Ana Sayfa Blog Sayfa 2993

GDO’su bozuk bir kulüp habitatı – Tanıl Bora

Geçen aklıma takıldı, şöyle bir şey kurdum… Futbola meraklı olan babam, -1988’de ölmüştü-, yeniden canlanıp adı artık Süperlig olan 1. Ligdeki takımların listesini görse, ne kadar şaşırırdı… Adını varlığını bilmediği takımlar görür, şaşırırdı (Osmanlıspor!?). Bu seviyeye çıkmasını beklemediği takımlar görür, şaşırırdı (Akhisar!?). Bazı köklü kulüplerin en üst ligde yer almamasını havsalası almaz, şaşırırdı (Altay!?).

 

 

Bunlar futbolun içinde var! İnsanların reenkarnasyonuna/devridaimine inanan var, inanmayan var; futbol kulüplerinin devridaimi ise apaçık hakikattir. Batarlar, çıkarlar. Ligler merdiveninde, canlı bir sirkülasyon hüküm sürer. Futbolun endüstrileşme süreciyle beraber, bu sirkülasyonun arttığı da açık. “Eskiden”  her şey belirli bir kulüp mevcudu arasında dönerdi, “yeni” bir kulübün üst liglere sızmasına ender rastlanırdı. Endüstriyel futbol, profesyonel lig işletmesinin ölçeğini genişletip ekonomik riski artırdıkça, işletme sayısı arttı, yeni firmaların pazarda yer kapma şansı çoğaldı. Tabii oligopol firmaların yeri ayrı.

Yurtta ve cihanda devridaim

Gelin, en eskilere gitmeden, yakın zamanlarda bir mukayese yapalım. Son on beş yıldaki değişime bakalım. On beş yıl, hem anlamlı bir yuvarlak sayı, hem de biliyorsunuz Türkiye’de “yeni” ve “özel” bir iktidar dönemini işaretliyor; Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı, on beş yıl önce, 2002’de başlamıştı.

2002’de ve 2017’de en üst iki ligimizin mevcutlarını incelersek, şöyle bir döküm çıkıyor: Süperligde 9 takım 2002’de de varmış bugün de var. Yani en üst ligin mevcudu yarı yarıya değişmiş. Adı 1. Lig olan ikinci basamakta ise devridaim çok daha hızlı, sadece 3 takım aynı kalmış. Daha ilginç olan, yepyenilere ve kaybolanlara bakmak. Yani 2002’de en üst iki ligde yer almazken 2017’de olanlar ve 2002’de en üst iki ligden birinde yer alırken 2017’de o basamaklardan düşmüş olanlar. 2017’de Süperlig’de gördüğümüz takımların 4’ü, 1. Ligdekilerin ise 8’i, 2002’de üst iki ligde de yokmuşlar. 2002’in Süperlig takımlarından 2’si, 1. Lig takımlarından 13’ü, yani toplam 15 takım, daha aşağılara düşmüş.

Başka liglerle mukayese edelim isterseniz. Bunu tabloyla göstermek daha pratik olacak.

Evrensel denebilecek bir kurallılık var gibi görünüyor değil mi? On beş yıllık periyoda birinci liglerin mevcudu genellikle yarı yarıya yenilenmiş. İspanya, 1. Ligin takımlarının belirgin biçimde az değişmiş olmasıyla ayrıksı duruyor. Almanya biraz ona yakın. İkinci liglerde ise takımlar çok daha büyük oranda, genellikle üçte iki ilâ dörtte üç oranında değişmiş. 2. Lig mevcudunun yenilenmesi, Avusturya’da, hele Bulgaristan’da dehşetli bir orana varıyor.

Türkiye “kaybolanların”, yani alt kümelere yuvarlananların sayısının göreli çokluğuyla dikkat çekiyor. Gerçi burada rekor, oransal olarak, Bulgaristan’da.

İsim neydi?

Türkiye’nin farkını, bu devridaimdeki kulüplerin sadece sayılarına değil isimlerine baktığımız zaman görüyoruz. 2002-2017 arasında, bu kadar fazla isim değişikliğinin görüldüğü başka bir lig yok.

Sıralayalım. Tekrarlayayım, sadece 2002 ve 2017’de en üst iki ligin fotoğrafına giren kulüpleri ele alıyorum.

Birinci kategoride, ismini bir sponsor şirket adıyla takviye etmiş kulüpler var: Atiker Konyaspor, Aytemiz Alanyaspor, Demir Grup Sivasspor, Akın Çorap Giresunspor, Balıkesirspor Baltok, Evkur Yeni Malatyaspor, Teleset Mobilya Akhisarspor. Bu kategori, özellikle İtalya’da ve İspanya’da basketbol takımlarından bildiğimiz bir uygulamaya işaret ediyor: bir kulüp, değişen sponsoruna göre, iki senede bir yeni bir ön ad takınabilir. Bu furya, üç beş senedir Türkiye futbol ortamına yayılıyor. Mesela Atiker Konyaspor, 2013-2016 arasında Torku Konyaspor’du. Antalyaspor da 2010’tan bu sezon başına kadar Medical Park Antalyaspor’du Kulüp isimlerinin reklam alanına dönüşmesi, endüstriyelleşme denen sürecin bana sorarsanız arsız bir yüzü. (Babam dirilecek olsa, takımların adına reklam almasına, vallahi Altay’ın ortadan kaybolmasından bile daha fazla şaşırırdı.) Dünyada futbol kulüpleri buna genellikle uzak duruyorlar. Türkiye’deki gibi isim satın alma veya kiralamanın örneğine Avrupa’da sadece Avusturya’da rastlayabiliriz. Bir de zaten futbol geleneğinin köklü bir geçmişe dayanmadığı ve şirketlerin kulüp “kurduğu” Japonya’da ve Çin’de.

Bilvesile, 2012 yazında Gençlerbirliği taraftarlarının kulübe isim sponsoru gündeme geldiğinde başlattığı “Sadece Gençlerbirliği bize yeter” kampanyasını  gururla hatırlıyorum.

Saydıklarımızdan Malatya ve Akhisar’ın takımları, isim değiştirmenin başka bir realitesine dikkat çekiyorlar. 1970’te sade beldenin adıyla kurulan Akhisarpor, geçtiğimiz yıllarda belediyenin “sahip çıkmasıyla” Akhisar Belediyespor olduktan sonra yükselişe geçmişti. Evkur Yeni Malatyaspor da aslında bir “Belediyespor”: Malatya Belediyespor, 2012’de bu adı takınmıştı. Zira önceki yıl, 1980’lerde 90’lardaki parlak zamanlarını bildiğimiz “orijinal” Malatyaspor Malatya amatör ligine düşmüştü. Malatya Belediyespor, bir zaman sonra Malatyaspor adına da kondu.

Erzurumspor’un hikâyesi de Malatyaspor’a benziyor. 1967 doğumlu “orijinal” Erzurumspor, 2005’te amatör kümeye düştü, 2015’te kapatıldı. 2005’te kulan Büyükşehir Belediye Erzurumspor, onun adını devraldı.

“Orijinal” Aydınspor da 2009’dan beri amatör liglerde. Bugün boy gösteren Aydınspor 1923, 2010’da Aydın Belediyespor’dan müdevverdir.

Her köşeden bir “Belediyespor” çıkıyor gördüğünüz gibi.

Gazişehir Gaziantep, bu sezon başına kadar, Gaziantep Büyükşehir Belediyespor’du. Uzun süredir, iktidarın başının hoş olmadığı mahfillere yakın olduğu için tutulmayan Gaziantepspor’a alternatif olarak destekleniyor.

Ümraniyespor’un adında “Belediyespor” yok ama aslında öyledir.  1938’de kurulmuş olan kulüp uzun yıllar amatördü. 2004’te belediye yönetiminin kulübü devralmasıyla yükselişe geçti. Kulüp sitesinde sürekli “Saygıdeğer belediye başkanımız Hasan CAN”dan bahsediliyor (soyadı orjinalde büyük harfle).

En “mühim” Belediyespor’ları biliyorsunuz. Medipol Başakşehir FK namıyla gezen kulüp, iki sene öncesine kadar İstanbul Büyükşehir Belediyespor’du. Kulüp “Başakşehir”leştirilerek, bu nevzuhur muhafazakâr orta sınıf mahalleyle kimliklendirilmiş oldu. Derken…Yazıyı tamamlamak üzereyken, Başakşehir’in Katarlı BeIN Sports tarafından satın alınmak üzere olduğuna dair bir haber çıktı. Bu gelişme, kulüp organizmalarına yeni bir değişim boyutu kazandıracaktır. (Belki yeni örnekler de devreye girer. Mesela bir arkadaşım, Trabzonspor’un da Katar sermayesine “aldırtılabileceğini” sezinliyor.) BeIN Sports’un Süperlig’in resmî yayıncı kuruluşu olduğunu unutmayalım; “yayıncı kuruluş”un –olanca “kamuoyu oluşturma” ve manipülasyon imkânlarıyla- bir kulüp sahibi olmasının usulsüzlüğünü de yeni bir “boyut” olarak not edelim.

İdeolojik kimliklendirmenin sancağını tabii Osmanlıspor taşıyor. 2002’de Büyükşehir Belediye Ankaraspor adını taşıyan bu kulüp, 2005’te Belediye bünyesinden çıkartılarak A. Ş. yapıldı, oradan da 2014’te “kurulan” Osmanlıspor’a intikal ettirildi.

Belediyespor realitesini kanıksanmış durumda ama üzerinde ısrarla durmakta yarar var. AKP iktidarından hemen önce, 1990’lar/2000’ler dönümünde başlayan bu çığır[4], AKP iktidarlarında vites attırdı, yerel politikanın önemli bir aletine dönüştü. Kanıksanmaması gereken realite açık seçiktir: Bu kulüpler, çoğu durumda, ellerindeki giderek de büyüyen kamu kaynakları belde halkının spor olanaklarını geliştirmek yerine, belediye yönetimine halkla ilişkiler katkısı sağlayan bir kulübü yaşatmaya akıtıyorlar. Ankara ve İstanbul örneğinde, çok açık, bunu, yerleşik, gelenekli kulüplerin olduğu bir futbol habitat’ında yapıyorlar. Kulüpsüz-takımsız bir diyara futbol getirmek gibi bir misyon falan yerine getiriyor değiller yani. Böylece, bu kulüpler için haksız rekabet yaratıyorlar. Ankaraspor/Osmanlıspor’un ayrıca Ankaragücü’ne dönük bir manipülasyon işlevi gördüğünü de bilenler biliyor. Malatya, Erzurum, Aydın örnekleri ise, -hedef itibarıyla Gazişehir de-, gelenekli kulüpleri ölmeye terk edip –bazen isimlerine de konarak- yerine kendi kontrolündeki yeni kulüpleri geçirme stratejisini işaretliyor. Neticede, futbol ortamın organik seyrine aykırı, -muhafazakâr etiketli bir iktidar söz konusu olduğundan eklemek gerek: futbolun gelenekselliğine aykırı-, yapay işler…

Yapay, inorganik demişken, bugünkü Kayserispor’un da bir isim değişikliği geçirdiğini hatırlatalım. 2004’te Kayserispor’un süperligden düşmüş, buna karşılık Kayseri Erciyesspor süperlige yükselmişti. “Mahallin ileri gelenleri,” en üst ligde şehri Kayserispor’u temsil etmesinin daha uygun olacağını mütalaa buyurdular. Bunun üzerine, iki kulüp isimlerini ve yerlerini değiştirdiler.

Bir bakıma, Göztepe de 2002’dekiyle aynı Göztepe değil. Klasik Göztepe gümbür gümbür amatör kümeye kadar düşmüştü, 2008’de 3. Ligdeki Aliağaspor’un kisvesine girerek profesyonel futbola döndü.

Bugün Spor Toto 1. Lig kadrosundaki İstanbulspor A. Ş. de, “otantik” değil aslında. 1926’da İstanbul Erkek Lisesi muhitince kurulan klasik İstanbulspor, Uzan grubunun denetimine geçmiş, 2004’te TMSF’nin el koymasıyla bu bağ tamamen koptu. İstanbulspor A.Ş., 2014’ten beri Beylikdüzü belediyesiyle işbirliği yapıyor. “Otantik” İstanbulspor ise, İstanbul amatör liginde oynuyor.

Son olarak bir büyük kayıptan söz edelim. 2002’de bazı kaynaklarda Çamlıdere Şekerspor, bazılarında ise Turanspor Polatlı A.Ş. adıyla anılan teşekkül, Ankara’nın gelenekli kulübü Şekerspor’du. Şekerspor, hayatta kalma uğraşı içinde Ankara vilayetinde oradan oraya (Etimesgut, Beypazarı, Akyurt, Çamlıdere) taşındı, muhtelif isimler takındı, sonunda amatöre düştü ve 2016’da tamamen tefessüh etti.

Lig sisteminin en üst iki bölmesinde 2002 ve 2017’de fotoğrafa giren kulüpler üzerinden toplayıp çıkarırsak, neticede bu arada toplam 14 kulüp isim değiştirmiş (sekizi sponsor ismi takınarak);  bunların 5’i birden fazla kez isim değişikliğine uğramış. İçlerinden biri, amatörde bile yaşayamayıp hayata gözlerini yummuş.  Ayrıca 2 kulüp hülle yapmış.

Bu isim karambolü, bize bildiğimiz bir şeyi hatırlatıyor: Türkiye futbol kulüp habitatı, en hafif tabiriyle ağır bir kurumlaşma zaafı içerisinde, himayeye mazhar, manipülasyona açık, kısacası ziyadesiyle inorganiktir.

Benzerimiz var mı?

Mukayese için, vaziyeti daha iyi anlamak için, başka yerlere bakalım. Avrupa’nın beş büyük ligi denen liglerde, herhangi bir isim değişikliği yok. Bu beş ligde inorganik denebilecek tek gelişme, Almanya’da RB Leipzig’in türemesi. Malûm, bu kulüp 2009’da Red Bull firması tarafından, hiçbir gerçek veya tüzel kişinin bir kulübün % 51’ine sahip olamayacağına hükmeden Alman futbol mevzuatına çalım atılarak kuruldu ve dört basamak çıkarak 2016’da 1. Bundesliga’ya yükseldi. RB kısaltmasına da “Rasenballsporklub” yani “çim topu oyunları kulübü” diye bir açılım uydurarak isimdeki Red Bull’u gûya gizliyorlar.

Mukayeseye aldığımız diğer liglerde, iktisadî kriz yaşayan Yunanistan’da köklü kulüplerden Iraklis’in AEP firmasının adını takınması örneği var, lakin bu onu malî iflâstan ve 3. Kümeye yollanmaktan kurtaramadı.

Bulgaristan’da bizim ta 1980’lerden Cherno More diye bildiğimiz Chernomorets Pomorie, muhtelif isim değişikliklerinin ardından, şu anda yerel yönetimin elinde, fiilen bir “Belediyespor” durumunda.

Avrupa’da Türkiye’deki karambole en benzeyen futbol habitat’ı, Avusturya. En önemlisi, tarihî Austria Salzburg’un 2005’te Red Bull firması tarafından satın alınarak ismiyle beraber renklerinin de değiştirilmesi. Avusturya’da 2002-2017 mukayesesi radarına takılan üç transformasyon daha var. İkisi, bugün 2. ligde ikamet eden kulüpler. SC Wiener Neustadt, 2008’de iflas eden FC Schwanenstadt kulübünün lisansının bir firma tarafından satın alınmasıyla kuruldu. FC Wacker Innsbruck, 2002’de, o sıra iflas eden FC Tirol Innsbruck’un mirasına konarak kuruldu – Wacker taraftarları bu yeni kulübü reddediyor. 2002’de 2. ligde yer alan ASKÖ Pasching de, 2007’de Linz’den Klagenfurt’a taşınarak SK Austria Kärnten adını aldı ama 2010’da iflas etti.

Mısır ve İran’ı, mukayese listesine futbol habitat’ının “inorganikliği” bakımından bir mukayese yapmak için dahil ettim. Bu iki ligde, nevzuhur ve genellikle devlet kontrolündeki büyük işletmelerin himayesinde yaratılan kulüplerin varlığı dikkat çekiyor. İran’da Gulf Pro League’de, bu nitelikte üç kulüp bulunuyor. İstiklal Kuzistan, 2011’de kurulmuş, başka bir kulübün lisansını alarak lig işletmesine doğrudan ikinci basamaktan dahi olmuştu. Neft Tahran, adından da anlaşılabileceği gibi, ulusal petrol şirketinin kulübü, 2005’te 3. Lige, 2010’da en üst lige çıktı. 2010’da kurulan Pers Cenubî Jam da Özel Enerji Ekonomik Bölge İdaresi’nin kulübü. Mısır Premiership’inde beş takıma dikkat çekeceğim. ENPPI, açılımı “Engineering for the Petrolium & Process Industries Sporting Club”, yani petrol ve petrol ürünleri işleme sanayinin kulübü.  El-Entag el-Harbî, askerî sanayinin külubü, 2004’te kurulmuş. Tala’ea El-Gayş SC, doğrudan askeriyenin kulübü. Mısr El-Makaş SC, Merkezî İskân İdaresi’nin (Mısır TOKİ’si) himayesinde. Bir de El Raja Sporting Club veya tam adıyla El Raja Mersa Metruh var, 1999’a dayanıyor ama 2013’te bünyesi değiştirilmiş. Ama bizdeki isim karambolüne bu iki ligde de rastlanmıyor.

Velhasıl…

Dört sene önce bir yazıda, Meksika’da lisans alış verişleriyle kulüplerin isimlerinin hatta yerlerinin değişip durduğunu anlatmıştım.

Orada andığım La Piedad taraftarları, kulüplerinin, lisansını satın alan firma tarafından başka bir beldeye taşınmasına karşı açtıkları davada, bunu bir “kültürel hak ihlâli” olarak tanımlamışlardı. Ben kulüp isimlerini de bir kültür varlığı sayıyorum. Bunların değişmesi, şirketlerden göbek adları takınması, bana müstehcen geliyor. Tekrarlayayım, bu kadar fazla değişim, isimlerle bu kadar oynanması, başlıbaşına bir bozukluk işareti. Kurumlaşmayla, özerklikle ilgili bir bozukluk. Kendi doğal ortamında akmayan bir hayatı gösteriyor. “İnorganik” dediğim, o… O isim katarları, zevksiz yahu, her şeyden önce…

[1] 2002’de 2017’de ligde olanlar/ Ligdeki toplam takım sayısı.

[2] 2002’de en üst iki ligden birinde yer almazken şimdi olanlar. Önce en üst lig + sonra bir alt kademe = toplamı.

[3] İran ve Mısır’da 2002’nin ikinci kademe lig puan tablolarını bulamadım.

[4] Ferruh Uztuğ bunu 2001’deki makalesinde ele almıştı: “Devlet, belediyeler özel sermaye üçgenindeki futbol yönetiminde tecimsel ve siyasi imaj kaygıları,” Takımdan Ayrı Düz Koşu (derleyen Tanıl Bora), İletişim Yayınları, İstanbul 2001, s. 123-154.

 

 

Tanıl Bora

[Hayvan Deneyleri] Türkiye’de deneylerde hayvan kullanım oranları – Yağmur Özgür Güven

İnsanlık tarihi boyunca, insan menfaatine küçük ya da büyük her bilimsel gelişme için mutlaka bir bedel ödenmesi gerekti. Peki bu bedeli kim ödeyecek? [Hayvan Deneyleri] yazı dizisinde bu sorunun cevabını hep birlikte bulmaya çalışacağız

***

Bu hafta, Hayvan Deneyleri Merkezi Etik Kurulu’nun (HADMEK) bilimsel araştırmalarda hayvan kullanımıyla ilgili hazırlamış ve yayınlamış olduğu raporları inceleyeceğiz. Raporlardaki verilere geçmeden önce, en başta, her rakamın bir yaşamın öznesi olan ve yaşamak isteyen bir “canlı” olduğunu ve bu canlıların rızalarının alın(a)madığını hatırlatmak istiyorum. Kâğıt üzerinde yer alan her bir rakam, bir zamanlar yaşayan, nefes alan bir canlıdır.

2010 yılında: toplam 270,307 hayvan deneylerde kullanılmış.

Kullanılan hayvan türüne göre dağılımlara baktığımızda, en çok kullanılan hayvan türü %22.90 (61,895) ile fare. Bunu, %20.45 (55,275) ile balık ve %15.90 (42,989) ile kanatlılar takip ediyor. Kullanım oranına göre diğer türler de şu şekilde: sıçan 38,181; sığır 22,801; at eşek ve melez soyları 21,117; koyun 12,060; tavşan 3,858; köpek 2,419; keçi 2,403; kobay 2,099; bıldırcın 2,050; amfibi 1,236; hamster 590; kedi 550; sürüngen 343; domuz 145; diğer kemirgenler 142; diğer memeliler 104 ve gelincik 50.

Bu hayvanların kullanım amacına göre dağılımlarına baktığımızda ise, %42.70 (115,417) oran ile ‘Temel Biyolojik Araştırmalar’ birinci sırada. Tıbbi ürün ve cihazların araştırılması 15,625; veteriner hekimlik alanında kullanılan ürün ve cihazların üretim ve kalite kontrolü 15,204; hastalık tanısı 15,525; eğitim 9,418; toksikoloji ve güvenlik değerlendirmeleri 14,502; diş hekimliği ve tıp alanında kullanılan ürün ve cihazların üretim ve kalite kontrolü 699; raporda ‘diğer amaçlar’ olarak geçen 30,371 (%11.24) hayvan ve kullanım amacı belirtilmemiş 53,546 (%19,81) hayvanın hangi çalışmalarda kullanıldığına dair bilgi sahibi olamıyoruz.

2011 yılında: toplam 201,606 hayvan deneylerde kullanılmış.

Kullanılan hayvan türüne göre dağılımlara baktığımızda, en çok kullanılan hayvan türü %24.82 (50,035) oran ile balık ve bunu %24.77 ile fare (49,931), %19.09 (38,481) ile sıçan izliyor. Kullanım oranına göre diğer türler de şu şekilde: kanatlılar 30,597; sığır 8,551; koyun 5,299; bıldırcın 3,774; keçi 2,987; köpek 2,827; kobay 2,056; kedi 1,459; at eşek ve melez soyları 593; amfibi 471; diğer kemirgenler 372; sürüngen 205; diğer etoburlar 64; diğer memeliler 37; domuz 26; tavşan 1 ve gelincik 1. Raporda, 3,839 hayvanın türüne ait bilgi verilmemiş.

Genellikle dermatolojik ve oftalmolojik testlerde standart tür olarak kullanılan tavşanın bir önceki yıl 3,858 olan kullanım sayısının 2011 yılında sadece 1 olması ve bir önceki yıl 590 hamster kullanılmışken bu yıl deneylerde hiç hamster kullanılmamış olması, 2011’e ait verilerde göze çarpıyor.

Bu hayvanların kullanım amacına göre dağılımlarına baktığımızda ise, %48.72 (98.232) ile ‘Temel Biyolojik Araştırmalar’ gene birinci sırada. Toksikoloji ve güvenlik değerlendirmeleri için 18,100; veteriner hekimlik alanında kullanılan ürün ve cihazların üretim ve kalite kontrolü için 17,657; tıbbi ürün ve cihazların araştırılması için 11,896; diş hekimliği ve tıp alanında kullanılan ürün ve cihazların üretim ve kalite kontrolü için 3,491; hastalık tanısı için 2,600; eğitim için 2,589 hayvan deneylerde kullanılmış. Raporda ‘diğer amaçlar’ için kullanılan hayvan sayısı da 6,215 olarak belirtilmiş ve geriye kalan 40,826 hayvanın ise ne amaçla kullanıldığına dair herhangi bir bilgi verilmiyor.

2012 yılında: toplam 173,152 hayvan deneylerde kullanılmış, bir önceki yıla göre %14.11’lik (28,454) bir düşüş var.

Kullanılan hayvan türüne göre dağılımlara baktığımızda en çok kullanılan hayvan türleri: %31.21 (54,039) ile balık, %21.62 (37,433) ile sıçan ve %16.46 (28,335) ile kanatlılar. Kullanım oranına göre diğer türler de sırasıyla şu şekilde: fare 25,773; koyun 4,532; sığır 4,340; keçi 3,247; bıldırcın 3,214; tavşan 3,036; köpek 2,415; amfibi 2,135; diğer kemirgenler 1,705; kobay 1,519; kedi 952; domuz 154; at eşek ve melez soyları 153; sürüngen 110; diğer memeliler 50 ve hamster 10.

Bu hayvanların kullanım amacına göre dağılımlarına baktığımızda ise, %53.07 (91,900) ile ‘Temel Biyolojik Araştırmalar’ yeniden birinci sırada. Hastalık tanısı için 18,649; veteriner hekimlik alanında kullanılan ürün ve cihazların üretim ve kalite kontrolü için 16,380; tıbbi ürün ve cihazların araştırılması için 10,873; toksikoloji ve güvenlik değerlendirmeleri için 8,845; eğitim için 4,712; diş hekimliği ve tıp alanında kullanılan ürün ve cihazların üretim ve kalite kontrolü için 583 hayvan kullanılmış ve ‘diğer amaçlar’ olarak belirtilen sayı da 11,250. Raporda, toplam hayvan sayısından geriye kalan 9,960 hayvanın hangi amaçla kullanıldığı belirtilmemiş.

2013 yılında: toplam 167,634 hayvan deneylerde kullanılmış; bir önceki yıla göre %3.19 oranında (5,518) bir düşüş var. Raporların hazırlanmaya başlandığı 2010 yılıyla karşılaştırdığımızda ise %35.94’lik sevindirici bir azalma söz konusu ve aradaki fark 97,155 yani neredeyse yüz bin hayvan. Bu büyük farkı, HADMEK’e yıllık faaliyet raporu gönderen özel ve resmî kurumların yerel etik kurullarının göndermiş oldukları verilerdeki olası hatalardan çok, etik kurulların yapılan başvuruları daha titiz şekilde incelemesi ve kullanılacak hayvan sayısı konusunda kısıtlamalar getirmesine borçlu olduğumuzu düşünmek istiyorum. Ülkemizde de uygulanan ve yasal mevzuatta yer alan “3R Prensibi”ne göre, ‘Azaltma’ ilkesi tam da bu sebeple düşünülmüştü.

Kullanılan hayvan türüne göre dağılımlara baktığımızda en çok kullanılan hayvan türleri: %33.84 (56.730) ile sıçan, %21.53 (36.087) ile fare ve %18.03 (30,226) ile balık. Kullanım oranına göre sırasıyla diğer türler: kanatlılar 17,519; koyun 7,727; sığır 5,738; tavşan 3,360; keçi 2,434; amfibi 1,834; köpek 1,675; kobay 1,367; bıldırcın 722; sürüngen 680; kedi 550; hamster 312; diğer kemirgenler 273; diğer memeliler 157; domuz 143 ve at eşek ve melez soyları ise 100.

Bu hayvanların kullanım amacına göre dağılımlarına baktığımızda ise, oran olarak düşmesine rağmen %39.08 (65.511) ile ‘Temel Biyolojik Araştırmalar’ yeniden birinci sırada. Hastalık tanısı için 16,803; veteriner hekimlik alanında kullanılan ürün ve cihazların üretim ve kalite kontrolü için 9.969; tıbbi ürün ve cihazların araştırılması için 5,410; toksikoloji ve güvenlik değerlendirmeleri için 3,630; eğitim için 3,047; diş hekimliği ve tıp alanında kullanılan ürün ve cihazların üretim ve kalite kontrolü için 28 hayvan kullanılmış ve ‘diğer amaçlar’ olarak belirtilen sayı da 11,625. Raporda, toplam hayvan sayısından geriye kalan 51,611 hayvanın -ki %30.79 gibi büyük bir oran- hangi amaçla kullanıldığı belirtilmemiş.

2014 yılında: toplam 213,366 hayvan deneylerde kullanılmış, bir önceki yıla göre artış 45,732 hayvan.

Kullanılan hayvan türüne göre dağılımlara baktığımızda, en çok kullanılan hayvan türleri: %29.59 (63,144) ile sıçan, %21.51 (45,894) ile balık ve %14.36 (30,639) ile kanatlı. Kullanım oranına göre sırasıyla diğer türler: fare 30,379; koyun 10,112; sığır 8,931; keçi 5,500; bıldırcın 5,481; amfibi 4,890; tavşan 4,266; kobay 1,444; köpek 1,045; domuz 377; diğer kemirgenler 364; hamster 266; at eşek ve melez soyları 216; diğer etoburlar 172; kedi 165; diğer memeliler 49 ve sürüngen 32.

Bu hayvanların kullanım amacına göre sıralamada ise ilk olarak %51.61 (110,109) ile gene ‘Temel Biyolojik Araştırmalar’ yer alıyor. Hastalık tanısı için 24,952; tıbbi ürün ve cihazların araştırılması için 13,677; toksikoloji ve güvenlik değerlendirmeleri için 6,894; veteriner hekimlik alanında kullanılan ürün ve cihazların üretim ve kalite kontrolü için 3,398; eğitim için 3,178 ve ‘diğer amaçlar’ için 19,150 hayvan kullanılmışken, diş hekimliği ve tıp alanında kullanılan ürün ve cihazların üretim ve kalite kontrolü amacıyla hiç hayvan kullanılmamış ve bu amaçlar dışında kullanılan ve raporda kullanım amacı belirtilmeyen hayvan sayısı: 32,008.

2015 yılında: 386,745 hayvan kullanılmış ve bir önceki yıla göre %81’lik bir artış var, bu da fazladan 173,379 hayvanın deneylerde kullanıldığı anlamına geliyor. 15 Şubat 2014’te yürürlüğe Hayvan Deneyleri Etik Kurullarının Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelik sonrasında görülen bu artış hayli düşündürücü.

Kullanılan hayvan türüne göre dağılımlara baktığımızda ilk 3’te: %55.96 (216,418) ile balık, %15.52 (60,036) ile sıçan ve %10.96 (42,403) ile fare var. Kullanım oranına göre sırasıyla diğer türler: diğer kanatlılar 36,922; sığır 7,537; tavşan 5,795; bıldırcın 4,502; koyun 4,057; kobay 1,726; amfibi 1,317; keçi 1,264; diğer kemirgenler 633; domuz 565; sürüngen 280; at eşek ve melez soyları 146; hamster 34; diğer memeliler 19 ve diğer etoburlar 4. Deneylerde kullanılan 3,087 hayvanın hangi türe ait olduğu raporda belirtilmemiş.

Kedi ve köpek kullanımının bıçak gibi kesilmesi ve tavşan kullanımının her yıl artması yanısıra, balık kullanımındaki artış ayrıca göze çarpıyor. Deneylerde kullanılacak hayvanların, bu amaç için ruhsatlı üreticilerden tedarik edilmiş olması zorunluluğu ve mevcut yılda kedi üretim ruhsatı olan yerin bulunmaması dolayısıyla yapılan yazışmalarda HADMEK, önceki yıllarda raporlarda yer alan kedi ve köpek türlerine ait rakamların deneylerde kullanılanları değil, tedavi amaçlı olarak fakülte kliniklerine getirilen hayvanlara ait rakamları yansıttığı ve üniversitelerin bu konuda uyarıldıkları cevabını vermişti. Oysa ki etik kurullar, üniversitelerin Veteriner Hekimliği fakültelerinde tedavi edilen hayvanlara ait izinler vermez, görüş bildirmez, düzeltme istemez veya rapor tutmaz çünkü tedavi amaçlı getirilen hayvanlarla ilgili bir etik kurul izni zorunluluğu yoktur. Dolayısıyla da ilgili mevzuatta çok açık şekilde belirtilmesine rağmen 2010, 2011, 2012, 2013 ve 2014 yıllarında deneylerde kullanıldığı resmi raporlarda belirtilen hayvanların aslında deneylerde kullanılmadığının açıklanması, konuyla yakından ilgilenenler tarafından tuhaf karşılanmıştır.

2015 yılında hayvanların kullanım amacına göre sıralamada ise %42.41 (164,023) oranla ‘Diğer Amaçlar’ ilk sırada yer alıyor. Sayı olarak hayli fazla olan bu hayvanların hangi amaçlarla deneylerde kullanıldığının belirtilmemesi, raporun eksik yönlerinden bir diğeri.  Sırasıyla diğer amaçlar: temel biyolojik araştırmalar için 136,117; hastalık tanısı için 19,879; tıbbi ürün ve cihazların araştırılması için 11,287; veteriner hekimlik alanında kullanılan ürün ve cihazların üretim ve kalite kontrolü için 6,182; toksikoloji ve güvenlik değerlendirmeleri için 4,983; eğitim için 3,191 ve diş hekimliği ve tıp alanında kullanılan ürün ve cihazların üretim ve kalite kontrolü için 210 hayvan kullanılmışken, geriye kalan 40,873 hayvanın hangi amaçla deneylerde kullanıldığına dair bir bilgi raporda gene yer almıyor.

2016 yılında ise artış devam etmiş ve 451,914 hayvan deneylerde kullanılmış. Yani neredeyse yarım milyon. Beş yılda, deneylerde hayvan kullanımında %124’lük bir artış görülüyor.

Kullanılan hayvan türüne göre dağılımlara baktığımızda en çok kullanılan türler: %55.15 (249,213) ile balık, %16.29 (73,635) ile kanatlılar ve %13.86 (62,620) ile sıçan. Sırasıyla diğer türler; fare 27,359; koyun 10,152; bıldırcın 9,566; sığır 7,587; tavşan 3,140; keçi 2,272; kobay 1,299; sürüngen 880; diğer kemirgenler 629; amfibi 475; diğer memeliler 226; at eşek ve melez soyları 207; domuz 176 ve diğer etoburlar 14. Geriye kalan 2,464 hayvanın türüne air bilgi verilmemiş.

Hayvanların kullanım amacına göre dağılımlarına baktığımızda ise, ikinci sırada %35.33 (159,652) ile temel biyolojik araştırmalar var. Diğerleri sırasıyla şu şekilde: tıbbi ürün ve cihazların araştırılması için 17,690; veteriner hekimlik alanında kullanılan ürün ve cihazların üretim ve kalite kontrolü için 15,453; hastalık tanısı için 12,881; ‘diğer amaçlar’ için 9,307; eğitim için 3,029; toksikoloji ve güvenlik değerlendirmeleri için 2,902; diş hekimliği ve tıp alanında kullanılan ürün ve cihazların üretim ve kalite kontrolü için 414 hayvan kullanılmış. %51.02’lik yüzde ile en büyük orana sahip olan, geriye kalan 230,586 hayvanın hangi amaçlarla kullanıldığı raporda belirtilmiyor. 2016 yılı için deneylerde kullanılan toplam hayvan sayısı 451,914 iken, seçilmiş amaçlara göre hayvan kullanımı çizelgesindeki toplam rakam 221,328 olarak belirtilmiş.

2011 yılında kullanılan hayvan sayısı ile 2016 yılında kullanılan hayvan sayısı arasından 250 bin hayvandan oluşan bir fark var. Hayvanların deneylerde kullanılmasıyla ilgili yasal düzenlemeleri bulunan ülkelerde hayvan kullanımında azalma yerine artış olması, konuyla ilgili yasal mevzuatın ve yerel etik kurulların iç ve dıştan denetimlerinin yetersiz oluşuyla ilgili açık bir göstergedir. Ayrıca alternatif yöntemlerin dünyada uygulanabilir ve güvenli bulunan örneklerinin ülkemizde de kullanılması için yeterince çaba gösterilmediğini de anlamış oluyoruz.

HADMEK raporuna göre; 2017 yılı Mayıs ayı itibariyle ülkemizde çalışma izni alarak yönergesini HADMEK’e onaylatmış 95 adet yerel etik kurul (HADYEK) bulunmakta ve sınırları içinde en çok HADYEK bulunan iller Ankara (14), İstanbul (13) ve İzmir (7)’dir. Bir önceki yazıda da belirttiğim gibi, üç ayda bir Ankara’da toplanan HADMEK’in tüm bu etik kurulları düzenli olarak denetlemesi, 4 kişilik sekreteryasıyla gönderilen yıllık raporlardaki çalışma ve rakamları inceleyerek hatasız bir üst rapor hazırlaması pek mümkün gözükmüyor…

 

Yağmur Özgür Güven

Mercan resifleri can çekişiyor! – Sevil Acar

15-17 Ekim 2017 tarihlerinde Monaco’nun Oşinografi Müzesi’nde Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu ve Centre Scientifique de Monaco tarafından “Okyanus Asitlenmesi ile İktisadi Değerleme Arasında Köprü Kurmak” başlıklı bir çalıştay düzenlendi. Çalıştay aslında birkaç senedir yapılmakta olan okyanus asitlenmesi toplantılarının dördüncüsüydü. Bu senenin ana odak konusu ise okyanus asitlenmesinin mercan resiflerine olan etkileri ve çözüm önerileriydi.

Bilindiği üzere okyanus asitlenmesi, antropojenik karbondioksit salımlarının bir sonucu. Okyanuslar tarafından daha çok karbondioksit tutuldukça asidifikasyon artıyor, denizlerdeki PH değeri düşüyor. Bu da 2 milyon yıldır dünyamızda bulunan mercanlar için yavaş büyüme veya büyüyememe, çoğalamama anlamına geliyor. Bunun yanında, küresel ısınmanın artması, okyanusların da ısınmasına yol açıyor ve renklerine âşık olduğumuz mercanlar beyazlamaya başlıyor. Başka bir deyişle, deniz sıcaklığı yükselince dış etkenlere karşı kendilerini korumaya çalışan mercanlar strese giriyor ve solmaya başlıyor.

Endüstrileşmenin başladığı ilk dönemlerden bu yana okyanuslardaki asiditenin %30 arttığı gözlemlenmiş ve bu oranın yüzyılın sonuna kadar %150 olması bekleniyor. Bu artış çok sayıda deniz organizmasının hayatını ve dirliğini olumsuz etkilemekle birlikte kıyı ve deniz ekosistemlerini bozuyor, dolayısıyla onların insanlara katkılarını da azaltıyor.

İşte sözkonusu çalıştayda küresel ısınma ve okyanus asitlenmesi sonucu azalan ekosistem hizmetlerinin, yok olan ya da solan mercan resiflerinin iktisadi değerine dair tartışmalar yürütüldü ve bilimsel sunuşlar yapıldı. Hawai ’den Karayipler’e, Guam’dan Hint Okyanusu’na, Avustralya’dan Kızıldeniz havzasına kadar pek çok deniz ekosisteminin geçirdiği dönüşümler, bu dönüşümlerin ekolojik ve antropojenik öncülleri konuşuldu. Saydığımız havzalar üzerine çalışan 40-50 kadar akademisyen, dünyada mercan resiflerinin son durumuna dair grafikleri gözler önüne serdi.

Elbette deniz ekosistemlerinin ve mercan resifleri sadece insanlar onları seviyor veya onlardan faydalanıyor diye değerli değil. İktisadi değeri, turizm, balıkçılık gibi sektörlere katkıları dışında bu ekosistemler türlerin varoluşu ve devamı, kıyıların erozyon ve fırtınalara karşı korunması için de büyük önem atfediyor. Ama iş iktisadi değerlemeye geldiğinde çok çarpıcı olan bir şey var ki o da insanlığın bir yandan bu ekosistemleri kullanarak “iktisadi” refahını arttırmaya çalışması, diğer yandan yine iktisadi refahı arttırayım derken karbon-yoğun aktivitelerle, kirli üretim ve tüketim süreçleriyle bu ekosistemlere zarar vermeye devam etmesi.

Bilim insanları boş durmuyor, insan eliyle oluşan zararlı etkileri nasıl azaltabileceğimize dair kafa yoruyor. Çözüm önerilerinden en önemlisi küresel ısınma ve iklim değişikliğini yavaşlatmak, etkilerini azaltmak. Bu da dünya genelinde kullanımı halen yaygın olan fosil yakıtlardan vazgeçmekle büyük oranda mümkün olabilir. Öte yandan teknolojik çözüm arayışları da yok değil. Mercanların genetiğini inceleyip dirençli olanlarını çoğaltmak, en iyilerini birbiriyle eşleyerek “süper mercanlar” türetmek; bu yollarla parçalanmış veya zarar görmüş resifleri tamir etmek gibi… Ama yine de doğa hiçbir şeyle yeri değiştirilemeyecek, yerine yenisi koyulamayacak kadar kendine özgü ve emsalsiz. O nedenle yenisini teknolojiyle üretmekten daha önemlisi (ve hatta daha az maliyetlisi) var olanı korumak…

 

Doç. Dr. Sevil Acar – Altınbaş Üniversitesi

[Kedi-Siz] Kemal Hamamcıoğlu: Hayvan sevmek ayrı bir sevme biçimi değil

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Çok seneler evveldi… Belki 10 senesi kesin var. Benim ilk kısa filmim çıkmıştı, onun ise ilk televizyon programı yaptığı dönemlerdi. Ben ona konuk oldum. Benim kısa filmi, hayvanları konuştuk. O gün bugündür durmadan konuşuyoruz.

Bazı projelerimizi kimse bilmeden ilk birbirimize anlattığımız doğrudur. Bildiğim en naif adamlardan biridir o. Bir şeyi seviyorsa emin olun ki o şey sevilesidir.

Önce üç oyun yazdı… Kabin, hayatta seyrettiğim en sarsıcı şeydi… Garaj, çıkınca dayak yemiş gibiydim, Kaplan Sarılması, tuhaftı.

Mesela ayrılık ise ben de yaşıyorum, aşk ise ben de yaşıyorum neden böyle ifade edemiyorum diye düşündürüyor beni…

Performans videoları çıkıverdi sonra… Her biri sert ve içsel… Can yakıcı… En çok da “ Ayının karnına basma” Sormayın nedenini…

Şarkı söylüyor, öğretmenlik yapıyor, yazıyor, çiziyor çünkü kocaman bir kalbi var.

En sonda yeni romanı, ilk romanı “Birini Pencere Kenarına Çiçek Koyacak Kadar Sevmek Lazım” girdi hayatımıza. Hepimiz kadar yalnız bir kahraman işte… Kapağını sevmedim J ama onun bir bildiği vardır.

Her şeye rağmen hayat devam ediyor.

Çünkü o Kemal Hamamcıoğlu

***

26 – Kemal Hamamcıoğlu: Hayvan sevmek, ayrı bir sevme biçimi değil

 

Tolga Öztorun: Önce elbette kedilerden bahsedelim istiyorum. Başka konuşacak neyimiz var ki? Kedi sana ne ifade ediyor Kemal? Birçok performansında kediler geçiyor. Nedir bu kedilerin sırrı hayatında?

Kemal Hamamcıoğlu: Kedi demek,  zaman demek.

Bir kediye baktığımda, gözlerinde zamanın öfkesini görüyorum.  Yazdığım romanda da, oyunlarda da, performanslarda da hep bir kedi, köpek, kuş ya da ağaç var. Çünkü insan değil de onların hikâyesini anlatmak, insanı anlatmaktan daha anlamlı.

Onlar soğukta güçlü ve gerçek. Soğukta bırakılanların hikâyesini takip ediyorum. Sıcak evler hiç ilgimi çekmiyor.

Tolga Öztorun: Sokak kedilerine özellikle düşkün olduğunu biliyorum. Parkları seviyorsun.  Biraz hayal kuralım onların hayat kalitelerini arttırmak için neler yapılabilir?

Kemal Hamamcıoğlu: Hayvan sevmek, ayrı bir sevme biçimi değil. İnsana sevmek öğretilmeli. Sevmeyi keşfetmeli insan, dünyayı keşfetmeden önce. Sevgisizlikten bu ötekini yok etme hali.

Sokaktaki hayvanların yalnız, aç, çaresiz kalmamaları için kalp diliyorum insanlara. Böyle bir kalbin hayalini kuruyorum. Atan, duyan kalpler evlerde ve sokaklarda… Tek hayalim bu. Sokakları duyan kalpler.

Tolga Öztorun: Kısa bir soru olacak ama benim için en önemli soru galiba bu Kemal, kısırlaştırma hakkında ne düşünüyorsun?

Kemal Hamamcıoğlu: Kısırlaştırmanın, sokak hayvanları için çok çok önemli olduğunun bilincindeyim. Çünkü sokakta ne kadar az olurlarsa, o kadar çok hayatta kalabilme şansları olur.

Sokakta hamile bir kedi, hamile bir köpek görünce ruhum parçalanıyor. Aylarca nasıl baş edecek yavrularını sokakta, araba altlarında, ormanda yaşatmak için anneler? Kaç yavru daha ölecek? Kaç kış böyle geçecek?

Kısırlaştırmak adı altında sokaklardan hayvanları toplayan, onları iğnelerle öldüren, yalanlara sığınan bütün yerel yönetimlere bela okuyorum. Bazen bela okumak iyidir. Hele de gerisinde bir sürü ölen can varsa. Vicdan diliyorum topraklarıma. Kalpsizlere, kalp diliyorum.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın. Seni seviyorum.

 

 

 

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

 

 

 

[Babil’den Sonra] Ahmet Ziguli’nin ardından

Usta müzisyen sahne adını 1960’lı yıllarda Bulgaristan’da çok popüler olan Sovyet yapımı Ziguli otomobillerinden almış. Akordeonu ustaca ve kıvrak çalışıyla insanlar onu bu otomobille özdeşleştirmişler. Türkiye’ye gelince adındaki  “z” düşmüş ve yerine “c” gelmiş. Bizler onu CİGULİ adıyla tanıdık.

1957’de Bulgaristan, Hasköy’de doğmuş. Asıl adı Ahmet’miş.1980’li yıllarda İslami ve Türkçe isimler üzerindeki yasak nedeniyle Bulgar adı olarak Angel Yordanov Popov adını tercih etmiş. Ama yasakları günlük hayatta pek de takmamış. Ahmet adı artık resmi kayıtlarda yer almasa bile onu bilenler ona Ahmet Ziguli diye seslenmişler

Herkes onu farklı farklı yönleriyle anımsar. Benim için tanıdığım en usta akordeonculardan ve ses ustalarından birisiydi. Birkaç kez de canlı izleme şansını yakaladım. Sürekli gülümseyen, samimi, komplekssiz tavırlarıyla aklımda yer etti. Sanki şarkılarını izleyenlere değil de kendisi için çalıyor, eğleniyor gibiydi. Bir de sahnedeki sempatik- teatral hareketleriyle bana Charlie Chaplin’i anımsatıyordu.

1972’de babasını kaybedince düğünlerde çalarak ailesini geçindirmeye başlamış. 1990’da ailesiyle Türkiye’ye göç etmiş. İstanbul’da düğünlerde çalmış, Kumkapı meyhanelerinde çalmaya başlayınca tanınmaya başlamış. 1991’de Yenikapı Çakıl Gazinosu’nda Hülya Avşar’a akordeon çalmaya başlamış.

1993’de ilk albümünü yayımlanmış. Sonra 1998’de İzmir’de İbrahim Tatlıses ve Sibel Can’a akordeonuyla eşlik etmiş.

Birçok insan gibi ben de onu 1999’da TV’lerde ve radyolarda çalınmaya başlanan Binnaz şarkısı ile tanıdım. Şarkıya konu olan Binnaz da Ciguli’nin grubunda klarinet çalan Gırnatacı Ahmet Babati’nin eşiymiş.

Sonra bazı dizilerde, sinema filmlerinde, reklam filmlerinde gördük onu.

Onun içtenliği- sıcaklığı-sahiciliği, komplekslerden arınmış mütevazılıği- sadeliği- güzelliği; çoğu roman müzisyenler gibi doğuştan çok iyi bir müzisyen- akordeon ustası oluşu, muhteşem geniş aralıklı sesi-gırtlağı ortalama Türkiye insanına fazla geldi. Onun bu insani ve sanatçı özellikleri, 2000’li yıllarda yaygınlaşan popüler tele-vole kültürünün sadece soytarı bir müzisyen gibi göstermeye çalıştığı, medya maymununa çevirdiği “Ciguli” imajının gölgesinde kaldı ne yazık ki. Türkiye’de yanlış insanların elinde sömürüldü, harcandı.

Küçük de olsa underground bir kesim tarafından değeri bilinen ve el üstünde tutulan Ciguli’yi ilk kez 2000’li yıllarda Babylon’da dinlemiş ve müzisyenliğine hayran olmuştum. Belki de kendisinden sonra gelen roman müzisyenlere de Babylon’un kapıların o açtı demek pek de yanlış olmaz.

Ahmet Ziguli, Türkiye’de daha fazla kalamadı ve sonunda doğduğu topraklara Hasköy’e döndü ve 3 yıl önce 31 Ekim 2014 tarihinde Bulgaristan’ın başkenti Sofya’da kalp rahatsızlığı nedeniyle kaldırıldığı hastanede narkozun etkisinden çıkamayarak hayatını kaybetti. Şimdi Bulgaristan’da, doğduğu kentte, Hasköy’de yatıyor.

Bugün Açık Radyo (94,9) Babil’den Sonra programında onun anısına Haydutlar Orkestrası’ndan roman şarkıları dinleteceğim. Grubun adına bakmayın. Korkulacak bir tarafları yok. Silahları sadece çalgıları ve sesleri. Sadece insanların ruhunu- kalbini hedef alan, şenlendiren, güzelleştiren müzikler yapan bir müzik grubu. Bugün programda onları dinleyelim. Bir başka yazıda onların da muhabbetini yaparız.

Umarım programda dinleyeceğimiz bu şarkılar bizlerin olduğu kadar Ahmet Ziguli’nin de ruhunu şenlendirir.

 

Ercüment Gürçay

42 yıllık inat hikâyesiyle gelen bir uzunçalar

Adnan, Ayda, Canan, Çiler, Fikriye, Fitnat, Fulya, Günay, İlker, Salim, Selahattin ve Yusuf. Yani “Dostlar Korosu İlk Koristleri”.  Tam 42 yıl önce bir gazete ilanından yola çıkarlar ve yolları 1975 yılının Aralık ayında, İstanbul’da Ruhi Su ile kesişir.Albümün kapağında Dostlar Korosu’nun kuruluş hikâyesini Genco Erkal şöyle anlatıyordu: “Pir Sultan Abdal albümünü yeni çıkarmıştı Ruhi Su. Bir gün bize, tiyatroya geldi. “Çocuklar birlikte bir Pir Sultan gecesi yapalım diye düşündüm, ne dersiniz? Dostlar Tiyatrosu oyuncuları olarak siz şiirleri okursunuz, Sümeyra’yla ben türküleri söyleriz, nakarat bölümlerinde siz de koro olarak bize katılırsınız. Bence çok güzel olur” dedi.

Müthiş bir coşku fırtınası esti tiyatroda. O zamanlar biz Şişli’de Ümit Tiyatrosunda oynuyoruz. Dört başı mamur bir kültür merkezi gibi çalışıyoruz. Gençleri yetiştirdiğimiz tiyatro kurslarımız var. Oyunların yanısıra konserler, sanat filmleri gösterileri, resim sergileri düzenliyoruz. Ruhi Su’nun bu heyecan verici önerisi üzerine kolları sıvadık. Kendisi baştan sona programı düzenledi. Bizim oyuncuları da çok iyi tanıyor, kim hangi şiiri okuyacak, türküler nasıl araya girecek, koro olarak biz nerelerde katılacağız, bütün ayrıntılarıyla akışı bize verdi.

Büyük emek vererek yetiştirdiği gözde öğrencisi Sümeyra’nın da hemen hemen ilk sahneye çıkışı olacaktı bu program. Yoğun bir prova süreci boyunca en ufak ayrıntılara inerek bizi sabırla çalıştırdı ve sonunda konseri gerçekleştirdik. O gece tiyatroda izleyiciyle birlikte yaşadığımız duyguları anlatmak çok zor. Gördüğümüz inanılmaz ilgi üstüne tek bir konser için düşünülen programı biz sık sık ve defalarca yineledik. Her seferinde salonda tek boş koltuk kalmadı.

Bunun üstüne Ruhi Su’dan ikinci bir teklif geldi. “Neden Dostlar Tiyatrosuna bağlı bir koro kurmuyoruz? Gençlere türkülerimizi öğretmek istiyorum. Birlikte konserler vermeyi, gelecekteki albümlerimde onlarla birlikte kayıt yapmayı düşünüyorum.” İşte bugüne dek çeşitli aşamalardan geçerek süren Dostlar Korosu düşüncesi böyle doğdu.

Projeyi basına duyurduk. Filanca tarihte seçmeler yapılacak, gençleri bekliyoruz dedik. İçimizden bir jüri kurduk. Başkanımız bizzat Ruhi Su’ydu tabii. Başvuran öğrencileri sıkı bir sınava tuttu. Müzik kulağı, ritm duygusu gibi teknik konuların yanı sıra genel kültürleri, çeşitli sanat kollarına, edebiyata duydukları ilgi, politik eğilimleri, beğenileri kılı kırk yararak sorgulandı ve sonunda ilk koristler seçildi, çalışmalara başlandı.

Ustanın bu koroya verdiği emek unutulmaz. Haftanın belli günlerinde onun evinde, tiyatroda ya da başka bir salonda toplanır, saatlerce sabırla, özenle çalıştırırdı koroyu, öz evladını. . Şu anda elinizde tuttuğunuz albümde dinleyeceğiniz sesler işte Ruhi Su’nun 1975 yılında seçtiği ilk koristlerdir.”

Ruhi Su ve Dostlar Korosu, 1976

“Birlikte konserler verildi. Politik gecelere katıldık. Ruhi Su’nun son yıllarında yaptığı albümlerde hep bu arkadaşların sesi vardır. Aramızdan ayrılmadan once, 12 Eylül döneminde, yasakları delip verdiği o unutulmaz en son konserlerde gene beraberdik. Ben Ezgili Yürek’teki şiirlerini okudum, onlar birlikte türküleri söylediler.

Hastaydı. Yurt dışından tedavi edilmesi için davetler vardı. Almanya’dan her türlü tedavi masrafını üstlenecek öneriler geliyordu, ama askeri cunta yurt dışına çıkış için pasaport vermedi. Koca Ruhi Su gözümüzün önünde eridi gitti. Ardından senaryosunu benim hazırladığım bir çok anma gecesi düzenledik. Büyük ustayı, şiirler, türküler, video görüntüleriyle andık.

Yıllar geçti, Dostlar Korosu değişik şeflerin yönetiminde çalışmalarını sürdürerek bugünlere geldi. 2012 yılında ustanın 100. doğum yıldönümünü çeşitli etkinliklerle kutladılar, yollarına devam ediyorlar.

Bu albümü yapan ilk koristlerin başka bir derdi var. Onlar koronun ilk kuruluş yıllarına dönerek Ruhi Su öğretisini, ilk koronun özünü ve ruhunu yakalayarak yeniden yaşatmak istiyorlar. Albümü dinlerken ben de aynı şeyi duyumsadım. Bu sanki bir profesyonel kayıt değil de, Ruhi Su’nun evinde bir koro çalışması, bir prova. Hoca orada, soluğu hissediliyor, onları yönetiyor ve neredeyse “çocuklar şurayı baştan alalım, daha yumuşak, daha ifadeli olsun istiyorum” diyecek, belki de az sonra onlarla birlikte söylemeye başlayacak. Öylesine yapmacıksız ve içten bir tavır var bu kayıtta.

Sanırım bu çalışmanın özelliği ve özgünlüğü de burada. Ben Dostlar Korosunun ilk koristlerine tuttukları yolda başarılar diliyorum. Topluluklarını parlak solistlerle de zenginleştireceklerine, müzik serüvenlerini gelişerek sürdüreceklerine inanıyorum…”

8 Kasım’da müzik marketlerde yerini alacak olan uzunçalarda türküler söyleyen Dostlar Korosu İlk Koristleri aslında bu çalışma ile bugüne kadar RSDK’ya emek veren yüzlerce koro emekçisinin seslerine-sözlerine- duygularına da tercüman olmuşlar: Ruhi Su’yla olmak süreci, gencecik yaşlarımızda, gerçeğin hayalle, hayalin dirençle, direncin coşkuyla, coşkunun umutla, umudun sevgiyle beslendiğini kavrayabilme süreci oldu bizler için… Oradan gelir türkülerimizin tadı… cümlesi aslında Ruhi Su ile başlayan ve 42 yıl sonra bugün de peşi sıra gidilen bir hayalin; her türlü kötülüklere, acılara rağmen, türkülerle, güzelliklerle, dirençle, coşkuyla, umutla, sevgiyle gerçeğe dönüştüğü;  42 yıldır süren ve daha nice yıllar sürecek olan bu inat hikayesinin birkaç kelimeyle özeti gibi.

Yazıyı yine LP kapağında yer alan bir başka alıntıyla bitireyim: “… Ruhi Su’nun bize öğrettiği türküydü. Her koşulda, adeta bir esriklik haliyle, bıkmadan, usanmadan kırk yıldır söylüyoruz…”

Türkülerle, aşkla, dayanışmayla ve hep birlikte daha nice kırk yıllara…

 

Ercüment Gürçay

Yumurtada fipronil kalıntısı hangi sorunlara işaret ediyor – Bülent Şık

Avrupa’da çeşitli ülkelerde piyasadaki yumurtalarda zehirli bir kimyasal madde olan fipronil isimli pestisitin kalıntısının çıkması son birkaç aydır gündemde. En son bir internet sitesinde yer alan “Zehirli Yumurta Krizinde Sansür” başlığını taşıyan haber meselenin başka bir noktasına dikkat çekiyor. Üretiminde yumurta kullanılan çeşitli gıdalarda fipronil kalıntısı olup olmadığı ve halk sağlığı adına yapılan çalışmaların halktan gizlenmesi.

Yumurta gıda sektöründe çok kullanılır; örneğin bisküvi, kek, kurabiye vs. gibi işlenmiş yüzlerce gıda maddesinin imalat reçetesinde yer alan bir gıda maddesidir. Yumurtada bulunan fipronil kalıntısı haliyle işlenen bu ürünlere de geçecektir. Ancak bu geçişin ne düzeyde olduğu ya da işlenmiş gıdalarda fipronil kalıntısı bulunup bulunmadığı sadece laboratuvar analizleri ile anlaşılabilir. Avrupa’daki gıda ürünlerinde bu tarz bir analizin yapılıp yapılmadığını bilmiyoruz; ama çok kuvvetle muhtemel işlenmiş gıdalarda fipronil kalıntısı var mı diye bakmak kimsenin aklına gelmemiştir. Yumurtada tespit edilen fipronil kalıntısının tesadüfen tespit edilmiş olma ihtimali de bence çok yüksek. Bu önemli bir nokta ve biraz açmak gerekiyor. Gıdalarda pestisit kalıntılarına bakılırken “çoklu kalıntı analizi” dediğimiz bir analiz yöntemi kullanılır. Bu analiz yönteminde aynı anda ya da bir seferde onlarca ya da yüzlerce pestisitin kontrolü yapılabilir. Yani o gıdada hangi pestisitlerin kalıntısı var ve ne miktarda var sorularına yanıt aranır.

Ancak çoklu kalıntı analizi yöntemi ile sadece analiz yönteminin kapsamı içinde yer alan pestisitlerin kalıntısını araştırabilirsiniz ve bu çok önemli bir sorundur. Bir analiz yöntemini doğru ve kesin sonuçlar elde edebilecek şekilde kullanmadan önce laboratuvarda bazen günler süren ön çalışmalar yapılır. Analitik kimya çalışanlar bu işe “metot oturtma” derler.  Pestisit metot oturtma çalışması özetle şöyle bir şeydir: Mevcut gıda mevzuatı tarımsal ürünlerin üretiminde hangi pestisitlerin kullanılmasına müsaade ediyorsa o pestisitlerin kalıntısını araştıracak bir yöntem oluşturulur. Buna ek olarak, geçmişte kullanılmış ancak artık kullanılması yasak olan pestisitleri de analiz yöntemine katabiliriz. Bu kabaca yüzlerce pestisitin analizini yapabilecek bir metot oluşturmak anlamına gelir. Literatürde de tek bir analiz yöntemi ile örneğin 500 farklı pestisiti analiz edebilme kapasitesine sahip analiz yöntemleri vardır. Ama çalışılacak 500 pestisit metot oturtma çalışmaları esnasında tek tek analiz cihazına tanıtılır; onları tespit etmeye yarayacak analitik parametreler belirlenir. Bu iş tamamlandığında laboratuvara gelen bir gıda örneğinde doğal olarak sadece daha önce analiz cihazınıza tanıttığımız pestisitlerin kalıntısı var mı yok mu diye bakabiliriz. Ancak bu analiz yöntemi kapsamında bulunmayan ama gıdada kalıntısı bulunan bir pestisiti tespit edemeyeceğimiz anlamına gelir. Meselenin kırılma noktası burasıdır. Analiz yönteminde fipronili tespit etmek için gereken ön çalışmalar daha önce yapılmışsa fipronil tespit edilebilir.

Öyleyse bu bilgiler ışığında meseleye bakalım.

Yumurtada fipronil kalıntısı bulunduğu ilk Almanya’da açıklanmıştı; sonraki günlerde diğer ülkelerdeki yumurtalarda da fipronil kalıntısı çıktığına dair haberler gelmişti. Almanya’daki laboratuvarın kullandığı analiz yönteminin kapsamı içinde fipronil bulunduğu için bu tespitin yapılabildiğini düşünebiliriz. Diğer ülkelerin ise “acaba bizim ülkemizdeki yumurtalarda durum ne?”  sorusuna yanıt için analiz yöntemlerini gözden geçirerek, yöntemi fipronil tespitini sağlayacak şekilde yeniden düzenlediklerini söyleyebiliriz.

Ama bu meseleye daha geniş bir çerçeveden bakmalıyız. Toksik kimyasal kalıntıları ile ilgili çalışmalarda daha önceden ön çalışmasını yapmadığımız, metot oturtma çalışmalarının bir parçası olmayan kimyasal maddeleri tespit edemeyiz.

Fipronil odağında bakarsak bu şu anlama gelir: Belki de yıllar boyunca yumurtalar fipronil kalıntısı içeriyordu ve analiz çalışmalarında fipronile bakılmadığı için bir tespit de yapılamadı. Bunun ne kadar önemli bir halk sağlığı sorunu oluşturduğunu söylememe sanırım gerek yok ve izleyebildiğim kadarıyla Avrupa kamuoyunun dahi meseleyi bu çerçeveden kavradığını düşünmüyorum. Norm oluşturan, halk ve çevre sağlığı adına faaliyet gösteren kamu kurumlarının işlerini nasıl yaptıkları üzerine, ya da nasıl yapmadıkları üzerine çok şey söylüyor fipronil meselesi.

Örneğin ülkemizde gıdalarda kalıntısı çıkması muhtemel 600 civarında pestisitin analizini yapan tek bir kurum dahi yoktur. Şu sıralar ciddi bir tartışma konusu olan glifosatın gıdalarda kalıntısı var mı, varsa ne düzeyde var sorularına yanıt verecek tek bir saha çalışması bile yapılmamıştır ülkemizde. Ancak bu saha çalışmalarının ya da kalıntı izleme çalışmalarının yapılması gerekliliğine işaret etmem toksik kimyasalların kullanılmasını meşru gördüğüm anlamına da gelmemeli.

Bu meselelere analitik bir çerçeveden bakarak bu toksik kimyasalların neden kullanıldıklarını, ne gibi sonuçlara yol açtıklarını, hangi alternatiflerin dışlandığını ve hangi akademik-politik mekanizmalarla hayatlarımıza dâhil edildiklerini mesele yapmalıyız kuşkusuz. Ama işin aslına bakılırsa kapsamlı ve iyi tasarlanmış saha çalışmaları ile meselenin ne kadar büyük olduğunu ve kamu refahını nasıl tehdit ettiğini gösterebilmek de olanaklıdır ve bu azımsanmamalıdır.

Gıdalar gerek çevreden bulaşan ve gerekse pestisitler gibi gıda maddelerinin üretilmesi esnasında kullanılan sayısı binleri bulabilen, çeşitli toksik kimyasalları içerebilirler. Az veya çok bu toksik kimyasalların kalıntısı gıdalarda bulunur ve ne mutlu ki bu binlerce toksik kimyasal aynı anda gıdalarda bulunmaz.

Doğal şartlar, gıdaların yetiştirildiği ekolojik ortamın ne ölçüde kirli olduğu, imalat ve ambalajlama teknikleri gibi pek çok parametreye bağlı olarak gıda maddeleri de belirli bazı toksik kimyasallar açısından risk içerir. Durum tespiti yapmak ve gerekli önlemleri zamanında alabilmek için de kapsamlı saha çalışmalarına, halk sağlığını koruyacak izleme ve denetim programlarına ihtiyaç vardır. Ama bu çalışmaları organize eden, gerçekleştiren sistemin işleyişinde çok ciddi sorunlar olduğu da bir gerçektir. Sistemin geneli gizlilik üzerine kuruludur ve bu gizlilik örtüsünü kaldıran her çalışma önemlidir. Dolayısıyla Avrupa’daki fipronil krizinde kamu çalışmalarının nasıl yapıldığını ve elde edilen sonuçların neler olduğunu anlamak için girişim yapan kişi ve kurumların bu taleplerinin reddedilmesine, bilgilerin kamuya açıklanmamasına ve erişim yasağı getirilmesine de bu çerçeveden bakabiliriz. Erişim yasağı kalksa sistemin ne kadar problemli olduğunu gösterebilmek olanaklı olabilecekti çünkü.

Fipronil meselesinin bize söylediği kanımca budur.

 

Bülent Şık

Bergama’da ekoloji aktivistlerine saldıran şirket çalışanlarına dair dava düşürüldü

İzmir Bergama’da siyanürlü altın üretimini protesto amacıyla 5 Haziran 2005’te Dünya Çevre Günü’nü kutlamak isteyenlere Koza Altın Maden Şirketi çalışanları tarafından yapılan saldırının 12 yıldır süren davası zaman aşımından düştü.

Bergama 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde dün görülen davanın 31. duruşmasında müştekiler, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası kayyum atanan Koza Şirketler Grubu’nun eski sahibi Akın İpek ile beraberindekilerin cezalandırılmasını talep ederken mahkeme heyeti, sanık Ali Tutar, Halil Tuna, Musa Şık ve Münir Aldaş hakkındaki kişileri hürriyetinden yoksun kılma ve mala zarar verme suçlarından açılan davanın, hayatlarını yitirmiş olmaları nedeniyle düşürülmesine karar verdi.

Kişileri hürriyetinden yoksun kılma, mala zarar verme ve kamu malına zarar verme suçlarından sanık Hamdi Akın İpek hakkındaki davanın ise zaman aşımından dolayı düşürülmesine karar verildi.

Çevre hareketinin avukatı ve Koza Altın Maden Şirketi’nin açtığı davayla sanık durumuna düşen Arif Ali Cangı, duruşma sonrası yaptığı açıklama ile  mahkeme heyetinin aldığı karara tepki gösterdi.

 

(Artı Gerçek)

Dış Politika ve Etnisite – Sermin Özürküt

Avrupa, Ekim Ayı başında bir ilk’e tanıklık etti. Ilk kez bir özerk bölge halkı, bağımsızlık referandumunda çoğunlukla ’evet’ oyu kullandı. Üç yıl önce İskoçlar, İngiltere Birleşik Krallığın’dan ayrılmaya ’hayır’ demişti. Katalanlar ise, Ekim oylamasında İspanyadan bağımsız olmayı kabul ettiler. Böylece, İspanya merkez parlamentosu ile merkeze bağlı özerk Katalonya meclisi arasında yıllardır süren güç mücadelesi, parlamenter bir çatışmaya dönüştü. Halkoylamasına sunulan bağımsızlık bildirgesi, Katalonya parlamentosu tarafından dört yıl önce karar altına alınmıştı.

Meclisler arasındaki çatışma, anayasa mahkemesi kararları ile sürdürülüyor. Ispanya, ulus devletin bölünmesini önleme mücadelesi verirken Katalonya, yeni bir devlet kurmak istiyor. Konu ulus devlet olunca, doğaldır ki, bir üst ve bir alt iki parlamento arasındaki çatışma, dünya dış politika gündemine de girdi. İlk tepki, Fransa’dan geldi. Fransa’nın Avrupa Birliği Bakanı, Nathalie Loiseau, katalanlar Ispanya’dan bağımsızlığını alsa bile Katalonyayı bir ulus devlet olarak tanımayacaklarını bildirdi.

Fransa’nın bu tepkisi şaşırtıcı değil. Çünkü, Fransa devlet sınırları içinde de katalanlar var. Ispanyanın elli milyonluk nüfusu içinde katalanların sayısı, sekiz milyon. Fransa’nın kuzeyinde ise, yarım milyon katalan yaşıyor. Bu yarım milyonun ne İspanyadaki gibi özerk bölgesi var; ne de etnik azınlık dili statüsü. Buna neden olarak Fransa’nın  kuruluşta ulusçuluğun (milliyetçiliğin) politik yorumunu temel alması gösterilebilir. Yani ulus devletin kuruluş sürecinde Fransa, ortak kültür ve dil ölçütlerinden çok yaşanılan toprak parçasını esas alıyor. Sınırları belli toprak parçası üzerindeki her etnisiteyi, fransız olmak ile eş değerde sayıyor.

Ernest Renan (1823-1892)

Fransa gerçeğini yani çeşitli etnik kökenin ulus devleti kuran franklık ile nasıl kaynaştığını, Fransız siyaset bilimci Ernest Renan, 1882 yılında şöyle açıklıyor :  ”..Bugün hiçbir fransız, burgon ya da breton olduğunu bilmez. Fransa’da etnik fransız olduğunu kanıtlayabilen on aile bile çıkmaz. Çıksa bile, soy ağaçlarını etkileyen gizli veya belirlenmesi güç kesişmeler nedeniyle gösterilen kanıtın tümüyle doğruluğunu saptamak mümkün değildir..”

Ernest Renan’ın tanımladığı etnik kaynaşma, günümüz İspanyasında  karşımıza, etnik ayrışma biçiminde çıkıyor. Katalonya özerk bölgesi bu etnik ayrışmanın göstergesidir. Sayısı onyediyi bulan özerk bölgedeki katalanlığın, basklığın, galiçyalılığın ve merkezi devletteki ispanyolluğun hepsi birer etnisitedir. Ispanyada yaşanan çatışmanın temel sorunu da, Ispanyayı kuran ispanyollara karşı azınlıkta kalan katalanların bu yapıyı etkileme ve yeniden biçimlendirme çabasından oluşmaktadır.

Fransanınki gibi kaynaşma, Ispanyanınki gibi ayrışma biçiminde sürüp giden etnisite sarmalı, her ulus devleti ilgilendiriyor. Çünkü, BM üyesi devletlerin hiçbiri etnik homojen değildir. Başka bir anlatımla, her devlet sınırı içinde az ya da çok ama mutlaka, birden fazla etnik köken bulunmaktadır. Bu gerçeğin bilincinde olan uluslararası toplum, çoğunluktaki ve azınlıktaki etnik kökenlilerin barış içinde yanyana yaşayabilmesi için çözümler üretiyor. Örneğin, Birleşmiş Milletler (BM)’in, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT)’nın, Avrupa Birliği (AB)’ nin etnik, dinsel ve cinsel azınlıkları koruma amaçlı sözleşmeleri vardır.

Ancak, doğrudan etnisiteyi konu alan ilk sözleşme, Avrupa Konseyi (AK /Council of Europe)’ne aittir. 1949 yılında kurulan konseyin, Avrupa Bölgesel veya Etnik Azınlık Dilleri Sözleşmesi (The European Charter for Regional or Minority Languages), 1998 yılında yürürlüğe giriyor. Sözleşmede, etnik köken ile milliyetçilik (ulusçuluk) hareketi sonucu oluşan ulus devlet yapısı arasında ilişki kuruluyor. Bu bağlamda, etnik azınlık ile dilinin tanımı ve seçimi her ülkenin iç politikasına bırakılıyor. Ayrıca, etnisite, ırk ve kültür ölçütleri ile karıştırılmadan doğrudan dile bağlanıyor. Bu politik yorum ile oluşan sözleşme, 1992’de üye devletlerin imzasına açılıyor. Bazı devletler hiç imzalamıyor. Örneğin Fransa ve Türkiye gibi.  Bazısı da, hem imzalıyor, hem ülke yasal sistemine uyarlıyor; hem de meclisinde onaylıyor. Örneğin İspanya ve İsveç gibi.

İspanya ile İsveç arasındaki fark, İspanyanın konsey sözleşmesini imzalamasından yıllar önce, 1978 anayasası ile azınlık etnisitelerine özerklik tanımış olmasıdır. Özerk bölgeleri olmayan İsveç ise, azınlık dilleri sözleşmesini imzaladıktan üç yıl sonra anlaşma metnini ülke koşullarına uyarlamak amacıyla bir meclis araştırma komisyonu kuruyor. Bundan dört yıl sonra da komisyonun sunduğu teklif, parlamento tarafından onaylanıyor. Bu onay ile İsveç ulusu içinde azınlıkta kalan etnik kökenlilere, dillerini konuşma, yazma ve kamu kurumları ile yargı sisteminde kullanma hakkı veriliyor. Böylece İsveç’in resmi dili isveçcenin yanında beş azınlık diline resmi azınlık dili statüsü tanınmış oluyor. Bu diller, Fince, Tornedalfincesi veya Meänkeli Dili, Laponca veya Samice, Ibranice ve Romancadan oluşuyor.

Böylece İsveç, Ernest Renan’ın 19. yüzyılda dillendirdiği etnik kaynaşma sürecini uygulamaya koymuş oluyor. Ancak, bunu 19. yüzyıl yerine 21. yüzyıl koşullarına uygun olarak yapıyor. Ulus devletin kurulduğu günden bugünlere gelindiğinde hala azınlıkta kaldıklarını iddia eden etnik kökenlilere, İsveç bir uzlaşma sunuyor. Uzlaşmanın temeli, konsey sözleşmesini kendi tarihsel gelişimine ve iç politikasına uyarlamaktan ibaret. Bu uyarlama, 2009 yılına gelindiğinde,  çoğunluk dili isveççe ile beş azınlık dili arasındaki etkileşimi ele alan ’Dil Yasası’ (Språklagen)’ na dönüşüyor. Aynı yıl, kısaca Azınlık Yasası da denilen ”Ulus devlet içindeki azınlıklar ve azınlık dilleri yasası” (Lagen om Nationella Minoriteter och Minoritetsspråk) çıkarılıyor. Azınlık dilleri dışında kalan diğer diller ise, göçmen dilleri sınıfına giriyor ve anadili eğitimi uygulanıyor.

İsveç örneğinin de gösterdiği gibi, çoğunluk-azınlık etnisiteleri ile dilleri arasındaki etkileşim süreci, mutlaka olumsuzluk taşımak zorunda değil. Olumsuzluk bir yana, olumlu bir etkileşim de mümkün. Çünkü İsveç, ister azınlıkta ister çoğunlukta olsun devlet sınırları içindeki tüm etnik kökenlerin barış içinde yaşamasını amaçlıyor. Barışçıl etkileşimin zaman içinde, ekonomik-sosyal ve kültürel yurttaşlık haklarında eşitlik sağlayacağı düşünülüyor.

Ayrıca, barışçıl etkileşim sürecindeki tüm ulus da parlamenter sistemin daha da demokratikleşmesi için katkıda bulunma olanağını elde etmiş oluyor. Böylece, İspanya’nın çatışması ve Fransa’nın gerilimi yerine İsveç, uzlaşmayı tercih ediyor.

Boşuna dememişler, “Akıllıyı arkada tutma, akılsızı kılavuz etme” diye…

 

Sermin Özürküt

İsveç Sol Parti Eski Milletvekili

İsveç Parlamentosu AB Komisyonu Eski Üyesi

 

Katalonya bağımsızlığını ilan etti

Katalonya Parlamentosu özerk bölgenin bağımsızlığını ilan etti. İspanya Senatosu ise bu karardan kısa süre sonra Katalonya’nın Madrid hükümeti tarafından yönetilmesini öngören düzenlemeyi onayladı.

135 üyeli Katalonya Parlamentosu’nda yapılan gizli oylamada 10’a karşı 70 oyla bağımsızlık kararı alındı. 2 oy boş çıktı.

Oylamanın gizli yapılmasının nedenlerinden biri, İspanya’nın bağımsızlık yanlısı milletvekillerine ceza kesmesini önlemekti.

Katalonya’nın bağımsızlığı oylanırken, İspanya’da iktidardaki Halk Partisi, ana muhalefet partisi Sosyalistler ve Vatandaşlar (Ciudadanos) milletvekillerinin protesto amacıyla dışarı çıktığı görüldü.

Parlamento’daki oylamanın ardından milletvekilleri bölgenin marşını söyledi.

Barcelona sokaklarında toplanan bağımsızlık yanlısı göstericiler ise sevinç çığlıkları attı.

Oylamanın İspanya Yüksek Mahkemesi tarafından “yasa dışı” ilan edilmesi bekleniyor.

Bu sırada İspanya Başbakanı Mariano Rajoy ise attığı tweetinde, “Bütün İspanyollardan sakinliklerini korumalarını bekliyorum. Hukuk devleti, Katalonya’da yasallığı devreye sokacak” dedi.

İspanya Senatosu‘ndan jet yanıt

İspanya Senatosu ise Katalonya Parlamentosu’nun kararından kısa bir süre Madrid yönetiminin, anayasanın 155’inci maddesi uyarınca hareket edilmesini öngören düzenlemesini onayladı.

155’inci madde bir özerk yönetimin elindeki hakların ve görevlerin alınmasını öngörüyor.

 

(BBC Türkçe)