Hafta SonuManşet

[Güney Amerika’dan Fotoğraf Hikayeleri] Dağların penceresi Valparaiso

Renklerine ve müziğine yakınlık duyduğum Güney Amerika’ya adım attım. Arjantin ve Şili sınırları içinde İspanyolca bilmeden, daha önce tek başıma bir yolculuk tecrübem olmadan var oldum. Tekliği yaşadım ve şahit oldum dünyanın güzelliğine. Düşten, gerçeğe; soğuktan, sıcağa bir yolculuk bu. Ayağımın tozuyla paylaşmak istiyorum hikayelerimi fotoğraflar eşliğinde sizinle. Ben yoldan çıktım, siz de buyrun…

***

  1 – Dağların Penceresi Valparaiso

Valpo’ya vardığım ilk an ben burada ne yapacağım dedim. Çantamı sımsıkı kucaklayıp, bir yer bulup havanın aydınlanmasını beklemeye başladım.

Şili, Valparaiso, Cerro de Campana

Dağların penceresidir der Pablo Neruda Valparaiso için. Dağlarına çıkmak istiyordum bir an önce… Otogardan burnumu çıkartana kadar, geldiğim yerin beni soymaya meyilli olduğunu anladım. Etrafta insanlar çoğalınca, fare gibi saklandığım köşemden kalkıp dışarı çıktım. Hostelimin nerede olduğunu öğrenmek için telefonuma davrandığım an biri gelip telefonunu sakla, çok tehlikeli dedi. Nasıl bir yerde olduğumu güzelce idrak ettim. Hostelimi ararken, kurulan bir pazarda çöpten toplanan ne varsa satıldığını gördüm. Aynı yerde yemekler yapılıyor ve masaların konulduğu bir alanda masa oyunları oynanıyordu. Turistlerin ve titizliği fazla olan insanların pek kalamayacağı bir yerdeyim. Tüm bu manzaraların ortasında kalan hostelimi buldum. Birkaç gün dışarıdan izlediğim Valpo’nun günlerdir duyduğum ama ortak olamadığım neşesine artık hakim olmak istedim. Birkaç gün pazar alanında tezgah tezgah dolaşıp insanlarla selamlaştım, konuşmaya çabaladım. Arkadaş olduklarımın fotoğraflarını ve videolarını böyle çekebildim çünkü Valparaiso’da ancak ya severseniz ya da kendinizi sevdirirseniz yaşayabilirsiniz. Renkli, sanat eserleri ile dolu duvarları bir yana, insanların yoksul göründüğü için sevilmeyen yüzlerinin neşesi ile tanıştım. İki gün kalıp gideceğimi düşündüğüm Valparaiso’da 10 gün kaldım. Uzun yıllardır mızıkasıyla yolculara yeni soluklar katan Marco bana, ‘’Valparaiso seni özleyecek çünkü sen iyisin.’’ Dedi. Kötülerin sevilmediği Valparaiso’da artık bir hikayem var.

Valparaiso halleri

Valparaiso sokaklarında Mevlana

Adı ne kadar da güzel!

Valparaiso, Cerro de la campana

Valparaiso’nun dağlarına çıkmak için kamp yapabileceğim bir yer arıyordum fakat bir türlü gitmek istediğim yeri bulamadım! Geceyi çadır kurabileceğim bir yerde geçirmek için yer bakmaya karar vermişken, pek kimsenin olmadığı bir noktada onu gördüm! Hemen çocuk gibi koşup sarıldım ve o da kaybolmuş olacak ki aynı sevinçle karşılık verdi. Birbirimizi tanımıyoruz ama aynı duyguları yaşadığımız için tepkilerimiz karşılıklıydı. Bir düşündüm de pek çok insanla pek çok duyguyu beraber yaşadığımız halde neden hala yakın olamıyoruz? Adı Rose Maria. Adı ne kadar da güzel! Altmış veya daha üzerine yaşı var. Mutfağını sırtında taşıyor, dünyayı geziyor. Müthiş bir kadın! İyi ki kayboldum o yolda, ah yoksa arasam zor bulurum böylesi ilham veren bir kadını. Kaybolduğum zamanları da seviyorum artık çünkü o yoldan mutlaka bir çıkış yolu bulabiliyorum. Hakikatli bir kadınsın Rose Maria! İsmin ne kadar da güzel! Ve de ne güzel dans ediyorsun tüm örünü kata kata!

Fotoğraflarla Güney Amerika hikayelerimi yazmaya devam edeceğim. Ayrıca adımlarımı biraz daha hissettirebilmek için kısa bir yolculuk filmi hazırladım. Yeni dostluklar ve paylaşımlar adına buraya iliştiriyorum.

Bolca sevgiler

 

Gökçe Atik

Kategori: Hafta Sonu