Ana Sayfa Blog Sayfa 2991

KAOS GL’nin gezici Medya Okulu “hak haberciliğinde daha güçlü bir dil” için İstanbul’daydı

2007 yılından bu yana gönüllü muhabir ağı eğitimleri ile ülke genelinde yerel LGBTİ haberciliğini güçlendiren, LGBTİ+ gündemini hak temelli habercilikle aktarmak için yayıncılık yapan KAOSGL.org haber portalı 2015 yılında yaptığı Yeni Medya Okulu ile bu çalışmalarını sosyal medyaya da taşımıştı. Geçtiğimiz yıl 7 şehre yayılan üç aşamalı “İnsan Haklarının İzlenmesi İçin Medya Okulu” ile hem habercilik deneyimi hem de sosyal medya kullanım becerileri LGBTİ+ hak savunucularına aktarılmıştı.

Belirleyici esas habercinin politik duruşu

Bu kapsamda KAOS GL Medya Okulu’nun İstanbul ayağı 28 Ekim’de Taksim Nippon Otel’de gerçekleşti. Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği (CŞMD) ile Kaos GL Derneği’nin ortaklaşa düzenlediği eğitime KAOSGL.org gönüllü muhabir, gazeteci ve yazar adayları katıldı. Eğitimin birinci bölümü KAOSGL.org editörlerinden Yıldız Tar’ın temel haber yazım teknikleri sunumuyla başladı. Haber dilini nasıl kurabiliriz? Hak haberciliği nedir? Her haber 5N1K’nın cevabını vermeli midir? Okuyucunun dikkatini en doğru şekilde habere nasıl çekebiliriz gibi soruların cevapları daha önce yapılmış haberlerden örnekler üzerinden tartışılarak arandı. Basında yer alan haberler “daha güçlü bir dille” yeniden yazıldı. Konuşmasında KAOS GL’nin yayın politikasını da anlatan Tar, basında çıkan LGBTİ haberlerini aşama aşama nasıl değerlendirdiklerinden bahsetti.

Her şeyin bir haber değeri olabileceğinden bahseden Tar, haberi yapan kişinin politik duruşunun haberi nasıl göreceğini etkilediğini söyledi. Birinci oturumunun sonunda katılımcılar gruplara ayrılarak haberciliğin temeli 5N1K kuralı üzerinden kendilerine verilen haberleri yeniden kurgulayarak yazmaya çalıştı.

Kurban ya da mağdur yerine “hayat kalan” denilmeli!

Eğitimin ikinci bölümünde Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nde Pınar Büyüktaş, cinsel şiddet alanında hak temelli haberciliğin nasıl olabileceğini anlattı. Derneğin misyonu ve vizyonu hakkında katılımcıları bilgilendiren Büyüktaş, daha önce Birgün, Evrensel, Milliyet ve Gazete Duvar gibi yayın organlarında çalışan habercilere verdikleri eğitimlerin sonuç verdiğini ve bu tür eğitimleri vermeye devam edeceklerini söyledi. Eğitimde “tecavüz kültürü yerine onay kültürünü besleyen bir yaklaşımı nasıl besleyebiliriz?” sorusunun cevabı arandı.

Şiddet haberlerinde asla çocuk fotoğrafı kullanılmamalı!

Haberde kullanılan görsellerin şiddeti nasıl beslediği basında çıkan haberler üzerinden değerlendirilirken mağdurun yaşadığı travmanın görsellerle tetiklenmemesi, şiddetin pornografiye dönüşmemesi gerektiği belirtildi. Cinsel şiddet içerikli haberlerde habercinin nasıl bir dil kullanıp, kullanmaması gerektiği tartışıldı. Cinsel istismar haberlerinde asla çocuk fotoğraflarının kullanılmaması ve cinsiyete atıf yapılan görsellerden uzak durulması gerektiğinin altı çizildi. Haber yazımında kurban ya da mağdur kelimeleri yerine “hayatta kalan” tanımlasının kullanılmasının tavsiye edildiği vurgulandı. Eğitimde cinsel şiddete maruz kalanlarla yapılması planlanan röportajlarda ise hangi adımların atılması gerektiği paylaşıldı.

M.

(Yeşil Gazete)

Belgeler ’16: Karadeniz’in çay tarlalarından Suriyeli sığınmacılara

Barbara Yoaf Karyo, Berk Demirbaş, Enes Uzuntaş, Güven Kebeci, Handan Akgün, Nilüfer Demir, Nuray Aydın ve Sevim Gündoğdu’nun fotoğraf serilerinden oluşan Belgeler ’16 sergisi geçtiğimiz hafta Galata’daki Galeri Bu’da sanatseverlerle buluştu.

Sergide Galata Fotoğrafhanesi Belgesel Fotoğraf Programı 8. dönem katılımcılarının 2016 yılı boyunca ürettikleri hikâyelere yer verildi.

Sergi, izleyicileri, derme çatma bir Uganda restoranından, Karadeniz’in çay tarlalarına, etnik ve dini geleneklerden, göç yoluyla kurulmuş mahallelere, Anadolu’daki ufak bir köyden, İstanbul’un yok edilen değerlerine, Suriyeli sığınmacılardan, kentin tam orta yerindeki yeşil bir vahaya taşıyor.

Belgesel’de yer alan 8 görsel hikâye ise kısaca şöyle:

BAT MİTSVA – Barbara Yoaf Karyo

“Yahudi geleneğinde 12 yaşına basan kız çocukları Bat Mitsva adı verilen dini bir törenle yetişkinliğe geçmiş kabul ediliyor. Bu törenler sonrasında kız çocukları dini sorumluluklarından mesul tutulmaya başlanıyor. Bu çalışma ile Bat Mitsva törenine hazırlık aşamasındaki kız çocuklarının çocukluk ve ergenlik arasında kalma hallerine tanıklık ediliyor.

VİKTORYA APARTMANI – Berk Demirbaş

Viktorya Apartmanı, İstanbul’un artık devasa bir şantiye olduğu şu günlerde büyük projeler arasındaki ufak detaylardan birisi olan eski İstanbul apartmanlarını hatırlatmayı hedefliyor. Bu kentin insanlarına yarım asırdan fazla yuva olmuş bu apartmanların ortak akıbetlerini, onlardan birisi olan Şişli’deki Viktorya Apartman’ı üzerinden anlatan proje, kentin görsel kimliğinin ve sosyal dokusunun nasıl dönüştüğünü aktarıyor.

SIĞINIK – Enes Ümit Uzuntaş

Sığınmacı olmak hiçbirimizin aklından geçmez. Bu, hep başkalarının hikâyesidir. Muhtemelen bu insanlar için de böyleydi. Ama şimdi başka topraklarda, evlerinden yurtlarından uzakta yaşama tutunmaya çalışıyorlar.

TOHUM – Güven Kebeci

Bir memur çocuğu olarak okul yılları ülkenin farklı yerlerinde yaşayarak geçti. Sonrasında üniversite ve iş hayatı derken bir nevi göçebe yaşam devam etti benim için. Bu yüzden kendimi hiçbir zaman bir yere ait hissedemedim. Hiçbir mekân benim için vazgeçilmez değildi. Ancak tüm hayatı aynı bölgede geçmiş insanlar için durum böyle değil. Tıpkı bir ağaç gibi köklerini salıyor toprağa. Artık mutlu olabildiği, kendini olduğu gibi yaşayabildiği tek yerdir. Mutsuzlaşır, kötürümleşir uzaklaştıkça. Tohum köklerini terk etmek istemeyen dedemin kısa bir hikâyesidir.

UGANDA RESTORAN – Handan Akgün

Ugandalı Amina’ya ait Kumkapı’da bir ev, Uganda Restoran. Sadece Afrikalılara özgü mekânlardan biri. Farklı Afrika ülkelerinden gelen insanların uğradığı, favori yemekleri Matooke yedikleri, haberleştikleri, sohbet ettikleri bir yer. Amina, bir süredir bu evde yaşıyordu. İki kızı ve eşinin yaşadığı ülkesine ziyarete gittiğinde bir daha Uganda Restorana, İstanbul’a dönemedi. Ani bir kalp kriziyle öldü. Evinin kapılarını Handan Akgün’e açan Amina bu çalışmayla anılıyor.

HACIAHMET – Nilüfer Demir

İstanbul’un Beyoğlu ilçesindeki Hacıahmet Mahallesi 90’lı yıllara kadar Roman nüfusun yoğun yaşadığı bir mahalle iken, ağırlıklı olarak o yıllarda yaşanan göç ile İstanbul’a gelen Kürtler’in yoğun yaşadığı bir mahalleye dönüşmüş durumda. Şimdilerde onlara Suriyeli ve az da olsa Afrikalı göçmenler de eşlik ediyor. Hacıahmet adlı çalışma, aslında çokça konuşulan, göç, göçmen olmak, kent, köy, mekân-insan ilişkisi gibi kavramlara ve bu kavramların sanki ‘nesnesi’ olan insanlara odaklanırken, mahalleyi ve onu oluşturan ve üreten insanları da ‘öznellikleri’ üzerinden anlatmayı deniyor.

ÇAY TOPLAYICILARI – Nuray Aydın

Doğu Karadeniz’in hayat ağacı çay, bu bölgede yaşayan yerli halk, yevmiyeli çalışan Gürcü işçiler ve son zamanlarda sayıları hızla artan Suriyeli işçiler tarafından, yılda üç ya da dört hasatta toplanıyor.

Hasadın yapıldığı tarlalara çay bitkisi aralıksız ve sık dikildiğinden ve Karadeniz’in doğal yapısı gereği çay tarlaları, dik ve sarp yamaçlarda bulunduğu için çalışanlar zor şartlar altında işlerini yapıyorlar. Tarlalarda bu işi yapanlar ise daha çok kadınlar… Yük ağır, ama umut hep var…

HUZUR – Sevim Gündoğdu

1935’ten bu yana, Nefise ve Selim Ergün çiftinin 5 çocuğunu büyüttüğü, sonrasında bir düzine toruna unutulmaz çocukluk anıları yaşatan ve şimdilerde, geçen onca zamana inat hala ayakta durmaya çalışan, mütevazı, eski bir İstanbul evi. Önceleri Sevim Gündoğdu için sadece, eşinin ailesi ile hafta sonları ve bayramlarda bir araya gelinen bir anneanne eviyken, zamanla burada her bulunduğunda vaktin nasıl geçtiğini fark etmediği, şehir hayatının hızına inat yavaşlayabildiği, günün sonunda arınmış ve huzur duygusuyla ayrıldığı bir yere dönüştü. Büyük şehirde küçük bir vaha mıydı?

Sergi 25 Kasım 2017 tarihine kadar Pazar ve Pazartesi günleri hariç her gün 11.00. 19.00 saatleri arasında ücretsiz gezilebilir.

 

M.

(Yeşil Gazete)

“Nükleer Enerji Çözüm Değil Kitabı”nın Yazarı Helen Caldicott’la konuştuk: “Türkiye’de nükleer santral kurulmasına izin vermeyin.”

“Ben bir doktorum, bu benim sorumluluğum, gece rahat uyuyabilmek için nükleere karşı  mücadele etmeliyim”

Bu cümleler hayatının 45 yılını nükleer karşıtı mücadeleye adamış, nükleer silahlara karşı direnişi örgütleyerek 1985 yılında Nobel Ödülü alan Nükleer Savaşa Karşı Hekimler (IPPNW)’in üyesi  Sorumluluk Sahibi Hekimler (PSR)’in kurucu başkanı olan  bir kadın doktora ait. Avustralya doğumlu Dr. Helen Caldicott üç çocuk annesi ve sonuncusu Ekim 2017’de olmak üzere  1997-2017 yılları arasında ABD’de yayınlanan, çeşitli dillere  çevrilmiş 11 kitabın da yazarı.

Türkiye’de, Korol Diker tarafından Türkçe’ye kazandırılarak Dr. Ümit Şahin’in önsözüyle Yeni İnsan Yayınevi tarafından  basılan “Nükleer Enerji Çözüm Değil” kitabı ile tanınan Dr. Helen Caldicott ilk baskısı ABD’de Fukushima felaketinden önce 2006’da  yayınlanmış olan kitapta nükleer enerji ve nükleer silahlar arasındaki benzerlik ve bağlantıları açıkça ortaya koyarak nükleer enerjinin iklim değişikliği tartışmaları arasında  gelişimlerini sürdürmek arzusunda olan ülkelere düşük karbon emisyonlu enerji olarak pazarlandığına dikkat çekiyor.

Kitap aynı zamanda  yenilenebilir enerjilerin gittikçe daha tercih edilebilir rekabetçi niteliğe kavuşmakta olmasına rağmen toplumların neden ve nasıl nükleer enerjiye yönlendirildiğini de anlatıyor. Gerek nükleerin gerçekleri  üzerine kendisinden kitapları aracılığıyla çok şey öğrendiğim gerekse mücadelesinden esinlendiğim bir  kadın olan  Dr Helen Caldicott ile bu sene 14-17 Eylül tarihleri arasında  IPPNW tarafından organize edilen, kendisinin de konuşmacı olduğu “İnsan Hakları, Gelecek Nesiller ve Nükleer Çağda Suç” temalı  konferansa Sivil Düşün desteği ile katılarak  bir araya gelme fırsatı buldum.  Yeşil Gazete okurlarını düşünerek daha kalıcı hale getirdiğimiz sohbetimizde Dr. Caldicott hayatını, mücadelesini, dünyadaki  nükleer silahların durumunu anlattı, Türkiyenin nükleer planları hakkında değerlendirmelerde bulundu.

Sevgili Dr.Caldicott, bize hayatınızın 45 yılını radyoaktiviteye karşı mücadeleye adamış olmanızın sebeplerini anlatır mısınız ?

Benim hikayem 16 yaşımda “On The Beach/Kumsalda”adlı kitabı okumamla başlar. Bu kitap nükleer savaşla ilgiliydi  ve yaşadığım şehir olan Melbourne dışındaki tüm insanlar ölüyordu, ardından radyasyon yavaş yavaş Melbourne’a da gelmiş  yeryüzündeki yaşam da nihayetlenmişti. Bu kitap benim üzerimde çok etkili oldu ve 1956 yılında tıp okumaya başlayarak radyasyon, nükleer silahlar, mutasyon ve kanser  hakkında bilgi edinmeye çalıştım. 1971 yılında Fransızlar Atmosferik Test Yasağı Anlaşması’nı delerek Pasifik Okyanusu’nda  atmosferik  denemeler  yaparken ben “ Çaresiz Tutku/A Desperate Passion” adındaki kitabımı yazdım. Sonra yaşadığım yer olan Adeleide’da yüksek radyoaktif serpinti oldu ve bu atmosferik testlerin sütte radyoaktif kirliliğe yol açması nedeniyle çocukların lösemi ve kanser olma ihtimali üzerine gazeteye bir mektup yazdım. Gazete bu mektubumu yayınladı. O gece Fransızların Maruora Mercanlarında yaptığı atmosferik testlerle ve bunun neden olduğu radyoaktif serpinti ile ilgili olarak televizyonda konuşuyordum. Adelaide’da ciddi bir serpinti oldu ve insanlar  tepkilerini göstermek için Fransız ürünlerini protesto etmeye başladı. Fransızlar ne zaman bir bomba atsa ben televizyonda radyasyonun sağlık etkileri hakkında konuşur olmuştum, annelere çocuklarının hangi durumlarda kansere yakalanabileceğini  anlatıyordum. Paris’e daha sonra Başbakan yardımcısı  olan bir yetkiliyle birlikte giderek Fransız  Hükümetine “Neden Pasifik’te denemeler yapıyorsunuz? diye sorduk. Fransız yetkililer “Bizim bombalarımız  zarar vermez” diyerek yanıtladı sorumuzu. Bunun üzerine biz deÖyleyse neden Akdenizin ortasında patlatmıyorsunuz bunları?” diye sorduk. Bu kez cevapları Akdeniz çevresinde çok fazla insan yaşadığı yönünde oldu. Böylece hayatımda ilk defa  kendi nükleer denemeleri nedeniyle dünyadaki  çocukların ölmesini umursamayan çıldırmış politikacılarla karşı karşıya gelmiş oldum. Bu çok anlamlıydı. İzleyen süreçte Goffmann ve Tamplin’in birlikte yazdığı “Zehirli Güç” adında bir kitap okudum ve hayatım değişti. Daha önce uranyum veya nükleer güç veya nükleer atık konusunda hiçbir şey bilmiyordum. Dehşete düşmüştüm.

Hemen Avustralya’daki maden sendikası ile iletişime geçtim ve onlarla uranyum madenciliğinin sağlığa etkileri üzerine konuştum. Bana konuşma fırsatı vermişlerdi fakat işlerine ihtiyaçları olduğunu da söylemişlerdi. Ben yine de  onları uranyum madeninde çalışmalarından dolayı testislerinin harici radyasyona maruz kalarak ışın aldığını bunun gelecekteki çocukarı ve spermleri için çok kötü olduğu konusunda eğitmeye çalıştım. Onlara uranyum madeni içinde radon gazı soluduklarını, uranyumun da radon gazının da kanser yaptığını anlattım. Bu gerçekleri öğrendiklerinde sendikadakiler şok olmuştu ve Avustralya genelinde uranyum madeni sendikaları uranyum madenciliğinin ve uranyum ihracının durdurulması yönünde karar bildirdi. Bu sadece insanlara biraz bilgi vermekle  mümkün olmuştu. Uranyum madenciliği yasağı 5 yıl sürdü.

Peki mücadelenize diğer doktorlar nasıl dahil oldu?

Harvard Tıp Fakültesinde kistik fibroz kliniğindeki işim için ailemle Amerika’ya gittiğim süreçte nükleer enerjinin tehlikelerini  ele aldığım“Nükleer Çılgınlık” adındaki kitabımı yazdım. Kitap oldukça ünlendi ve ardından ben de kısa adı PSR olan “Sosyal Sorumluluk için Hekimler” örgütünü kurdum. New England Tıp Dergisi’ne nükleer enerjinin sağlık etkileri üzerine bir  ilan koydum. Dergi tam da Üç Mil Adası Nükleer Felaketi’nden bir gün sonra yayınlanmıştı. Bunun üzerine binlerce doktor PSR’ye katıldı ve birlikte nükler savaşın tıbbi etkileri, sağlık boyutu üzerine sempozyumlar düzenledik. Bu sempozyumları ABD genelindeki büyük tanınmış üniveristelerde gerçekleştirdik. Bir taraftan da ben TV programlarına başlamıştım. Holywood’da film starlarını ektrana çıkaran bir kadın programcı beni onlarla birlikte ekrana taşıdı. Halkın geneli söylediklerimi duymaya çok ilgili olmasa da film yıldızlarıyla beraber ekrana çıkınca bir şekilde ilgi çekiyordum.

Televizyon kanalıyla toplum genelinde bir farkındalık yaratabildiğinizi düşünüyor musunuz?

Evet. Nükleer enerji ve nükleer savaş gerçekleri konusunda onları bilgilendirmeye çalıştım. 5 yıldan fazla bir süre bu eğitim çalışmalarıma devam ettim aynı zamanda meslektaşlarıma da eğitim verdim. Programımız 153 bölüm sürdü ve bu beş yıl içinde 23 bin doktor üyemiz oldu. Nükleer savaşın sağlık etkilerini anlatmak için mektup yazmakta, sunumlar yapmakta çok aktif olduğumuz bu süre zarfında Amerika’da yaşayanların %80’inin  nükleer savaşa karşı olduğunu söyleyebilirim.

Mücadelenizi yürütürken ülke liderleriyle de bir araya gelerek Fransa başbakanıyla yaptığınız gibi görüşmeler gerçekleştirdiniz mi?

Evet. Başkan Reagan’ı ziyaret ettim, kendisiyle  1 saat 15 dakika görüşmemiz oldu, ona bilgi verdim. Kanada Başbakanı Pierre Trudeau ile de görüştüm ve onu 5 kıtada 6 barış insiyatifi kurmaya ikna ettim. Gorbaçov’la da bir görüşmem oldu. Ayrıca Japonya, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Belçika, Hollanda, İsveç, Danimarka, Norveç, İngiltere, İrlanda, İskoçya ve daha pek çok ülkede doktorların bu konuda sivil toplum örgütü kurmasına önayak oldum.

Fukuşima Felaketi’yle birlikte dünya genelinde  nükleerin gerçekleri de daha iyi anlaşılmaya başlandı. Örneğin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) tarafından tayin edilen yıllık 1 milisievert sınır dozun siyasilerin eliyle 20 milisieverte yükseltildiğine tanık olduk. Bu konuyu bir doktor olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet çıldırmış olmalılar. Japonya’da çok sayıda nükleer santral var, bunların çevresinde  nükleer endüstri ve poitikacıların işbirliğinde nükleer köyler kurulmuş bulunuyor, öyle ki bu ülkede ülkeyi nükleer endüstrinin  hükümeti idare ettiğini  söyleyebilirim.

Türkiye’de yayımlanan kitabınızda insanların maruz kalabileceği yıllık dozun Uluslararası Atom Enerji Ajansı tarafından 70 kilo ve 25 yaş üstünde beyaz bir erkeğe göre  tayin edildiğinden bahsediyorsunuz. Bu durumda kadınların ve çocukların radyasyon karşısında daha kırılgan daha zarar görebilir durumda olduğundan bahsedebilir miyiz?

Evet. Çocuklar  yetişkinlere göre radyasyondan 10-20 kat daha fazla etkilenebilirler. Kız çocukları da erkek çocuklara göre daha kırılgan bir yapıda. Anne karnındaki bebekler binlerce kat fazla etkilenirken kadınlar da erkeklere göre neredyse iki kat daha fazla kırılgan yapıda ve bu uzun zamandır biliniyor.

En son Kuzey Kore’nin nükleer test gerçekleştirmiş olmasına  ne diyorsunuz?  

Kuzey Kore bir şehri havaya uçurabilir fakat dünyayı havaya uçurma ihtimali olan yalnızca ABD veya Rusya’dır, bu iki ülkenin yapabilecekleri  gerçek anlamda tehlike ifade eder. Bugün dünyada 64 bin nükleer bomba var ve Amerika ile Rusya bunların %94’üne sahip. Rusya ile ABD arasında bir dünya savaşı çıkması her şeyin sonu demektir. Kuzey Kore ABD’nin kendileri ile diyalog kurmasını  istiyor. Dünya genelinde ticari anlaşmalar yaparak normal ilişkiler geliştirmek isstiyorlar, bunun için Barış Anlaşması imzalamaya  da hazırlar. Kuzey Kore nükleer silah kullanmak istemiyor.

Dünya ölçeğindeki barışın, nükleer silahlarla güvenliğin sağlanmasına bağlayabilenler var, onlara ne söylersiniz?  

Bu yalana inanmamalılar, silahla barışı sağlamaya çalışmak eril bir düşüncenin ürünü.

Almanya’da halka iyot hapları dağıtıldı. Bu konudaki değerlendirmeleriniz nasıl?

Evet, biliyorsunuz, iyot hapları insanlara onlar radyasyona maruz kalmadan  önce verilmelidir, maalesef genelde iyot haplarının dağıtılmasında çok geç kalınıyor. Ancak iyot hapları önceden alınırsa tiroid bezlerinin radyoaktif iyot yerine normal iyot ile dolması mümkün olabilir. Fakat nükleer lobi nükleer kaza olduğunu saklama eğilimi gösterdiğinden halk bilgi sahibi olamadığı gibi iyot haplarının alınmasında da  çok geç kalınmış oluyor. Bununla beraber unutulmamalı ki nükleer reaktörden yayılan radyoaktivite radyoaktif iyottan ibaret değil. Sezyum 134 ve 137, stronsiyum 90 ve diğer 200 çeşit izotop da yayılıyor. İnsanlar bunu anlamıyor, iyot haplarını alırlarsa radyasyondan  tamamen korunacaklarını  sanıyorlar. Unutmayın zamanında alsanız bile iyot hapları yalnızca tiroid bezinizin  radyoaktif iyotla dolmasını önler ama diğer organlarınız diğer izotopların etkisine maruz kalacak ve risk altında olacaktır.

Mücadelenizi verirken karşılaştığınız zorluklar ve engellemeler oldu mu?

Evet, insanları bilgilendirmeye çalışırsanız hapse girmeye hazır olmalısınız. Henüz kimse beni öldürmedi ama 8 defa  tehdit mektupları, telefonlar aldım. Ölmeye hazırdım. Sadece inandığım yolda devam ettim.

Türkiye’de Akkuyu, Sinop ve İğneada adı altında 3 nükleer santral projesi olduğunu biliyorsunuz. Buralarda üçüncü nesil nükleer  reaktörlerin kurulması planlandığı söyleniyor. Kitabınızda üçüncü nesil nükleer reaktörlerin diğerlerinden farkının maliyet düşürme çalışmaları olduğundan söz ediyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Evet, maliyet çalışmaları nükleer reaktörlerin daha az maliyetle nükleer reaktör inşa  etmesi için yapılır, tasarruf içindir başka bir iyileştirme öngörülmez. 3.nesil reaktörler daha düşük maliyetli  olduğu kadar da maliyet azaltımını hedefleyen ucuz parçaların kullanılması nedeniyle daha tehlikelidir.

Güvenli nükleer santral yoktur diyorsunuz, bunu sizden daha detaylı alabilir miyiz?

Her şeyden önce nükleer santrallerin zararlarından korunmak mümkün değildir. Milyonlarca yıl etkisi baki kalan radyoaktif atıklardan bahsedelim. Nükleer atıklar kaçınılmaz olarak dünyadaki yaşamın temelini oluşturan DNA yapısını, genleri, canlı türleri bozunuma uğratacaktır. Daha fazla bir şey söylemeye gerek yok. Suya ve besin zincirine karışan radyoaktivite kanser ve genetik hastalıklara yol açacak konjenital deformasyona neden olacak, sadece insanlarda  da değil hayvanlarla  bitkilerde üzerinde de genetik değişimler meydana gelecektir.

Türkiye’ye mesajınız nedir?

Türkiye’de nükleer santraller kurulmasına izin vermeyin. Topraklarınızdaki NATO silahlarından kurutulun, çünkü onları sınırlarınız içinde tutmanız sizin için riskli. Uluslararası  Nükleer Silahları Yasaklama Koalisyonu-ICAN’e katılın, destek verin.

Dr. Helen Caldicott. teşekkür ederim.

Teşekkürler.

Röportaj ve çeviri: Pınar Demircan – Yeşil Gazete 

Kadınlara “korkusuz olun, sesinizi yükseltin” diyen feminist sanat tarihçisi Linda Nochlin öldü

“Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok?” diyerek sanata toplumsal cinsiyet rolleri ışığında yeni bir yaklaşım getiren feminist sanat tarihçisi Linda Nochlin, 86 yaşında hayatını kaybetti.

“Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok?” sorusundan yola çıkarak 1971 yılında bir makale kaleme alan Nochlin, çalışmalarında kadın sanatçıların var olma mücadelesini irdeledi. Feminist sanatın doğuşuna yol açtığı belirtilen makalenin pek çok kadın sanatçı için esin kaynağı oldu.

Nochlin’in eleştirel çalışmaları, realist ve çağdaş resim ve heykel türlerinde önemli tartışmaları da tetikledi.

Nochlin bu makale ile ‘çığır açıcı’ olarak nitelendirildi.

Kadınlara dair çalışmaları ve söyledikleri hala sanatçıların yolunu aydınlatan Nochlin kadınlara şöyle seslenmişti: Korkusuz olun, sesinizi yükseltin, birlikte çalışın ve istikrarlı olarak problem yaratın.

 

(Gazete Karınca)

Hollanda’da koalisyon sonunda kuruldu

Mart ayında yapılan seçimlerde Başbakan Mark Rutte’nin göreve devam edeceği belli olmuştu ancak meclisteki yeni dağılımla nasıl bir koalisyonun kurulacağı merak konusuydu. Yedi ay sonra Hollanda’da  dört-partili bir koalisyon kuruldu. Derin farklılıkları olan bu partilerin hükümette kalabilmesi Hollanda siyasi kültüründe önemli bir yeri olan anlaşmaya bağlı kalma geleneğini sürdürmelerine bağlı. 

Ekonomi yolundaysa hükümet geçici olsa ne olur?

15 Mart’tan beri geçici hükümet tarafından yönetilen Hollanda’da kime sorsanız bunun büyük bir önemi olmadığını söylüyor. Çoğunluk ekonomi iyi gittiği sürece koalisyon çalışmalarının uzun sürmesinden şikayetçi değil. Geçtiğimiz üç ayda Hollanda ekonomisi yüzde bir buçuk büyüyerek ekonomistleri şaşırttı (Şekil 1). Sene sonuna kadar böyle devam ederse Avrupa Birliği ortalamasından da Fransa, İtalya ve Almanya’dan da daha hızlı büyüyerek yüzde 3.3’e ulaşacak. Bu da büyük ölçüde Alman ekonomisindeki iyileşmeden ve birinci ve ikinci Rutte hükümetlerinin yaptığı neoliberal reformlardan kaynaklanıyor.

İlk Rutte hükümeti eğitim ve kültür sektörleri başta olmak üzere devlet harcamalarının büyük ölçüde kısılması yoluyla borç içindeki bankaları kurtarmaya karar vermişti. Ardından emeklilik yaşının yükseltilmesi ve ücretsiz verilen sağlık hizmetlerinin sınırlanması yoluyla ekonominin ‘yaştan yalıtması’ geldi. Son günlerde ise Finans Bakanı Jeroen Dijsselblöem yeni bir vergi reformundan bahsetmeye başladı. Kısacası, Rutte hükümetleri şu anda üniversiteye başlamayan kuşağın üzerine uzun vadede büyük bir yük yıkıp, şu anda emekli olan kuşağa da beklediklerinden çok daha az hizmet sunmak yoluyla ekonominin küresel parametrelerle değerlendirildiğinde başarılı görünmesini sağladı. ING Grubunun Baş ekonomisti Marieke Blom’a göre bu koalisyon konusunda strese girilmemesinin en önemli sebebiydi: “Şu an için ekonomi iyi durumda. İyileştirilebilecek şeyler olmakla birlikte bunların çok acil olduğunu düşünmüyorum.”

Yine de, 208 gün süren görüşmelerle yeni bir rekor kırıldı. Hollanda’da, hiçbir parti mecliste çoğunluğu sağlayamadığında, koalisyonu kurma görevi kral ya da kraliçe tarafından herhangi bir partiye verilebiliyor. Bu genellikle en fazla oy ve sandalye sayısına sahip parti oluyor.  Ardından görüşmeleri kolaylaştıracak bir müzakereci seçiliyor. Müzakerecinin görevi koalisyon kurabilecek partilerin önemsediği konuları, ve bunların diğer partiler tarafından kabul görüp göremeyeceğini liderlerle tartışmak. Bu görüşmeler gizli yapılıyor ve yalnızca genel çizgileri basına açıklanıyor. Ne zamanki bir uzlaşmaya varılıyor, o zaman her partinin verdiği sözleri ve kabul ettiği şartları açıklayan koalisyon anlaşması basına açıklanıyor, işçi sendikaları ve işveren örgütleri masaya davet ediliyor. Bu şekilde, hem büyük çapta bir uzlaşma ve katılım sağlanmış oluyor hem de partilerin seçmenden gelen günlük baskılar ve tedirginliklerden etkilenerek koalisyona vermiş oldukları sözleri kolayca bozmaları veya hükümeti düşürmeleri engellenmiş oluyor. Uzlaşmaya yedi ay boyunca varılamaması günlük hayatı etkilemese ve ekonomiyi tehdit etmese dahi şimdiye kadar oldukça düzgün yürüyen bu sistemin başarısına gölge düşürdü. Zira geçtiğimiz aylarda iki müzakereci toplamda üç defa bu görevden çekildi ve rollerini başkasına teslim etti.

Aslında uzlaşmaya varılmasının önündeki en büyük engel kalkana kadar herhangi bir gelişme yaşanmadı: Bu engel, Hollanda Yeşillerinin (GroenLinks ya da YeşilSol) üzerinde ısrar ettiği göçmen politikası reformuydu. Görüşmeler başladığında YeşilSol’un hükümeti kuracak olan koalisyonda olacağına kesin gözüyle bakılıyordu. Partinin iklim konusundaki talepleri koalisyonun ikinci büyük partisiyle örtüşüyor ve destek kazanacağa benziyordu. Ancak YeşilSol’un seçim kampanyası boyunca ön planda tuttuğu göçmen geçmişli Hollandalılara eşitliği ve sığınma politikalarında insani prensiplerin önemsenmesi talepleri diğer partiler tarafından kabul görmedi. Yeşillerin talebi göçmen siyasetinin yeniden düzenlenerek ”açık kapı” siyaseti izlenmesi ve iltica başvurusu reddedilen kişilerin ülkelerine geri gönderilmemesi olarak özetlenebilir.  Nitekim, seçimler boyunca liberal VVD ve Hristiyan Demokrat CDA giderek aşırı sağın söylemlerini kullanmaya başlayarak oy kaybetmemeye çalışmışlardı. Haziran sonunda Yeşiller masayı terk etti, Yeşillerin yerini alan Hristiyan Birliği (Christian Unie, CU) ile görüşmelere yeniden başlandı. Rutte bu meşakkatli sürecin sona erdiğini ”Rekorun kırıldığı gün anlaşmaya varmayı başardık, çok mutluyum” diyerek açıkladı. 

Muhafazakarlar ve liberaller nasıl anlaşacak: İklim, göçmen politikası, ve ötenazi

Rutte şimdi iki Hristiyan partinin (anaakım CDA ve daha radikal/ilerici Hristiyan Birliği) ve iki liberal partinin (kendi partisi olan neo-liberal VVD ve liberal demokrat D66)  arasındaki dengeyi korumak ve üçüncü kabinesinin başında kalmayı garantilemek zorunda. Bu resimde CDA ve VVD merkezi oluştururken D66 (liberallerin daha demokratik ve enternasyonalist kanadından geldigi icin) ve Hristiyan Birliği (Hristiyan değerleri 21. yüzyıla adapte eden ilerici ekolojik politikalarıyla) ise  idealist kanatları temsil ediyor. Kısacası bu koalisyonda en ciddi sorunları oluşturacak konular iklim ve göçmen politikası, ve ötenazi.

Hollanda siyasetini anlamanın en genelgeçer yollarından biri her siyasi partiyi ve/ya bireyi iki eksendeki duruşu üzerinden incelemektir (Şekil 2). Bunlardan ilki ekonomik duruştur: Bu parti/grup/birey ekonomik sol ve ekonomik sağ arasında nerde durmakta, hangi siyaseti tercih etmektedir? Örneğin mecburi sağlık sigortası daha fazla sağlık sorununu ve gideri mi kapsamalıdır yoksa her birey seçtiği sigorta kapsamında kendi ödemelerinin bir kısmını mı yapmalıdır? Eğitimin hangi kısmı ücretsiz olmalı, gayri menkul ve gelir vergileri ne düzeyde tutulmalıdır?

İkincisi ise toplumsal değerlerdir: Muhafazakarlıkla ilericilik arasında çizilen bu eksen örneğin ötenazinin bir hak olarak tanımlanması konusundaki duruşu içerir. Ya da iklim politikasını oluştururken bireylerin tüketim tercihleri üzerinden mi yoksa üretime getirilecek sınırlandırmalarla mı iklim hedeflerine ulaşacağımızı sorar. Bu iki düzlem üzerinden değerlendirildiğinde Hollandanın koalisyon hükümeti liberal demokrat D66 ile Hristiyan partilerin ötenazi konusunda anlaşmasını imkansız kılıyor. Diğer yandan, koalisyon ortağı olduğu tüm partilerden daha muhafazakar ve daha sağda olan VVD’nin neo-liberal reformlarına devam etmesi mümkün görünmüyor.

Son olarak, seçmenler Rutte’yi iklim konusunda net ilerici duruşlar sergileyen D66, Yeşil/Sol, ve Hristiyan Birlik gibi partilerle koalisyon kurmaya mecbur bırakarak net bir mesaj verdi. Üçüncü Rutte hükümetinin bu mesajı nasıl yorumlayacağı, ve özellikle petrol fiyatlarının düşmesiyle stres altındaki Shell’i desteklemeye devam edip etmeyeceği merak konusu. Ancak son aylarda üst üste yayınlanan raporlar ortaya koydu ki iklim değişikliği konusunda en kötü karneye sahip Avrupa ülkesi Hollanda. Dolayısıyla yeni kurulan hükümette ilk defa bir İklim Bakanlığına yer verilmesi koalisyon anlaşmasının en çok bahsedilen maddelerinden biri.

 

Ayşem Mert

İzmir’in kalbine hançer: Ethem Sancak’ın ailesine ait Folkart Yapı’ya 80 milyon dolarlık satış

İzmir’in Konak ilçesindeki “Basmane Çukuru” olarak bilinen arazi, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) tarafından satış ihalesi yapıldı. İhaleye, tahmini bedel olan 80 milyon dolarlık tek teklifi “Erdoğan’a aşığım” diyen Ethem Sancak’ın ailesine ait Saya Grup’un Livamine Madencilik A.Ş. Folkart Yapı verdi. Ardından bölge için hazırlanan projenin ÇED süreci başladı.

İkinci derece doğal ve tarihi sit alanı olan ve Kültürpark’a bitişik bir noktaya 67 ve 48 katlı iki bina yapılacağı ortaya çıktı. Yapı içerisinde 420 konut, 170 adet bağımsız bölümden oluşan iş merkezi ve 40 adet bağımsız bölümden oluşan ticaret merkezi yer alacak binadan, yüzde 30 hisse sahibi olan İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne pay verilecek.

Büyükşehir için B Blok’taki gökdelen içerisinde 31 bin 200 metrekarelik alan ayrılırken, Sancaklar gökdelen projesine 450 milyon liralık proje bedeli ayırdı. İnşaatı 2020’de tamamlanması öngörülen proje için Kültürpark Platformu üyeleri, “Kentin kalbine hançer saplayacak” yorumunda bulundu.

İzmir yaşanmaz hale gelecek

Kültürpark Platform üyesi Avukat Çiğdem Özbay, kentin bütününde yüksekliğin serbest bırakıldığını ve çarpık bir yapılaşmaya gidildiğini söyledi. Bölgenin daha önce Kültürpark’a dahil olduğunu, ancak belediye tarafından imar planının değiştirilerek satışa çıkartıldığını söyleyen Özbay, “Buraya 100 bin metrekare bir imar varken, 240 bin metrekarelik bir inşaat tasarlanıyor. Bu tasarlandığında ve bittiğinde alışveriş merkezleri, konutları, tasarımları ile Basmane’nin tarihi ve doğal dokusunu bozacak. Her şeyin niteliği ve görünüşü değişecek. Hem de trafik yoğunluğu olacak. İnşaatın yanındaki arsalara emsal olacağı için buradaki bütün binalarda acayip bir yükseklik olacak. Bu yükseklikle Kadife Kaleyi bile geçecek. Yani İzmir’in bütün simgelerini bozan bir durum var. Yani belediye ve iktidar tarafından verilen ruhsatlar, kenti yaşanmaz hale getirecek. İstanbul’un yaşayacağı kaosu 2 yılda İzmir de yaşayacak” diyerek yaşananları özetledi.

Rant için suç işliyorlar

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Biz İstanbul’a ihanet ettik” sözlerini hatırlatan Kültürpark Platform üyesi Erol Çırak da, sadece İstanbul’a değil İzmir’e de ihanet edildiğini söyledi. Bu tür projelerin şehircilik ve planlama ilkelerine tamamen aykırı olduğunu aktaran Çırak, “Şöyle düşünün, hiçbir alt yapı hazırlığı yapılmadan trafiği zaten keşmekeş olan bir noktaya, 68 katlı gökdelenler dikilecek. Bu gökdelenlerin ulaşım sorunundan kentteki diğer sorunları daha da tetikleyecek” dedi. Belediyelerin ve mevcut iktidarın kent suçu işlediğine dikkat çeken Çakır, şöyle devam etti: “Kent suçu rant için yapılmaktadır. Basmane Çukuru’nda gökdelenlere ihtiyaç yok. Bu alan bedeli Büyükşehir Belediyesi tarafından karşılanarak yeşil alan yapılmalı ve Kültürpark’a dâhil edilmelidir. Talebimiz budur.”

 

(Demokrasi 44)

170 tutuklu gazeteciye meslektaşlarından destek: “Özgür basın haktır!”

Cumhuriyet gazetesi muhabiri Ahmet Şık’ın hapisteki 300’üncü günü nedeniyle hafta sonu İstanbul’da bir araya gelen yüzlerce gazeteci, “dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi” diye niteledikleri Türkiye’deki gazetecilere özgürlük çağrısı yaptı.

Kendilerini “Dışarıdaki Gazeteciler” olarak tanımlayan grubun çağrısıyla Kadıköy’deki bir parkta buluşan gazeteciler, “Susma haykır, özgür basın haktır” ve “Ahmet çıkacak, yine yazacak” sloganlarıyla yaklaşık bir kilometre yürüyerek, bir basın açıklaması yaptı.

Yürüyüşe, muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi ve Halkların Demokratik Partisi’nden bazı milletvekilleri ve sanatçılar da destek verdi.

Yapılan basın açıklamasında, “Gazetecilerin tutsak edilmesi, gerçeğin gizlenmesi ve yalanların ortaya çıkmaması içindir. Hakkın, hukukun, adaletin ayaklar altına alınıp, çiğnenmesi içindir. İşkencecilere yol vermek, evlatlarımızın neden katledildiklerini unutturmak, katillerden hesap sormamak içindir.” ifadeleri yer aldı.

Basın açıklaması, 31 Ekim Salı günü görülecek Cumhuriyet ve Özgür Gündem gazeteleri davalarına hep birlikte tanıklık etme çağrısıyla sona erdi.

Cumhuriyet gazetesi yazar, yönetici ve çalışanlarının tutuklanmasının 1. yılında aralarında avukatlar, sanatçılar, gazeteciler ve akademisyenlerinde bulunduğu 365 kişi de tutuklu bulunan Akın Atalay, Murat Sabuncu, Ahmet Şık ve Emre İper’in serbest bırakılmasını istedi.

170 civarında gazeteci hapiste

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na bağlı Basın İş Sendikası Başkanı Faruk Eren’in verdiği bilgiye göre, Türkiye’de halen 170 civarında gazeteci hapiste. Eren, “Bağımsız kuruluşların oluşturduğu uluslararası endekslerde Türkiye, basın ve ifade özgürlüğünde her sene basamak basamak aşağı yuvarlanıyor. Şu anda 180 ülke arasında 155’inci sırada. Bu, basın ve ifade özgürlüğü için çok vahim bir tablo” dedi.

 

(DW)

Herwart fırtınası Orta Avrupa’yı vurdu: 6 ölü

Herwart fırtınası Orta Avrupa’da ölümlere, sel baskınlarına ve maddi hasara neden oldu. Saatte 100 kilometreyi aşan hızla ilerleyen fırtına Çekya (Çek Cumhuriyeti), Polonya ve Almanya’yı etkisi altına aldı.

Hamburg’daki balık pazarı

Aşağı Saksonya’daki Kuzey Denizi’nde kamp yapan 63 yaşındaki bir kişi fırtına sonucu oluşan sele kapılarak yaşamını yitirdi. Mecklenburg-Vorpommern’da ise üç tatilciyi taşıyan botun devrilmesi sonucu iki kişi hayatını kaybetti. Polonya ve Çekya’da da şiddetli fırtına toplam 3 kişinin ölümüne sebep oldu. Polonya’da 11 eyalette fırtınanın 140 kilometre hıza ulaşabileceği uyarısı yapıldı. Hamburg’da şiddetli rüzgar ağaçları kökünden söktü, şiddetli yağmur sele yol açtı.

Herwart Fırtınası Almanya’nın kuzey bölgelerinde de demiryolu ulaşımını aksattı. Almanya’nın önemli demiryolu şirketi Deutsche Bahn şehirlerarası tren seferlerini iptal etti. Hamburg’a çift yönlü tren seferlerinde iptaller ya da aksamalar yaşandı. Ayrıca, Hafencity, Fischmarkt (balık pazarı) ve Blankenese de dahil olmak üzere Hamburg’daki kamusal alanları su bastı. Dün Berlin’de acil servisler olağanüstü hal ilan etti. Grischa Fırtınası ise Thüringen eyaletini vurdu. Rüzgar ağaç ve çitleri yerlerinden çöktü, çatılar hasar gördü.

 

(RT, Yeşil Gazete)

İklim değişikliği Alanya’da yaşamı felç etti

Alanya’da iki gün etkili olan sağanak yağış merkez ve kırsalda yaşamı felç etti. Çok sayıda mahallede yollar göle döndü. İşyerleri ve evlerde su baskınları yaşandı, seralar zarar gördü. Çok sayıda duvar yıkıldı, toprak kaymaları yaşandı. Araç ve yaya trafiği olumsuz etkilendi. Şiddetli yağışlar birçok mahallede elektrik kesintilerine yol açtı.

Mahmutlar-Kuşyuvası yolunun 20’nci kilometresinde yaşanan heyelan sonrası sürücüler uyarıldı. Şiddetli yağışın ardından Kleopatra Plajı’nın yaklaşık 400 metre açığında hortum oluştu. Yaklaşık 3 dakika süren hortumun kıyıya ulaşmadan kaybolduğu gözlemlendi. Alanya Meteoroloji İstasyon Müdürlüğü verilerine göre metrekareye hafta sonu ortalama 106.2 kilogram yağış düştü.

İklim değişikliği etkisini gösteriyor

Dünya üzerinde iklim değişikliğinden en çok etkilenecek ülkenin Türkiye olduğunu belirten Çevre Mühendisleri Odası Genel Başkanı Baran Bozoğlu, “İklim değişikliğinin anlamı; buzulların erimesi, sel felaketlerinin artması, kuraklığın çeşitli bölgelerde yoğunlaşması, biyoçeşitlilik dediğimiz türlerin risk altına girmesi, ekolojik dengenin bozulması ve gıdaya erişimde sorun yaşanması demektir. Türkiye özelinde ise İç Anadolu’da ciddi kuraklık, temiz içme suyuna erişimde sıkıntı, Ege ve Akdeniz’de ise sel ve taşkın riskiyle karşı karşıyayız.” açıklamasında bulunmuştu.

 

(Yeni Alanya)

Hayvan hakları savunucularından Eyüp Belediyesi’nin kötü muamelesine protesto

İstanbul’un Eyüp ilçesinde sokak köpeklerinin oklu iğnelerle vurularak toplandığı ve bazılarının yaşamını yitirdiği iddiaları hayvan hakları savunucularını harekete geçirdi. birçok STK, hayvan hakları dernekleri ve yüzlerce yurttaş Eyüp Belediyesi önünde toplanarak eylem yaptı. Aralarında şarkıcı Yonca Evcimik ve Leman Sam’ın da bulunduğu pek çok ünlü ismin destek verdiği eylemde Eyüp Belediyesi ve Belediye Başkanı Remzi Aydın protesto edildi.

Yurttaşlar sık sık Aydın’ı istifaya çağıran sloganlar attı. Bir hafta süre içerisinde 300’e yakın köpeğin belediye tarafından toplatıldığını söyleyen yaşam savunucuları, bu hayvanların nereye götürüldüğüne ilişkin belediyeye yönelttikleri soruların karşılıksız kaldığını ifade etti.

Meclis’e de taşındı

Sokak köpeklerinin toplanması sırasında veteriner hekim desteği alınmadığı, köpeklerin oklu iğnelerle vurulduğuna dair haberler üzerine CHP İstanbul Milletvekili Selina Doğan, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yanıtlaması istemiyle yazılı soru önergesi vermişti.

Sosyal Haklar Derneği’nden kamuoyu açıklaması

Sosyal Haklar Derneği Hayvan Hakları Çalışma Grubu Eyüp’teki hayvan hakları katliamı hakkında kamuoyu açıklaması yaptı. Açıklamada;

“Geçtiğimiz Salı gününden beri Eyüp Belediyesi’nin Sokak köpeklerini usulsüz ve etik olamayan biçimlerde topladığı haberleri paylaşılmakta, paylaşılan görüntüler de haberleri doğrular nitelikte. Yürürlükte olan 5199 nolu Hayvan Hakları Kanununun 6. Maddesine göre kısırlaştırılıp aşılanan kent hayvanlarının “alındıkları ortama bırakılmaları esastır”, yerel yönetimler de bununla yükümlüdür. Daha da ötesi kanun uygulama yönetmeliğinin belediyelerin yapacaklarına ilişkin söyledikleri arasında bölgedeki lokantalardan hayvan beslemeye uygun yiyeceklerin toplanması ve (gönüllü kuruluşlarla işbirliği içinde) bulundukları ortamlara “besleme odakları” kurmak da var. Hal böyleyken yüzlerce köpeği nereden alındığının takibinin hiç de kolay olmayacağı bir biçimde adeta eşyaymış gibi kamyonetlere tıkıştırmak kanuni olmadığı gibi vicdani de değildir.

Sosyal Haklar Derneği Hayvan Hakları Çalışma Grubu kentlerin de insan olmayan canlılarla paylaşmak zorunda olduğumuz mekanlar olduğu doğrusu ile Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde de söylendiği gibi “tüm hayvanlar saygı görme hakkına sahipken” kent hayvanlarının bu biçimde “toplanmasına “ karşıdır. Konunun takipçisi olacağımızı kamuoyu ile paylaşmak isteriz.” denildi.

 

(Birgün, Yeşil Gazete)