Ana Sayfa Blog Sayfa 2863

Boğaziçi Üniversitesi’nde gözaltı sayısı 17’ye yükseldi

Boğaziçi Üniversitesi’nde Afrin harekâtında ölen askerler için lokum dağıtma etkinliğinde yaşananların ardından gözaltılar sürüyor.

Dün kampüs girişinde 2 öğrencinin daha gözaltına alınmasıyla gözaltı sayısı 17’ye yükseldi.

Ne olmuştu?

19 Mart’ta Afrin operasyonunda hayatını kaybeden askerler için Boğaziçi Üniversitesi İslam Araştırmaları Kulübü (BİSAK) öncülüğünde lokum dağıtan grubu protesto eden savaş karşıtı öğrencileri videodan tespit eden polis 22 Mart’ta öğrencilerin yurt ve evlerine baskın yapmıştı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Cumartesi günü Samsun’da yaptığı konuşmada “O komünist, o vatan haini terörist gençlere üniversitede okuma hakkı vermeyeceğiz” demişti.

Erdoğan Cuma günü yaptığı başka bir konuşmada ise şu ifadeleri kullanmıştı:

“Bu üniversitenin içinde bu tür teröristler olduktan sonra onlar bu markaya leke sürüyor. Şu anda üzerine üzerine gidiyoruz, bu terörist öğrencileri bulup çıkarıp gereğini yapacağız. Üniversitelerimizdeki hocaların da çok daha dikkatli olması gerekir. Bu öğrencilerle hocaların iltisakı olduğunu belirlediğimiz anda onlarla ilgili de gereğini yaparız.”

Bu gelişmelerin ardından barış taleplerini dile getiren öğrenciler çeşitli platformlardan hedef gösterilmişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözleri üzerine açıklama yapan Boğaziçi Üniversitesi siyaset bilimi öğrencileri “Hükümetin güvenlik politikalarını eleştirmek terör örgütü propagandası değildir” ve “Gözaltına alınan arkadaşlarımızın fikrini ifade etme hakkını savunuyoruz” demişti.

Boğaziçi Üniversitesi’nde Afrin gerginliği: 8 öğrenci gözaltına alındı

Boğaziçi Üniversitesi’nde gözaltı sayısı 15’e yükseldi

 

(Duvar, BBC Türkçe)

Mudurnu ile Türkiye’deki sakin şehirlerin sayısı 15’e yükseldi

İtalya’da 1999 yılında kurulan, ‘sakin’ felsefesine ve kendi özelliklerine sahip çıkan kentlerin bir araya geldiği Cittaslow Birliği’ne Türkiye’den üye sayısı Mudurnu’nun seçilmesiyle beraber 15’e yükseldi.

Mudurnu Belediyesi,  Türkiye’nin Cittaslow başkenti olarak kabul edilen Seferihisar Belediyesi’ne 2017 yılında “Sakin Şehir” başvurusunda bulunmuştu.

Türkiye’nin ilk sakin şehri olan İzmir’in Seferihisar ilçesinin başlattığı akımda üyeliği kabul edilen 15 yer dışında üyelik başvurusunda bulunan 1’i il, diğerleri ilçe veya belde olmak üzere 23 yerleşim merkezinin de inceleme süreci devam ediyor.

Sakin şehir unvanına sahip 15 kentin 14’ü ilçe, biri ise mahalle konumunda.

Adaylık süreci devam eden 23 kent arasında ise ilk defa bir il merkezi olarak Sinop yer alıyor.

Diğer adayların ise çoğunluğu ilçelerden oluşuyor.

Dünyada 208 üyesi var

Cittaslow hareketi, 1999 yılında Greve in Chianti’nin eski belediye başkanı Paolo Saturnini’nin yaşam kalitesini yükseltmek amacıyla kentlerin kendilerini değerlendirmelerini ve farklı bir kalkınma modeli ortaya koymaları fikriyle gelişti.

Türkiye’yi bu kavramla tanıştıran İzmir’in Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer, Türkiye temsilciliği görevinin yanı sıra Cittaslow Uluslararası Organizasyonu başkan yardımcılığı görevini de sürdürüyor.

Günümüzde 30 ülkede 208 üyeye yayılan Cittaslow hareketi, Slow Food felsefesini kentsel boyuta taşımayı amaçlıyor ve bu yönde 70 kriter uyguluyor.

Türkiye’nin en sakin 15 şehri Cittaslow Birliği’nde

Muğla’nın Ula ilçesine bağlı bir mahalle olan Akyaka, Isparta’da Eğirdir ve Yalvaç, Sinop’un Gerze, Çanakkale’nin Gökçeada, Şanlıurfa’nın Halfeti, Ordu’nun Perşembe, Artvin’in Şavşat, İzmir’in Seferihisar, Sakarya’nın Taraklı, Erzurum’un Uzundere, Kırklareli’nin Vize, Aydın’ın Yenipazar ve Bolu’nun Göynük ve Mudurnu ilçeleri Türkiye’nin en sakin şehir unvanına sahip yerleri olarak Cittaslow Birliği’ne üye.

Cittaslow’un felsefesi yavaş yaşamak, kent ruhu, sürdürülebilir kalkınma ve yavaş yemek gibi tarzları benimsiyor. Yavaş yaşamak, hayattan zevk alabilmek, sevdiklerine ve kendine zaman ayırabilmek, hız için dünyaya zarar vermemek. Kentin geçmişinden gelen, tarihi, yerel özellikleri gibi unsurlarından oluşan kent ruhunun yanlış politikalar sonucu kaybedilmemesi ve o topraklarda yaşayan uygarlıkların, üretilen ürünlerin, söylenen şarkıların, yazılan şiirlerin, dostlukların oluşturduğu bu ruhun korunarak kalkındırılması. Sürdürülebilir kalkınmada, küçük kentlerde istihdam ve sosyal olanakların eksikliği nedeniyle gençlerin büyük kentlere göçüne karşın, kentin kimliğine sahip çıkılarak kalkınması, sosyal ve ekonomik hayatın canlanmasının mümkün olduğu öngörülüyor. Sosyal bir tercih olarak değerlendirilen yavaş yeme tercihinin ise tohumu, tarlada çalışan işçileri, mutfak endüstrisi ve çalışanlarını, doğaya verilen zararı ve daha birçok unsuru etkilediği düşünülüyor.

7 başlıkta 70 kriter

Cittaslow kriterleri ise 7 ana başlıktan oluşuyor. Kentsel yaşam kalitesi politikaları, tarımsal, turistik, esnaf ve sanatkarlara dair politikalar, misafirperverlik, farkındalık ve eğitim için planlar, sosyal uyum, ortaklıklar. Bu 7 başlık da kendi içinde çok sayıda kriter içeriyor. Örneğin çevre politikaları, hava ve su temizliğinden, enerji tasarrufu ve atıkların ayrıştırılmasına, görsel ve ışık kirliliğinden trafik gürültüsü ve biyoçeşitliliğin korunmasına 12 kriter yer alıyor. Altyapı politikaları, bisiklet yol ve park yerlerinden, engellilere yönelik mimari engellerin kaldırılmasına, özel taşıt kullanımına, alternatif eko ulaşım planlamasından elektrik otobüs, dik yokuşlarda yürüyen merdivenlerden şehirde mal dağıtımı için havayı kirleten araçlar yerine elektrikli veya motorsuz araçlara toplam 12 kriter bulunuyor.

Türkiye’de üyelik süreci devam eden yerleşim merkezleri

Cittaslow Birliği’ne üyelik için başvuruda bulunan ve değerlendirme süreci devam eden yerleşim merkezleri şöyle;

Sinop (il merkezi), Ahlat ve Adilcevaz (Bitlis), Ağın ve Kemaliye (Erzincan), Ortaca ve Köyceğiz (Muğla), Güdül (Ankara), Palu (Elazığ), Zile (Tokat), Arapgir (Malatya), Küçükkuyu (Ayvacık-Çanakkale), Tirebolu (Giresun), Ermenek (Karaman), Gürpınar (Van), Oğuzeli (Gaziantep), Erkilet (Kayseri), Çaycuma (Zonguldak), Ulus (Bartın), Sındırgı (Balıkesir), Şebinkarahisar (Giresun), Gülnar (Mersin), Gümüşhacıköy (Amasya).

 

(Yeşil Gazete)

Soma davasında şirket sahibi Alp Gürkan’ın tutuklanması istendi

Manisa’nın Soma ilçesinde 301 işçinin yaşamını yitirdiği 2014 yılındaki maden faciasıyla ilgili dün görülen davada, savcılık maden şirketinin patronu Alp Gürkan’ın tutuklanmasını istedi.

Gürkan’ın, Soma Kömür İşletmeleri isimli şirketinin yönetim kurulu başkanı olan oğlu Can Gürkan, dava kapsamında yaklaşık dört yıldır tutuklu.

Toplamda 5 tutuklunun yargılandığı davada sanıklar, “olası kastla öldürme” ve “bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olma” gibi suçlamalarla karşı kaşıya.

301 işçinin öldüğü facia Türkiye’de bugüne kadar yaşanan en büyük maden kazası olarak kaydedildi.

Akhisar Ağrı Ceza Mahkemesinde görülen davaya Pazartesi günü devam edildi.

Duruşma öncesi faciaya kurban giden işçilerin aileleri bir gösteri yürüyüşü düzenledi.

Sivil toplum örgütlerinin de destek verdiği yürüyüşte ölen işçilerin isimlerinin yer aldığı pankartlar taşındı.

CHP milletvekilleri Tur Yıldız Biçer, Zeynep Altıok, Musa çam, HDP Milletvekili Ertuğrul Kürkçü de ailelere destek verdi.

Yürüyüşün ardından basın açıklaması yapan Avukat Can Atalay, “Bu dosyada hiçbir kuşku kalmadı, 301 işçinin göz göre göre nasıl ölüme gönderildiklerine ilişkin hiçbir kuşku kalmadı” dedi.

Mahkeme sabotaj iddiasını kabul etmedi

Duruşmada ilk olarak savcı, Can Gürkan‘ın “facianın PKK ve FETÖ gibi örgütlerin sabotajı neticesinde yaşanmış olabileceğine” dair suç duyurusunu değerlendirdi.

Gürkan’ın iddialarını mahkeme tarafından reddedildi.

Duruşmada söz alan mağdur ailelerin avukatları da sabotaj ihtimali yönündeki suç duyurusunun asıl davayı sabote ettiğini, yargılamanın 14 ay uzamasına neden olduğunu, biran önce savcılığın esas hakkındaki mütaalısını verdikten sonra mahkemenin de kararını açıklamasını beklediklerini ifade etti.

Duruşmada mütalaasını veren savcı tutuksuz sanıklardan şirketin patronu Alp Gürkan’ın tutuklanmasını talep etti. Karar için duruşmaya ara verildi.

Ne olmuştu?

Manisa’nın Soma İlçesi’nde 13 Mayıs 2014’teki maden kazasında, 301 madenci hayatını kaybetti.

Faciadan sonra başlatılan adli süreçte, Soma Kömür İşletmeleri Yönetim Kurulu Başkanı Can Gürkan, Genel Müdür Ramazan Doğru ile İşletme Müdürü Akın Çelik‘in de aralarında bulunduğu sekiz kişi tutuklandı.

İddianamede, tutuklu sekiz sanık için için, “olası kastla öldürme” suçundan 301 kez 20-25 yıl arasında hapis cezası isteniyor.

Geçen Aralık ayında görülen duruşmada üç sanık, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştı.

 

(DW Türkçe)

“Otoriter Yönetimlerde Hayatta Kalma Rehberi”nin Türkçesi yayında

Bir ayda 3 milyon defa görüntülenen bir dizi doğaçlama, anlık tweetten meydana gelen ve Ocak 2017’de sosyal medyada yayınlanan “Otoriter Yönetimlerde Hayatta Kalma Rehberi”nin ilk kısmının Türkçe çevirisi de yayınlandı.

Otoriter Yönetimlerde Hayatta Kalma Rehberi ABD’de ve birçok başka ülkede viral oldu, aralarında Lehce ve Filinpino’nun da olduğu farklı dillere çevrildi. Trump karşıtı protestolarda döviz haline getirildi, iki Amerikan Üniversitesi’nde incelendi, Joy Reid tarafından ulusal bir kanal olan CNBC’de bahsedildi ve ABD eski Çalışma Sekreteri Robert Reich tarafından tavsiye edildi.

Alıntıları ve özetleri çok sayıda online medya tarafından yayınlanan ve Serkan Köybaşı tarafından Türkçeye çevirilen rehber bir bütün olarak ilk defa yayınlanıyor.

Rehberin ilk kısmına bu bağlantı üzerinden erişim mümkün.

 

(Serkan Köybaşı.com, Yeşil Gazete)

 

 

Veri skandalı Facebook’u trilyonlarca dolar ceza ile karşı karşıya bırakabilir

ABD’de tüketici haklarını korumakla görevli, Federal Ticaret Komisyonu, başlattığı soruşturma ile sosyal medya devini mercek altına aldı.

Komisyon, 50 milyon kullanıcının kişisel bilgilerinin nasıl olup da siyasi danışmanlık şirketlerinin eline geçtiğini araştıracak.

Facebook, 2011 yılında Federal Ticaret Komisyonu ile imzalanan bir mutabakatla, ihlal başına 40 bin dolar ödemeyi kabul etmişti.

Komisyonun eski yöneticisi David Vladeck, Washington Post gazetesine açıklama yaparak, sosyal medya devinin, Cambridge Analytica’nın elde ettiği 50 milyon kullanıcıya ait bilgiler nedeniyle trilyonlarca dolar ceza tehditi ile karşı karşıya kalabileceğini söyledi.

Facebook 2011 yılında imzaladığı “rıza mutabakatı” ile, güvenlik ayarları kapsamı dışında kişisel verilerini paylaşacağı kullanıcılarını, önceden uyarmak konusunda hukuki olarak sorumlu olduğunu kabul etmişti.

Cambridge Analytica’nın kişisel bilgileri 2014 yılında elde etmiş olmasının, olası cezanın meşruluğunu güçlendirdiğini savunanlar da bulunuyor.

Zuckerberg ve bazı CEO’lar ifadeye çağrıldı

Soruşturma ile ilgili Komisyon’dan yapılan açıklamada ise, dile getirilen iddiaların oldukça ciddiye alındığı belirtildi.

Komisyonun vekaleten yöneticiliğini yürüten Tom Pahl tarafından yapılan açıklamada, Facebook’un, “usulsüz adımlar atmak yoluyla tüketicilere önemli zararlar verip vermediğinin araştırılacağı” ifade edildi.

Skandalın patlak vermesinden bu yana piyasa değeri 70 milyar dolar azalan Facebook’tan soruşturmaya ilişkin yapılan açıklamada ise, “Kişilerin bilgilerinin korunmasına olan güçlü bağlılığımız devam ediyor. Komisyonun olası sorularına cevap verme fırsatını memnuniyetle karşılarız.” denildi.

Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg, plaftormun 50 milyon kişiye ait veriyi Cambridge Analytica adlı veri analiz şirketine vermekle ve sonrasında bu verilerin ABD Başkanlık seçimlerini etkileyecek biçimde usulsüzce kullanımının önüne geçememekle ilgili suçlamalar üzerine özür diledi.

ABD Senatosu Adalet Komisyonu, aralarında Zuckerberg’in de olduğu bazı teknoloji firmalarının CEO’larına, veri gizliliği konusunda ifade vermeleri için 10 Nisan tarihli bir davet gönderdi.

Facebook, son olarak telefonlarına Facebook uygulaması yükleyen kişilerin “cep telefonu konuşmalarını ve kısa mesaj kayıtlarını tutmak” ile suçlanıyor.

 

(BBC Türkçe)

Ayıdan kork, teknolojiden kork, komşundan kork – Hülya Kurt

Bu yazı gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

Dijital ortamda yaptığımız her iş bizim ile ilgili bir veriyi kaydetmiş oluyor. Kastım sadece sosyal medya değil, hastaneye gidersin adına kayıt açılır, bankada kayıtlısın, otobüs bileti alırsın gene kayıtlısın. Yaptığın her işte teknolojik bir iz bırakıyorsun sonuçta. Sosyal medyada kendi tercihinle izini yaratıyorsun. Arkadaşların kim, ne seversin, ne istersin, nerede gezdin, neyi beğendin. Pek çok şey. Sosyal medya kullanmayabilirsin, ama sıfır dijital iz bırakmak neredeyse mümkün değil günümüzde. Hiçbir şeyin yoksa bir vatandaşlık numaran var. Hem de pek dijital.

Veri analizi çözümleri çıktıktan sonra hep bu konuda tartışmalar olmuştur; bu bilgiler bizim aleyhimize kullanılır mı kullanılmaz mı, izleniyor muyuz? Uzaydan bakılınca evinin sokağı bile görünüyor, gözler üzerimizde. İnternette yorgan baktım, sonra girdiğimde bana nevresim önerdi, yok efendim kitap aldım o kitabı alanlar bunu da aldı dedi, falan filan. Peki korkalım fişlenmekten, izlenmekten, manipüle edilmekten ama o kadar da korkmayalım diyorum ben.

Evet, teknoloji, veri analizi çözümleri, sosyal medya ile insanlar hakkında fikir edinmek mümkün. Bizimle ilgili kim bilgi edinmek ister ve bu bilgi ile ne yapar? Devlet kuzularını yönetmek ister, ticari kuruluşlar aynı kuzulara satmak ister. Bir malın veya bir fikrin satışı söz konusu olabilir. Biraz paran ve siyasi partiye verilecek bir ‘oy’un varsa, hele de muhalifsen derdin var diyebiliriz. Gelsin analizler, ne satarız çalışmaları.

Neredeyse bütün ticari kuruluşlar veri analizi konusuna yatırım yapar. Müşterisini tanımak, ürün satın alacak insana ulaşmak ister. Potansiyel müşteri olmayan kişiye zaman ve enerji harcamak istemez. Müşterisi olmayanı kazanmak, aklını çelmek ister. Müşterisini neden tanımak ister? Elbette çıkma teklif etmek için değil, daha çok satmak için. İçinde yaşadığımız sistemi karikatürize edecek olursak, herkes bir şey satmak ve kar etmek, sonra yine satmak istiyor. Kredi çekip araba alıyorsun, kredi aldığın banka araç sigortası satmaya çalışıyor; çağrı merkezi telefon ediyor, internet bankacılığını açıyorsun ‘sana özel’ teklifler önüne düşüyor. Bakın, burada sihirli bir durum yok. Bir yazarın üç kitabını okuduysan, aynı yazarın dördüncü kitabı sana teklif edilebilir. Çünkü ismini kullanarak internetten alım yaptın, bu firmaların veri tabanı var. Veri tabanı analiz eden uygulamaları var. Bu analizin sonucunda sana bu kitabı da almak istersin belki diye bir öneride bulunuluyor. Kitabı, önerilen sigorta poliçesini alıp almama özgürlüğün var. Hakikaten sevdiğin yazarı tutturduysa kitabı alırsın. Yok istemiyorsan bakmaz, geçer gidersin. Anna M. Clark’tan bir alıntı yapayım: “İnsanlar, tarihte var olmuş malların tümünden fazlasını yalnızca 1950’den bu yana ürettiler.” Bu bilgi beni o kadar çok etkiliyor ki size anlatamam. İnanılmaz bir durum. Son 70 yılda deli gibi tüketmişiz. Her şeyi satın almışız ve dünyayı; kaynakları, doğayı mahvetmişiz. Bizim verilerimize erişilmesinden çok kendi tüketiciliğimizden, sürekli bir şeyler almamızdan korkmamız daha doğru olacak sanki. Çarpraz satıştan korkacağına kendinden kork. Satın alma.

Bize bir fikrin satılması hele hele bu fikir ‘Trump’ tadında bir liderse gerçekten çok korkutucu. Kişiye özel mesaj vermeler, kışkırtılmak, manipüle edilmek korkutucu. Doğru olmayan bilginin virüs gibi sosyal medyada yayılması korkutucu. Ama Trump’ın seçilmesinde en büyük etken ‘Amerika’yı yeniden büyük yapacağım’ hayalini satmasıydı bence. Trump, ABD toplumunda var olan ‘büyük Amerika’ isteğini görmüş ve ona yönelik mesaj vermiş ve bu mesajın ona seçimi kazandıracak kadar alıcısı çıkmış. Eğer Trump bu konuyu tespit ederken teknolojiden yararlandıysa korkalım. Ama böyle olduğunu sanmıyorum. Çünkü her türlü sosyolojik analize, veriye, çalışmaya, şuna buna rağmen insan topluluklarının neye göre davrandığını tam olarak öngörmek, ya da davranışları tam olarak yönlendirmek mümkün değil bana sorarsanız. Toplumun nerede patlayacağını, neye aç olduğunu görse görse insan zekası, sezgisi görüyor diye düşünüyorum. İş bilir, tüccar Trump veya onun ekibi görmüştür büyük Amerika açlığını. Her şey o kadar matematiksel olsa, Türkiye’de herkes Gezi olaylarını öngörebilirdi değil mi? Ama hayır olacakları bu seviyede öngörmek mümkün değil, olan oluyor ve olduktan sonra ne oldu analizleri yapılabiliyor. Duygular, etkileşimler, orada oraya akmalar, toplumsal patlamalar, insan öngörülemiyor. Toplumda etkileşim yaratılabiliyor elbette ama öyle 2×2=4 durumundan herkes çok uzak. İyi ki.

İzlenme konusu ise enteresan. Yanında cep telefonun varsa nerede olduğun belli olur. Uzaydan bakınca bizim ev de görünüyor. Nerede olduğumuz bilinebilir, evimizin caddesi görünebilir. Burada birkaç şey var kafamdan geçen. Kim senin her gün kaçta evden çıktığını ve kahvaltıda ne yemek istediğini merak etsin? Her şey o kadar korkutucu ki, sokağımın uzaydan görünmesi inanın bana en az korkutucu olan şeymiş gibi geliyor. Bakın ortamda veri çok fazla bu doğru, ama sorun tam da burada ‘veri çok fazla’. Milyonlarca insanın sokağa kaçta çıktığı ya da yemek yemek için nereye gittiği verisinin bence bir değeri yok. Bu kadar çok veriyi analiz etmek, bundan hedefe uygun bir bilgi çıkarmak, bu bilgiyi kullanmak çok zor. “Big data” – “büyük veri” diye bir kavram var. “Büyük veri”, sosyal medya paylaşımları, fotoğraf arşivleri gibi farklı kaynaklardan elde edilen verilerin bir araya getirilmesi ve analiz edilmesi demek. Yani büyük veri analizi yapılacak ve benim ciğerim okunacak durumu. Buna uğraşılıyor ama çok fazla yol alındığını düşünmüyorum, şimdilik. Veri çok fazla, veri çok dağınık, verinin sahibi tek değil vb. gibi. Attığın taş ürküttüğün kurbağaya değmiyor. Ciğer okumak kolay iş değil. Zaten ciğer dediğin de değişken bir şey. Bir kere okusan, bitmiyor. İnsan parametresi var burada. Her şeyi düzgün görünen efendi bir tip bir sabah kalkıp 15 kişiyi öldürüveriyor. Cinnet diyorlar, kimse cinneti öngöremiyor. Ve ayrıca devletimiz senin ciğerini okumaya bu kadar niye uğraşsın, onca masrafı etsin? Bu veri analizleri falan ucuz işler değil sonuçta. Komşun isimsiz ihbar mektubu yazıp FETÖ/DHKP-C/PKK repliğini kullanırsa zaten içeridesin. Komşu bu hizmeti bedavaya veriyor. Donanım ve yazılım altyapısına ihtiyaç yok. “Büyük veri”den korkma, komşudan kork.

Son söz olarak:

İki avcı ormanda yürümektedirler. Sohbet edip giderlerken avcılardan bir tanesi “ay ay, yerde ayı b.ku var, burada ayı vardır, çok korkuyorum” diyerek çığlık atar. Etrafa bakınırlar, ayı falan yoktur ortada, yola devam ederler. Korku bedendedir. Biraz daha yürürler. Bizim avcı gene bağırır ‘ay ay, bak yerde ayı b.ku var, ayı da vardır, çok korkuyorum’ diye. Bakınırlar etrafta ayı yoktur. Gene yola devam. Ayı var krizi sarıl, ağlaş, kork şeklinde 2-3 defa daha tekrarlar. Derken arkadaşından yılmış olan diğer avcı eğilir, bir avuç ayı b.kunu yerden alır, güzelce yer ve ‘bu ne be, ayıdan kork, b.ktan kork, nereye kadar korkacağız? Yiyelim şunu da kurtulalım, bitsin bu eziyet’ der.

Korkulacak bir şeyler var, ama o kadar da değil diyorum. Asıl korkutucu olan başka şeyler olabilir diyorum. Kork kork, nereye kadar diyorum. Yiyelim şunu da kurtulalım diyorum. İnsanı komple çözecek bir sistem henüz icat edilmedi, icat edileceği de yok diyorum. Korkmaktan da, korkutulmaktan da bıktık arkadaş diyorum. Susmuyoruz, korkmuyoruz. Analizini alan gelsin. Bekliyoruz.

Şimdi gidip Instagram’a bir ‘selfie’ koyayım, üzerine de bir kahve içerim. Herkese iyi günler.

Hülya Kurt – Gazete Duvar

“Onu yeme, bunu yeme; Peki ne yiyeceğiz” sorusuna 10 yanıt – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Gıda ve beslenme konusundaki düşüncelerimin zenginleşmesini sağlayan Demet, Fiko, Handan, Sinan, Zerrin ve “anamın ak sütünden bile soğuttular” diyen Seray’a.

Gıda ve beslenme konusunda yazılacak bir öneri yazısı ister istemez sınırlı bir çerçeveye sahip olmak zorunda. Dolayısıyla aşağıda 10 maddede belirtmeye çalıştığım öneriler üzerinde konuşulması gereken pek çok konuyu içermiyor.

Medyada yer alan “onu yemeyin, bunu yemeyin” ya da tam tersine “onu yiyin, bunu da yiyin” tarzı haber ve yorumların dışına çıkarak beslenmeye dair kaygılara genel ilkeler üzerinden ve akılda kalması kolay bir yanıt vermek mümkün mü?

Bu yazıda bu soruya 10 madde ile sınırlı bir yanıt aradım. Uzun bir yazı ve maddeler ayrı ayrı okunabilir. Ama ancak sırayla okunduğunda bir anlam ifade edecektir.

1) Evde yemek yapmak tercih edilmeli

Evde yemek yapmalı, hazır ya da fast food gıdalar yenmemeli ya da az yenmeli. Evde yemek yapmalı ama yemek yapmak bir kadın işi olarak görülmemeli. Yemek yapmak, çocuk büyütmek, hasta veya yaşlılara bakmak, temizlik vs. gibi ev içinde gerçekleşen faaliyetlerin sorumluluğu kadınların üzerine bırakılmamalı. Bu faaliyetlerin ekonomik yaşamın sürekliliğindeki rollerinin çok büyük olduğu ve bunu görmezlikten gelmenin toplumsal eşitsizlikleri büyüttüğü fark edilmeli. Dolayısıyla erkekler de mutfağa girmeli.

2) Bitkileri yemek iyidir

Bitkisel gıdaları çok, hayvansal gıdaları az yemeli. Hayvansal gıdalardan zengin bir beslenme rejimi kalp ve damar hastalıklarından, felçlere ve kansere değin çeşitli hastalıklara yol açıyor. Akla doğal olarak ne kadar yemeliyiz sorusu gelecek. Bu konuda çok farklı görüşler olduğunu söylemeliyim. Günlük diyette hiç et yenilmemesi gerektiği görüşünü savunanlar olduğu gibi; etin çok tüketilmesi gerektiğini savunanlar da var ve bu konudaki yaklaşımlarda meselenin odak noktasında insan sağlığı yer alıyor.

Oysa mutlaka dikkate alınması, meselenin odak noktasına konması gereken konu hayvan refahıdır. Hayvan refahı insan refahı ile de yakından ilintilidir. İnsan da bir hayvandır. Onlar için kötü olan bizim için de kötüdür.

Et tüketimini karşılamak için organize edilen kitlesel hayvan yetiştiriciliği ya da endüstriyel hayvancılık, hayvanların doğal yaşam hakkını gasp eden; ormansızlaşmaya, toprak erozyonuna, kimyasal kirlenmeye ve biyolojik çeşitliliğin azalmasına neden olan ve açığa çıkardığı sera gazları ile de iklim krizinin en önemli nedenlerinden birini oluşturan bir sektör.

Basitçe şunu söyleyebilirim: Sadece endüstriyel hayvancılık sektörü bile içinde olduğumuz iklim krizini derinleştirip, hayatı gezegen ölçeğinde tehdit eden bir felakete dönüştürmeye yeterli olabilir. Ağırlık merkezinde bitkilerin yer aldığı bir beslenme rejimi gezegendeki hayatın devamlılığı için şarttır. Ama bu nasıl sağlanacak. Ülkeden ülkeye endüstriyel hayvancılık sektörünün büyüklüğü ve et tüketim miktarları arasından büyük farklar var. Örneğin yeryüzündeki 1 milyara yakın insanın ana besin kaynağını endüstriyel hayvancılık ürünleri değil su ürünleri oluşturuyor. Bu insanlar bitkisel yiyecekleri az yiyebildiği için çeşitli besin öğelerini alamıyor ve beslenme sorunları yaşıyor. Yani homojen bir sorundan ve bu soruna verilebilecek tekil bir yanıttan söz edemeyiz.

Mesele beslenme rejimlerindeki zorunlulukları dikkate alan, farklılıkları kapsayan bir genel yaklaşım geliştirmenin olanaklı olup olmadığıdır. Böyle bir beslenme rejimi uygulamada hangi sorunları açığa çıkarır, sorusunun yanıtı ise o kadar kolay değil.

Meseleye bitkisel hayatın devamlılığı açısından da bakmalıyız. Tarım bitkisel üretim ve hayvancılığın yan yana yapıldığı bir faaliyettir. Doğada bitkiler ile otçul hayvanlar arasında simbiyotik bir ilişki var. Otçul bir hayvan bir araziyi nasıl yeşerteceğini “bilir”. Dolayısıyla bu simbiyotik ilişkiyi bozmak, iki faaliyeti birbirinden ayırmak hem ekolojik ve hem de beslenme açısından sorunlar doğuruyor. Bu ilişkiyi tekrar kurmak ya da oluşturmak ise yerelde üretim ve tüketimi baz alan, küçük işletme ya da aile çiftçiliği modeli ile mümkün görünüyor.

Vejetaryen beslenme iklim krizi, biyoçeşitliliğin korunması, kimyasal kirlenme gibi çok ağır sorunlara dikkate değer bir yanıttır.

Vejetaryen olmak günümüz şartlarında bir etik tercih olarak ifade buluyor. Ancak vejetaryen beslenmenin de özellikle gelişmiş ülkelerde piyasa ilişkileri içine gömülü “endüstriyel” bir sektör haline dönüşmüş olduğu göz ardı edilmemeli. Vejetaryen beslenme için üretilen çeşitli yiyecek maddeleri soya ve bakliyat esaslı gıdalardan üretiliyor. Bu gıda maddelerinin üretimi yoksul ülkelerde işçi sağlığı ve ekolojik kirlenme açısından ciddi sorunlara yol açacak şekilde yapılıyor. Dolayısıyla oradaki sorunları görmezden gelerek vejetaryen olmakta da bir başka etik sorun var.

Gıda ve beslenme ile ilgili sorunlara oluşturulacak yanıtların tercihler üzerinden şekillendirilmesinin yetersiz kalacağını hatta kimi zaman sorunları besleyeceğini düşünüyorum. Bu sorunlar politik bir sistem içinde ete kemiğe büründüğü için temel çözüm noktalarının da politik sistemi değişime zorlamakta yattığına inanıyorum. Dolayısıyla bu konuda kamusal düzenlemelerin nasıl oluşturulacağına, beslenme konusunun bir sosyal hak olarak ele alınmasına ve gıda adaletinin nasıl tesis edilebileceğine dair bakış açılarına gerek var.

Örneğin sadece vejetaryen beslenmeden yola çıkarak şu sorular üzerinde düşünelim: Vejetaryen bir beslenme rejiminde günlük protein ihtiyacı hangi kaynaklardan karşılanacak; insanların protein ihtiyacını karşılayacak gıdalara erişimi nasıl güvence altına alınacak. Bu sorulara verilecek yanıt hiç şüphe yok kapsamlı bir politik dönüşümü, şimdi olduğundan başka türlü düzenlenmiş bir kamusal hayatı gerekli kılıyor. Bu sorunlar üzerinde durmadan vejetaryen bir diyetin dünya genelinde uygulanmasını savunmak yoksul ülkelerde yaşayan 2 milyar insanın kötü beslenmeden kaynaklanan ciddi sağlık sorunları yaşamasına göz yummak anlamına geliyor.

Ancak bu sorunlar vejetaryen beslenmenin önemini azaltmaz; vejetaryen beslenmenin bu sorunları da kapsayacak şekilde çözümler üretmesi gereğine işaret eder.

Ne miktarda et yemeliyiz ya da yemeli miyiz sorusuna çeşitli bakış açılarından bakmanın bir gereklilik olduğunu gösterebildiğimi umuyorum. Ama ne kadar et yemeliyiz sorusu bir yanıt bekliyor. Çoğunluğu dikkate alarak şunu tavsiye edebilirim: Et öğünlerde az yer alması gereken bir yiyecek; ana öğün değil öğünlere eşlik edecek bir gıda maddesi olarak görülmeli.

3) Besin öğelerine değil besin çeşitliliğine odaklanmalıyız

O gıdada omega-3 var, şu gıdada C vitamini var diye ezber yapmaktan; ya da hangisinde likopen hangisinde karoten vardı diye kafayı yormaktan vazgeçin.

Bu tip besin ögelerinin hangi gıdalarda bulunduğuna kafa yormaktansa günlük öğünde besin çeşitliliğini artırmaya çalışmak çok daha kolay bir seçenektir. Üstelik bizi beslenme uzmanı olmak için çabalamaktan da kurtarır.

Sadece farklı renklerdeki gıdalara günlük öğünlerde yer vererek, ayrı ayrı kafa yorulan bir dünya yararlı maddenin tamamını bünyeye almamız mümkün.

Günlük öğünde kırmızı, mor, sarı, yeşil, turuncu renkli gıdalardan birkaçına yer vermek çeşitli vitamin ve mineraller ile antioksidan, antikanser vs etkili on binlerce fitokimyasal maddeyi bünyemize almamızı sağlar. Yani günlük öğünde biraz yeşillik ve birkaç tane de meyve yemekten söz ediyorum. Bilmemiz gereken şey sadece budur; ötesi gereksiz teferruattır.

Bu ilke zararlı maddelerden korunmada da işe yarar.

Gıda ve beslenme konusunda terör yaratan meseleler “nedenler” üzerinden değil de “etken maddeler” üzerinden konuşuluyor daha çok. Örneğin meyve sebzede pestisit var, ekmekte şeker var, sucukta nitrit, plastik şişe suyunda fitalat var gibi.

Doğal olarak bu gıdalardan kaçınmak hissi doğuyor. Besin çeşitliliğini artırmak zararlı maddelerden korunmak için de işe yarar. Üretim-tüketim süreci esnasında gıdalara çeşitli zararlı maddeler bulaşabilir veya kullanılan bazı kimyasal maddeler gıdalarda kalıntı bırakabilir.

Sayısı binlerle ifade edilebilecek zararlı kimyasal madde var. Ancak bir gıda maddesi bu zararlı maddelerin büyük bir çoğunluğunu içermez. Her bir gıda maddesi için tehlike arz eden kimyasal maddeler de farklıdır. Ve bu maddelerin gıdalara bulaşması ve kalıntı bırakması da her zaman söz konusu değildir. Dolayısıyla çeşitliliği artırmak gıdalarda bulunması olası zararlı maddelerin çok daha az miktarlarda vücudumuza girmesi sonucunu doğuracaktır. Ancak bunun bireysel olarak yapabileceğimiz bir şey olduğunu, gıdalarda bulunan toksik maddelerin miktarını azaltmanın ya da sonlandırmanın ancak kamusal politikalarla mümkün olduğunu unutmamalı ve o politikalara müdahil olmanın yollarını bulmalıyız.

4) Lifli gıdaları yemek gereklilik

Meyve ve sebze, tam buğdaydan yapılmış unlu mamüller, bakliyatlar, kurutulmuş meyve ve sebzeler gibi yiyecekler bağırsakların iyi çalışması için gereken lifli maddeleri sağlar. Yetişkin bir insanın bağırsağında 1.5-2 kilogram ağırlığına denk mikroorganizma topluluğu bulunur ve onların iyi çalışması sağlık için kritik önem taşır. Lifli maddeler bağırsaktaki mikrobiyal ortam üzerinde olumlu etkiler yapar ve mikrobiyal ortamın sağlığı genel sağlığımız için de iyidir.

5) Gıda işleme teknikleri hakkında bilgi edinmeliyiz

Geleneksel olan iyidir inanışının doğru olmadığını gösteren çok sayıda örnek verebilirim. Örneğin çok zehirli bir kimyasal madde olan aflatoksin kurutma cihazları kullanılarak kurutulmuş kayısılarda gün kurusu olanlara kıyasla çok daha az bulunur. Oysa yaygın inanış gün kurusu kayısının daha iyi olduğu doğrultusundadır. Evet iyidir; ama aflatoksin oluşmamışsa.

Evde konserve yapmak, reçel, ekmek, kurutulmuş gıda, bira, tarhana vs. yapmak iyidir. Becerileri artırmak insanın kendine yeterliliğini de artırır. Kapitalist sistemin hiç hazzetmediği ve en çok saldırdığı şey ise kendine yeterliliktir. Dolayısıyla evde yiyecek yapmak devrimci bir eylemdir. Ama bunu yaparken gıda işleme teknikleri hakkında bilgi almak, olası tehlikeleri ve bu tehlikeleri nasıl bertaraf edebileceğimizi öğrenmek de bir gerekliliktir. İhmal edilmemelidir. Örneğin sadece konserve yapmak konusunda ortaya çıkabilecek bazı riskler hakkında şu yazıya bakılabilir: Evde Konserve Yapmalı mı?

6) Fermente ürünlerden vazgeçmemeli

Turşu, yoğurt, peynir, zeytin, şarap, bira, kefir, boza, ayran, şalgam suyu gibi fermantasyonla üretilmiş gıdalara öğünlerde bolca yer vermeli. Ama tansiyon sorunu olanlar tuz içeriğine dikkat etmeli. Besin öğeleri açısından çok zengin bu ürünler çok sayıda yararlı ve canlı bakteri de içerir. Bağırsaktaki mikrobiyal ortamı besleyen, güçlendiren gıdalardır ve bu sağlık için iyidir.

7) Yiyecekleri mevsiminde tüketmek doğaya da faydalı

Sera ya da örtü altı tarımı, su kültürü gibi bazı tarımsal tekniklerle herhangi bir yiyecek maddesini bütün bir yıl boyunca üretmek mümkün. Ancak bu şekilde üretilen yiyecek maddelerinin hem çevreye olumsuz etkileri var ve hem de bazı toksik kimyasalları daha çok içeriyorlar.

Meseleye insan odaklı değil bitki odaklı bakmalıyız.

Domates, elma ya da salatalık dediğimiz maddeler bir canlıdır. Aynı biz insanlar gibi onların da hayatta kalmak ve sağlıkla büyümek için sıcaklık, gün ışığı ve nem gibi çeşitli ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçların karşılanamaması veya yetersiz karşılanması bu gıdaların sağlığını bozar.

Sağlığı bozulan bitkiler hastalık ve zararlılara karşı daha dayanıksız olur ve bu sorunun üstesinden gelmek için pestisit gibi toksik etkili kimyasal maddeleri kullanmak, bitkilerin yetiştirildiği ortamı ısıtmak gibi işlemler gerekir. Isıtma ilave enerji giderlerine neden olur. Kullanılan kimyasallar ürünlerde kalıntı bırakır. Bu kalıntılar bu ürünleri yiyen kişilerde ve doğadaki diğer canlılarda sağlık sorunlarına neden olur. Oysa mevsiminde üretilmiş gıdalarda enerji ve toksik kimyasal kullanımını daha azdır ve bu ekolojik açıdan daha iyidir.

En önemlisi mevsiminde yetiştirilen bitkilerin içerdikleri besin öğelerinin çeşit ve miktarı daha fazladır ve bu da sağlıklı beslenme için iyidir.

8) İşlenmiş gıdalara daha dikkatle bakmalıyız

Medyada, basın yayın organlarında “Geleneksel yöntemlerle üretilen gıdalar iyidir; işlenmiş ürünler kötüdür” şeklinde ifade edilen anlayış doğru değil. Taze tüketilen yiyecekler dışında hemen hemen her gıda az veya çok bir işlem görür.

Gıdaları işlemenin temel nedeni onları bozulmadan korumaktır. Soğutma ya da pastörize etmek gibi basit bir işleme tekniği ülkemizde her yerde ve zamanında yapılamadığı için her yıl ürettiğimiz 19 milyon ton sütün yaklaşık olarak yüzde 11’u tüketicilere ulaşmadan bozuluyor. Çöpe gidiyor yani. Bu miktar yaklaşık olarak 2 milyon ton süte denk geliyor. Bu kadar sütü üretmek için kullanılan yem miktarını, yem maddesi üretmek için ithal edilen GDO’lu mısır ve soyayı, üretilen yemlerin nakliye sürecinde harcanan enerjiyi, hayvan refahını hiçe sayan yetiştirme tekniklerini, çiftçilerin emek ve gelir kaybını dikkate aldığımızda açığa çıkan zarar çok büyüktür.

Yüzlerce gıda işleme tekniği var. Bu tekniklerde dikkate alınan en önemli kriter ise gıdanın besin içeriğini korumak için işleme prosesinin nasıl tasarlanacağı kriteridir. Bu konu bitmek tükenmek bilmez bir akademik araştırma konusudur. Gıda işleme konusunda söylenecek çok şey var ama sadece kısa bir özet yapacağım: Gıda işleme kayıpları azaltmak için bir zorunluluktur. Kentleşme, ekoloji, yerel üretim-tüketim zincirlerinin tahrip olması, gelir durumu, gıdalara erişim olanakları, gıda hakkı, gıda adaleti gibi konuları dikkate almadan sadece kişisel tercihlere seslenerek “işlenmiş gıda almayın-yemeyin” demek, işlenmiş gıdaları kötülemek gıda ve beslenme ile ilgili meseleleri çözmeyecektir.

Tercihlerden ziyade zorunluluklarla örülen bir sistemde yaşıyoruz. Bu örüntünün hangi noktalarında çatlaklar oluşturabiliriz sorusuna yanıt aramak gerekiyor. Bunları dile getirerek işlenmiş gıdalar iyidir algısı yaratmak istemiyorum. Mutlak surette uzak durulması gereken işlenmiş gıdalar var ve sayıları az değil yüzlerce.

Kritik soru şudur: Hangi işlenmiş gıdalardan uzak durmalıyız?

İşlenmiş bir gıda maddesi sıralayacağım üç kriteri de bir arada barındırıyorsa uzak durmak gerekiyor.

a) Ambalajı açılır açılmaz yenilmeye-içilmeye hazır olmak

b) İçeriğine şeker ilave edilmiş olmak

c) Amino asit, yağ asiti, vitamin ve mineral gibi besin öğeleri açısından zayıf olmak.

Bu kriterleri bir arada bulunduran gıdalardan kesinlikle uzak durmalı. Özellikle çocukların severek tükettiği pek çok gıda maddesi böyledir ne yazık ki. Hangi işlenmiş gıdalardan uzak durmalıyız konusunda daha detaylı bilgi edinmek isteyenler obezite raporuna bakabilir.

Tekrar hatırlatalım yemek pişirmek bir zanaat, mutfak bir kültürdür; emek ister ve o emeği harcamadan (erkekler de emek süreçlerine dâhil) işlenmiş gıdaları tüketerek kısa zamanda doymanın derdine düşersek kilo alımı ve sağlık sorunları yaşamamız kaçınılmazdır.

9) Sorunların çözümünü uzmanlara bırakmamalı

Gıda ve beslenme ile ilgili konular medyada sıklıkla yer alıyor. Bu her zaman böyle değildi. Çok değil bundan 10 yıl öncesinde bile bu konuların işlenme sıklığı oldukça düşüktü. Ancak gıda ve beslenme ile ilgili konuların medyada ele alınma ya da sunuluş biçiminde büyük sorunlar var. Bu sorunlardan sadece ikisine değineceğim.

Gıda ve beslenme ile ilgili meseleler “nedenler” üzerinden değil de “etken maddeler” üzerinden konuşulması önemli bir sorun.

Örneğin bir gıda maddesinde bulunan zararlı bir madde (etken) hakkındaki konuşmalarda, tartışmalarda o gıdayı yemememiz gerektiği dile getiriliyor. Peki ne yapacağız? Başka şeyler yiyeceğiz. Daha sağlıklı şeyler. O sağlıklı şeyler de duruma göre ekolojik ürünler ya da işlenmemiş gıdalar olabiliyor. Devletin sağlıksız ürünler için önlem alması, kontrol ve denetimleri daha sık yapması gerektiği de dile getirilerek (sonuç) konu kapatılıyor.

Sonra bir başka zararlı etken, ya da gıda maddesi için aynı konuşmaları yine dinliyoruz, okuyoruz. Ve daha sonra doğal olarak şu soruyu sorarken buluyoruz kendimizi: “Onu yeme bunu yeme; peki ne yiyeceğiz?”

Ele aldığımız bir meselenin birden fazla nedeni vardır genellikle. Nedensel bağlantılar bir çerçeve oluşturur. Bir konu hakkındaki çerçeveyi daraltıp birbiri ile ilişkili nedensel öğelerin sayısını azaltarak konuşmak çoğu zaman bir zorunluluktur. Ancak çerçeveyi aşırı daralttığımızda nedenlerden değil etkenlerden konuşur hale geliriz ve bu meselenin gerçek faillerini gizlediği için kaçınılması gereken bir durumdur. Söylediklerime şöyle açıklık getirebilirim: Verem hastalığının nedeni verem mikrobu değil verem hastalığına yol açan sağlıksız koşullardır. Verem mikrobu neden değil etkendir ve sadece verem mikrobunu konuşmak neden sonuç ilişkilerini karartabilir.

Dolayısıyla nedenler ve sonuçlar arasında bağlantılar kurabilmek için gıda ve beslenme ile ilgili meselelere dair bakış açımızı genişletmek, farklı perspektifler eklemek bir gerekliliktir. Kanaatimce bir uzmanın asli görevi de budur: Meselelerin nedenlerini kamusal dile tercüme ederek, kamusal ortamlarda tartışılabilir kılmak.

Medyada gıda ve beslenme ile ilgili konuların bireysel tercihler üzerinden ele alınması da ikinci yaygın sorun.

Gıda ve beslenme ile ilgili konular politik bir atmosfer içinde şekilleniyor. Kötü beslenme bireysel yetersizlik ya da doğru tercihleri yapamama sorunu olarak değil kamusal bir sorun olarak görülmeli.

Çarşıya, pazara çıkar ve gelirimiz elverdiği oranda çeşitli gıda maddelerini satın alırız. Satın alma gücü yüksek olanlar için tercihler, olmayanlar içinse zorunluluklar söz konusu. Dolayısıyla beslenme konusunda yaşanan sorunları bireyselleştirmek, çözümü bireylerin doğru tercihlerde bulunmaları noktasında aramak; çoğu zaman yaşadığımız sorunların gerçek faillerinin kim ya da ne olduğu sorusunun üzerini örten bir işlev görüyor.

Meselelerin çözümünü insanların tercihleri değiştirmesi noktasında aramak herkesin tercih yapma hakkına ve olanağına sahip olduğunu varsayıyor. Oysa bu varsayım doğru değil; doğru olmadığı gibi eşitsizlik yaratan koşulların derinleşmesine de katkı sunabiliyor.

Yoksulluk, eşitsizlik ve gelir dağılımı gibi sosyal hayatın en önemli sorunları dikkate alınmadan ne kadar kötü beslendiğimiz üzerine konuşmak en hafifinden boş boğazlıktır. Sadece neleri yememiz ya da neleri yemememiz gerektiğini söyleyen uyarı, öneri ya da bilgilendirmeler meseleyi kişisel tercihler üzerinden kavrayıp, içinde olduğumuz sosyal şartları dikkate almadığı sürece bir çözüm noktasından fersah fersah uzakta demektir.

10) Görüş açımıza başkalarını da dâhil etmeliyiz

İyi beslenme bireysel tercihlerle değil toplumsal politikalarla mümkün kılınabilir ancak. Dolayısıyla bizim ne yediğimiz kadar başkalarının neleri yiyemediğini de dert edinmeden “sağlıklı” bir çıkış yolu bulabilmek olanaksızdır.

 

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Bülent Şık

37. İstanbul Film Festivali’ne gidecekler için 17 film tavsiyesi

İstanbul Film Festivali bu yıl 37’inci yaşını kutluyor.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen festival 6-17 Nisan 2018 tarihleri arasında sinefilleri ağırlayacak.

İstanbul Film Festivali’nin bu yılki gösterimleri Beyoğlu’nda Atlas Sineması (iki salon), Beyoğlu Sineması, Pera Müzesi, Nişantaşı’nda Cinemaximum City’s (iki salon), Gayrettepe’de Cinemaximum Zorlu ve Kadıköy’de Rexx Sineması ve Kadıköy Sineması olmak üzere 9 salonda yapılacak.

Sizler için 12 gün boyunca 43 ülkeden 210 filme ev sahipliği yapacak olan festivalde “doğa, hayvan ve insan odaklı” bazı yapımları listeledik

1-) Köpekler | Chien | Dog

Yönetmen: Samuel Benchétrit

Ülke: Fransa

Süre: 87’

Konu: İlk gösterimini Locarno Film Festivali’nde yapan Köpek, tüm umudunu tüketince köpek olmaya karar veren bir adamın hikâyesini anlatıyor. Mars’tan Haberler Var’da izlediğimiz Vincent Macaigne’in canlandırdığı Jacques, hayatta değer verdiği her şeyi kaybedince kendince bu en düşük toplumsal konumu seçer. Azimli bir evcil hayvan dükkânı sahibi, Jacques’ı köpeği olarak sahiplenir ve eğitmeye başlar. Yönetmen Samuel Benchétrit’in kendi romanından sinemaya uyarladığı Köpek kişiliksiz, ruhsuz, isimsiz ve insaniyetini kaybeden bir toplumun mizahi portresini “görünmez” olmayı seçen bir adam aracılığıyla çiziyor.

2-) Buğday | Grain

Yönetmen: Semih Kaplanoğlu

Ülke: Türkiye, Almanya, Fransa, İsveç, Katar

Süre: 128’

Konu: Yakın ve belirsiz bir gelecekte iki adam… Tohum genetiği konusunda uzman Prof. Erol Erin ile parlak kariyerini ve bildiği her şeyi terk etmiş olan bilim adamı Cemil Akman dünyanın ‘Ölü Topraklar’ olarak adlandırılan bölgesinde neyin peşindedirler?

3-) Güvercin

Yönetmen: Banu Sıvacı

Ülke: Türkiye

Süre: 78’

Konu: Yusuf, Adana’nın kenar mahallelerinden birinde, ağabeyi ve ablasıyla birlikte yaşayan bir gençtir. Oturdukları evin çatısında, ölen babasından kalan güvercinlerini tutkuyla besleyip eğitmektedir. Yusuf, Maverdi adını verdiği dişi güverciniyle özel bir bağ kurmuştur. Ağabeyi Yusuf’a, çalışması ve para kazanması konusunda baskı yapar. Kuşlarından başka bir dünyayı tanımayan Yusuf, çalışma hayatı ve mahallesinin gerçekleriyle yüzleşir.

4-) Körfez | The Gulf

Yönetmen: Emre Yeksan

Ülke: Türkiye, Almanya, Yunanistan

Süre: 110’

Konu: Körfez, eşinden yeni boşanmış otuzlu yaşlarındaki Selim’in, İstanbul’dan İzmir’e, ailesinin yanına dönüşünü ve sonrasında yaşadığı değişimi, şehri yaşanamaz hale getiren bir çevre felaketi üzerinden anlatıyor. Selim, yıllar sonra geri döndüğü İzmir’de her geçen gün eski hayatından izlerle karşılaşır; yeni bir dünyanın keşfine dalar. Bu sırada, körfezde gerçekleşen bir kaza şehirdeki hayatı derinden sarsacaktır. Körfez, her şeyden vazgeçtiğimiz bir anda yepyeni ihtimallerin doğabileceğini hatırlatıyor.

5-) Turtle Shells

Yönetmen: Tuna Kaptan

Ülke: Almanya

Süre: 30’

Konu: Avrupa Hayvan Hakları yasaları, Alman Silahlı Kuvvetleri dış müdahale ekipleri ve kabuğunda Suriyeli muhaliflerin bayrağı çizilmiş, el konulan bir kaplumbağa… Münih’te, Doktor Markus Baur’un müdürlüğünü yürüttüğü bir sürüngen kurtarma merkezinde bu üçünün yolları kesişir. Alman bir ordu uzmanı, tehlikeli sürüngenlerle mücadele eğitimi almaktadır: Sakin kalmalı, hayvanı yakalayıp etkisiz hale getirmelidir. Bir yanda Doktor Baur, kaplumbağanın Suriyeli sahibine Avrupa türlerin korunması yasaları uyarınca hayvanını geri alamayacağını haber verir. Konuya farklı açılardan yaklaşan film, camdan kafesler arasında hayvan, insan ve savaş arasındaki bağlantıları keşfetmeye çalışıyor.

 

6-) Fındıktan Sonra | Gone with the hazelnuts

Yönetmen: Ercan Kesal

Ülke: Türkiye

Süre: 40’

Konu: “İmeceden mevsimlik işçiye” bir köyün kapitalizmle imtihanı… Düzce’nin Çiçekpınar köyünde geçen film, 1930’lardan 2000’lere tarımsal emeğin nasıl değiştiğini, köyün toplumsal yapısının nasıl dönüştüğünü irdeliyor. Çiçekpınar köylüleri, fındıktan önce, kendilerine yeten, dayanışmacı, komünal bir toplumsal formda yaşıyordu. Fındıktan sonra ise herkesin kendi işinden sorumlu olduğu ve hiyerarşik olarak örgütlendiği bir toplumsal forma geçiş yapıldı. Minyatür bir pre-kapitalizmden kapitalizme geçiş hikâyesi olan Fındıktan Sonra, geçmişin işçi babalarının artık “patron” olmuş evlatlarının kendi mevsimlik işçilerine nasıl baktıklarına ve daha birçok duruma dair bir belgesel.

 

7-) Köpek Adası | Isle of dogs

Yönetmen: Wes Anderson

Ülke: İngiltere, Almanya

Süre: 101’

Konu: Oyuncak gibi setlerin, görsel zenginliğin, masalsı hikâyelerin ustası Wes Anderson’ın Berlin Film Festivali’nin açılışında gösterilen son filmi Köpek Adası, Japonya’da geçen bir animasyon. Seslendirme kadrosu birçok yıldız barındıran filmin kahramanı, Atari adında 12 yaşında bir çocuk. Yaşadığı Megasaki kentinin bütün köpekleri bir çöplük adasına sürülünce Atari uçan bir araca atlayıp bu adada kendi köpeğini aramaya başlar. Gerisi Wes Anderson’ın sınırsız hayal gücünün yansıması olan aksiyon, macera ve duygu dolu, çocuklarla köpeklerin kahraman olduğu epik bir masal.

 

8-) Zehirli Köylere Yolculuk | A journey to the fumigated towns

Yönetmen: Fernando E. Solanas

Ülke: Arjantin

Süre: 97’

Konu: Arjantinli militan sinemacı Fernando E. Solanas, bu kez ülkesinde sayısı hızlıca artarak kendi çapında bir endüstriye dönüşen soya fasulyesi tarlalarını merceği altına alıyor. Arjantin’de farklı bölgelerde endüstriyel tarım yapılan alanları ziyaret eden Solanas, tarım kimyasallarıyla zehirlenen bebeklerden çokuluslu tarım şirketlerinin yerinden ettiği küçük çiftçilere dek bu üretim tarzının ülkesinin hem toprakları hem de insanı için yıkıcı olduğunu gösteriyor. Berlin Film Festivali’nde özel bir seansta gösterilen Zehirli Köylere Yolculuk’ta Solanas yerli çiftçiler, doktorlar, uzmanlarla konuşuyor, hatta kendine kan testi de uygulatıyor; bir yandan da bu fasit daireyi kırmak için alternatifler araştırıyor.

 

9-) Namme

Yönetmen: Zaza Khalvashi

Ülke: Gürcistan, Litvanya

Süre: 91’

Konu: Gürcistan dağlarında yaşayan Ali yüzlerce yıllık aile geleneğini devam ettiren yaşlı bir şifacıdır. Üç oğlunun bu taraklarda hiç bezi yoktur ama o, kızı Namme’nin meşaleyi devralacağına inanmaktadır. Ali’nin şifa dağıtmak için suyunu kullandığı tarihi kaynak ise yakınlarda kurulan barajın tehdidi altındadır. Günden güne kuruyan kaynağı canlandırmak için bir kurban vermek gerekmektedir. Taşra yaşantısına ağıt niteliğindeki, muhteşem manzaralarla bezeli bu çocukluktan yetişkinliğe geçiş hikâyesi, hızla yitip gitmekte olan bir hayat tarzına tanıklık etmenin iç burkan hüznünü taşırken binlerce yıldır süregelen bir ikileme, gençlerin büyüklerinin izinden gidip gitmemelerine dair sevecen bir bakış açısı sunuyor.

 

10-) Öldürücü | Armomurhaaja | Euthanizer

Yönetmen: Teemu Nikki

Ülke: Finlandiya

Süre: 85’

Konu: Hayvanları delicesine seven, asosyal, hatta düpedüz psikopat Veijo, Finlandiya’da rengi solmuş, tatsız bir orman köyünde, sahiplerinin talebiyle hasta ya da yaşlı ev hayvanlarını öldürmektedir. Hayvanlara duyduğu sevgi insanlara sevgisini aşıp, bir de güzel bir hemşireyle tanışınca Veijo çizgiyi aşar. Ruh hali ve estetik yaklaşımıyla ilham bulduğu John Carpenter ile Kirli Harry filmleri arasında bir yerde duran Öldürücü, B-filmlerinden ödünç sivri kara mizahıyla hem rahatsız ediyor hem de güldürüyor. Çocukluğu bir domuz çiftliğinde VHS kasetler arasında geçen alaylı yönetmen Teemu Nikki’nin bu üçüncü uzun metrajlı filmi, dünya prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yaptı.

 

11-) Kuzgunlar | Korparna | Ravens

Yönetmen: Jens Assur

Ülke: İsveç

Süre: 107’

Konu: İsveçli ödüllü fotoğrafçı ve yönetmen Jens Assur’un Tomas Bannerhed’in kitabından uyarladığı ilk uzun metraj denemesi Kuzgunlar 70’li yıllarda geçiyor ve çiftlik hayatına sarsıcı bir bakış atıyor. Geçim sıkıntısı çeken çiftçi Agne, İsveç kırsalında ergenlik dönemindeki oğlu Klas ve karısı Gard’la yaşamaktadır. Bütün hayatı mücadeleyle geçen Agne artık çiftliğin sorumluluğunu yavaş yavaş Klas’a bırakmak istemektedir, oysa Klas’ın kendisi için gelecek hayalleri farklıdır. Birer tablo gibi şahane kadrajlarıyla zihninizde yer edecek, baş döndürücü bir görselliğe sahip olan Kuzgunlar hayatı boyunca istemediği bir işi yapmanın, insanın ruhunu nasıl tarumar ettiğini anlatan dokunaklı bir film.

 

12-) Çiğ Süt | Petit Paysan | Bloody Milk

Yönetmen: Hubert Charuel

Ülke: Fransa

Süre: 90’

Konu: Tansiyonu ince ince yükselten tarzıyla Fransız yönetmen Hubert Charuel büyük tarım şirketlerinin karşısında ezilen küçük çiftçilerin ayakta kalma mücadelesini akıllıca yazılmış bir senaryo ve doğal bir sinema diliyle anlatıyor. 30’lu yaşlarında kendi halinde bir adam olan Pierre’in küçük bir mandırası vardır. İneklerinden biri et yiyen bir virüse yakalanınca zaten kıt kanaat geçinen Pierre, yetkililer durumu öğrenip bütün sürüsünü imha etmeden hasta ineğini gizlice kendisi öldürür ve gömer. Ancak, durumu saklaması kolay olmayacaktır. Cannes Eleştirmenler Haftası bölümünde özel bir gösterimde dünya prömiyerini yapan Çiğ Süt, Hubert Charuel’in ilk uzun metrajlı filmi.

 

13-) Karanlıklar Vadisi | Valley of Shadows

Yönetmen: Jonas Matzow Gulbrandsen

Ülke: Norveç

Süre: 91’

Konu: İlk gösterimini Toronto Film Festivali’nde yapan Karanlıklar Vadisi, İskandinav masallarından esinlenen yeni nesil gotik bir film. Filmin küçük kahramanı Aslak, yalnız annesiyle hayatını sürdürmeye çalışan bir çocuktur. Civardan bazı hayvanların öldürüldüğü haberleri gelir. Bu katliamı gerçekte neyin yaptığını öğrenmek isteyen Aslak, bir gün kaybolan köpeğinin peşinden ormanın derinliklerine dalar. Çekimlerini 35mm filmle yaptığı ilk filminde yönetmen Jonas Matzow Gulbrandsen, Nordik efsanelerini anımsatan nefes kesici görüntüleri Krzysztof Kieslowski’nin vazgeçemediği Zbigniew Preisner’in film için bestelediği müzikle birleştiriyor ve çocukluk korkularının gizemli tedirginliğini perdeye taşıyor.

 

14-) Vedasız | No Farewells

Yönetmen: Christophe Agou

Ülke: Fransa

Süre: 99’

Konu: Teknolojinin ve durmak bilmeyen makineleşmenin belki de o kadar iyi bir şey olmadığına dair sorular soran Vedasız Fransa’nın Forez dağlarındaki köylülerin kendince huzurlu yaşamını gözlemliyor. Çiftliğinde yaşayan, tüketici toplumuna karşı durmaya çalışan 75 yaşında Claudette ile köydeki komşularının günlük rutinlerini konu alan film, bir yandan kaybolmakta olan bu kültüre, yaşam tarzına ve küçük çiftçilere ağıt yakıyor bir yandan da hafıza, zamanın geçişi ve yalnızlığa dair bir zihin egzersizi sunuyor. İlk gösterimini Cannes Film Festivali’nin bağımsız sinema bölümü ACID’de yapan Vedasız’ın yönetmeni fotoğrafçı Christophe Agou, Eylül 2017’de, film henüz post-prodüksiyon aşamasındayken hayatını kaybetti. Filmin müzikleri Tindersticks’in solisti Stuart A. Staples’a ait.

 

15-) Makala

Yönetmen: Emmanuel Gras

Ülke: Fransa

Süre: 96’

Konu: Prömiyerini yaptığı Cannes Eleştirmenler Haftası bölümünden büyük ödülle dönen Makala, Gus Van Sant’in Gerry, Bela Tarr’ın Torino Atı’ndan esinleniyor ve neredeyse şiirsel bir sadelikle, hayatını kömür yapıp satmakla kazanan genç bir adamı izliyor. Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin güneyinde, aşırı yoğun kömür imalatı yüzünden bitki örtüsüyle hayvan nüfusu neredeyse tükenmiş olan bir bölgede geçiyor Makala. Ailesini geçindirmek için elinden tek gelen, odun kömürü yapmak olan Kabwita, yaptığı kömürü satmak üzere tehlike dolu yollara düşüyor. Swahili dilinde “odun kömürü” anlamına gelen Makala’nın yönetmeni Emmanuel Gras, 2012 tarihli belgeseli Bovines / Büyükbaş ile tanınıyor.

 

16-) Ağacın Altında | Under the tree

Yönetmen: Hafsteinn Gunnar Sigurdsson

Ülke: İzlanda, Polonya, Danimarka, Almanya

Süre: 89’

Konu: Kuzeyli mizahını özleyenler, İzlanda’nın buz tutmuş kasabalarından birindeki düşman komşuları konu alan bu kara komediden büyük keyif alacaklar. Dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nin Ufuklar bölümünde yapan filmin merkezinde bir ağaç var: Inga ile Baldvin’in bahçesindeki bu ağaç, Konrad ile Eybjorg’un bahçesine gölgesini düşürüyor ve bu basit anlaşmazlık önce saçmalığa, oradan da trajediye evriliyor. İzlanda’da kendini fazla göstermeyen güneş ve fazla bulunmayan ağaçlar yüzünden birçok kavga çıkmasından esinlenen yönetmen Sigurdsson, cephesi ev olan bir savaş filmi çekme niyetiyle yola çıkıyor.

 

17-) Ryuichi Sakamoto: Coda

Yönetmen: Stephen Nomura Schible

Ülke: ABD, Japonya

Süre: 102’

Konu: Dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yarışma dışı yapan bu ilginç belgeselin tek kahramanı var: Çağımızın en önemli sanatçılarından, kariyeri 40 yılı aşan, tekno-pop alanından Oscar ödüllü film müziklerine yıldızlığı tartışılmaz müzisyen Ryuichi Sakamoto. Bu benzersiz müzisyenin yaşam öyküsü de tıpkı müziği gibi farklı yolları izliyor. Japonya’yı sarsan Fukuşima felaketinden sonra Sakamoto, ülkesinde nükleer enerjiye karşı toplumsal hareketin yüzlerinden biri olmayı seçti. Kanser hastalığının ardından yeniden müziğe dönen sanatçı, yaşama bakışını değiştiren bu deneyimle yepyeni bir başyapıta imza attı. Çekimleri 2012’de, deprem, tsunami ve nükleer felaketin acıları henüz tazeyken başlayan bu film, hem sanatçı hem de sosyal farkındalığı yüksek bir insan olarak Sakamoto’nun çok özel bir portresini çiziyor.

İstanbul Film Festivali’nde kahramanı güçlü kadınlar olan filmler, ‘Çiçek İstemez’ bölümünde

 

Derleyen: Merve Damcı – Yeşil Gazete

Çöpten kütüphane kuran belediye işçileri şimdi de çöpten müzik yapıyor

Geçtiğimiz yıl çöpten topladıkları kitaplarla 4 bin kitaptan oluşan bir kütüphane kuran belediye işçileri yeni bir ilke imza attı.

Ankara’da Çankaya Belediyesi’nin temizlik işçileri kullandıkları malzemeler ve çöpten topladıkları parçalarla müzik yapıyorlar.

2017 yılında kurulan müzik grubunun ismi ise “Grup Teneke”

Deutsche Welle Türkçe’ye konuşan üç temizlik işçisi Yılmaz Eti, “Kendimize süpürge saplarında baget yaptık. Vurgulu çalgılarda çeşitli boyutlarda çöp konteynerlerini, balkon demirini kaynak yaparak kullandık” diyor.

Çöpten topladıkları parçaları değerlendiren işçiler zaman zaman konserler de veriyor.

Belediye işçileri çöpten topladıkları kitaplarla 4 bin kitaptan oluşan bir kütüphane kurdu

 

(DW Türkçe)

Edep ve hukuk – Eser Karakaş

Bu yazı artigercek.com sitesinden alındı

Türkiye Avrupa Konseyi’nin kurucu ülkelerinden, AİHS (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi)’ni bir milletlerarası sözleşme olarak kabul etmiş, usulüne göre yürürlüğe koymuş, AİHM’in (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) yargı yetkisini kabul etmiş. AİHM’in 1976 tarihli Handyside diye bilinen çok ünlü, Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin tamamında yani bizde de geçerli olan ifade özgürlüğüne ilişkin bir kararı var. Aşağıda bu kararın en çok dikkat çeken cümlesini kes-kopyala yöntemiyle aktarıyorum:
Handyside 1976: “ifade özgürlüğü, sadece hoşa giden ya da insanları incitmeyen veya önemsenmeyen ‘bilgi’ ve düşünceler için değil, aynı zamanda devleti veya toplumun herhangi bir kesimini inciten, şok eden veya rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. Demokratik toplumun olmazsa olmaz koşullarını oluşturan, çoğulculuk, hoşgörü ve açık görüşlülük bunu gerektirir’’.

Aşağıda ise Anayasamızın 90. Maddesinin son cümlesini aktarıyorum; bu madde 2004 senesinde Türkiye’nin AB sürecinin işlediği günlerde siyasal iktidar AKP tarafından, o dönemki Başbakanımız bugünün Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan idi, TBMM’de CHP desteği ile kabul edilmiş, AKP iktidarlarının en önemli değişikliğidir. Anayasamızın 90. Maddesinin gereği olarak yukarıda aktardığım Handyside 1976-AİHM kararı Türkiye’nin pozitif hukuk sisteminin bir parçasıdır, yasalarımızın da üzerindedir, bu açıdan tartışılacak bir konu yoktur.

Anayasa 90. Madde: Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.

***
Aşağıda ise, Boğaziçi Üniversitesinde geçtiğimiz hafta yaşanan, bildiğim kadarıyla kimsenin de burnunun kanamadığı, katılırsınız ya da katılmazsınız, bir grup öğrencinin başka bir grup öğrencinin Afrin harekatı ile yaptığı bir etkinliğe, lokum dağıtma, tepkisi üzerine 2004 senesinde yukarıdaki Anayasa değişikliğini, bu değişiklik hala yürürlüktedir, gerçekleştiren, iyi ki de gerçekleşmiştir, Sayın Erdoğan’ın verdiği tepkinin bazı bölümleri vardır:

“Bu üniversite (Boğaziçi Üniversitesi) çok popüler bir üniversite, kalite, marka bir üniversite tamam da bu üniversitenin içinde bu tür teröristler olduktan sonra bu tür terörist öğrenciler olduktan sonra bunlar bu markaya leke sürüyor. Şu anda elimizden geleni yapıyoruz. Rektörün samimi gayretlerini biliyoruz. Bu üniversitelerimizdeki hocalarımızın da çok daha dikkatli olması gerekir. Hocaların bu öğrencilerle iltisakı olduğunu belirlediğimiz anda onlarla ilgili de gereğini yaparız. Bizim için vasıflı öğrenci, vasıflı öğretim üyesinden gelir. Lokum dağıtanlara bu şekilde davrananlara haddini bildirmek benim ve devletin görevidir. Okul bahçelerinde terör estirenlere meydanı bırakmayacağız.”

“O komünist, o vatan haini terörist gençler onların masalarını dağıtıyor. O terörist gençlerle ilgili her türlü çalışmayı yapıyoruz. Bu gençlere üniversitede okuma hakkı vermeyeceğiz. Zaman zaman Beyoğlu sokaklarında da arzı endam ettiklerini gördüğümüz bu marjinaller edepleriyle durdukları müddetçe bu ülkenin renklerinden biri olarak kalabilirler. Ama baskıya, kendilerinde olmayanlara tahammülsüzlüğe, saldırıya, şiddete vardırırlarsa hiç kimse kusura bakmasın, kulaklarından tutar ait oldukları yere fırlatırız. Olay budur. Bu ülkenin huzurunu bozmaya, bu milletin değerlerine saldırmaya kimsenin hakkı yoktur.”

***

Yukarıdaki alıntılar (Sayın Cumhurbaşkanına ait) için bir şeyler söylemek şart gibi duruyor.

Sayın Erdoğan “edepleriyle durdukları müddetçe” gibi bir ifade kullanıyor konuşmasında; edep kavramı ancak edepsizliğin boyutları yasal, anayasal bir sorun olmaya başladığı anda kamu otoritesinin, mesela Cumhurbaşkanın ilgisini çekebilir bir hukuk devletinde. Beyoğlu ile ilgili ifadede kullanılan edep kavramı ile yasalar hangi düzeyde çatışmıştır ki, kamu otoritesi (Sayın Cumhurbaşkanı) bu konuda yorum yapmaktadır?

Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanan olayda da lokum standını dağıttığı söylenen öğrenciler polis tarafından gözaltına alınmış ama hepsi serbest bırakıldıklarına göre demek ki pozitif hukuka göre (Anayasa 90 da bu pozitif hukuka dahil) ortada önemli bir suç yoktur ama Sayın Erdoğan meseleyi bu öğrencilerin öğrencilik haklarına kadar götürebilmektedir.

Mesele bu öğrencilerin eylemini savunmak ya da eleştirmek değildir, lokum dağıtan öğrenciye neden başka öğrenciler tarafından müdahale edilmiştir, ben de pek anlamadım ama mesele bu değildir; burada önemli nokta bu davranışların pozitif hukukla hangi noktada çatıştığını ortaya koyabilmektedir. Dönem dönem ülke gündemine çok sıcak giren konular için, mesela Afrin harekatı, hukukun genel ilkelerinden, Anayasadan, yasalardan ayrı bir eleştirilmezlik kalkanı oluşturmanın Türkiye’yi çok sıkıntılı günlere götürebileceği unutulmamalıdır.

İfade özgürlüğü de geniş yorumlanmalı, şiddet içermeyen, kimsenin burnunun kanamadığı eylemleri de kapsamalıdır.

Öğrencilerin yaptıkları yasal anlamda suç ise, yani Türk Ceza Kanununda karşılığı varsa gereken yapılır ama şayet yoksa toplumun bir bölümü tarafından edepsizlik olarak telakki edilen ama TCK’da suç olarak karşılığı olmayan davranışların sonucunun “kulaklarından tutup ait oldukları yere atılmaları” ne demektir?

“Ait oldukları yere atılma” ifadesi bana 28 Şubat günlerinde, türban taktıkları için üniversiteye sokulmayan kızlar için dönemin bir devlet büyüğünün “Suudi Arabistan’a gitsinler” ifadesini çağrıştırdı.

Nerelerden nereye geldik?

2018 Türkiye’sinde hala Anayasanın 90. Maddesini, AİHM’in 1976 tarihli Handyside kararını hatırlatmak bana ayıp geliyor ama acaba hatırlatılanlar ne düşünüyor?

Eser Karakaş – Artı Gerçek