Ana Sayfa Blog Sayfa 2795

Kabuğu kalkan yara: Nihayet görünür olan hayvan hak ihlalleri – Gökçe Aydoğan

Son birkaç gündür herkesin dilinde ve her yerde aynı soru var. ‘Hayvanlardan ne istiyorsunuz?’ Nedeni ise geçtiğimiz günlerde meydana gelen hayvan hak ihlalleri ve istismarları. Bildiğiniz gibi Sapanca’da yavru bir köpek elleri, ayakları ve kuyruğu kesilmiş halde bulunduktan sonra tedavi altına altındı. Ancak yalnızca birkaç gün yaşayabildi. Köpeğin içe işleyen görüntüleri yayıldıktan sonra, aslında her zaman varlığını sürdüren bir toplumsal yaranın kabuğu kalktı ve durumun ciddiyeti gözle görülür hale geldi.

Bu olay hala tazeliğini korurken bu sefer de birkaç tane küçük çocuk tarafından şiddete maruz kalan bir köpeğin videosu ve bir kediye yapılan cinsel istismar haberi paylaşım sitelerine düştü. Ve şiddet mekanizması bu sefer de hayvanlar üzerinden işlemeye başladı.

Aslında bu mekanizma her zaman işliyor. Pek çok kadının, çocuğun neredeyse her gün maruz kaldığı gibi hayvanlar da sürekli şiddete maruz kalıyor. Hayvanlara uygulanan şiddetin boyutu farklılık gösterdiği için olsa gerek, çoğu zaman bu şiddet vakaları gözle görülemez hale geliyor. Yoksa daha kötüsü mü oluyor? Kanıksıyor muyuz?

Hangimiz fark ediyoruz yolda yürürken ağaç altlarına, kaldırım kenarlarına hayvanların faydalanması için konulan su ve yemek kaplarının içindeki izmarit, peçete ve diğer atıkları? Bunların dışında yavru kedi ve köpekleri alıp, büyüdükten sonra sokağa atanlar mı dersiniz, evcil hayvanına üzerinde baskı kurup itaat ettirmek için şiddet uygulayan mı dersiniz, yolda önüne çıkan hayvanları korna çalmaya bile zahmet etmeden ezip geçenler mi dersiniz…Uzayıp gidiyor işte.

Öyle bir sorun ki bu, herkesin ayaklanması için hayvanlara en ileri seviyede uygulanan vahşete tanık olmak gerekiyor. Oysa az önce saydıklarımdan başlıyor, şiddet geliyorum diyor. İzmaritini bir santim uzağa değil de, hayvanların yemek ve su kaplarına atan insanoğlu dipten gelen dalga gibi fırsat bulduğunda işi daha ileri seviyeye götürüp yapıyor yapacağını.

Sadece bunlarla kalmıyor tabi. İnternet erişim kanallarında sayısız görüntü ve videolar paylaşılıyor. Videoların içerikleri ise hayvanlara yapılan türlü eziyet ve üzerlerinde yapılmaya çalışılan deneyler. Üstelik video ve görüntü başlıkları da dehşete düşürücü şekilde olayı normalleştirmeye yönelik. ‘Yılan leğene konulup aç bırakılırsa ne olur? Salyangozun üzerine tuz dökülürse erir mi?’ gibi, sanki ‘Suyu buzluğa koyarsak donar mı?’ sorusu soruyormuşçasına, yapılan eziyetler duygusuz bir şekilde sergileniyor. Ve bunların izlenme oranları oldukça fazla. Her kesim izliyor. Çocuklar da dahil. Merak hissiyatı farklı şeylere yönlendirilmeyen çocuklar da, hele bir de bu çocuklar şiddet barındıran bir ortamda yetişiyorsa, tıpkı yayılan videoda olduğu gibi kendi içine şiddet tohumlarını ekip, filizlendiriyor. Sonuç: Birkaç tane yaşı en fazla on olan çocuk ellerinde bıçak, bir köpeğin kuyruğunu kesiyor. Tabi ki bu çocuğun geleceğini tahmin etmemek işten bile değil.

Ülkemizde ne yazık ki hayvanlara yönelik işlenen her türlü suç yüksek oranda seyrediyor. Durumun vahametini anlatan çok fazla örnek var. Bir kaç tane vaka örneği vermek gerekirse, medyaya konu olmuş olanları seçebiliriz.

2013 senesinde Bursa’da aşırı alkollü bir şahıs, kayınpederinin evinde bulunan bir ördeğe tecavüz etmişti. Ördek hayatta kalmış, ancak çok fazla zarara maruz kalmıştı. Bu kişi yakalandıktan sonra ise Kabahatler Kanunu’na göre sadece 437 TL para cezası aldı.

2014 senesinde ismi açıklanmayan ve bilinmeyen bir şahıs Bursa’da bir apartmanın önünde bir köpeğe dakikalarca tecavüz etti fakat olayın akıbeti bilinemedi.

2018 senesinde Yılmaz Göbelek isimli şahıs, Tarsus’ta bir köpeğe tecavüz etti. Olayın kamera kaydının yayılmasının ardından linç edilen bu şahıs, gözaltına alındı.

Geçtiğimiz günlerde Sapanca’da bir köpek yavrusu acımasızca uzuvlarından mahrum bırakılmıştı. Olayı gerçekleştirenin kepçe koordinatörü olduğu öne sürülerek, bu kişi gözaltına alındı fakat köpek hayatını kaybetti.

Yine birkaç gün önce Eyüpsultan’da yavru bir kediye tecavüz vakası meydana geldi. Eylemi gerçekleştiren B.Ç. tutuklandı ancak kedi kurtarılamadı. İstanbul 12. Sulh Ceza Hakimliği’nce sorgulanan B.Ç. ‘Haksız yere sahipli hayvanı öldürme, işe yaramayacak hale getirme, hayvanın değerini düşürme (tecavüz)’ suçundan tutuklandı. Suçun toplumda oluşturduğu yankı, suçun göz ardı edilemez vahameti göz önüne alınarak bu kişi serbest bırakılmadı. Bu karar Türkiye’de hayvan hakları ihlaline yönelik verilen ilk tutuklama kararıdır. Diğer yaptırımlar yalnızca para cezasıyla sınırlı kalmış ve herhangi bir caydırıcılık sunmamıştır.

İstatistiklere bakacak olursak karşımıza şu tablo çıkıyor:  HAKİM’in (Hayvan Hakları İzleme Komitesi) 2017 raporuna göre Türkiye’de beş ayda hayvanlara yönelik şiddet 8 milyon 315 bin 234 yaşam hakkı ihlali, 144 işkence vakası, 155 terk etme vakası ve 1 cinsel şiddet vakası yaşandı.  Tabi bu sayılar geçen süre içerisinde artmıştır. 5199  Sayılı Hayvan Hakları Koruma Kanunu, Türkiye’de 13 senedir yürürlükte. Kanuna göre hayvanlara kasıtlı olarak kötü davranmak, işkence etmek, cinsel amaçlara dahil etmek yasak. Ancak bu madde ne yazık ki suçları engellemede ve yaptırım uygulaması bakımından yetersiz. Bu yetersizliğin en büyük nedeni hayvanlara uygulanan şiddet vakalarının Kabahatler Kanunu içerisinde değerlendiriliyor olması. Bu da, bu tür suçlara sadece para cezası veriliyor anlamına geliyor ki, bunun hiçbir yaptırımı yok.  Az önce de bahsettiğim gibi yalnızca Eyüpsultan’da meydana gelen olayda bir tutuklama gerçekleşmiştir.

Yetmiyor elbette. Çünkü hayvanlar ne yazık ki canlı sınıfında bile görülmüyor çoğu zaman. Burada en büyük görevin ailelere düştüğünü düşünüyorum. Ve kendimce birkaç öneri sunmak istiyorum. Mesela çocukların yanında hayvanları sevmekten başlanılabilir. Hayvan isimlerini, doğal ortamlarını, içsel doğalarını öğreten kitaplar alınabilir çocuklara. Günde on dakika dahi olsa belgesel izletilip, onların da tıpkı insanlar gibi olduğu, canlı oldukları, duygularının olduğu ve canlarının acıyabileceği gerçekleri öğretilebilir.

Ve elbette ki devlet. Nefes alan ve canlı olan her şeyin korunması gerektiğinin, aksi takdirde caydırıcı yaptırım uygulanması gerektiğinin farkında olmalı. Para cezası mı? Onu belki evde çocukları aç bekleyen, işinden olan, çaresizce her yere başvuran bu nedenle bir marketten iki üç domates aşıran insanlara verse, en azından bu insanların da hayata tutunup pes etmeme şansı doğar.

Bu üzücü olaylarda ders alınıp, doğaya ve tüm canlılara karşı daha duyarlı olunması dileğiyle…

 

 

Gökçe Aydoğan

Avrupa Yeşiller Partisi 28. konsey toplantısından izlenimler IV – Sema Alpan Atamer

Avrupa Yeşiller Partisinin 18-20 Mayıs 2018 tarihlerinde Antwerp’te yapılan 28. Konsey Toplantısından notlarımı özetle sizlerle paylaşmaya devam ediyorum.

***

Bu Konsey Toplantısı, 2019 yılında yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerine ve plastiklere odaklanmıştı. Bu nedenle önemli oturumlardan biri “Plastikler” temasına ayrılmıştı. Oturumun çerçevesi ise şöyle çizilmişti:

Plastik kirliliği ortak geleceğimiz için ciddi bir tehdit oluşturmakta. Önümüzde duran bu sorunla ilgileneceğimizi göstermemiz gerekiyor. Sorunu ve çözüm seçeneklerini aşağıdaki başlıklar altında inceleyeceğiz:

  • Plastik atıkların toprak ve denizler üzerindeki etkileri
  • Gıdalarımızdaki, nehirlerimizdeki ve denizlerimizdeki plastik kirliliği
  • Plastik atıkları ve mikroplastik kirliliğini en aza indirmenin yolları
  • Sanayinin sağladığı yeni uygun ve sürdürülebilir biyoplastikler

Bu oturumun moderatörü, Avusturya’dan Avrupa Parlamentosu üyesi Thomas Waitz idi.

Konuşmacıların yaptıkları sunumlar özetle aşağıdaki gibiydi:

Kristy-Barbara Lange (Avrupa Biyoplastik Derneği Genel Müdür  Yardımcısı, Almanya): Biyoplastikler, 25 yıl önce biyo-çözünebilir plastiklerin araştırılmasıyla başladı. Biyoplastik Derneği de o zaman kuruldu. Bu konuda Dünyadaki en büyük dernek. Bioplastikler her alanda kullanılabiliyor ve pek çok yararları var. Asıl problemli olan plastikler, tek kullanımlık olanlar. Burada sistemde bazı hatalar söz konusu. Bazen sanayiciler topu tüketicilere atıyorlar ve kullandıkları malzemelerin toplanmasından, geri dönüşümünden, doğaya bırakılmamasından onları sorumlu tutuyorlar. Atık yönetiminin sadece fiziksel safhalarında değil, organik safhalarında da plastikler gözönünde tutulmalı.

Biyoplastik ile biyo-çözünürlüğü birbirinden ayırmak gerekiyor: Birisi değer zincirinin (value chain) en başında hammadde olarak kullanılan malzemenin biyolojik olması; diğeri yaşam çevriminin sonunda doğaya döndürülen atıkların kolay bertarafı için bir seçenek.

Biyoçözünür malzemelerin kompostlanması için Avrupa ülkeleri arasında harmonize edilmiş bir mevzuat var. Plastikleri endüstriyel kompostlamaya tabi tutabilirsiniz. Ürettiğiniz biyoplastik ürünün üzerinde bir sertifika bulunur. Bu sertifikalandırmada 2 tür ekotoksisite testi  söz konusu. AB şu anda , bir biyoplastik ürünün bir evin bahçesinde kompostlamaya tabi tutulması halinde ne tür bir ekotoksisite testi uygulanması gerektiğinin mevzuatını yürürlüğe koymak konusunda bir süreç yürütüyor.

Plastiklerin üretiminde kullanılan kimyasalların tabii ki mümkün olduğu kadar zararlı, toksik kimyasallar olmaması; bunların kullanımının en aza indirilmesi gerekir. Ayrıca plastiklerin üretiminde pek çok kimyasal kullanılıyor; ama bunların hepsinin zararlı olduklarını söylenemez. Plastiklerde renk vermek için, sağlamlaştırmak için, esneklik vermek için, vs. pek çok kimyasal katkı maddeleri kullanılıyor. Bunların zararlı olanları tabii ki kullanılmamalı; ama hepsinin sağlığa veya doğaya zararlı oldukları söylenemez.

Biyoplastikteki biyo öneki 2 önermeden kaynaklanıyor:

  1. Biyolojik temelli hammadde kullanımı: Bu da fosil yakıtlara dayalı sanayiden, biyoekonomiye geçiş vizyonunu anlatıyor.
  2. Biyoçözünürlük: Sınırlı sayıda bazı plastikler için geçerli; kullanım ömürlerinin sonunda bertarafları için bir seçenek sunabilen belirli bir özellik.

Burada biyoçözünürlükten daha çok biyo-ekonomiye ya da döngüsel ekonomiye (circular economy) geçiş vizyonundan bahsediyoruz. Bu vizyonda arzulanan, mümkün olduğu kadar çok plastiğin geri dönüştürülebilmesi vedefalarca geri dönüştürülebilmesi;  kullanılan biyolojik hammadde ve diğer doğal girdilerin azaltılması; karbon ayak izinin düşürülmesi.

Halen üretilen plastiklerin %70’i fosil yakıtlardan, %30’u biyolojik hammaddelerden üretiliyor. Neden oranın bu kadar düşük olduğunun tabii bir çok sebebi var. Bazı plastikler tamamen biyoplastik olabiliyor. Bazıları kısmi biyoplastik olabiliyor. Kimisinde teknik sebepler (aranılan belirli özelliklerin biyoplastiklerde tam olarak sağlanamaması; bazı plastiklerin ancak kısmi biyoplastik olarak üretilebilmesi, vb. gibi) kimisinde ekonomik sebepler (daha pahalı, daha verimsiz süreçler olması, vb gibi) söz konusu. Kullanım ömrü bittiğinde plastikler mekanik, kimyasal, biyolojik geri dönüşüme tabi tutulabiliyor. Biyo-çözünürlük, plastik için burada karşımıza çıkan belirli bir özellik oluyor.  Tüm plastikleri biyo-çözünür yapmaktan ve onların hepsini doğaya atmaktan bahsedemeyiz. Ama örneğin gıdaların paketlenmesinde kullanılan bazı ambalaj malzemelerinin biyoplastik olması daha hijyenik olmalarını, biyo-çözünür olması ise doğada daha kolay bertaraf edilmelerini sağlayabilir.

Biyoplastiklerin üretiminde biyolojik hammadde kullanılması, gıda üretimiyle rekabet yarattığı; araziler üzerinde yeni baskılar oluşturduğu; çiftçileri topraklarından ettiği için eleştiriliyor. Biyo-atıkların, biyoplastik üretiminde kullanılması üzerinde çalışılıyor. ISCC Plus gibi bir sertifikalandırma sistemi 2011 yılında yürürlüğe girdi. Bu sertifikalandırma sistemi, ormansızlaşma, iyi tarım uygulamaları, çalışma koşulları, arazi hakkı gibi bazı kriterleri içeriyor. Bunlar uyulması gönüllü kriterler ama ileride bunların hepsini kapsayan zorunlu bir sertifikasyon getirilebilir. Hatta sertifikasyon kriterleri kapsamına ileride çiftçinin traktöründen çıkan karbondioksit salımları ve kirletici emisyonlar, ne kadar gübre ve pestisit kullanıldığı gibi konular da dahil edilebilir. Şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki, biyolojik hammadde üretimimiz, toprağı kirletmiyor. Biyoplastik hammaddesi üretimi için kullanılan arazi miktarı, toplamın %1’den az. 2022’ye kadar da bu oranın korunacağı tahmin ediliyor.

Zamanla fosil yakıtlardan üretilen plastiklerin yerini biyoplastikler alacak. Burada selüloz, pancar, mısır vb bitkilerden sadece biyoplastikler üretilecek diye bakılmamalı. Bir biyo-rafineride biyoplastiklerin yanı sıra gıda ürünleri, hayvan yemler de üretiliyor. İleride biyolojik atıkların biyo-plastik üretiminde kullanılması, üzerinde çalışılan bir konu. Tabii alglerin ve karbondioksitin kullanımı da düşünülen seçenekler arasında; ama özellikle karbondioksit çok fazla enerji kullanımı da gerektiriyor; o nedenle şimdilik uzak bir seçenek. Tüm bu sebeplerle tarımsal ürünler veya orman ürünleri kullanılıyor.

Biyoçözünürlüğe gelirsek, bu sadece malzemenin bir özelliğini ifade ediyor. Yani bu özelliğe sahip bir plastiğin, mikroplar tarafından yenerek, su, karbondioksit ve biyokütleye dönüştürülebileceğini gösteriyor. Bir plastiğin üzerinde %90 oranında karbondioksite dönüştürülebilir deniyorsa, bu geri kalan %10’luk kısmı plastik olarak kalıyor anlamına gelmiyor. %10’luk kısmı artık mikroplar tarafından sindirilmiş ve bünyelerine geçmiş oluyor. Tıpkı bizim gıdaları yediğimizde, bünyemizin bir parçası haline gelmeleri gibi. Biyoçözünürlük süreci nerede gerçekleştirilecek? Biyo-çözünür biyoplastikleri alıp, döngüsel endüstriyel kompostlamaya tabi tutmak gerekiyor. Tüketiciler tek kullanımlık ambalaj maddeleri biyo-çözünebilir olduklarında bunları doğaya atmanın zararlı olmayacağını düşünüyorlar. Oysa bunlar da denizlerde, topraklarda atık olarak görülüyorlar.

Delphine Lévi Alvarès (Plastiklerden Kurtulun Hareketi, Avrupa koordinatörü): 2050 yılında okyanuslarda ve denizlerde daha fazla plastik göreceğiz. Son 20 yılda plastik üretimi 20 kat arttı. Doğaya atılan plastikler flora ve faunayı etkiliyor; biyoçeşitliliğe zarar veriyor. Denizlerde 150 milyon ton plastik olduğu tahmin ediliyor.  Ama bu sadece buz dağının görünen kısmı. Plastiklerin hammaddesi fosil yakıtlar. Dünya’da üretilen petrolün %6’sı plastiklerin üretimine gidiyor. Bu hemen hemen küresel uçak taşımacılığının tüketimine eşit. Eğer 2050 yılına kadar küresel ısınma seviyesini %2,5 C’de tutmak hedefini esas alan fosil yakıt tüketiminden gidersek, küresel petrol üretiminin %20’si plastikler için harcanacak ve bu da karbon bütçesinin %50’sini oluşturacak. O nedenle kıyılardan plastikleri toplamakla bu sorun çözülemez. Değer zincirinin (value chain) tamamı gözönünde bulundurulmuyor; hatta bu zincirdeki aktörlerin tamamı bilinmiyor. Örneğin biz burada geri dönüşüm, geri kazanım gibi konuları konuşurken, Avrupa çapındaki bir şirket, yılda 750.000 ton işlenmemiş plastik üretmek için Antwerp’te 900 milyon Avroluk bir yatırım yapıyor. Eğer bunların farkında olmazsak Dünya’daki işlenmemiş plastik üretim kapasitesi her yıl 100.000 ton artacak. Kullanılan her plastik, sonunda atılacak; ama bu bir yerlerde kalacak. Ne yazık ki biyoplastiklerde çok fazla fosil yakıt kullanılıyor. Örneğin biyolojik kökenli PT’yi alırsak, onun da hala %70’ini fosil yakıtlar oluşturuyor. O nedenle soruna sistemik düzeyde bakmamız gerekir. Çünkü  küresel ölçekte düşünürsek,  Çin’de insani olmayan koşullarda çok ucuza çalışan işçilerin sürdürülebilir olmayan koşullarda ürettikleri plastikleri ne yapacağımızı küresel bir sorun olarak ele almamız gerekir. Dünyanın milyarlarca yılda ürettiği kaynakları (fosil yakıtları), biz, beş dakikada tüketilip, tekrar Dünyaya atılacak ürünlere dönüştürüyoruz. Üretilen ve tüketilen plastiklerin çok az bir kısmı geri dönüşüme gidebiliyor. Çünkü biz sadece ambalajlamada kullanılan plastikler ile eski elektronik cihazlardaki plastikleri geri dönüşüme gönderiyoruz. Kullanılan diğer tüm plastiklerin hiç bir şekilde geri dönüşüme sokulması düşünülmüyor. Bertarafa gönderilen plastikler ise ya düzenli depolama alanlarına gönderiliyor; ya da yakılıyor. Yakılırken de fosil yakıtlar kullanılıyor. Bu arada havaya pek çok kirletici de salınıyor. Avrupa mevzuatıyla bu kirleticilerin sadece %20’si kontrol ediliyor; gerisi havaya salınıyor. Yanma sonucunda ortaya çıkan küller de yine doğaya veriliyor. Depolama alanları ise bir bakıma yine doğaya geri vermek demek. Geomembranla kaplanmış düzenli depolama alanlarında ne kadar tedbir alınsa da, bunlarda %10 oranında çatlaklar bulunabiliyor; bu da kimyasalların toprağa ve yeraltı sularına karışmasına neden olabiliyor. Geri dönüşüme gönderilen plastikler ise fiziksel, biyolojik ve kimyasal süreçlere tabi tutuluyor. Kimyasal süreçler de yine pek çok kimyasalın kullanılmasını gerektiriyor ve bunların bir şekilde çevreye karışmasına sebep oluyor. Tabii bu arada bu işlemlerde su ve enerji de tüketiliyor. Bu işlemlere tabi tutulan plastikler de zaten piyasaya verilenlerin %8’ini oluşturuyor. Geri kalan plastikler de nehirlere ve denizlere, okyanuslara gidiyor; onları kıyılarda görüyoruz. Plastiklerin üretim sürecindeki kimyasallardan kaynaklı kirlilik de başlıbaşına bir sorun. Plastiklerle paketlenen gıdalar da ayrıca kontamine olabiliyor.

Bu kirlilikle mücadele edebilmenin en önemli çözümlerinden biri, insanların örgütlenmeleri. “Plastiklerden kurtulun (Break Free from Plastics)” başlığı ile oluşturulan küresel hareket bunun bir örneği. Bu harekette tedavi edici olmaktan çok önlemeye odaklanarak ve etkin çözümler getirerek,  plastikler değer zincirini bir bütün olarak gören yaklaşımla sistematik bir değişim getirmeyi amaçlıyoruz. Su, toprak, hava ve denizlerin, plastik bolluğunun değil; yaşamın bolluğunun yuvası olduğu bir Dünyaya inanıyoruz. Bu hedefe yönelik olarak, şu anda baskın olan anlatımı değiştirmek istiyoruz. Bu anlatımdaki adımlar şöyle:

  1. Şirketlerin davranışlarını değiştirmesi (hammaddenin elde edilmesinden işlenmesine; ürünlerin dayanıklı, yeniden kullanılabilir, geri dönüştürülebilir olmasına; zararlı, toksik olmamasına dikkat edilmesi. Örneğin Coca-cola bu konudaki sorumluluğunu kabul etmiş durumda; kozmetik sanayiindeki mikroplastikler, alışverişte kullanılan plastik torbalara ilişkin şirketler ve tüketiciler davranış kalıplarını değiştirmeleri gerektiğinin farkındalar. Örneğin yemek için kullanılan paketlerde herkes kendi yeniden kullanılabilir kabını yanında getirebilir; ya da verilen ambalajlar yeniden kullanılabilir. Örneğin McDonalds gibi bazı şirketler ABD’de 2020 yılına kadar köpük kapların kullanımını terketme kararı aldılar. Bazı temizlik malzemeleri ve kozmetikler için de yeniden doldurulabilir kaplar kullanılmaya başlanıyor.)
  2. Sıfır atıklı şehirler oluşturulması (Hep uzakdoğu ülkelerini atıklarını denize/okyanuslara atmakla suçluyoruz; ama biz atıklarımızı bu ülkelere ihraç ediyoruz ve bu atıklar için “genişletilmiş üretici sorumluluğu” bulunmadığı için bunları alıp, kullanan ülkelerde ne olduğu ile ilgilenmiyoruz. Plastiklerin doğaya gitmemesi için tüketiciler olarak atıkların önlenmesi, anlamlı bir biçimde toplanması ve bertarafı; plastiklerin kullanımının en aza indirilmesi, yeniden kullanılması, geri dönüştürülmesi, doğaya atılmaması için neler yapıyoruz. Bu hedefe yönelik olarak Avrupa çapında 350 şehirde çalışıyoruz. Dünya’da da özellikle uzak doğuda “bal dök yala” temizlikte şehirler ve çok iyi uygulamalar var sıfır atık konusunda. Ayrıca fosil yakıtlardan biyolojik hammaddelere dönüşüm için yatırımlar yapılması konusunda faaliyetler yürütüyoruz. Avrupa’nın gıda atıkları sorununu kullan-at plastiklerle çözemeyiz. Gıda tüketiminin Avrupa’da azaldığı söyleniyor ama bu doğru değil; çünkü bu konudaki araştırmamız gösteriyor ki, plastik ambalajlara konmuş, buzdolabının bir köşesinde unutulup sonra da atılmış gıdalar, hem gıdasal atıkları hem de plastik atıkları arttırıyor. Buna karşılık bazı yeni çözümler öneriyoruz. Önemli olan bu çözümlerin kullanılmasına her gün daha fazla kişinin katılıyor olması. Dünya çapında “yeniden doldur (re-fill) hareketi” şehirlerdeki musluk suyunun içilebilir kaliteye yükseltilmesi, içilebilir su sunan şehir çeşmelerinin arttırılması için belediyelerle çalışıyoruz. Bunu destekleyen lokantalara, kafelere girip, kendi şişenizi musluktan ücretsiz doldurabiliyorsunuz.)
  3. Diğer hareketlerle sinerji içinde birlikte çalışılması (Şu anda Dünya üzerinde 1000 kadar STK bu harekete katılıyor. Avrupa çapında 60 kadar STK ile birlikte çok yakın çalışıyoruz; eylemlerimizi koordineli bir şekilde yürütüyoruz. Çalışmalarımızın çoğu politikalar üzerine. Break free Plastics hareketinin bir projesi olarak “Plastikleri Yeniden Düşün İttifakını (Rethink Plastics Alliance)” oluşturan 8 lider STK, Brüksel’de bu konuda faaliyetlerini sürdürüyor. Amaçları, Avrupa düzeyinde plastiklerin kullanımını ve plastik kirliliğini önemli ölçüde azaltacak politika değişikliklerinin yapılmasını sağlayarak küresel ölçekte iyi bir örnek oluşturmak. Örneğin tek kullanımlık plastikler mevzuatı çıkmak üzere, REACH süreçleri üzerinde çalışıyoruz; biyoçözünebilir plastikler, kimyasallar-atıklar-plastiklere dair politikalar, vergi vb gibi ekonomik araçlar hakkında etkinliklerimiz var. Ayrıca küresel ölçekte de faaliyetler yürütüyoruz. Özellikle bu konularda mevzuatı olmayan ülkelerde. Ayrıca küresel düzeyde plastik kirliliğini önlemek (küresel ekonomiyi de ilgilendirdiği) için bir çerçeve mevzuatına yönelik bağlayıcı bir sözleşme üzerinde (UNEA= “Birleşmiş Milletler Çevre Asamblesi” süreci çerçevesinde. ) çalışıyoruz. Çin’e uygulanan yasaklar sonucu, Çin’e atık ihracatı durduruldu. Bu, Çin’in doğasının korunması için iyi oldu ama şimdi bu atıklar, Güneydoğu Asya’da ve Afrika’da belki bu atıkları işleyecek altyapıya sahip olmayan diğer ülkelere gidiyor ne yazık ki. Dünya’da ilk kez “Tek Kullanımlık Plastikler Müzesi” Brüksel’de “Geleceğe Dönüş” temasıyla açıldı. Böylece bundan yıllar sonra insanlar müzeyi gezdiklerinde “bir zamanlar insanlar böyle şeyler kullanıyorlarmış demek ki; çok acayip!” diyecekler.” Çirkin gerçeklerin olduğu Dünyamızda güzel bir şey yapın; isyan eylemi, güzellik yaratmaktır” sloganından hareketle, plastik kirliliğine, insanların bundaki sorumluluğuna dikkat çekmek üzere bazı sokak sanatçılarını devreye soktuk. Yerlere yaptıkları çok büyük resimlerle enstallasyonlar yarattılar. Gördük ki, insanlar önce davranışlarını değiştiriyorlar; sonra zihinlerini. Bunun politikacılar için de geçerli olduğunu düşündüğümüzden, Avrupa Parlamentosunda bir hareket başlattık. Artık orada tek kullanımlık plastikler kullanılmıyor. Sular yeniden doldurulabilir kaplardan içiliyor. Bunun yapılabildiğini gören siyasetçilerin, tek kullanımlık plastiklerin azaltılmasına yönelik mevzuatı daha çabuk çıkaracağını umuyoruz).

Marco Affronte, (Avrupa Parlamentosu Yeşiller milletvekili, İtalya): Deniz kirliliğinin %80’ini plastikler oluşturuyor. 10.000-15.000 ton plastik her yıl denizlere ulaşıyor. Şu anda denizlerde ve okyanuslarda toplam 8 milyon ton plastik olduğu tahmin ediliyor. AB’den her yıl yaklaşık 75.000 ila 300.000 ton mikroplastik çevreye bırakılıyor. Mikroplastikler, pek çok kirletici kimyasal barındırıyorlar. 690 balık türünün bünyesinde mikroplastikler bulunuyor. Besin zinciri yoluyla planktonlardan küçük balıklara onlardan da büyük balıklara geçiyor. Her yıl 593 milyar tek kullanımlık plastik şişe kullanılıp, atılıyor.

Şu anda mikroplastiklerin insan sağlığı üzerindeki etkileri bilinmiyor; ama mikroplastiklerin zararlı kimyasallar içerdiği biliniyor. Plastiklerin üretimi ile sadece atıklardan bahsediyoruz; ama kaynakların tüketiminden bahsetmiyoruz.

Şu anda Avrupa Birliğinin gündeminde aşağıdaki ilgili konular var:

-Döngüsel ekonomi paketi (atık, ambalaj atıkları, düzenli depolama, elektrikli ve elektronik cihaz atıkları gibi direktifler)

-Limanlar Direktifinin revizyonu (gemilerden kaynaklanan atıklar için atık kabul yerleri)

-Plastikler stratejisi

-Tek Kullanımlık Plastikler Direktifi

Avrupa 25 milyon ton plastik atık üretiyor. Bunun %30’u geri dönüşüme gidiyor.

Şu konular üzerinde duruyoruz:

-önleme

-daha en baştan geri dönüşüm ve yeniden kullanıma göre tasarım

-ürünleri daha dayanıklı ve kolay onarılabilir, bileşenlerini geri dönüştürülebilir/yeniden kullanılabilir yapma

-geri dönüşümü kolaylaştıracak biçimde ürünlerin bileşenlerini standartlaştırma

-tüm ambalajları geri dönüştürülebilir/yeniden kullanılabilir yapma

-ikincil plastiklerin üretimi için sanayicileri teşvik etme

-üreticilerle temasa geçme ve onların talep, beklenti ve önerilerini alma

-plastiklerin içindeki toksik maddelerden kurtulma

-tek kullanımlık plastiklere yönelik güçlü tedbirler alma (üretici sorumluluğunu genişletme, depozito sistemini getirme vb)

-sahte okso-biyoçözünebilir plastikleri yasaklama (bunlar kompostlamaya gelmiyor; mikroplastiklere dönüşüyor)

-mikroplastiklerin atılmasını yasaklama

-mikroplastikleri kaynağında yasaklama

-bioplastiklerin üretimi

 

Avrupa Yeşiller Partisi 28. konsey toplantısından izlenimler I

Avrupa Yeşiller Partisi 28. konsey toplantısından izlenimler II

Avrupa Yeşiller Partisi 28. konsey toplantısından izlenimler III

 

 

Sema Alpan Atamer

[Yaşadım Diyebilmek] Bir serseri mayın ve bir bilirkişi – Şahin Tekgündüz

Reklamcılık mayınlı arâzide dolaşmaya benzer. Hiç beklemediğiniz bir an ayağınızın altında patlayacak bir serseri mayınla sarsılabilirsiniz. Bu mayınlar genellikle sizi yaşamdan koparmaz ama, dramatik sonuçlar da yaratabilir. Bunların kimi ilişkilerinizi zedeler, kimi bütçenizi altüst eder, kimi üstesinden gelinemez sorunlar yaratır, bir serseri mayın da bakarsınız sizi yargının karşısına çıkarıverir. Aslında reklamcılık netâmeli zanaattır.

Ben de her reklamcı gibi meslek yaşamımda pek çok serseri mayına bastım ve meydana gelen hasarların ağır bedellerini ödedim. Yıllarca, basımevlerinden gelen paketleri saatli bomba gibi gördüm ve açmaktan, açtırmaktan çekindim. Binlerce liraya mal olan bir işte, yanlış basılan tek bir rakam yüzünden o paketleri olduğu gibi çöpe atmanın acısını yaşadım. Ama tam otuz altı yıl önce, sadece benim değil, birlikte çalıştığım arkadaşlarımın da ayakları altında patlayan bir mayını anımsadıkça, gülmekle hüzünlenmek, öfkelenmekle küçümsemek, nefretle acımak duyguları arasında gidip geliyorum hâlâ…

12 Eylül’ün en azılı dönemi. 1982’nin ilkbaharı. Merkez Ajans kuruluşunun birinci yılı… Ajansın kurulmasında önemli yeri olan Uluslararası Endüstri ve Dış Ticaret Bankası, kısa bir süre önce Transtürk Holding’den Çukurova Grubu’na geçmiş, genel müdürlüğüne ise yıldızı henüz parlamamış genç bankacı Erol Aksoy getirilmişti. Aksoy, ünlü 24 Ocak Kararlarıyla başlayan Türkiye’nin ekonomik yönden dışa açılma seferberliğini bir fırsat olarak değerlendirip, o günlere kadar kavruk bir banka olarak kalan Uluslararası Endüstri ve Dış Ticaret Bankası’nı, özellikle dış ticaretin finansmanında ve işlemlerinin gerçekleştirilmesinde iddialı bir banka haline getirme çabasındaydı. Bankanın adı, bizim de katkılarımızla, ayrıntılardan arındırılıp Uluslararası olarak kısaltılıyor, etkili bir lansman kampanyasıyla iş ve finans dünyasına tanıtılıyor. Bu gelişme ilgili çevrelerde ve bankacılık sektöründe devrim gibi algılanıyor ve hemen benzerlerini oluşturmaya başlıyor. Daha önce genel bankacılık hizmetleri veren bankaların kambiyo bölümleriyle sınırlı kalan dış ticaretin finansmanı hizmetleri uzmanlık düzeyinde seri, pratik ve etkileyici bir boyut kazanıyor.

Bir Dünya Bankası

Uluslararası’nı farklılaştırmayı ve sadece sektörde değil, ekonomi alanında özel bir yere konumlandırmayı amaçlayan iletişim stratejimiz adım adım uygulanıyor ve kısa sürede olumlu sonuçlar vermeye başlıyor. Basın ve televizyonda “Bir Dünya Bankası” başlığıyla başlattığımız teaser (meraklandırma) kampanyasının ardından aynı başlığı taşıyan bir deklarasyon ilanı yayımlıyoruz. Kampanya büyük bir ilgiyle karşılanıyor.

Dünya bankası kavramını daha etkili bir görselle destekleyebilmek için yeni filmler ve ilanlar tasarlıyoruz ve bu arada iyi fotoğraf verebilecek, görkemli bir dünya küresi arıyoruz. Başvurmadığımız yer kalmıyor. Cağaloğlu’nu altüst ediyoruz, ama ilk ya da ortaokul öğrencileri için yapılmış küçük ve fotoğraf için yetersiz kürelerden başka bir şey bulamıyoruz. Art Direktörümüz Erkal Yavi, Lufhansa Havayolları’nın Elmadağ’daki acentesinin vitrininde çok büyük bir küre olduğunu, ancak film ve fotoğraf çekimi için kimseye vermediklerini söylüyor. Birkaç yazışmadan sonra sigortalamak kaydıyla küreyi iki günlüğüne alabiliyoruz.

Talihsiz bir uçak kazasında yitirdiğimiz usta fotoğraf sanatçısı Ahmet Kayacık küreyi bin bir güçlükle bir kamyonete yükletip stüdyosuna getiriyor. Renkli, siyah-beyaz, negatif, diapozitif bir yığın fotoğrafını çekiyor. Yanlış anımsamıyorsam televizyon reklamlarında kullanılmak üzere değişik açılardan filmini de çekiyor ve küreyi sağ salim yerine teslim ediyor.

Bu kürenin bir süre sonra ayaklarımızın altında patlayan bir mayına dönüşeceğinden habersiz, yeni ve güzel ilanlar hazırlıyoruz. Bunlardan birini hiç unutamam, keşke bulup da buraya koyabilseydim. Siyah bir fonda, güzel bir ışık yalamasıyla neredeyse sliüeti görünen kürenin yer aldığı “paspartu” dediğimiz bir ilan, gazetelerde ve üst gelir düzeyinin okuduğu dergilerde birçok kez yayımlanıyor ve çok beğeniliyor. O zor beğenen Erol Aksoy, ilan için bize teşekkürler yağdırıyor.

Alman Mayını

Gel zaman git zaman, Mayıs ayının sonlarında bir gün Erol Aksoy beni arıyor ve Rotaryenler’in 22 Mayıs 1982 tarihinde Kuşadası’nda yapacakları yıllık toplantıda dağıtılmak üzere özel bir gazete hazırlandığını ve buraya tam sayfa bir reklam vermemiz gerektiğini söylüyor. Reklamı büyük bir keyifle hazırlıyoruz. Siyah-beyaz reklamın alt yarısında, Lufthansa küresinin büyük bir görseli yer alıyor. Küredeki Türkiye haritası dekupe edilerek büyütülüyor ve çevresine verilen derinlik gölgesiyle de öne çıkarılıyor.

İlan, fotoğrafçı Ahmet Kayacık’ın, Art Direktör Erkal Yavi’nin, karanlık odacı ve pikajcı arkadaşlarımızın, ilanın son halini görüp düzeltmeleri yapan yazar arkadaşımız Gül Evrin’in, medya sorumluları Hülya Gönensin ve Figen Bilgin’in, en son da benim denetimimden geçip söz konusu gazeteyle ilgilenen Nazım Bey adındaki bir rotaryene gönderiliyor.

Birkaç gün sonra Nazar Büyüm arıyor. O dönemde hemen bütün zamanını Akkavak Sokak Villa Belkıs’taki Adam Yayıncılık’ta geçiren Nazar, Rotaryenler gazetesine gönderdiğimiz ilanın orijinalini bulmamı ve dikkatle bakmamı istiyor. Grafikten getirtip bakıyorum ve hiçbir terslik görmüyorum.

Haritaya bak, Güneydoğu ve Karadeniz Bölgelerine…” diyor. Aman Allahım, gözlerime inanamıyorum; sırtımdan ter boşanıyor. Güneydoğu Bölgesi’nde gözle görülür bir Kürdistan, Karadeniz Bölgesi’nde de aynı şekilde Pontus yazıyor… Ne diyeceğimi şaşırıyorum. 12 Eylül darbesinin esip gürlediği günler… Kim bilir başımıza ne işler açılacak diye düşünüyorum. Biraz sonra bütün ajans odamda toplanıyor. Arkadaşların şaşkınlığı benden az değil. Lufthansa küresinin bütün fotoğraflarını ve dialarını önümüze serip bakıyoruz. Daha önce gözlerimizden kaçan ‘Kurdistan’ ve ‘Pontus’ sözcükleri bu kez gözlerimizi oyar gibi duruyor karşımızda.

Nazar’ın verdiği bilgiye göre Uluslararası’nın Yönetim Kurulu Başkanı Berat Akerman Kuşadası’ndan kendisini arıyor ve dönemin Enerji Bakanı Rotaryen Serbülent Bingöl’ün uyarısı üzerine toplantı için hazırlanan gazetenin dağıtımını durdurduğunu bildiriyor ve gazetede yer alan Uluslararası ilanındaki Kürdistan ve Pontus kelimelerinden söz ediyor. Akerman, aynı sayfanın haritasız olarak yeniden basılıp çok acele Kuşadası’na gönderilmesini istiyor. Bu bilgi üzerine biraz rahatlıyoruz ve sayfayı jet hızıyla hazırlayıp, grup şirketi Anabasım’da bastırarak, kurye arkadaşımızla Kuşadası’na gönderiyoruz. Orada önceki sayfa koparılıp yerine yenisi konuluyor ve gazete bir gün gecikmeyle Rotaryenlere dağıtılıyor.

Yeter Artık!..

Tam sorunun sessiz sedasız, yarasız beresiz geçiştirildiğini düşünürken, 4 Haziran günü gazeteci bir dostum beni arayıp, Son Havadis Gazetesi’nin manşetine bakmamı söylüyor. Bir terslik olduğundan emin bir şekilde gazeteyi aldırıyorum ve açar açmaz beynimden vurulmuşa dönüyorum. Manşet, alnıma doğrultulmuş silah gibi… “YETER ARTIK!… Vatan haritasını elimizle bölmek gafletinden ne zaman kurtulacağız?..” Manşetin hemen altında bizim Rotaryenler için hazırladığımız ilk ilanın harita bölümü ve uzun bir haber… Haberden bazı bölümleri aktarıyorum:

“Evet, bu harita İstanbul’da basılan 22 Mayıs 1982 tarihli bir gazetede yayınlanmıştır. Uluslararası Endüstri ve Ticaret Bankası’nın ilanındaki haritanın Türkiye’yi gösteren bölümüdür. Bu talihsiz haritada, vatanımızın Karadeniz bölgesi (PONTOS) diye adlandırılmakta, Güney Doğu bölgesi ise (KÜRDİSTAN) olarak gösterilmektedir. Gaflet ve delâletin böylesi karşısında, kafalarımız durmakta, ellerimiz işlememektedir. Bu vatanı kime karşı ve nasıl koruyacağımız hususunda idrakimiz çaresiz kalmaktadır. “Uluslararası Endüstri ve Ticaret Bankası’nın bu ilanın hazırlanması ve yayınlanmasıyla ilgili bütün görevlileri, affedilmez ihmalin müşterek sorumluları mıdır? Yoksa, böyle bir ihmalin arasına bir gizli el, bir hain el, bir bölücü ve yıkıcı el mi karışmıştır? Hiç şüphesiz bu noktayı ortaya çıkarmak adlî mercilerin görevidir.” “Evet, yeter artık.. Vatanımızın bölünmezliğini korumak için, gaflet ve delâlete düşmekten artık kesinlikle kurtulalım. Hıyanet, harimi ismetimize böylesine girebildiğine göre, kaybedecek daha fazla zamanımızın kalmadığı anlaşılmaktadır.”

Nasıl oldu ise gazetenin dağıtılmamış olan ilk hâli bir şekilde bu Son Havadis’in eline geçiyor ve mal bulmuş mağrıbi gibi abartılı bir şekilde manşet haberi yapılıyor. Ankara’daki gazetecilik yıllarımda yakın dostum olan Mustafa Özkan’ın gazetesinde çıkan bu haber, iki yıl süreyle Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılanmama neden oluyor. Bu arada, o dönemde çirkin ve ahlaksız yollarla reklam toplayan haftalık bir gazetenin sahibi üst üste beni arıyor Son Havadis’te çıkan haberi kullanarak, Nazar’ın Ermeni olmasına îmâda bulunup tehditler şantajlar savuruyor bankanın ilanlarını istiyor. Her seferinde midem bulanarak tepki gösteriyorum ve elinden geleni ardına koymamasını öneriyorum.

Selimiye’deki sıkı yönetim mahkemesinde iki yıl süren davada Merkez Ajans’ın ortağı ve avukatı sevgili Ümit Ökten, delikanlılık arkadaşım Avukat Necmettin Karaerkek ve Uluslararası’nın hukuk danışmanı ve avukatı Profesör Süheyl Donay savunmamı üstleniyor. Dava süresince titizlendiğim en önemli konu, Nazar Büyüm’ün adının herhangi bir nedenle olaya karıştırılmaması. Onun sorunla hiçbir ilgisi yok, fakat adının olaya karışması, birilerinin arayıp bulamadığı bir fırsat yaratacak ve o netameli günlerde ikimizin başı da daha çok derde girecek.

Saygıdeğer Bilirkişi…

Duruşmalar böylesine sürüp giderken, mahkeme bir bilirkişi raporuna ihtiyaç duyuyor ve bir grafik sanatçısı, bir matbaacı ve bir reklamcıdan bilirkişi heyeti oluşturuyor. Bilirkişiden istenen bilgi, böyle bir gazete reklamının reklam ajansında hangi aşamalardan geçerek hazırlandığı ve matbaada hangi yolu izleyerek basıldığı… Grafik sanatçısı ve matbaacı üyeler sorulan soruyu tam bir profesyonellikle yanıtlıyorlar ve teknik açıklamalarda bulunuyorlar. Bilirkişi heyetinin reklamcı üyesi ise, adı sonradan banka hortumlama olaylarına karışan, reklam sektörünün iyi tanıdığı ünlü bir isim. Ondan beklenen de bir gazete ilanının reklam ajansından yer aldığı yayın organına kadar nasıl bir yol izlediği. Söz konusu ünlü reklamcının asker mektubu üslubuyla yazılmış bilirkişi raporu şöyle bir cümleyle başlıyor:

Bu ilanı hazırlayan Merkez Ajans’ın sahibi Ermeni asıllı Nazar Büyüm’dür, çok sevdiğim ve takdir ettiğim bir reklamcı dostumdur…”

Dava, bu bilirkişi raporuna rağmen Nazar’a bulaştırılmadan, Basın Yasası’na göre de yayın eylemi gerçekleşmediği, yani gazete o haliyle dağıtılmadığı için cezaya dönüşmeden beraatla sonuçlanıyor. Ve ben, hevesle ve istekle geldiğim İstanbul’da, içinde kimlerin yuvalandığı bir sektörün ortasına düştüğümü bir kez daha kara kara düşünmeye başlıyorum.

 

 

Şahin Tekgündüz

Belediye başkanının, ‘500 senede bir olur’ dediği Ankara bir kez daha sele teslim

Ankara’da etkili olan sağanak yağış, etkisini gösterdiği bazı bölgelerde su birikintilerine ve araçların mahsur kalmasına neden oldu. Çankaya ilçesinde Dikmen Caddesi’nde biriken su nedeni ile bazı araçlar su içinde kaldı.


Ankara´da etkili olan sağanak yağış sırasında Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisi´nin bulunduğu alana yıldırım düştü. Yıldırım düşmesi nedeniyle acil servis çatısında dumanlar yükselirken can kaybı ve yaralanma meydana gelmediği öğrenildi.

500 senede bir olur demişti

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tuna

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tuna, şehirde Mayıs ayında meydana gelen selin ardından yaşanan durumun 500 senede bir meydana gelen doğal bir afet olduğunu ifade ederek, ““Ankara’nın tarihinde görülmemiş bu bölgede. Tek tesellimiz can kaybının olmaması. Yaralıların hayati tehlikesi yok. Maddi hasar büyük. Meteoroloji tahmininin ötesinde bir yağış oldu. Ankara’da yağış oldu bu bölgede afet oldu. Bunun önlemi olamaz. Böyle bir afet çok kısa bir sürede böyle bir afet ile karşılaşınca ne yapabilirsiniz? Bunun önlemi olacak gibi bir şey değil. Önlemler filan söz konusu değil. Bu bir afet oldu nadir yaşanabilecek bir afet.” şeklinde konuşmuştu.

Ankara’da peşpeşe yaşanan sel felaketlerine karşın hiçbir kurumdan iklim değişikliğine dair bir açıklama ise gelmedi. İklim değişikliği konusunda çalışan bilim insanları gerekli önlemler alınmadığı taktirde kar yağışının azalacağı, buna mukabil yağmurun aşırı şiddetleneceği uyarılarında bulunuyor.

Metro seferleri de durduruldu

Kızılay Yenişehir Semt Pazarı´nda da sel sularının oluşturduğu su birikintisi nedeniyle bazı vatandaşlar botlarla kurtarıldı. Çankaya ilçesi Kırıkkonaklar Mahallesi 270´nci cadde sel suları nedeniyle meydana gelen toprak kayması nedeniyle trafiğe kapandı.

 

(Yeşil Gazete, Diken)

Adalar’daki atların durumu 24 Haziran seçimleri sonrasına kaldı

Uzun zamandır Adalar’daki ulaşımın atlı faytonlarla sağlanması tartışma konusuydu.

Hayvan hakları savunucuları faytona koşulan atların çalıştırılmaya fazla dayanamayıp can verdiği için atlara yapılan bu zulmün sonlandırılması için kampanyalar yürütüyordu.

Son günlerde yeniden bu konunun gündeme gelmesinin ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Adalar’daki atları faytonların boyunduruğundan kurtarıp özgürlüklerine kavuşturmak için bir çalışma yürütüyoruz” demişti.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi de (İBB), Adalar’da artık elektrikli faytonların kullanılacağını açıklamıştı.

CNN Türk yayınına katılan Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, atların durumuyla ilgili kararsızlıklarını şu sözlerle dile getirdi:

“Tam karar vermiş değiliz. Cumhurbaşkanımızın talimatı nedir? Bakanlar Kurulu’nda bir görüşme olmadı. Seçimden sonra bir karar verilecek. Şu anda arkadaşlarımız da takip ediyor. Ben atları da çok severim. Yılkı atları vardı. Bunları koruma altına alan biziz. Helikopterle yem bırakıyoruz atlara.”

Yüzlerce atı adalara götürmek isteyen faytonculardan hayvan hakları aktivistlerine saldırı

Adalar’da faytona gerek yok eylemi: Faytondan in, bisiklete bin!

İstanbul adalarının sivil toplum örgütlerinden faytonculuğa dair çözüm önerileri

Adalarda fayton kalkıyor: Konunun muhatapları ile görüştük

Adalarda elektrikli fayton dönemi başlıyor

 

(Diken)

Mimar Sinan’a ‘başbakanlık ofisi genişletilecek’ açıklaması ile tahliye talimatı

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (MSGSÜ) Devlet Konservatuarı’na “Binadan 5 gün içerisinde oradan çıkın” diye tebligat gitti. Tahliye yapılmazsa binanın elektrik ve suyunun kesileceği, polis zoruyla da öğrenci ve öğretim görevlilerinin binadan atılacağı açıklandı.

MSGSÜ Devlet Konservatuvarı’na Dolmabahçe’deki Başbakanlık Ofisini genişletmek için “Binadan 5 gün içerisinde çıkın” şeklinde talimat gönderildi. Üniversite rektörlüğünden yapılan açıklamayla tahliye kararı eleştirildi.

Sosyal medyada ve medyada binanın olası AKP iktidarında 24 Haziran’dan sonra Cumhurbaşkanlığı ofisi olarak hizmet vereceği ifade edildi.

16 Nisan referandumundan sonra Başkanlık sistemi ile yönetilen Türkiye’de Başbakanlık Ofisinin neden genişletileceği sosyal medyada tartışıldı.

İmza kampanyası başladı

Üniversitenin tahliyesi kararına karşı change.org’da bir imza kampanyası başlatıldı.

Çağrı metninde “Geçmişle gelecek arasında bağ oluşturduğuna inandığımız binamızın, öğrenciler olarak elimizden alınmasını istemiyoruz” denildi.

Mezunlar ve öğrenciler: #çıkmıyoruz

MSGSÜ Devlet Konservatuvarı mezun ve öğrencileri de sosyal medyadan “#çıkmıyoruz”, ve “#msgsüevindekalsın” etiketleriyle karara tepki gösterdi:

“Bütün sanat dallarının bir arada eğitim aldığı, dayanışmanın ve kardeşliğin iç içe olduğu üniversitemizden çıkmak istemiyoruz. Her türlü tahliye girişimine karşı hocalarımızın yanında olduğumuzu ve bu kararı kesinlikle kabul etmeyeceğimizi saygıyla belirtiriz.”

Tahliye edilmezse polis zoruyla boşaltılacak

Üniversite rektörlüğüne pazartesi gününe kadar binayı boşaltmaları için tebligat gönderildi.

Beşiktaş Kaymakamlığı’na da binanın boşaltılmaması durumunda; salı günü binanın elektrik ve suyunun kesilmesi ve polis eşliğinde tahliye işlemlerinin başlatılması için tebligat gitti.

“Müze yapılacak” dendi

İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Dokuzuncu İdare Dava Dairesi’ne yapılan itirazın gerekçe gösterildiği tebligat yazısında, binanın müze olarak hizmet vereceği gerekçe gösterildi.

Yargı süreci devam ediyor

Öte yandan binanın akıbeti ile ilgili dava süreci bir buçuk yıldır devam ediyor. Okul yönetimi konuya ilişkin Cumhurbaşkanlığı ve TBMM Başkanlığıyla da irtibata geçti.

Üniversite rektörlüğünden yapılan açıklamada ise, tahliyenin kabul edilebilir bir şey olmadığı belirtildi. Karara karşı idari mahkemede yeni bir hukuki süreç başlatıldığı da ifade edildi.

 

(Bianet)

Demokrasinin gerileme gösterdiği 24 ülkeden birisi de Türkiye

Dünya nüfusunun üçte biri demokrasinin gerilemekte olduğu ülkelerde yaşıyor. Bu tespit, Amerika Birleşik Devletleri’nde akademik çalışmalar yayımlayan Democratization dergisinde yer aldı. Gerilemenin gözlendiği 2.6 milyar insanın yaşadığı 24 ülkeden biri de Türkiye.

Araştırmada “2017 yılı itibarıyla dünyada çoğu insan demokrasilerde yaşıyor. Ancak, 2.6 milyar kişiye ev sahipliği yapan 24 ülkede gerileme var” ifadesi bulunuyor. Türkiye, Hindistan, Brezilya, Polonya, Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri demokrasi alanında gerilemenin yaşandığı ülkeler arasında sıralanıyor.

Araştırmaya göre, otokratik yönetime doğru sürükleniş, özellikle yürütme üzerindeki kontrolün azaldığı Batı Avrupa, Doğu Avrupa ve ABD gibi demokratik bölgelerde görülüyor. Araştırmanın temelini, yaklaşık üç bin uzmanın bilgi sağladığı “Varieties of Democracy” adlı küresel çaptaki çalışmadan elde edilen veriler oluşturuyor.

Anna Lührmann

Araştırmada imzası bulunan isimler arasında yer alan Göteborg Üniversitesi’nden siyaset bilimci Anna Luhrmann, “Basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve hukukun üstünlüğü alanında büyük gerileme var. Bu eğilim, seçimlerin daha da anlamsız hâle gelmesine neden oluyor” diyor.

180 ülkeyi mercek altına alan araştırmaya göre, geçtiğimiz yıl dünya nüfusunun sadece yüzde 14’ü liberal demokrasilerde yaşadı. Araştırmada tarihsel kıyaslamaya da yer verildi. Demokrasinin şu anki küresel çaptaki seviyesinin Sovyetler Birliği’nin sona erdiği 1991 yılı sonrası ile aynı olduğu belirtiliyor. Araştırmada son altı yıl içerisindeki gerilemelerle 25 yıl eskiye gidildiği vurgulanıyor.

Araştırmaya göre, bazı ülkelerde zenginlerin siyasi gücü de son yıllarda artış gösterdi. Dünya üzerinde iki milyar insanın, zengin elitlerin siyasi iktidarının son 10 yıl içerisinde daha da güçlendiği ülkelerde yaşadığına dikkat çekiliyor. Bu ülkeler arasında ABD de sıralanıyor.

Tunus’ta otokrasiden demokrasiye geçiş

2008 yılından bu yana demokrasi alanında ilerleme kaydeden ülkeler de oldu. Gelişmenin gözlendiği 17 ülke arasında Arap Baharı’nın başladığı ülke olan Tunus öne çıkıyor. Tunus’un, otokrasiden liberal demokrasiye geçiş yaptığı belirtiliyor.

Sahraaltı Afrika ülkelerinden Gine Bisav, Fildişi Sahili, Malavi ve Nijerya’nın da seçimli otoriterlikten seçimli demokrasiye geçtiği belirtiliyor.

 

(DW Türkçe)

Kuzey Ormanları Savunması: 1,5 milyon ağacı yok edecek “Türk Akımı” projesini durdurun!

Rusya’nın yılda 750 milyon dolar kâr edeceği “Türk Akımı” doğal gaz boru hattı projesi yüzünden Istrancalar’da başlayan orman katliamına karşı Kuzey Ormanları Savunması (KOS), Galatasaray Lisesi önünde basın açıklaması yaptı.

Galatasaray meydanında yapılan eylemde açıklamayı KOS adına Ayşe Yıkıcı okudu.

DAYKO’dan (Doğal Yaşamı Koruma Vakfı) Nusret Türkkan ve Hayri Göre, Donkişot Bisiklet Kolektifi’nden Ege Su‘nun konuştuğu eylemde CHP milletvekili adayı Burak Kaan Yılmazsoy da söz aldı.

“Ormana proje yapılmaz”, “Ormanıma, suyuma, toprağıma dokunma”, Yağma yok doğa kazanacak”  sloganlarının da atıldığı eylemde okunan basın açıklamasının tam metni şu şekilde,

“Doğa ve yaşam düşmanı şirketler, Trakya’yı ve Kuzey Ormanları’nı derhal terk edin!

Bugün yaşam savunucuları olarak burada, Kuzey Ormanları’nın eşsiz parçalarından biri olan kadim Istranca Ormanları’nın ‘Türk Akımı’ isimli Rus doğalgaz hattı için yok edilmesini protesto etmek için toplandık.


Bugün adı ‘Türk Akımı’ olan ama Rusya’nın yıllık 750 milyon dolar kâr edeceği doğal gaz boru hattı projesi için Trakya’nın Kuzey Ormanları, kadim ve benzersiz Istrancalar katlediliyor!

Geçtiğimiz ay içinde, katil proje 3. köprünün bağlantı yollarını aratmayacak sekilde, 700 dönümlük orman alanı acımasızca katledildi. Katliamı kamuoyuna duyurmak icin yapılan haberler ise utanmazca sansürlendi. Eğer bu mega katil projeyi durduramazsak Istrancalar boydan boya 30 km boyunca ortadan yarılarak sayısız canlıyı barındıran milyonlarca ağaç daha katledilecek. Kuzey Ormanları ekosistemi ve bölgedeki yaban hayatı ikiye ayrılarak parçalanacak.

Istrancalar’ı yok edecek, sayısız endemik hayvan ve bitki türünün sonunu getirecek, Kuzey Ormanları köylülerini yaşamdan koparacak bu doğa ve yaşam düşmanı projeye, politik çıkarlar uğruna girişilen bu doğa düşmanlığına hayır diyoruz!

Ekonomik açmazdaki Türkiye’nin benzersiz ve yerine konulamaz değerlerinin, binlerce yılda oluşan ormanların ve dünyaca eşsiz ekosistemlerin hesapsızca ve günü kurtarmak adına şirketlere peşkeş çekilmesine derhal son verilmesini talep ediyoruz!

Ülkemizin geleceğinin yok edilmesine, nefesimizin kesilmesine, halkın cebinden şirketlerin zengin edilmesine Hayır diyoruz!

‘Türk Akımı’ Trakya’nın gözden çıkarılmasının ileri bir aşamasıdır!

‘Türk Akımı’ ismi koydukları Rus doğalgaz hattı, Trakya’nın gözden çıkarılmasının ileri bir aşamasıdır! Zira son yıllarda Trakya’da peşpeşe atılan ve niyetlenilen adımların her biri, bölgenin doğası ve ekosistemlerine karşı birbirinden düşmanca ve yaralayıcı…

İstanbul’un yaşam kaynağı olan Kuzey Ormanları’na hançer saplanarak yapılan 3. köprü, Kuzey Marmara Otoyolu ve son olarak 3. havalimanının inşaat malzemeleri için Çatalca’dan Tekirdağ’a kadar Kuzey Ormanları taş ocakları açılarak tahrip ediliyor. İhtiyaçları dışında hiçbir şeyi düşünmeyen ve sonsuz serbesti verilmiş şirketler, bazen tek bir köyün çevresine birçok taş ocağı açıp, köyün nefesini kesmekte beis görmüyor!

Kuzey Ormanları, sermayenin bitmek bilmeyen enerji ihtiyaçlarını karşılamak ve sırf kamulaştırma bedeli ödememek için sözde temiz enerji kaynağı diye pazarlanan yüzlerce rüzgar enerji santralli ile delik deşik ediliyor!

Trakya’nın en kalabalık ilçelerinden biri olan Çerkezköy’ün yanıbaşında yer alan Kuzey Ormanları’na kıyılarak, atıklarıyla tarım topraklarını zehirleyecek, yarattığı hava kirliliği nedeniyle ülkemizde her yıl 32 bin erken ölüm vakasına sebep olan kömürlü termik santral yapılmaya çalışılıyor. İktidar bölge halkının yoğun tepkilerine rağmen bu ölüm bacalarını dikmekte ısrar ediyor. Üstüne üstlük, zehir kusan termik santrallerin ‘havayı temizlediği’ gibi Ortaçağ’da bile akla gelemeyecek hurafeleri desteklemek için bilim insanları bir araya toplanıyor, destekleyici beyanları alınıyor!

Her fırsatta çevrecilik martavalları okuyan iktidar, İstanbul’un ihtiyacı olmayan ve üstelik garanti kapsamında geçmeyen araçların bile parasının halkın sırtına bindirildiği doğa düşmanı 3. köprünün devamı Kuzey Marmara Otoyolu için ise şu saniye bile ormanları ve yaşam alanlarını yok etmekle meşgul!

Ve 2 yıl önce rafa kaldırıldığı açıklanan Trakya’ya nükleer santral yapımı bugünlerde tekrar gündeme getiriliyor! Ülkemizde enerji ihtiyacı olmadığı, nükleer enerji santrallerinin verimsizlikleri ve en ufak bir kazada nasıl geri dönüşü olmayan bir doğa yıkımına ve kitlesel ölümlere yol açabildikleri bilindiği halde!

Bizler Rus doğalgaz boru hattı için yapılan “Türk Akımı” isimli doğa katliamının derhal durdurulmasını, Kuzey Ormanları’na saldırmakta olan doğa ve yaşam düşmanı şirketlerin Trakya’yı ve Kuzey Ormanları’nı derhal terk etmesini istiyoruz. Trakya’da Kırklareli, Saray, Lüleburgaz, Kıyıköy ve Çorlu’daki doğal güzelliklerin, yerleşim alanlarının ve tarım alanlarının feda edilmemesini istiyoruz!

Kuzey Ormanları Savunması”

 

(Yeşil Gazete)

Demirtaş e-miting ile yurttaşlara seslendi: Ya diktatörlüğü ya da demokrasiyi tercih edeceksiniz

HDP’nin tutuklu cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş dün akşam cezaevindeyken dünyada ilk kez sosyal medya aracılığıyla e-miting düzenledi.

Konuşmasına AA eleştirisiyle başlayan Demirtaş, mitingde medya ambargosuna, Soma maden faciasına, OHAL’e, borç içindeki çiftçilere, çocuk gelinlere, çocuk işçilere, cinsel istismarlara, engellilere yönelik ayrımcılığa, parasız eğitime ve üretimin önemine değindi.

Mesajlarını tutuklu bulunduğu Edirne Cezaevi’nden, avukatları aracılığıyla ileten Demirtaş’ın paylaşımları şöyle:

“AA flaş haber geçsin”

“Merhaba! Dünyanın dört bir yanından miting alanını dolduran herkesi yürekten selamlıyorum. Dünyada ilk defa c.evi hücresinden bir e-miting yapılıyor. Demokrasi tarihi açısından “tarihe geçiyoruz” şu an. Anadolu Ajansı flaş haber geçsin diye söylüyorum.

Öncelikle tüm baskılara, eşitsiz koşullara rağmen inançla, fedakârlıkla çalışan milyonlarca gönüllü arkadaşıma; sesim, nefesim olan gençlere, kadınlara, avukatlarıma, partililerime, eşime, aileme ve hücre arkadaşım A. Zeydan’a teşekkürlerimi sunuyorum.

Medya ambargosunun acımasızca uygulandığı bu dönemde, basın onurunu koruyan özgür basına ve sosyal medya kullanıcılarına ayrıca teşekkür ediyorum. Ve tabii ki meydanları dolduran siz değerli halkımıza şükranlarımı sunuyorum.

Değerli kardeşlerim, siyasi tarihimizin belki de en önemli seçimi için, 3 gün sonra sandığa gidiyoruz. Fakat bu defaki seçim, sırf birkaç parti arasından birini tercih etme seçimi değil.

“Ya diktatörlüğü ya da demokrasiyi tercih edeceksiniz”

Sevgili halkım! Güzel ülkenin güzel insanları! Mührü elinize aldığınızda, aslında iki tercihten birini yapacaksınız. Ya tek adamı ya da çok insanı seçeceksiniz. Ya diktatörlüğü ya da demokrasiyi tercih edeceksiniz.

İşçiler, emekçiler! Sevgili halkım! Ya Soma’da maden işçilerini tekmeleyenlere ya da maden faciasında ambulansa binerken sedye kirleniyor diye mahcup olan işçilere oy vereceksiniz aslında.

Ya “OHAL’i işçileriniz grev yapmasın diye getirdik” diye seslendikleri patronlara ya da alın terinin hakkı için grev hakkını savunan işçilere oy vereceksiniz aslında.

Ya çiftçilere kredi vermekle mükellef bankadan trilyonlarca kredi alan yandaş medya patronlarına ya da borcunu ödeyemediği için aynı bankanın önünde hasadını yakarak, sütünü yerlere dökerek protesto eden çiftçiye oy vereceksiniz.

Ya 90’ların beyaz Torosçularıyla boy gösterenlere ya da 90’larla hesaplaşıp özgür bir yaşamın kapısını açanlara oy vereceksiniz.

“Gençlerin kanı üzerinden siyaset yapar hale geldiler”

Sevgili halkım! Yurttaşlarım! Bakın, “Seçilmişleri atanmışlara kurban etmeyeceğiz” diyerek geldiler, seçilmişleri c.evine koydular. Atanmış memurları, milyonların oy verdiği belediyelere kayyum getirdiler.

Hatırlıyorsunuz değil mi? “Analar ağlamasın” dediler; bugün elleri tabutların üzerinde, gençlerin kanı üzerinden siyaset yapar hale geldiler.

“Kürt sorunu benim sorunum” deyip halkın oyunu alarak iktidar oldular, bugün Diyarbakır’da Kürtlerin gözünün içine baka baka “Kürt sorunu yoktur” diyecek hale geldiler.

Hz Ömer’in adaletini vaat etti, Yezit oldu. Devleti aile şirketi haline getirdi. Medya kaynında, enerji ve silah sektörleri damadında, eğitim oğlunda, istihbarat da eniştesinde.

Bize bölücü diyor ama ülkedeki en büyük bölücü; insanları dillerine, inançlarına, yaşam tarzlarına, siyasi görüşlerine göre ayrıştıran, kendine oy vermeyen hatta biat etmeyen herkese “terörist” diyendir.

“Çare senin elindeki mühürde”

Peki, ne yapacağız? Sadece eleştirecek miyiz? Çaresiz miyiz? Hayır! Çaresiz değiliz. Çare senin elindeki mühürde. Ülkemizin bu hali senle değişir.

Ülkemiz farklılıklarıyla, tarihsel mirasıyla, doğasıyla, çok kültürlü, çok dilli, çok inançlı haliyle dünyanın en büyük zenginlikleriyle dolu. Bu zenginlikleri, tek adam ve şürekâsına teslim edemeyecek kadar çokuz biz. Çokuz ve güçlüyüz.

Kusura bakmayın beklettim biraz. Yo, prompter arızası değil, ketılın suyu bitti, kaynamasını bekledim. Yeminle acayip yakıyor ketıl. 10-15 twitte bitiyor suyu. Tüp taktırmak istedim, c.evi yönetimi bırakmıyor. Evet, ne diyordum, çokuz ve güçlüyüz.

Bizler ancak, Edirne’den Hakkâri’ye güçlerimizi birleştirirsek gidişatı değiştirebiliriz. Bunun için tek adamda, tek düşüncede, tek ampulde birleşmemiz gerekmiyor. Demokrasinin evrensel ilkelerinde birleşebiliriz. Tek ampul değil, avize olalım.

“Çağdaş bir Anayasa yapalım”

Her tür şiddete son verecek demokrasi ve barış adımlarını atalım, çağdaş bir Anayasa yapalım. OHAL’i kaldıralım, KHK mağduriyetlerini giderelim. Yargı bağımsızlığını, medyada ve üniversitelerde özgürlüğü sağlayalım. Kamplaşmayı, kutuplaşmayı bitirelim.

Bunlarla eş zamanlı olarak tarım, hayvancılık, sanayi ve turizmi şaha kaldıralım. Gençlere yeni iş, çalışanlara daha fazla güvence ve kazanç, emeklilere onurlu bir yaşam sağlayalım. Alın terimizle, hep beraber kazanalım. Halk da kalkınsın ülke de.

“Ayrımcılığı kaldıralım”

Kadınların yaşamın her alanına kendileri olarak ve eşitçe katılmalarının önündeki tüm engelleri, ayrımcılığı kaldıralım. Taciz, tecavüz, kadın cinayetleri, bireysel sorun değildir, politiktir. Kadınlarla el ele vererek, bunların üstüne cesurca gidelim

Eğitimde parasız, bilimsel, laik, anadilinde modeller üzerinde uzlaşalım. Müfredatı her türlü bilim dışı, ayrımcı, militarist öğelerden, hurafelerden, yalandan, yanlışlardan arındıralım. Atama bekleyen öğretmenleri bir yıl içinde göreve davet edelim.

Küçük yaşta zorla evlendirmeler, çocuk işçiliği, çocuk istismarı gibi ciddi sorunların çözümü için el ele verelim. Okullaşma oranını %100’e çıkaralım. Ülkenin geleceğini ancak iyi bir eğitim modeliyle kurtarabiliriz. En büyük yatırımı eğitime yapalım

“Engelli kardeşlerimize yönelik ayrımcılığı zihinlerimizde bitirelim”

Engelli Bakanlığı kuralım. Engelinden dolayı toplumsal yaşama dahil olamayan milyonlarca yurttaşımızın engellerini kaldıralım. Unutmayın ki, her birimiz her an engelli olabiliriz. Engelli kardeşlerimize yönelik ayrımcılığı zihinlerimizde bitirelim.

Asgari ücreti ve emekli maaşını 3.000 TL yapalım. Merak etmeyin, ülke batmaz. Üretimin arttığı bir yerde bunun iki katına çıkmak bile mümkün. Yoksulluk sınırı 6.000 TL iken bu miktarlar ne abartıdır ne de afaki. Bunu mutlaka hayata geçireceğiz.

Çiftçiye, esnafa, KOBİ’lere destek vererek dış piyasada rekabet imkanını artıracağız. İhracatı artırarak cari açığı düşüreceğiz. Faiz ve döviz de buna bağlı olarak hızla düşecek. İsraf, rüşvet ve talana son vereceğiz. Bunu bizden başka kimse yapamaz.

Arkadaşlar hava çok sıcak, miting çok kalabalık biliyorum. (Umarım öyledir yani ?) Sizleri burada fazla da tutmak istemiyorum. Bu arada sağlık görevlisi var mı aranızda, şurada biri fenalık geçirdi galiba. Yo, su dökmeyin başına, doktor çağırın ?

“Birbirimize güvenelim, birbirimizi sevelim, sayalım”

Tamam toparlıyorum hemen. Biri şu mikrofonu tutabilir mi bi dakka. Kaymakam var mı aranızda? Vali de olur. Sonuçta mikrofon bu, öyle herkes tutamaz. A evet sen gel sen, nesin sen? İçişleri Bakanı mı? Olur olur. Tut bakayım mikrofonumu, yakıştı valla ?

Evet güzel kardeşlerim, söyleyecek çok şey var daha. Ama inanın söylemekten çok, eylemek zamanıdır. Birbirimize güvenelim, birbirimizi sevelim, sayalım daha fazla. Her şey sevmekle başlar, gerisi kolay olur.

Dünya siyasi tarihinin ilk hücreden e-mitingine katılan siz değerli arkadaşlarıma sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Yarın akşam yine aynı saatlerde, yine burada bu defa e-sohbet yapacağız. Neredeyse gerçek zamanlı olarak hem de. Yöntemi sürpriz.

Hepinize en sıcak selamlarımı, sevgilerimi gönderiyorum. Yarın akşam tekrar görüşmek dileğiyle iyi akşamlar diliyorum. Ez we hemûyan bi dil û can hembêz dikim. Şevbaş. (Mikrofonu nereye götürüyorsun ya, getirsene mikrofonu. Alıştınız tabi yürütmeye ?)”

“Mutlaka sandığa gidin, oyunuzu kullanın ve sandıklarda görev alın”

Selahattin Demirtaş, Twitter’dan yayımladığı seçimden önceki son sesli mesajında, vatandaşları oylarına sahip çıkmaya çağırdı. ‘Cesur Yürek’ filminden bir sahne paylaşan Demirtaş, “Bir tarafta yalan rüzgarı bir tarafta cesur yürek. Seçiminizi doğru yapacağınızdan kuşkum yok” dedi.

Demirtaş konuşmasını şu sözlerle sürdürdü: “Türkiye tek adam olmayacak. Hepimizin ortak vatanı, ortak evi olmaya devam edecek. Şimdi kararsız olmanın değil, kararlı durmanın zamanıdır. Mutlaka ama mutlaka sandığa gidin, oyunuzu kullanın ve sandıklarda görev alın. Bir oyla ne değişir demeyin, çok şey değişir.”

 

(Yeşil Gazete)

AGİT gözlemcisi iki Avrupalı milletvekilinin Türkiye’ye girişine izin verilmedi

Türkiye, iki Avrupalı milletvekilinin seçim gözlem heyetine katılmak üzere ülkeye girişine izin vermedi.

Almanya’nın Sol Partisi’nden milletvekili Andrej Hunko ve İsveç Yeşiller Partisi’nden milletvekili olan Jabar Amin’in Türkiye’ye girişine izin verilmediği aktarıldı.

Reuters’ın haberine göre Hunko Türkiye’ye gitmek için uçakta beklerken bu haberi aldığını söyledi.

Almanya Dışişleri Bakanlığı, yasağın kaldırılmasına yönelik talebini dile getirdi.

İsveç Dışişleri Bakanlığı ise Amin’in de Türkiye’ye girişine izin verilmediğini açıkladı.

Amin, İsveç haber ajansı TT’ye Atatürk Havalimanı’na varışta gözaltına alındığını ve pasaportuna el konulduğunu söyledi.

Milletvekilleri, hükümetlerarası bir kurum olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) tarafından yürütülen bir gözlem heyetine katılacaktı.

AGİT yaptığı açıklamada, “AGİT üyeleri seçimleri gözlemlemede ve demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü güçlendirmede önemli bir rol oynuyorlar” dedi.

 

(BBC Türkçe)