uyandıran işlerinden biri de 4 dakika uzunluğundaki, kadınların suya çıplak teslim olup içlerindeki toplumsal kurallar nedeniyle bastırılmış vahşi kadını ortaya çıkardıkları “Ay Işığında Yıkanan Kadınlar” videosuydu. Burgazada’da dedikodular nedeniyle hayatına son veren Madam Marta’yı onurlandıran çalışma hem kişisel olarak bu tecrübeyi deneyimleyenler ve biz dinleyenler için çarpıcı.
“Videodaki kadınlardan biri arkadaşımdı, diğerleriyle ilk kez adada tanışmıştım. Çok acayip bir deneyimdi. Hazırlandık, başımıza çiçekleri koyduk.Çiçek takmayı hep severim. Bir parti olduğunda çiçek takmak için bir sebep olur. Çünkü normal zamanda kafanıza taktığınızda insanlar dönüp size bakıyor. Bu yüzden ruhumuzdan gelen süslenme ihtiyacımızı bastırıyoruz. Daha güneş batmamış, ay çıkmamıştı. Ulumaya başladık ve bir anda faytoncuların olduğu yerde 20 tane at sesimizle beraber dört nala koşmaya başladı. Tüylerim diken diken oldu. O sırada biri beyaz, biri siyah iki köpek yanımıza geldi, oynamaya başladılar. Biz ulurken aynı anda çekim yapılıyordu. Ulumak bir yandan komik geliyordu ama neredeyse transa girmiştik. O sırada köpeğin kafasını ayağımın dibinde hissettim.Meğerse biz ulurken 2 köpek hiç durmadan çiftleşmiş. (Gülüşmeler) Kahkahalara boğulduk tabi. Aslında birbirimizi tanımayan kadınlardık, o hale gelebilmemiz için bir 70’lik bitirmemiz lazımdı. Demek ki o sırada içimizde kapalı kalan bir şeyi dışarı attık ve rahatladık. İşi sergilemeden evvel ekofeminizm üzerine yazılar yazan Kathy Battista’ya video linkini yolladım. Başka yerlerde de kadınların aynı şekilde bu ritüeli yaptığını öğrendim. Bu aslında kolektif hafızamızın en büyük kanıtı. Bu bilgiye sahip değildim ama içimde saklıydı, hafızamdaydı. Bana şaman ritüelinden esinlenerek mi yaptınız diye sorduğunuzda “hayır şaman ritüellerinin nasıl olduğunu bilmiyorum” diye cevap veririm. Bazen aynı dönemde, aynı tür sanat yapıtlarının çıkıyor olması, birebir benzerden bahsetmiyorum ama aynı sözü söylemeye başlamaları ya da aynı konu üzerinde uğraşmaları, hem birbirimizle ne kadar çok iletişim halinde olduğumuzu hem de kolektif bilinçaltından beslendiğimizi gösteriyor. O yüzden dünyadaki tüm canlılarla iletişimi böyle algılamak lazım.”
“Birey için resmi kanunla soyadının değişmesi çok onur kırıcı”
Sergiyi gezerken cevabını merak ettiğim bir diğer soruyu yöneltiyorum. Behzat Ç. Aklıma geliyor. Neden CANAN diye düşünüyorum. Daha gizemli göründüğü için mi? Soyadını kullanmamasının sebebini şu sözlerle açıklıyor:
“2010 yılında eşimden boşanmaya karar verdiğimde 20 yıllık evliydim. İlk evlenirken soyadımı resmi kanunlara göre zorla değiştirdiler. Benim iznim alınmadan erkeğin soyadını kullanmak zorunda kalıyordum. Evliliğim boyunca eğitimime, evlendiğim kişinin soyadıyla devam ettim. İşlerimi de bu soyadıyla imzaladım. Boşanmaya karar verdiğimde avukatım “bu soyadını kullanmak istediğinde kocanızdan izin almanız lazım, yasal bir prosedür bu” dedi. Devlet diyor ki, sen evlenirken biz senin soyadını değiştiriyoruz ama boşanırken ilk önce bu soyadına ihtiyaç duyduğunu kanıtlaman sonra da izin alman gerekiyor. Bir birey için çok onur kırıcı bir şey. Niye izin alıyorum? Üçüncüsü de izin vermesine rağmen herhangi bir rahatsızlık duyduğunda, diyelim ki ben başka birisiyle evlendim ya da rencide oldu, tekrardan bu soyadını geri alma hakkı onda saklı. Ben karşı taraftan tepkisel bir şey gelmediği halde, çok onur kırıcı bulduğum için, bu soyadını kullanmamaya karar verdim. Bir birey olarak ismimin beraber olduğum kişinin bana verdiği isme göre değişmesini istemedim. Babamın soyadını da kullanmak istemedim. Ailenin erkekten erkeğe gittiği bir süreci gösteriyordu. Çocuğun annesinin soyadını alabilmesi için ancak gayrimeşru olması gerekiyor. Bunun yasalarla belirleniyor olmasından hoşlanmıyorum.”
Üretmeye devam ederek yeni projeleriyle bizi şaşırtacağını hissettiğim CANAN’ın Kaf Dağı’nın Ardında isimli sergisi 24 Aralık’a kadar Beyoğlu’nda İstiklal Caddesi üzerinde bulunan Arter Sanat Galerisi’nde.
Salı ve Perşembe saat 11.00-19.00 saatleri ile Cuma-Pazar 12.00-20.00 saatleri arasında sergi ücretsiz gezilebiliyor. Sergiyi ister CANAN’ın rehberliğinde ister ücretsiz sesli rehberle gezmeniz tavsiye olunur.
Geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin en önemli tarihi yollarından biri olan Saint Paul Yolu, etrafında açılmış onlarca mermer ocağının yarattığı tahribatla gündeme geldi.
Saint Paul Yolu üzerinde çoban ve koyunları
Aziz Paul olarak da bilinen tarihi yol, Antalya’nın doğusundaki Perge antik kentinden başlayıp, Isparta’nın Sütçüler ilçesinin Sağrak köyünde Adada antik kentiyle birleşerek Yalvaç ilçesinde son buluyor. 500 km’lik tarihi yol Antik Roma yolları, patikalar ve ormanlardan geçiyor. Hıristiyanlar için kutsal sayılan yol 2004’te Kate Clow, Terry Richardson ve yerel halkın çabalarıyla işaretlenmişti. O günden bu yana gittikçe artan sayıda yerli ve yabancı turistin yürüdüğü Saint Paul Yolu, Clow’un kurucusu olduğu Kültür Rotaları Derneği’nin (2012) çabalarıyla koruma altında.
Mermer ocakları etrafı pıtrak gibi sardı…
Ancak bu koruma kalkanı bir yere kadar işleyebiliyor. Nitekim yaklaşık 3000 nüfuslu Sütçüler’de hâlihazırda faaliyette olan 40 mermer ocağı tarihi yolun içinden geçtiği toprakların altını üstüne getirmiş durumda. Daha da fenası geçen ay itibariyle ruhsat alan mermer ocağı sayısı 115’e çıkmış[1]. Böylece Kültür Rotaları Derneği’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı olmak üzere ilgili makamlarla birlikte yaptığı tarihi sit alanlarının korunması çalışmaları baltalanmış oluyor. Sadece Türkiye için değil dünya için de önemli bir ekoturizm ve kültür turizmi rotasının heba edilmesi söz konusu.
Sütçüler ilçesinde mermere feda edilen bir orman parçası. Beyaz alanlar mermer ocağı çalışmalarının yapıldığı yerler.
Sütçüler’de yaşayan halk da durumdan şikâyetçi. Sütçülerliler Dayanışma Platformu Başkanı Mehmet Yılmaz geçtiğimiz hafta mecliste görüşülen OHAL dönemi torba yasasında yer alan ÇED sürecine dair 54. maddeye dikkati çekiyor. Kanun tasarısında eğer ÇED “üç ay içinde bitirilmezse çevresel etki değerlendirmesi ve diğer izin başvuruları ile ilgili olumlu karar verilmiş sayılır ve genel müdürlük tarafından buna göre işlem yapılır” ibaresi var.
Bu akıllara zarar madde, Yılmaz’ın da belirttiği gibi mermer ocağı sahipleriyle anlaşan memurların işi bürokratik olarak uzatmasına imkân veriyor. Bu ocaklar için 100 hektarı geçmemek kaydıyla izin almak zaten çok kolay. Şirketler izin verilen maksimum sınırın hemen altında büyüklükteki toprakları çevirip faaliyete başlıyor. Toprakları, su varlıkları ve havaları kirlenen, ormanları katledilen insanların ise bu faaliyetleri yargıya taşımak için ekonomik imkânı yok. Sonuç bir biri ardına açılan mermer ocaklarının delik deşik ettiği bir doğa ve kültür mirası.
OHAL’le birlikte büyüyen doğal ve kültürel miras yıkımları
Tabi bütün bunlar ne sadece Sütçüler’e has, ne de tek sorun mermer ocakları. OHAL’in ilk yılı içinde yapılan yatırımların çevreye etkisini denetleyen mevcut yasa değiştirilerek, nükleer, hidroelektrik ve termik santraller ve altyapı projelerinin çevreye zarar verebilmesinin önü iyice açıldı. OHAL’in ilk yılında karara bağlanan ÇED raporu sayısı 445 olurken, hepsi yatırımcı lehine sonuçlandı[2]. Neyse ki madde 54’ün geri çekilmesi için yapılan muhalefet sonucunda hükümet geçtiğimiz günlerde maddeyi geri çekti. Ancak bu kazanıma rağmen hukuk tanımaz şirketler ve onlara yardımcı olan belediyeler yıkıcı faaliyetlerine tam gaz devam ettiğini unutmamak gerekiyor.
Antalya Alakır Nehri üzerinde yapılan HES’lere karşı çıktıkları ve 60 km’lik bir nehir üzerinden 8 HES projesinden 2’sini durdurmayı başardıkları için suları gasp edilerek cezalandırılan ve bir damla suya muhtaç bırakılan, evlerinin dibinde gece yarısı havaya ateş açılan, tehdit almadan güne başlayamayan doğa ve yaşam savunucuları aynı topraklarda yaşıyor.
Geçtiğimiz sene tam da bu zamanlarda Antalya’nın Finike ilçesinde doğaya zarar veren taş ve mermer ocaklarına karşı yürüttükleri mücadele yüzünden katledilen Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu çifti de aynı topraklarda yaşıyorlardı.
Geçtiğimiz günlerde 300 metre yükseklikteki ormanlık alanda kayaların oyulmasıyla yüzlerce yıl önce inşa edilen Sümela Manastırı’nı (Trabzon) restore ettiğini iddia ederek, kayaları patlatanlar da bu ülkenin yetkilileri. Trabzon Valisi Yücel Yavuz “Dinamitle ve herhangi bir patlatma yapılmıyor” derken yapılan video çekimlerinde basbayağı da ‘patlatma’ yapıldığı ve çevreye sesle birlikte duman yayıldığı görülüyordu[3].
Ilısu Barajı’nın sular altında bırakacağı Batman’a bağlı Hasankeyf antik kentindeki geçtiğimiz ay 3000 mağaranın oyulmuş olduğu kayaları patlatanlar da aynı ülkenin yetkilileri.
Sadece doğa ve kültür katliamının değil çevreci cinayetlerinin arttığı Türkiye’de bu mücadele her geçen gün daha da çetinleşiyor. Tarihi yolları taşı, toprağı, deresi, gölü, ormanı, mağarası, tarihi kalıntısı ve bugünkü insanlarıyla bir bütün olarak korumak her zamankinden büyük önem taşıyor.
Tarihi yolları korumak için uluslar arası adımlar atıldı
Avrupa Birliği ile Türkiye Cumhuriyeti tarafından finanse edilen Sivil Toplum Diyaloğu Programı kapsamında sunulan ‘Avrupa’dan Türkiye’ye Yürüyüş’ projesi 2016 yılında hibe aldı.
Proje Kültür Rotaları Derneği tarafından Avrupa Via Francigena Birliği (EAVF) ortaklığında, Antalya Demre Belediyesi, Bursa İnegöl Belediyesi ve Isparta Eğirdir Belediyesi iştirakçiliğinde Şubat 2016’dan bu yana süren proje kapsamında Avrupa Konseyi’nin Kültür Rotaları Enstitüsü’nde temsil edilen en köklü yürüyüş rotalarından olan ve İngiltere’de başlayıp, İsviçre ve Fransa üzerinden geçerek İtalya’nın Bari kentinde sonlanan Via Francigena yürüyüş rotası, Balkanlar üzerinden Türkiye’ye uzatılacak[4]. Bu projeyle birlikte tarihi yollarımızın korunması için gereken önemli bir adım atılmış oldu.
Ancak bu tek başına yeterli olmayacak. Zira bakanlıkları ve kurumları çelişki içindeki bir devletin bir şeyi onarırken, başka bir şeyi yok ettiğine sıkça şahit oluyoruz.
Tarihi yollara sahip çıkmak geleceğimize sahip çıkmak demek
İş her zamanki gibi başa düşüyor. Baş derken sizin, benim ve sokaktaki vatandaşın başından bahsediyorum. Hatta “sadece başa değil, ayağa da düşüyor” diyorum.
Rebecca Solnit’in ne dediğini hatırlatalım. “Yürümek dış mekânda, yani kamusal alanda bulunmak demektir ve eski kentlerdeki kamusal alanlar da terk edilerek erozyona uğramakta, evden dışarı çıkmayı gerektirmeyen teknoloji ve hizmetler nedeniyle gözden düşmekte ve birçok yerde korkuyla anılmaktadırlar (üstelik bilinmeyen yerler tanıdık olanlardan hep daha korkutucudur; yani kentler, içlerinde yürünmediği ölçüde ürkütücü görünürler ve yürüyenlerin sayısı azaldıkça da gerçekten daha boş ve tehlikeli hale gelirler)”[5].
Likya Yolu’nda yürüyenler
Türkiye bağlamında düşündüğümüzde Solnit’in açıklamasına bir ekleme yapmak gerekiyor. Tarihi yollarımız içlerinde yürünmediği ölçüde mermer, taş ve kum ocağı, madencilik, enerji, ulaşım ve kentleşme projelerine teslim ediliyor. Yolların insanları bu projeler yüzünden yaşam kaynaklarından mahrum edilip göçe zorlanıyor. Yollar halklarından koparılıp insansızlaştırılıyor. Bu projelerin ömrü dolduktan sonra ise hepimizi büyük bir enkaz bekliyor.
Bundan altı sene önce Mayıs ayının çiçekleriyle bezeli Santiago Yolu’nu (Camino de Santiago) yürüdüğüm o iki haftayı anımsıyorum. 8 farklı rotada yürünebilen bu haç yolunda Fransız Yolu’nu tercih etmiştim. Fransa’daki St. Jean liman kasabasından başlayıp İspanya’nın kuzeybatısındaki Santiago de Compostela kentinde biten yaklaşık 800 km’lik bir yoldu bu. Tek başıma çıktığım bu yolculukta amacım kendimle ve doğayla baş başa kalmaktı. Yürüdüğüm ilk iki gün ayaklarım ağrırken, üçüncü günden itibaren bacaklarımın adeta kanatlanmaya başladığını hissettim.
Camino de Santiago yolunda yolun sembolü sarı renkli istridyeyi yön işaretleriyle birlikte her yerde görmek mümkün (Fotoğraf: Akgün İlhan)
Gün boyunca 20 ila 40 km arası yürüyor, geceleri rüyalarımda yine yoldaki çiçekleri, ağaçları, toprağın dokusunu, köyleri, evleri, köy meydanlarını ve kahvehanelerini yeniden yaşıyordum. Yol içime nüfuz ediyor, içimde kaydını tuttuğum başka yollarla birleşiyor beni kendime götürüyordu.
Yolculuğa başlamadan önce hesaba katamadığım şey ise yolda karşılaşacağım insanlardı. Dünyanın dört bir yanından gelmiş, günlük yaşamın kargaşasına “dur” deyip kendini yola atmış yüzlerce insanla tanıştım. Kimisiyle iki haftaya yayılan, kimisiyle de bir mola sırasında paylaşılan bir kahvenin içimi süresinde sohbetler ettim. Kimi susmaya, kimi konuşmaya gelmiş insanlarla bir ailenin parçası oldum. Sadece kendime değil diğerlerine de yaklaştım. Aile bağlarımızı geçtiğimiz yollarla kurduk.
Orta Çağ’da sadece dini amaçlarla yürünen bir milenyum yaşındaki bu yol her sene 300 bin insana ve bir o kadar farklı düşünceye kucak açtığını düşündükçe sadece yolda gördüğüm insanlarla değil, önceden yürüyenlerle de bir bağ kurduğumu hissettim. İnsanlık ailesini geçmişten geleceğe taşıyan Santiago Yolu’nu onu henüz görmemiş dostlara ve tanıdıklara da anlattım. Yola dair içimdekileri dışımdakilere böyle aktardım.
Camino de Santiago yolu üzerinde (Fotoğraf: Akgün İlhan)
Peki, Türkiye’de böyle kalıcı ve derin deneyimler yaşayabileceğimiz 17 tane rota belirlenmişken bunlar neden korunmaz? Santiago Yolu 1993’te UNESCO İnsanlık Mirası listesine girerken, yolun varış noktası olan Santiago de Compostela kenti de 2000 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçildi. Bu, rota üzerinde yaşayan insanlar için de İspanya için de, hem kısa hem de uzun vadede sanayiden çok daha fazla getirisi olan bir ekoturizm ve kültür turizmi uygulaması. Türkiye için bu örnekten alınacak çok ders var.
Türkiye’nin ilk uzun mesafeli yürüyüş rotası Likya Yolu; 820 kilometrelik mesafesiyle Türkiye’nin en uzun mesafeli trekking rotası Karia Yolu; Ankara, Afyonkarahisar, Eskişehir ve Kütahya arasındaki antik yerleşim yerlerini birbirine bağlayan Frig Yolu ve Şanlıurfa’dan Filistin’in El Halil kentine kadar devam eden 1100km’lik Hz. İbrahim Yolu Türkiye’deki tarihi yollardan sadece bir kaçı[6]. Bunların korunması demek geçmişle birlikte geleceğimizin de korunması demek.
Clow, Saint Paul Yolu’nun korunması için Sütçüler’deki Çukurca köyünde muhtarla verilen ortak çabalar sonucu iki taş ocağının açılışını durdurduklarını anlatıyor. Yerelde hepimizin insanlık mirasının korumacılığını üstlenen bu insanlara destek olmak için bu yollarda yürümek gerekiyor.
Haydi yürüyün!
İlerlemek için ihtiyacınız olan şey tekerlekli demir kutular değil, sağlam bir çift ayakkabı. En güvenli ulaşım aracı ayakkabılar Camino de Santiago yolu üzerindeki hostellerin avlusunda çıkarılır ve dinlenmeye bırakılır. (Fotoğraf: Akgün İlhan)
Evet, destek olmak için en iyi bildiğimiz şeyi yapabilir, yürüyebiliriz. Solnit’in de dediği gibi evden dışarı çıkmayı gerektirmeyen teknoloji ve hizmetler nedeniyle gözden düşmekte olan yürümeye hala başlamadıysanız, vakit kaybetmeden yeniden başlayın. “Yeniden” demem sebepsiz değil.
Bebekken attığınız ilk adımlar bağımsızlığınızın ilk ilanıydı. Bırakıldığınız yerde değil, olmak istediğiniz yere yürüdüğünüzde kendi dünyanızı değiştirmeye başlamıştınız.
Şehrin beton kutularından çıkın, yürüyün. Beton kutulardan, demir kutulara binmeden uzaklaşın. Ayaklarınızın üzerinde, yere değerek, yerle bütünleşerek yürüyün. Önce şehrin sokaklarında mahalle aralarında, sonra ormanlarda, dağlarda, dere kenarlarında yürüyün.
Yürüdükçe hem kendinize, hem doğaya ve insanlık ailesine yakınlaşın, bütüne eklenip büyüyün. Birlikte yürüdükçe sadece kendi dünyamızı değil ortak dünyamızı da değiştireceğimizi bilerek yürüyün.
Dünyayla Sohbet, 1 yıldan beri Nor Radyo’da üç kişilik dev kadro ile hazırlanıp internet üzerinden yayınlanan bir radyo programı. Doğa, canlılar, insan, ülke gündemi başlıklarında konuşulan ya da bir gün sadece masal okunabilen, her ne olursa olsun içinde kahkaha olsun diyen bir program bizimkisi. Üniversite yıllarında aklımdan geçirip, sonra tozlanmaya bıraktığım radyoculuk hayalinin yıllar sonra dostlar sayesinde kolektif bir projeye dönüşerek hayata geçişi aslında.
Kahkaha ve ekolojiye dair sohbet garantili programımız her pazartesi 20:00da!
Dünyayla Sohbet’in daha önceki bölümlerine ulaşmak isterseniz soundcloud hesabımızı ziyaret edebilirsiniz.
Yeni yayın dönemimizde her ay bir sefer, yayın sırasında bizim yanımıza gelemeyen dostlardan da ses kaydı isteyip, onların da sohbetini sizlerle paylaşmak niyetindeyiz. Her ne kadar kira gibi konularda zorlanıyor olsak da başka çözümler geliştirip sizlerle birlikte olmaya devam etmeye çalışıyoruz. Artık ikinci senemize girdiğimiz bu yeni yayın döneminde, dinleyici ve takipçilerimizin de facebook ve twitter hesabımız üzerinden program öncesinde hazırlık kısmına da aktif katılımı ile dünyayla sohbetimizi birlikte daha da büyütmek istiyoruz.
Kısacası sevgili dostlar, Dünyayla Sohbet programı her Pazartesi 20:00’da norradyo.com’da internet veya telefonlar aracılığıyla sizlerle buluşmayı ve belki de bundan sonra hafta içinde sizlerden gelen konuları da sohbetine ekleyerek daha da kollektifleşmeyi bekliyor! Zorluklar oluversin, biz birlikte güzellikleri büyütelim diyenlere açık çağrımızdır, Dünyayla Sohbet’e bekleriz…
İster dinleyin, ister yayın, ister gelin konuk olun isterseniz konu önerin, isterseniz şarkı isteyin. Ekoloji ve kahkaha dolu sohbetleri gelin birlikte var edelim…
Samsun’un İlkadım ilçesinde yer alan Mater Dolorosa Katolik Kilisesi on yıl sonra yeniden ibadete açıldı.
Samsun’un önemli tarihi yapılarından biri olan Mater Dolorosa Kilisesi neredeyse 200 yıllık bir geçmişe sahip. Kilisenin hikayesi 1845 yılında, Gürcistan’da yaşayan İtalyan asıllı 8 kapusen rahibininin Gürcistan’dan sürülmesi ve Karadeniz üzerinden geçerken, kilisesi olmayan diğer katolik vatandaşlarla Samsun’a gelmesiyle başlıyor. Samsun’daki katolik nüfus da göz önüne alınarak 1876 yılında Padişah V. Murat tarafından çıkarılan özel bir izin ile kilisenin yapımına başlanıyor. Kilisenin müslümanlarla gayrimüslimlerin birlikte yaşama sembolü olmasını arzu eden Padişah V. Murat, yapım çalışmalarının başlamasından tam iki yıl sonra kilisenin tapusunu gönderiyor. Kilisenin yapımının tamamlanması ise 1885 yılına kadar devam ediyor.
Cumhuriyet dönemi boyunca ibadete ve ziyarete açık olan Mater Dolorosa Kilisesi’nin yıkım emri, 1976 yılında, dönemin belediye başkanı olan Kemal Vehbi Gül tarafından veriliyor. Ancak tarihi bir değeri olan kilisenin yıkımı Papalık elçisinin ve İtalyan Konsolosluğunun tepki göstermesi üzerine iptal ediliyor.
2006 yılında Rahip Santoro cinayetinin ardından, kilisenin rahibi Pierre Francoisse Rene Brunissen akli dengesi yerinde olmayan Atilla Nur tarafından bıçaklanıyor. Fransız rahibin ifadesine göre olay bir borç meselesine dayanıyor. O dönemki huzursuz ortam ve üzerine bu üzücü olayın yaşanması, yerel halk ile yakın ve iyi ilişkileri olan rahip Pierre Francoisse Rene Brunissen’in 1990’ların başından beri yaşadığı Samsun’u terk ederek ülkesine geri dönmesine sebep oluyor. Yerine ise, kilisenin sorumluluğunu üstlenmek üzere, teoloji-fizik ve astrofizik okutmanı olan Dr. Simone Matteoli ile eşi Didem Nur Matteoli geliyor. Matteoli ailesinin ise bir süre görevlerine devam ettikten sonra kiliseyi kapatarak Trabzon’a yerleştiği söyleniyor. Konunun detaylarına kimse pek hakim değil. Bildiğimiz tek şey kilisenin neredeyse on yıldır kapalı olduğu.
Mater Dolorosa Katolik Kilisesi’nin tarihi ile ilgili bilgileri kolaylıkla internette bulmak mümkün. Her ne kadar biraz bahsetmiş olsam da, benim bu yazıda anlatmak istediğim kilisenin dünü değil, bugünü; tam on yıl sonra yeniden ibadete açılmış olması.
Kilisenin yeniden ibadete açılmasındaki en önemli etken belki de ülke olarak her açıdan hazırlıksız yakalandığımız ‘göç’ olgusu. Samsun da tıpkı Türkiye’nin diğer şehirleri gibi birçok göçmene ev sahipliği yapıyor. Yalnızca Suriyeliler değil, Irak’tan da birçok kişi yeni bir hayat kurmak için bu şehre gelmiş. İl Göç İdaresi’nin, 2017 yılı için verdiği bilgilere göre; Samsun’da farklı yasal statülerde toplam 16.500 yabancı yaşıyor. Bu rakamın 6.000’ini Suriyeliler oluştururken, 9.000’ini Iraklılar ve kalan 1500’ünü de diğer ülkelerden gelen göçmenler oluşturuyor.
Irak’tan gelenlerin tamamı müslüman değil. Haliyle küçük de olsa Samsun’da Iraklı hristiyan (Katolik Keldani) bir cemaat oluşmuş durumda. Bu da yıllardır kapalı olan Mater Dolorosa Katolik Kilisesi’nin kapılarının yeniden açılmasına vesile olmuş.
Aslında benim kilisenin açılmış olduğunu öğrenmem tesadüf eseri oldu. Ailemi ziyaret etmek için birkaç haftalığına Samsun’a gelmiştim. Kilisenin yanından geçerken, duvara asılı olan kilise ziyaret saatleri ile ilgili bilgilendirme tabelasını görünce, kapıyı çaldım. Beni Arjantinli Rahip Marcelo Cisneros karşıladı. Rahip Marcelo Cisneros, yine Arjantinli bir başka rahip olan Adrian E. Loza ile beraber tam dört ay önce görev için Samsun’a gelmiş. İki rahip de bir süre İstanbul’da çalışmışlar. 10 yıl sonra açılan kilisenin, bahçe de dahil olmak üzere tüm düzenlemesini, kilisenin yeni cemaatiyle beraber yapmışlar.
Komşularıyla güzel ilişkileri olduğunu belirten Rahip Cisneros, kilisenin; başlangıçta yalnızca Pazar ayini için açık olduğunu, ancak yerel halkın merakı ve talebi doğrultusunda, şimdilerde Pazar günü hariç her gün, 11:00 ve 14:00 saatleri arasında, kilisenin genel ziyarete açık olduğunu söyledi. Kilisenin yeniden açılması ve buradaki cemaat ile ilgili bir haber hazırlamak istediğimi söylediğimde, rahip Cisneros, beni büyük bir nezaketle, iki gün sonra gerçekleşecek olan Pazar ayinine davet etti.
Pazar günü kilisenin bahçe kapısını çaldığımda, Iraklı bir genç tarafından karşılandım. Ziyaretim karşısında tereddüt eden gence rahip Cisneros durumu izah etti ve bizi tanıştırdı. Aslında kilisenin ayinlerine hristiyan olmayan kişilerin katılamayacağına dair bir kural yok. Ancak Samsun’da yaşayan bu küçük hristiyan cemaatin tedirginliğini de anlamak gerek.
Kilisenin bahçesi bayram yeri gibiydi. Çocuklar ortalıkta koştururken büyükler de çay içip sohbet ediyorlardı. Beni de hemen aralarına aldılar. İlk başlarda çok sohbet edemesek de, karşılıklı olarak sürekli birbirimize bakıp tebessüm ediyorduk. Bir on beş dakika kadar bahçede beraber çay içip bekledikten sonra içeriye girdik.
Pazar ayini Arapça ve Keldanice ilahilerle başlayıp devam etti. İngilizce ve Türkçe okunan dualar da, yine cemaatin içinden bir kişi aracılığıyla Arapça’ya çevrildi. Hatta, okunan bu dualara kısa bir süre dışarıdan işitilen öğlen ezanı da eşlik etti. Yaklaşık bir saat süren ayinin sonunda, kilisenin içi yine insanlar tarafından temizlenip düzenlendi. Tekrar bahçede toplandık. Çay ve tatlı servisi yapılırken, Bağdat’tan annesiyle birlikte Samsun’a gelen 23 yaşındaki J.S ile tanışıp İngilizce Türkçe karışık sohbet etmeye başladık.
J.S, yaklaşık üç buçuk yıldır Samsun’da. Bağdat’ta kolej eğitimini tamamladıktan sonra üniversiteye devam etmek istemiş ancak can güvenlikleri olmadığı için annesiyle birlikte Samsun’a gelmişler.Şu an şartlı mülteci statüsündeler. Burada bir arkadaşıyla birlikte boya badana işi yapmaya başlamış. J.S neden geldiklerini ise şöyle özetledi:
“Irak’ın Amerika tarafından işgalinden sonra her şey çok zorlaştı. İşgal öncesi dönemi ben çok hatırlayamıyorum çünkü çocuktum; ama hepimiz işgalden önce her şeyin çok daha iyi olduğunu dinleyerek büyüdük. İşgalden sonra kurulan hükümetler güvenliği sağlayamadığı için, hristiyanlar sürekli olarak, farklı radikal grupların ve sonradan oluşan mafya çetelerinin saldırılarına uğramaya başladı. Bu durum bugüne kadar devam etti ve ediyor. Hristiyanlar sürekli taciz ediliyor, tehditle evlerine ve mallarına el konuluyor ve öldürülüyor. Ekonomik durumu iyi olanlar kaçıp kurtuluyor, olmayanlar ise bu işkenceye katlanmak zorunda kalıyor. Üniversite eğitimime devam edemememin nedeni de aldığımız tehditler ve can güvenliğimizin olmaması. Türkiye’de en azından güvendeyiz. Bu zamana kadar kötü hiç bir şey yaşamadık. Belki ilerde yaşarız; ama en azından burada sorun yaşadığımızda şikayet edebileceğimiz, derdimizi anlatabileceğimiz yetkili birimler var.”
Geleceğe dair planlarını sorduğumda ise gülümseyerek, Türkiye’de kalmak istemediğini söyledi. Ona göre Türkiye de zor bir ülke ve burada geleceğini ne yazık ki göremiyor. Tanıdıklarının çoğu burada kalmak istemiyor ve anlattığına göre hemen hemen hepsi, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne başvurmuş ve cevap bekliyor. Genellikle gitmek istedikleri ülkeler; ABD, Kanada ve Avustralya.
Neden Avrupa değil diye sorduğumda J.S şöyle cevap verdi:
“Öncelikle Avrupa da cennet değil, bir sürü sıkıntı orada da var. İkincisi kardeşlerimizin, akrabalarımızın çoğu bu ülkelerde yaşıyor. Ayrıca İngilizce öğrenmek, Avrupa dillerini öğrenmekten çok daha kolay. Bu nedenle ben de dahil birçok insan, eğitimlerine devam edebilmek ya da daha kısa sürede iş bulabilmek için bu ülkeleri tercih ediyor.”
Biz J.S. ile konuşurken sohbetimize iki genç kadın M.L ve A.K. de katıldı. İkisi de 26 yaşında ve az da olsa Türkçe konuşabiliyorlar. Zorlandığımız yerlerde ise J.S tercümanlığımızı yaptı. M.L. de A.K. de iki yıldır Samsun’da yaşıyorlar. Tıpkı diğerleri gibi Birleşmiş Milletler’den başvurularına yanıt bekliyorlar. Buraya Kuzey Irak’tan aileleri ile beraber gelmişler. Onların memleketlerinden ayrılma nedeni İŞİD. Şu an ikisi de çalışmıyor. Geçmişten ziyade buradaki hayatlarından bahsettiler. Her ne kadar burada kendilerini güvende hissetseler de hristiyan kimliklerini saklamayı tercih ettiklerini söylediler. Nedenini sorduğumda M.L şöyle cevap verdi:
“ Hristiyan olduğumuzu söylemek istemiyoruz; çünkü ne zaman söylesek, konuştuğumuz insanlar sürekli neden müslümanlığı seçmediğimizi sorup duruyor. Şakayla karışık ya da ciddi bir şekilde ‘Müslüman olman lazım’ , ‘Müslümanlığa geçsenize’ gibi şeyler söylüyorlar. Bu yüzden artık yorulduk, hristiyan kimliğimizi açıklayamıyoruz.”
J.S de aynı dertten muzdarip. Tam bu sırada Ordu’da yaşayan, pazar günü ibadet için Samsun’a gelmiş H.M. de söze dahil oldu. Samsun’un yerel halkının Ordu’dakilere kıyasla çok daha hoşgörülü olduğundan bahsetti ve ekledi:
“Ordu’da sürekli komşularımızla problem yaşıyoruz. Hiç gürültü yapmadığımız, ve yapmamaya da özellikle dikkat ettiğimiz halde neredeyse her gün komşular kapımıza polis gönderiyorlar. M.L’nin anlattıkları şeyleri ben de yaşadım. Zaten yabancı olduğumuz için bir önyargı var; bir de hristiyan olduğumuzu söylemek istemiyoruz. Her ne kadar bu tarz zorluklarımız olsa da belirtmem gerekir ki en yakın arkadaşım bir Türk ve her şeyimi biliyor, kardeşim gibi. Birbirimizin hep yanındayız.”
Irak’tan gelen müslümanlar ve Suriyeliler ile ilişkilerini sorduğumda ise A.K söze girdi:
“ Aslında Suriyeliler ile bir ilişkimiz yok. Onların durumu daha zor; ekonomik olarak daha zor koşullarda yaşıyorlar. Irak’tan gelen müslüman tanıdıklarımız elbette var. Fakat onlarla da selamlaşmaktan ve hal hatır sormaktan başka ilişkilerimizin bir derinliği yok. Açık konuşmak gerekirse burada herkesin ayrı bir dünyası var. Biz genellikle burada gördüğünüz insanlarla yakınız.”
Neden Samsun ya da Ordu’yu seçtiklerini sorduğumda ise özel bir nedeni olmadığını söylediler. Aslında tahmin edebileceğiniz gibi bugün bu şehirlerde yaşamalarının sebebi bir rastlantıdan ibaret. Daha önce gelenlerin adımlarını takip etmişler.
Son olarak Irak’tan bahsetmeye başladık. Yapılan referandum ile ilgili düşüncelerini sordum. Hepsi, Irak’ın toprak bütünlüğünün, orada yaşayan tüm halklar için yaşamsal önemde olduğu konusunda hemfikir. Fakat yapılan referandum sonrası merkezi Irak yönetiminin bölgeyi kontrol altına almasıyla ilgili kaygıları var. Çünkü daha önce Irak’ın güney bölgelerinde yaşayan hristiyanlar, merkezi yönetimin yanlı tutumu, onlara karşı yapılan saldırıları ve tacizleri görmezden gelmesi yüzünden, daha rahat bir yaşam için Kuzey Irak’taki Kürt bölgelerine göç etmişler. Şimdi, merkezi yönetimin bu bölgeyi de kontrol altına almaya başlaması, orada yaşan hristiyanlar için kaygı verici bir gelişme olarak görülüyor. Kısaca Irak’ın toprak bütünlüğünden ve tüm halkların beraber yaşamasından yanalar ancak merkezi Irak yönetimine de güvenleri yok.
Burada tanıştığım insanlar için Samsun, Ordu ya da genel olarak Türkiye yalnızca bir durak. Türkiye’ye dair bir gelecek planları yok ve ne kadar süreceklerini bilmedikleri bir bekleyiş içerisindeler. Bu belirsizliklerle dolu dönem boyunca da Mater Dolorosa Katolik Kilisesi onlar için yalnızca bir ibadet yeri değil. Hepimiz ibadet yerlerinin aynı zamanda kişilerin sosyalleştiği mekanlar olduğunu biliyoruz. Lakin burada insanlar sosyalleşmenin dışında dini kimliklerini saklamak zorunda olmadıkları, ‘mülteci’ veya ‘yabancı’ kimliklerinden arındıkları, yalnızca kendileri olabildikleri bir gün geçiriyorlar. Ayinden sonra çocuklar bahçede oynamaya devam ediyorlar. Kimisi dışarıdaki koltuklardan birine oturup herkesten uzak kulaklıkla müzik dinliyor. Kimisi bahçeyle ile ilgili işlerle ilgileniyor. Kadınlar ve gençler kendi aralarında sohbet ediyorlar. Rahip Marcelo Cisneros ve Rahip Adrian E. Loza herkesle ayrı ayrı ilgileniyor. Özetle insanlar burada kendilerini biraz da olsa evlerinde hissediyorlar.
Not: Görüştüğüm insanların fotoğraflarını tahmin edebileceğiniz nedenler yüzünden paylaşmamayı tercih ettim.