Ana Sayfa Blog Sayfa 2794

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin tahliyesi ertelendi

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nın 26 Haziran’da boşaltılmasına ilişkin karar ertelendi. TBMM Basın, Yayın ve Halkla İlişkiler Başkanlığı’ndan konuya ilişkin açıklama yapıldı.

İstanbul Beşiktaş’taki Dolmabahçe Sarayı Baltacılar Dairesi’nde bulunan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nın tahliye edilmesi kararı ertelendi. Bugün Meclis Başkanlığı bir açıklama yaparak tahliye tarihinin ertelendiğini duyurdu.

TBMM Basın, Yayın ve Halkla İlişkiler Başkanlığı’ndan konuya ilişkin yapılan açıklama şöyle:

“Mimar Sinan Üniversitesi’ne geçici olarak tahsis edilen Dolmabahçe Sarayı Baltacılar Dairesi’nin bir yıldan fazladır devam eden tahliye süreci neticesinde Beşiktaş Kaymakamlığı anılan binayı 26 Haziran Salı günü tahliye edeceğini bildirmişti.

Üniversitenin; sınav dönemini tamamlamamış olması ve taşınılacak yerin tespit edilmesi amacıyla 22.06.2018 tarih ve 554 sayılı yazısı ile yapmış olduğu tahliyenin makul bir süre erteleme talebi, Başkanlığımız tarafından uygun görülmüş olup, tahliye işlemi Beşiktaş Kaymakamlığı tarafından bir süreliğine ertelenmiştir.

Daha önce de ifade ettiğimiz üzere konservatuvarın kapatılması yahut öğrencilerin mağdur edilmesi söz konusu değildir.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”

 

(Sputnik)

Almanya Yeşiller Partisi’nden HDP’ye tebrik

Almanya’daki Yeşiller ile Sol Parti seçim sonucuna göre Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) yüzde 10 barajını aşarak TBMM’ye girmesini memnuniyetle karşıladıklarını açıkladı.

Yeşiller’den HDP’ye tebrik

Yeşiller partisinin eski genel başkanı Cem Özdemir, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda HDP’nin barajı aşarak TBMM’ye girmiş olmasını şu sözlerle değerlendirdi:

“Cezaevine, baskıya, sansüre ve hileye rağmen HDP meclise girmeyi başararak Erdoğan’ın AKP’sinin çoğunluğu sağlamasını engelledi. CHP ve HDP rejim için bir uyarı olsun ve demokrasinin ışığını korusunlar.”

Sol Parti Eş Başkanı Bernd Riexinger, resmi Twitter hesabı üzerinden yaptığı açıklamada HDP’yi meclisi girmesinden dolayı tebrik etti. Riexinger, “HDP’li dostlarımız yüzde 10 barajını aşarak, öncekinden daha da güçlü bir biçimde Türk parlamentosunda temsil edilecekler. Bundan memnuniyet duyuyoruz ve yürekten kutluyoruz – barış, özgürlük ve adalet için mücadele sürecek!

Seçim gözlemcisi olarak Van’da bulunan Sol Parti Alman meclis Grup Başkanvekili Heike Hänsel, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, HDP’nin barajı aşarak meclise girmesini “büyük başarı” olarak nitelendirdi.

Heike Hänsel, “HDP’nin adayı Demirtaş ve çok sayıda milletvekili ile üyesi cezaevinde bulunmasına rağmen yeniden meclise girmesi büyük başarı! Van’da kutlamalar yapılıyor” ifadesini kullandı.

 

(DW Türkçe)

Seçim sonrası HDP ilçe binalarına saldırı

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Esenler İlçe Binası’na seçimin kesin olmayan sonuçlarının açıklanmaya başlamasından sonra saldırı gerçekleşti. Mezopotamya Ajansı’na göre, İstanbul’da Esentepe Mahallesi’ndeki HDP seçim bürosunun dışında HDP Sultanbeyli İlçe Örgütü, HDP Ümraniye İlçe Örgütü ve Ankara’da Keçiören İlçe Örgütü’nden de saldırı haberleri geldi.

Bianet’de yer alan habere göre HDP’den Esenler’de yaşananlara ilişkin verilen bilgiler şöyle:

“Esenler İlçe Binası tam anayol üzerinde bulunuyor. Kutlama için meydana giden araçlar buradan geçerken küfür ve hakaret etmeye başladılar. Ancak daha sonra yaklaşık bin kişilik bir kitle binanın önünde sabit bir şekilde durmaya başladı.

“HDP bayraklarının inmesini istediler”

“Kitle ‘Apo’nun …leri yıldıramaz bizleri’, ‘Şehitler ölmez vatan bölünmez’, ‘Her Türk asker doğar’ diye sloganlar attılar. HDP bayraklarının inmesini istediler. İçeride en başta 20’den fazla arkadaşımız vardı. 15 kişilik çevik 15 kişilik sivil polis ekibi gelerek bina önüne barikat kurdu. Bu sırada içeride 20’den fazla arkadaşımız vardı.

“Yaklaşık 15 kişi binada mahsur”

“Polis barikat kurduktan sonra birkaç kişi görünmeden dışarı çıkabildi. Ancak içeride hala yaklaşık 15 kişi var ve mahsur kalmış durumdalar. Bizim de binanın önünde beklediğimizi görünce müdahale etmek istediler ama sadece durduğumuzu söyledik.

“Polis şu an yavaş yavaş dağıtıyor kitleyi. Ancak buradan geçenler ‘Ölürüm Türkiye’m’ şarkısını açıp bağırmaya devam ediyorlar.

HDP Sultanbeyli İlçe Örgütü Eşbaşkanı Burhan Taşdemir de “Defalarca ilçe emniyetini aramamıza rağmen grubu dağıtmamakta ısrar ediyor” dedi.

 

(Bianet, Mezopotamya Ajansı)

Erdoğan yüzde 52,5 oy ile yeniden Cumhurbaşkanı

Pazar günü gerçekleşen 13’üncü cumhurbaşkanı ve 27’nci dönem milletvekilleri seçimlerinde Anadolu Ajansı’na göre sandıkların yüzde 99’undan fazlası açıldı. Seçimlerin resmi olmayan sonuçlarına göre Recep Tayyip Erdoğan oyların yüzde 52,5’ini alarak yeniden cumhurbaşkanı seçildi.

Erdoğan bu sonuçla Türkiye’nin bu seçimlerle geçtiği ‘cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin’ ilk lideri oldu. Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’ın rakibi olan CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce oyların yüzde 30,6’sını aldı.

Cezaevinde bulunan cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş yüzde 8,3, Meral Akşener yüzde 7,3, Temel Karamollağlu yüzde 0,8 ve Doğu Perinçek yüzde 0,2 oranında oy aldı.

AKP ve MHP’den oluşan Cumhur İttifakı ise milletvekili seçimlerinde oyların yüzde 53,6’sını alarak parlamentoda çoğunluğu kazandı. CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi’nden oluşan Millet İttifakı ise oyların yüzde 34’ünü aldı.

HDP (Halkların Demokratik Partisi) ise yüzde 10 barajını aştı, yüzde 11,6 oy oranıyla parlamentoya 67 milletvekili soktu.

Katılım oranı milletvekilliği seçimlerinde yüzde 86,6 cumhurbaşkanlığında yüzde 88,1 olarak kaydedildi.

 

(BBC Türkçe)

LGBTİ+ Onur Haftası başlarken ne izlesek? – Irmak Keskin

LGBTİ+ Onur Haftası kapıya dayanmışken bir izleme listesi oluşturup haftanın ruhuna girmekte fayda var. Tabii hafta programı içerisindeki gösterimleri de es geçmeyin! 

Kostümler hazırlansın, pullar yapıştırılsın, sakallar taransın, Lesbiyen, Gay, Biseksüel, Trans, İnterseks, tanımlı ve tanımsız onlarca cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği/kimliksizliği ile 26. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası yaşanmaya ve kutlanmaya başlansın! 1 Temmuz’da Taksim’de görüşmek üzere!

The Death and Life of Marsha P. Johnson

***

When Night is Falling 

 

***

All About My Mother 

 

***

Cahil Periler

***

Transamerica

***

You Should Meet My Son 

***

Intersexion

***

Itty Bitty Titty Committee

***

Gia

***

Carol

https://www.youtube.com/watch?v=H4z7Px68ywk

***

Tangerine

***

The Girl King 

***

Dog Day Afternoon

***

Predestination

***

Hedwig and the Angry Inch

***

Romeos

***

LGBTİ+ Onur Haftası Nasıl Başladı Bonusu:

The Death and Life of Marsha P. Johnson

 

 

Irmak Keskin

 

Kapıdaki Gıda Krizi: Türkiye’nin yumuşak karnı -2

İlk bölümde Türkiye’deki kuraklık verilerinden yola çıkarak toprak kullanımındaki değişimleri anlatmış, ardından gıda fiyatları ve izlenen politikaları ele almıştım.

Krizin boyutlarını anlamak için bu ilk yazıya bakılabilir.

Bu ikinci bölümde neler yapılabileceğini tartışacağım.

***

Çeşitliliği Arttırmak, Alternatifleri Çoğaltmak 

Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabının yazarı Jared Diamond, “geçmiş medeniyetlerin ekolojik sebeplerle çökmesi bilindik, hattâ banal bir olaydır” der (Diamond 1994 s. 368). Ancak bu, sürecin kaçınılmaz olduğu anlamına gelmez. İnsan toplumları geçmişteki felaketler karşısında birçok icatta bulunmuş. Ama Dünya Bankası raporlarındaki gibi her tür sorun karşısında önceden paketlenmiş hazır tavsiye vermek, hangi coğrafya olursa olsun bunları aynı şekilde tatbik etmeye çalışmak, çözüm aramaktan ziyade aynı ticarî mantığı devam ettirme kaygısından doğuyor. Oysa çevre tarihi bize,  çözümlerin mekâna has olması gerektiğini, var olan toplumsal pratiklerin, kültürlerin hâlihazırda bin bir çeşit cevap üretmiş olduğunu gösteriyor. Bu da sebepsiz değil: İnsanlar, intibak yetenekleri oldukça yüksek canlılar. Çiftçiler mesela her sene tohumla, toprakla, hayvanlarla, mantarla çalışıyor; mevsimleri gözlemliyor; değişiyor, değiştiriyor; sürekli deney yapıyor. Rüzgâr, yükselti, eğim, toprağın muhteviyatı, güneşe açısı ve çiftçinin şahsî becerisi bir araziden diğerine bambaşka bir üretime imkân tanıyabiliyor. Başka koşullarda bunları “yaratıcı iş” olarak görmemiz gerekirdi: deneyci, eklektik düşünceden doğan, otonomi isteyen faaliyetler (“yaratıcı” işlere dair bir tartışma için bkz. Zeybek 2015).

Endüstriyel tarım ise bunun tam tersi özellikler istiyor; çeşitliliği ve farklılığı olabildiğince sınırlıyor, yaratıcılığı laboratuvarlardaki  az sayıdaki uzmana tahsis ediyor. Monokültür üreten çiftçiye ise aynı standart adımları tekrar etmek kalıyor. İş vasıfsızlaşıyor. Alt yapı, tohumlar, gübre, atılacak böcek ilacı ve benzeri üretim araçları birkaç merkezde imal ediliyor, mekândan bağımsız olarak her yere tatbik edilebileceği öngörülüyor. Kısaca, tarım tektipleştiriliyor. Bu elbette ki tesadüf değil. Böylelikle üretim, birkaç şirkete para akıtacak ve devlet güdümünden çıkamayacak şekilde tasarlanıyor. Karar alma süreçleri merkezîleşiyor, çiftçiler sisteme (teşviklere, kredilere, şirketlere, siyasîlere…) bağımlı hâle geliyor, uysallaşıyor. Kapitalizmin ve komünizmin onlarca farkına rağmen, herhalde benzeştikleri unsurlardan biri de bu olsa gerek: Otonom çiftçiye tahammül edememeleri.

Fakat bu üretim modelinin kusurları, giderek daha fazla sırıtıyor.

A) Gerçekten gerektiğinde yaptırım gücü olan kararlar alamıyor. Mesela karbon emisyonlarını bütün ülkelerde eş zamanlı düşürecek bir siyasî irade yok, çıkmaza giriliyor.

B) Ayrı ayrı mekânlara farklı modeller sunabilecek ince ayar refleksleri de gösteremiyor. Dolayısıyla hayatî konularda ne yeterince merkezî ne de tabandan gelen yaratıcılığa imkân tanıyacak kadar serbest.

Bütün bunların üstüne, bu modelin en önemli maksadının insanları topraktan koparmak, şehirlerde sanayi için gerekli ucuz iş gücüne çevirmek olduğunu akılda tutmakta fayda var. Son yüz yılın kaba hikâyesi bu. Dünya Bankası’nın parlattığı “işgücü verimliliği” tabiri de bu anlama geliyor: Daha az sayıda insanla mekanize, merkezî, standart, büyük ölçekli üretim yapmak ve şehirleri beslemek. Yüz milyonlarca insanın şehirlere göç etmesi bu politikalar sonucunda gerçekleşti. Oysa Alman çevre tarihçisi Joachim Radkau, yerel toplulukların topraklarından sürüldüğü, kullandıkları kaynakların hakimiyetini kaybettiği yahut başka yerden gelen yağmacıları engelleyemediği durumlarda, çevresel tahribatın kaçınılmaz olduğu tespitinde bulunur (Radkau 2008). Dolayısıyla bir mekânla kurulmuş organik ilişkiler, öyle kolay vazgeçilemeyecek önemli değerlerdir.

Şu hususu yeniden vurgulamak istiyorum: İklim değişikliği her mekânda bambaşka şekillerde tezahür edecek/ediyor. Bir yerde kuraklık, bir yerde aşırı yağış olacak. Yıllar arasında yağış anomalileri artacak. Örneğin Türkiye’de yaz ortasında aniden bastıran dolular, aşırı yağış; sonra kasım-aralığa kadar sıcaklık rekorları kırılacak. Bunları zaten gözlemlemeye başladık. O yüzden böyle çok boyutlu bir olay karşısında tek bir standart çözüm üretmek gibi lüksümüz olamaz.

Peki o hâlde somut olarak kısa-orta vadede neler yapılabilir? Yukarda anlattığım temel prensip çerçevesinde birkaç hususu öne çıkarmak istiyorum. Bunlar hiçbir şekilde yapılabileceklerin tamamı değil ve hattâ en doğru öneriler olma iddiası da taşımıyor; ancak yine de en azından bir tartışma başlatmayı amaçlıyor.

  • Hayvanların (ve elbette insanların) bir coğrafyaya intibak etmesi, bağışıklık sisteminin oluşması zaman alıyor. O yüzden getir-kes-sat-al modeli büyükbaş hayvancılığın acilen terk edilmesi gerekiyor. Endüstriyel hayvancılık, hem iklim değişikliğini hızlandırıyor hem de hayvanlar ancak antibiyotikle hayatta tutulabildiği için sağlık kavramının temel prensiplerine aykırı şekilde yürütülüyor. Bu modelin yerine Türkiye’deki iklimlere uygun, bağışıklık sistemleri güçlü cinslere (ilk anda verimsiz dahi gözükseler) ağırlık verilebilir. Küçükbaş hayvanlar kısa otların olduğu coğrafyalara daha uygun mesela.
  • Ziraî ürünlerde de yeni bir repertuara ihtiyaç var. Kendi kendine yetişebilen, az su isteyen bitkilere yönelmek iyi bir fikir gibi duruyor. Yenilebilir gıdaların pek azını tanıyor, çok azını kullanıyoruz. Örneğin Amerikalılar, dünya üzerindeki gıda çeşitliliğinin sadece % 0.25’inden haberdar (Foer 2010 s. 7); çünkü endüstriyel üretim çeşitliliğe değil, tep tip çokluğa yol açıyor. Türkiye’de de durum çok farklı değil. Ürün çeşitliliğini arttırmanın yollarından biri, bizim ilkel zannedip unuttuğumuz toplayıcılığı, tarımsal üretimin yanına iliştirmek. Yani bir yörede an az zahmetle ne yetişiyorsa ona öncelik vermek, olanı kullanmak, yeni lezzetler üretmek.
  • Teşvik ve kredi sistemleri işe yaramıyor, hattâ gıda güvenliğini riske atıyor. Yukarda kısaca bahsettim gibi, şu an bilhassa hayvancılık bir vurgun kapısına dönmüş durumda. Üstelik verilen teşvikler, daha ziyade belirli grupları (zenginleri) diğerleri aleyhine desteklemek için veriliyor, haksız rekabete yol açıyor. Serbest piyasanın desteklenmesi diye diye piyasalar az sayıdaki aktöre, kartellere teslim ediliyor; hiç de serbest olmayan bir alana dönüşüyor. İllâ bir teşvik verilecekse emek yoğun, polikültür çiftliklere; toprakla, tohumla deney yapabilen bağımsız çiftçilere öncelik verilebilir – ki vermeyip sadece tarımsal ithalatı zorlaştırmak bile bu tarz çiftlikler için daha büyük bir destek anlamına gelecektir.
  • Her ne kadar son zamanlarda köye dönüş dalgasından bahsediliyor olsa da çiftçilik hâlâ hakir görülen bir iş kolu. Bu algının acilen değişmesi gerekiyor. İtalya’daki Slow Food Üniversitesi gibi tarımla ilgili elit okulların açılması, tarladan sofraya gıdanın hikâyesinin yeni bir dille (tek kıstasın lezzet olmadığı bir üslupla) anlatılması, alternatif dağıtım ağları kurmak sûretiyle çiftçinin sırtından para kazanan aracıların devreden çıkarılması yahut (çılgın projeler yerine) köylerin alt yapısına ağırlık verilmesi üreticiyi güçlendirecek ve bu sektörün kıymetini yükseltecek önlemlerden birkaçı olarak sayılabilir.
  • Su kritik önemde. Damla sulama sistemlerinden başlayarak üretimden tüketime her aşamada suyun kullanımına dair yeni politikalar üretmek şart. Bunun bir noktada enerji politikalarına (barajlara) temas etmesi kaçınılmaz. Fikrî sıçrama olacak; ama sadece Türkiye’nin değil, dünyadaki tüm ülkelerin daha çok enerji kullanmaya değil, enerjinin daha verimli kullanılmasına yoğunlaşması gerekiyor. (Bunun yolu araba sektörüne ucuz kredi sağlamak yahut daha çok otoban yapmak olamaz mesela). Petrolsüz, emek yoğun, polikültür çiftlikler tam da bunun ilk aşaması olarak düşünülebilir. Tohumculuğu bilen, toprağını tanıyan, haşereye karşı hepimizi zehirleyen kimya endüstrisine değil, yaratıcı alternatiflere yönelen yeni üretim mekânları gerekiyor (bunun en iyi örneklerinden birini Michael Pollan anlatıyor, patatesle ilgili bölüm Pollan 2000)
  • Fakat asıl müdahale değer zincirine yönelik olmalı. Yukarda kısaca bahsettiğim gibi, bugün bu sektörde dolaşan paranın büyük bölümü üreticilere değil dağıtıcılara, satış mümessillerine, avukatlara, reklamcılara, pazarlamacılara, ambalaj tasarlayan güya yaratıcı meslek gruplarına gidiyor. Üretime gerçek anlamda katkı sunmayan, ama günümüzün tuhaf dünyasında en çok kıymet gören meslekler bunlar. O yüzden mesleklerden başlayarak toplumsal değerlerin, yani neyin kıymetli neyin kıymetsiz olduğuna dair yaptığımız değerlendirmelerin değişmesi gerekiyor. Tarih boyunca yüzlerce kez değişmiş, yine değişebilir. Zaten diğer türlü yaşamın bu seyrinde devam etmesi mümkün değil. 

Sonuç

İyi mi kötü mü bilmiyorum; ama iklim değişikliğinin tüm etkilerini henüz görmüş değiliz. Gerçi bazı coğrafyalarda şimdiden büyük felaketler gerçekleşiyor; ancak iklim değişikliğinin önde gelen müsebbiplerinden sayılabilecek orta-üst sınıfın çoğunluğu, gözlerinin önünde gerçekleşen değişimlere rağmen karbon salımı yüksek, tüketime dayalı hazlardan, büyük şehirlerden yahut arabalardan kolay vazgeçecek gibi gözükmüyor. Devlet/şirketler ise silahlanmaktan, daha fazla kullan-at eşya üretmekten…  Kötü bir kehanet olacak; ama 2000 sonrası doğanlar zannediyorum ki bizimkinden bambaşka, muhtemelen çok daha zorlu bir dünyada yaşamak zorunda kalacak. Ancak şuna inanıyorum: Toplumun iyi örgütlenmiş %10’luk bir kesimi, büyük değişimlerin öncüsü olabiliyor. Bunun (olumlu ve olumsuz) pek çok örneği var geçmişte. Kriz anları her zaman yeni siyasî dillere ve oluşumlara gebe. Umalım ki yabancı düşmanı, hamasî gruplar bu boşluğu değerlendirmeden başka bir dünya kurabilelim.

Kaynaklar

Ahval News
2018   ’Et diplomasisi’nde son gelişme: Fransa’dan 5 bin 700 ton et ithal edilecek. Ahval. https://ahvalnews.com/tr/et-ithalati/et-diplomasisinde-son-gelisme-fransadan-5-bin-700-ton-et-ithal-edilecek.

Akşam
2017   Hayvan Yemlerinde Gümrük Vergisi Sıfırlandı, Kasım 23. http://www.aksam.com.tr/video/player2.asp.

Aydoğuş, Osman
2017   Türkiye Tarımının Son Kırk Yılı. İktisat ve Toplum(82): 7–10.

Çapa, Emin
2017   Dünyanın 1001 Hâli. Gıda Dosyası. CNN Türk, Ekim 22. https://www.youtube.com/watch?v=-cVpVlVnEBc.

Çelik, Recep
2016   Diyarbakır Çınar Tarımsal Alanlarının Yıllara Göre Yeraltı Suyu Seviye Haritalarının Coğrafik Bilgi Sistemi (CBS) İle Tespiti. Mühendislik Dergisi 7(2): 217–224.

Çırpıcı, Yasemin Asu
2017   Tarımda Senaryolar Hep Aynı. İktisat ve Toplum(82): 34–40.

CNN Türk
2017   Bulgaristan’dan saman ithalatı başladı! İlk gemi yanaştı. CNN Türk. https://www.cnnturk.com/ekonomi/bulgaristandan-saman-ithalati-basladi.

Çolak, Ömer Faruk
2017   Enflasyonun Dinamikleri ve Tarım Sektörü. İktisat ve Toplum(82): 12–16.

Diamond, Jared
1994   Ecological Collapses of Past Civilizations. Proceedings of the American Philosophical Society 138(3): 363–370.

Döner, Fatma Nil
2016   Tarımdan Mega Projelere El Değiştiren Topraklar. Toplum ve Bilim(138–139): 67–83.

Erdil, Merve
2018   Çiftçilerin Derdi İklim. Hürriyet, Eylül 2. http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/ciftcilerin-derdi-iklim-40735999.

Fakıbaba, Ahmet Eşref
2018   Et İthalatı Yapılmaması İçin Uğraşıyoruz. 14. Gıda Ürünleri Fuarındaki konuşmasından, Gaziantep, Ocak 16. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ekonomi/906336/Bakan_Fakibaba__Et_ithalati_yapilmamasi_icin_calisiyoruz.html.

Femia, Francesco ve Caitlin Werrell
2013   Drought Helped Cause Syria’s War. Will Climate Change Bring More like It? Brad Plumer’ın yaptığı mülakat. The Washington Post. Eylül 10. https://www.washingtonpost.com/news/wonk/wp/2013/09/10/drought-helped-caused-syrias-war-will-climate-change-bring-more-like-it/, accessed March 6, 2018.

Foer, Jonathan Safran
2010   Eating Animals. Back Bay Books.

Hazine Müsteşarlığı
2000   Enflasyonla Mücadele Programı Politika Metinleri Cilt I: Niyet Mektubu, Para Politikası, Ekonomik Kararlara İlişkin Mevzuat. Ankara: Hazine Müsteşarlığı.

Hürriyet
2008   Tuz Gölü için risk yok çünkü artık Tuz Gölü yok. Hürriyet. http://www.hurriyet.com.tr/tuz-golu-icin-risk-yok-cunku-artik-tuz-golu-yok-9953685.

Habertürk

2017    Bazı Tarım ve Hayvancılık Ürünlerinde Gümrük Vergileri Düşürüldü. www.haberturk.com, Haziran 28. http://www.haberturk.com/ekonomi/is-yasam/haber/1544490-bazi-tarim-ve-hayvancilik-urunlerinde-gumruk-vergileri-dusuruldu.

Karadeniz, Fırat
2015   İyi Durumdaysak İnsanlar Neden Tarımdan Çekiliyor? Radikal, Mayıs 17.

Karakaş, Gökhan
2018   ‘Yer Altı Suları Korunmalı.’ Milliyet Haber. http://www.milliyet.com.tr/yer-alti-sulari-korunmali–gundem-2583383/.

Keyder, Çağlar, and Zafer Yenal
2013   Tarımsal Dönüşüm ve Proleterleşme Süreçleri: Tarihsel Bir Bakış. Bildiğimiz Tarımının Sonu: Küresel İktidar ve Köylülük. İstanbul: İletişim Yayınları.

Yerel Gazete- Amasya
2014   Yeşilırmak Kuruyor. http://www.amasya.org/yesilirmak-kuruyor/121/.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü
2016   Türkiye’de Ortalama Kar Örtülü Günler Sayısı. Ankara: Meteoroloji Genel Müdürlüğü. http://www.mgm.gov.tr/FILES/resmi-istatistikler/turkiye-ort-kar-ortulu-gunler-sayisi-6.pdf.

2018   Kuraklık İzleme Sistemi 3.0. http://kuraklikizle.mgm.gov.tr/.

OECD-Raporu
2018   Prices – Inflation (CPI) – OECD Data. TheOECD. http://data.oecd.org/price/inflation-cpi.htm.

Oyan, Oğuz
2013   Tarımda IMF-DB Gözetiminde 2000’li Yıllar. Türkiye’de Tarımın Ekonomi Politiği. Ankara: NotaBene Yayınları & TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Bursa Şubesi.

Özgür, Bahadır
2018   “Yerli ve Milli” Diyet: Sadece Dört Ürün Kaldı! Gazeteduvar. https://www.gazeteduvar.com.tr/ekonomi/2018/02/22/yerli-ve-milli-diyet-listesi-sadece-dort-urun-kaldi/.

Polk, William R.
2013   Understanding Syria: From Pre-Civil War to Post-Assad. The Atlantic, Aralık 10. https://www.theatlantic.com/international/archive/2013/12/understanding-syria-from-pre-civil-war-to-post-assad/281989/.

Pollan, Michael
2000   The Botany of Desire. New York: Random House.

Radkau, Joachim
2008   Nature and Power: A Global History of the Environment. Cambridge University Press.

Sarıbal, Orhan
2017   Türkiye’de Son 15 Yılda Çiftçi Sayısı 624 Bin Kişi Azaldı. Gazete Karınca. http://gazetekarinca.com/2017/07/turkiyede-son-15-yilda-ciftci-sayisi-624-bin-kisi-azaldi/.

TÜİK
2015   ISIC Rev3 Sınıflamasına Göre Dış Ticaret.

2017   Türkiye İstatistik Kurumu, Hanehalkı Tüketim Harcaması, 2016. http://www.tuik.gov.tr/HbPrint.do?id=24576.

World Bank Sustainable Development Department
2008   Agriculture in Syria: Towards the Social Market. 47546. The World Bank.

Yükseler, Zafer
2004   1994, 2002 ve 2003 Yılları Hanehalkı Gelir ve Tüketim Harcamaları Anketleri: Anket Sonuçlarına Farklı Bir Bakış. 2004/23. Ankara: Turkish Economic Association. https://www.econstor.eu/bitstream/10419/83267/1/dp_2004-23.pdf.

Zeybek, Sezai Ozan
2015   Akademisyenler Ne İş Yapar? Bir Üniversitenin Sertifikalandırılma Süreci. Oyunbozan. http://ozanoyunbozan.blogspot.com/.

2016a Fennî Ormancılığın Keçiler ve Köylülerle İmtihanı: Sömürge İmparatorluklarından Ulus Devletlere Orman Koruma. Toplum ve Bilim(137): 129–154.

2016b Biyo-Politika, Güvenlik ve Anti-Piyasalar: Türkiye’de Endüstriyet Hayvancılığın Seyri. Toplum ve Bilim 138/139: 106–125.

 

Kapıdaki Gıda Krizi: Türkiye’nin yumuşak karnı -1

 

Bu yazı, yazarının da onayı ile, beyond.istanbul/ dan alınmıştır

 

Sezai Ozan Zeybek

Stiftung Wissenschaft und Politik (SWP)

Berlin

Gıdanın güvenliğinden biz sorumluyuz – Oya Ayman

Gıda Toplululukları sitesinde Mayıs ayında yayınlanmaya başlanan ve her hafta farklı bir yazarın konuya dair makalesinin yer aldığı yazı dizisine Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki‘nde ilk yazıdan başlayarak yer veriyoruz.

Yazılara gidatopluluklari.org adresi üzerinden de ulaşabilirsiniz.

***

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

1 – Gıdanın güvenliğinden biz sorumluyuz

Gıda güvenliğinin sağlanması için yeterli miktarda besleyici gıdanın, herkes için ve her yerde, fiziksel ve ekonomik olarak erişilebilir olmasını sağlamak gerekiyor. Gıda üretimine dair bilgiler bize, ekosisteme ve sağlığa dair maliyetleri de hesaba katarak, gıdanın gerçek maliyetleri hakkında daha fazla şey öğrenmemiz gerektiğini hatırlatıyor.

Bu maliyetlerin farkında olan kişi, kuruluş ve topluluklar gıda üretimi, dağıtımı ve tüketiminde ekolojik, adil, yerel ve katılımcı sistemler oluşturarak, söz konusu çevresel ve sosyal maliyetleri azaltabilecek örnekler oluşturuyor.

Asit yağmurlarından, zirai ilaçlardan, kuraklıktan, selden, hastalıklardan, zamansız esen rüzgârdan, ağır metallerden, kirlenmiş toprak ve sudan, moleküllerini ayırıp yeniden birleştiren makinalardan, bir sürü katkı maddesi arasından sıyrılıp kilometrelerce uzaklardan taşınarak sofralarımıza gelen yiyecekler, gerçekten “gıda” mıdır? Gıdanın önündeki “gerçek” tanımına neden ihtiyaç duyuyoruz? Bazı gıdalar gerçek olmadığı için mi? O zaman gıda nedir? Gıda, TDK sözlüğünde, “Besin; yenilebilir, beslenmeye elverişli her tür madde; yaşamak, varlığını sürdürmek için gerekli şey” olarak tanımlanıyor. Bu tanıma göre, yiyebildiğimiz her şeyin gıda olduğunu iddia etmek pek mümkün görünmüyor. Çünkü bu tanım; zirai ilaçlarla, ağır metal içeren sulama sularıyla yetiştirilmiş bir bitkinin veya hormonlarla büyütülmüş bir tavuğun ne kadar besleyici olabileceğini, fabrikalarda yüksek sıcaklıklara maruz bırakılarak homojenize edilmiş bir karışımın, varlığımızı sürdürmemiz için gerekli olup olmadığını sorgulamamızı gerektiriyor. Bitkisel ya da hayvansal bir ürün, bütün bu maceralardan yara almadan, sakatlanmadan hatta ölmeden soframıza geldiğinde gerçek anlamıyla “gıda” oluyor.

Artık pek çoğumuz gıdamızı yetiştiremediğimize göre, tarladan ya da meradan sofraya kadar geçen uzun mesafede gıdanın güvenliği nasıl sağlanacak? Gıdanın kirlenmeden, bozulmadan, besleyici değerini kaybetmeden bize ulaşması nasıl mümkün olabilir?

Bu ve bunun gibi soruların yanıtları gıda güvenliğinin alanına giriyor. Gıda güvenliği, amaçları doğrultusunda üretildiğinde veya tüketildiğinde gıdanın tüketiciye zarar vermeyeceği durumu/süreci ifade ediyor. Beslenmeye elverişli bitkilerin ya da hayvansal ürünlerin bozulmadan sofraya gelişi güvence altına alındığında gıda güvenliği sağlanmış oluyor. Bu açıdan baktığımızda tezgâhlarda bize sunulan ürünlerin ne kadarının gıda olup olmadığını bilmek, tarladan sofraya bütün üretim süreçlerinin izlenmesiyle mümkün. Çiftçiden aracıya, gıda işleyen fabrikanın yönetici ve çalışanlarından gıda ambalajı üreticisine ve son alıcıya kadar, bu süreçte yer alan her kişi ve kurum gıdanın güvenliğinden sorumlu. Gıda güvenliğinin sağlanması için, gıdalarda olabilecek fiziksel, kimyasal, biyolojik her türlü zararın bertaraf edilmesi gerekiyor. Ancak, gıdanın kilometrelerce mesafe kat ederek tabağımıza ulaştığı günümüzde bu tedbirlerin alınması yeterli değil. Gıda güvenliğinin sağlanmasının yanı sıra istikrarlı erişiminin de garanti altına alınması gerekiyor. Küresel Gıda Güvenliği Endeksi’ne göre, gıda güvenliğinin sağlanması için dört unsurun yerine gelmesi gerek: Bulunabilirlik, erişebilirlik, kalite/güvenilirlik ve istikrar. Endeks’e göre, gıda güvenliğini en iyi sağlayan ülke ABD. Onu İrlanda ve Singapur izliyor. Türkiye ise 113 ülke arasında 45’nci sırada yer alıyor.

9 kişiden biri açlık çekiyor, 3 kişiden biri sağlıklı beslenemiyor

Yeterli ve güvenli gıdaya erişim en temel insan haklarından biri. Ancak Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO’nun verileri, günümüzde yaklaşık 800 milyon insanın aç olduğunu, yani gıdaya erişemediğini ortaya koyuyor. Dünyada her 9 kişiden biri açlık çekerken, yetersiz beslenen her 5 kişiden biri iyi yönetilemeyen, ölüm ve hastalıklara her an açık, kriz ortamlarında yaşıyor.

Ancak söz konusu araştırma sadece gıdaya erişim değil, “güvenliği sağlanmış gıdaya erişim” dikkate alınarak yapılsaydı yetersiz beslenenlerin sayısı çok daha artardı. 2016 Küresel Beslenme Raporu’na göre, dünyada her üç kişiden biri yeterli ve sağlıklı beslenemiyor. Yani yedikleri beslenmeye elverişli değil.

Örneğin ABD, günümüzde gıdaya erişimin en yüksek düzeyde olduğu ülkeler arasında yer alıyor ama yetersiz beslenmeyi tetikleyen obezite ülkenin en önemli sorunları arasında… Bunun en önemli nedenlerinden biri, katkı maddeleri ile şeker, yağ ve karbonhidrat yüklü işlenmiş ürünler. Raflardaki ürünlerin tam anlamıyla “gıda” olup olmadığı nedense pek sorgulanmıyor. Küresel Beslenme Raporu da aynı soruna dikkat çekiyor: “Yüz milyonlarca kişi yetersiz beslendikleri için aşırı kilolu; kanlarında da çok fazla şeker, tuz ve kolestrol var.” Söz konusu yetersiz beslenme sorunları ise tamamen gıda güvenliğinin sağlanamamasından kaynaklanıyor.

Gıda güvenliğine yönelik tehditler

Yeditepe Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Artemis Karaali’nin “Gıda Sektöründe Sürdürülebilirlik” konulu araştırmasına göre gıdanın sürdürülebilirliğini engelleyen unsurlar, aynı zamanda gıda güvenliğini de tehdit ediyor:

“Tarımda aşırı kimyasal kullanılıyor, doğa sadece insan ihtiyaçları için sömürülüyor, uzun süre dayanması için gıda katkı maddeleri kullanılıyor, yiyecek ambalajları çöpe dönüşüyor, kıtalarararası gıda ulaşımı için petrol harcanıyor, gıdalar yolda telef oluyor, aracılar ve uzaklıklar nedeniyle ürün maliyetinin kat be kat üzerinde satılan ürünler tüketicinin ekonomik gücü yeterse alınıyor, sağlıksız gıdalar uzun süre bekletme ve hatalı pişirme yöntemleri nedeniyle israf edilerek tüketiliyor.”

Bu sorunlara ayrıca aracılar nedeniyle tüketicinin ödediği paranın çiftçiye gelir olarak yansımıyor oluşu, GDO’lar, gıda ulaşımı kaynaklı sera gazı salımı, iklim değişikliği kaynaklı kuraklık ve sellerin yol açtığı zararı da eklersek gıda güvenliği üzerindeki tehditler tablosunun ne denli kalabalık olduğu ortaya çıkar. Dünya genelinde yılda yaklaşık 2,5 milyon ton bitki koruma ürünü kullanılıyor. Öyle ki, masum ve sağlıklı bilinen elma bile, soframıza gelene kadar 1 ila 8 pestisit ile ilaçlanabiliyor. Bu kimyasallar arttıkça ortaya çıkardıkları sağlık ve çevre riskleri de artıyor. Örneğin, 2012 yılında pestisit kalıntısı nedeniyle AB ülkeleri tarafından uygun bulunmayan bitkisel ürün parti sayısı 67 idi.

Hacettepe Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü öğretim üyeleri Prof. Dr. Ümran Uygun ile Prof. Dr. Hamit Köksel, “Gıda Güvenliğini Tehdit Eden Kimyasallar” başlıklı çalışmada, bu kimyasallardan bazılarını şöyle sıralıyorlar: Bitki koruma ürünlerinin kalıntıları, doğal toksik maddeler (mikotoksinler, bitki toksinleri vb.), işleme sırasında oluşan toksinler (akrilamid, heterosiklik aromatik aminler, furanlar vb.), gıda alerjenleri, ağır metaller (kurşun, arsenik, cıva, kadmiyum vb.), endüstriyel kimyasallar (dioksinler, benzen, perklorat vb.), ambalaj materyallerinden geçen maddeler ve hile amaçlı katılan maddeler (melamin vb.).

Bütün bu kimyasal bombardımanında gıda güvenliğini sağlamak oldukça zor… Örneğin tarımda kullanılan pestisitler ile suni gübreler, toprağın fakirleşmesine ve su varlığının kirlenmesine yol açabildiği gibi, soluduğumuz havayı da kirletiyor; dolayısıyla sadece gıdalardan değil, havadan da zehirlenme riski yaratıyor. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Nafiz Delen, yüksek buharlaşabilme yeteneğine sahip pestisitlerin, uygulandıktan sonra yüzde 80-90 oranında buharlaşarak havaya karışabildiğini söylüyor ve ekliyor: “Bu durum, soluduğumuz havanın yoğun biçimde kirlenmesine yol açabildiği gibi, hastalıklarla, zararlılarla ya da yabancı otlarla kimyasal savaşımda etki düşüklüğüne neden olabilir. Örneğin, herbisit karakterdeki trifluralin, toprağın 7,5 cm derinliğine karıştırılmış olsa bile, 90 gün süreyle, uygulanan miktarın  yüzde 3,4’lük bölümü havaya karışmaya devam eder. Havaya karışan pestisitler yağmurla yeryüzüne dönerek toprağı, suyu hatta tarım ürünlerini kirletebilir.” Delen, havanın pestisitler de dahil olmak üzere, kimyasal maddelerle kirlenmesinin insanlarda, özellikle de çocuklarda solunum, kalp-damar, kan, sinir, üreme ve immünolojik hastalıklar ve endokrin sistemi bozuklukları, hatta akciğer kanserleri gibi sağlık sorunlarına yol açabileceğini söylüyor.

Pestisitler aynı zamanda bitkilerin tozlaşabilmesi için ihtiyaç duyduğumuz arı, böcek ve kuşların azalmasına da neden oluyor ve gıdanın sürdürülebilirliğini tehdit ediyor.

Doğadan uzaklaştıkça katkı maddeleri artıyor

Gıda güvenliği konusunda en önemli sorunlardan biri de gıdaların işlenmesi sırasında uygulanan yöntemler ve katkı maddeleri.

Katkı maddeleri hayatımıza o kadar hızlı girdi ki, bunların gerçek mi yoksa suni mi olduğunu sorgulama ihtiyacı bile duymadık. Eskiden ne sütteki antibiyotik sorgulanırdı, ne de tavuktaki hormon. Sebzeler, meyvelerde kalıntı diye bir şey yoktu. Kimse yediği öğünlerin besleyici değerini sorgulamazdı, çünkü onlar gerçekten gıdaydı.

Gıdadan ve onu yetiştiren çiftçiden, üreticiden o kadar uzaklaştık ki, tabağımıza gelene kadar geçen sürede bozulmasını önlemek için mühendislerin laboratuvarlarda ürettiği katkı maddelerine ihtiyaç duyuyoruz. Turşu kurmadan kurutmaya, tarhanadan konserveye kadar geleneksel saklama ve koruma yöntemlerini ise çoğumuz ya bilmiyoruz ya da koca bir endüstriye teslim etmiş durumdayız.

Gıda adı altında rafları kaplayan ürünlerin içinde raf ömrü uzasın, kıvamı yerinde olsun ya da güzel görünsün diye, tanımadığımız pek çok kimyasal ve katkı maddesi var: Tatlandırıcılar, lezzet artıcılar, kıvam artırıcılar, renklendiriciler, koruyucular, asit oranı düzenleyenler, topaklanmayı önleyenler ve daha pek çok laboratuvar ürünü… Örneğin, işlenmiş veya yüksek glisemik indeksli gıdalarda bulunan nişastalı karbonhidratlar, yüksek şeker içerikleri nedeniyle aşırı insülin salgılanmasını uyarıyor ve bu da hipoglisemi dediğimiz kan şekeri düşüklüğüne neden oluyor. Blue 1, Red 40, Yellow 6 gıda boyalarının bazı bireylerde alerjiye neden olduğu bildiriliyor. Sosis, salam, sucuk ürünlerinde kullanılan sodyum nitrit ile tavuk çorba bazlarında ve sakızlarda bulunan propil galatın ise kanserle ilişkisi olduğu belirtiliyor. Journal of Toxicology’de yayımlanan bir araştırmaya göre, taranan 1500 gıda katkı maddesinden 31’i potansiyel olarak östrojeni taklit ediyor. Bu zenoöstrojenler, sperm sayısını azaltıyor, kadınlarda meme kanseri riskini artırıyor ve hormon düzensizliklerine neden olarak gösteriliyor.

Gıdadan geriye kalan…

Gıda işlemede kullanılan yöntemler son derece karmaşık; pastörizasyon, sterilizasyon, homojenizasyon, dondurma, UHT vb… Bu yöntemlerden sonra geride kalan şey gerçek anlamıyla gıda mı, sorgulamak gerekiyor.

National Geographic Türkiye’nin 2012 yılında bilim insanlarının katkısıyla yayımladığı Gerçek Gıda rehberine göre, rafinasyon gibi bazı işleme yöntemleri gıdaların besin değerini azaltıyor. Örneğin, öğütme ve kabuk soyma, lif oranını azaltıyor, yüksek ve uzun süreli ısıl işlemler ise protein kalitesini etkiliyor. Kepeğinden ve özünden ayrılmış tahıllar da besleyici değerinden kaybediyor. Araştırmalar zeytinyağı rafinasyonundan sonra zeytinyağının demir ve fosfor, E vitamini ve diğer yağda çözünen vitamin oranlarında azalma olduğunu, dolayısıyla besin değerlerinin azaldığını ortaya koyuyor.

Değiştirilen genler, iklimler ve tohumlar

Verimlilik ve daha fazla ürün yetiştirme iddiasıyla geliştirlen genetiği değiştirilmiş ürünler de hem gıda güvenliği hem de gıda güvencesi açısından ciddi bir tehdit oluşturuyor. Hibrit ve laboratuvar ortamında üretilen GDO’lar doğadaki gen kaynağımız olan yerli/yabani ırklarla tozlanarak biyolojik çeşitliliği ve ekosistemi tehdit ediyor. İnsan sağlığı ve ekosistem/doğa üzerindeki olası etkileri, uzun yıllara dayanan araştırmalar yapılmadan kullanıma sunulan GDO’lu tohumlarla dünyamız ve insanlık, rızası olmadan denek olarak kullanılıyor.

Tarımsal üretimde yüzde 16’lık bir azalmaya yol açacağı öngörülen iklim değişiklikleri; dayanıklı yerel tohumlar yerine verimlilik adına kullanılan, ancak sadece tarım ilaçları ve suni gübrelerin desteğiyle meyve verebilen hibrid tohumlar; doğanın işleyişini gözlemleyerek hareket eden küçük ölçekli, geleneksel çiftlik modellerinin giderek yok olması da gıda güvenliğinin önündeki tehditler arasında…

Gıda tüketimi nüfustan hızlı artıyor

İnsanın iflah olmaz iştahı sonucu, gıdaymış gibi gösterilen ürünler rafları doldururken, gerçek gıdaya ulaşım giderek zorlaşıyor. Araştırmalar daha fazla gıdaya gereksinim duymamızın tek nedeninin nüfus artışı olmadığını gösteriyor. Dünya genelinde -özellikle de Çin ve Hindistan’da yaşanan refah artışıyla- et, süt ve yumurtaya yönelik artan talep paralelinde, daha fazla büyükbaş hayvan, domuz ve tavuğu beslemek üzere, daha fazla mısır ve soya fasulyesi yetiştirme baskısı da artıyor.

Türkiye’de de hayvansal protein talebi nüfusa oranla daha hızlı artıyor. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, 2002’de 420 bin ton kırmızı et üretilirken, 2013’te bu sayı 996 bin tona yükseldi. Türkiye nüfusunun 2002’de 65 milyonken, 2013’te 77 milyona ulaştığı göz önüne alındığında, et üretiminin nüfusa göre ciddi bir artış gösterdiği ortaya çıkıyor. 11 yılda et üretimi yüzde 100’den fazla artış gösterirken, nüfus sadece yüzde 18 arttı.

Bir yanda daha fazla kimyasal, hibrid tohumlar, GDO’lar ve katkı maddeleri ile daha fazla gıda üretimi destekleniyor, diğer yanda her yıl 1,3 milyar ton gıda israf ediliyor. Bu israf nedeniyle ekili tarım arazilerinin yüzde 28’inde yapılan tarım boşa gidiyor. Türkiye’de de durum farklı değil. Ülkemizde tüketilen sebze ve meyvenin yaklaşık dörtte biri, tüketim merkezlerine ulaşamadan zayi oluyor.

National Geographic dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre, bu tüketim alışkanlıklarıyla devam edersek, nüfus artışı ve daha zengin beslenme tarzlarının oluşturduğu çifte darbe sonucu, 2050 yılına kadar, yetiştirdiğimiz ekin miktarını yaklaşık iki katına çıkarmamız gerekecek.

Sorunun daha fazla yiyecek üretmek olmadığı aşikâr. FAO’nun da belirttiği gibi, açlık ya da yetersiz beslenmenin nedeni, gıda üretiminin miktarıyla ilgili değil. Sorun, tüketim alışkanlıklarımız, gıdanın dağıtımı ve üretilenlerin çok ama gerçek gıda olmamasından kaynaklanıyor. Rafların besleyicilikten uzak yiyeceklerle dolu olması, ne gıda güvenliğini ne de yetersiz beslenme sorununu hafifletiyor. Üstelik daha fazla yiyecek üretme telaşı daha fazla kimyasal, daha fazla kirli toprak ve su anlamına geliyor –ki bu da gıda üretiminin devamlılığı açısından büyük bir sorun teşkil ediyor.

Gerçek gıdaya erişmek lüks değil hak!

Sorunun çözümü, beslenme alışkanlıklarımızı ve ihtiyaçlarımızı gözden geçirerek gıda üretim ve erişim stratejilerini değiştirmemizde saklı. İbreyi daha fazla gıda üretiminden, güvenli gıda üretimine döndürmek gerekiyor.

Bu dönüşümü sağlamak elbette kolay değil. Yine de artık bir sanayi ve mühendislik alanı olan gıdanın, zararlı kimyasallar, katkı maddeleri ve işlemlerden arındırılıp, güvenliği sağlanarak sofralarımıza ulaşması mümkün…

Üstelik sanıldığının aksine doğal ürünlerin maliyeti konvansiyonel ürünlerden daha düşük ve gerçek gıdaya erişmek bir lüks değil bir hak…

“Ekolojik gıda daha pahalı” söylemleri gerçeği yansıtmıyor. Evet, doğa dostu yöntemlerle üretilen gıdaların parasal maliyeti (üretim azlığı, emek yoğun üretim, depolama, lojistik maliyetler vs nedeniyle) yüksek olabilir. Ancak parasal olarak ölçülebilen maliyetler büyük bir yanılgıyı da beraberinde getiriyor. Çünkü çevresel maliyetler, etiketlere yansımıyor.

Konvansiyonel olarak yetiştirilen ürünlerde gerek yetiştirme, gerek depolama, gerekse işleme süreçlerinde kullanılan kimyasalların toprakta, suda ve canlılarda neden olduğu tahribatın maliyetini kimse ödemiyor. Yıllarca yüksek verim almak için yoğun tarım yapılan bir toprağın fakirleşerek, tarım arazisi olarak kullanılamayacak duruma gelmesinin hesabını çiftçiden başka kimse ödemiyor. Suni gübrelerin yol açtığı su kirliliği, pestisitlerin neden olduğu biyolojik katliam ve sağlık sorunlarının maliyetleri hesaplanamayacak denli yüksek.

Ülkemizde sadece hayvan yemi olarak kullanımına izin verilmiş olsa da, GDO’ların tozlaşma yoluyla biyolojik çeşitliliğe verdiği zarar ve taşıdıkları sağlık risklerinin maliyetlerini hesaplayabilmek neredeyse imkânsız. Çünkü geri dönüşü olmayan zararlar söz konusu.

Gıda sistemleri yeryüzündeki toplam sera gazı salımlarının yüzde 19-29’undan sorumlu. O zaman sera gazı salımları sonucu ortaya çıkan iklim değişikliğinin yol açtığı kuraklık ve seller nedeniyle ziyan olan tonlarca gıdanın ve ortaya çıkan zararın sorumlusu da bu yaygın gıda sistemleri…

Gıdamız için gerekli toprak ve suyun giderek kirlenmesi; suni gübreler, yoğun hayvancılık ve gıda taşımacılığı gibi nedenlerle iklimlerde yaşanan değişikliklerin neden olduğu zararlar da gıda fiyatlarına yansımıyor.

Dünyada tüketilen suyun yüzde 75’i tarımda kullanılıyor. Heinrich Böll Vakfı’nın Et Atlası Raporu’na göre, bir kilo kırmızı et üretimi için 15 bin 455 litre su gerekiyor. Bu miktarda su; yem, ilaç, kimyasal üretimi, kesim, saklama, soğutma ve ulaştırma için kullanılıyor. Bitkisel üretim için harcanan su ile ilgili veriler de şaşırtıcı rakamlar içeriyor; waterfootprint.org verilerine göre, bir kilo pirinç için 3 bin 400 litre, bir kilo pamuk için 2 bin 700 litre, bir kilo makarna için 1900 litre su gerekiyor.

Dünyada da durum farklı değil. Brezilya’nın Amazon bölgesinde 1,2 milyon hektardan daha büyük bir alan hayvan beslenmesinde kullanılan soya üretimi için yok edilmiş durumda. Hayvan beslenmesinde kullanılan soya ve mısır tarımı için yakılan ormanların yol açtığı çevresel yıkımın maliyeti ise hesaplanamasa da iklim değişikliklerinin yol açtığı maliyetlere eklenebilir.

Bütün bu verileri dikkate aldığımızda ortaya çıkan gerçek şu: Beslenme konusunda yaptığımız tercihlerde, sadece damak keyfimiz ve sağlığımız için değil, gezegenin ve gıdanın geleceği için de karar veriyoruz.

Verimlilik yerine onarıcı tarım ve çeşitlilik

Nüfus artsa da dünyada var olan tarım arazilerinde doğa, iklim ve çiftçi hakları gözetilerek, aynı zamanda gıda güvenliği sağlanarak gıda yetiştirmek ve üretmek mümkün. Kimyasalların tarımsal verimliliği artırdığı ve bunun için vazgeçilmez olduklarına dair iddialar gerçeği yansıtmıyor. Örneğin, World Watch Magazine’de yayınlanan bir araştırma, ABD’de 1950’li yıllarda böceklerin neden olduğu yıllık ürün kaybı yüzde 7-8 civarında iken, bu oranın günümüzde yüzde 12-13’ler düzeyine ulaştığını belirtiyor. 1950’li yıllara kıyasla, kullanılan pestisit miktarı 10 misli artmasına rağmen böcekler yüzünden kaybedilen ürün miktarının iki katına çıkmış olması, pestisitlerin etkisini ya da daha doğru tabirle, etkisizliğini gözler önüne seriyor.

Her ne kadar bugün yaygın olan konvansiyonel üretim sistemleri tersini iddia etse de, araştırmalar ve uygulanan ekolojik yöntemler, toprağı beslemeyi ve zenginleştirmeyi temel alan onarıcı tarım ile birlikte yerel üretim ve kullanımla gerçek gıdaya erişimin mümkün olabileceğini gösteriyor. Üstelik herhangi bir çevresel maliyete yol açmadan…

Türkiye Ziraat Odaları Birliği’ne göre, sadece tarım arazilerinden her yıl kaybedilen toprak miktarı 500 milyon ton. Oysa konvansiyonel tarımda yabani ot öldücürüler yüzünden yok edilen yer örtücüler, doğa dostu tarımda toprağı erozyondan korumak için kullanılıyor. Yer örtücüler, suyun toprağın verimli tabakasını alıp götürmesini engellediği gibi, toprağı besleyerek iyileştiriyor. Ayrıca ekolojik tarımda zirai ilaç ve sentetik gübrelerin kullanılmaması da, toprağın kirlenerek fakirleşmesini engelliyor. Bunlar, doğanın sürdürülebilirliğini gözeten yöntemlerden sadece bir kaçı.

Doğa dostu yöntemlerin desteklediği, çeşitliliğin yoğun olduğu tarım alanlarında verimlilik, konvansiyonel üretimin desteklediği monokültür ekim yapılan tarım alanlarındaki verimlilikten yüzde 100 daha fazla. Rodale Enstitüsü’nün 30 yıl süresince yaptığı denemeler, toprak sürülmeden yapılan üretimde ekolojik tarım ile konvansiyonel tarım arasında bir verim farkı olmadığını gösteriyor. Üstelik doğa dostu yöntemlerle üretilen gıdalar konvansiyonele göre daha besleyici. Food Standarts Agency verilerine göre ekolojik gıdalarda protein yüzde 12,7; beta-karoten yüzde 53,6; çinko yüzde 11,3 daha fazla. AB verilerine göre, ekolojik yeşil sebze ve meyvelerdeki C vitamini yüzde 90 daha yüksek.

Konvansiyonel üretimde verimliliğin ve nüfusun beslenmesi için tarım arazilerinin artması gerektiği iddia edilirken, Türkiye’de verimli bazı tarım arazilerinin tarım dışı amaçlarla kullanılmasına izin verilebiliyor. TÜİK verileri, Türkiye’nin 18 yılda, işlenen tarım alanının 3 milyon hektarını kaybettiğini gösteriyor. Hayvanlara GDO’lu yem yedirmek yerine, otlayabileceği yüzbinlerce hektar mera arazisinde ise işlemeli tarım yapılıyor.

Doğa dostu üreticiyi destekleyen türeticiler

Tarım politikalarının, çevresel maliyetlerin gözetildiği ve doğanın sürdürülebilirliğinin esas alındığı doğa dostu yöntemlere doğru evrilmesinde, üreticiler kadar tüketicilere de sorumluluk düşüyor.

Gıda güvenliği üzerindeki tehditler arttıkça gerçek gıdaya ulaşma yolundaki çabalar da artıyor. Üretiminde doğanın işleyişini gözlemleyerek hareket eden, küçük ölçekli, geleneksel çiftlik modellerini desteklemek gıda güvenliğinin sağlanmasında önemli rol oynuyor. Örneğin, Türkiye’de 1999 yılında ekolojik gıdalar sadece birkaç doğal ürün dükkânında bulunabiliyordu. Aradan geçen 17 yılda doğal ürün dükkânlarının sayısı onlarla ifade edilirken, bu ürünler marketlerden, internetten veya sayısı giderek artan ekolojik pazarlardan edinilebiliyor.

Yanı sıra toprakla daha yakın olmak ve gıdasının bir bölümünü de olsa kendi yetiştirmek isteyenler, balkon ya da hobi bahçelerinde küçük bostanlar kuruyor. Büyük kentlerin yakınlarında halen küçük çapta çiftçilik yapanlarla anlaşan kentliler, çiftçileri destekleyen organizasyonlar kurarak gıdasının bir bölümünü bu çiftliklerden temin ediyor.

Ya da doğa dostu üretim yapan çiftliklerin yayımladığı sipariş listelerinden gerçek gıdaya ulaşmaya çalışıyor.

Doğa dostu yerel ürün üreticilerini doğrudan destekleyen modelleri hayata geçirerek tüketicilikten türeticiliğe geçiş mümkün. Ancak mutfağımıza giren her ürünü bu çiftlik ya da üreticilerden edinmek herkes için mümkün olmayabilir. Ürünlerin etiketini doğru okumak, içinde ne olduğunu anlamadığımız yiyeceklerden uzak durmak ve olabildiğince evde üretmek de gıdamızın güvenliği açısından önemli.

Ne yediğini bilme hakkı

Gıda güvenliğinin sağlanması için yeterli miktarda besleyici gıdanın, herkes için ve her yerde, fiziksel ve ekonomik olarak erişilebilir olmasını sağlamak gerekiyor. Gıda üretimine dair bilgiler bize, ekosisteme ve sağlığa dair maliyetleri de hesaba katarak, gıdanın gerçek maliyetleri hakkında daha fazla şey öğrenmemiz gerektiğini hatırlatıyor.

Bu maliyetlerin farkında olan kişi, kuruluş ve topluluklar gıda üretimi, dağıtımı ve tüketiminde ekolojik, adil, yerel ve katılımcı sistemler oluşturarak, söz konusu çevresel ve sosyal maliyetleri azaltabilecek örnekler oluşturuyor. Tohumdan hasada, hasattan son kullanıcıya ulaşıncaya kadar canlı ve çevre sağlığına zararlı kimyasalların kullanılmadığı doğa dostu yöntemler, gıda güvenliğinin sağlanmasında ve sağlıklı beslenme yolunda fırsatlar sunarken, küçük çiftçinin geçim standartlarının yükseltilmesini de sağlıyor.

Ne yediğimizi bilmeye hakkımız var!

Eğer gıdayı kendimiz üretmiyorsak, uzun süre dayanabilenler yerine taze olanları, kaynağını ve doğa dostu yöntemlerle üretildiğini bildiklerimizi seçmek, bizi gerçek gıdaya götüren en güvenli yollar.

Hâlâ seçme şansımız var ve seçimlerimiz geleceğimizi belirliyor…

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

 

Oya Ayman

Ayşenur Göğebakan Türkiye’nin ilk interaktif roman haritasını anlattı

Yaz sıcaklarıydı, erken seçimiydi, yaz tatiliydi, sınav stresiydi derken edebiyatseverlere müjdeli bir haberimiz var.

Türkiye ilk interaktif ‘Roman Haritası’na kavuştu.

Yaşadığınız ya da merak ettiğiniz bir şehre ‘gidip’ o şehirle özdeşleşen yazarları ve eserleri incelemek artık bir ‘tık’ uzağınızda.

Eserler Tahir Alangu, Rauf Mutluay, Asım Bezirci, Fethi Naci, Cevdet Kudret gibi isimlerin derlemelerinden alınarak haritaya döküldü. 

52 şehir, 52 eser

Türkçe içerikli olan uygulamanın kullanımı ise son derece kolay.

Haritada 52 şehir bulunuyor.

İnteraktif haritadan istediğiniz şehrin üzerine gelip tıklıyorsunuz, o yerde geçen romanın ismi, yazarı, basım tarihi, kısa tanıtım yazısı ve eser hakkında yazılan eleştiri karşınıza çıkıyor.

Haritada neden sadece 52 şehir var sorusunun cevabı ise henüz diğer şehirlerde geçen romanların bulunamamış olması.

Yaklaşık 6 aylık bir çalışmanın ürünü oran projenin fikir insanı ve yaratıcısı Ayşenur Göğebakan.

İstanbul’da yaşayan ve mesleği görsel iletişim tasarımcısı olan Göğebakan şu anda boya sektöründe faaliyet gösteren kendi aile şirketinde çalışıyor.

“Türkçe içerikli ilk edebiyat haritası”

@aysenur adlı resmi Twitter hesabından haritayla ilgili gelen sorulara yanıt veren Göğebakan ile ücretsiz erişime açtığı Türkiye’nin Roman Haritası’nı konuştuk.

-Türkiye’de ilk kez mi interaktif bir edebiyat haritası çalışması yapılıyor? Bu fikir nasıl doğdu?

Benim bildiğim kadarıyla ilk kez evet. Ben interaktif olmayanını da görmedim açıkçası, gördüğüm edebiyat haritaları hep İngiltere, Amerika üzerindeydi, Türkiye bazlı Türkçe içerikli bir edebiyat haritasına rastlamadım.

-Destek aldığınız kurum ya da kuruluşlar oldu mu yoksa tamamen bireysel bir girişim miydi?

Tamamen bireysel bir girişim. Araştırmadan, derlemeye, illüstrasyona ve websitesine kadar her bir parçasını kendim tek başıma yaptım.

-Twitter kullanıcıları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay ile ilgili tatlı bir çekişme oldu. :) Huzur ve Tutunamayanlar’ın bu kadar sahiplenilmesini neye bağlıyorsunuz?

İkisi de çok sevilen romanlar, Tutunamayanlar özellikle son yıllarda bir hayli popüler oldu, televizyon dizilerinden edebiyat dergilerine birçok mecraya taşındı. İnsanlar yaşadıkları şehirlerde veya memleketlerinde benimseyip sevdikleri, kendi gönüllerinden geçen kitabın olmasını istiyorlar herhalde, bu da çok anlaşılır bir durum. Ama özellikle İstanbul için Huzur’un pek tartışmalı bir seçim olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Zira bu işin nice duayeni Huzur’u hep “İstanbul’un romanı” diye değerlendirmiş. Dolayısıyla haritadaki en tartışmasız tercihlerden biri olabilir ama Tutunamayanlar’ı tercih edenleri de anlıyorum tabi ki.

-Yeni bir proje daha çıkar mı? Mesela Türkiye’nin Şiir Haritası olsa?

Halihazırda yine benzer bir konuda devam ettirdiğim bir projem daha var. Ama öykü haritası, şiir haritası bunlar da gayet olasılık dahilinde. Bu sefer belki tek başıma değil, insanların da içerik gönderebileceği, öneride bulunabileceği, crowd-source edilmiş bir haritayı hep beraber yapabiliriz. Neden olmasın?

“Edebiyat otoritesi değilim”

Göğebakan’ın haritayla ilgili Twitter kullanıcılarının soru ve yorumları üzerine kişisel hesabı üzerinden yaptığı bazı paylaşımlar şöyle:

“edebiyat otoritesi katiyen değilim ama seçimlerimin yanlış veya yetersiz olduğunu düşünmüyorum. çünkü bu seçimleri ben zaten Tahir Alangu, Rauf Mutluay, Asım Bezirci, Fethi Naci, Cevdet Kudret gibi isimlerin derlemelerinden aldım. Seçimler onlarındır, ben haritaya döktüm.”

“İnce Memed’in yokluğu herkesi derinden etkilemiş. Görüldüğü gibi ilk taslağa ben de İnce Memed’i koymuştum fakat Yaşar Kemal haritada Ağrı Dağı Efsanesi ile var dolayısıyla Çukurova’yı Orhan Kemal’e bırakmak gerekti.”

“Kars’ta Orhan Pamuk’un Kar’ı yerine, Kars’ta doğmuş, Cilavuz köy enstitüsü mezunu, halkçı, ilerici -ve bu sebeple katledilmiş- Ümit Kaftancıoğlu’nun Yelatan’ınını tercih ettim çünkü tanınmayan bir cevher olduğunu düşünüyorum. Ki Orhan Pamuk Sessiz Ev ile var.”

“İstanbul,Ankara gibi büyük şehirlerde birçok başka roman olabilirdi, neden tutunamayanlar değil de huzur, vs çünkü bana öyle geldi. :) Ben bu konuda bir otorite değilim, ne edebiyatçıyım ne edebiyat tarihçisiyim ama haritayı ben yaptığım için benim tercihlerimi yansıtması normal”

“Yozgat’ı küçümsemeyi bırakın Abbas Sayar Yozgat’ın unutulmuş bir değeri, Yılkı Atı’ndan başka Yozgat’ta geçen Can Şenliği, Dik Bayır gibi kitapları da var.”

“Yozgat’ta ayrıca Yusuf Z. Bahadınlı’nın Güllüceli Kazım ve Güllüce’yi Sel Aldı isimli kitapları da geçiyor. Yozgat birçok şehrimize göre bayağı iyi durumda.”

“Siteye girip bakarsanız, romanlardan alıntıları okuduğunuzda bence neden neyi seçtiğimi daha iyi anlarsınız. merak edilmesi normal neden o değil de bu diye, altalta alıntılar okununca bir bütünlük oluşturduğunu düşünüyorum naçizane.”

“İlk taslakta Samsun’da Ayfer Tunç’un Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Tarihi vardı mesela. Ama sonra Asım Bezirci’nin kitabında Dinamo’nun Savaş ve Açlar’ıyla karşılaştım. Asım Bezirci’dir Samsun’a onu yerleştiren ben değil.”

 

Haritaya ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz

 

Röportaj: Merve Damcı

Yeşil Gazete

LGBTİ+ Onur Ayı Özel: En renkli diziler/showlar – Irmak Keskin

Yılın en cafcaflı, en renkli, en hareketli, en eğlenceli, en umutlu, en ‘madi’ ayı içindeyken özel bir dizi listesi yapmadan geçilemezdi!

LGBTİ+ Onur haftasında tabii ki evde oturup dizi izlemeyin lütfen, ama partilemeleri bitirip, yetmediğinde belki göz atmak istersiniz, en olmadı Pride Ayı bitiminde 11 aya 11 dizi önermiş olayım, bize her gün pride diyelim!

Aramızdan alınmış, ayrılmış tüm dostlara ithafen, kalplerimizde ve mücadelemizde daima bizimleler…

 

***

Wentworth 

***

Everything Sucks 

https://www.youtube.com/watch?v=hf_YjzEvYeQ

***

Gypsy 

https://www.youtube.com/watch?v=y67_16zSMwk

***

Grace&Frankie 

***

Sense8 

***

Unbreakable Kimmy Schmidt 

https://www.youtube.com/watch?v=mNKEKlXY3Z4

***

Miss Fishers Murder Mysteries 

*** 

Transparent 

***

  Skam 

https://www.youtube.com/watch?v=9W_kw99jQ5M

***

RuPaul’s Drag Race 

***

Queer Eye 

***

Olmazsa olmaz bonusu:

Sailormoon 

***

Şaşırtıcı ama gerçek bonusu:

Avlu 

 

 

 

I

rmak Keskin

[Güney Amerika’dan Fotoğraf Hikayeleri] Cesaret, korkularını yenmekle başlar

Renklerine ve müziğine yakınlık duyduğum Güney Amerika’ya adım attım. Arjantin ve Şili sınırları içinde İspanyolca bilmeden, daha önce tek başıma bir yolculuk tecrübem olmadan var oldum. Tekliği yaşadım ve şahit oldum dünyanın güzelliğine. Düşten, gerçeğe; soğuktan, sıcağa bir yolculuk bu. Ayağımın tozuyla paylaşmak istiyorum hikayelerimi fotoğraflar eşliğinde sizinle. Ben yoldan çıktım, siz de buyrun…

Yolculuğumun kısa filmi:

***

4 – Cesaret, korkularını yenmekle başlar

Benim Güney Amerika yolculuğum da korkularımla başladı.  Buenos Aires’e gecenin bir vakti vardığımda artık tek başıma olduğumu idrak ettim. İlk dört gün ağladım, uyuyamadım ve geri dönmeyi dahi düşündüm. Korkularımın içinde olmak dalgalı bir denizde kalmak gibiydi.  Eğer hayatta kalmaya çalışmayıp, yüzmeye devam etmeseydim ömrüm korkularımın içinde kaybolacaktı.

Bana güç veren sevdiklerim oldu. İlham aldığım insanları düşündüm. Yola çıkmadan önce dostlarımdan, ailemden, sevgilimden bana not yazmalarını istedim ve yanımda taşıdım onları. Her zor anımda açıp bir tanesini okudum. Hayatım boyunca benim bir parçam olarak kalacak bu notları yazan sevdiklerime bolca, bolca teşekkür ediyorum!

Arjantin, El Bolson

Şunu anladım… Ben her zaman insanlarını sevdiğim yerlere geri dönüyorum. El Bolson da böyle bir yer. İki gün kalacağımı düşünerek gittiğim bu yerde dokuz gün kaldım. Buradan ayrıldıktan sonra tanıştığım insanları çok özleyince ve onlar da beni çağırınca geri dönüp birkaç gün daha kaldım. Bir yeri güzelleştiren de insanlar, yaşanamaz hale getiren de insanlar. Cenneti cehenneme de çeviriyoruz, cehennem gibi yerleri cennete de dönüştürebiliyoruz. Valparaiso’da da bunu yaşadım. Güney Amerika yolculuğumu sevginin, paylaşımın peşine düşerek ve insan hikayeleri toplayarak yaşadım…

Sevdiği kadın için Filipinler’e kadar giden İtalyan gezgin Nico da neşesiyle bana ilham verenlerden biri.

El Bolson , Nico

Dört Kilometrelik patika yolu on beş kiloluk sırt çantası ile yürüdüğüm için çok yorgundum hostele vardığımda. Çok sıcaktı… Hostelde yer ayırmadan önce merkeze olan uzaklığına bakmam gerekiyordu. Suratım yorgunluktan  düşmüş bir vaziyette hostele varınca pek kimseye selam da veremedim. Nico ile yüzyüze geldik hostelde ama gülümsemeye bile mecalim kalmamıştı. Duş alıp dinlendikten sonra yemek yaparken mutfakta çalan müziğe eşlik edip dans etmeye başladım. Nico o sırada izliyormuş beni. Daha sonra yanıma gelip,

–Neden sana selam vermediğimi biliyor musun? dedi.

-Hayır.  Neden?

— Gülümsemiyordun, dedi.

Güldüm…

O günden sonra da ne zaman yorulsam hep güldüm…

El Bolson

Sokaklarda gezinirken, onun sesi kulağıma geldi. Ritmini takip ederek buldum. Oturdum yanına, dinlemeye koyuldum. Enfesti…

Müzik durunca sohbet etmek istedim. Onda İngilizce bende de çok iyi İspanyolca yoktu.

Perfecto! Dedim

Gülümsedi…

Çok sonra hemen yanındaki tekerlekli sandalyeyi fark ettim. Ayaklarının bağını müziğiyle çözüyordu…

Etkilendim, utandım kendimden. Ayağa kalkmak için bir şarkı söylemek mümkünken ne düğümler yaratıyoruz kendimize, değil mi?

Artık onun sesinin duyuyorum, kendimle baş edemediğim zamanlarda. Çözülüyorum yavaşça…

Kulağımda  Mercedes Sosa’dan Gracias A La Vida parçası  ile beni besleyen El Bolson’a veda ediyorum. Ama bu veda Cuba vedası. Yani, bir sonraki buluşmaya kadar elveda El Bolson!

‘’Bana bu kadar çok şey veren yaşama teşekkürler
bana yorgun ayaklarımın yürüyüşünü verdi
onlarla gittim kentlere ve göletlere
plajlara, çöllere, dağlara ve ovalara
ve senin evine, senin sokağına ve bahçene’’ (Gracias A La Vida)

 

1 – Dağların Penceresi Valparaiso

2 – Yalnız yolculuk hali

3 – Buenos Aires’in siyah beyaz yüzü

 

 

Gökçe Atik