Ana Sayfa Blog Sayfa 2780

İklim felaketleri Türkiye’de de artıyor

Çorlu’da 24 kişinin ölümüne neden olan tren kazasının aşırı yağışlardan kaynaklandığının açıklanması gözleri bir kez daha sel ve toprak kaymaları gibi felaketlerle iklim değişikliğinin bağlantısına çevirdi.

İklim değişikliği konusunda veriye dayalı bilgi üretmek için kurulan “İklim Haber” bugün Türkiye’deki iklim afetlerini inceleyen detaylı analizini kamuoyuyla paylaştı.

“Türkiye’de İklim: Afetler artıyor ve bunun farkındayız” adı verilen analizde, son yıllarda ülkemizde hem ortalama sıcaklıkların arttığını hem de sel ve benzeri afet olaylarının hem sayısında hem de şiddetinde artış olduğunu ortaya koyuyor.

Şiddetli yağış Tekirdağ-Şarköy’ü etkisi altına aldı

İklim değişikliği kuraklık, sel ve benzeri afetlerin sıklığını artırıyor

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO), ABD Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) ve birçok bilimsel kuruluş iklim değişikliği yüzünden küresel ortalama sıcaklıkların artacağını ve bunun da kuraklık riskini, düzensiz ve aşırı yağış sıklığı ve miktarını ve fırtına gibi aşırı hava olaylarının sıklık ve şiddetini yükseltebileceğini ortaya koyuyor.

Gezegendeki tüm canlıların hayatını tehdit eden ve milyonlarca dolarlık hasarlara yol açan bu afetlere dair dünyanın birçok yerinden haberler geliyor.

Konuya dair yapılan son bilimsel analizde, Türkiye’de durumun çok farklı olmadığını ortaya koyuyor.

Analizde öne çıkan başlıklar ise şöyle:

1-) Türkiye’de ortalama sıcaklıklar, 1998 yılından beri sürekli artıyor.

2-) Türkiye’de ortalama sıcaklık 1970 yılına göre ise 1.5 derece artış göstermiş durumda.

3-) Meteoroloji Genel Müdürlüğü verilerine göre Türkiye’de 2017 yılında 598, 2016 yılında 654, 2015 yılında ise 731 meteorolojik afet gözlemlenmiş. 1940’lardan beri en çok afet bu üç yılda görülmüş.

4-) Son üç yılda Türkiye’deki afetlerin ortalama %80’inden fazlası fırtına, şiddetli yağış/sel ve dolu afeti olarak gerçekleşmiş.

Çorlu’da yaşanan ve 24 kişinin ölümüyle sonuçlanan tren kazasından

Türkiye’de meteorolojik afetler giderek şiddetleniyor

Çalışmalar Türkiye’de afetlerin, başta fırtına, sel ve don olmak üzere giderek arttığını ve aynı zamanda giderek şiddetlendiğini de gözler önüne seriyor.

Diğer yandan ise uzun vadeli veriler, Türkiye’nin genel ikliminde sıcaklık artışları yaşandığını, yağışların ve nemin düştüğünü, buharlaşmanın ise arttığını gösteriyor.

Verilere göre 2017 yılında gözlenen meteorolojik karakterli doğal afetler içinde fırtına (%36), şiddetli yağış/sel (%31) ve dolu afeti (%16) ile ilk sıralarda yer alıyor.

2016 yılı içerisinde ülkemizde meydana gelen meteorolojik karakterli doğal afetlerin yarısına yakınını fırtınalar (%45) oluşturuyor. İkinci sırada kuvvetli yağış ve sel olayları (%20) yer alırken bunu %15’lik dilim ile dolu olayları takip ediyor.

2015 yılında gözlenen meteorolojik karakterli doğal afetler içinde fırtına-hortum (%31), şiddetli yağış ve sel (%31) ve dolu afeti (%15) ilk sıralarda yer alıyor.

Türkiye’de insanlar da meteorolojik afetlerin giderek arttığını düşünüyor

İklim Haber’in 1 ay önce Konda ile beraber yayınladığı ankette, Türkiye’nin %76,3’ünün afetlerde artış olduğunu ifade ettiği ortaya konulmuştu. Türkiye’de yürütülen saha çalışmasında, “Türkiye’de sel, fırtına, aşırı sıcaklık, kuraklık gibi düzensiz hava olaylarının arttı mı, azaldı mı?” sorusu toplam 2595 kişiye sorulmuştu.

Bilim çevreleri ve kamu kuruluşları, Türkiye’de de, küresel iklim değişikliğinin benzer bir biçimde meteorolojik doğal afetlerin hem sıklığını hem de etkisini artırma riski olduğunu belirtiyor. Meteoroloji Genel Müdürlüğü bir yandan dünya genelinde “küresel iklim değişikliğinin de etkisiyle, meteorolojik, iklimsel ve hidrolojik afetlerin oluşum sayılarında ciddi artışlar olduğunu”  ifade ederken, Türkiye’nin 6. Ulusal İklim Değişikliği Bildirimi’nde ise tüm Türkiye’de sıcaklıkların yükselmekte, yaz günleri ve sıcak gün sayısının artmakta ve tüm meteorolojik istasyonlarda toplam yağışlarda azalma olduğu ortaya konuluyor.

Ankara, 2018

Geçtiğimiz Haziran ayında Türkiye’de yaşanan afetler arasında Ankara, Kahramanmaraş ve Konya’daki sel felaketi, İstanbul’da şiddetli yağışların yok açtığı su baskınları bulunuyor.

Çorlu faciasında da aşırı yağış gerekçesi

Dün Çorlu’da yaşanan ve 24 kişinin ölümüyle sonuçlanan tren kazası için de yetkililer aşırı yağışların neden olduğu altyapı hasarını gerekçe göstermişlerdi.

Ulaştırma Bakanı Ahmet Arslan “14:20 ile 15:10 arası yaklaşık 50 dakikalık süreçte metrekareye 32 kg yağmur düşmüş, bu da oradaki menfezde olağanütsü bir şişmeye neden olmuş, yağmurun raylar ile menfez arasındaki malzemeyi götürmesi sonucu boşluk oluşturmuştur. Bu boşluğun makinistler tarafından görülme şansı yok, lokomotif geçtikten sonra fark edildi” demişti.

Aşırı yağışlar, seller ve toprak kaymalarını artıran iklim değişikliği, plansız ve çarpık kentleşme, yetersiz altyapı, yanlış politika ve uygulamalardan kaynaklanan felaketlerin daha sık yaşanmasına neden  oluyor. Çorlu kazası iklim değişikliiğine uyum için yapılması gereken çalışmaların kapsamının ne kadar geniş olduğunu da gösteriyor.

 

(İklim Haber, Yeşil Gazete)

Çocuk da susmasın bizler de – Gökçe Aydoğan

Leyla ve Eylül… Maalesef geçtiğimiz bayramda kaybolup, birkaç gün öncesinde hayatlarını kaybettiğini öğrendiğimiz iki küçük çocuk. Bir hafta içerisinde iki tane çocuk kaçırma ve istismar vakası. Ve daha pek çokları, devam eden kayıplar, görmediklerimiz, duymadıklarımız.

2016 senesinde, Irmak bebeğin Himmet Aktürk tarafından istismar edilerek hayatını kaybettiğini herkes hatırlıyordur herhalde. Daha sonrasında yine birkaç kayıp çocuk vakası meydana geldi, fakat ne yazık ki çoğu anlık haberlerle kaldı ve bir daha haber alınamadı.

O zamanlar da çok büyük bir ayaklanma olmuştu yine. Çok fazla ses çıkmış, uzun bir süre gündemden düşmemişti. Böyle olduğu zaman, yani bu tarz olaylara herkesin şahit olabildiği, sağır sultanın bile duyduğu tepkiler gelince, halk ayaklanınca ‘bir daha olmaz herhalde, niyeti olanlar geri çekilmiştir, bu kadar haberden, linç girişiminden sonra herkes dersini almıştır’ diyoruz genelde. Zaten sonra da suçlunun –mesela Himmet Aktürk’ün- ağırlaştırılmış müebbetle yargılandığını öğreniyoruz. Tamam diyoruz, artık olmaz.

Fakat maalesef bu tarz durumların işleyişi bu şekilde gerçekleşmiyor. Çünkü ortada toplumla bağını kendi içinde tamamen koparmış, vicdani duyguları olmayan, pedofil -yani çocuklara ilgi duyan- ya da cinsel sapkınlığı olan bir birey oluyor. Ve bu bireyler içsel muhasebeden yoksun oldukları için, normal insanları düşündüğü gibi olaylardan ders almıyorlar. Sadece zaman kolluyorlar. Zaten pedofilinin de hastalık mı yoksa cinsel sapkınlık mı olduğu konusu hala tartışılıyor. Çoğu insan bunu bir hastalık olarak görmeyi reddediyor. Kimisi eğer hastalıksa neden akıl hastanesinde ömür geçirmiyorlar diye soruyor.

Peki bu kadar tepkiden, ayaklanmadan sonra geri çekilmeyen, bizim tabirimizle ders almayan bu insanlar için ne yapılabilir, bu suçların önüne nasıl geçilebilir?

 Nedir bunların sebebi?

Pedofili, cinsel açıdan çocuklara ilgi duyulması anlamına geliyor ve hiçbir şekilde tedavisi yok. Yani bu durum bir şekilde söz konusu kişilerin hayatları boyunca sahip oldukları bir sapkınlık ya da hastalık. Ancak, az önce de belirttiğim gibi bunun bir hastalık mı yoksa cinsel sapkınlık mı olduğu hala tartışılıyor. Ancak her iki durumda da gerçek olan şu ki bu kişiler erken yaşlarından başlayarak hayatları boyunca bu hastalığa ya da sapkınlığa sahip oluyorlar.

Bizler her zaman sorunları çözecek tek şeyin yasalar olduğunu kabul ediyoruz. Zaten öyle olması da gerekiyor. Ancak bazı durumlar var ki –örneğin bu tarz vakalar- asıl iş ailelere ve toplumun diğer bireylerine düşüyor. Çünkü bu saldırganlığı gösteren kişiler sinyalleri çok erken yaşlarında vermeye başlıyor. Zaten bu suçları işleyen bireylerin kendileri de erken yaşlarında aile içi şiddete, istismara maruz kalmış kişiler oluyor. Tabi pekçok aile böyle durumları hayatın gerçekleri kabul edip, çocuklarda boy gösteren anormal davranışları çocuklarının çocukça davranışlarına verdikleri için her hangi bir önlem alınamıyor. Böylelikle bu bireyler belki erken teşhisle tedavi edilebilecek olan, edilemese de durumun kontrol altına alınmasını sağlayacak olan tedavi imkanlarında yoksun kalıyor. Doğal olarak bu çocuklar da geleceğin pedofili ve sapkın davranışlar gösteren bireyi oluyor.

Bu durum yapılan araştırmalarla kanıtlanmış olup, tekrar üstüne basmak gerekirse göre çocuk istismarcılarının çoğu, hayatlarının erken dönemlerinde istismara uğrayanların arasından çıkıyor. Kendileri çocukluk dönemlerinde mağdur edilmiş olan bu insanlar da tedavi edilmedikleri müddetçe,  hayatlarının ilerleyen dönemlerinde başkalarını mağdur etmeye başlıyorlar. Oysaki istismara yönelik davranışların bir kısmı erken dönemlerde, uygulanan bilinçli ve düzenli tedavilerle ortadan kalkabiliyor. Böylelikle kişi hem kendisi kurtarılabiliyor hem de ileri de işleyebileceği istismar suçlarının önüne geçilmiş oluyor.

Çocuk mağdurdan yetişkin suçluya

Ancak ne yazık ki aile içerisinde, kişinin erken dönemlerinde boy gösteren anormal davranışlar ‘çocuktur yapar, ileride geçer’ denilerek görmezden geliniyor ve umursanmıyor. Teşhis ve tedavi imkanlarının önü kapatılıyor. Sonuç olarak ortaya, geçmiş travmaları ve normal olmayan davranışları hasıraltı edildiği için, başkalarını da mağdur etme eğilimi gösteren bireyler çıkıyor.

Burada ailelere çok büyük bir rol düşüyor aslında. Çocuklarında ya da yakınlarında normal olmayan davranışlar sezen ebeveyn ve bireylerin, öncelikle bu davranışlara tarafsız gözle bakması ve davranışların normal ya da anormal sınıflarının hangisine girdiğini görmesi gerekiyor. Örneğin çocuğunun bir hayvana bilerek zarar verdiğini gören ya da oyun esnasında karşı cinsine karşı sürekli tekrar eden olumsuz davranışlarına tanık olan aile bireyleri bu durumu ‘çocuktur yapar’  şeklinde algılamamalı. Ailelerin tekrar eden anormal davranışların ileride nelere yol açabileceğini görmeleri ve buna uygun önlemler almaları gerekiyor. Tabi bu tarz durumlarda öğretmenlere ve yakın çevreye de iş düşüyor. Çocuklarda bu tarz davranış bozuklukları gözlemleyen öğretmenlerin ve ailelerin yakın çevresinin de derhal aileyi uyarması ve bilinçli bir şekilde yol göstermesi gerekiyor. Ve tabi ki çocuk susar diye bir şey yok. Bu tarz durumlar sezildiğinde onlara da yaşadıklarını ve hissettiklerini rahat bir şekilde anlatacakları ortamı hazırlamak gerekiyor.

Hoşa gitmeyen olayların bilinçsiz bir şekilde hasıraltı edildiği durumlarda (taciz vakaları, çocuk istismar vakaları, şiddet vakaları) sonuçların ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu nedenle artık toplum olarak bu bilinci etrafa da yaymalı, sıkıntılı bir durum sezdiğimizde karşımızdakilerin yerine gerekirse biz ses çıkarmalıyız.

Çocuk istismarında üçüncüyüz 

   Çocukça Derneği’nin verilerine baktığımızda durumun vahametini daha net görebiliyoruz. Buna göre çocuk istismarı konusunda Türkiye ne yazık ki dünyada üçüncü sırada yer alıyor. Ayrıca Türkiye Psikiyatri Derneği’nin çalışmalarına göre de Türkiye’de istismara uğramış çocuk oranı yüzde 33. Bu da her 3 çocuktan 1’inin istismara uğradığı anlamına gelmekte. Ve tabi ki istatistiklere giremeyen daha pek çok bilinmeyen vaka var.

Bilinçli aile ve toplum yapısının önlemlerini alması gerekiyor. Ve tabi ki yasaların da ciddi boyutta bir reforma ihtiyacı var.

 

 

Gökçe Aydoğan

Yeni KHK ile Nükleer Düzenleme Kurumu kuruldu

2. yılını dolduran olağanüstü hal (OHAL) kapsamında yeni bir kararname daha yayınlandı.

702 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Nükleer Düzenleme Kurumu(NDK) oluşturuldu.

Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında yayımlanan 702 numaralı KHK ile kurulan NDK’ya nükleer enerji ve iyonlaştırıcı radyasyona ilişkin faaliyetler üzerinde düzenleyici kontrol yetkisi veriliyor.

Üyeleri Cumhurbaşkanı atayacak

1-) KHK’ya göre, NDK kamu tüzel kişiliğine haiz, idari ve mali özerkliğe sahip bir kurum olacak.

2-) Kurul ve başkanlıktan oluşan NDK’nın kurulu beş üyeden oluşacak, üyeleri cumhurbaşkanınca atanacak.

3-) Kurul üyeleri KHK’nın yürürlüğe girdiği Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yemin tarihinden itibaren iki ay içinde atanacak, ilk toplantısını atamanın ardından iki hafta içinde yapacak.

4-) Kurumun görevlerini yaparken ihtiyaç duyacağı her türlü hizmet için paylarının en az yüzde 51’i NDK’ya ait olan Nükleer Teknik Destek(NÜTED) Anonim Şirketi kurulacak.

5-) Nükleer santral işletenler ürettikleri birim kilovatsaat elektrik başına radyoaktif atık yönetimi özel hesabına ve işletmeden çıkarma özel hesabına ayrı ayrı olmak üzere 0.15 dolar ödeme yapacak.

KHK’nın tam metnine ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz

 

(Sputnik News)

İnternet kullanıcıları için ‘İnsan Hakları Rehberi’ yayınlandı

Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan “İnternet Kullanıcıları İçin İnsan Hakları Rehberi” Türkçe olarak yayınlandı.

Rehber, internet kullanıcısı için, internet kullanırken sahip olduğu insan haklarını, bunların muhtemel kısıtlamalarını ve bu gibi kısıtlamalarla ilgili olarak başvurulabilecek mevcut yasal çözümleri kapsayan bir araç niteliğini taşıyor.

Kılavuzda internet bağlamında, pratikte hak ve özgürlüklerin neler olduğu, bu hak ve özgürlüklere nasıl bel bağlanabileceği ve bunların nasıl kullanılabileceği ve bunun yanı sıra, hukuksal yollara nasıl başvurulabileceğiyle ilgili bilgiler paylaşılıyor.

Rehbere buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz

 

(Dağ Medya)

Mersin Onur Haftası, ‘Onur Yüzüşü’ ile başladı

Teması “Red” olan ve bu sene dördüncü kez kutlanan Mersin Onur Haftası, Onur Yüzüşü ile başladı.

Bu sene dördüncüsü düzenlenen Mersin Onur Haftası, rengarenk bir programla dayatmalara karşı bir “red-ediş” ile bugün başladı.

“Karada, havada, denizde ve her yerdeyiz” şiarıyla yola çıkan hafta, denizde başladı. “Onur Yüzüşü” etkinliği kapsamında Mezitli 100. Yıl Piknik alanında denize giren katılımcılar, gökkuşağı bayraklarıyla “Dünya yerinden oynar ibneler özgür olsa” sloganları ile yüzdü.

Elif’i anlatıyor: “Gece”

Mersin Onur Haftası’nın ilk gününün ikinci etkinliği ise 22 Mart tarihinde, aile baskısına dayanamayarak intihar eden trans kadın Elif’in hikayesini mercek altına alan “Gece” isimli sergi. Onur Haftası kapsamında bugün açılan sergide Ateş Alpar ve Raziye Köksal Kartal’ın çalışmaları Ahmet Karabulak Sanat Atölyesi’nde hafta boyunca. ziyaretçilerini bekliyor olacak.

Alpar ve Kartal “Gece” sergisini şu sözlerle tarif ediyor.

“Anayasanın eşitlik maddesine göre ‘herkes’, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Fakat bu ‘herkes’ çerçevesi LGBTİ+’ları kapsamıyor.

İlgili kanunda cinsiyet; kadın ve erkeği tanımlayan biyolojik ve fizyolojik özellikler olarak ele alındığı için cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimden bahsedilmiyor. Bu tanınmama hali LGBTİ+’Lların maruz kaldığı nefret suçlarını da görünmez kılıyor. Eşitlik maddesinde tanınmayan kimlikler ‘nefret suçu’na da dolaylı olarak maruz kalmamış oluyor. Tanımlanmayan kimlik tanımlanmayan ayrımcılığı üretiyor. Türkiye LGBTİ+ hareketi yıllardır eşitlik maddesinde tanınmak ve nefret suçlarının kapsamına girmek istiyor.

LGBTİ+’lar temel yaşam haklarına erişirken her alanda ayrımcılığa uğruyor. Özel ve kamusal alanda kimlikleri yok sayılıyor. Eğitim, sağlık, barınma gibi bu temel yaşam haklarına erişmek LGBTİ+’lar için ayrımcılık dolu yolları ifade ediyor.  Sistematik olarak egemen kimlikler tarafından yok sayılan ve yaşam alanı bırakılmayan LGBTİ+’lar intihara sürükleniyor.

Elif 23 yaşında genç bir trans kadındı. Önce ailesi sonra toplum tarafından sistematik olarak yok sayıldı. Babası boğazına bıçak dayayarak öldürmeye kalktı. Evet babası! Kaçtı evinden. Fabrikada çalışıyordu. Ben kadınım demeye başlayabildiği anda işten atıldı.  Ne yasalar ne ailesi ne de iş yeri onun kimliğini tanımıyordu. Yalnızdı.. Direndi çabaladı ama bir süre sonra yenik düştü. Eylül Cansın gibi, Okyanus Efe gibi,..

Onun anısına, Mersin’de sığındığı evlere, odalara, sokaklara onun gözünden baktık.”

Açılış Maçı

İlk günün son etkinliği ise Açılış Maçı. Heteroseksizme karşı mücadele eden Muamma futbol takımının organize ettiği maç Merada Halı Saha’da saat 20:00’de başlıyor.

Mersin de şimdi rengarenk!

Bugün (9 Temmuz) itibariyle başlayan hafta, 14 Temmuz’da gerçekleştirilecek Onur Yürüyüşü ve ardından kapanış partisi ile son bulacak. Hafta kapsamında pek çok atölye, yarışma ve etkinlik gerçekleştirilecek. Pek çok şehirden katılan katılımcılar ile birlikte gerçekleştirilecek Yerel Örgütler Buluşması da hafta kapsamında yapılacak etkinliklerden.

4. Mersin Onur Haftası’na dair daha fazla bilgi edinmek için facebook sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

 

(Pembe Hayat, Yeşil Gazete)

Japonya’da iklim felaketi: Aşırı yağış, sel, 100’ü aşkın ölü

Japonya’da geçen Perşembe günü başlayan ve Cumartesi günü şiddetlenen aşırı yağışların yol açtığı sel felaketi sonucunda ölü sayısının 94 olduğu, 58 kişinin ise kayıp olduğu ve toplam ölü sayısının 100’ün üzerine çıkabileceği bildiriliyor.

Japonya’da on yıllardır görülen en şiddetli yağışlar ülkenin güney batısındaki Kyushu ve Shikoku adalarını etkiledi. Cumartesi günü 5 milyona yakın insanın evlerini terk etmesi talimatı verildiği ve yaklaşık 50 bin sivil savunma görevlisi, polis ve itfayecinin kurtarma faaliyetlerine katıldığı bölgede halen tahliye emri 2 milyon kişi için geçerliğini sürdürüyor.

Kurtarma operasyonu ile 170 kişinin kurtarıldığı Kurashiki Hastanesi’nde halen 80 kişinin mahsur bulunduğu bildiriliyor.

Yakın dönemdeki benzer iklim felaktelerinde, 2011’de iki tayfunun vurması nedeniyle yaklaşık 100 kişi, 2014’te ise aşırı yağışlardan Hiroşima’da 70 kişi hayatını kaybetmişti.

Ölümlerin aşırı yağışlara bağlı seller ve toprak kaymalarından kaynaklandığını açıklayan Japon Meteoroloji Örgütü tehlikenin sürdüğü uyarısında bulunuyor.

Japonya’da aşırı yağışlar olurken ülkenin hemen gğneyinden ve Okinawa aadası açıklarından 5 şiddetindeki Maria tayfunu Tayvan’a doğru ilerleyişini sürdürüyor.

İklim değişikliği deniz sularının aşırı ısınması ve buharlaşmanın artması gibi nedenlerle tayfunların ve aşırı yağışlara bağlı sel ve toprak kaymalarının sıklığını ve şiddetini artırıyor. Bu tür meteorolojik afetlere bu nedenle iklim değişikliğiyle olan bağlantısını hatırlatan iklim felaketi adı veriliyor.

 

(The Guardian, Japan Times, Yeşil Gazete)

Çorlu’da tren faciası: Devrilen yolcu treninde 24 kişi can verdi, 318 kişi yaralandı

Dün Çorlu’da meydana gelen tren faciası Türkiye’nin gündemine oturdu.

Uzunköprü- Halkalı seferini yapan, içinde 362 yolcu ve 6 personel bulunan yolcu treni dün saat 17.20’de Tekirdağ’ın Çorlu ilçesi Sarılar Mahallesi’nde devrildi.

https://www.youtube.com/watch?v=fk183JOb0SE

Metrelerce sürüklenen yolcu treninde Sağlık Bakanlığı’nın açıklamasına göre 24 kişi hayatını kaybetti.

318 kişi hastaneye getirildi, 194’ü ayakta tedavi gördükten sonra taburcu edildi. Halen 124 hastanın müşahede ve tedavi altında bulunduğu belirtildi.

Yaralıların tedavilerine Tekirdağ il merkezi ile Çorlu, Muratlı, Çerkezköy ve Kapaklı ilçe hastanelerinde devam ediliyor.

Kazada hayatını kaybedenlerin isim listesini Uzunköprü Belediyesi resmi Twitter hesabından yayınladı.

Yaşamını yitiren 24 kişinin isimleri şöyle:

Ersen Gül, Serhat Şahin, Melek Tuna, Ayşe Başaran, Ergün Kerpiç, Hakan Sel, Oğuz Arda Sel, Özge Nur Dikmen, Gülce Dikmen, Sena Köse, İrfan Kurt, Mavinur Tiflizden, Bahar Koçman, Yağmur Laçin, Özcan Cesur, Derya Kurtuluş, Beren Kurtuluş, Emel Duman, Bihter Bilgin, Ömer Alperen Can, Seyfi Bebil, Zübeyde Seven, Gani Kartal ve Rubize Kartal.

Ulaştırma Bakanlığı bir kriz masası kurdu. Kızılay ise, yararlılar için kan ihtiyacının kalmadığını açıkladı.

Aydınlatılan kaza bölgesinde kaza kırım ekipleri vagonların kaldırılması için çalışmalarını sürdürüyor.

Kazaya ilişkin adli ve idari soruşturma başlatıldı.

RTÜK’ün, başbakanlık yazısı ile Çorlu’da meydana gelen tren kazasıyla ilgili dün uygulanan geçici yayın yasağı bu sabah 06.40 itibariyle kaldırıldı.

Balabanlı-Çorlu arası 162’nci kilometrede meydana gelen kazaya ilişkin Başbakan Yardımcısı Recep Akdağ, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet Arslan, Sağlık Bakanı Ahmet Demircan bu sabah saat 07.00’da ortak basın toplantısı düzenledi.

“Yağışın tren raylarıyla menfez arasındaki malzemeyi götürmesi boşluk oluşturmuş”

Başbakan Yardımcısı Recep Akdağ, aşırı yağış nedeniyle menfez altında toprak kayması sonucu meydana gelen kazanın ardından sürdürülen arama ve kurtarma çalışmalarının bu sabah saat 06.00 itibari ile sonlandırıldığını bildirdi.

Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet Arslan “14:20 ile 15:10 arası yaklaşık 50 dakikalık süreçte metrekareye 32 kg yağmur düşmüş, bu da oradaki menfezde olağanüstü bir şişmeye neden olmuş, yağmurun raylar ile menfez arasındaki malzemeyi götürmesi sonucu boşluk oluşturmuştur. Bu boşluğun makinistler tarafından görülme şansı yok, lokomotif geçtikten sonra fark edildi” dedi.

Eksiklikler varsa bunların ortaya çıkarılacağını ifade eden Arslan, şunları kaydetti:

“Elbetteki eksiklik varsa ortaya çıkacaktır ancak şunu ifade etmeliyim bu tip projelerde belli yıllara sari yapılan teknik kontroller, geometrik kontrolleri var. En son yılda bir kez yapılması gereken kontroller nisan ayında, yakın bir zamanda yapılmış. Yol boyunca tren teşkil elemanlarımız ve şeflerimiz kontrollerini yapar ilgili mercilere bildirir. 8 Temmuz’da 10.40 itibarıyla 07.00 trenimiz bu yolu kullanmıştır ancak daha sonra 14.20 ile 15.10 arası metrekareye saatte 32 kilogram yağmur düşmüş, bu da oradaki menfezde olağanüstü şişmeye, zira zemin sürekli aldığı yağış nedeniyle suya doygunluk nedeniyle olağanüstü şişkinlik olmuş. Tren raylarıyla menfez arasındaki malzemeyi götürmesi sonucu boşluk oluşturmuş, tren raydan geçtiği sırada zira raylar, traversler normal yoldaki gibi gözükmüş, makinistler tarafından görülme şansı yok. Lokomotif hattan geçtikten sonra oradaki boşluk anlaşılmış, lokomotif ve birinci vagon yoldan çıkmadan devam etmiş, birinci vagon dray etmiş yani yoldan çıkmış ancak mevcut pozisyonunu korumuş, diğer vagonlar menfezi geçmekle yan yatmışlardır.” Bakan Arslan, yaşamını yitirenlere Allah’tan rahmet, ailelerine sabır, yaralılara da şifa diledi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan bir mesaj yayınladı:

“Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde bu akşam meydana gelen tren kazası, milletçe hepimizi derinden üzmüştür. Kazanın hemen ardından, devletimiz ilgili tüm birimlerini ve tüm imkanlarını seferber etmiştir. Yolcu trenindeki bazı vagonların raydan çıkması neticesinde meydana gelen kaza, her boyutuyla soruşturulmaktadır. Elim kazada hayatlarını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, ailelerine başsağlığı, yaralılarımıza da acil şifalar diliyorum.”

“Yol bekçileri olsaydı böyle bir kaza yaşanmazdı”

Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası (BTS) Genel Başkanı Hasan Bektaş, yol kontrolü yapan personelin olması durumunda kazanın yaşanmayabileceğini söyledi.

Bektaş, “Demiryollarıyla ilgili ‘yol bekçisi’ dediğimiz, günlük rutin yaya olarak yol kontrolünü yapan arkadaşlarımız vardı. Yol bekçileri yaklaşık 5 yıl önce kaldırıldı. Dolayısıyla şu anda yol kontrolü yapılmıyor” dedi.

“Kamu kurumlarında birçok personelde eksiltmeye gidildi” diyen Bektaş, “İş kâra döküldü, emniyet tedbirleri maliyetli olduğu için kaldırıldı. Kısa zaman önce büyük bir bakımdan geçmiş bir bölge orası ama ne yazık ki bu olay yaşandı. Yol bekçileri olsaydı böyle bir kaza olmazdı muhtemelen” şeklinde konuştu.

“Doğa faciası ya da bu işin fıtratında var diyecekler”

Tekirdağ Valisi Mehmet Ceylan’ın kazanın hava muhalefeti nedeniyle meydana geldiği şeklindeki açıklamasını eleştiren BTS Genel Başkanı Hasan Bektaş, “Ya doğa faciası ya da bu işin fıtratında var diyecekler ama bunlara karşı önlem almak gerekiyor. Meteoroloji hava koşullarıyla ilgili bilgi veriyor. Burası yağış alan bir bölge. Daha önce de kar ve kötü hava şartları dolayısıyla kapanan bir yol ve bakımı yakın bir zamanda yapılmıştı. Ancak önlem alınabilirdi” dedi.

Seçimden 3 gün önce iptal edilen ihale

Olay yerinden fotoğraf ve video paylaşımları altyapıya ilişkin bakım ve denetim ihmallerini tartışmaya açtı. Kazanın aşırı yağmur nedeniyle rayların altındaki toprağın boşalması olduğu iddia edilmişti. Ancak tren faciasına ilişkin çok ciddi bir skandal gündeme geldi.

Kazanın meydana geldiği  İstanbul Halkalı- Tekirdağ Muratlı arasındaki tren yolunun bakımı için Devlet Demir Yolları 11 Haziran tarihinde ilan vererek, 6 Temmuz’da yapılacak olan ihaleyi duyurdu. Tren yolundaki bakımın yapılması için çıkılan ihale seçimden 3 gün önce yani 21 Haziran 2018’de iptal edildi. Konuya ilişkin resmi bir açıklama yapılmazken gerekçesinin ise ödenek tahsis emrinin bir türlü çıkmamış olması olduğu iddia edildi.

CHP soru önergesi vermişti

Öte yandan Mayıs ayının sonunda CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in soru önergesini yanıtlayan Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet Arslan, Sirkeci-Uzunköprü hattında yapılması planlanan altı adet demiryolu köprüsüyle ilgili çalışmaların durdurulduğunu açıklamıştı.

Diken’in haberine göre Arslan, 2015 yılında yapım ihalesi yapılarak sözleşmesi imzalanan ve 06.01.2016 tarihinde yer teslimi yapılan Sirkeci-Uzunköprü hattı üzerinde bulunan altı adet demiryolu köprüsünün, Halkalı-Çorlu hattının iki ay süreyle kapatılarak yapılmasının planlandığını belirterek, “Ancak 19.11.2015 tarihinden itibaren Halkalı-Çerkezköy arası tren trafiğine açılarak akabinde yurt dışı bağlantılı yük taşımacılığına başlanması nedeniyle, köprülerin imalatının, hattın tren trafiğine kapatılmadan yapılması mümkün görülmediğinden çalışmalar durdurulmuştur” demişti.

Söz konusu demiryolu köprülerinin yenilenmesinin hattın tren trafiğine kapatılmadan ve mevcut köprüler korunarak, yapılmasının planlandığını belirten Arslan, proje çalışmalarının devam ettiğini vurgulamıştı.

“Denetimi yapmayan Ulaştırma Bakanlığı katliamın sorumlusudur”

Politeknik, 24 kişinin hayatını kaybettiği tren kazası ile ilgili yayınladığı açıklamada ”Altyapı hizmetlerini yandaş şirketlere devreden, ihaleyi verdiği müteahhitlerin kontrolünü, denetimini yapmayan Ulaştırma Bakanlığı katliamın sorumlusudur!” ifadelerini kullandı.

Daily Sabah, facia sonrası Avrupa ve ABD’de yaşanan benzer tren kazalarını örneklediği bir haber yayınladı. Haber sosyal medyada yorum yapan yurttaşların büyük tepkisini çekti. Yayın yasağına tepki gösteren Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) ise, resmi Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “İhmalleri engelleyin haberleri değil” dedi.

 

(Hürriyet, Cumhuriyet, BBC Türkçe, Diken, Duvar, Yeşil Gazete)

Konformizm ve kariyerizm arasında serbest salınım – Fatih Özden

Geçtiğimiz günlerde katıldığım bir seminer programının açılışını yapan gazeteci, konuşmasına Bill Gates’den aldığını ifade ettiği bir cümle ile başladı: “Hayat adil değildir, şikayet etmeyin alışmaya çalışın”. Konuşmasının devamında ise doğru ve işe yarayacak bilgiye ulaşmanın öneminden bahsetti. Bir sonraki konuşmacı ise üniversite bünyesinde bulunan kariyer planlama merkezinden geliyordu ve özellikle dinleyicilerin çoğunluğunu oluşturan öğrencilere, nasıl bir kariyer planlaması yapmaları gerektiğini anlatan bir sunum gerçekleştirdi. Bana da her iki konuşmacının anlattıkları arasındaki bağlantıyı düşünmek ve seminerin sonunda düşüncelerimi konuşmacılarla ve dinleyicilerle paylaşmak kaldı. Bu yazı, o gün toplantıda dile getirdiğim düşüncelerin genişletilmiş halini kapsıyor aslında.

Önce Bill Gates’den yapılan alıntıyla başlayalım: Hayatın adil olmadığı, hele hele yaşadığımız coğrafyada hiç de adil olmadığı konusunda bir anlaşmazlık yoktur sanırım. Ancak adil olmayan bu dünyaya alışmamız mı gerekiyor; yoksa mücadele ederek değiştirmeye ve daha adil, adaletli bir dünyayı kurmaya çalışmak mı? Eğer adaletsizliğin  alışmamız gereken bir gerçeklik olarak görülmesi isteniyorsa, iki seçenek söz konusudur. Bunlardan birincisi adaletsizliğin ilahi, tanrısal, metafiziksel ve değiştirilemez olduğudur. Oysa biliyoruz ki; içinde bulunduğumuz toplumu ve o topluma dair gerçeklikleri yine bizler yaratıyoruz. Dolayısıyla toplumsal iyinin de kötünün de, doğrunun da yanlışın da sorumlusu yine bizleriz. O zaman geriye diğer seçenek kalıyor. O da “hayatın adil olmadığı, olamayacağı ve buna alışmamız gerektiği” önermesi, Bill Gates ve Bill Gates’in dünyasından, sınıfından olanların bizlere bir meydan okuması olduğudur. Bu durum aynı zamanda bir hegemonyaya da işaret ediyor olmalı, zira öyle olmasaydı öğrenci arkadaşlarımdan birisi, benim meydan okuma olarak tarif ettiğim bu cümleyi, duyduğu gibi beğenip defterine not ettiğini ancak benim düşüncelerimi ifade etmemin ardından cümlenin üzerini çizdiğini ve kendine kızdığını söylemezdi. Evet Bill Gates ve temsil ettiği sınıf yani kapitalistler, yarattıkları, müsebbibi oldukları dünyanın adaletli olmadığı ve olamayacağı konusunda toplumda zorun dışında rızaya dayalı bir tahakkümde kuruyorlar. Bu kabulleniş bizi aynı zamanda konformizmin derin sularına itiyor. Adalet için mücadele etmeyi dışlayan bu konformizm her nedense toplumsal olana ilişkin oluyor, geriye kendimize ilişkin olan ve arkamızda nasıl bir toplum bıraktığımızdan, gelecekte nasıl bir dünyaya hizmet ettiğimizden bağımsız olarak peşinden koştuğumuz, mücadelesini verdiğimiz kariyerlerimiz kalıyor. Konformizmin derin sularında tutunacak dal oluyor kariyerizm. Elimizden kaçırdığımızda kala kalacağımız, hayatımızı, her şeyimizi bağladığımız aslında küçücük bir dal.

Üniversiteler büyük büyük şirketleri, firmaları davet ederek kariyer günleri düzenliyorlar. Öğrenciler bu firmalardan gelen temsilcilerin ağızlarının içine bakıyorlar, kariyer arıyorlar. Aslında çoğunun sunduğu kariyer fırsatı, ölmemek için sıtmaya razı olma fırsatı. Peki, kariyerlerimizi nasıl elde ediyoruz? Kariyeri aslında bilginin üretimi veya uygulaması aşamasında elde ediyoruz. Peki, üretilen ve uygulanan bu bilgiyi sorguluyor muyuz? Yani kim için ve ne amaçla bilgiyi üretiyoruz ve/veya uyguluyoruz? Üretilen ve pratiğe aktarılan bilgiden yarar sağlayanlar kimler, zarar görenler kimler? Bilgi, öylece kendiliğinden gelen, tarafsız, nötr bir şey mi? Değil. Hangi bilginin kim için ve hangi amaçla üretileceği ve uygulanacağı aslında bir toplumsal mücadelenin sonunda ortaya çıkıyor. Günümüzde  bilginin büyük bir bölümü insanların, toplumun ve doğanın ihtiyaçlarını karşılamak için değil, şirketlerin sermaye birikimine katkı sağlayacak karlılığı ön plana alarak piyasa için üretiliyor ve uygulamaya aktarılıyor. Kısacası toplumun hizmetinde bir piyasa değil, piyasanın hizmetinde sömürülen bir  toplum ve doğa söz konusu.

Örneğin geçtiğimiz günlerde Bülent Şık  gıdalardaki tarım zehiri kalıntılarıyla ilgili bilgileri de içeren,  yapmış oldukları kapsamlı araştırmanın sonuçlarını, tamamen halk sağlığını ilgilendirdiği için kamusal yarar gözeterek yayınladı. Normal şartlarda, yani bilginin toplumun çıkarlarının hizmetinde olduğu bir ortamda, bu araştırma sonuçları sonrasında önlem alması için harekete geçmesini bekleyeceğimiz Sağlık Bakanlığı, harekete geçti fakat önlem için değil, göreve ilişkin sırrın açıklanması, yasaklanan bilgilerin temin edilerek yayınlanması gerekçesiyle Bülent Şık’a soruşturma açmak için. Bu örnek kim için, ne amaçla, hangi bilginin üretileceği meselesinin ne kadar politik ve mücadeleye konu olan bir durum olduğunu yeterince anlatıyordur sanırım.

Sorun şu ki; günümüzün adil olmayan dünyasını yaratan bilgiye alternatif olacak ve daha adil bir dünyaya hizmet edecek bilgiyi üretmek ve pratiğe aktarabilmek adına toplumsal dinamikler bir türlü yeterince örgütlü bir şekilde harekete geçirilemiyor. Adil bir dünya için mevcut duruma alışmak değil, adaleti tesis edecek ve adil bir dünyayı yaratacak bilgiyi önce örgütlemek sonra da üretmek ve uygulamak için mücadele edilmesi gerekiyor. Bu arada tüm bunlar için fazla zamanımız kalmadı gibi gözüküyor, zira sadece Türkiye’de değil tüm dünyada birçoğumuzun elinde kalan o son dalı yani kariyerlerimizi parçalayacak ekonomik ve ekolojik fırtına da yaklaşıyor.

 

Fatih Özden

Sürdürülebilir ev arayışları – Özge Yalçıner Ercoşkun

Herşey 2009-2010 yıllarında yani bundan 8-9 sene evvel katıldığım kurslarla başladı. Sürdürülebilir kentsel planlama ve kentsel tasarım üzerine 2004’ten beri akademik olarak kafa yoruyordum ve 2008’de Eko-Tek Kentsel Tasarım üzerine doktora tezimi vermiştim.

ODTÜ’de John Croft’un yürüttüğü Dragon Dreaming Sustainable Project Management Çalıştayı’na ayrıca May East ve Michael Shaw’un geldiği Bolu’daki Uluslararası Sürdürülebilir Yaşam Çalıştayı‘na katıldım. Ertesi sene İzmir’de Max Lindegger ile Permakültür Çalıştayı‘na gittikten sonra doğal beslenme, gıda hakkı, organik ürün konularına eğildim.

Ersöz Çiftliği’nden, İpek hanım Çiftliği’nden, Taze Masa’dan, Hasan Bey Çiftliği’nden doğal ve organik ürünler isteyerek topluluk destekli tarıma[1] katkıda bulundum. Daha sonra bir bahçe edinmeyi, orada ekip biçmeyi düşündüm. Ankara’da haftasonları herkes soluğu alışveriş merkezlerinde alıyordu. Alışveriş caddeleri, kent merkezi artık farklı kullanıcılara yerini bırakmıştı[2]. Oysa bizler kıra dönüp kalabalıktan uzaklaşarak kafamızı dinlemek, doğayla bütünleşmek, toprağa temas etmek, sağlıklı, ilaçsız kendi ürünlerimizi yetiştirmek derdindeydik.

Gölbaşı taraflarında Doğa Bahçeleri adında pek çok girişim başlamıştı, onları gezdik. Ancak imarsız küçük bahçeler çok uzaktı. Daha sonraları Pursaklar tarafında Sirkeli köyü’nü keşfettik. Bu köy ve Çubuk’a doğru diğer pek çok köy Ankara ve çevresindekiler için haftasonları kaçış noktası olmuştu. İrili ufaklı pek çok arazide herkes kesesine göre bir barınak yaptırmıştı. Kimisinin villası, kiminin ahşap bungalovu, kiminin ise konteynırı vardı ancak herkes bahçesinde meyve ağaçları ve sebze yetiştiriyordu.

Köylüler ise tarıma ve hayvancılığa devam ediyordu. Yazın sonunda bahçedeki fazla ürün yol kenarına satışa çıkıyordu. Bu yeşil köyü ve bizimle aynı amaçta olan topluluğu beğendik ve buradan bir yer edindik. 760 m2’lik, güneye bakan düz bir araziydi burası. Bu arada küçük bir oğlumuz vardı ve sadece bahçe değil bize ev de gerekiyordu. O zamanlar küçük bir apartmanın en üst katında yaşıyorduk. Mantolama ve çatı izolasyonu olmayan bu apartmanda kışın ısınmak için çok fazla doğalgaz harcıyor, yazın ise sıcaktan kaçacak yer arıyorduk. O yüzden betonarme dışında bir yapı malzemesi arayışına girdik. Yapı Fuarlarını dolaştık. Ahşap, çelik iskelet, prefabrike sistemler 1999 Marmara Depremi’nden sonra çok artmıştı. Ancak ahşap ve prefabrikenin sıcak olduğu, çelik iskeletin pahalı olduğu ortaya çıktı. Uçak yapımında kullanılan kompozit malzemeleri dahi araştırdık, ev için çok uygun olmadığı, kentsel mobilyalara daha iyi gittiği kanaatine vardık.

Green Ekoblok

Sonra bir arkadaşım Hacettepe Üniversitesi Verimlilik Günleri’nde gördüğü[3], Ytong gibi ancak patent ve ödül alan Green Ekoblok taşından sözetti. Depreme, ısı, ses ve yangına dayanıklı, alçı bazlı bu taşın formülü sahibinde saklı. Bu taşı temin edip temelsiz, yığma bir ev yapmaya karar verdik. Ankara’daki sürdürülebilir tek örneği olacaktı. Riske girdik ve bir zemin betonu atıp lego gibi bu taşı dizerek yığma bir ev inşa ettirdik (Resim 1). 20 cm enindeki bu duvarlar oldukça kalın, 3.20 m bina yüksekliği ise oldukça ferah bir ortam yarattı. Üç oda bir salon tek katlı evimizi uzun plan uğraşları sonucu salon ve iki oda güneye bakacak şekilde tasarladık.  Duvarlar kalın olunca içerisi yazın serin, kışın sıcak olacaktı. Hakikaten yazın 15 Temmuz- 15 Ağustos arası Ankara’nın 40 derece kızgın sıcağında evin içi 21 dereceyi geçmedi. Doğal klimalı bu ortam çok hoşumuza gitti.

Ekoblok duvarlar

Ancak sadece yazın değil her haftasonu gitmek isteğimiz oluştu. Kışın nasıl bir ısıtma sistemi koymalı diye arayışa girdik. Kömürlü soba sadece bir odayı ısıtacaktı, kömür taşımak zordu ve çocuklar için sızıntı riski sıkıntılıydı. O yüzden her odayı ısıtan soba kalorifer sistemlerini araştırmaya başladık. En son çevreci bir sistem olan peletli soba kalorifer sistemlerine karar kıldık. Her odaya büyük petekler kondu. Peletli soba, salona, minik bacası doğrudan yatayda yere doğru çıkacak şekilde konumlandırıldı. Pelet, her türlü endüstriyel ve tarımsal atıkların kurutulup, öğütüldükten sonra yüksek basınç altında sıkıştırılması ile oluşan forma verilen isimdir. Pelet hammaddesi, genel olarak ağaç, odun, talaş, yonga, kabuk, dal ve benzeri orman atıkları, tahta parçası, talaş, takoz gibi malzemeler kullanılır (Resim 2).

Pelet yakıtı (http://www.kahramanlar.com.tr/pelet/)

Seneler içinde yapılan araştırmalar sonucunda yakıt amaçlı kullanılacak pelet için ilk sırada doğal ağaç atık maddelerden yapılan pelet gelmektedir.
Çevre dostudur,
Kül oranı azdır,
Havayı kirletmez,
Verimliliği yüksek,
Kalorisi 4.000 -5.000 kcal arasında,
Curuf -kül- oluşturmaz,
Yanma odasına zarar vermez,
Hava ihtiyacı kömürden daha azdır,
Kazan dairesi toz duman olmaz,
Redüktör ve fanda daha düşük kapasitede motorlar yeteceğinden elektrik tasarrufu sağlar,
Ticari pelet üretimi için ağaç kesilmesi gerekmez. Pelet için orman atığı yeterlidir. Bu yönü ile kolayca tutuşabilir orman artıklarının toplanması sonucu, ormanların yangına karşı da korunmasına katkı sağlar,
%100 yerli kaynaklar kullanılır,
Sürdürülebilir bir kaynaktır,
Fosil kaynaklı yakıt ithalatının azaltır ve ülke ekonomisine katkı sağlar,

Çevre ve insan sağlığı açısından zararları en alt düzeydedir. Kullanımı sonrasında atık miktarının çok az,
Diğer fosil yakıtların kullanımına nazaran daha az tehlikelidir,

Odun pelet ısıtma sistemleri, ozon dostudur,
CO2 salımı düşüktür,
En temiz yanma sistemi pelet yakma sistemleridir,
Nakliyesi çok kolaydır,
Depolanması için çok daha az yer gerektirir [4].

Peletli soba sistemleri (http://daiwa.com.tr/pelet-sobasi-sulu/dp-24)

Peletli soba belli sıcaklığa gelince sistemdeki sıcak suyu kalorifer peteklerinde dolaştırarak ortamı ısıtıyor. Böylelikle çevreci bir ısıtma sistemine sahip olmuştuk (Resim 3).

Yağmursuyu Biriktirme Sistemi

Bir de ahşap çatımızdan gelen suyu borularla su tanklarına sevkedip yağmursuyu biriktirme sistemi kurduk (Resim 4), böylelikle yağmur suyundan da faydalanarak bitkilerimizi sulama şansımız oldu.

Yağmursuyu biriktirme tankı

Bahçeye onsekiz adet meyve fidanı diktik. Elma, Ankara armudu, can erik, Anjelik erik, şeftali, kayısı, kiraz, vişne, dut, karadut, ceviz, nar, iğde, ıhlamur, ayva bunlardan bazıları. Dikerken En az 4 m aralıklı olmasına, kuşları cezbetme durumlarına, gölge yapma ve taç yaprak büyüklüklerine dikkat ettik. Bu sene vişne, nar ve ayvanın üzerinde meyveleri var (Resim 5).

Meyve fidanları

Tüm fidanlara doğal koyun gübresi ve organik solucan gübresi vermeyi ihmal etmedik. Solucan gübresi permakültürde çok önemli. Permakültür, doğal, ilaçsız, kardeş bitkilerle yapılan bir doğa tasarımı[5]. Biz de buna uygun olarak permakültüre dayalı bir sebze-meyve ekimi yapmak için kolları sıvadık.

Kardeş Bitkiler – Companion Planting

Çok fazla yabani ot olan toprağın üstüne iki büyük, üç küçük sebze kasaları inşa ettik (Resim 6). Yükseltilmiş yatak ismi verilen bu yöntemde, kasaların altına karton serip malç yaptıktan sonra bahçe toprağı ile solucan gübresini karıştırdık ve sebze kasalarını bu toprakla doldurduk. Sonra damla sulama sistemi kurduk. Bu sistem günün belli saatlerinde çalışan otomatik bir sulama sistemine sahip. Sonra kardeş bitkileri araştırdık. Kardeş bitkiler (companion planting) sistemi, bitkilerin birbirine yarayan özelliklerini kullanmayı ve birbirine zarar vermelerini önlemeyi amaçlayan bir tarım yöntemidir. Uyumlu ve birbirine yarar sağlayan (gölge oluşturma, toprağa besin maddesi sağlama, zararlıları kaçırma, yararlı böcekleri çekme vs.) bitkilerin birbirinin yakınına, uyumsuz bitkilerin ise birbirinden uzağa ekilmesi temeline dayanır. Ekolojik tarım için kullanılabilecek en etkili yöntemlerden biridir[6].

Kardeş bitkiler sisteminin avantajları nelerdir?

  • Sebze, şifalı bitki, baharat, biyokütle, hayvan yemi ve arılar için balözü bitkileri ve yerel türler gibi çeşitli bitkileri bir arada üretir,
  • Bahçe içinde doğal bağışıklık oluşturarak zararlılara ve hastalıklara karşı direnç geliştirir,
  • Zararlı olabilecek böcek popülasyonlarını kontrol eden yararlı böcekleri çeker,
  • Toprağın farklı tabakalarının bir arada kullanılmasına imkan verir,
  • Doğal dengeleri gözetir ve biyolojik çeşitliliği artırır,
  • Toprağın nemini ve besleyiciliğini korur,
  • Kimyasal ilaç ve yapay gübre kullanımı gereğini ortadan kaldırır,
  • Dönüşümlü ekimi (münavebe) kolaylaştırır,
  • Sürekli ve yoğun tarım uygulamasıyla yüksek verim sağlar,
  • Bahçe bakımı için gerekli işgücü miktarını azaltır,
  • Azot sabitleyen bitkiler (baklagiller) sabitlemeyen bitkilerle beraber ekilir. Örneğin mısırın yanına sırık fasulye, fiğin yanına yulaf-arpa,
  • Fiziksel destek: Mısırın yanına ekilen sırık fasulye mısıra tırmanabilir,
  • Yabani ot kontrolünü doğal yollarla gerçekleştirir. Ör: Çavdar yeşilken biçilirse ve tarlada malç olarak bırakılırsa çözünen artıkları yabancı ot çimlenmesini engelleyen bileşenler salgılarlar, Malçın üstüne dikilecek fidelere kolayca gelişebilecekleri rekabetten uzak bir ortam sağlanır.

Üç Güzeller

Bu doğrultuda mısır, fasulye ve kabağı Üç Güzeller olarak birlikte ektik. Domates ve biberin yanına fesleğen ve kadife çiçeği diktik. Böcekleri çiçekler çekerken domatesler bize kalacaktı. Kavun, sarımsakla birlikte ekildi. Patatesin üstüne dereotu serpildi. Bunun gibi deneysel dikimlerimiz oldu. Heyecanla sonuçlarını beklemekteyiz. Kasalarımızda bol miktarda uğurböceği var. Bu bizi sevindiriyor. Çünkü bitki zararlılarını ve yaprak bitlerini yiyorlar.

Sebze kasaları

Sonuçta sürdürülebilir ev arayışlarında yapı malzemesi olarak bir çevreci, doğal klimalı malzemeye ulaştık. Isıtma sistemi olarak sıfır karbon salımlı pelitli soba sistemini denedik ve başardık. Yağmur suyunu değerlendiriyor olmamız ve herkes gibi monokültür ve ilaç yerine, ilaçsız permakültür deniyor olmamız bizi çok heyecanlandırıyor. Haftasonları AVM’ye gidip mutsuz olmak yerine doğayla bütünleşiyoruz. Çocuklar toprakla, çamurla haşır neşir oluyorlar. Doğal ürün yiyorlar ve mutlu oluyorlar. Herkes bir gün plazalarda çalışmak ve kule bloklarda oturmaktan bıkacak. Doktor parası bulmaya çalışmak yerine doğal ürün tüketecek, tüketici yerine türetici[7] veya üretici olacaklar…

Kaynaklar:

[1] Ercoşkun, Ö.Y. (2018) Organic Markets, Participatory Guarantee Systems, and Community-Supported Agriculture for Sustainable Food Communities, (Ed. Violeta Sima). Organizational Culture and Behavioral Shifts in the Green Economy (pp.137-166), Information Science Publishing: Hershey

[2] Ercoşkun, Ö.Y., Özüduru B.H. (2014) Urban Resilience and Main Streets in Ankara, International Development Planning Review, 36(3), 313-336.

[3] https://anahtar.sanayi.gov.tr/tr/news/yeni-nesil-izolasyonlu-duvar-sistemleri-projesi-greenblok-yesil-ekoblok-ltd-sti/2124

[4] http://www.izmirsomine.com/pellet-soba-pelet-somine.html

[5] http://permakulturplatformu.org/wp-content/uploads/Max_Lindegger_Permakultur_Calistayi_Notlari.pdf

[6] http://permacultureturkey.org/kardes-bitkiler-yontemi/

[7] https://www.youtube.com/watch?v=8ceCiWie0lM

 

 

Özge Yalçıner Ercoşkun

Gazi Üniversitesi, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü, Ankara

[İyi Şeyler] Kitap Koala: Evde kitap okuyarak hayvanları kurtarabilir misin? – Sima Ertem

Dünyanın neresinden tutsak da bir iyilikte bulunsak?

Hayvanlar mı yoksa insanlar mı? Dezavantajlılardan mı başlasak yoksa ancak ulaşılabilir olanlardan mı?

İyi Şeyler serisi, habitatını paylaştığı canlılara farkındalık geliştirmiş, iyiliği bir ucundan tutmuşların seslerini duyurmak üzere Yeşil Gazete’de başlıyor.

İlk konuğumuz, KitapKoala.

Ben onları bir arkadaşımın bana yolladığı video ile tanıdım. Biri çıkmış çocukluğundan, hayvanları kurtarmak için bir ambulansın şehirde gezmesini hayal ettiğinden bahsediyordu.

Bayılırım anlatılmaya değer hikayelere dönüşen hayallere!

www.kitapkoala.com, ihtiyacınız olan kitapları satın alarak sokak hayvanlarının tedavi ettirilmelerine destek olduğunuz bir kitap e-ticaret sitesi. Bugüne dek alıştığımız yardım için bağış toplama sisteminin tamamen dışında çalışan, avuç açıp beklemek yerine sürdürülebilir bir sistem geliştirmiş, kâr amacı güden ve o kârı sokaktaki canlılar için kullanan bir oluşum bu.

Akıldan çıkmayan çocukluk hayallerinin bizi nerelere götürebileceğini görmek için şimdi Koala’yı takip edin…

 Sima Ertem: Aslında hikâyenizi kitapkoala.com’dan detaylıca okuyup, videonuzu izleyebiliriz ama… Hadi siz anlatın, böylesi daha zevkli!

Kitap Koala: Aslında hikâye biraz Umut Kısa’nın çocukluk hayaline dayansa da sanıyoruz ki tüm ekip de farklı farklı yerlerde ve yıllarda benzeri hayaller kurmuş.

Bu modeli üç dört yıl önce de faaliyete geçirecektik ama tahmini maliyetleri kaldırabileceğimizden fazlaydı. Biz de bu dünyada en çok kimin parası var diye düşündük. Elbette ticari şirketlerin. Derneklerin pek fazla zengin olduğunu ve büyük şeyleri finanse ettiğini göremiyoruz. Dernek kurmak daha hızlı ve basit bir metod olsa da bence biraz kolayına kaçmak oluyor. Sonuçta avucunuzu açmak en kolayı.

Biz de bağış olmadan, bir iş modeli ile bunu yapacağız, dedik. Kendi modelimize ‘iyiliğin finansmanı’ adını veriyoruz. Göreceksiniz ileride bize benzer çok daha fazla şirket olacaktır. Sanıyoruz ki biz bu işin ilk örneğiyiz. Dünyanın bir ucundan tuttuk ve haydi hayvanları kurtaralım dedik, zamanla bu anlayışın yayılacağına inanıyoruz. 

Sima Ertem: Kendinden başka kimseye hayrı yokmuş gibi umarsızca okaliptüs yaprağı çiğneyen şu tembel koaladan, sistemi tıkır tıkır işleten bir ekip yarattığınız için tebrikler! Ekip hâlâ sadece bu hayale ortak olan arkadaşlardan mı oluşuyor? Kaç kişi, nasıl işler yapıyorsunuz bu sistemi döndürebilmek için?

Kitap Koala: Ekipte şu anda iki çalışan var ancak iki kişinin bu işe yetmesi imkânsız. O yüzden Sola Unitas Akademi’nin personeli, eğitmenleri hep beraber paketleme, seçme, kitap bulma, müşterilerle görüşme gibi işlemleri gerçekleştiriyoruz. Akademi dışında şu ana kadar gönüllü kullanmadık.

Paketlerin %90’ını da en fazla üç gün içerisinde teslim ediyoruz. Bu oldukça iyi bir performans. Elbette bir gün gelecek Türkiye’nin en hızlısı olacağız ve belki bize Speedy Gonzales lakabını bile takacaklar. Ama yalan söylemeyelim şu anda piyasanın en hızlı e-ticaret sitesinin 1 gün arkasındayız. Beş aydır aktif olan bir ticari organizasyona göre epey iyi ilerlediğimizi de ayrıca belirtmek isteriz.

 Sima Ertem: Bağış kabul etmediğinizi biliyoruz. Peki bağışla çalışan başka derneklerle işbirliği ya da onlardan gelecek bir desteğe nasıl bakıyorsunuz?

Kitap Koala: Bağışla çalışan Haytap gibi yerlere biz destek oluyoruz. Bize bağış için gelenleri onlara yönlendiriyoruz ama şu ana kadar bizi fark ettiler ama pek kaale almadılar. Oralarda farklı egosal işler var. Fazla kurumsallık esnekliği engelleyen bir şey. Bir deli kuyuya taşa atıyor, kırk akıllı çıkaramıyor bazen. Derneklerin önemli bir bölümü karar alamayacak bir hale geliyorlar.

Kitap Koala olarak şu ana kadar hiçbir derneğin desteğini görmedik ama ortaya çıkış modelimiz de biraz onlardan farklı. Aynı amacı taşıyoruz ve göğsümüzü gere gere “Haytap Dükkan’dan mama alışverişi yapın!” diyebiliyoruz fakat onlardan böyle bir destek görmedik. Rahatça “Kitaplarınızı kitapkoala.com’dan alın” diyebilirlerdi. Şu ana kadar maalesef seslerini duymadık.

Eminiz ki, yaptıklarımız herkes tarafından desteklenen bir hale gelecek ve hatta prim yapmak için bizimle olmak isteyenler olacak. Koalamız şu an tek başına ayakta, halbuki herkes bu güzel oluşumu duyurmaya çalışsa çok daha hızlı ilerlerdik ve çok daha fazla hayvan dostumuza ulaşırdık. Bugün verilen destekleri de hiçbir zaman unutmayacağız. Mesela sizin desteğinizi. 

Sima Ertem: Yanlış hatırlamıyorsam KitapKoala ilk açıldığında kitap fiyatları daha yüksekti değil mi? Sonradan neler oldu acaba da hem kitap çeşitleriniz arttı hem de fiyatlar diğer kitap e-ticaret siteleriyle yarışır hale geldi? Mis gibi bir destek kokusu alıyorum sanki?

Kitap Koala: İnsanlar tahmin ettiğimiz kadar alışveriş yapmadılar, ilk başta bir patlama oldu, hatta sitemiz çöktü ama maalesef birkaç gün içerisinde unutmaya başladılar. Muhteşem destekçilerimiz de oldu ama yine de sayıca azdı.

Fiyatlarımızın yüksek olduğunu hiç düşünmedik aslında. Alım fiyatlarımız hâlâ rakiplerimize göre yüksek. Örneğin 10 liralık bir kitabı %40 iskonto ile alıyoruz ama %35 iskonto ile satıyoruz. Bu bir kitapta 0,5 TL’lik bir fark demek. Üstelik siz 60 TL’lik bir alışveriş yaptığınızda ödediğimiz kargo ücreti nedeniyle zarar bile ediyoruz. Zaten sistem şu anda kâr etmiyor. Ama bazı yayınevleri başta Ayrıntı, Sola Unitas, Mavi Bulut olmak üzere bize uyguladıkları en yüksek indirim oranı ile kitap vermeye başladılar. Biz de rekabet edebilmek için bazı yayınevlerinde bilinçli olarak zarar etmeye başladık.

En çok üzüldüğümüz de Doğan Kitap, Destek Yayınları ve Everest gibi şirketlerin bize ürün dahi vermemeleri oldu. Ancak alım kapasitemiz arttıkça onlardan da uygun fiyatlarla alım yapabileceğiz. Satış kapasiteleri yüksek yayınevleri bunlar, üstelik yardımlarını da istemiyoruz. Tek istediğimiz rakiplerimize verdikleri fiyatla ürün alabilmek aslında. Ancak şimdilik aynı fiyattan ürün verebilecek iyilikseverliği bile yakalayamadık. Zamanla o da olacaktır.

Bugün zarar etme pahasına en yüksek indirim oranları bizim sitemizde yani piyasada kitap alabileceğiniz en uygun fiyatlı yerlerden biri KitapKoala. Zamanla daha indirimli fiyatlara ürün alıp aradaki marjı da genişleteceğiz.

Aslında bir de ünlülerin desteğini almayı çok istedik. Örneğin Mert Fırat, Nur Bilen Yavuzer ve Kaan Sekban gibi sosyal medya fenomenleriyle de iletişim kurduk ama şimdilik bizi pek önemsemediler. Elbette bunun yanında bize destek veren Şevval Sam gibi isimlerde var. Onlara da minnettarız.

Biz başaracağımızdan çok eminiz ve sistemimiz büyüyünce yukarıda belirttiğimiz yayın evleri ve ünlülerimiz bize destek vermeye başlayacaklar. Tanınırlık arttıkça destek de artacak. Ancak bizim asıl şimdi desteğe ihtiyacımız var. Bizim adımızı şimdi duyursun, hikâyemizi şimdi anlatsınlar ki hızlanalım.

 Sima Ertem: Yaptığınız paylaşımlarla yavaş yavaş bu hayalinizin gerçekleştiğini görüyor, tüm canlılar adına mutlu oluyoruz.

Peki her gün sosyal medyada, sokakta karşımıza çıkan bu milyonlarca acıyan canlının arasından bu tedavi edilecek şanslı minnoşları nasıl belirliyorsunuz?

Kitap Koala: Seçilecek hayvanlar konusunda Interrail grubun alt grubu olan Patirail grubu ile iletişim kurduk. Grubun yöneticisi Neslihan Çolak talepleri topluyor ve bütçe dahilinde masrafları karşılıyor.

Geçtiğimiz haftadan itibaren de bir Veteriner Hekim ağı kurmaya başladık. Bize yardım talebi ile gelen hayvanları bu veterinerlere yönlendireceğiz. Ücretlerini biz ödeyeceğiz. Ayrıca bu veterinerlerin isimlerini de devamlı olarak ilan ederek evcil hayvanı olan insanların da onlara gitmesini isteyeceğiz. Böylece veterinerler de sistemde yer almak isteyecekler.

Gördüğünüz gibi sistem kimseye yük olmayan, kendini finanse eden, hayvanlar başta olmak üzere dahil olan herkese kazandıran bir sistem. Kim KitapKoala ile çalışmak istemez ki :)

 Sima Ertem: Size destek olan, kapısını bolca çaldığınız gönlü geniş veteriner dostlarınız mı var?

Kitap Koala: Elbette var ama biz ücretsiz çalışmadığımız için zaten tüm veterinerlerin kapısını çalabiliyoruz. Onlar da genel olarak zor durumdalar ve ellerinden geleni yapıyorlar ama ücretsiz hizmet edemezler.

Her gün biri eline bir sokak hayvanı alıp ücretsiz tedavi ettirmek istiyor. Veterinerler de bununla mücadele edemezler. İşte bu açığı kitapkoala.com kapatacak. Eğer gerçekten sokak hayvanlarını düşünüyorsan tek yapman gereken okumak. Yani “İnsan okusun, İnsanlık Yaşasın!

 Sima Ertem: 1 sene içerisinde çıkış noktanız olan hayvan ambulansını alabileceğinizi öngörmüştünüz. Yaklaştınız mı hayale? N’olur başarıyoruz deyin!

Kitap Koala: Dediğimiz gibi şu anda tüm masrafları Sola Unitas Akademi karşılıyor. Aslında şu anda bile ambulans almamızın önünde bir engel yok. Ancak alabileceğiniz bir ambulansı nerede çalıştıracaksınız. Amacımız biraz evrilmeye başladı.

Sadece İstanbul’da bir ambulans kaç hayvana hizmet verebilir ki! Hem klinik yoksa ambulansın da anlamı olmayacak. Şimdiki ilk hedefimiz hayvanların SGK’sı gibi hareket etmek. Yani bir çeşit Hayvan Tedavi Fonu yaratmak. Böylece Türkiye’nin neresinde olursa olsun bir sokak hayvanı anlaşmalı veterinere gidebilecek ve masraflarını biz üstleneceğiz.

Tek bir ambulans şu an bizim için çok küçük bir hedef. Hayalimizi biraz büyüttük diyebiliriz.  Öyle bir başaracağız ki, her birimizin içi çok rahatlayacak.

Sima Ertem: Peki bu tedavi ettirilen tüy yumakları sonra sahiplendiriliyor mu yoksa evleri olan sokaklara geri mi dönüyorlar? Onları takip etme şansınız oluyor mu?

Kitap Koala: Sahiplendirme konusunda Patirail de çalışıyor ancak sahiplendirmeyi kendi görev alanımıza dahil etmedik.

Geçenlerde kanserli bir köpeğin ameliyat öncesi otelde kalmasını ve ameliyat sonrası da iyileşme döneminde otelde kalmasını sağlayarak masraflarını ödedik ama amacımız acil tedaviyi gerçekleştirmek ve işin devamını Patirail’e bırakmak.

Söylemek için çok erken ama gelecekte büyük bir barınak hedefimiz de var. Tedavi edilen hayvanları yüzlerce dönüm arazisi olan bir yerde toplayacağız ama bu çok uzun vadeli bir hedef.

Sima Ertem: Çok satanlarda genellikle kişisel gelişim kitaplarını görüyorum. Öz farkındalığı gelişkin, kendini dert edinip üstüne düşünen insanların, kendi türü dışındaki canlıları da aynı şekilde önemsiyor olması güzel bir denk geliş. Aslında tersi de olabilir tabii, belki doğadan ilhamla kendimizi kurcalamaya başlıyoruzdur.

Kitap Koala: Aslında en çok satan kitaplarımız Psikoloji, Kişisel Gelişim ve Aile/Çocuk kitapları. Bunun önemli bir sebebinin hayvan severlerin kendilerini geliştirmek isteyen insanlardan oluştuğunu görüyoruz ama net bir ayrım yok. Çok muhafazakâr kitaplardan, radikal sol kitaplara, yeraltı edebiyatından, gay edebiyatına kadar çok geniş bir yelpazede müşterilerimiz var. Size kesin bir dille şunu söyleyebiliriz ki iyi olmanın ne dini var ne de ideolojisi. Çünkü okurlarımız arasında çok renkli ve dağınık bir yelpaze var.

Sima Ertem: Var mı Kitap Koala ekibinin tavsiye edeceği, belki “çok satmasa da kesin okuyun” diyeceği kitaplar?

Kitap Koala: Herkesin okuması gerektiğine inandığımız bazı kitaplar var. Örneğin “Kurtlarla Koşan Kadınlar” ya da “Seninle Başlamadı” ve “Aç Tırtıl”. Yine de bunlar çok satan kitaplar.

Çok satmasa da entelektüel okuma yapmak isteyenler ise Alan Watts, Terry Eagleton, Zygmunt Bauman gibi isimleri gözden geçirebilirler. 

Sima Ertem: “Hiçbir Canlı ‘Acı’masın!” diyor, iyilik arabasını arkadan itip hız verdiğiniz için teşekkür ediyoruz!

Kitap Koala: Biz teşekkür ediyoruz. Hem güzel sorularınız hem desteğiniz hem de bizimle atan kalbiniz için minnettarız.

***

Koala’nın ve desteklerinizin neler başardığını görmek için takip edin:

facebook.com/kitapkoala 

 twitter.com/KitapKoala

 instagram.com/kitapkoala/

 

 

Sima Ertem