Ana Sayfa Blog Sayfa 2862

Akkuyu NGS ÇED raporunun iptali davasında Danıştay’a temyiz başvurusu

Danıştay 14. Daire’nin Akkuyu’da yapılması planlanan nükleer santral için verilen ÇED olumlu kararının iptali davasını reddetmesi üzerine, Danıştay idare dava dairelerine temyiz başvurusu yapıldı.

Pınar Tarcan’ın Bianet’te çıkan haberine göre, davacılardan EGEÇEP (Ege Çevre ve Kültür Platformu) Derneği, Sinop Çevre Dostları Derneği ve çevre hakları savunucuları temyiz başvurusunda; işlemin uygulanmasının geri dönüşü olmayacak diplomatik, hukuki sorunlar yaratacak olması ve çevrede onarılmaz zararlara yol açacak olması gerekçesiyle yürütmenin durdurulmasını istedi.

Temyiz dilekçesinde, itiraz gerekçeleri ise şöyle sıralandı:

1-) Bağlantı kararı doğal yargıçlık ilkesine aykırı

Mersin 1.İdare Mahkemesi’nin bağlantı kararı oy çokluğu ile verilmiş bir karardır. Karara katılmayan üyenin karşı oy gerekçesi de örnek gösterilerek, Danıştay’ın temyiz mercii olma özelliğini yitirme tehlikesi vurgulandı ve “Dava dosyasının Danıştay 14.Daire’ye gelmesinden sonra dosya özelinde hiçbir işlem yapılmamıştır.

“Davanın Mersin İdare Mahkemesi yerine Danıştay tarafından yürütülmesi, keşif sırasında pek çok usulsüzlüğün yaşanmasına yol açmıştır.

“Diğer yandan düzenleyici işlem ile bireysel işlemin birlikte açıldığı davalarda, Danıştay’ın tam aksine bireysel işlemlere ilişkin davanın ayrılıp, yerel İdare Mahkemesi’ne gönderilmesine dair pek çok kararı da mevcuttur. Bağlantı kararı yerleşik içtihatlara da aykırıdır.

“Keşifte pek çok usule aykırılık yapılmıştır”

Temyiz dilekçesinde, 2016’da keşif projesinde Ziraat Mühendisi, Bölge ve Şehir Plancısı, Sosyolog, Flora ve biyolojik çeşitlilik uzmanlarının da heyete dahil edilmesi talebiyle ilgili karar verilmediği belirtilirken, “İtirazlarımızın reddine dair karar keşiften sonra 13.07.2016 tarihinde tebliğ edilmiştir. Bilirkişi heyetine yapılan itiraza ilişkin verilen ara kararı taraflara tebliğ edilmeden keşfin yapılması taraf olma haklarını ciddi biçimde ihlal etmiştir. Bu nedenle yapılan keşif usulsüzdür” denildi ve şunlar sıralandı:

“Keşifteki usulsüzlükler; 15.06.2016 tarihli dilekçemizde yer alan keşfin planlanış biçimine ilişkin itirazlarımızın hiç birisi dikkate alınmamıştır.

“Keşfe katılan Bilirkişiler keşif mahallinde Naip Hakim ve tarafların huzurda yemin etmemişlerdir. Naip hakim tarafından “bilirkişilerin keşif mahalline gelmeden önce Otelde yemin ettikleri” söylenmiştir. Bu açıkça yasaya aykırıdır.

“Keşfe başlanmadan önce tarafların katılmadığı bir mekanda bilirkişilere yemin verilmesi yasaya açıkça aykırıdır. Keşif bu yönden de usulsüzdür.

“5 Aralık’ta yapılan keşif esnasında 05.12.2016 tarihli dilekçemiz ile ekleri, keşif sırasınaki (ne yazık ki yine tutanağa geçmeyen) taleplerimiz dikkate alınmadan bilirkişi incelemesi yapılmıştır.

2-) Bilirkişi raporu hüküm vermeye yeterli içerikte değil

“İtiraz edilecek pek çok yönü olan bilirkişi raporundaki değerlendirmelere dayanılarak hukuka aykırı bir karar verilmiştir.

“Dava konusu aynı olsa da davacıları farklı farklı olan 13 ayrı dosya için tek rapor düzenlenmesi idari yargılama usulüne aykırıdır.

“Davaların bağlantı nedeniyle tek bir mahkemede toplanmasının en önemli sakıncası, doğal hâkim ilkesinin ihlali ihtimalidir. Bu davada da dosyaların Danıştay 14.Dairesi’nde toplanmış olmasının doğal hakim ilkesini ihlal ettiği itirazımız yukarıda belirtilmiştir. Bu nedenlerle bütün dosyalar için tek bir rapor düzenlenmesi idari yargılama usulüne aykırıdır.

“Bilirkişi Raporunda (sayfa 82) yapılan değerlendirmeye göre; ‘Akkuyu NGS Nihai ÇED raporunda, Akkuyu NGS için önerilen VVER reaktörleri Rusya Federasyonu dışında gerek Avrupa gerekse başka ülkelerde lisanslanarak işletmelerini sürdürmektedirler. Teknolojik ve güvenlik olarak günümüzde nükleer santrallerda kullanılan standartlarda sistemlere sahiptirler. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı tarafından önerilen güvenlik ve işletme standartlarında özellikleri bünyesinde taşımaktadır’. Bu değerlendirme doğru değildir.

“Akkuyu fayın etki alanı içindedir”

“Bilirkişilerin bu değerlendirmesi, ekte sunulan Prof. Dr. Hayrettin Kılıç tarafından hazırlanan uzman görüşünün okunmadığını göstermektedir. İlgili bölümü aşağıda yeniden aktarıyoruz:

  • ‘Akkuyu’ya yapılacak nükleer santral için VVER-1200 modeli reaktörün kullanılması planlanmaktadır. Ancak sadece Rusya’da prototip düzeyinde inşasına devam edilen VVER-1200 reaktörünün, Akkuyu’daki nükleer santral projesinde kullanılması, TAEK’in kriterlerine göre, nükleer güç santralinin güncel ve kanıtlanmış teknolojik yenilikleri kapsaması gerekliliğine ters düşmektedir. Dolayısıyla, ÇED raporundaki önemli ölçütlerden birisi olan ‘sınanmışlık’ maddesi ihlal edilmektedir. Bu durumda, daha önce bir örneği olmayan bu nükleer santralin, hava, su ve toprağa radyasyon etkileri konusundaki veriler gerçeği yansıtmamaktadır. Bilindiği gibi, Marmara’da da benzer şekilde çok sayıda küçük depremler olmakta ve burada 7’den büyük deprem beklenmektedir. Kıbrıs dalma-batma zonu da çok ciddi bir ters fay zonudur ve raporda da belirtildiği gibi 300 km. den yakın olduğu için Akkuyu, bu fayın etki alanı içerisine girmektedir. Kaldı ki tarihsel deprem kayıtlarında da bu çevrede oluşmuş çok büyük depremler yer almaktadır.’

“Oluşturulan sismotektonik modelin çok iyi olması bir şeyi değiştirmez. Zaten kazalar, öngörülemeyen nedenlerden kaynaklanır.
ÇED Yönetmeliği’nin 20.maddesindeki ‘Takdir Yetkisi’ kötüye kullanılmıştır;

“Akkuyu NGS projesi ile ilgili ÇED Sürecinde, ÇED Yönetmeliği’nde öngörülen süreler, Bakanlık tarafından keyfi olarak uzatılmıştır.

3-) Nükleer güç santrallerinin tehlikeli olduğu acı deneyimlerle kanıtlanmıştır 

“ABD, Stanford Üniversitesi’nden Prof. Mark Z. Jacobson tarafından hazırlanan bilimsel raporda dünyada ilk defa, 21. yüzyılda da enerji yatırımları analizlerinde en önemli 12 değişik enerji kaynağı için aşağıda sayılan parametrelerin birlikte kullanılması ile değerlendirme yapılmıştır.

“Bu sıralamada çevreye en az zarar veren elektrik kaynakları şöyle: Rüzgâr, güneş enerjisi, jeotermal enerji, gelgit dalga enerjisi, güneş fotovoltik, deniz yüzeyi dalga enerjisi, hidrolik, 9. sırada nükleer enerji ve gene aynı sırada karbon filtreli kömür santralı. Bu rapor ayrıca, en büyük negatif çevre sorunları yaratan kaynaklar olarak nükleer ve kömür gösterilmiş. Öte yandan, nükleer enerjiden elde edilen enerjinin, diğerlerine göre en yüksek ölüm riski taşıyan bir enerji kaynağı olarak bildiriliyor.

“Çernobil ve Fukuşima Nükleer Santrallerinde meydana gelen kazalar nükleer santrallerin yarattığı güvensizliğin herkesçe kabul edilmesi sonucunu doğurmuştur. Felaketin üzerinden üç yılı geçmesine karşın Fukuşima’da tehlike devam ediyor.

“Çok pahalı bir enerji kaynağı”

Yürütmeyi durdurma isteminde çevresel etkilerin yanı sıra projenin Rusya kontrolünde olması, Ortadoğu’da sıcak çatışmalar yaşanırken nükleer teknolojinin risk olabileceğine ve çok pahalı bir enerji kaynağı olmasına da değinildi.

Temyiz dilekçesinde “Türkiye Akkuyu NGS’nin 1. ve 2. reaktörlerinde üretilecek elektriğin, yüzde 70’ini; 3. ve 4. reaktörlerinde üretilecek olanın da yüzde 30’unu satın alma garantisi vermiş durumda” hatırlatması yapılarak maliyet şöyle hesaplandı:

“15 yıllığına garanti edilen fiyat da 12.35 cent. Bu anlaşmanın yayımlandığı 6 Ekim 2010’da, bir ABD Doları 1.5 TL’ydi. Şimdi ise 4 TL. (Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanı için garanti edilen fiyat ise 7 cent.) Dolayısıyla Akkuyu NGS’den üretilecek elektrik enerjisi çok pahalıdır. Bu da dava konusu projenin kamu yararına değil, kamunun zararına olduğunun bir başka göstergesidir”.

 

Akkuyu Nükleer Santrali’nin inşaatı Nisan’da başlayacak mı?

Akkuyu NGS ÇED iptal davasının reddi de siyasidir!

Nükleer güç santraline hayır diyen Sinoplulara polis müdahale etti: 3 gözaltı

Akkuyu’nun “sözde” temeli atıldı: Proje yargıda, TAEK ise “bu temel o temel değil” diyor

“Bu dava siyasidir!”: Akkuyu NGS ÇED iptal davasından değerlendirmeler

Akkuyu Nükleer Santrali için “önlisans iptal davası açmak”hak kabul edildi

Sinop’a denenmemiş reaktörler denenmemiş ortaklıkla kurulacak

 

(Bianet)

Brezilya’dan Türkiye’ye canlı hayvan ticaretinde sağlıkçılardan “zehirli kimyasal” uyarısı

Geçtiğimiz Şubat ayında Brezilya’dan Mersin Limanı’na canlı hayvan getiren NADA gemisindeki skandal, hem hayvanlara uygulanan işkence hem de insan sağlığı için oluşturduğu tehdit ve çevre için yarattığı felâketler ile medyaya yansımıştı.

Zülal Kalkandelen’in ABC Gazetesi’nde çıkan haberine göre, Türkiye’nin “ucuz et” politikası kapsamında yaptığı canlı hayvan ticareti, beraberinde büyük riskleri de getirmeye devam ediyor.

Hayvanlar zehirli kimyasallara maruz kaldı

Son olarak, Brezilya medyasında yer alan haberlere göre, dün 28 bin büyükbaş hayvan ile birlikte Türkiye’ye doğru yola çıkan NADA gemisindeki hayvanlar, Vila do Conde kentinde yaşanan çevre faciası yüzünden zehirli kimyasallara maruz kalmış durumda.

Brezilya’nın kuzeyinde madencilik tesislerinin bulunduğu kentte 17 Şubat’ta yaşanan aşırı yağış nedeniyle, limanın 2 km uzağındaki Hydro Alunorte adlı madencilik şirketinin tanklarından taşan atıklar, tüm bölgeyi ve ırmakları krom, kurşun, boksit, alüminyum ve sodyum hidroksit gibi zehirli metaller ile doldurdu.

Sorumluluğu üstlenen şirket, çevreye verdiği zarar için büyük ceza ödeyecek ama sorun bununla bitmiyor.

Hayvanlara kirli su içirildi

Brezilya’da halk sağlığını korumak için çalışan Evandro Chagas Enstitüsü, olay üzerine metallerin tüm havzayı etkilediğine dair bir rapor yayınlayarak yerel halkın su ihtiyacının içilebilir su ile karşılanması gerektiğini bildirdi.

Fakat aylardır NADA’ya yüklenmek üzere bölgede bulunan hayvanlara bu kirli sular içirilmiş durumda.

Halk sağlığı açısından tehdit

Geçen hafta Brezilya Barosu’nun üyelerinden Maira Valez, bu olayın Türkiye’de halk sağlığı açısından oluşturduğu tehdit hakkında da uyarıda bulundu.

Ancak Brezilya Tarım Bakanlığı, geminin bir an önce yola çıkarılmasını sağlamak için, hayvanların gemiye yüklendikten sonra indirilmelerinin sağlık riski nedeniyle mümkün olmayacağını açıkladı.

Brezilyalı kaynaklar, bakanlık yetkililerinin geminin Panama bandıralı olduğunu, birkaç ülkeye canlı hayvan taşıdığını ve hastalık mikrobu taşıyabileceğini söylediklerini bildiriyor.

Maira Valez, Brezilya tüketici kanunlarına uygun olmayan “ürünlerin” satışının yasak olduğunu belirtip, bu ticarete konu olan hayvanların Brezilya halkına satılamayacağını söylüyor.

Bu durumda Brezilya hükümeti, kendi halkına sağlık riski nedeniyle satamayacağı hayvanları Türkiye’ye gönderiyor.

NADA gemisinin 9 Nisan 2018 tarihinde İskenderun limanına varması bekleniyor.

28 bin hayvanı Türkiye’ye satan firma, Brezilya’da daha önce şubat ayında skandala yol açan Minerva Foods; Türkiye’de bu hayvanları satın alan firma ise, Ankara merkezli Angos Hayvancılık.

 

“Ölüm gemisi” NADA Türkiye’de!

Hayvan özgürlüğü aktivisti Zülal Kalkandelen: Siyaset ve ticaret el ele vererek hukuku alt etti

 

(ABC Gazetesi)

AB ve Türkiye, Varna’da “müşterek çıkarları” masaya yatırdı: Uzlaşma yok

AB Dönem Başkanı Bulgaristan’ın ev sahipliğinde Varna’da yapılan AB-Türkiye liderler buluşmasından uzlaşma çıkmadı.

AB Konseyi Başkanı Donald Tusk, “Görüşmede Erdoğan ile herhangi bir konuda uzlaşı, mutabakat sağlayıp sağlamadığımızı soruyorsanız, yanıtım hayır” sözleriyle temel konularda anlaşmazlığın sürdüğünü kamuoyu ile paylaştı.

Değer Akal’ın Deutsche Welle Türkçe’de çıkan haberine göre, Varna buluşmasını değerlendiren Avrupa Parlamentosu (AP) Türkiye Forumu Genel Sekreteri Laura Batalla’ya göre bu zorlu dönemde tarafların bir araya gelebilmiş olması bile önemli bir adım.

AB liderlerinin Türkiye’de hukuk devleti ve temel özgürlükler alanındaki gerilemeden duydukları kaygıları, OHAL’in kaldırılması yönündeki beklentilerini Cumhurbaşkanı Erdoğan’a aktardıklarını vurgulayan Batalla, “Uzun bir aradan sonra bu konular ilk kez masaya getirildi. Yakın geçmişte göç gibi konular görüşmelerin odağındaydı ve bundan ötürü AB çok daha çekingen bir tutum takınıyordu. Bu sefer bizim tarafımızda, liderlerimizin endişeleri dile getirmeleri için yoğun baskı oldu ve liderlerimiz Türk tarafına bunları açıkça dile getirdi. Bu önemli” dedi.

Tam üyelik hedefi korunuyor

AB-Türkiye ilişkileri konusunda uzman isimlerden olan TÜSİAD Genel Sekreteri Bahadır Kaleağası ise liderler arasında gündemdeki konularda ilişkin somut ilerleme kaydedilemese de Türkiye’nin AB tam üyelik hedefinin korunduğu konusunda yapılan vurgunun olumlu olduğunu kaydetti.

Kaleağası yaptığı değerlendirmede “AB ve Türkiye liderleri, tam üyelik dışında bir çerçevenin düşünülemeyeceğini, Türkiye’nin farklı bir kategoriye, lige düşürülmeyeceğini, ayrıcalıklı ortaklık sonucuna yol açabilecek bir gidişat içine sokulmayacağı konusunda hem birbirlerine hem kendi kamuoylarına mesaj verdiler. Kanımca en önemli nokta buydu” şeklinde konuştu.

Top Türkiye’nin sahasında

Almanya’nın eski Ankara Büyükelçisi Dr. Eckart Cuntz da AB-Türkiye ilişkilerinin geleceği konusunda artık topun Ankara’nın sahasında olduğu kanısında.

Varna’daki buluşmayı değerlendiren Cuntz, Türkiye’nin Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, vize serbestisi gibi alanlarda yükümlülüklerini yerine getirmesi durumunda, AB’nin de bu konularda adım atacağını vurguladı.

Cuntz, “Teklifler masada, vize serbestisi konusunda sadece bir kaç değişiklik yapılması gerekiyor. Erdoğan tek bir sözüyle bunların yapılmasını sağlayabilir. Vize serbestisini istiyorsa gerekli adımları atması yeter. Erdoğan bunu istiyor mu? İşte asıl soru bu” diye konuştu.

Türkiye’nin AB sürecinin devam etmesinin önemine vurgu yapan Cuntz, son dönemde uluslararası alanda yalnızlaşan Erdoğan’ın Varna’da “AB üyeliği stratejik hedefimiz olmaya devam ediyor” açıklamasını yapmasını da önemli ve olumlu olarak nitelendirdi.

AB’nin reform beklentisi

Ancak Erdoğan’ın OHAL’in kalkması, demokrasi ve insan hakları alanlarında reform yönünde herhangi bir taahhütte bulunmaması AB çevrelerinde hayal kırıklığına yol açmış durumda.

Erdoğan’ın “Türkiye insan haklarına, temel hak ve özgürlüklere saygılı demokratik bir hukuk devletidir” açıklamasını yapması ve mevcut sorunları reddeden bir üslup takınmasının da bu hayal kırıklığını arttırdığı yorumları yapılıyor.

TÜSİAD Genel Sekreteri Kaleağası, demokrasi ve insan hakları alanında atılacak adımların, Türkiye’nin elini daha da güçlendireceğine dikkat çekti.

Kaleağası,”Gerçek şu ki; demokrasi, insan hakları, özgürlükler ve hukuk devleti konularında adım atılan dönemlere baktığımızda Türkiye’nin sosyal ve kültürel etkisinin, dış politikada gücünün, terörle mücadelede dünyadan aldığı desteğin muazzam artığını ve ekonomik alanda rekabet gücünün yükseldiğini görüyoruz. Bu dönemler Türkiye’yi dünyada her anlamda hem güçlü kılmış, Türk halkının güvenliği ve refahı açısından da en olumlu dönemler olmuştur. Elimizde bunların tarihsel somut kanıtları var ve bu geleceğe ışık tutmalı” değerlendirmesini yaptı.

Kader anı için geri sayım başladı

Varna’daki Türkiye-AB liderler buluşmasının ardından dikkatler AB Komisyonu’nun 17 Nisan’da Türkiye hakkında açıklayacağı ülke raporuna çevrilmiş durumda.

Türkiye’nin Kopenhag Kriterleri’nden uzaklaştığı tespitine yer verilmesi beklenen rapor Avrupa Parlamentosu’nun da gündemine taşınacak.

Avrupa Parlamentosu’nun Komisyonun yayınlayacağı raporda yapılan değerlendirmeleri esas alarak kendi raporunu hazırlayacağını söyleyen Laura Batalla, “Yeni bir karar üzerinde görüşmeler yapılacak, bu kararda Türkiye ile ilişkilerin geleceğine ilişkin referans olacak. Bu bir nevi Türkiye için kader anı olacak” diye konuştu.

Batalla, parlamentoda çoğunluğun müzakerelerin askıya alınmasından yana tavır almasının muhtemel olduğunu söylemekle birlikte “Tavsiye niteliğindeki bu karar bağlayıcı olmayacak. Bu konudaki nihai kararı üye ülke liderlerinin zirvesinde alınabilir. Ama etkide bulunmamızı sağlayan tek araç olan müzakere sürecini sonlandırmakla ancak kendi ayağımıza kurşun sıkmış oluruz. Kanımca Türkiye’deki demokrasinin geleceğini, hukuk devletini gerçekten önemsiyorsak, o zaman eleştirel olmakla birlikte yapıcı da olmamız gerekir” dedi.

Müzakere sürecinin askıya alınması halinde Türkiye’nin tam üyelik sürecinin bir daha başlayamayacak şekilde kopacağına işaret eden TÜSİAD Genel Sekreteri Kaleağası ise “AB’de ‘hazır fırsat varken Türkiye’yi ikinci sınıf yapalım’ düşüncesiyle müzakere sürecinin sonlandırılması gerektiğini düşünen kesimler var. Ama şu an yeterli çoğunluğu sağlayamamış görünüyorlar. Ama belli olmaz tabii ki ne olacağı” diye konuştu.

Kaleağası, müzakere sürecinin sona ermesi durumunda bunun Türkiye için ekonomik, güvenlik ve demokratik değerlerler açısından bedelleri olacağı gibi, AB için de bedelleri olacağının altını çizdi.

Müzakerelere alternatif diyalog

AB ile Türkiye arasında üyelik müzakerelerinin tıkandığı bir dönemde, liderler zirvesi gibi gayrı resmi buluşmaların ilişkilerde öne çıkmaya başlaması, AB koridorlarında tartışmaları da beraberinde getiriyor.

AP Türkiye Forumu Genel Sekreteri Laura Batalla, bu sürecin Türkiye ile AB arasındaki mülteci mutabakatı ile başladığını anımsattı, bunu “Ortak çıkarlar ve kaygıların konuşulduğu yeni bir platform” olarak nitelendirdi. Batalla, “Ama gayet tabii ki daha etkin bir mekanizmamız, üyelik müzakereleri vardı. İlgili fasıllar bir üye ülke tarafından bloke edilmemiş olunsaydı orada konuşuluyor olunurdu. Şu anda müzakerelerin fiilen donmuş olması nedeniyle başka gerçekçi bir diyalog mekanizması yok” dedi.

TÜSİAD Genel Sekreteri Kaleağası ise “Taraflar arasında karara bağlanması gereken pek çok konu var. Ayrıca anlaşmazlıkların, işbirliğinin de yönetilmesi gerekiyor. Kararların alınma mekanizması ortaklık konseyidir. Bu kararlar AB hukukunun parçasını oluşturuyor. Şu an ise mevcut koşullar ışığında diyalog bu şekilde yönetiliyor, sadece AB’yi ve Türkiye’yi en üst düzeyde temsil eden kişilerle bu toplantı olmakta” diye konuştu.

 

(DW Türkçe)

E-Reçete dediğin – Özgün Öztürk

Düşünsenize gece vakti tam eve dönerken, annenize araba çarpıyor. Hemen ambulans çağırıyorsunuz, en yakın hastanenin aciline götürüyorsunuz. Anneniz kan kaybediyor ama maalesef müdahale edilemiyor, iç kanama durdurucu iğne yapılmıyor. Anneniz orada avaz avaz bağırırken, belki can çekişirken doktor oturmuş bilgisayarın başına “sisteme” giriş yapmaya çalışıyor.

“Kardeşim ne yapıyorsun?” diyorsunuz.

“İşimi” diyor.

“Müdahale etsene” diyorsunuz.

“Önce eczaneye gidip ilacı almanız lazım. Bu yüzden sisteme giriş yapmam lazım. Ama internette biraz sıkıntı var, az bekleteceğim” diyor.

Anneniz bu esnada gözleri kaymış, gitti gidiyor. Sesi bile çıkmıyor artık.

Panik içinde doktorun yakasına yapışıyor, “Kardeşim, kadın ölüyor. Bir şey yapsana” diyorsunuz.

Doktor size bakıp yutkunup “Maalesef gereken ilaçlar bende yok, gidip nöbetçi eczane bulup almanız lazım” diyor.

Neyse ki o esnada internet geliyor, şanslısınız(!) e-reçete yazılıyor.

Hadi bakalım şimdi olacaklara hızlıca bir bakalım. En yakın nöbetçi eczane nerede öğrendiniz diyelim, koşa koşa gittiniz, o eczanede ilacı buldunuz diyelim, koşa koşa geri geldiniz, nefes nefese ilaçları doktora verdiniz diyelim, acılar içinde beklerken anneniz ölmedi diyelim, müdahale yapılacak kadar yaşayabildi diyelim…

Geçmiş olsun diyelim,  yeter ki baş sağlığı dilemeyelim.

Şimdi tüm bu senaryoyu evcil hayvanınız ya da sokak hayvanları ve veteriner hekim kliniklerine uyarlayın. E-reçete sonucu olacak olanlar tam olarak bunlardır aslında. Eksiği var, fazlası yok.

Peki nedir bu hayvan / e-reçete ilişkisi? Veteriner ilaç reçetelerinin Tarım Bakanlığı tarafından yazılımı tamamlanan E-Reçete Sisteminde elektronik ortamda düzenlenmesine ilişkin hazırlanan “Veteriner Hekim E-Reçete Talimatı ve Uygulama Kılavuzu” onaylanarak yürürlüğe konuldu da ne oldu, bu kılavuz neden hayvan korumacıları ve veteriner hekimleri ayağa kaldırdı?

Bu kılavuza kadar veteriner hekimler beşeri ilaç bulundurabiliyordu ve reçete yazabiliyordu. Ama maalesef ‘VİTS’ sistemi ile beşeri ilaçların bulundurulamaması, acil vakalarda kullanılması gereken ilaçlara ulaşmayı aşırı zorlaştırdı ve kliniklere gelen acil vakalara müdahale edilmesini neredeyse imkansız bir hale getirdi.  Yani “kurtarılabilecek birçok hayvanı” gerekli olan ilaç zamanında uygulanamayacağı için kaybetme riski bulunmaktadır. Bu da hayvanların yaşam hakkını elinden almak demektir. Her canlının insan ya da hayvan fark etmez; acil müdahale hakkı olmalıdır, vardır.

Bu sistem getirilirken büyük baş hayvanlar ve kontrolsüz antibiyotik kullanımını düzenlemek, kontrol altına almak hedeflendi belki de. Ama top sekti, ev hayvanları, sokak hayvanları ve yabani hayvanlara çarptı.

Sonuç olarak; bu uygulama yüzünden ev hayvanları, sahipsiz/sokak hayvanları ve yaban hayvanlarının tıbbi müdahale ve klinik tedavilerinde telafisi mümkün olmayan karmaşa ve olumsuzluklar yaşanacaktır. Bu yüzden veteriner hekimlere yönelik e-reçete uygulamasının; ev, sokak ve yaban hayvanları ile bunlar üzerine çalışmakta olan veteriner hekim ve klinikleri dışında bırakacak şekilde acil olarak düzenlenmesi gerekmektedir. Bu konuda Kadıköy Kent Konseyi Hayvan Hakları Çalışma Grubu tarafından başlatılan imza kampanyasına destek vermeniz ve verdirtmeniz çok kıymetlidir.

Unutmayın; her canlının yaşam hakkı vardır, her canlının yaşam hakkına saygı duyulmadır, her canlının yaşayacak tek bir hayatı vardır.

İmza linkine buradan erişim mümkün.

 

 

Özgün Öztürk

Yaşam Hakkına Saygı Derneği

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nden Türkiye’deki sosyal medya gözaltılarına tepki

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Türk hükümetini Zeytin Dalı Harekatı’nı barışçıl bir biçimde eleştiren sosyal medya kullanıcılarına baskı uygulamakla suçladı.

HRW Avrupa ve Orta Asya Direktörü Hugh Williamson, dün yaptığı açıklamada, “İnsanları barış çağrısı içerikli tweetlerinden ötürü gözaltına almak, Türk hükümetinin düştüğü son nokta” şeklinde konuştu.

Williamson Ankara’ya, sürdürdüğü politikaları hedef alan barışçıl eleştirileri kabul etmesi ve “bu absürd vakalardan” vazgeçmesi çağrısında bulundu.

Türkiye İçişleri Bakanlığı’nın aktardığı verilere göre, Türkiye’nin Afrin’deki askeri harekatının başladığı 20 Ocak ila 26 Şubat arasında 648 kişi sosyal medyada “propaganda” yapmak suçlamasıyla gözaltına alındı.

HRW, bu kişilerin ağırlıklı olarak Twitter ve Facebook’ta harekatı eleştirmiş olan gazeteciler, insan hakları aktivistleri ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) milletvekilleri olduğunu açıkladı.

Öte yandan HRW, Ankara’yı terörle mücadele yasalarını suistimal ederek muhaliflere karşı kullanmakla suçladı.

Bu çerçevede beş vakayı listeleyen HRW, Afrin harekatını #NoToWarInAfrin (Afrin’de savaşa hayır) hashtagiyle eleştiren LGBTİ aktivisti Ali Erol’un gözaltına alınmasını buna örnek gösterdi.

Erol’un hiçbir tweetenin şiddet çağrısında bulunmadığına vurgu yapan HRW, Erol’un geçici olarak gözaltına alındığını ve hakkında “terör örgütü propagandası yapmak” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçlamalarıyla açılan soruşturmanın sürmekte olduğunu kaydetti.

 

(DW Türkçe)

Yirmi sene, dört beraat bir hayat – Karin Karakaşlı

Bu yazı gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

İnsan kimseyi en yakınlarının dosya konusuna dönüşmesiyle terbiye etmesin. Ben çok yaşadım, hâlâ yaşıyorum. Canımın özü Pınarım, gıyabında süregiden ‘Pınar Selek davası’ ya da ‘Mısır Çarşısı davası’ kod adlı komplonun yeni bir perdesinde. Perdesindeyiz. Öyledir çünkü, canın yandığında sanadır biraz da yapılan.

Süregiden dediysem, süründürülen diye anlayın. Rakamlar bazen kelimelere bedeldir. Sosyolog-yazar arkadaşımız Pınar Selek’i 1998’den beri kuşatan bu komplo, 20 senenin ardından, evet yazıyla yirmi senenin ardından yeniden Yargıtay sürecinde. 20 seneye yine rakamla 4, yazıyla dört beraat sığdı. Göze göze sokulan bu hukuk cinayetinde dayanışma çemberi zamanla yurtiçinden dünyaya yayıldı. Hal böyle olunca da, gelen heyetlere, destek sunan dostlara arkadaşımızın dört kez beraat etmesine rağmen davanın hâlâ neden devam ettiğini, yani nasıl devam edebildiğini yabancı dillere çevirmekte zorlandık. Önceleri hukuki terimleri yanlış kullandığımızı sanıyorlardı. Oysa aksayan dil bilgimiz değil, hukuk ve adaletin ta kendisiydi.

Son olarak Pınar Selek hakkında 2014 yılında verilen 4’üncü beraat kararının mahkeme savcısının temyiz etmesi üzerine dosya Yargıtay’a gönderilmişti. Bir süre ceza dairelerinin birbirine paslayıp durduğu dosya, en son Yargıtay 9. Ceza Dairesi’ne geldi. Daire, çok kısa bir sürede hiçbir gerekçe sunmadan yalnızca beraatin bozulmasına yönelik 2009’daki kararında bir değişiklik olmadığını belirtip dosyayı Başsavcılığın mahkumiyet talep eden tebliğnamesiyle birlikte Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na gönderdi.

TEHLİKELİ DÖNEMEÇ

Bahsi geçen son Yargıtay tebliğnamesi, görev suçu tanımına girecek şekilde manipüle edici, sahte belge ve iftiralara, kerelerce çürütülmüş iddialara dayalı ve hükümsüzlüğü yerel mahkemenin verdiği son beraat kararıyla çoktan teslim edilmiş skandal mahkumiyet kararına dayanıyor. Dile kolay, o zorlu 90’lı yılların tekinsiz iç savaş döneminde neden bir türlü barışılamadığı sorusuyla çıktığı yolda gözaltına alınan, Kürt hareketine ilişkin bilimsel araştırması yok edilip ağır işkencelerle maruz bırakılan Pınar Selek’in yaşamadığı hukuksuzluk kalmadı. İşkence altında alınan ve mahkemede reddedilen ifadeler, sahte evraklar ve her türlü hukuk dışı müdahale ile taçlanan bu hukuk cinayetinde son perde, bir mahkemenin kendi nihai beraat hükmünü bozuşunu bile gördü bu gözler.

Sözün özü, yeni hiçbir gerekçe yokken, yalanı, iftirası ortaya çıkarılmış, adeta ifşa edilmiş iddialar ısıtılıp ısıtılıp servis ediliyor. Dahası inceleme oturumda herhangi bir söz hakkı yok ve Genel Kurul bozma kararı verirse, bu yirminci yılına giren adalet mücadelesinin ağır mahkûmiyetle sonuçlanması ve çok ağır maddi tazminat cezaları verilmesi tehlikesi var.

Aradan geçen yirmi senede ben onu tanıdığımda başarılı bir işletmeci olan biricik kız kardeşi Seyda sınava girdi, üniversiteye gitti, avukat oldu, babasıyla birlikte davayı üstlendi. Komplonun ilk yılında doğan çocuklar artık yepyeni bir kuşak. Seyda ve Alp Selek ise hâlâ çuvallar dolusu dosyanın arasında.

Madem kötülükte ısrarcılar, yinelemenin, hiç unutturmamanın zamanıdır. Pınar savunma değil manifesto olan metninde şöyle haykırmıştı mahkemede: “Oyunun kuralıymış, öğrendim. Eğer şifreyi yüksek sesle söylemeye çalışırsan, suçlu ilan edilirsin. Üstelik suçun şifreyi yüksek sesle söylemeye çalışmak olmaz. Tam da senin karşı durduğun, mücadele ettiğin bir tutum sana mal edilir. Örneğin bir rahibeysen, fahişelik yapmakla suçlanırsın. Hayatını İslami değerlerin canlı tutulmasına adamış bir insansan, boynuna, içki ya da uyuşturucu tüccarı yaftası asılır. Ya da bir antimilitarist olarak bombacılıkla suçlanırsın. Ve bu öyle kriminal bir tarzda yapılır ki, sen savunmaya itilirsin. Yani bir odağın üzerine yürürken, kendinle uğraşmaya başlarsın. Suçlamalar sürekli tekrarlanır, tekrarlanır… Bunlar iddia biçiminde de verilse, çamur izini bırakır ve herkes sana baktığında bu suçlamaları hatırlar. Artık sen asla eski kimliğini sürdüremezsin. Bir düşünce suçlusu değilsindir. Barış suçlusu da ilan edilmezsin. Savaş örgütü, seni terörize eder ve yeni bir kimlikle milyonların karşısına çıkarır.”

OHAL koşullarının hüküm sürdüğü şu günlerde Pınar Selek davası, yakın tarihimizin izdüşümü gibi. Elden ele dolaşmış kötücül bir emanet, bitmeyen bir hınç, itiraf edilmesine cesaret edilememiş bir sistematik kıyım girişimi.

HAYAT PINARI

Feminist, antimilitarist bir kadından, bir barış aktivistinden katliam sanığı yaratmaya çalışılan bu dava, nice kirli oyunla, keyfiyetle dolu, hukukun ayaklar altına alındığı bir dönemde bütün siyasi davaların da ortak simgesi. Yıllardır tanığız dedik. Tanıklık ettiğimiz Pınar Selek’in masumiyeti değildi. Böyle bir cümle zul sayılır. Biz onun bilim kadınlığına, akademiyi hayatın sınavına tabi tutuşuna, emeğine ve dirençli kahkahasına tanığız. Adı gibi hayat pınarı oluşuna. Kitaplara akıttığı bu emekte düzenin sesini kısmaya çalıştığı kesimleri, resmî denerek çarpıtılan tarihi, ıskalanan barışı, ataerkiye temel olarak inşa edilmeye çalışılan erkekliği sergileyişine. Hiç durmadı o. Hayatının çalınmasına müsaade etmedi. Romanlar ve masal kitapları bile yazdı. Çünkü başka türlü bir hayat mümkündü. Şöyle anlattı duruşunu: “Biz, gerçekten masallara inanan çocuklardık. Çünkü güzel şeylerin olabileceğine inanan bir ortamda yetiştik… Benim zor bir hayatım oldu ama hiç mucizesiz kalmadım. Hiç sevgisiz kalmadım. Hiç heyecansız kalmadım. Hiç masalsız kalmadım… Çocukken çok söylerdim… ‘Bir masal gibi yaşayacağım’ derdim. İnandığım, etkilendiğim hikâyeler gibi bir hayat istedim, çok mu?”

Az bile. And olsun, masal niyetine yaşanacak bu hayat. Çünkü hayatımıza kastettiler. Bundan sebep, hesap sorması gereken bizleriz. Pınar Selek’in şahsında vazgeçilmezlerimiz için. Soğuk, uzak kavramlar olmasına razı gelemeyeceğimiz adalet, özgürlük ve eşitlik için. İnsanın onuruna dokunmayan bir hayat için. Gözbebeğimizin içine kadar gülmek ve şarkı söylemek için.

Ha bir de Pınar’la vapura binebilmek için. Çünkü birbirimize sözümüz var. O dönecek ve saçlarımız vapurun güvertesinde uçuşacak. Çay içeceğiz birlikte. Hayat, tam da olması gerektiği gibi olacak. Düşmana inat.

Karin Karakaşlı – Gazete Duvar

Pakistan’ın ilk trans birey haber spikeri Marvia Malik: “Kurduğum hayalin ilk basamağı”

Pakistan’da bir haber kanalı ülke tarihinde bir ilke imza atarak, transeksüel bir spiker ile çalışmaya başladı.

Gazetecilik okulu mezunu olan ve model olarak da çalışan Marvia Malik, teklifi aldığında gözyaşlarını tutamadığını belirtti.

Malik, 3 aylık eğitim sonrası Kohenoor televizyonundaki ilk bültenini Cuma günü sundu.

BBC’ye konuşan Marvia Malik, işi aldığını öğrendiğinde sevinçten çığlık atmamak için kendini zor tuttuğunu söyleyerek, “Kendim için kurduğum hayalin ilk basamağına ulaşmayı başardım.” dedi.

Malik, Pakistan’daki trans bireylerin yaşam düzeylerini iyileştirmek için çalışacağını şu sözlerle ifade etti:

“Topluluğumuz eşit muamele görmeli ve cinsiyete dayalı ayrımcılık olmamalı. Eşit haklara sahip olmalı ve toplum içinde sıradan vatandaşlar olarak görülmeliyiz.Pakistan’da trans bireyler ayrımcılıkla karşılaşıyor ve iş bulmakta zorlanıyor. Para kazanmak için dilenciliğin yanında, seks işçiliği yapanlar da bulunuyor.”

Ailesi reddetti

Marvia Malik, ailesinin spikerlik kariyerinden haberdar olmasına karşın kendisini reddetmeye devam ettiğini de söyledi.

Kohenoor televizyonunun sahibi, Malik’in cinsiyeti yüzünden değil yetenekleri yüzünden işe alındığını açıkladı.

Bu ay içinde Pakistan Senatosu trans bireylerin, kendi cinsiyetlerine kendilerinin karar verebileceği şeklinde bir yasayı onayladı.

2016 yılında 23 yaşında Alisha isminde bir trans birey, silah yarası ile getirildiği hastanede geç tedavi görmesi sonucu hayatını kaybetmişti.

Arkadaşları, hastane görevlilerinin, Alisha’yı kadın mı erkek mi bölümüne yatırmaya karar veremediğini açıkladı.

 

(Duvar, BBC)

Facebook CEO’su Zuckerberg veri paylaşımı skandalıyla ilgili “ifade verecek”

Sosyal medya devi, 50 milyon kullanıcıya ait verilerin siyasi danışmanlık şirketlerinin eline geçtiğinin ortaya çıkması sonrası tarihinin en zor günlerini yaşıyor.

Olay ile ilgili “özür” mesajı yayınlayan Mark Zuckerberg üzerinde, ifade vermesi konusunda yoğun bir kamuoyu baskısı bulunuyordu.

İfade günü ise henüz netleşmiş değil.

ABD Kongresi’nin enerji ve ticaret komisyonu sözcüsü daha önce dile getirilen 12 Nisan ile ilgili haberleri doğrulamadı.

Zuckerberg, İngiltere parlamentosunun ifade çağrısını ise reddetti.

Şirket, İngiltere parlamentosunun sorularını yanıtlamak üzere üst düzey bir yöneticinin bu ülkeye gönderileceğini açıkladı.

İngiltere’nin yanında Avrupa Birliği de Facebook’un kurucusu ve CEO’su Mark Zuckerberg’i ifade vermeye çağırmıştı.

Veri paylaşımı skandalı, bir İngiliz şirket olan Cambridge Analytica’nın 50 milyon kullanıcıya ait kişisel verileri, 2016 ABD başkanlık seçimlerini etkilemek için kullanmakla suçlanması sonrasıyla patlak verdi.

Şirket hisseleri 16 Mart tarihinden bu yana yüzde 18 değer kaybetti.

Facebook’un, veri paylaşımı soruşturması kapsamında trilyonlarca dolara ulaşabilecek para cezaları ile karşı karşıya kalabilir.

Cambridge Analytica nedir?

Cambridge Analytica, ‘tüketici, takipçi, seçmen davranışlarını değiştirmek isteyen’ iş dünyası ve siyasi partilere hizmet sunan bir veri analiz şirketi.

Şirket, tüketici verilerini analiz edip, davranış bilimini kullanarak kuruluşların pazarlama araçlarıyla hedef kitlesi olarak belirleyeceği kişileri tespit edebildiğini iddia ediyor.

Ana merkezi Londra’da olan Cambridge Analytica, SCL Group’un yan şirketi olarak 2013’te kuruldu.

Tüm dünya genelinde benzer faaliyetler yürütüyor.

Şirketin kurucusu Alexander Nix, ‘Contagious’ adlı internet sitesine açıklamasında, kuruluş amaçlarının ‘ABD Başkanlığı siyasi pazarındaki boşluğu doldurmak’ olduğunu söylemiş ve bu boşluğun da Cumhuriyetçi aday Mitt Romney’nin 2012 başkanlık seçimlerinde Demokrat rakiplerine karşı aldığı mağlubiyetle görünür hale geldiğini ifade etmişti.

Nix, “Demokratlar teknoloji devriminde öncülük ediyordu, veri analizleri ve dijital dünya ve Cumhuriyetçilerin rekabet etmekte başarısız olduğu alanlardı. Biz de bunu bir fırsat olarak gördük” demişti.

 

(BBC Türkçe)

[Özel Haber] Kanal İstanbul ÇED toplantısında içeride tartışma dışarıda protesto vardı

2011 yılında açıklanan ve kamuoyunda “çılgın proje” olarak adlandırılan “Kanal İstanbul” projesinin Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) bilgilendirme toplantısı Arnavutköy Belediyesi binasında gerçekleştirildi.

Toplantıda bazı yurttaşların ve köy muhtarlarının toplantı salonuna alınmadığı ve dışarıda bırakıldığı iddia edildi.

Yurttaşlar duruma tepki gösterdi.

Projenin ÇED süreci geçtiğimiz ay Çevre ve Şehircilik Bakanlığına bağlı Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü’nce web sitesi üzerinden yayınlanan ilanla duyurulmuştu.

Toplantıda söz alan bazı köylüler toplantının yapılma şeklini ve duyurunun yetersizliğini eleştirirken, bazı yurttaşlar da proje nedeniyle haklarının ellerinden alınacağı kaygısını dile getirdi.

Projeyi savunanlarla karşı çıkanlar arasında zaman zaman gerilim yaşandı, polis söz isteyen bir yurttaşın ağzını kapatarak susturmak istedi.

Toplantıda protesto: Toplantı için herkese haber verilmedi

Toplantıdan saatler önce salonun dolu olması dikkat çekerken, çok sayıda güvenlik görevlisi de salonda görev yaptı.

Açılış toplantısından sonra söz alan Halkların Demokratik Kongresi Ekoloji Meclisi’nden Beyza Üstün, toplantının herkese haber verilmeden yapıldığını belirterek söz konusu toplantının halkın katılım toplantısı olmadığını, bu anlamıyla hukuken ve usulen yanlış olduğunu söyledi.

Üstün “Buranın halkı yok burada, Kanal İstanbul sadece Arnavutköy’ü, burada olanları ilgilendirmiyor, bütün İstanbul’u ve bütün Marmara’yı ilgilendiriyor” dedi.

“3. Havalimanı’ndan getirilen kişileri doldurmuşsunuz”

Toplantı salonunda bulunanların bir kısmı Üstün’ün konuşmasına destek verirken, bir bölümü ise Üstün’e tepki gösterdi.

Toplantıyı yöneten bakanlık yetkilisi ise Üstün konuşurken “Burada herkes var, provokasyon yapıyorsunuz” dedi.

Üstün’den sonra söz alan başka bir yurttaş ise “Buraya 3. Havalimanı’ndan getirilen kişileri doldurmuşsunuz. Ben halkım, bu proje bana uygun bir proje değil” şeklindeki sözleriyle projeye karşı olduğunu belirtti.

Protestonun ardından toplantı, projeyi hazırlayan firma yetkilisinin proje hakkındaki bilgilendirmesiyle devam etti.

“Buranın halkı dışarıda”

Sunumdan sonra söz alan İnönü Mahallesi’nden Mustafa Halil Özaydın, çalışma konusunda teşekkür ederek “yerli ve milli olduğunu iddia eden bir idarenin bir gram suyuna ve toprağına sahip çıkması bizim de beklentimizdir. Halk var mı yok mu? diye bakıyorum halk burada” dedi. “Halk burada sözlerine tepki gösteren başka bir yurttaş ise “halk nerede, buranın yerlisi dışarıda” diye konuştu.

Özyadın, bu toplantıya katılmayanlar içi ayrı bir toplantı yapılması gerektiğini söyledi.

“Bizim haklarımız ne olacak?”

Yeniköy Mahallesi’nden katılan bir yurttaş da “İki saatlik sunumdan bir köy çocuğu olarak hiçbir şey anlamadım. Bizim anlamak istediğimiz, bizim bölgemizden geçecek kanal bana ait olan 50 bin metrekare alanı gasp ediyor. Bizim haklarımız ne olacak? Biz bunları duymak ve öğrenmek istiyoruz. Biz yıllardan beri orada hayvancılık ve tarımcılık yapıyoruz, bizim haklarımız neler olacak?” sözleriyle tepkisini dile getirdi.

Ulaştırma ve Denizcilik Bakanlığı Altyapı ve Yatırım Genel Müdürü Yardımcısı Mustafa Nevzat Tüzel yurttaşların arazileriyle ilgili sorularına yanıt vererek “Alt yapı yatırımları müdürlüğünün yaptığı bütün çalışmalarda vatandaşımız mağdur edilmedi ve edilmeyecek” dedi.

“Halk değil belediye görevlileri bilgilendiriliyor”   

Mustafa Oral adlı yurttaş da “Boyalı Köyü, Yeşilköy muhtarı nerede? Muhtarlar kapıda, içeriye alınmadı” diyerek toplantı için gazeteye verilen ilan için “O ilanı kimliğim kayboldu hükümsüzdür şeklindeki gibi verirseniz kimse görmez. Keşke daha bilgilendirici ve daha büyük bir yerde toplantı yapsaydınız da insanlar size rahatlıkla soru sorabilseydi ama siz halkı bilgilendirme diyerek halkı değil belediye görevlilerini bilgilendiriyorsunuz, sıkıntı burada” ifadelerini kullandı.

Yurttaşların proje hakkındaki konuşmalarını dinleyen Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü yetkilisi ve toplantı başkanı Ali Rıza Tanas, bütün taleplerin kayıt altına alındığını ve tek tek değerlendirileceğini belirtti.

TMMOB dışarıda protesto etti

İçeride toplantı devam ederken dışarıda da eylem vardı. “Yıkımın ÇED’i olmaz” pankartı taşıyan TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu üyeleri bir basın açıklaması yaptı.

Basın açıklamasında konuşan TMMOB İKK Temsilcisi Hakan Tekin, içeride toplantının neden bu haliyle yapılamayacağına dair konuşma yaptıklarını belirterek, hukuksuz bir şekilde yürütülen bir sürecin ürünü olan projenin bütünüyle iptal edilmesi gerektiğini söyledi.

TMMOB İKK bugün saat 12.30’da Makina Mühendisleri Odası’nda Kanal İstanbul projesiyle ilgili bir rapor açıklayacak.

 

Beyoğlu Kent Savunması’ndan Deniz Özgür de, “Bu proje bütün Marmara’yı ilgilendiren bir projedir, Karadeniz’i ilgilendiren bir projedir. Uluslararası ayağı olan bir projedir. Birçok açıdan riskler taşımaktadır. İstanbul’un kentsel, sosyal ve ekonomik hayatını bitirecek projedir” diyerek “bu yüzden biz burada yapılan ÇED’in bir tiyatro olduğunu söylüyoruz. Sadece burada yapılan bir toplantıyla bu proje meşrulaştırılamaz” şeklinde konuştu.

“Kanal yok ama sanal konutlar satılıyor”

DBP 3. Bölge Sorumlusu Yavuz Kahrıman da Kanal İstanbul projesinin yoksul halkı yerinden etme projesi olduğunu belirterek “Anadolu’dan canını dişine takarak buraya gelen insanların evleri bir veya iki yıl sonra rantsal dönüşüm adı altında ada bazında birleştirilerek buradaki demografik değiştirilerek buradaki yoksul halk ya geldiği yere gidecektir ya da başka bir yere mi belli değil. Ortada kanal olmamakla birlikte sanal konutlar satılıyor. Bunlar tamamen yabancı şirketler tarafından satılıyor. Katar, Bahreyn, Suudi Arabistan şirketlerine satılıyor” dedi.

Arnavutköy’de emlakçılık ile uğraşan Kahrıman, burada rantçıların ve sermaye gruplarının kazanacağını dile getirerek Kanal İstanbul’un halkın yararına bir proje olmadığını söyledi.

20 yıldır Arnavutköy’de oturduğunu ve içeride yapılan toplantıda oturanları tanımadığını belirten Kahrıman, “tamamen bu rant şirketlerinin içinde çalışan, onların ekmeğine yağ süren insanlar Arnavutköy adı altında salonu doldurmaktadır” dedi.

 

Kanal İstanbul projesi nedir?

-Kanal İstanbul, şehrin Avrupa Yakası’nda hayata geçirilecek

-Avcılar, Küçükçekmece, Arnavutköy ve Başakşehir ilçelerinden geçecek kanal 400 metre genişliğinde, 45 kilometre uzunluğunda ve 25 metre derinliğinde olacak.

-Küçükçekmece Gölü ve Marmara Denizi’ni biribirinden ayıran dar boğazdan başlayacak.

-Kanal, Sazlıdere Barajı ve havzasını içine alarak kuzeye uzanacak.

-Sazlıbosna Köyü üzerinden Dursunköy’ün doğusuna erişen kanal, Baklalı Köyü’nü geçtikten sonra Durusu ve Terkos Gölü’nün doğusundan Karadeniz’e bağlanacak.

-Kanal üzerinde 6 köprü ve yol geçişi planlandı.

-Kanal projesinde 2 liman, 3 takımada, 2 yat limanı olacak.

-Çıkartılan topraklar, büyük bir havalimanı ve liman yapımında kullanılacak, taşocaklarının ve kapatılan madenlerin doldurulması için yararlanılacak.

-Proje nedeniyle İstanbul’un yedek su havzalarından Sazlıdere Barajı kullanımdan çıkacak.

-Projenin etüt çalışması iki yıl sürecek.

-İnşaatın yaklaşık 5 yıl sürmesi bekleniyor.

-Projenin maliyetinin 10 milyar doların üzerinde olabileceği belirtiliyor.

Bilim insanları Kanal İstanbul’u değerlendirdi: ekosistemine zarar verecek, deprem riskini arttıracak

Kanal İstanbul’un ÇED süreci başladı: TEMA’dan, “İstanbul’un geleceğini etkileyecek projeler” raporu

Kanal İstanbul projesinin ekolojik sonuçları ne olacak?

10 maddede Kanal İstanbul hakkında bilmeniz gerekenler – Pelin Cengiz

Bir linç hikayesi: Kanal İstanbul

Kanal İstanbul’un güzergahını bisikletle katettiler

Kanal İstanbul projesi’nin ÇED bilgilendirme toplantısı 27 Mart’ta

 

Haber: Rıfat Doğan

(Yeşil Gazete)

100’ü aşkın ülkeden 550 bilim insanı: Ekosisteme zararımız endişe verici!

Birleşmiş Milletler’in (BM) desteklediği ve 100’ü aşkın ülkeden 550 bilim insanının katıldığı yeni bir araştırma insan faaliyetlerinin biyoçeşitlilikte “endişe verici” bir düşüşe sebep olduğunu ortaya koydu.

Geçtiğimiz Cuma günü “Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetlerinde Hükümetlerarası Bilim Politikası Platformu” (Intergovernmental Science-Policy Platform on Biodiversity and Ecosystem Services- IPBES) tarafından yayımlanan yeni araştırma, Amerika, Asya ve Pasifik, Afrika, Avrupa ve Orta Asya’daki dört adet bölgesel biyolojik çeşitlilik değerlendirmesini içeriyor.

Çalışma; türlerin kaybı, ormansızlaştırma, kirlilik, aşırı avcılık, nüfus artışı, iklim değişikliği etkileri ve tarımcılık gibi unsurların üzerinde duruyor.

Amerika’ya doğa tarafından sunulan ekosistem hizmetlerinin değeri, bütün bölgenin gayrisafi yurt içi hasılası olan 24 trilyon dolara denk geliyor.

Ancak bilim insanları bu hizmetlerin neredeyse 2/3’ünün düşüşte olduğunu ortaya çıkardı.

Aşırı avlanma Asya-Pasifik’te balık stoklarını sıfıra indirebilir

Amerika’daki türlerin nüfusu, Avrupalıların bölgeye yerleşmesinden beri %31 oranında düşüş gösterdi.

İklim değişikliği ve diğer faktörler nedeniyle bu kaybın 2050 yılına kadar %40 oranına ulaşması bekleniyor.

Çalışma aynı zamanda Amerika’daki tatlı su varlığının 1950’den beri yarı yarıya azaldığını da ifade ediyor.

Araştırmaya göre geçtiğimiz on yılda Avrupa’daki kara türlerinin nüfusu %42 azaldı.

Aşırı avlanma, yüzyılın ortalarına kadar dünyanın en kalabalık bölgesi olan Asya-Pasifik’te kullanılabilir balık stoklarını sıfıra indirebilir.

Afrika’da ise 305.7754 km²’den fazla arazi, doğal kaynakların aşırı kullanımı, erozyon, tuzlanma ve kirlilik nedeniyle bozulmuş durumda.

Konuyla ilgili açıklama yapan IPBES’in başkanı Sir Robert Watson ise, “Dünyanın önde gelen uzmanları tarafından toplanan kanıt tek bir sonuca işaret ediyor: Doğanın sürdürülemez kullanımının durdurulması ve tersine çevrilmesi için harekete geçmeliyiz veya sadece istediğimiz geleceği değil, aynı zamanda şu anda önderlik ettiğimiz yaşamları da riske atmalıyız. Neyse ki kanıtlar, hayati doğal varlıklarımızı nasıl koruyacağımızı ve kısmen restore edeceğimizi de gösteriyor” diyor.

 

(İklim Haber)