Ana Sayfa Blog Sayfa 2781

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Meraklı Bahçe – Tuğba Gürbüz

Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar için Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Meraklı Bahçe

Peter Brown’un yazıp resimlendirdiği, Sevin Okyay’ın İngilizce aslından çevirdiği, Hep Kitap etiketli  “Meraklı Bahçe” ekoloji temalı bir çocuk kitabı.

Kitabın ortaya çıkış hikâyesini Peter Brown şöyle anlatıyor:

“Manhattan’ın batı yakasında eski, yükseltilmiş bir demiryolu vardır, adı da Highline’dır (Yüksek Hat). Trenleri onlarca yıl boyunca şehir sokaklarının çok yukarısından gümbürdeyerek geçti ama 1980’de Highline kapatıldı ve unutuldu. İnsanlarla trenler işe karışmayınca doğa da yeniden süsleme özgürlüğüne kavuştu. Yıllarla birlikte, paslı raylar ve çakıllar yavaş yavaş yerlerini yabani çiçeklerle ağaçlara bıraktı. Eğer bugün demiryoluna bakacak olursanız sokakların tepesinden ve binaların arasından kavisler çizen yemyeşil bir bahçe görürsünüz.

Bir kaldırımdaki çatlaklardan fışkıran otlardan ya da tuğla bir duvara tutunmuş bir altınbaşak otu püskülünden tutun da terk edilmiş bir demiryolu boyunca dolanan bir çayıra kadar, doğa en akla gelmeyecek yerlerde gelişip serpilebilir.

Bütün bunlar beni meraklandırdı: Ya tüm şehir doğayla gerçekten işbirliği yapmaya karar verse neler olurdu? O şehir nasıl değişirdi? Her şey nasıl başlardı?”

“Meraklı Bahçe” işte bu sorunun cevabını arıyor.

Her şey beton, tuğla ve çelikle örülü, herhangi bir bahçesi ya da yeşilliği olmayan, insanların evlerin içine kapandığı gri ve kasvetli bir şehirde başlıyor. Liam, kentin sıra dışı sakinlerinden biri. Bu küçük oğlan, diğerlerinin aksine dışarıda zaman geçirmeyi, yürümeyi seviyor. Bir gün terk edilmiş tren yolunun oralarda raylara çıkan bir merdiven keşfediyor. Ne zamandır rayları yakından incelemek isteyen Liam, karanlık merdivenleri çıkıyor. Göz alabildiğince uzanan raylar dışında küçük bir alanda yabani bitkiler fark ediyor. Bitkilere yakından baktığında ölmek üzere olduklarını görüyor ve yardım elini uzatıyor. Liam iyi bir bahçıvan değil ama denemeye ve öğrenmeye devam ediyor. Bitkiler de bu ilgiden memnun. Canlanıyorlar ve daha ötesini merak ediyorlar. İlk keşfe çıkan küçük yabani otlar ve yosunlar oluyor. Diğer bitkiler de ardından…

Havalar soğuduğunda Liam bahçesini ziyaret edemez hâle geliyor ama içindeki bahçıvanlık ateşi de sönmüyor. Bu dönemi bahçıvanlık bilgilerini arttırarak, yeni aletler alarak geçiriyor. Kış bittiğinde bahçe bakımsız, bitkiler perişan… Ama güneşin ve Liam’ın yakın ilgisi sayesinde bahçe kısa sürede canlanıyor ve şehrin geri kalanını keşfe çıkıp yayılıyor. Bitkilerin istilası, şehrin güzelleşmesini, insanların dışarıda daha çok zaman geçirmesini ve yeni bahçıvanların ortaya çıkmasını sağlıyor.

“Meraklı Bahçe” bize kent içinde, sınırlı toprağa sahip olduğumuzda bile bahçecilik yapabileceğimizi gösteren, çocukları bahçıvanlık yapmaya teşvik eden özel bir kitap. Çocukların bu konuya ilgisini çekebilmek şart çünkü insan nüfusunun büyük çoğunluğu kentlerde, beton, tuğla ve çelikle örülü evlerin içinde yaşıyor. Gıda ile ilişkileri tüketmekten ibaret. Çocuklar gıdanın sofralara gelene kadar geçirdiği yolculuktan bihaber yetişiyor. Manavlarda, marketlerde her mevsim, her ürünün bulunması hem mevsimsel döngüyü takip edememelerine hem de hasat edilene kadar verilen emeğin göz ardı edilmesine yol açıyor. Bu da bilinçsiz tüketim alışkanlıklarına, gıda israfına yol açıyor. Çocukların bu konudaki farkındalıklarını arttırmak için şehirlerin ve şehirlilerin tüketici konumundan çıkıp sınırlı da olsa üretici konumuna geçmesinin gerekliliğine inanıyorum. Sayısı giderek artan hobi bahçeleri,  balkon bahçeciliği örnekleri, dikey saksılarla dar alanlarda dahi ürün yetiştirmenin mümkün olması bize şehirde de yapabileceğimiz şeyler olduğunu gösteriyor. Siz de bir yerden başlayın. Çocuklarınızın ilgisini hazır bahçıvanlığa çekmişken doymak için olmasa bile bir yerli tohumu çoğaltmak, onun hamiliğini yapmak için üretin.

Meraklı Bahçe

Yazan ve resimleyen: Peter Brown

Çeviren: Sevin Okyay

Hep Kitap

Çocuk Kitapları

 

Tuğba Gürbüz

Gıda güvenliği ve bağımsızlığında tohum açmazı – Mehmet Gürmen

Gıda Toplululukları sitesinde Mayıs ayında yayınlanmaya başlanan ve her hafta farklı bir yazarın konuya dair makalesinin yer aldığı [Gıda Güvenliği ve Bağımsızlığı] yazı dizisine Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki‘nde ilk yazıdan başlayarak yer veriyoruz.

Yazılara bugday.org/ adresi üzerinden de ulaşabilirsiniz.

**

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

3 – Gıda güvenliği ve bağımsızlığında tohum açmazı

İnsanlık, teknolojiyi bilime değil, bilimi teknolojiye ve ilgili sektörlere hizmet eder şekilde konumlandırdığından beri kısır bir kriz içinde. “Gıda”, “toprak” ve çok telaffuz edilmese de en gizli ve en temel bileşen olan “tohum”, günümüzün sorunundaki anahtar kelimelerden bazıları…

Verimli tohum ihtiyacı

1940’lı yıllarda dünyayı beslemek amacıyla tarım politikalarının mekanize edilmesi, verimin artırılması ve tarımsal arazilerin endüstriyel ölçekte işlenmesi ve işletilmesi için atılan sanayi adımlarının önemli bir kısmını, yüksek verimli tohum çeşitlerinin geliştirilmesi için yapılan araştırmalar ve ıslah çalışmaları oluşturuyordu.  Verimli buğday çeşitleri ile başlayan değişim; Meksika’dan sonra 1950 ve 1960’larda tüm dünyaya ihraç edilen bir tarım politikası haline gelmişti. Söz konusu gelişmeleri; birçok devlet organının yanı sıra Rockefeller ve Ford aileleri de 1963 yılında “Uluslararası Mısır ve Buğday Geliştirme Merkezi (CIMMYT)”nin kuruluşunu fonlayarak desteklemişlerdi. Bu değişen düzende insan ve hayvan gücü ile doğal girdilere dayalı küçük ölçekli üretim modelinin yerine; petrole dayalı, her adımında makinaların kullanıldığı, sentetik kimyasal gübre, sistemik sentetik ilaçlar ve en önemlisi, ıslah edilmiş ticari tohumlukları bir bütün olarak ele alan yeni bir anlayış ortaya koyulmuştu. Tohumlar sürekli olarak “birim alanda elde edilen ürünün tonajı” üzerinden birbiri ile rekabete konu ediliyordu.

Üretici ıslahı

Tüm dünyada olduğu gibi, kuruluşundan beri ABD’deki üreticiler (bilge tarımcı olan yerliler de dahil) bir tür “katılımcı ıslahçı” durumunda oldular. Bu süregelmiş olan katılımcı ıslah kazanımları modern anlamdaki bilimsel ıslah çalışmalarının temelini oluşturuyordu ve bu çalışmalara hazır bir kaynak olarak sunulmuştu. Çünkü yerel tohumların farklı coğrafyalara, toprak yapılarına, iklimlere, hastalıklara ve kültürlere adaptasyonu, direnç göstermesi ve evrilmesi zaman alan ve kontrol / gözlem gerektiren değişimlerdi. Çiftçiler, kendi tohumunun geleceğini korumak adına sürekli olarak, en sağlıklı ve verimli tohumlardan tohumluk ayırarak ve bu seçilmiş tohumları bir sonraki sezon ekmeye devam ederek, tohumdaki genetik değişim ve adaptasyon sürecine büyük katkı sağladılar.

Tohum çeşitleri ve bağımlılık

İnsanlığın tarım hayatına geçtiği günün öncesinden beri doğada tohumlar var ancak bu dönemden sonra seçici ıslah ile sadece fayda getiren, dayanıklı ve verimli türler seçilerek, ekilerek ve çoğaltılarak bir çiftçi ıslahı dönemi başladı.

Doğadaki açılımı, yayılımı ve değişimi halen devam eden nitelikte ve yerel şartlara adapte olmuş; o bölgede uzun süredir tarımı yapılan tohumlara yerel tohum, köy çeşidi, köy popülasyonu, atalık tohum vb. isimler veriliyor. Bu tohumlardan elde edilen ürünler aynı hasat sezonu içinde şekil, renk, koku, tat vb. özelliklerinde farklılıklar gösteriyor. Yerel tohumlar; bulunduğu ortamdaki hastalık, zararlılar ve coğrafi koşullara göre evrilmekte olan bilge ve dirençli tohumlar. Söz konusu genetik geçmişin gücüyle birlikte bu tohumların -o üretim sezonunda toprakta az besin varsa veya bir sele maruz kalsa bile- hayatta kalma olasılığı yüksek. Sürekli olarak bu tür olumsuzluklardan hayatta kalan tohumları seçerek devam eden çiftçiler, geçmişten bugüne bu biyogenetik mirasın oluşmasına önemli katkı sağlıyor.

Tohum firmalarının; aynı bitki familyasından iki çeşidi seçerek ve bu çeşitlerin özelliklerini birleştirerek elde ettikleri çeşitlere “melez çeşitler” adı veriliyor. Yerel tohumlardaki doğal melezlemenin aksine bu melezleme sürecinde kontrollü ortamlarda el ile müdahale ve yoğun denetim/gözetim gerekiyor. Melezleme sonucu elde edilen yeni çeşit, ana ve babasının özelliklerini taşımakla beraber; genetik açılımın doğasından ötürü, bir sonraki sene tohumu ayrılarak tekrar ekildiğinde aynı özellikleri göstermek yerine, anaya veya babaya geri dönme potansiyeli taşıyor. Söz konusu yeni çeşidin melezleme sonrası nesillerde ıslah edilerek standart ve ari bir yapıya kavuşturulması durumunda ise bahsi geçen geriye dönüş riski azalıyor ancak kontrolsüz tarımda; aynı veya yakın arazilerde aynı familyadan diğer türlerle tozlaşıp, istenmeyen bir türe doğru melezlenmesi olasılığı yüksek.

Tohum firmaları genellikle verimli melezi elde ettikleri ilk sene, tohumu ana ve babanın özelliklerinden uzaklaşması için bir standardizasyon sürecine sokmadan ve bu işleme kaynak ayırmadan satışa sunmayı tercih ediyor. Bu tohumlara F1-Hibrit adı veriliyor. Çiftçi de özellikle büyük arazilerde bu tohumun karışıp açılım göstermesi riski ile beraber, istenmeyen ürün ve düşük verim risklerini göze almadığı için, her sene yerel tohumu ürünün en iyisinden seçip ayırmak yerine, sıfırdan tohum satın almak için tohum firmalarının kapısını çalıyor. Bu durumda; hangi tohumun ekileceğini, tohumun satış fiyatının ne olacağını, hangi tohum için hangi dönemde hangi sentetik ilaç ve gübrelerin kullanılması gerektiğini tohum firmasının kararına bırakıyor; ki işte tam da bu noktada gıda güvenliği ve bağımsızlığı tehlikeye giriyor.

Günümüzde gıda güvenliği ve bağımsızlığına dair tehditlerin dışında bir diğer bilinmez ve büyük risk de; patentlenerek fikri mülkiyet yasaları ile korunan genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) içeren tohumlar ile bu tohumların ihtiyacı olan, o geliştirilen çeşide özgü kimyasal ilaçlar ve gübreler bütünü. Bu zorunlu bileşenlerin tümü, çiftçi üzerinde tohumdan ilaca kadar mecburi bir ekonomik ve politik bağımlılık yaratıyor. Bu sene paketi 10 liraya satın alınabilen bir domates tohumunun bir sonraki sene tüm firmalarda sözbirliği yapılarak 500 lira fiyatla satışa sunulmayacağının güvencesini kim verebilir?

ABD’de yasal durum

1930 yılında ABD’de kongreden geçen “Bitki Patent Kanunu (Plant Patent Act)” ile özel sektör tarafından gerçekleştirilen tüm ıslah ve tescil işlemleri patent koruması altına alınarak bir ticari meta haline dönüştürüldü. Söz konusu 40 sene içerisinde çiftçilerden gelen baskılarla 1970 yılında kabul edilen “Bitki Çeşitliliği Koruma Kanunu (Plant Variety Protection Act)” ile ABD tarım birimi USDA; ıslahçı kurum ve kuruluşlara; üzerinde çalıştıkları tohum çeşitleri ile ilgili 18 ila 20 yıl süreyle ayrıcalıklı pazarlama ve ticari faaliyetle ilgili haklara sahip olmasını sağladı. Ancak bu kanunun iki özel maddesi ile, ticari ıslahçılar ile çiftçiler arasındaki gerilimin bir ölçüde dengeye kavuşması hedeflendi:

1- Çiftçiler kendi üretimleri için tohum alma ve saklama haklarına sahiptir.

2- Patentli çeşitlerin akademik araştırmalarda kullanılmasına izin verilir.

Bu kanun sayesinde, tarihte tohumların gerçek hamisi olan çiftçiler; kendi üretimi için tohumluk ayırmanın yanı sıra kendi tohumlarının verimini artırmak için ıslah çalışmalarına da devam edebildiler. Ancak 1970 yılında kanunda verilen; “çiftçinin bu tohumları başka üreticilere pazarlayabilmesi hakkı”; 1994 yılında kanuna yapılan bir ilave düzenleme ile kaldırıldı ve söz konusu tohumların çiftçiler arasındaki ticareti engellendi. Bu kanun aynı zamanda tohum ıslahçısı firmalara; tohumun diğer rakip firmalar tarafından çoğaltılıp ıslah çalışmalarının yapılamaması güvencesini ve ayrıcalığını kazandırdı.

Söz konusu ayrıcalıklarla tatmin olmayan özel sektör; pozisyonunu ve gıda üzerindeki hâkimiyetini perçinleştirmek adına agresifleşti ve son yıllarda kurulan büyük sermayeli firmalar ile gıda ve tohum üzerine tam bir hâkimiyete kavuşmak için bütün adımları attı. Bu adımlar sırasında; özellikle genetiği değiştirilmiş organizmalar ve diğer yüksek verimli bitki çeşitleri üzerinde söz sahibi olma ve araştırma yapmanın bir “buluş” niteliğinde olduğunu kamuoyunda yaygınlaştırmaya ve pozisyonlarına itibar katmaya çalıştılar. Bu sayede de aslında sadece teknolojik buluşlar ve yenilikler için verilen “Buluş Patenti”nin tohumlar için de verilmesini talep etmeye başladılar ancak ABD kongresi; buluş patentinin bitki ve tohumlara uygulanamayacağı kararını aldı.

2013 yılı itibariyle dünyadaki tescilli/patentli tohumların  yüzde 53’ü üç firmanın tekelinde bulunuyor. Dünyadaki tohum piyasasının yüzde 73’ünü on firma kontrol ediyor. [1]

Türkiye’de yasal durum

2006 yılında çıkan 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu ile; ABD’de 1930-1994 yılları arasında yapılan tüm hukuki değişimler Türkiye’de tek bir kanun ile bir seferde tesis edildi.

Söz konusu kanun ile, binlerce yıldır bu topraklarda özgür olarak üretilen; bakanlığın listesinde kayıt altına alınmamış köy çeşitlerinin ticari tohumluk olarak üretilmesi yasaklandı. Kanunu yorumladığımızda, bu çeşitlerin bakanlık envanterine kaydedilmesi ve sonrasında da yeni çeşitlerde ana-baba yani gen kaynağı olarak kullanılmak üzere firmalar, kurumlarca ıslahına izin verilmesi ve sonrasında elde edilen yeni çeşitlerin o tüzel kişiliğin adına tescil edilmesi üzerine onyıllardır geliştirilen global politikaların son yasal ayaklarından biri olarak hayata geçirildiğini söyleyebiliriz. Bu durum; çiftçilerin ticari amaçla tohumluk üretmesini engellemenin yanı sıra yerel tohum ticaretini de yasakladığı için, gıda egemenliğinin, tıpkı ABD’de olduğu gibi firmaların eline geçmesi için zemin hazırladı. Söz konusu kanun; çiftçilerin yerel tohumları yalnızca kendileri arasında ve kendi ihtiyaçları ile sınırlı kalmak üzere ve miktarda veya deneme üretimi amaçlı takas edebilmesine izin veriyor. [2]

Çeşitlilik azalıyor

Yerel çeşitlerin firmaların kontrolüne geçtiği son yüzyılda maalesef biyoçeşitlilik adına insanlığın ve tüm doğanın çok ciddi kayıpları oldu. Ticari ıslah zihniyeti ve tohuma bir patent/buluş metası olarak bakan politikalar; verimli olmayan türlerin ıslahı ve devamı ile uğraşmayıp söz konusu nesillerin sona ermesine dolaylı olarak neden oldular. Örneğin; 1903 yılında ABD’de toplam 544 farklı türde lahana varken; bugün bu sayı yalnızca 28. Yine aynı şekilde mısır çeşitleri bu dönemde 307’den 12’ye inmiş durumda.  Kabak 341’den 40’a; domates 408’den 79’a indi. [3]

Bugünkü durumda büyük üreticilerin tamamı; küçük üreticilerin veya aile çiftçilerinin büyük çoğunluğu (neredeyse tamamı), piyasada kalabilmek için verimlilikten vazgeçebilme şansları olmadığı gerçeğiyle, en verimli türlerin peşinde giderek yerel tohumlarını kaybetti veya kaybetme sürecinde. Söz konusu olumsuz gidişte bir umut ise; yerel tohumun yaygınlaşması amacıyla bu konunun savunuculuğuna soyunarak ortaya çıkan çok sayıda grup, sivil toplum kuruluşu, yerel yönetim ve inisiyatif; sürekli olarak farklı coğrafyalarda tohum takas etkinlikleri düzenliyorlar. Ancak bu şenliklere katılanların büyük çoğunluğunun çiftçiler değil, belirli bir entelektüel birikimde ve durumun aciliyetinin farkında olan şehir kökenli insanlar olduğunu düşündüğümüzde; söz konusu kayboluşun devam edeceğini söyleyebiliriz. Ancak sonradan çiftçiliğe giren/girecek olan bilinçli üreticilerle ve bu ürünlerin yerelde pazarlanabileceği gıda topluluklarına ulaştırılması ile bir dönüşümün mümkün olabileceği ihtimalini de unutmamak gerek.

Özgür tohumlu günlerin umuduyla…

[1] ETC Group, Who will control the Green Economy? (Ottowa: ETC Group, December 2011), 22
[2] http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2006/11/20061108-1.htm
[3] Uluslararası Kırsal Gelişim Vakfı (RAFI)
Fotoğraflar: Buğday Arşivi, www.gdoyahayir.net

 

 

 

Mehmet Gürmen

‘Kendisini müzik dehası sanıp ortalarda gezen birçok insan var’

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı binasının boşaltılması hızlı esip çabuk sönmüş bir rüzgar olarak kaldı, Mimar Sinan ile ilgili bu haberin hemen öncesinde ise İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda bulunan Pantomim Sanat Dalı Bölümü’ne bu dönem öğrenci alınmayacağı ortaya çıkmıştı.

Bu gelişmelerde genç ve deneyimli sanatçılarla bir araya gelerek hem konservatuarların durumlarını, hem de sanata yaklaşımlarını ve deneyimlerini konuşmak için bir fırsat yaratmış oldu.

Irmak Keskin de bu vesile ile Yeşil Gazete için sanatçılar ile kısa röportajlar gerçekleştirdi. İkinci konuğu müzisyen Sezgin Alkan.

***

Irmak Keskin: Tanımayanların için, Sezgin Alkan kimdir? diye sorarak başlayayım.

Sezgin Alkan

Sezgin Alkan: Merhaba. Ruhunda ne yatıyorsa bunu müzik diliyle telaffuz eden bir insan sadece :)

 Irmak Keskin: Müzikle tanışıp konservatuvara girme sürecinden ve çevrenin tepkilerinden bahsedetmek ister misin kısaca?

 Sezgin Alkan: Babam da müzisyen olduğu için gözümü açtığım günden beri evde müzik dönüyordu zaten hep. İTÜ ve Mimar Sinan Üniversitesi sınavlarına ilkokulu bitirince girdim ve ikisini de kazandım.

Babamın da etkisiyle (iyi ki) Mimar Sinan Üniversitesi’nden yana seçimimi yaptım. Birçok arkadaşım o dönemler fazlasıyla revaçta olan “kolej” mantığıyla yürüdü. Benimle dalga geçenler bile oldu, işin aslını bilmediklerinden dolayı.

Şimdiki durumda bakıyorum, onların yürüdüğü yolda ben yıllar öncesinden depara kalkmışım. Ailemin çok büyük etkisi var tabi bunda.

 Irmak Keskin: Son günlerde boşaltılması planlanan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Konservatuvarı senin de yıllarca eğitim gördüğün yer, haberi ilk aldığında ne hissettin/düşündün?

Sezgin Alkan: Evdesiniz ve birgün aniden kapınızı çalıp size dışarı çıkmanızı söylüyorlar. Böylesine saçma bir his işte…

 Irmak Keskin: Önce bir gruptan toplanıyoruz açıklaması yapıldı, sonra erteleme kararı geldi tahliyeye, insanlar toplanmadı, en son rektör Karayağız ‘varoş bir yer göstermezlerse gideriz yoksa çıkmıyoruz’ minvalinde bir açıklama yaptı. Bu süreci sen nasıl değerlendiriyorsun?

Sezgin Alkan: Başta “gideriz” diye kabullenmek ne olursa olsun yanlış zaten. Ertelenme kararı yüzünden neden toplanılmadı anlamış değilim.

Ertelenmesi, bunun olmayacağı anlamına gelmiyor. Beklemekte fayda var bir süre bu süreci.

 Irmak Keskin: Müzik sektöründe çok başarılı çalışmalar yapıyorsun. Konservatuvar ve sektör ilişkilenmesini nasıl görüyorsun? Her sazı eline alan çalıyor mu? Yoksa gerçekten bir fark yaratıyor mu konservatuar temelli olmak?

Sezgin Alkan: Robotlaştırılmadıktan sonra donanım olarak bir fark yarattığını evet düşünüyorum.

https://www.youtube.com/watch?v=zOoUodve9DU

Ama en başta insanın ruhunda müzik geziyorsa bunu zaten dışarı vurabiliyorsunuz. Tabi kendini müzik dehası sanıp ortalarda gezen birçok insan da var. Onların kirlilik yaratmak dışında bir işe yaradığını düşünmüyorum. Güzel de para kazanıyorlar, birçok gözü boyayan kısım da burada yatıyor zaten.

 Irmak Keskin: Biraz da gıybet bir soru, bu konservatuvar olayı sektörde bir etki uyandırdı mı?

 Sezgin Alkan: Çoğumuzun bildiği tiyatrocu ve müzisyen büyüklerimizin, arkadaşlarımızın dışında bir yankı uyandırdığını düşünmüyorum.

https://www.youtube.com/watch?v=kNUTU3sRItk

Bir de Fox Tv haberlerinde denk geldim o kadar. Ne yazık ki çok kısa sürdü bu durum…

 Irmak Keskin: Son olarak, hiç senin projelerinden bahsetmedik, bunu başka bir röportaja saklayacağım:) Eklemek, söylemek, bunu neden sormadın diyerek kendine sormak istediklerin var mı?

 Sezgin Alkan: Tamam öyle yaparsın :) Vicdanı elden bırakmayalım hiçbir zaman.

Bizi ayakta tutan en büyük değer. Sevgilerimle…

1-Ayça Yaşıt, ‘O klişe soru, “Sanatçıya rağmen sanat!”a doğru evriliyor’ 

 

Röportaj: Irmak Keskin

(Yeşil Gazete)

“Deneylerde kullanılan hayvanların yaşadıkları acıları tasavvur edemiyorum”

Bu ay, Deneye Hayır Platformu Bilim Komitesi üyesi veteriner hekimi Ali Battal ile hayvan deneylerini konuştuk…

***

Yağmur Özgür Güven: Bir veteriner hekimi olarak, hayvanlar üzerinde yapılan biyomedikal araştırmalara karşı tepkin nasıl ve ne zaman gelişti?

Ali Battal: Üniversitede yaşadığım bir operasyon esnasında bu konuyla tanıştım. Ancak o yıllarda hayvan deneyleri hakkında fikrim yoktu. Mesleğe atıldığımda yaşadığım birçok olay bu ve bunun gibi konular üzerinde kafa yormama neden oldu.

Ali Battal

İlk bakışta türcülük üzerinden hareket edildiğini gördüm. Afrika-Amerikalılar dahil olmak üzere, ‘aşağı’ görülen herkes ve her şey insana hizmet için yaratılmıştı. Birkaç kaynaktan kozmetik deneylerini okudum. Beraberinde hayvanlar üzerinde yapılan deneyler, bunların sonuçları, sonuçların insan sağlığına katkısı vs. hiç birisinin anlatıldığı gibi olmadığını, sonuçlarının çoğunlukla saklandığını gördüm.

Klinik hekimliği yapıyorum. Hastalarımın nasıl acı çektiklerini defalarca kere şahit oldum-oluyorum.  Deneylerde kullanılan hayvanların yaşadıkları acıları tasavvur bile edemiyorum.

Yağmur Özgür Güven: Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmaların çoğunun “insan yararına” yapıldığını biliyoruz. Peki sence; hayvan yararına hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalar da onay alınmadığı için aynı şekilde hak ihlali olarak mı değerlendirilmeli yoksa hayvanların iyiliği için topluluktaki bazı bireylerin feda edilmesini ahlaki yönden yanlış bulmayan bir yaklaşım mı benimsenmeli, ne dersin?

Ali Battal: Hastalık yaratıp tedavi etmeye çalışmak doğru mu? Bunun neresi etik? Burada başka bir soru daha sorayım: Her hayvan türü için ayrı ayrı deneyler mi yapacağız? Ayrıca yapılmağını nereden biliyoruz? İnsan sağlığı için hayvanlar üzerinde yapılan çalışmaların neredeyse hiçbirinin doğru sonuçlar vermediği bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçek iken bunu söylemek sadece yalancılık olur. Buna inanmak ise saflıktan başka bir şey değildir.

Soruna gelirsek, sağlıklı bir canlı üzerinde deney yapmak ahlaki bir sorun yaratır. İnsan türünün üstünlüğü, bütün diğer canlı varlıkların insan için yaratıldığı fikri otomatikman hak ihlalini de beraberinde getirir. Yani insan türü her hakkı kendinde bulur. Bu yüzden bu durumu bir ihlal olarak görmez. Her şeyi meta olarak görür. Metalaştırdığı her şeyi ‘insan için’ başlığı altında toplayarak istediğini yapabilme hakkını elde eder. 

Yağmur Özgür Güven: Mesleğin gereği hem insan hem de hayvan sağlığını düşünmek zorundasın. Ayrıca beşerî hekimlerden farklı olarak hastanla kısıtlı bir iletişim imkânı olduğu için daha çok hasta sahibiyle sözlü iletişimden faydalanarak bilgi almak durumundasın. Okuduğum bir makalede, veteriner hekimlerinin “pediatrist yaklaşımını” benimsedikleri, hastadan ziyade hasta sahibine (yakınına) karşı sorumluluk hissettikleri yazıyordu. Katılıyor musun?

Ali Battal: Sorumluluk durumu ifade etmeye çalışmaktan kaynaklı sanırım. Ben bütün hasta sahiplerime şunu söylerim: Benim için sizin bir öneminiz yok. Benim için önemli olan hastamdır.

Naif bir meslek grubuyuz. Birlikte bir hayatı paylaşan farklı türden iki canlıya hitap ediyoruz. Bizim bilgi kaynağımız aynı dili konuştuğumuz hasta sahiplerimiz. Onlardan doğru bilgiyi aldığımızda asıl sorumluluğumuzu yerine getirmiş oluyoruz.

Yağmur Özgür Güven: Bu hem bir eleştiri hem de bir soru olacak: Ülkemizde neden deney karşıtı veteriner hekimleri çok fazla göremiyoruz?

Ali Battal: Daha önce dediğim gibi türcülükten kaynaklı. Her şey ‘’insan’’ için. Yapılan deneylerin insan sağlığına katkısı olduğu düşünülüyor. Veteriner hekimler de insan sonuçta.

Ayrıca hayvan deneylerinin sonuçları hakkında sadece veteriner hekimlerin değil toplumun diğer kesimlerinin de çok fazla bir bilgisi yok.

Yağmur Özgür Güven: Hekimlerin bu konudaki net duruşu ve dürüstlüğü gerçekten çok değerli. Bu yüzden sana hayvanlar adına yürekten teşekkür ediyorum.

Ali Battal: Hayvan deneyleri bilimsel olmadığı gibi etik değil. Hayvanlar üzerinde artık daha fazla deney yapılmaması dileğiyle. Deneysiz günler dilerim…

 

Röportaj: Yağmur Özgür Güven

(Yeşil Gazete)

[Ardından] Siyah beyaz sinemalı günler – Erdoğan Şenel

Erdoğan Şenel 5 Temmuz 2018’ de hayata veda etti.

1970-80’li yılların Ege’deki en çalışkan sendikacılarından biriydi. Denizli’de yaşıyordu ve son yılları hastalıklarla boğuşmayla geçti.

Sıkı bir Yeşil Gazete okuruydu. Geçen yıl Yeşil Gazete’ye de yazmasını konuşmuştuk ama sağlık sorunları buna engel olmuştu. 

Bu haftadan itibaren bir yıl boyunca her ayın ilk hafta sonu ekinde Erdoğan Şenel’in bir yazısını yayınlamak ve yarım kalmış bir muhabbeti tamamlamak istiyorum.

Bugün 15.00’de Açık Radyo‘da hazırlayıp sunduğum Babil’den Sonra programında onun için türküler de dinleteceğim. Bu bağlantı üzerinden siz de takip edebilirsiniz.

[Ardından] başlığı ile Yeşil Gazete’de yer vereceğimiz yazıları siz okurlarımızın beğenisine sunuyoruz- Ercüment Gürçay

***

1 – Siyah beyaz sinemalı günler

Aslında yazıma “dar filmli siyah beyaz sinema günleri” başlığını atmam daha doğru olurdu. Çünkü benim içinde yaşayarak yakından tanık olduğum o günler dar filmli sinema günleriydi ve benim için ‘toplumsal aydınlanmaya katkıları nedeniyle’ önemli günlerdi.

‘Yazlık ve Kışlık sinemalar’

Bu konuyu anlaşılır şekilde anlatmak elbet benim boyumu aşar. Ben burada yaşı kırkı geçenlerin yakından görüp bildiği; sosyal hayatımızın ‘bana göre önemli bir sürecini’ kendi yaşamımdan örnekleyerek bir yerde anmaya çalışacağım.

Bana göre Anadolu kültürünün haritası bu süreçle belirginleşti. Halk “bugün nasıl yaşıyor? Neye nasıl bakıyor?” gibi soruların cevabı o günlere doğru bakışta gizlidir.

Vizontele diye bir film ortaya çıktı. Herkes gülüştü. Güldürmesine bakıp çok beğenildiği anlaşıldı.

Zaten aydınlanmamış toplumların kaderi budur. Tıpkı şakırken avlanan keklik gibi gülüşe gülüşe yaşamlarının cehennemi içinde kaybolup giderler.

Öykülerle yolculukta anlattığım Kuruçeşme’deki yükselen işçi eylemleri sırasında halkın ve insanların bu olaylar içinde aldığı rol ve yaşam biçimlerinin öyküsü şehirleşmeye çalışan Anadolu insanın başta İstanbul olmak üzere o şehirlerde nasıl dışlandığını anlatan hikayelerdi siyah beyaz sinemanın ilk senaryoları.

Anadolu’ya akan o filmler siyah beyaz perdeye yansırken Anadolu insanın yaşamında da bir şekillenme ve farklılaşma yaratıyor; onların kendi yaşamları dışındaki dünyayla tanışmalarını ve böylece kendilerini fark etmelerini sağlıyordu.

Onun için ben o sinema günlerinin ve beyaz perdeye yansıyan filmlerin Anadolu insanının yaşamının şekillenmesine önemli katkı sağladığını düşünürüm.

Neyse; diyeceğim o sinemalı yılları yaşı yetenler bilir. Sanırım herkesin o süreçte bir şekilde yaşamında iz bırakan yaşanmışlıkları vardır. Çünkü o yıllar şehir ve kasabalarda hatta büyücek köylere kadar sinemalar vardı. Sinemalar toplumun belli başlı eğlence mekânı olmasının yanında onların birbirine karşı sosyalleştikleri alanlardı.

Ben hem yaşım hem de şansım gereği o sinemalarla çok küçükken tanıştım.

Dedem ilçemizde 1940-1950 arası belediye başkanlığı yaptığı sırada belediye başkanlığının son yılında ilçeye bir han yaptırıyor. Bu han bilgisini de “Gara Onbaşı” adını kazandığı Sarayköy ovasındaki Akköy’deki Jandarma komutanlığı sırasında Sarayköy ve civarını gözleyerek öğrenmiş.

Onun karakol komutanlığı yaptığı yıl 1924 yılı. Savaştan hemen sonra kurulan hükümetin ülkedeki karakollarda görev verecek subay kalmamış. Kurtuluş Savaşı sürecinde pek çok subay şehit olmuş veya görev yapamayacak şekilde yaralanmış. Öyle olunca askerde zeki, becerikli erleri onbaşı unvanı vererek köy karakollarına komutan olarak atamışlar.

Dedem de o şekilde atandığı Akköy’de yaklaşık dört yıllık karakol komutanlığı yapmış. O sıra görüp aşık olduğu ‘Sarı Atiye’ diye ünlü anneannemle evlenip ovaya yerleşmiş. Han ve sinema fikri o yıllar aklında oluşmuş ve belediye başkanlığının sonuna doğru 1950 yılında yaptırdığı hanın bahçesine sinema düzeni kurmuş, ayrıca hanın önüne yaptırdığı büyük kahvenin içinde de bir sahne, sahnenin arkasında oyuncular için soyunma ve kulis odası olarak kullanılacak bölümler yaptırmış.

Yıl 1950; ilçem hem sinemaya hem de seyyar tiyatrolar için bir yere kavuşmuş. O yıllar çevre ilçelerde bırakın böyle tiyatro sahneli kahveyi sinema bile yabancı onlara. Bizim orada da tiyatroya o sıralar “teytura” deniyor ve gelenler de çalgıcı türkücü biliniyor. Ama öyle de olsa küt bir sanat anlayışı oluşuyor.

Bunun öyle olduğu o yıllar yapılan seyyar sinema faaliyetleri sırasında anlaşılıyor. O sürecin içinde yer alan iki dayımla o yıllarla ilgili konuşmayı sözleşmiştim. Ama geçtiğimiz yıl görüşemeden peş peşe vefat edince onların yaşadıklarından yola çıkarak ‘Sinema Günlerini’ hikâye etme düşüncem suya düştü.

Ama ben yine de kendi bildiklerimden yola çıkıp görüp bildiklerimden yararlanarak o süreci bir şekilde hikayesini yazacağım. Çünkü o süreç benim toplumsal aydınlanmayla ilgili çok önemsediğim bir süreçti.

Örneğin bizim ilçedeki kültürel yapının farklılığının ve aydınlanmaya yatkınlığının ve en önemlisi laik toplum yapısını içine sindirmesinin o sinema günlerinin aydınlığında oluştuğunu düşünüyorum. Bunu sinemanın yaşamlarına benim ilçemden çok sonra girmiş yerleşim yerlerindeki yaşamları gözleyerek far edebiliyorum.

Yalnız oralarda değil bütün ülke genelinde siyah beyaz sinemanın yarattığı etki doğru gözlenirse bu fark edilebilir. Benim burada yazacağım böyle geniş bir değerlendirmenin analizi değil kuşkusuz. Daha doğrusu sosyologların ilgi alanına giren bir sosyal konu bu…

Neyse; bu derin bilgi kulvarından çıkarsam diyeceğim, “sinemanın özellikle dar film oynatan küçük kasaba sinemalarının ve köylere kadar uzanan seyyar sinemalardan birinin yolculuğunun kısa öyküsünü anlatmaya çalışacağım.

Bizim ilçede aklımda kalan koca Çınar ağacının hemen yanında hana açılan koca iki kanatlı bir kapı; o kapının hemen soluna düşen yerde bahsettiğim içinde tiyatro düzeneği olan büyük kahveydi.

Erdoğan Şenel, bir zamanların yazlık sinemasından geriye kalan makine dairesinin kulübesi önünde.

O yıllar çok küçüktüm; ama dedemin evinden ahırlara bağlı eşek ve öküz bağırtıları arasında hanın bahçesindeki beyaz sahneye düşen siyah beyaz sinema görüntüleri hala hatırımdaydı. O sıra oynayan sanırım Sezer Sezin’in başrolü oynadığı vurun kahpeye filmi beyaz perdede oynuyordu. Arada bir seyircilerden yuh ve alkış sesleri yükseliyordu.

Tabi çocuk halimle kimin neye yuh çok çekip neye ağladığını bilmeden alkış seslerini duyunca benim de alkışladığımı; o sıra çakır keyif olan dedemin bana bir aferin çekip önündeki mezelerden çatala batırıp bana uzattığı aklımda kalmış.

O Han sinema ve yanındaki kahve yıllarında çok küçük olduğum için hatırladıklarım bölük pörçük olsa da siyah beyaz filmlerin hepsini para ödemeden seyretme şansına sahip olduğumdan sinema yıllarını tamamını yakında gözleme olanağı buldum.

O yıllardan yine hatırımda kalan huni şeklinde çinko bir borudan ilçenin her yerine dolaşıp o gün oynanan film hakkında bilgi verilirdi. Bunu daha çok en küçük dayım yapardı. Yanında da beleş sinemaya girme umudu taşıyanlar ve bir iki arkadaşı olurdu. Ben de çocuktum; ama katılırdım onlara. En çok dayımın o koni halindeki borudan çıkardığı aslan gibi böğüren sesiydi. Böyle milletin dikkatini çekeceğini umardı. Ama aslında boşa çabaydı bu. Çünkü milletin gidip topluca gülüp eğleneceği sinemada ne oynadığı çok umurlarında değildi ki; onlar için sinemaya gitmek yetiyordu.

Ama filmin adını bilseler de yine borudan ünlenen sese dikkat verirlerdi. Burudan yükselen “dikkat dikkat bu akşam sinemada falan film oynuyor. Baş rollerinde” deyip sayılırdı oyuncular. Kimler yoktu ki Sezer Sezinler, Aziz Basmacılar, Danyal Topatanlar, Ahmet Tarık Tekçeler, Necdet Tosunlar, Ayhan Işık ve diğer jönlerin adları peşi sıra teker teker sayılırdı. Bu sırada balkona çıkan kızlar öğrendikleri isimleri tam duyamayan kızlara fısıldar hep birlikte sinemada buluşmayı sözleşirdi.

O yıllar sinemada kadınların seyirci olması hiç yadsınmazdı.

Film başlayınca herkes gözünü pür dikkat sahneye çekerdi. Bu sırada aralarda dolaşan çocuğun tıngırdattığı meşrubat şişesi veya ay çekirdeği satarak dolaşması kimseyi rahatsız etmezdi. Çünkü gözler perdede geçen sahnelerdeydi.  Kötü oyuncunun çıkardığı oyun için ‘özellikle balkonda oturan kadınlardan'”pis, sıtıratsız” gibi tepkiler yükselirken erkek izleyicilerden küfürle karışık “yuh” sesleri yükselirdi. Yine başrolde genelde kurtarıcı, kahraman olan oyuncunun sahnede gözüküp kötü adamı alt etmesi “yaşa” sesleri arasında alkışlarla desteklenirdi.

Oralarda başlayan ilçemizdeki sinema serüveni seyyar sinemacılıkla köylere ve çevre ilçelere taşındı; oralarda hoş anılarla bu sinema yolculuğu epey süre devam etti.

Aslında o yılları o hoş öyküleriyle uzun uzun hikâye etmeyi çok istiyordum. O sürecin içinde yaşayan iki dayımla onların anlatılarından yola çıkarak hoş bir hikâye dizisi oluşturmayı amaçlamıştım; ama onlarla bu düşüncemle ilgili buluşamadan her iki dayım da peş peşe vefat edince o düşüncem suya düştü.

O yılları konuşacağım büyük dayım 2014 8 Eylül’ünde vefatının yıl dönümünde onu da anmak için bu hikâyeyi paylaştım. Umarım kendi belleğimdeki bilgilerle o süreci bir şekilde hikâye etmeyi başarırım.

Bu düşünceyle sevgili dayılarımı sevgi ve rahmetle anıyorum.

Erdoğan Şenel kimdir?
1951’de doğdu. 1970-80’li yıllarda Ege bölgesinde sendikal mücadelede yer aldı. 2016 yılından bugüne blog sayfasında Ege şivesiyle öyküler ve çeşitli yazılar yazdı. Yeşil Gazete okuruydu. Geçen yıl Yeşil Gazete’ye de yazmasını konuşmuştuk ama sağlık sorunları buna engel olmuştu. 5 Temmuz 2018’ de hayata veda etti. Bugünden itibaren her ayın ilk hafta sonu ekinde Erdoğan Şenel’in bir yazısını yayınlayacağız.

 

 

Erdoğan Şenel

9 Ekim 2016

 

 

 

 

[Yaşadım Diyebilmek] Amatörlük güzel şeydir – Şahin Tekgündüz

1958 yılında Ankara’da Sinema Tiyatro adında bir dernek kuruldu. Derneğin kurucuları üniversite öğrencileri ve sinema tiyatro dünyasının önde gelenleri idi. Dernek kısa sürede gösteriler, toplantılar, seminerler düzenlemeye başladı ve aynı adlı bir de amatör sahne oluşturdu. Avangart tiyatronun önemli oyunlarını sahneledi. Bir yıl sonra da aynı adlı bir sanat dergisi çıkardı. Beni Sinema Tiyatro Derneği ve Dergisi’ne götüren yoldan söz etmek istiyorum.

O yıllarda, sonradan ortağım ve kader arkadaşım olan Özkan Taner ve ağabeyi Turan Taner’le tanıştım. İlginç bir tanışmaydı. Lise yıllarımda başlayan sinema tutkusuyla, Devlet Tiyatrosu’nda yaşadığım tiyatro ortamı içimde kıpırtılar yaratıyordu. Nevşehir’den mahalle ve ortaokul arkadaşım Ayhan’la sık sık buluşup sinemaya giderdik. En çok gittiğimiz sinema da, o yıllarda daha çok sanat filmleri gösteren ve şimdi yerinde yeller esen, Sıhhiye’deki Ankara Sineması’ydı. Ayhan’la bir yandan film seyreder, bir yandan da Türk sinemasının yetersizliğinden yakınır, bunun için bir şeyler yapılması, örneğin dernekleşmeye gidilmesi, amatör girişimlerde bulunulması, en azından bu tür girişimlerin desteklenmesi gerektiği konusunu tartışırdık.

O günlerden birinde Ayhan’ın SBF’den arkadaşı Serpil Uluer’le karşılaştık. Yakınmalarımızı ve dileklerimizi onunla da paylaştık. Serpil aslında bu taraklarda bezi olmayan, öğrencilik dışında Ankaragücü takımında basketbol oynayan biriydi. Üniversiteyi bitirdikten sonra da Ticaret Bakanlığı Dış Ticaret Genel Müdürlüğü’nde ve Hazine Müsteşarlığı’nda önemli görevlerde bulundu. Bize, Turan ve Özkan diye, yakın arkadaşı olan iki kardeşten söz etti. Büyük olan Turan çalışıyor, Özkan ise Hukuk Fakültesi’nde okuyordu. Bir gün sözleştik ve Serpil’le birlikte Turan ve Özkan kardeşlerin Hamamönü’ndeki evlerine gittik. Gidiş o gidiş…

Onlarla tanışmam, kendimi geniş bir arkadaş ortamında bulmamı sağlamıştı. Artık tiyatrodaki işimden arta kalan zamanımı yeni arkadaşlarımla geçiriyordum. Onlar arasında, Nihat ve Nevzat Asyalı ile Turan Taner özel bir yer tutuyordu. Ayhan Gökalp ise, bu küçük grubun kilit taşı durumundaydı. Bu gelişmenin yeni bir cemaat oluşturacağını ve sinemayla birlikte özellikle tiyatro ortamında adını duyuracağını başlangıçta aklıma getirebilmiş miydim bilemiyorum.

Şiir Patlaması

Genellikle Nihatlarda ya da Özkanlarda bir araya geliyor, saatlerce sanat, sinema, tiyatro ve şiir konuşuyorduk. O dönemde, nedense ben hariç, herkeste bir şiir tutkusu vardı. Yakın çevremizdeki şair Ercan Belen, Ergin Günçe, Ergun Evren, Ercüment Gencer, yine çok yakınımızda olmamasına rağmen aynı çevrede bulunan Ece Ayhan, bu tutkuyu körükleyenler arasındaydı. Bu şiir patlamasına neden olan ‘İkinci Yeni’ akımı bütün hızıyla sürüyor, Edip Cansever, İlhan Berk, Cemal Süreya, Turgut Uyar ve Sezai Karakoç’un şiirleri elimizden düşmüyordu. Tabii bir de Attila İlhan’ın…

Ayrıca dönemin sanat ve edebiyat dergileri özellikle genç yeteneklerin gelişmesine önemli katkı sağlıyordu. Yaşar Nâbi Nayır’ın Varlık Dergisi, Cemil Sait Barlas’ın Pazar Postası, Salim Şengil’in Seçilmiş Hikâyeler ve Dost dergileri, İstanbul’da yayımlanan Yelken ve Yenilik dergileri en önde gelenlerdi.

Turan Taner ve Nihat Özer de şiir tutkunları arasındaydı. Turan kendi adıyla, Nihat ise Nihat Bahâ Bekteşbey takma adıyla şiirler yazıyor, sanat dergilerinde yayımlatıyorlardı. Bu gelişmeden ben de payımı almış, öyküler yazmaya başlamıştım. Birkaç öyküm daha sonradan ünlü öykücülerin de yer aldığı Vatan Gazetesinin “Perşembe Öyküleri” bölümünde yayımlanmıştı. Onlardan “Fotoğraf” adını taşıyan öykümü hiç unutmam ve bir gazete kesiği olarak da hep saklarım.

Turan liseden sonra kalbindeki rahatsızlık nedeniyle öğrenime devam edememiş, çalışmayı seçmişti. Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nün, Kızılay’daki küçük bir bürosunda çalışıyordu. Son derece zarif, ince yapılı, güzel yüzlü, kültürlü, zeki mi zeki, esprili birisiydi. Yanlış anımsamıyorsam şiirleri özellikle Varlık Dergisi ve Pazar Postası’nda yayımlanıyor, “Hümeyrâ’ya Şiirler” dizisi ise dillerde dolaşıyordu. Tanıştığımız dönemde, büyük aşkı, ünlü bir eğitimcinin kızı Güneşi’den yeni ayrılmış olmanın derin kederleri içindeydi. Fakat kısa süre sonra Ankara Hastane’sine bağlı Hemşirelik Koleji öğrencilerinden Türkân adında bir kızla tanışmıştı. Evliliğe kadar giden bu birliktelik, böbrek ameliyatı sonrası kalbine bir kez daha yenik düşen Turan’ı genç yaşta yitirmemize kadar sürdü.

Demokrat Parti iktidarının demokrasi karşıtı sert politikaları ile, iktidardan uzak kalmayı henüz hazmedememiş Cumhuriyet Halk Partisi’nin kışkırtıcı muhalefeti arasındaki çetin çatışma hepimizi içine almış, özellikle üniversitelerdeki kutuplaşma her geçen gün boyut kazanmaya başlamıştı. Bu günlerde de olduğu gibi devlet radyosunda muhalefet partilerine sürekli veryansın edilirken, iktidarın başarılarını anlatan demeç ve haberler ile iktidara karşı olanların vatan hainliği suçlamalarından geçilmiyordu. Üniversitelilerin büyük çoğunluğu DP iktidarına karşı ve CHP’nin destekçisi durumundaki Ankara ve İstanbul üniversiteleri ile özellikle Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakülteleri ise adeta muhalefetin kalesi durumundaydı.

Tiyatro

Giderek yoğunlaşan bu tepkiler sonucunda sanat dalları, modernleşmenin ve çağdaş toplumlara benzeme özentimizin temel aracı haline gelmişti. Bunlar arasında şiir önemli yer tutuyordu ama zamanla sinema ve tiyatro ön plana geçmeye başlamıştı. Benim Devlet Tiyatrosu’nda çalışmam ve özellikle Oyun Dünyası Dergisi’nde söz sahibi olmamın getirdiği deneyimim ve ısrarcı tavrım, sinemanın yanı sıra tiyatronun da gündemimize oturmasında önemli rol oynamaya başlamıştı. Tiyatro, özellikle de amatör tiyatro üniversite ortamının en gözde sanat dallarından ve ilgi alanlarından biri olmaya doğru gidiyordu.

O günlerde Güner Sümer’in ‘Sahne Z’ adıyla kurduğu amatör tiyatro kulübü ile Siyasal Bilgiler öğrencisi Erol Aksoy’un ‘Üniversiteliler Tiyatro Kulübü’ ve Münip Senyücel’in yönetimindeki Tiyatrosevenler Gençlik Cemiyeti, amatör tiyatro akımının üniversite çevresinde yaygınlaşmasına önemli katkı sağlamıştı. Bu dönemde İstanbul’daki ‘Gençoyuncular’ da önemli bir amatör tiyatro grubuydu.

Erdek’te başlayan amatör tiyatrolar festivali, yanlış anımsamıyorsam daha sonraki yıllarda Abana’da ve Amasra’da da devam etmişti. Özellikle bu festivaller, Türkiye’de amatör tiyatro girişimlerinin gelişmesini sağlamış, hattâ kısa sürede ülke sınırlarını aşarak uluslararası festivallerde söz sahibi olmamıza ortam hazırlamıştı.

Sonunda dernek kuruluyor

Dernek kurmakta karar kılmıştık. Adı da Sinema Tiyatro Derneği idi. Ama benim bir başka hedefim daha vardı ve dernek fikri ile de tam bağdaşıyordu. Uzun zamandır bütün çabam, Oyun Dünyası gibi bir tiyatro magazinine hizmet etmektense, gerçek anlamda bir tiyatro ve sinema dergisi çıkarmaktı.

Benim bu önerim önce yadırgandı ve imkânsız görüldü. Ancak günler geçtikçe arkadaş grubumuzun genişlemesi, dergi fikrinin benimsenmesini de sağladı. Dergi sonuçta tiyatronun ve sinemanın, özellikle de ticârî kaygılardan uzak, daha özgür bir ortamda ve daha saygın bir yolla gelişmesi için önemli katkılar sağlayacak, devlet güdümündeki akçalı tiyatroların dayatmacı tavrını eleştirecekti ve hattâ değiştirecekti ve buna da büyük bir gereksinim vardı.

Dernekleşmek ise oluşturmaya başladığımız grubu daha işlevsel bir güce kavuşturacak, sinema ve tiyatroda amatörlüğün sağlayacağı bağımsızlık ve özgürlüğün ürünlerini vermemize ortam yaratacaktı. Görüşler, önce dernek kurmak, dergi girişimini ikinci plana almak noktasında birleşti. Öyle bir dernek kurmalıydık ki, bize de öteki amatör tiyatrolar gibi bir tiyatro ekibi kazandırmalıydı. Bu gelişmeler benim Devlet Tiyatrosu’ndaki görevime son verildiği döneme rastlıyordu ve o günlerde, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne devam ediyor görünmekten başka bir uğraşım yoktu. Neyse ki, kısa bir süre sonra bu fakülteye bağlı Tiyatro Enstitüsü kuruldu da kendimi o yeni enstitünün sıralarında, hattâ zaman zaman da kürsüsünde buluverdim. Enstitü’nün kurucuları arasında yer alan Amerikalı Prof. Grand Redford gerçek tiyatroyu amatörlerin geliştireceğine inanan biriydi ve beni sık kürsüye davet edip çalışmalarımızla ilgili bilgi vermemi isterdi.

1958’in Şubatı’ndaydık. Cep harçlıklarımızdan bir araya getirdiğimiz küçük bir parayla derneğin kuruluş giderlerini ancak karşılayabiliyorduk. Ama önce bize dernek merkezi olarak gösterebileceğimiz bir yer gerekiyordu. Arayışımız uzun sürmedi. Siyasal Bilgiler’de okuyan Ülkü Başsoy ile kısaca “Hektos” dediğimiz Yekta Türkcan’ın paylaştığı, Kavaklıdere’nin o yıllarda Sudeposu olarak bilinen semtindeki Akat apartmanının zemin katındaki daireyi dernek merkezi olarak gösterebileceğimiz, hattâ girişteki salonumsu yeri de lokal olarak kullanabileceğimiz müjdesini aldık.

Birkaç gün içinde derneğimiz, ‘Sinema Tiyatro Derneği’ adıyla kurulmuştu. Otuz kırk kişilik bir üye grubumuz vardı ve hemen çoğumuz üniversite öğrencisi idik. Aklımda kalan üye arkadaşlarımı sıralıyorum: Turan Taner, Özkan Taner, Ayhan Gökalp, Nihat ve Nevzat Asyalı, Avarkan Atasoy, Ülkü Başsoy, Ülkü Ongan, Yılmaz Özkan, Yılmaz Onay, Ergin Günçe, Ercüment Gencer, Ercan Belen, Erdoğan Tokmakçıolu, Korkut Toğrol, Yavuz Canevi, Timuçin Yekta, Harabe Turgut adıyla ünlü Turgut Erim, Mete Polat, Bingöl Sarıgöl, Güler Özkaynak, Serpil Uluer, Nihat İspir, Sönmez Taner, Emre Kongar, Bahâ Gâlip Tunalıgil, Suphi Konuk… Öğrenci olmayanlar da vardı, Ergun Sav, Turgut Özakman, Metin And, Mahmut Tali Öngören, Ülker Köksal, Oğuz Bülent Nayman, Veysel Öngören, Özdemir Nutku, Sevgi Soysal, Sevgi Sanlı, Dr. Emin Çobanoğlu, Coşkun Tunçtan, Melih Vassaf, Sunullah Arısoy…

Seyyar sinemacılık günlerimiz

Dernek benim için kısa zamanda bir tutkuya dönüşmüştü. Bir yandan Sinema-Tiyatro adlı bir dergi çıkarmak için çalışmaları yürütüyor, bir yandan da Derneğe işlevsellik kazandırabilmek için arkadaşlarımla geceyi gündüze katıyordum. Derneğin tiyatro etkinlikleri konusundaki çabalarımız sürerken sinema konusunda yapabileceğimiz pek bir şey yok gibiydi. Bunun üzerine, özellikle bizim gibi genç kesime sinema sevgisi aşılayabilmek, bunu yaparken de sinemanın edebiyat gibi, resim gibi, müzik gibi gerçek bir sanat dalı olduğunu anlatabilmek çabasındaydık. Her temel öğretide olduğu gibi, işe sinemanın tarihçesinden başlamanın daha doğru olacağını düşünerek yola çıktık. Bu seçimde, olanaksızlıklarımızın da etkisi olduğunu yadsıyamam. Önce yabancı ülkelerin Ankara’daki kültür birimlerine başvurmayı akıl ettik. Bize en yakın duran ve en büyük desteği sağlayan Fransızlar ve İtalyanlar oldu.

     Bir şekilde edindiğimiz “Heurtier” marka 16 milimetrelik projeksiyon makinesi bizim için büyük bir kazanımdı. Başta Fransız Kültür Merkezi olmak üzere benzer kuruluşlardan sağladığımız belgesel filmleri lise ve üniversitelerde düzenlediğimiz etkinliklerle öğrencilere gösteriyor, filmlerle ilgili konuşmalar yapıyorduk. Özellikle, sinemanın mucidi sayılan Lumier Kardeşleri anlatan “Le Frere Lumiere” adlı belgeseli göstermediğimiz ve üzerine ahkâm kesmediğimiz okul kalmamıştı. Omuzumuzda kurşun gibi ağır projeksiyon makinesi, koltuklarımızda film hilelerinin ünlü yaratıcısı sihirbaz sinemacı Georges Melies belgeseli, Albert Lamorisse’in şirin mi şirin filmleri Kırmızı Balon (Le Ballon Rouge)Beyaz Yele (Crin Blanc) ve tabii Charlie Chaplin’in sessiz sinema şaheserleriyle dolu alüminyum film kutuları, hemşire okulları dahil, kan ter içinde o liseden ötekine koşturur dururduk.

https://www.youtube.com/watch?v=LubYjGDNun8

Sinemayla ilgili etkinliklerimiz bununla kalmıyor, giderek zenginleşiyordu. Bu arada, dönemin ünlüleriyle ilişki kurmayı da başarmıştık. Amerika’dan yeni dönen Mahmut Tali Öngören ve Oğuz Bülent Nayman, Nijat Özön, Târık Dursun Kakınç, Özdemir Nutku bunların bazılarıydı. Ankara sanat burjuvazisinin o dönemdeki tek adresi olan Sanatsevenler Kulübü etkinlik merkezimiz haline gelmişti. Haftada değilse bile on beş günde bir ya film gösterisi, ya tiyatro eleştirisi ya da bir tartışma programı düzenliyor, sinema ya da tiyatro afişleri sergisi açıyor, konferanslar veriyor ve verdiriyorduk. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mûnis Fâik Ozansoy başta olmak üzere kulübün yönetimindeki ünlü kişilerin gözdesi olmuştuk.

Hatırladıkça yüzümü kızartan yanlış

O yıllarda Hintli yönetmen Raj Kapor’un Âvâre filminin yarattığı fırtına ortalığı kasıp kavuruyordu.

Onunla yeni bir sinemayı, Hindistan sinemasını keşfediyorduk. Yıllardır İkinci Dünya Savaşı’nın sıcak damgasını vurduğu Amerikan filmleriyle, savaşın cephe arkasındaki romantizmi anlatan aygın baygın Avrupa sinemasını hayranlıkla izliyor, birkaç istisna dışında kişiliğini bulamamış Türk sinemasından medet umuyorduk. 27 Mayıs darbesinin getirdiği görece özgürlük ortamında yaygınlaşmaya yüz tutan farklı görüşler ve özellikle sosyalist akım, güçlü bir Amerikan karşıtlığını beraberinde getirmiş, emperyalizme başkaldıran ülkeler, aynı anlayışın giderek güçlendiği Türkiye’de de destek görmeye başlamıştı. Bu gelişme Türk aydınlarını, emperyalizmin baskısı altındaki ülkelere karşı ilgiye ve sempatiye yöneltiyordu. Hindistan sinemasına duyulan sıcak ilgi de biraz bundan, biraz da egzotizmin çekiciliğindendi. Bu arada Âvâre filminin ve özellikle dillere takılan ve yıllarca silinmeyen müziğinin, Türk toplumunun arabesk önceki arayışlarına önemli bir örnek oluşturmuştu.

Âvâre fırtınası henüz melteme dönüşmek üzereydi ki bir başka Hintli yönetmen Satyajit Ray’in “Pather Panchali” filmi gündeme gelmişti. Bu yeni filmin belgesel yapısı, özellikle entelektüel kesimde büyük yankılar uyandırmıştı.

Dernek olarak bize de büyük bir görev düştüğü işgüzarlığıyla hemen harekete geçmiş, Hindistan Büyükelçiliği’nin kapısına dayanmıştık. Filmin 16 milimetrelik bir kopyası kısa sürede Ankara’ya getirilip bize teslim edilmişti. Önümüze konulan koşul, filmi ticari amaçla kullanmamamızdı. Bizim zaten böyle bir kaygımız olmadığı için derhal kolları sıvamış, Sanatsevenler’de  bir gösteri düzenlemiştik. O zamanlar kasap kâğıdı denilen ve kâğıt artıklarından yapılan, kaba olmasına rağmen sevimli mi sevimli ve ucuz bir kartona bastırdığımız davetiyeleri üyelerimize, sanat çevrelerine ve Ankara protokolüne dağıtmıştık. Haber duyulmuş, derneğimiz odak merkezi haline gelmişti. Arayanların haddi hesabı yoktu ve davetiye yetiştirmemiz mümkün değildi.

Filmin gösterildiği gün Sanatsevenler Kulübü’nün Kızılay’daki lokalinin önü anababa gününe dönüvermiş, davetiye edinemeyenler de filmi görmek isteyince durumu kontrol edebilmek için polis çağırmak zorunda kalmıştık. Aşırı kalabalık yüzünden bin bir güçlükle gösterdiğimiz filmi, bir tartışma ve eleştiri toplantısı izlemişti.

Bu toplantıda Sinema-Tiyatro Derneği’ne övgüler yağdırılırken, bir yandan da yüzümüzü, özellikle de benim yüzümü kızartan bir eleştiriyle karşılaşmıştık. Ben o bağışlanmaz ukalalığımla, filmin adındaki “pather” sözcüğünü, dilimize Farsça’dan giren “peder”le eşanlamlı sanıp “baba” diye çevirmiş ve filmin adını “Panchali Baba” koymuştum. Böyle davranmakta pek haksız da sayılmazdım, çünkü anımsadığım kadarıyla filmde çocukları için bin bir türlü güçlükle boğuşan bir babanın öyküsü anlatılıyordu. Davetiyede, tanıtım metninde, yazışmalarımızda da filmi bu adla tanımlamıştık. Toplantıda “pather” sözcüğünün “peder” sözcüğüyle uzaktan yakından ilgisi olmadığı anlatılınca yüzümün rengini göstermemek için ne durumlara düştüğümü şimdi anımsıyorum da hâlâ kızarıyorum.

 

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]

[Çocuklar için Kitaplar] Canavarlar Gece Gelir

Maya geceleri hiç sevmez çünkü hava kararınca herkes evlerine çekilir ve Maya çok sıkılır.

Geceleri ne oluyordu acaba? Canavarlar, evlerimizin içine kadar geliyor olabilir mi? Maya bir plan yapar. Uyuyor taklidi yaparak herkes uyuyunca yatağından kalkar ve evde keşif yapar. Mutfak kapısına gelince tıkırtıları duyar. Mutfakta bir canavar kurabiyeleri mi yiyor acaba? Korkarak da olsa içeri girer, ses yağmurdan korunmaya çalışan bir kuşun pencerede çıkardığı sesten gelmektedir. Maya’nın ev içinde bu tip maceraları daha olur. Her seferinde canavar olduğunu düşündüğü durumlar aslında gerçekte bambaşka şeylerdir.

Bu kitap çocuklara korkularının gerçekte olmadığını eğlenceli bir şekilde öğretiyor. Çizimlerdeki canavarlar da oldukça eğlenceli, bu yüzden korkuları ile yüzleşmeye hazır çocuklar için eğlenceli bir kitap.

Nihayetinde Maya şunu anlıyor: Geceleri uyumak ve dinlenmek için var. Uykusuz kalıp korkmak için değil.

Canavarlar Gece Gelir

Yazan & Resimleyen: Sezen Aksu Taşyürek

Timaş Çocuk Yayınları

 

Tunç Kurt

Tahliye kararı verilen İstanbul Üniversitesi Botanik Bahçesi önünde eylem: Dokunma!

İstanbul Müftülüğü’ne devredilerek tahliye edilmeye çalışılan İstanbul Üniversitesi Botanik Anabilimdalı ve Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi’ne sahip çıkanlar CHP Fatih İlçe Örgütü çağrısıyla bugün (6 Temmuz) yerleşke önünde basın açıklaması yaptı.

Derslerini botanik bahçesinde uygulamalı olarak gören biyoloji bölümü öğrencileri, mezunlar, akademisyenler, biyologlar, kent ve doğa savunucuları tahliye kararını protesto etti.

Eylem öncesinde botanik bahçesine girişler Rektörlük talimatıyla kapatıldı, polis ve özel güvenlik birimleri ziyaretlere engel oldu.

İstanbullular, onlarca yıllık emekle kurulan, içerdiği binlerce bitki çeşitliliğiyle İstanbul’un en büyük botanik bahçesinin ve bilimsel araştırma merkezinin Diyanet’e devredilmesinin yerleşkeyi yok etmek anlamına geldiğini vurguladı.

“Bilim yuvaları saraya teslim edildi”

Basın açıklamasında söz alan CHP İstanbul Milletvekili Ali Şeker, Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi’nin ve üniversitenin tahliye kararının yanlış olduğunu söyledi.

Yıldız Teknik Üniversitesi, Mimar Sinan Üniversitesi, Marmara Üniversitesi’nde gerçekleştirilen sürgünleri örnek göstererek ormanların, üniversitelerin yok edilmesine tepki gösteren Şeker, “Çocuklarımızın bilim yuvaları saraya tahsis edildi. Öğrencilerin laboratuvara ihtiyacı var. Bu karardan bir an önce vazgeçilmeli” dedi.

Şeker’in ardından Türkiye Biyologlar Derneği İstanbul Şube Başkanı söz alarak botanik bahçesinin tahliyesinin bahçenin yok olması anlamına geleceğine vurgu yaptı.

Biyoloji öğrencileri tepkili: Eğitimimiz engelleniyor, laboratuvarımız kalmayacak

İstanbul Üniversitesi Biyoloji Bölümü öğrencileri de karara tepki gösterdi. Birçok dersini botanik bahçesinde uygulamalı olarak gören öğrenciler, laboratuvarımız kalmayacak dedi.

Geleceğin bilim insanları olarak eğitim almamız, bilim üretmemiz engelleniyor diyen üniversiteliler açıklamalarında, 5000’e yakın bitki türünün, içlerinde endemik türlerin ve anıt ağaçların olduğunu da ekledi, “İstanbul Üniversitesi Botanik Bahçesi tahliye edilemez” dedi.

 

(Politeknik)

Tepkiler sonuç verdi: Beykoz’da vahşi hayvanların sergilendiği nargile kafenin izni iptal

Beykoz’da geçtiğimiz hafta açılan “Mevzoo” adlı nargile kafede, yavru bir aslanın cam kafeste sergilenmesi kamuoyunda büyük tepki çekmişti.

Gelen şikâyetler üzerine Orman ve Su İşleri Bakanlığı harekete geçti.

Kafede incelemelerde bulunan Doğa Koruma ve Milli Parklar ekipleri nargile kafenin “turizm ruhsatlı hayvanat bahçesi ve rehabilitasyon merkezi” olarak faaliyet yürüttüğünü belirtti. Ruhsatlı olduğu gerekçesiyle herhangi bir yaptırımda bulunulmadı.

İşletmede aslanın yanı sıra atların, kuşların, papağanların ve timsahın da olduğu ve gerekli belgelerinin bulunduğu belirtildi.

Kafede hayvanların sergilenmesine tepki gösteren İstanbul Barosu Hayvan Hakları Merkezi Başkanı Avukat Yasemin Babayiğit ve Hayvan Hakları Federasyonu (HAYTAP) Başkanı Avukat Ahmet Kemal Şenpolat gereken yapılmazsa dava açacaklarını söyledi.

Tepkilerin artması üzerine Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın, İstanbul Valiliği’ne gönderdiği yazı ile işletmenin “hayvanat bahçesi ve rehabilitasyon merkezi” turizm ruhsatının iptal edildiğini belirtildi.

WWF: Hayvanat bahçelerindeki canlıların yüksek standartlarda bakımı şarttır!

 

(Beykozguncel)

Trump’ın “Çevre Koruma Ajansı”nın başına getirdiği iklim inkârcısı Scott Pruitt istifa etti

ABD Başkanı Donald Trump tarafından ABD Çevre Koruma Ajansı EPA’nın başına getirildiği Şubat 2017’den bu yana adı skandallarla anılan Scott Pruitt sonunda istifasını açıkladı.

İklim değişikliğinin varlığını inkâr eden, mevcut çevre ve iklim düzenlemelerini tek tek ortadan kaldıran ve büyük şirketlerin sözcülüğünü yapan Pruitt skandallarla anılan görev süresi boyunca sadece çevrecilerin değil, basının ve kamuoyunun da hedefindeydi.

Donald Trump Pruitt’in istifasını kabul ettiğini Twitter üzerinden duyururken kendisinin “müthiş bir iş” çıkardığını yazdı ve Pruitt’e teşekkür etti.

Scott Pruitt istifa mektubunda suçlamaları kabul etmez ve herhangi bir özür dilemezken, suçlamalar nedeniyle görevini sürdürmesinin çok zor olduğunu yazdı.

Scott Pruitt’in görevi sırasında gerçekleşen ve istifasına neden olan skandallar arasında bir şirkete ait lüks bir villada çok düşük bir kirayla oturması, lobicilerin düzenlediği pahalı yurtdışı gezilere katılması, toplam değeri yüz bin doları geçen birinci sınıf uçuşlar yapması ve kabul ettiği pahalı hediyeler sayılıyor.

Scott Pruitt Donald Trump’ın ABD’nin Paris İklim Anlaşması’ndan çekilmesi kararının arkasındaki isim olarak biliniyordu.

Uzun süredir kamuoyunda tanınmış pek çok isim, çevreciler ve Demokrat Partililer tarafından istifaya davet edilen Pruitt’e, son olarak önceki gün Washington DC’de yemek yediği bir lokantada bir kadın istifa çağrısında bulunmuştu.

Pruitt’in yanına gelen ve kucağında 2 yaşındaki oğlu olan Kristin Mink adlı yurttaş, Pruitt’in neden istifa etmesi gerektiğini anlatmış, çekilen video paylaşım rekorları kırmıştı.

Pruitt’in kadına cevap veremediği ve lokantadan ayrılmak zorunda kaldığı bildirilmişti.

 

(Yeşil Gazete)