Ana Sayfa Blog Sayfa 2861

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, “Kadınlar tiyatro sahnesine çıkmasın” skandalı

TBMM Kültür, Sanat ve Yayın Kurulu’nca başlatılan “Meclis Sohbetleri”nin ikincisi “Birinci Meclis, Gazilik ve Şehitlik Ruhu” temasıyla yapıldı.

Oturum başkanlığını eski Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin’in yaptığı, öğretim üyeleri Mustafa Budak, Mustafa Turan, İsmail Hakkı Ünal’ın konuşma yaptığı program öncesi katılımcılar için kısa bir müzik ve tiyatro gösterimi yapıldı.

Alınan bilgiye göre, 2 gündür bu program için hazırlanan Devlet Tiyatrosu oyuncularının hazırlıkları sürerken, gösteriye 1 saat kala “acil toplantı” yapılacağı açıklandı.

“Arkadaşlar üzgünüm, kadınlar sahnede istenmiyor”

Toplantıda tiyatroculara “Kadın oyuncuların sahneye çıkmaması” yönünde karar alındığı bildirildi ve acil toplantının sahnelenen gösterinin kurgusundan değil “kadınlar sahneye çıkmasın” müdahalesinden kaynaklandığı öğrenildi.

Bu toplantıda oyunun hazırlayıcıları tarafından “Arkadaşlar üzgünüm, kadınlar sahnede istenmiyor” denildi.

Bunun üzerine istek doğrultusunda yeni bir düzenleme yapıldı, kadınların sahnede değil, salonun kenarında yer almasına karar verildi.

TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın da katıldığı etkinlikteki gösterinin yönetmeninin Ötüken Hürmüzlü olduğu belirtiliyor.

Hürmüzlü’nün yaşanan skandaldan dolayı oyunda isminin geçmemesini talep ettiği, ancak “Gösteriyi izlemek istediği” için etkinliği terk etmediği aktarılıyor.

 

TBMM Başkanı İsmail Kahraman

Atatürk büstü de istenmedi

Tulga Buğra Işık’ın SOL’da çıkan haberine göre, Meclis başkanının kadınların sahneye çıkmaması talebinin yanı sıra, sahnedeki Atatürk büstünün kaldırılmasını da talep ettiği kaydediliyor.

TBMM Başkanı İsmail Kahraman’a tepki

Ankara Devlet Tiyatrosu oyuncularından Atilla Kılıç, sosyal medya hesabından İsmail Kahraman’a tepki gösterdi.

Kılıç’ın paylaşımı şöyle:

 

(Gazete Sol, Gazete Duvar)

Yerli kömür masalı bitti, Türkiye ithal kömür cenneti oldu – Pelin Cengiz

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

Geçen hafta CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ile Enerji Bakanı Berat Albayrak arasındaki kömürlü söz düellosuyla ilgili birkaç söz etmek ve mevcut durumu ortaya koymak şart oldu.

Önce bir iki kısa hatırlatma yapalım.

Kılıçdaroğlu ne dedi? 

Türkiye’nin enerjide dışa bağımlı olduğunu, en büyük bağımlılığın Rusya’ya olduğunu, nükleer santralle bunun daha da artırıldığını, dünyada çeşitli ülkeler kömür santrallerini kapatırken daha ucuz olduğu gerekçesiyle Türkiye’nin kömür ithal ettiğini, planlama olmadığı için ülkenin enerji lobilerine teslim olduğunu söyledi.

Kömürlü termik santrallerin dünyada iklim değişikliğinin birincil sebeplerinden biri olduğunu, kömürün çıkarılmasından ve kullanılmasından tamamen vazgeçilmesi gerektiğini de söyleseydi çok iyi olurdu ya, neyse…

Albayrak, Kılıçdaroğlu’na ne cevap verdi?

“İki yıldır yerli kömür seferberliği başlattık zat-ı muhterem yeni duyuyor. ‘Trakya’da dünya kadar rezervimiz var. Bu rezervleri hayata geçirip orada yerli kaynaktan elektrik enerjisi üreteceğiz’ diyoruz. Arkadaş, senin teşkilatın bu kömür santralleri yapılmasın, bu kömür rezervleri ortaya çıkarılmasın diye aylardır Trakya’da ortalığı ayağa kaldırıyor. ‘Eskişehir Alpu’da dünya kadar yerli kömür rezervimiz var, 40 milyon ton kömür ithalatı değil yerli kömürümüzü kullanacağız’ diyoruz. Senin belediye başkanın, teşkilatın ortalığı ayağa kaldırıyor. Avrupa Birliği standartlarının üzerinde en iyi en çevreci termik santralleri yapacağız. Senin teşkilatın yerli kömüre karşı çıkıyor, eylem yapıyor. Bir insan bu kadar mı cahil olur?”

Şu çevreci termik santral lafı da epey gülünç ya, ona da neyse…

Geçen hafta, bu tartışma sürerken Greenpeace, Coal Swarm ve Sierra Club “Boom and Bust” (Yükseliş ve Çöküş 2018) başlıklı bir  rapor yayınlandı. Rapora göre, küresel çapta 2017’de kurulması planlanan kömürlü termik santrallerde büyük düşüş yaşandı. Son üç yılda rekor düzeyde (97 GW) kömürlü termik santral emekliye ayrıldı.

Dünyada kömürlü termik santral kapasitesi bakımından liderliği elden bırakmayan özellikle Çin ve Hindistan’da çarpıcı bir düşüş yaşanırken, dünyanın aksine Türkiye’nin kömürlü termik santral ısrarı yine kayıtlara geçti. Türkiye, 2017’de proje aşamasındaki kömürlü termik santral kapasitesinde dördüncü sırada…

Dünyada inşaata başlama oranında bir yıl öncesine göre yüzde 29, son iki yılda yüzde 73 düşüş var. Dünya kademeli olarak kömürlü termik santrallerden çıkıyor, yeni yatırım ve ek yatırım kararlarından vazgeçiyor. Elbette bu kömürlü termik santrallerden çıkış yetersiz ancak geleceğe dair umut verici en azından…

Raporda Türkiye ile ilgili tespitler ise şöyle:

  • Türkiye 15 bin 410 MW duyurulan, 19 bin 001 MW lisans öncesi ve 7 bin 349 MW lisanslı olmak üzere, çok sayıda kömürlü termik santral projesini devam ettiriyor. 
  • Son birkaç yıldır, genellikle bölge halklarının yoğun mücadeleleri neticesinde, bazı projelerden vazgeçildi. Ancak hükümet kömür enerjisinin geliştirilmesine dair planlarına kararlı biçimde devam ediyor.
  • Analistler, güneş enerjisinin hızla düşen maliyeti ile Türkiye’nin yüksek güneş potansiyeli bir arada göz önüne alındığında, güneşin Türkiye enerji stratejisi açısından daha esnek ve daha az riskli bir yaklaşım olduğunu belirtiyor.

Şimdi gelelim Türkiye’nin yerli kömürle çalışan termik santralleri ayakta tutabilmek için kaç takla attığına…

2012’de başlatılan bölgesel yatırım teşvik sistemine alınan termik santrallere verilen teşvikler kağıt üzerinde kaldı. Özel sektörün yoğun şekilde yerli kömür üretip, yerli kömüre dayalı termik santraller kurması isteniyordu. Düşük kalorisi nedeniyle aynı güçteki doğalgaz santrallerine göre kömür santralleri daha ağır, daha hacimli ve daha pahalı yatırımlar olarak görüldü.

Dünya Enerji Konseyi Türk Milli Komitesi’nin raporunda, 2012’den itibaren üç yılda alınan 25.7 milyar TL’lik teşviğe karşılık fiili teşvikli enerji yatırımlarının bunun yüzde 10’ları düzeyinde kaldığı belirtildi.

Daha sonra Ağustos 2016’da yerli kömüre alım garantisi getirildi. Her yıl sonunda bir sonraki yıl için fiyatların belirleneceği, devletin yerli kömürden üretilen elektriği 2018’de megavatsaat (MWh) başına 201.35 TL’den alacağı, fiyatın üç ayda bir enflasyon kadar yükseltileceği ve uygulamanın 2024 sonuna kadar süreceği açıklandı. Değişiklikle, sadece yerli kömürle çalışan santrallerin yanı sıra yerli kömürü ithal kömürle karıştırarak yakan santrallerin ürettiği yerli kömür kaynaklı elektrik için de alım fiyatı garantisi uygulanması benimsendi.

Devlet, son olarak Ocak 2018’de kapasite mekanizmasını devreye soktu. Devlet, bu kapsama girecek santrallara, birim elektrik üretim maliyetlerinin piyasa fiyatının altında kalması halinde “kapasite mekanizması” üzerinden belli bir tutarda destek olmayı taahhüt etti. Santrallara verilecek destek tutarının tavanı üzerinde çalışma sürüyor. Söylenenlere göre, “Sınırsız bir finansman söz konusu değil”, o nedenle verilecek desteğin üst sınırı ya da bir tavanı olacak. Destek ödemelerini Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ) yapacak.

Doğalgaz ve kömür santrallerinin üretime devam edebilmesi için yapılacak kapasite mekanizması ödemelerinin 1,5 -2 milyar TL’yi bulacağı tahmin ediliyor. Öngörülen destek, kamu bütçesinden otoyollar, köprüler ve hastaneler için verilen devlet garantilerinin üçte biri kadar ek bir ödeme anlamına geliyor. Avrupa’da devreye alınan kapasite mekanizmaları, son tüketiciye ek maddi yükler çıkarmış. Örneğin, Polonya’da benzer teşviklerin elektrik faturalarında yüzde 20 artışa sebep olması bekleniyor. Türkiye’de de fosil yakıtlara yapılacak bu yardımın elektrik faturalarına yansıtılıp yansıtılmayacağı merak konusu…

Birkaç söz de yerli ve milli kömür masalına dair edelim.

İthal kaynaklara bağımlılığını kırmak amacıyla “yerli ve yenilenebilir enerji” politikası uyguladığını iddia eden Türkiye’nin kurulu gücü 85 bin 200 MW’a yükseldi. Hali hazırda 44 bin MW planlanan yatırım var. Yerli kömür işe yaramadığı için ve istenen verim alınamadığı için Rusya’dan, Kolombiya’dan, Afrika ülkelerinden kömür ithal ediliyor. Denetim ve şeffaflık olmadığı için hangi ülkelerden termik santraller için kömür ithal ediliyor meçhul.

Aşağıda, ilk tabloda hangi termik santrallerin ithal kömürle çalıştığı, ikinci tabloda ise yapımı planlanan hangi termik santrallerin ithal kömürle çalıştırılacağı yer alıyor.

Hükümet, yerli ve milli kömür dedikçe bu söylem nedense ithal kömüre yarıyor… Bir zaman sonra “yerli, ithal fark etmez yeter ki santraller çalışsın” vurdum duymazlığı hasıl oldu herhalde.

Sonuç olarak, rüzgâr ve güneşin hızla düşen fiyatlarının değiştirdiği piyasa koşullarında doğalgaz ve özellikle kömür santralleri üretim yapma konusunda teşviklere ihtiyaç duyuyor. Yatırım maliyetlerini karşılamakta zorlanan santraller, kamu fonlarıyla ayakta tutulmaya çalışılıyor. Kapasite mekanizması, halen yüzde 75 olan ithal kaynaklara bağımlılığın, Hazine’den kaynak sağlayarak artmasına ön ayak olacak, bu da cari açığın büyümesiyle sonuçlanacak.

Türfkiye’de faaliyet gösteren termik santraller

SANTRAL ADI

ŞEHİR

KÖMÜR TİPİ

KURULU GÜÇ (MW)

YATIRIMCI

İsken Sugözü Termik Santrali

Adana

İthal kömür

1210

STEAG, RWE

Tufanbeyli Termik Santrali

Adana

Linyit

450

Sabancı Holding

Çayırhan Termik Santrali

Ankara

Linyit

620

Ciner Holding

Göynük Termik Santrali

Bolu

Linyit

270

Kazancı Holding

Orhaneli Termik Santrali

Bursa

Linyit

210

Çelikler Holding

Bekirli Termik Santrali

Çanakkale

İthal kömür

1200

İçdaş

İçdaş Biga Termik Santrali

Çanakkale

İthal kömür

405

İçdaş

Cenal Termik Santrali

Çanakkale

İthal kömür

1320

Cengiz Holding, Alarko Holding

Çan Termik Santrali

Çanakkale

Linyit

320

EÜAŞ

İskenderun Termik Santrali

Hatay

İthal Kömür

1200

Diler Holding

İzdemir Termik Santrali

İzmir

İthal kömür

350

İzdemir Enerji

Afşin Elbistan A Termik S.

Kahramanmaraş

Linyit

1745

EÜAŞ

Afşin Elbistan B Termik S.

Kahramanmaraş

Linyit

1830

EÜAŞ

Çolakoğlu II Termik S.

Kocaeli

İthal kömür

190

Çolakoğlu Grubu

Seyitömer Termik S.

Kütahya

Linyit

600

Çelikler Holding

Tunçbilek Termik Santrali

Kütahya

Linyit

365

Çelikler Holding

Soma B Termik Santrali

Manisa

Linyit

990

Konya Şeker

Kemerköy Termik S.

Muğla

Linyit, fuel-oil

630

IC İçdaş-Limak Holding

Yatağan Termik Santrali

Muğla

Linyit, fuel-oil

630

Bereket Enerji

Yeniköy Termik Santrali

Muğla

Linyit, fuel-oil

420

IC İçdaş-Limak Holding

Kangal Termik Santrali

Sivas

Linyit

536

Konya Şeker, Çobanyıldız Elektrik

Silopi Termik Santrali

Şırnak

Yerli asfaltit

270

Ciner Holding, GSD Holding

Silopi Termik Santrali

Şırnak

Yerli asfaltit

135

Ciner Holding, GSD Holding

Aksa Göynük Termik S.

Yalova

İthal kömür

142.5

Kazancı Holding

Çatalağzı Termik S.

Zonguldak

Yerli taş kömürü

315

Bereket Holding

ZETES 1 Termik S.

Zonguldak

İthal taş kömürü

160

Eren Holding

ZETES 2 Termik S.

Zonguldak

İthal taş kömürü

1230

Eren Holding

ZETES 3 Termik S.

Zonguldak

İthal taş kömürü

1320

Eren Holding

TÜRKİYE’DE PLANLANAN TERMİK SANTRALLER

SANTRAL ADI

ŞEHİR

KÖMÜR TİPİ

KURULU GÜÇ (MW)

YATIRIMCI

Ayas Termik Santrali

Adana

İthal kömür

625.5

Oyak Holding, Koç Holding

Hunutlu Termik Santrali

Adana

İthal kömür

1200

Shanghai Electric Power Co. Ltd.

Sanko Yumurtalık Termik S.

Adana

İthal kömür

800

Sanko Holding

Yumurtalık Termik Santrali

Adana

İthal kömür

1200

IC İçtaş Enerji

Teyo Termik Santrali

Adana

Linyit

700

Weiqu, Vapet

Dinar Termik Santrali

Afyon

Linyit

3500

Türkiye Kömür İşletmeleri

Uluköy Termik Santrali

Afyon

Linyit

640

Kolin-Limak-Kalyon

Çayırhan-B Termik Santrali

Ankara

Linyit

800

Kolin-Kalyon-Çeliker Holding

Amasra Hema Termik Santrali

Bartın

Yerli taş kömürü

1320

Hattat Holding

Bingöl Termik Santrali

Bingöl

Linyit

150

Türkiye Kömür İşletmeleri

Karaburun Termik Santrali

Çanakkale

İthal kömür

1320

Yıldırım Holding

Kirazlıdere 1 Termik Santrali

Çanakkale

İthal kömür

600

Yıldırım Holding

Kirazlıdere 2 Termik Santrali

Çanakkale

İthal kömür

600

Yıldırım Holding

Ağan Termik Santrali

Çanakkale

İthal kömür

1540

Doğanlar Holding

Biga Termik Santrali

Çanakkale

İthal kömür

1540

Biga Enerji Elektrik

Çırpılar Termik Santrali

Çanakkale

Linyit

200

Taşyapı Holding

Namal Termik Santrali

Çanakkale

İthal kömür

1000

Namal Elektrik Üretim

Naren-1 Termik Santrali

Çanakkale

İthal kömür

1960

Naren Enerji Elektrik

Çan-2 Termik Santrali

Çanakkale

Linyit

330

ODAŞ Enerji

Irmak Termik Santrali

Çanakkale

İthal kömür

1320

Pitanes Elektrik

Bereket Enerji Termik S.

Çankırı

Linyit

135

Türkiye Kömür İşletmeleri

Çankırı Orta Termik Santrali

Çankırı

Linyit

150

Çalık Holding

Yıldırım 1 Termik Santrali

Elazığ

İthal kömür

200

Yıldırım Holding

Alpu Termik Santrali

Eskişehir

Linyit

1080

Türkiye Kömür İşletmeleri

Yunus Emre Termik Santrali

Eskişehir

Linyit

290

Naksan Holding

Atakaş Termik Santrali

Hatay

İthal kömür

660

Atakaş Holding

Tosyalı İskenderun Termik S.

Hatay

İthal kömür

1200

Tosyalı Holding

Kınık Termik Santrali

İzmir

Linyit

691

Fina Holding, Polat Madencilik, Zhejiang

Afşin Elbistan C-D-E Termik Santrali

Kahramanmaraş

Linyit

4500

EÜAŞ

Diler Elbistan Termik Santrali

Kahramanmaraş

Linyit

400

Diler Holding

Anadolu Enerji Termik S.

Kahramanmaraş

Linyit

1200

Anadolu Enerji

Karapınar Termik Santrali

Konya

Linyit

5000

EÜAŞ

Ilgın Termik Santrali

Konya

Linyit

500

Ciner Holding

Domaniç Termik Santrali

Kütahya

Linyit

300

Çelikler Holding

Soma Kolin Termik Santrali

Manisa

Linyit

460

Kolin Grubu

Yeşilovacık Termik Santrali

Mersin

İthal taş kömürü

1254

Eren Holding

Milas Termik Santrali

Muğla

Linyit

300

Türkiye Kömür İşletmeleri

Antes Termik Santrali

Muğla

Linyit

160

Çalık Holding

Etyemez Termik Santrali

Sivas

Linyit

135

Soyak Holding

Çebi Termik Santrali

Tekirdağ

İthal kömür

350

Kaptan Holding

Ergene Termik Santrali

Tekirdağ

İthal kömür

170

Eren Holding

Çerkezköy Termik Santrali

Tekirdağ

Linyit

990

EÜAŞ

DETES 1 Termik Santrali

Zonguldak

Yerli taş kömürü

160

Demir Madencilik

Kireçlik Termik Santrali

Zonguldak

Yerli taş kömürü

1200

Hattat Holding

 

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

 

Pelin Cengiz

İklim değişikliği konusunda farkındalık yaratan mobil uygulama: Climoji

Sanal yazışmalarımızda sıkça kullandığımız emojiler herhangi bir durum karşısındaki hislerimizi sembollerle kısa ama daha net ifade etmemize imkan sağlıyor.

İklim değişikliğinin yıkıcı etkilerine dikkat çekmek amacıyla ortaya çıkan Climoji ise teknoloji evrenine katılan son çevreci mobil uygulamalardan biri oldu.

Küresel ısınma ve iklim değişikliği ile mücadele alanında bazen umutsuzluğun bazen de umudun ve dayanışmanın, kısa yollardan “çevreci emojilerle” paylaşılması “Climoji” ile artık mümkün.

Kullanıcılar Climoji uygulamasındaki çıkartmaları Android aygıtları ya da Apple Store’dan indirebiliyor.

Uygulama ayrıca PNG dosyasıyla kullanıcılara çıkartmaları poster ya da ekran uygulamalarında kullanabilme imkanı da tanıyor.

Uygulamada kullanılan simgelerin illüstrasyonları Manuja Waldia ve dijital mecralarda kullanımı için android geliştirmesi Denny George’a ait.

Projenin New York Üniversitesi Green Grants, NYÜ öğrencileri ve gönüllülerin desteğiyle hayata geçtiği belirtiliyor.

 

Android işletim sistemi kullanıcıları için Climoji uygulaması

IOS işletim sistemi kullanıcıları için Climoji uygulaması

PNG dosyasını indirmek için tıklayınız

 

(Yeşil Gazete)

Bozacının şahidi şıracı: HES şirketinin ortağı bakanlık memuru çıktı

Rize’nin Hemşin ilçesinde tepki çeken HES’i inşa etmeye hazırlanan şirketin ortaklarından birinin, projelerin denetimini yapan Rize Valiliği Çevre ve Şehircilik Bakanlığı (ÇŞB) İl Müdürlüğü’nde çalıştığı anlaşıldı.

Rize Valiliği Çevre ve Şehircilik (ÇŞB) İl Müdürlüğü Abdül Muhsin Akarsu

Doğu Eroğlu’nun Diken’de yer alan özel haberine göre şirketin ortağı ÇŞB memuru Abdül Muhsin Akarsu, Facebook’ta Hemşinlilere bu duruma ilişkin“Hangi yatırımcı yapacağı yatırımı önce halka soruyor da benden size sormadım diye alınıyorsunuz?” sorusunu yöneltti.

Rize’nin Hemşin ilçesine yapılması planlanan Dikmen I-II Regülatörleri ve HES projesinde projeyi planlayan Şaraksel Elektrik Üretim A.Ş. şirketinin ortaklarından birinin, projeleri onaylayan ve denetleyen Rize Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğünde çalışan bir memur olduğu ortaya çıktı. Abdül Muhsin Akarsu’nun halihazırda Rize Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne bağlı Proje ve Yapım Şube Müdürlüğü’nde görev yaptığı, il müdürlüğünün resmi sitesinden de görülebiliyor.

Dikmen I-II Regülatörleri ve HES projeleri hakkında Haziran 2006’da verilen ‘Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Gerekli Değildir’ kararı Rize İdare Mahkemesi’nce Aralık 2008’de iptal edilmişti. Aynı proje hakkında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Mart 2014’te verdiği ‘ÇED Olumlu’ kararı da yine Rize İdare Mahkemesi tarafından Aralık 2016’da iptal edilmiş, böylelikle Hemşinliler ikinci kez rahat nefes almıştı.

Ancak Danıştay 14. Dairesi’nin, kararda etkili olan bilirkişi raporunu yetersiz bulması sebebiyle Rize İdare Mahkemesi’nin iptal kararını Kasım 2017’de bozması projeyi tekrar yürürlüğe soktu.

 

(Diken)

Gökova Körfezi’ndeki SİT alanları Bakanlar Kurulu kararı ile imara açıldı

Gökova Körvezi, Marmaris, Ula, Merteşe Bölgesi Bakanlar Kurulu kararı ile imara açıldı. Resmi Gazete’de yayımlanan karara göre, Akbük’den Bördübet Koyu’nun olduğu alana kadar orman ve deniz kıyılarının yer aldığı şeritte bulunan SİT alanlarında daraltmaya gidildi.

Kararın ardından 1’inci SİT alanındaki 34.162 hektarlık alan, 12.544 hektar olarak belirlendi. Bu alanın 2.447 hektarı denizde yer aldı.

Karardan önce 2’inci derece SİT alanının bulunmadığı bölgede, 23.530 hektarlık alan bu tanımlamaya göre belirlendi. Bu alanın da 3.449 hektarı deniz için ayrıldı. Bu kararın ardından çadır, bungalow ve günübirlik turizm alanı olarak kullanılabilecek.

3’üncü derece doğal SİT alanında ise 1.994 hektarlık daraltma yapıldı. Kararın ardından bu alan konut yapımı için inşaata açılacak. Turizm ve yerleşim için istenilen faaliyet yapılabilecek. Deniz için ayrılan alana, yatların parkı için marina ve rekreasyon yapılabilecek.

Muğla Belediye Başkanı Osman Gürün, kararla ilgili olarak dava açtıklarını ve konuyu takibi sürdürdüklerini söyledi.

 

(Gazete Duvar, Hürriyet)

Mutlu ve uzun yaşamanın sırrı: Düzenli olarak konsere ve tiyatroya gitmek

İngiltere’nin en büyük konser mekanlarını elinde bulunduran O2 şirketi ile Goldsmith Üniversitesi tarafından ortak yürütülen bir araştırmada ilginç sonuçlar elde edildi.

Konser, tiyatro gibi sevilen bir sahne şovunu 20 dakika boyunca izlemenin, mutluluk hissini yüzde 21 oranında artırdığı belirtildi.

Mutluluk ve insan ömrü arasındaki bağlantıyı araştıran önceki çalışmalar ise mutluluk oranı arttıkça, insan ömrünün 9 yıla kadar uzayabileceğini ortaya koymuştu.

Yani, Aristo mantığıyla denilebilir ki; konsere gitmek insan ömrünü uzatıyor.

Lüküs Hayat

Püf noktası iki haftada bir ve düzenli olarak gitmek

Goldsmith Üniversitesi’ne bağlı araştırmacılardan Patrick Fagan, ‘düzenli olarak’ konsere gitmenin insan ömrünü uzattığını söyledi.

Fagan, “Araştırmamız, konserlerin insan sağlığına ve mutluluğuna olumlu katkıları olduğunu ortaya koydu. Ancak buradaki hassas nokta, konserlere iki haftada bir ve düzenli olarak gitmek” ifadelerini kullandı.

Konsere gitmek, yoga yapmak, köpek gezdirmek insan sağlığı üzerinde etkili

Araştırmada, konsere gitmek, yoga yapmak ve köpek gezdirmek gibi aktivitelerin insan sağlığı üzerindeki olumlu etkileri gözlemlendi.

Bu bağlamda, katılımcıların psikometrik verileri ve kalp atış sayıları yorumlandı.

Buna göre, konsere giden katılımcıların özdeğer duyguları ile sosyal ilişkileri yüzde 25 oranında artış gösterdi, zihinsel motivasyonları ise yüzde 75 oranında arttı.

Müziğin fiziksel, zihinsel ve ruhsal sağlık üzerindeki olumlu etkileri ise uzun süredir biliniyor.

Ömrü 10 yıl kadar uzatabilir

Araştırmada, İngilizlerin evde müzik dinlemek yerine, sıklıkla konsere gittiği bilgisi de yer aldı.

Öte yandan, 2013 yılında Finlandiya’da yapılan bir araştırma, müzik derslerine katılan öğrencilerin okulda daha tatminkâr vakit geçirdiğini ortaya koymuştu.

Patrick Fagan, “Tüm bu bulguları birleştirdiğimizde, iki haftada bir gidilen konserlerin, insan ömrünü 10 yıl ya da daha fazla süreyle uzatabileceğini söyleyebiliriz” şeklinde konuştu.

Bu da demek oluyor ki, uzun ve sağlıklı bir yaşam için sürdürdüğünüz spor programlarının yanına canlı konser performanslarını da ekleyebilirsiniz.

 

(Hürriyet, Guardian)

Türkiye’den 2 akademisyenin hazırladığı PEN raporu: Türkiye’de ifade özgürlüğü can çekişiyor

İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yaman Akdeniz ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak, Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ifade özgürlüğü alanında yaşanan ihlalleri Uluslararası Yazarlar Birliği PEN için raporlaştırdı.

Raporda, özellikle 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası yazarlar, yayıncılar ve akademisyenlere yönelik hak ihlâllerinin arttığı vurgulandı.

Avrupa Komisyonu’nun danışma organı Venedik Komisyonu da, Türkiye’de hükümetin OHAL sonrası aldığı önlemlerin “Türk Anayasası ve uluslararası hukukun izin verdiklerinin çok daha ötesine geçtiğini” vurguluyor.

Hükümet ise, Türk yargısının bağımsız ve tarafsız şekilde karar verdiğini belirterek, bir hak ihlâli varsa bunun OHAL İnceleme Komisyonu tarafından giderileceğini savunuyor.

“Açık hedef haline geldiler”

Rapor dün akşam Londra’da düzenlenen bir toplantıyla kamuoyuna açıklandı.

Mesleği ve sosyal konumu gereği farklı konularda görüşlerini açıklayan yazar ve akademisyenlerin “özellikle olağanüstü hâl rejiminde herkesten daha açık birer hedef haline geldikleri” kaydedilen raporda şu ifadeler yer aldı:

“Hükümetin geniş kapsamlı ve sistematik bir şekilde devam eden ve caydırıcı etkisi göz ardı edilemez hale gelen ‘susturma politikası’, yazarlar, yayıncılar ve akademisyenler için de sistematik bir şekilde uygulanmaktadır.”

Toplantıda konuşan raporun yazarlarından Prof. Dr. Akdeniz, akademisyenlerin giderek daralan bir çemberde olduğuna dikkat çekti.

Akdeniz, “Yurt dışında iş bulacak kadar şanslı olanlar seyahat yasağı nedeniyle yurt dışına çıkamıyor. Kamudan ihraç edilen kişilerin özel sektörde iş bulması da kolay değil çünkü hemen etiketleniyorsunuz. Arkadaşlarınız bile size arkasını dönebiliyor” diye konuştu.

“KHK’lar susturma politikasının aracı”

Kanun hükmündeki kararnamelerle (KHK) alınan basın-yayın kuruluşlarını kapatma ve kamudan ihraç kararları, Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin “susturma politikasının yeni işlem ve araçları” olarak değerlendirildi.

Anayasa ve Türkiye’nin imzaladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alınan ifade özgürlüğünün sadece düşünce ve kanaate sahip olma özgürlüğünü değil, aynı zamanda sahip olunan düşünce ve kanaati açıklama ve yayma, buna bağlı olarak haber veya görüş alma ve verme özgürlüklerini de kapsadığı hatırlatıldı.

“Müdahalenin temel gerekçesi terörle mücadele”

Türkiye’de darbe öncesinde ve sonrasında ifade özgürlüğüne müdahalenin en temel gerekçesi olarak terörle mücadelenin gösterildiği belirtilen raporda, “Türkiye, muhalif görüşteki akademisyenden milletvekiline, sanatçıdan, gazeteci ve yazarına kadar hemen herkesin terör propagandası yaptığı veya terör örgütü üyesi olduğu gerekçesiyle sorgulanıp, tutuklanabildiği ve yargılandığı bir dönemden geçmektedir” dendi.

Raporda, 21 Temmuz 2016’da ilan edilen olağanüstü hâlin ardından ‘olağanüstü hâlle ilgisi olmayan konuların hukuka aykırı bir şekilde KHK’larda yer aldığı’ ve ‘herhangi bir bireyselleştirme ve somut delil ve açıklama olmaksızın OHAL tedbirlerinin kişi ve kuruluşlara uygulandığı’ belirtildi.

“Her iki husus da açıkça kuvvetler ayrılığı ilkesini ihlal eder niteliktedir” dendi.

“İfade özgürlüğü krizi ile yargı krizi iç içe”

Türkiye’de “ifade özgürlüğü krizinin yargı kriziyle iç içe geçtiği” belirtilen raporda, yargı “yazarlar, yayınevleri ve akademisyenlerle ilgili ifade özgürlüğü ihlâllerinin asıl aktörü” olarak tanımlandı.

Raporda “İfade özgürlüğü krizi artık Türkiye’deki hukuk devleti krizi ve son dönem Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması ile başlayan Anayasal krizle doğrudan bağlantılı hale gelmiş durumdadır. Bu nedenle, sorunun çözümünü de bireysel vakalarda değil bu yapısal krizin aşılmasında aramak gerekmektedir” ifadeleri yer aldı.

Çözümünse, OHAL’in uzatıldığı bir süreçte üretilmesinin mümkün olmadığı kaydedildi.

Yayıncılar

Raporun yayınevlerine yönelik hak ihlâllerinin değerlendirildiği kısmında, OHAL döneminde, aralarında televizyon, radio ve süreli yayınların bulunduğu 140 basın-yayın kuruluşu ve 30 yayınevinin kapatıldığı, 520 gazetecinin yargılandığı ve uluslararası basın izleme kuruluşları tarafından Türkiye’nin dünyada en çok gazetecinin hapiste olduğu ülke olarak belirlendiği hatırlatıldı.

Raporda, Olağanüstü Hal Kanunu’nun 11’inci maddesinin gazete, dergi, broşür, kitap, el ve duvar ilanı ve benzerlerinin basılması ve dağıtılmasının OHAL süresince yasaklanabildiği, ancak yayınevlerinin sürekli olarak kapatılmasına olanak tanımadığı kaydedildi.

Yazarlar

Rapor kapsamında 80 yazarın durumu incelendi. Bu yazarların sadece 3’ünün yazdığı kitaplardan dolayı yargılandığı, diğerlerinin çoğunlukla basında yayımlanan yazıları ve sosyal medya paylaşımları nedeniyle ağırlıklı olarak terörle ilişkili suçlardan yargılandıkları belirtildi.

Rapora göre bu yazarlardan 19 tanesi halen tutuklu, 22 tanesi ise tutuksuz yargılanıyor.

Yazarlardan 34’ü hakkındaki yargılamanın sonuçlandığı, 26’sının yargılandıkları suçlardan ceza aldığı, 8 yazarın beraat ettiği kaydediliyor.

Yazarların, Cumhurbaşkanına hakaret, Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs, silahlı terör örgütü kurma veya yönetme, silahlı terör örgütüne üye olma, silahlı terör örgütüne üye olmaksızın bilerek ve isteyerek yardım etme, halkı kin ve düşmanlığa tahrik ile terör örgütü propagandasının da aralarında olduğu suçlamalarla yargılandıkları belirtildi.

Raporda, Aslı Erdoğan, Necmiye Alpay, Ahmet Altan, Ahmet Şık ve Atilla Taş’a yönelik açılan davalar vaka incelemesi olarak yer aldı.

Akademisyenler

Raporda İnsan Hakları Ortak Platformu’nun (IHOP) verilerine dayanılarak, olağanüstü hal döneminde KHK’larla 2017 sonu itibarıyla 118 kamu üniversitesinden 5822 akademisyenin ihraç edildiği, bu kişilerden 141’inin göreve iade edildiği kaydedildi.

İhraç edilen kamu görevlilerinden 386’nın “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini imzalayan akademisyenler olduğu belirtiliyor.

En yüksek ihraçların yaşandığı ilk 10 üniversite Süleyman Demirel Üniversitesi (253 kişi), Gazi Üniversitesi (227 kişi), Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (204 kişi), İstanbul Üniversitesi (192 kişi), Pamukkale Üniversitesi (174 kişi), Dicle Üniversitesi (172 kişi), Atatürk Üniversitesi (148 kişi), Dumlupınar Üniversitesi (144 kişi), Erciyes Üniversitesi (144 kişi), Ankara Üniversitesi (133 kişi) olarak sıralandı.

İhraç edilen akademisyenlerin 840’ının profesör, 1026’sının docent, 1510’unun yardımcı doçent, 1523’ünün araştırma görevlisi, 476’sının öğretim görevlisi ve 447’sinin okutman/uzman kadrolarında görev yaptığı belirtildi.

“Medeni Ölü”

Raporda ayrıca ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ bildirisini imzalayan ve kamuoyunda ‘Barış için Akademisyenler’ olarak bilinen öğretim üyelerine hakkında yürütülen idari, adli soruşturmalar ve ihraç süreci “Türkiye’de resmi görüşle çatışan akademisyenlerin genel olarak nasıl bir baskı altında olduğunu göstermek bakımından özellikle dikkat çekicidir” dendi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ocak 2016 tarihinde imzacı akademisyenlere yönelik yaptığı konuşmalarda akademisyenleri “aydın müsveddeleri” olarak tanımlamış, “Kendilerine ‘akademisyen’ diyen bu kitlenin tamamı yalandan, saptırmadan, propagandadan oluşan terör örgütünün dilini, üslubunu kamuoyuna dayatmaktadır. Terör örgütü adına elinize silah alıp kurşun sıkmanızla, onun propagandasını yapmanız arasında hiçbir fark yoktur. Bunun düşünce ve ifade özgürlüğüyle bir ilgisi kesinlikle bulunmuyor” demişti.

Raporda, Barış için Akademisyenler aracılığıyla iktidarın hoşlanmadığı görüşleri dile getirmeye cesaret eden herkese “gözdağı verildiği” savunuldu.

“Böyle bir metin hükümeti rahatsız da etse, bu tür eleştiriler sert de olsa, çoğulcu bir demokrasinin kaçınılmaz ve hatta zorunlu bir parçası olarak değerlendirilmeleri gerekmektedir” dendi.

Raporda 15 vakıf üniversitesinin de 667 sayılı KHK ile kapatıldığı hatırlatıldı.

Raporda, “Kamu hizmetinden çıkarılanları istihdam eden özel kuruluşların da terör yanlısı olarak damgalanması riski çok sayıda ihraç edilmiş kamu görevlisini medeni ölü haline getirmiştir” dendi.

 

(BBC Türkçe)

Karanlıktaki canavarlardan kurtulmak – Rıza Türmen

Bu yazı t24.com.tr sitesinden alındı

Erken seçim var mı yok mu belli değil ama, seçimin nasıl bir seçim olacağı ve bir iktidar değişikliği olmazsa nasıl bir Türkiye’de yaşayacağımız giderek belirginleşiyor. Seçim, halkın elinden bilgi sahibi olma hakkının alındığı, yazılı ve görsel medyanın sadece iktidarın mesajlarını verdiği, tüm devlet olanaklarının iktidar için kullanıldığı, seçim kanununda yapılan değişikliklerle adil ve dürüst seçim ilkesinin ihlal edilmesine kapının açıldığı, Yüksek Seçim Kurulu’nun referandumda olduğu gibi, tarafsızlıkla bağdaşmayan davranışlar içine girebileceği bir seçim olacak. İktidar değişikliği olmazsa bütün gücün tek bir kişide toplandığı ve bunun parti çıkarları için kullanıldığı, tek adam iktidarının hiçbir şekilde denetlenmediği, muhalif seslerin bastırıldığı, temel hak ve özgürlüklerin, hukuk devletinin rafa kaldırıldığı, her türlü azınlığın ezildiği, korkunun egemen olduğu, karanlık, otoriter bir Türkiye’de yaşayacağız. O nedenle 2019 seçimleri ya her şeyin yitirileceği ya da yeni bir demokratik Türkiye’nin kurulacağı bir dönüm noktası olacak.

Toplumun bir kesiminde görülen karamsarlık, “bunlar seçimi yitirse de gitmez” havası çok yanlış. Tarih bize, umutsuzluğun dibe vurduğu dönemlerin aynı zamanda büyük değişimlerin, devrimlerin gerçekleştiği dönemler olduğunu öğretir. Nasıl ki, Kurtuluş Savaşı da böyle umutsuzluğun, karamsarlığın egemen olduğu bir dönemde başlamıştır.

Türkiye, bir dönemin sona ermesinin, yeni bir dönemin eşiğinde olmanın sancılarını yaşıyor.  Bir düşünür, eski düzen ölürken, ve yeni bir düzen henüz kurulmamışken canavarların ortaya çıktığını söyler. İçinde bulunduğumuz koşullarda, canavarlar kendi umutsuzluklarımız, düş kırıklarımız, korkularımız. Bu canavarlar bizi hareketsizliğe, her şeyi normalmiş gibi görmeye ve kabul etmeye iter. Eski düzen ölürken yeni bir düzenin kurulması, karanlıktan çıkıp aydınlığa kavuşmamız her şeyden önce içimizdeki  canavarlardan kurtulmamıza bağlı.  Aktif yurttaşlık bilinci içinde, bu düzene bir an önce son verip, yeni bir demokratik düzenin kurulması için ne yapmamız gerektiğini düşünmeliyiz.

Aslında yapılması gereken belli. Tüm demokrasiden yana olan grupların ve kişilerin birlikte hareket etmesinin sağlanması. İnsanlar bir araya gelip birlikte hareket ettiklerinde iktidar olabilirler. İktidar birlikte hareket etmektir. Şiddet ve totalitarizme karşı çoğulluğun  politik ve kurumsal cisimleşmesinden başka bir güvence yoktur. Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullarda da, tahakküme, baskıya karşı birlikte hareket etmek hem iktidarı değiştirmek, hem de polisleriyle, savcılarıyla muhalif avına çıkmış iktidarın şiddetine karşı  direnmek için gereklidir.

O zaman bu birlikteliği nasıl sağlayacağımızı düşünmek, konuşmak gerekir.

Birlikteliğin sağlanacağı yer kamusal alandır. Kamusal alan, insanların belli bir amaçla bir araya geldikleri, konuştukları, tartıştıkları, çözüm aradıkları yerdir.

Birlikteliğin aktörleri, demokratik kitle örgütleri (DKÖ) ve siyasal partilerdir.  DKÖ’lerle, siyasal partilerin bir araya gelerek konuşmaları, aralarındaki asgari ortak noktaları bulmaları ve bu noktalar çevresinde, eşitliğe dayanan, hiyerarşik olmayan ilişkiler  kurarak, birlikte hareket etmeleri, içinde bulunduğumuz koşullarda büyük bir önem taşımakta.

Bu amaçla, asgari noktaları içeren ve bütün aktörlerce kabul edilen bir ilkeler bildirisi böyle bir birlikteliğin sağlanmasına yol açabilir. Böylelikle, demokrasi bloku kamuoyu nezdinde  somut bir nitelik kazanır. Burada söz konusu olan bir seçim ittifakı değil, bir ilkeler birliği. Bu ilkeler herkes için geçerli olduğundan, seçim ittifakından farklı olarak, toplumu bölmek, toplumda bir cepheleşmeye yol açmak gibi bir sorun doğurmaz.

İlkeler bildirisi, OHAL’in kaldırılması, seçim güvenliğinin sağlanması, temel hak ve özgürlükler üzerindeki baskılara son verilmesi, yargı bağımsızlığı, düzeltilmiş bir parlamenter sistemi öngören bir anayasanın hazırlanması gibi herkesin kabul edebileceği hususları içermelidir.

Bunun yanında seçim güvenliği ile ilgili olarak demokrasi bloku ortak bir çalışma yapabilir. Adil ve dürüst bir seçim için alınması gereken önlemleri konuşabilir.

Böyle bir birlikteliğin  gerçekleşmesinin ön koşulu, bütün tarafların ideolojik şapkalarını kapı önünde bırakmaları. Tarafların aralarında yapıcı, gerçek bir diyalog kurabilmeleri için geçmişteki olayların yarattığı önyargılardan  kurtulmaları, geçmişe değil, geleceğe bakmaları önemli.

Bu birlikteliğin sağlanması toplumda yeni bir umut kaynağı olacak ve büyük değişimin gerçekleşmesine önemli bir katkıda bulunacak. Aynı zamanda, kurulacak yeni Türkiye’de farklı siyasal görüşlerdeki insanların birlikte yaşama iradesini ortaya koyarak bir toplumsal uzlaşının temelini atacak. Öte yandan böyle bir uzlaşı ileride, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde başka uzlaşılara  kapı açabilir.

Türkiye’nin içinde bulunduğu ve bir iktidar değişikliği olmazsa daha da karanlık olacak olan tablo, siyasete ve siyasetin aktörlerine büyük bir sorumluluk yüklemekte. Demokrasi blokundaki bütün aktörlerin oyunu doğru oynaması durumunda, Türkiye uçurumun eşiğinden dönecek, yeni, demokratik, aydınlık bir Türkiye’nin kurulması olanağı doğacak. Siyasal partilerin ve demokratik örgütlerin, kendi küçük hesapları içine hapis olmaları durumunda ise, Türkiye canavarlara teslim olacak, aydınlatılması çok güç bir karanlığa gömülecek.

Türkiye’yi barış,huzur içinde yaşanan,demokratik bir ülke yapmak, bugünkü düzene itiraz edenlerin elindedir.

Rıza Türmen – T24.com.tr

TMMOB’den “Kanal İstanbul” raporu: Yaşamsal bir yıkım ve felaket!

2011 yılında açıklanan ve kamuoyunda “çılgın proje” olarak adlandırılan “Kanal İstanbul” projesinin dün Arnavutköy’de gerçekleşen Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) bilgilendirme toplantısının ardından bugün Türk Mühendis Mimar Odaları Birliği (TMMOB) İstanbul İl Koordinasyonu, Kanal İstanbul raporunu açıkladı.

ÇED sürecinde projenin; coğrafik, ekolojik, ekonomik, sosyolojik, kentsel, kültürel her açıdan yıkım getireceği vurgulanan raporda kanal projesi, “yaşamsal bir yıkım ve felaket önerisi” olarak nitelenerek derhal vazgeçilmesi istendi.

Açılış konuşması gerçekleştiren TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Cevahir Efe Akçelik, ÇED halkın katılımı toplantısında, emlakçıların salona doldurulduğunu söyledi.

TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu’nun basın açıklamasının tam metni ise şöyle:

UYARIYORUZ!

İstanbul ve Marmara bölgesi için yüzlerce bilim ve meslek insanı, üniversite, meslek odaları, kamu kurum ve kuruluşları tarafından yılların birikimi ile üretilen sayısız planlama, bilimsel araştırma ve çalışma sonuçları yok sayılıp; bilimsel niteliği olmayan söylemler ve varsayımlar üzerinden tartışmaya açılarak meşrulaştırılmaya çalışılan “Kanal İstanbul”, tam anlamıyla coğrafik, ekolojik, ekonomik, sosyolojik, kentsel, kültürel kısacası yaşamsal bir yıkım ve felaket önerisidir.

Marmara bölgesinin coğrafi, ekolojik ve jeolojik olarak en hassas ve korunması gereken bölgesinde, yaklaşık 45 km uzunluğunda, 25 m derinliğinde, 250 m genişlikte yapılması öngörülen söz konusu “Kanal”; Karadeniz’den Marmara Denizine kadar tüm coğrafyayı geri dönüşü olmayan bir biçimde etkileyecek hasar ve yarılma meydana getirme tehdidi taşımaktadır.

Söz konusu Kanal güzergâhı; Küçükçekmece Lagün Havzasında Sazlıdere-Durusu güzergâhında tasarlanırken. Kanalın, İstanbul ili Küçükçekmece ilçesi, lagün/deniz ara kesitinden başlayıp, Altınşehir ve Şahintepe mahalleleri arasından Küçükçekmece Lagünü Sazlıdere boyunca geçirilerek, Sazlıdere Barajı üzerinden Sazlıbosna ve Dursunköy mahallelerinin yakınından Arnavutköy’ün batısına varmakta, Baklalı, Terkos ve Durusu mahallelerinin arasından Karadeniz’e çıkmak üzere önerilmektedir.

Kanal’ın uzunluk olarak, 7 km’si Küçükçekmece, 3,1 km’si Avcılar, 6,5 km’si Başakşehir ve 28,6 km’si de Arnavutköy ilçeleri sınırları içindedir. Açıklanan Başvuru Raporuna göre 45 kilometrelik güzergâhın; orman, tarım vb. ve yerleşme alanlarını, dünyada örneği nadir kalmış coğrafik varlıklardan olan Küçükçekmece Lagün ve Kumul alanlarını, İstanbul’un içme suyu ihtiyacının bir kısmını karşılayan Sazlıdere Barajı ve havza alanlarını, yok ederek geçirilmesi öngörülmüştür.

Küçükçekmece Gölü’nün Sazlıdere Baraj Gölüne kadar olan bölümü sulak ve bataklık alanları oluşturmaktadır. Gölün gelgitleri ile oluşan bataklık alan kuşların göç yolu üzerinde dinlenme ve üreme bölgesi durumundadır. İstanbul için üretilen bütün çevre düzeni planları için yapılan doğal yapı sentezlerinde; söz konusu alanı mutlak korunması gereken doğal kaynak alanı, işlevlerinin bozulmaması gereken kritik önemdeki ekolojik sistemler, su döngüsüsün sürdürülebilmesi açısından birinci ve ikinci derecede kritik toprak ve kaynak alanları olarak tanımlanmıştır. Bölge barındırdığı dere ve doğal topografyası nedeniyle de çok önemli yer altı suyu ve bir yağmur suyu toplama havzası ve İstanbul’un en önemli ekolojik koridorudur.

Şimdiye kadar açıklanan verilerden dahi; Kanal projesi kapsamında; Terkos havzası da dahil 3. havalimanı ve 3.köprü bağlantı yollarından geriye kalan bütün orman alanları, tarım alanları, meralar, yeraltı ve üstü su toplama havzaları, havzadaki mahallelerle birlikte, Karadeniz ve Marmara denizi ve kıyıları dahil olmak üzere bütün coğrafyanın inşaat ve yıkım alanı olarak tasarlandığı anlaşılmaktadır.

Tekrar ve Önemle uyarıyoruz…

Bilimsel niteliği olmayan söylemler ve varsayımlar üzerinden tartışmaya açılarak meşrulaştırılmaya çalışılan “Kanal İstanbul“, tam anlamıyla coğrafik, ekolojik, ekonomik, sosyolojik, kentsel, kültürel kısacası yaşamsal bir yıkım ve felaket önerisidir. Derhal vazgeçilmeli ve gündemden düşürülmelidir.

Açıklanan Söz Konusu Görece Verilere Göre Yapılan Teknik Saptamalar Özeti;

1.Boğaz Geçişleri ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi

Projenin yapılma gerekçisi “İstanbul Boğazı’ndan geçen gemi sayısının artması, teknolojik gelişmeler sonucu gemi boyutlarının büyümesi ve özellikle, akaryakıt ve benzeri diğer tehlikeli / zehirli maddeleri taşıyan gemi (tanker) geçişlerinin artması, dünya mirası kent üzerinde büyük baskı ve tehdit oluşturması” şeklinde belirtilmiştir.

Oysa ki Deniz Ticareti Genel Müdürlüğü İstanbul Boğazı Gemi Geçiş İstatistikleri verilerine göre İstanbul Boğazı’nda iddia edildiği gibi yıllara göre bir artış değil, tam tersine özellikle son 10 yılda ciddi bir azalış ( 2007’de 56.606 – 2017’de 42.978 gemi geçişiyle %24 azalış) görülmektedir. 2014 yılından sonra özellikle doğalgaz boru hatlarından gaz sevkiyatının artmasıyla birlikte gaz transferinde deniz yolunun kullanılması terk edilmeye başlanmıştır.

En yüksek tehlike/tehdit senaryosunu içeren LNG tankeri kazası kriterlerine göre planlanan proje ile İstanbul Boğazı’nın fiziksel özellikleri kıyaslandığında; en dar yeri 698 m, en geniş yeri 3.500 m olan, 32 km uzunluğunda ve üzerinden 3 asma köprü geçen İstanbul Boğazı ile planlanan Kanal İstanbul projesi 250 m genişlikte, 45 km uzunluğunda ve üzerinden 6 köprü geçmesi planlanmış olması tehlike düzeyini de daha dar alana taşımakta, daha uzun bir yol süresiyle uzatmakta ve köprü sayıları arttırılarak daha büyük kitlelerin etkilenmesi sağlanmış olacaktır. Ayrıca planlanan Kanal projesiyle, 3. Havalimanına ulaşım yollarının birbirlerine paralel rotalarda olması nedeniyle de yaşanabilir bir kent modelinden çok daha büyük problemleri de beraberinde getireceği değerlendirilmelidir. Kanal projesinin çevresinde yeni bir yaşam alanı olarak Bakanlık tarafından hazırlanan 3 boyutlu modellerde, kanala sıfır evlerin varlığı da olası bir kazada bu bölgelere yakın alanlarda yaşayacak insanların can güvenliğini tehlikeye sokacaktır.

20 Temmuz 1936 tarihinde imzalanmış Montrö Boğazlar sözleşmesine göre sadece Karadeniz’e kıyısı olmayan ülkelerin askeri gemileri için gemi tonaj sınırlama kuralları vardır. Uluslararası hukukun verdiği avantajla gemiler geçişlerinde İstanbul Boğazı’nı tercih edeceklerdir. Ayrıca yine Montrö sözleşmesinin 28. Maddesine göre Boğazlardan serbest geçiş ilkesi sonsuz olarak belirlenmiş olup boğazların uluslararası dolaşıma kapatılmasının olanağı yoktur.

2.Hafriyat Miktarı

Kazı sırasında çıkacağı varsayılan 1 milyar 385 milyon m3 hafriyatın Sazlıdere Barajı ile Karadeniz arasındaki karasal alandan ve dere yamaçlarından çıkarılacağı, Lagünden, Barajın tabanından ve derelerin tabanından ise toplam 115 milyon m³ materyal (ağırlıklı sediment) çıkarılıp, Marmara Denizi’ne döküleceği (ada yapımı için olası hafriyat) anlaşılmaktadır.

Kanal’ın kazı işlerinin madencilik teknikleri ile yapılması öngörülmektedir. Yani yerüstü- açık işletme teknikleri kullanılarak yapılacak olan kazıların bir kısmının delme patlatma yöntemi ile kazılması gerekmektedir. Yukarıdaki hesaba göre 1,5 milyar m3 hafriyatın karşılığı olarak;

Madencilik tekniğine göre kazının %40’ının delme patlatma yöntemiyle yapılacağı tahmin edilirse; 600 milyon m3 kayacın patlatma yöntemiyle kazılması demektir. Bunun için 300.000 ton anfo, 3.300 ton dinamit gerektirir. Bu miktar bir senede ortalama 600 taş ocağında kullanılan patlayıcı madde miktarı demektir. Eğer delme ve patlatma işleri madencilik bilim ve tekniğine uygun yapılmazsa Kanal bölgesinde ve çevresinde patlatmadan kaynaklı, yapılarda ve kazı aynalarında büyük sorunlara yol açacaktır.

Devasa bir hafriyat ve inşaat çalışması olacağından mekanik ve nakliyat işlemlerinden kaynaklı emisyonların da ciddi boyutlarda olacağı aşikardır. Çok ciddi bir partikül madde (toz) kirliliği yaşanacak, ancak kirlilik partikül madde ile sınırlı kalmayacaktır. Kazı yapılan bölgelerde, hafriyatın taşındığı hat üzerinde hakim rüzgarların taşıdığı partikül maddenin toksisite etklileri sonucu tüm doğal sistem ve canlılar en az 5 yıl (tahmini kazı ve hafriyat taşıma süresi) etkilenecektir.

3.Marmara Denizi

Karadeniz Marmara Denizi’ne nazaran daha yüksek konumda olup bu yükseklik yer yer 60 cm ile 1 m arasında değişmektedir. İstanbul Boğazı’nda derinlik konfigürasyonu değişkendir ve 13.000 yıl önceki oluşumundaki akarsu havzası özelliklerinden dolayı kıvrımlıdır. Bu nedenle Topkapı Sarayı önleri ile Bebek Koyu önlerinde etkili Karadeniz ve Marmara suları karışımları söz konusudur. Bu durum su ürünleri açısından faydalıdır.

Kanal İstanbul Projesi’nde su yolu tabanı 25 m derinlikte yer alacağı düşünülürse; bahse konu karışım olmadan aynı İstanbul Boğazı’ndaki gibi Karadeniz’den Marmara’ya jet akıntı devam edecektir. Karadeniz’den Marmara’ya ikinci bir boşalma daha sağlanacaktır (Yaklaşık 4-5 Sakarya Nehri gibi düşünülebilir). Bu durumda Karadeniz’de yükseklik farkı seviyesi azalacak, Marmara Denizinin suyu Karadeniz’e daha fazla miktarda karışacağından Karadeniz’de tuzluluk değeri %17’den yukarılara çıkacaktır. Sonuç olarak, projeyle birlikte Karadeniz’in ekosistemi ciddi ve canlı popülasyonu büyük oranda etkilenecektir.

Marmara Denizi’nde dipte oksijen seviyesi çok azdır (% 0,5). Normalde % 4-5 civarında olmalıdır. Kanalın Karadeniz kesiminden gelen besin değeri yüksek su ilk 10 yılda Marmara’da balık miktarını arttırabilecektir. Ancak Çanakkale’ye doğru yüzeyden giden su Çanakkale Boğazı’ndan tekrar İstanbul yönüne doğru alt su tabaklarına karışacağından 2. ve 3. on yıllarda oksijen seviyesinin daha da azalması ihtimal dâhilindedir. Bu durum Marmara Denizinde anoksik ortamın oluşmasına neden olabilecektir.

Yine kanalda oluşacak akıntı Küçükçekmece Lagünü’nün kalan dip çamurunu da kazıyarak Marmara Denizi’ne taşıyacaktır. Akıntıyla taşınacak olan sedimentle, kanal yapımı sırasında çıkarılacak ve Marmara Denizine dökülecek olan, kazı toprağı (hafriyat toprağı ve Sedimenti) ile; sediment yapıda tutunan (Bakır, Çinko, Kadmiyum vb) ağır metaller(Lagün Havzası 1985 yılında korumadan çıkarılarak 1993 yılına kadar sanayinin kullanımına sokulmuştur), radyonukleidler deniz ekosistemi için toksisite1 yaratacak Marmara Denizi kirlenecektir.

4.Küçükçekmece Lagünü

Proje alanında var olan Küçükçekmece Lagünü2, diğer Lagünlerde olduğu gibi deniz bağlantılı yarı tuzlu suya sahiptir. Bu nedenle flora ve faunası diğer göllerden farklıdır. Küçükçekmece Lagünü; Nakkaşdere, Sazlıdere, Eşkinoz Deresi ve yeraltı akışları ile tatlı suyla beslenmektedir. Marmara Denizi’nden ise lagüne tuzlu su girmektedir. Küçükçekmece Lagünü ve Lagünü besleyen dereler deniz canlılarının üreme alanıdır. Deniz canlıları Lagün boğazından geçerek derelere ulaşmakta, yumurtalarını bırakarak üremelerini sürdürmektedir. Küçükçekmece Lagün Havzası göçmen kuşların göç yolu üstündedir, göçmenlerin barınma ve dinlenme alanı, kuzeyindeki ormanlar ve sulak alanlar ise yaban hayvanlarının yaşam alanıdır.

Lagünle ilgili araştırmalar ve sediment yapısi Lagünün MS 200 yıllarında var olduğunu kanıtlamaktadır. Küçükçekmece Lagün Havzası (Bathonea) önemli bir arkeolojik alan olarak 2009 yılında “Dünyanın En Önemli Arkeolojik Keşiflerinin ilk on Listesine” girmiştir. İstanbul’un tarihsel kronolojisine bakıldığında elde edilen bulgular Küçükçekmece Lagün Havzasında yer alan Yarımburgaz Mağarası, Fikirtepe ve Pendik yerleşimleri ile M.Ö 6500 – 5500’lü yıllara, Neolitik – Kalkolitik döneme kadar uzanmaktadır.

Küçükçekmece Lagün Havzası İstanbul 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Bölge Kurulunun 2010 yılında arka arkaya aldığı kararlarla, sit Alanı olma özelliğini adım adım yitirerek, 2011 yılında çıkarılan Çevre ve Şehircilik Bakanlığının yetkilerini belirleyen 648 sayılı KHK ile yapılaşmaya açılmıştır. Bu dönemde durdurulan Küçükçekmece Lagün Havzasında yapılan arkeolojik kazılar, yalnızca İstanbul’un MÖ 667 yılından sonra eksik kalan 4000 yıllık tarihsel boşluklarını tamamlayacak veriler sunması açısından değil tüm Trakya’da ilk kez Hitit izlerini sunan bölge olması açısından da bilim dünyasında oldukça heyecan yaratmakta idi. “Kanal İstanbul” ile Küçükçekmece Lagünü ekosistemi ile, Lagün olma özelliği ile, kültürü ile sosyolojik yapısı ile yok edilecektir.

5.Su Havzaları

“Kanal İstanbul” projesinde kanalın boyu 45 km, eni yüzeyde 250 m, tabanda 125 m ve derinliği 25 m olarak tasarlanmaktadır. Denizden Lagün girişi genişletilerek başlatılacak olan kanal, Lagünü geçerek, Sazlıdere’yi genişletip derinleştirecek, Sazlıdere baraj gölünün ardından Durusu (Terkos) gölünün doğusuna varıp, 3. Havalimanı sahasının batısından 35 km karasal alan yarılarak Karadeniz’e ulaştırılacaktır.

Terkos Havzası; yaklaşık olarak 736,2 km2 alanı olan ve İstanbul’un yaklaşık %20’lik su ihtiyacını karşılayan ikinci büyük havzasıdır. Havza sınırları içerisinde Çatalca ilçesine bağlı 18 yerleşim alanı bulunmakta ve havza yaklaşık 30.000 kişinin baskısı altındadır. Terkos Gölü, su potansiyeli ile İstanbul çevresindeki tatlı su rezervlerinin %20’sine sahiptir. Şehir kullanım suyunun önemli bir bölümünü karşılamaktadır. Terkos gölünden gelen sular Terkos-Kağıthane iletim hattı sayesinde İstanbul’a dağıtılmaktadır.

Sazlıdere Havzası’nın toplam drenaj alanı 165 km2 olup bu alan içerisinde tarım arazileri ve meralar, yerleşim ve sanayi alanları, ormanlık alanlar ve baraj alanı bulunmaktadır. Sazlıdere Havzasının yağış alanı; doğuda Küçükçekmece Gölü’ne dökülen Hasanoğlu Deresinin, kuzeyde Terkos Gölü’nün, batıda ise yine Küçükçekmece Gölüne dökülen Ispartakule Deresinin yağış alanları ile çevrilidir.

ÇED Başvuru Dosyasında Sazlıdere Barajı; “Önemsiz ve kirlenmeğe açık durumda” olarak değerlendirilmiştir. Sazlıdere Barajı İstanbul’un önemli içme suyu kaynaklarındandır. İstanbul’un varlığı ve devamlılığı içme ve kullanma suyunun üretimine bağlıdır. Kentin yaşanabilirliği ve devamlılığı göz önüne alındığında; kuzeydeki orman alanları ile Durusu Gölü ve Büyükçekmece gölünü tehdit eden, Sazlıdere barajını yok edecek olan bir kanal ile 3. havalimanının, getirileri ne olursa olsun, kabul edilmesi mümkün değildir.

Terkos ve Sazlıdere, İstanbul’un su ihtiyacının %28,89’unu karşılamaktadır. 3.Havalimanı, Kanal İstanbul ve İstanbul Yenişehir Rezerv Alanının yapılaşmasıyla birlikte bu bölgede bulunan su havzalarının ve tatlı su rezervlerinin yol olacağı öngörülmektedir.

6.Tarım Alanları

1/25.000 Ölçekli Arazi Kullanım Kabiliyet Sınıfları ve Alan Kullanım Haritasına göre proje kapsamında planlanan ünite ve tesisler, büyük toprak grupları açısından genel olarak Rendzinalar (humus bakımından zengin topraklar), Kahverengi Orman Toprakları (Orman altında oluştuğu için humus açısından zengindir) ve Vertisoller (killi ve kireçli topraklar-dönen topraklar) içerisinde yer almaktadır. Aynı haritada güzergâh üzerinde arazi kullanım şekli bakımından; Kuru Tarım, Fundalık ve Mera ve Sulu Tarım alanlar ilk üç sırayı paylaşmaktadır. Projenin uygulanması planlanan alanın fitocoğrafik (bitki coğrafyası) konumu, toprak yapısı ve arazi kullanım sınıflandırılması bakımından tarım ve hayvancılığa uygun olduğu bilinmektedir.

  1. Boğaz Köprüsü Projesi, Kuzey Marmara Otoyolu ve Bağlantı Yolları projesi, 3. Havalimanı ve Kanal İstanbul projeleri tarımsal üretimin yoğun olduğu Sancaktepe, Beykoz, Sarıyer, Eyüp Arnavutköy, Çatalca, Başakşehir ve Silivri ilçesi sınırları içerisinde yürütülmekte olup, sadece otobanlar ve havalimanı yapımı 42.300 hektar alanı kapsamaktadır. Bu projelerin yapımı sırasında yaklaşık 12.000 hektar tarım alanı, 2.000 hektar çayır – mera alanı tarımsal vasfını yitirmiştir. İstanbul ili arazi görünümü haritaları incelendiğinde Karadeniz – Marmara Denizi arasında açılacak olan kanalın orman ve otlak alanları ile köylerin tarım alanlarından geçirileceğini ortaya koymaktadır.

Ayrıca 6704 sayılı torba kanunun “30.04.2014 tarihli ve 28987 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 24.02.2014 tarihli ve 2014/6028 sayılı bakanlar kurulu kararında belirtilen İstanbul ili Avrupa Yakası Proje Alanı içerisinde yer alan mera, yaylak ve kışlak gibi orta mallarının vasıfları, Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığınca bu kanun hükümlerine bağlı kalmaksızın resen kaldırılır ve bu taşınmazlar Hazine adına tescil edilir.” Hükmü gereğince, proje alanı içinde yer alan mera alanları üzerinde 4342 sayılı mera kanunu hükümleri uygulanmaz hale gelmiştir. Aynı şekilde proje alanında ki tarım arazilerinin, 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu’nun 13. Maddesinin d) fıkrası gereğince Bakanlar Kurulu kararı ile Toprak Koruma Kurulundan geçirilerek amaç dışı kullanımına izin verilmiştir.

Jeomorfolojik yapısı gereği kayganlığı yüksek olan bölgede Karadeniz’den Marmara’ya –Marmara’dan Karadeniz’e tuzlu su akıntısı oluşurken karasal tatlısu akiferleri ve karasal sistem tuzlanacak, sadece İstanbul ve çevresini değil Trakya’ya kadar tatlı suları besleyen yeraltı akışı tuzlanma sonucunda tarım alanları ve karasal ekosistemin yıkımı Trakya bölgesini de olumsuz etkileyecektir.

7.Deprem Riski ve Adalar

Deprem alarmı verilmiş olan kentlerde deprem riskini artıracak eylemlerden kaçınmak gerekir. Kanal İstanbul yörede insan nüfusunu ve yapılaşmayı artıracak, dolayısıyla da olası bir depremde daha fazla can ve mal kaybının yaşanmasına neden olabilecektir. Özellikle kanalın görece çürük zeminler içerisine gömülmüş olan kısımları ile Marmara’ya açılan ucunun beklenen depremden çok etkileneceği muhakkaktır. Diğer bir husus da gerek normal gerekse afet zamanında Kanal İstanbul’un İstanbul ile Trakya arasında özellikle ulaşım, tedarik ve ikmal açısından ciddi bir bariyer oluşturacağıdır.

Küçükçekmece Lagününde yapılan sismik yansıma etütleri sonucunda lagün zemini altındaki yumuşak sedimentin 5 metre altındaki bölümde doğrultu atımlı 3 tane aktif fay hattı bulunmuş, bu fay hatlarının Kuzey Anadolu Fay Hattının Çınarcık bölgesinde bulunan kuzey kolu ile birleşen kuzey ve güney yönünde bölgesel bir hat olduğunu belirlenmiştir.

Marmara Denizi’nin alt yapısını; Trakya ve Anadolu kıta sahanlıkları ile ortada üç büyük Çınarcık Çukurunda ve diğer kırıklar boyunca oluşabilecek depremlerin, Karadeniz-Marmara Denizi kanalını Sazlıdere Barajı’nın kuzeyine kadar önemle etkileyebileceği belirtilmiştir. Büyüklüğü Mw≥ 7 olabilecek depremin kanalı, kanal ağzında (Marmara Denizi) yapılması öngörülen konteyner limanı ve yığma materyaller ile dolgu yapılarak oluşturulacak adaları, Küçükçekmece Gölü’nde ve Sazlıdere Barajı, Şamlar Dere koyunda öngörülen yat limanlarını etkilemesi kaçınılmazdır. Bu konuda MS.557 depremi ile çöküp, batan Bathonea antik kıyı kenti çarpıcı bir örnektir. Bütün bu tesislerde oluşacak deprem tahribatı yeniden yapılanma veya tamir ile giderilebilir. Ancak kanalın ana yapısında ve yat limanlarının temel yapılarında çökme, burulma, yanal kaymalar sonucunda oluşacak çatlamalar ile buradan deniz suyu sızmaları önlenemez. Çünkü hızı 400-800 m³/sn’lik bir debi ile nehir gibi (Boğaziçi’ndeki akıntı) akan suyun bir kapak sistemi ile kesilmesi, kanalın kurutulup, çatlakların bulunması ve onarılması mümkün değildir. Esasen çatlaklı kireç taşı arazisinde kanalda oluşacak çatlaklardan sızacak deniz suyunu yaratacağı yer altı suyu tuzlanmasının boyutları da kestirilemez.

Kanal kazısından ve Küçükçekmece Gölü dip taramasından elde edilecek materyal ile Marmara Denizi Marmara Denizi’nde planlanan adaların özellikleri; 1. Grup Marmara Adaları: 3 adet adadan meydana gelmekte olup; 1. ada yaklaşık 58 ha, 2. ada yaklaşık 85 ha ve 3. ada yaklaşık 43 ha olmak üzere toplam alan yaklaşık 186 ha, 2. Grup Marmara Adaları: 4 adet adadan meydana gelmekte olup; 1. ada yaklaşık 67 ha, 2. ada yaklaşık 45 ha, 3. ada yaklaşık 18 ha ve 4. ada yaklaşık 25 ha olmak üzere toplam alan yaklaşık 155 ha ve 3. Grup Marmara Adaları: 3 adet adadan meydana gelmekte olup; 1. ada yaklaşık 34 ha, 2. ada yaklaşık 30 ha ve 3. ada yaklaşık 40 ha olmak üzere toplam alan yaklaşık 104 ha olarak sıralanabilir.

Yapılması düşünülen adaların deniz tabanında stabilizesinin nasıl sağlanacağı konusu çok önemlidir; bugün bir deniz yapısı: örneğin mendirek dolgusu, deniz suyu derinliği maksimum 20-25 metre olan deniz alanında zorlu detaylı zemin araştırmalarıyla paralel yapılıyor olmasına rağmen yine de yüksek oranda oturma ve toptan göçmeler olabilmektedir, 1. Derece deprem zonunda yer alan, hatta fay zonu içinden geçen Marmara denizine yapılması düşünülen adalar için ise bu risk kat kat yüksektir. Kandilli Rasathanesi’nin son açıklamasında belirtilen beklenen 7.2’lik Marmara Depreme ve deprem sonrası oluşacak 3 metrelik tsunami dalgalarına dolgu adaların nasıl bir tepki vereceği çok önemlidir. Marmara Denizi kıyısında yapılması öngörülen konteyner limanı ile adalar, Trakya kıta sahanlığında ve “Kuzey Anadolu Fayı” üstünde yer alacaklardır.

Son olarak 15-20 yılda yapılan bilimsel gözlemler yeryüzünden çok büyük kütle alınan açık maden ocaklarının yakınlarında ve daha geniş alanlarda depremler tetiklediği ve çeşitli kayıplara ve sıkıntılara neden olduğunu göstermiştir. Kanal İstanbul Projesi için kazılacak bu devasa çukurun kaybettiği yükün kalkması ve yeraltı sıvı gözenek basıncı değişimleri nedeniyle yakın çevresindeki yeryüzü ve yeraltı gerilme dengeleri bozulacaktır. Aşırı yüklemelerin depremi getirdiği bilinmekte olup bu durumun iyi modellenmesi gerekmektedir.”

 

[Özel Haber] Kanal İstanbul ÇED toplantısında içeride tartışma dışarıda protesto vardı

Bilim insanları Kanal İstanbul’u değerlendirdi: ekosistemine zarar verecek, deprem riskini arttıracak

Kanal İstanbul’un ÇED süreci başladı: TEMA’dan, “İstanbul’un geleceğini etkileyecek projeler” raporu

Kanal İstanbul projesinin ekolojik sonuçları ne olacak?

10 maddede Kanal İstanbul hakkında bilmeniz gerekenler – Pelin Cengiz

Bir linç hikayesi: Kanal İstanbul

Kanal İstanbul’un güzergahını bisikletle katettiler

Kanal İstanbul projesi’nin ÇED bilgilendirme toplantısı 27 Mart’ta

 

(Yeşil Gazete)

[Green Gazette semi-monthly Turkey digest:] Students arrested – Green women discuss

0

Anti-War Arrests at Boğaziçi University:

For the first time in the institution’s 155 year history, riot police was allowed into Boğaziçi University last Monday, when a group of students protested other students who set up a stand and handed out delight in memory of Turkish soldiers who died in the Afrin operation; calling the soldiers ‘martyrs’. The opposing group held a banner saying ‘no delight in occupation and war’ and got into a heated argument with those at at the stand,. There were claims some assaulted the stand. Plain clothed police officers dispersed them and initially arrested 8 students in the university- formerly a resound bastion of free speech and diverse views in Turkey. The Rector‘s office declared not only that they, as all patriots, found the “attack” against the stand commemorating “our martyrs” unacceptable but also that the opposing students were preventing the freedom of expression of those at the stand.

Later in the day President Erdoğan took the opportunity to call the students communist traitor terrorists, at which point police raided student homes, dormitories and the library to arrest students identified from video footage. The next day saw students gathering to stand up for the arrested students’ freedom of expression, with Political Science students reading a press release that said it is not a crime to criticise the government’s security policies. This gathering was dispersed by riot police who came into the university’s North Campus. Police conducted further raids on the 22nd and the 26th. Some of the arrested are reported to not have been on campus during the hours the two protests took place. 17 Students are in custody as of this writing.

The Higher Education Council stresses that the rector’s office has started disciplinary procedures and that “the Turkish academic community shares the sensitivities of our noble nation.” Erdoğan further iterated on the subject that faculty have to be very careful too and said “we will do do what is necessary about them if we find faculty in relations with these youngsters”. Earlier he had said marginal groups too are a part of Turkey’s colours, “as long as they know their place.”

 

Green Gazette Asked: What Would You Change for Women?

For International Women’s Day, Green Gazette’s Merve Damacı asked young green women what they would have changed for women, were they given the chance. Here is their response, in brief:

Güneş Dermenci: I would change the outlook, the habit, the conviction that steals our light, that wants to destroy it, that always finds itself rightful. The one that negates us and our ability to make change, heal with love, be self-sufficiend, confident, dream, live free, or sometimes even live, understand our nature with nature, and to protect it. I would change people.

 

 

Işıl Bayraktar Thomsen: I’d have wanted to change the acceptance of powerlessness in women’s minds. I don’t think anything can stand in the way of the collective energy that will come about when we turn this around.

 

 

Duygu Er: I guess I would want to take envy, comparison, lies and irritability out of women’s physiology. Might have been better than. I’d have wanted to provide justice for women and all living beings.

 

 

Melissa Kutluğ: I’d have changed the strong ties between women and the home; the outlook that sees things must be this way. I’d have brought this down, starting from girlhood. I believe women’s liberation at their home will also bring about liberation in the public space.

 

Menekşe Kızıldere: I don’t think women need to change. They’ll change anyway, if they have the opportunity. Could the masculine system that reproduces this inequality change instead please?

If I had the chance to change something in women’s lives, I’d have changed the men. I’d have wanted them to recover from seeing power as their natural right and find their psychological health on path to becoming individuals.

 

Özgecan Aşlamacı: If I had a chance, I’d make sure sexist language, all sexist words, phrases disappeared from memory… When this pattern of thought takes root, many women are killed, are raped with the reasoning “woman must obey me”!

 

Pınar Demircan: I’d have wanted laws that will allow, before all, women to secure their future, that will prevent their exposure to any kind of violence, and if they have had children, be able to raise their children in a sound psychology. Mothers should be able to raise their children by themselves without having to marry.

This is important, because any other changes I make will be short-term stop gaps if they are not based on a sound base of love.

 

Sıla Özkavaf: If I had the means, I’d change a lot..

But before all, I’d have taken war, fear and violence out of women’s lives, because I think physical and psychological ruin is especially counter to women’s nature.

 

Yağmur Özgür Güven: The being obedient, shy and always in control that is imposed upon us from childhood, as if it is a necessity.
 We don’t have to live with this burden placed upon us and in the roles written for us. Woman is a warrior.