Ana Sayfa Blog Sayfa 2742

Soframızı ve gezegeni kurtarmanın yolu: Onarıcı Tarım

Gıda Toplululukları sitesinde Mayıs ayında yayınlanmaya başlanan ve her hafta farklı bir yazarın konuya dair makalesinin yer aldığı [Gıda Güvenliği ve Bağımsızlığı] yazı dizisine Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki‘nde ilk yazıdan başlayarak yer veriyoruz.

Yazılara bugday.org/ adresi üzerinden de ulaşabilirsiniz.

***

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

11 – Soframızı ve gezegeni kurtarmanın yolu: Onarıcı Tarım

Gıda ve tarım çağımızın en “sıcak” konularından ikisi. Hem Türkiye’de, hem de dünyada gıdanın içeriği, kalitesi, lezzeti, insan sağlığına etkileri her kesimden insanın sorguladığı, “doğruyu” bulmaya çalıştığı bir konu. Son onyıllarda işin “gıdanın tohumdan sofraya üretiliş sürecinin doğaya etkisi” boyutu da gündemimize hızla dahil oldu.

İşte bu çift-boyutlu süreci kapsayan bir noktada “onarıcı tarım” kavramıyla tanıştık. Aslında bu kavram Türkiye için oldukça yeni; ilk defa 2014’te Anadolu Meraları ve bendenizin yazı, sunum ve eğitimlerinde paylaştığımız, daha doğrusu önerdiğimiz bir kavram. Dünyada da Türkiye’deki kadar olmasa da nispeten yeni bir kavram, İngilizcesi “regenerative agriculture” olarak geçiyor.

Onarıcı tarım, gıdanın içeriğinden üretim sürecine, örgütlenmesinden finansman yapısına, yetiştiği toprağın biyolojik bereketinden bunun gıdanın besleyiciliğini nasıl etkilediğine kadar çok geniş bir yelpazede geçerli bir paradigma değişimi öneriyor ve bunu somut örneklerle uyguluyor; onarıcı tarımın sadece akademi veya sivil toplum nezdinde farazi bir konu değil, doğrudan çiftçi temelli bir teori ve uygulama bütünü olması da bu durumu yansıtan temel dinamiklerden biri.

“Paradigma” kavramını özellikle kullanıyorum, zira onarıcı tarım gıda, tarım ve bunun sosyo-ekonomik örgütlenmesi konusundaki bir çok ön yargımızı derinden sarsan önermeler ve bilgiler içeriyor. Kaba bir örnekle; yerel tohum ve zehirsiz/gübresiz tarımla üretimin iyi ama yetersiz olduğunu, toprağı sürmek gibi “geleneksel” bir yöntemin de gezegen için olumsuz sonuçları olduğunu somut verilerle gösteriyor, pratik alternatifler gösteriyor. Her bir üretim sürecinin en temel dinamiklerine son derece işlevsel bir bakış açısıyla (ama ilkeselliği elden bırakmadan!) iniyor, sorguluyor. Bilginin üretimi ve yeniden üretimi süreçlerini “yurttaş bilimi” çerçevesinde gerçekleştiriyor. Deney yapmayı, planlamayı, gözlem yapıp veri toplamayı seven (çoğunlukla yeni nesil) çiftçilerin sanal dünyada ve dönemsel toplantılarda “açık kaynak veri” çerçevesinde paylaştığı somut bilgiler ışığında hızla gelişip yaygınlaşıyor.

Onarıcı tarımın bir de “üretici – tüketici” ilişkisini yeniden tanımlama hali var ki, bahsetmeden olmaz: Her bir örneğin biricik koşulları içinde özgün modeller gelişiyor olsa da, temelde tüketiciyi de üretimin bir aktörü haline getiren, bu sayede gıda üretimi ve paylaşımını anonim bir süreç olmaktan çıkarıp şeffaflık ve katılımcılıkla bezeyen bir çerçevesi var.

Sözün özü, onarıcı tarım aslında bir devrim: Hem de gıda ve tarım gibi medeniyetin temeli olan bir boyutta gerçekleşen, çok derin bir devrim.

Toprak dediğin nedir?

Özellikle son on yılda bazı cesur akademisyenler ve onarıcı tarımın öncüsü çiftçiler tarafından beraber üretilen uygulamalı bilgilerin ışığında biliyoruz ki; toprak “sandığımızın” çok ötesinde bir varlık. Bastığımız toprağın en üstteki 20 – 90 cm’lik tabakası, dünyanın en zengin biyolojik çeşitlilik diyarlarından biri. Gözle gördüğümüz ve göremediğimiz canlılardan oluşan, son derece karmaşık ve bir o kadar da yalın bir yaşam ağı, toprağı toprak yapan. Bu yaşam ağının güçlü ve bereketli olması, o yaşam ağının bir yansıması olan toprak üstü bitkilerin (domatesin, mesela) ne kadar besleyici olduğunu belirliyor. Öyle ki, göze aynı görünen bir domates doktorların 3 ay ömür biçtiği bir kanser hastasını iyileştirebilirken, bir diğeri insanı kanser edebiliyor. İşte bu toprak yaşam ağının nasıl çalıştığını, en azından temel prensiplerini anlamak ve bunları besleyen bir tarım şekli, sofralarımızı ve bedenlerimizi korumanın ötesinde iyileştirip onarmanın da tek yolu.

Çünkü ne yiyorsak oyuz ve hatta, “yediğimiz, nasıl bir toprakta beslendiyse” oyuz.

Bu noktada aklınızda canlanan detaylı sorular için, sizleri internette “toprak gıda ağı” ve “soil food web” temalı bir arama yapmaya davet etmek isterim – ancak aldığınız cevapların doğuracağı sorular ve paçalarınızı sıvayıp girdiğiniz derenin aslında devasa bir okyanus olduğunu fark edeceğinizi de söylemeliyim: İleri düzey biyoloji, kimya ve fizik içerikli bir bilim dalından bahsediyoruz çünkü. Toprak uzmanlarının “Uzay hakkında bildiklerimiz, toprak hakkında bildiklerimizden daha fazla” demesi boşuna değil.

Doğayı Onarmak = Şifalı Gıda Üretmek

Bugüne kadar insanın tüm ekonomik faaliyetlerinin doğa için zararlı olduğunu, yapabileceğimiz en iyi şeyin bu zararı asgariye indirecek uygulamalar olduğunu düşünegeldik. Ekoloji bilimi ve yeşil politika da, insan medeniyetinin oluştuğu ilk günden beri doğanın ve gezegenin hanesine zarar yazan bir oluşum olduğunu anlattı. İnsanlığın “gelişimi”, özellikle son 300 yıla sığdırdığımız sanayi devrimi ve sonrasındaki süreç de bu iddiayı doğrulayan birçok gerçeği barındırıyordu. Yani “insanla doğa arasındaki ilişkinin bir kaybedeni olmak zorunda; o da ne yazık ki doğa” düşüncesi, çevre ve ekoloji hareketinin hikmetinden sual olunmaz hakikatlerinden biri olageldi.

Onarıcı tarımı “paradigma değişimi” mertebesine yükselten boyutlardan biri de bu: Onarıcı tarım ve içerdiği uygulamalar, insanın tarım yaparak doğayı korumasının, yani sürdürülebilirliğini sağlamasının ötesinde “onarabileceğini” kanıtladı. Bu, küresel medeniyetimizde bir dönüm noktası. Medeniyet tarihi hakkındaki yeni bulgular da bunun basit düzeylerde kimi topluluklar tarafından daha önce de gerçekleştirildiğini kanıtladı; Amerika yerlilerinin “yarattığı” bereketli orman ekosistemleri, Amazon yerlilerinin yüzlerce yıl içinde devasa Amazon Havzası’nın toprağını organik madde açısından zenginleştiren “terrapreta” uygulamaları ile medeniyet tarihinin buğdayla değil meşe ağacıyla başladığını çok güzel anlatan “Oak: The Frame of Civilization” gibi kaynaklar nereden geldiğimiz ve nereye gitmemiz gerektiği konusunda çığır açıcı veriler sundular.

İşte bu tarih okuması ve bugünün gerçekleri ışığında, toprağı “geleneksel” dediğimiz yöntemler dahil olmak üzere son 3-4 binyıldır ne kadar hırpaladığımızı ve bunun aksi yönde bir Onarıcı Tarım devrimi başlatmamız halinde hem doğayı onarıp hem de şifalı gıda üretebileceğimizi biliyoruz.

Doğayı onarmak derken, çağımızın en büyük ve acil felaketi olan iklim değişikliğini de meselenin tam ortasına yerleştiriyorum: Dünya topraklarındaki organik madde oranını sadece yüzde 0.1 oranında artırmayı başarmamız halinde, atmosferde halihazırda 400 ppm olan karbondioksit oranını 350’ye çekmeyi, diğer bir deyişle bilim insanlarının işaret ettiği “güvenli en üst sınıra” yaklaştırmayı başaracağız. Böylece iklim değişikliği ve yarattığı tüm devasa krizler bir anda ortadan kalkıyor.

Anadolu Meraları Uygulama Arazisi’nde 12 ayda organik maddeyi yüzde 0.4 oranında artırdığımızı düşünürsek, ABD’li toprak uzmanı Dr. Elaine Ingham’ın şakayla karışık olarak söylediği, “Onarıcıtarım devrimini küresel olarak gerçekleştirirsek kışlık montlarınızı hazırlayın” cümlesinin anlamı ortaya çıkıyor: Dünyadaki tüm topraklarda, geçen yıl Anadolu Meraları Uygulama Arazisi’ndeki organik madde artışı gerçekleşseydi, atmosferden 1400 Gigaton karbonu “bereket” olarak toprağa çekmiş olacak ve karbondioksit oranını bir yılda Sanayi Devrimi’nin ilk yıllarındaki oran olan 210 ppm’e yaklaştıracaktık.

İklim Değişikliği’yle yakından ilgilenmeyen veya bu sayılardan aklı karışan okurlarımız için durumu şöyle özetleyeyim: Bizlerin geçen sene son derece kısıtlı kaynaklarla gerçekleştirdiği toprak onarımı tüm dünyada gerçekleştirilse, bu insanlık tarihinin gelmiş geçmiş ve ebediyen olabilecek en önemli başarısı olarak tarihe geçecek.

Onarıcı tarıma öncülük eden birey, oluşum ve grupların her geçen sene artan popülaritesinin kaynağı da bu: Onarıcı tarım, açlık, çölleşme, toprak erozyonu, su kıtlığı, iklim değişikliği ve enerji krizi gibi içinden çıkılmaz hale gelmiş yaşamsal krizlere ucuz, kesin ve yan etkisi olmayan çözümler sunuyor.

Bir “yan etki” var gerçi, onu atlamayalım: Tüm bu devasa çözümleri “şifalı gıda üreterek” sunuyor. Yani hem gıdamızın kalitesi, tadı ve besleyiciliği tavan yaparak “zehirli gıda” yerine “şifalı gıda” oluyor; hem de dünyayı kurtarıyor.

Bundan beş sene önce onarıcı tarım ve onun amiral gemisi olan “bütüncül yönetim” (Holistic Management) ile tanıştığımda, bir iklim değişikliği aktivisti/uzmanı olarak yaşadığım, bugün bu satırları bir “onarıcı çiftçi” olarak yazarken artarak devam eden heyecanımın sebebi de işte bu; her gün kendi gözlerimle gözlemleyip burnumla kokladığım ve ellerimle dokunduğum süreç…

Otçul Hayvanlar: Suçlu değil, “Kurtarıcı”

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hayatımıza hızla giren bir olgu var, “endüstriyel hayvancılık”. “Dünya çapında artan hayvansal gıda ihtiyacını karşılamaktan” ziyade, savaş sonrası biyolojik silah yerine tarım zehiri ve suni gübre üretmeye başlayarak palazlanan tarım endüstrisinin “kimyasal tarım”ı yaygınlaştırmasının bir sonucuydu endüstriyel hayvancılık. Şu anda Türkiye’nin de köylü ve küçük üreticisinden büyük üreticisine kadar iliklerine kadar işlemiş olan endüstriyel hayvancılık, GDO’lu yem kullanımı, hormon ve diğer kimyasal girdiler sebebiyle insan sağlığını bozmakla kalmıyor; toprak bozunumu, kirlilik ve iklim değişikliğini de körüklüyor, hayvan haklarını da ezip geçiyor. Tüm dünyada “endüstriyel hayvancılık” karşıtı başlayan hareketlerin özellikle son onyıllarda ciddi anlamda güçlenmesinin sebebi de bu.

Ancak endüstriyel hayvancılık gibi tüketilen enerji karşılığı alınan besin hesabı yapıldığında son derece verimsiz olduğu bariz olan bir tarım yöntemine karşı çıkarken düştüğümüz bir yanlış var: Suçlu olan otçul hayvanlar değil, insan olarak hayvancılık yapma şeklimiz.

Dünyanın geleceği ve sofralarımızın sağlığı için az bilinen ama çok önemli bir konu bu: Gezegeni ve bedenlerimizi yok eden mevcut hayvancılık yerine, doğayı hızla onaran (sürdüren değil, onaran!) ve insanlara da son derece besleyici gıda sunan bir hayvancılık mümkün, hatta otçullar kurtuluşun en önemli yollarından biri. Bu farkındalık ve uygulaması dünyada hızla yayılıyor.

Allan Savory’nin kurduğu Savory Enstitüsü ve dünyanın dört bir yanına dağılmış özerk gözeleri (Türkiye’de Anadolu Meraları), onarıcı tarımın omurgasını oluşturan “bütüncül yönetim”le işte bu değişimi gerçekleştiriyor. Otçul hayvanların yabani atalarının etraftaki avcı hayvan ve insanların baskısıyla izlediği otlama ve toprak üzerinde “masaj” yaratma örüntüsü, günümüz sosyo-ekonomik ve kültürel gerçeklikleri çerçevesinde ve yaratıcı bir karar alma süreciyle doğru uygulandığında sonuç toprağın su tutma ve emme kapasitesinin hızla artması, erozyonun sona ermesi, toprağın organik maddesinin hızla artması, biyolojik çeşitliliğin geri dönüşü ve besin değerlerinin yükselmesi oluyor.

Çok uzun yıllardır sorun olarak görülen mera ve otlakların, “bütüncül yönetim”in son derece uygulanabilir yöntemleriyle hem ekonomik olarak değer kazanması hem de ekolojik onarımın başat mekânları olması, Türkiye gibi bir ülkede çok daha önemli: Türkiye, çok pahalı ve bir o kadar da kalitesiz hayvancılık ürünlerinin diyarı. “Bütüncül yönetim”le idare edilen meralar ve otlaklar ise hayvancılığın orta vadede maliyetlerinin düşmesi, hayvansal gıdanın zehirli olmaktan kurtulup “şifalı” bir besin haline gelmesi, su kaynaklarının yeniden onarımı, sellerle mücadelenin kolaylaşması ve toprakların iyileşmesi, tarımsal üretim ve gıdanın insanları birbirinden koparan değil birbirine yeniden bağlayan bir süreç olması demek.

Diğer bir deyişle, uzun yıllardan beri karşımıza çıkan en güçlü “kazan – kazan” fırsatıyla karşı karşıyayız.

Uzun ince bir yol

Bu yol uzun, şüphesiz. Yasal mevzuat ve uygulamaların doğru şekilde oluşturulmasından mevcut çiftçilerin algısal dönüşümüne, onarıcı tarım devrimiyle ilgili konulardaki toplumsal farkındalığın artmasından bilgi ve uygulama altyapısının tamamlanmasına kadar bir çok boyutta ödevimiz, kat etmemiz gereken mesafe var. Ancak en önemli görev “tüketici” olmak yerine “türetici” olmayı seçme iradesine sahip bireylere düşüyor: Onarıcı tarımla üretilen şifalı, doğru gıda -en azından başlangıçta- daha pahalı olacak, çünkü onu üreten, A’dan Z’ye tüm süreçlerde “akıntıya ters kürek çekiyor” olacak. Ulaşması daha zor, daha çok emek ister, gıda toplulukları kurarak örgütlenme gereğini haiz olacak. Standart birer kimyasal kutusu değil, her seferinde azıcık farklı, çokça özgün bir tatta olacak. Ufacık yazılarla dolu ufak bir etiketi değil, bütün süreci detaylarıyla anlatan bir hikâyesi olacak – ve türeticinin tüm bu süreçlerin arasındaki farkı öğrenmesini, sorgulamasını isteyecek. Kokusuz veya alışılmış mısır şurubu tadının baskın olduğu bir gıda değil, üretildiği toprağı ve hayvanı yansıtan bir biriciklikte olacak. Güzel ambalajlara sahip olmayacak belki, bir süre. Ama yüksek besin değerli ve zengin iz-elementli, gerçek bir gıda olacak.

İşte onarıcı tarım, insanlığın bu en büyük macerasına ortak olmayan isteyen kararlılıktaki türeticilerle üreticilerin şeffaf, dayanışmacı bir ruh haliyle omuz omuza vermesiyle yükselecek.

Fotoğraflar: anadolumera.com
Yazı Haziran 2016’da kaleme alınmıştır.

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

 

Durukan Dudu

[Doğum ve Ötesi] Bir doğum hikayesi – İlay Ertetik

[Doğum ve Ötesi] yazı dizisinde okuyacağınız hikayeler annelerin ağzından anlatılmış olacak. Bu diziyi doğal doğumun anne ve bebek açısından öneminden yola çıkarak başlatmaya ve Yeşil Gazete’nin konvansiyonel olmayan bakış açısını doğum hikayelerine de taşımaya karar verdik.

Bununla birlikte gerektiğinde hayat kurtarıcı olan sezaryen hikayelerine de yer vereceğiz. Bu deneyimlerin kadınların kendi içlerindeki güce güvenmeleri için cesaret verip, doğumlarını sahiplenmeleri, mutlu doğum hikayelerine sahip olabilmeleri için destekleyici olmasını ümit ediyoruz.  

***

2 – Bir doğum hikayesi

İlay hamileliği süresince okuduğu kitapların zamanla iç sesiyle örtüşmesiyle ve çoğu hastanenin annelere sormadan uygulamak istediği prosedürlerine mesafeli duruşunun sonucu olarak, evinde doğum yapmaya karar vermiş. Yazısında, içine sinen doğum sürecinin yanı sıra, daha fazla kadının haberdar olması arzusuyla bu deneyimin prosedürsel zorluklarını da paylaşıyor.  

“Tabii ki de evde doğum yapacağımı duyunca (çünkü sevgili doktorumuz bunu hemen İl Sağlık Müdürlüğü’ne yetiştirmişti) beni yapmamaya ikna etmek için gelmişlerdi. Hoşbeş sohbetten sonra nerede doğum yapacağımı sordular, ben de yakınımızdaki iki devlet hastanesini söyledim, hangisi olursa dedim. Onların açısından evde doğum yapmak bilinçli bir tercih olamaz, ancak cehaletin bir sonucudur ve bu insanları bilgilendirmek onların görevi. Cehaletle mücadele etmek için kişileri evlerinde ziyaret ederek onları doğru bildikleri şeye ikna etmek için ayrılan bir devlet bütçesi var demek…”

Evde doğum yapmaya ne zaman karar verdim hatırlamıyorum. Okuduklarımın ve karşıma çıkan insanların etkisiyle oldu sanırım. Ama bugünden bakınca ben zaten başka türlü doğuramazmışım. Çok sevdiğim bir lafı var Dilek’in, “İnsan nasıl bir hayat yaşıyorsa öyle doğum yapar.”

Dilek’le 11. haftada tanıştım, bir etkinlikte… Doula olduğunu ama bunu para karşılığı yapmak isteyip istemediğine emin olmadığını söylediğinde cesaret buldum ve hamile yogasına gelmek istediğimi ama işsiz olduğum için para veremeyeceğimi söyledim. Gönül açıklığıyla gel dedi. Yogaya devam ederken, bir şeyler okuyup öğrenmeye aç haldeydim, bana bir kitap önerdi; İçgüdüsel Doğum. Aynı zamanda, arkadaşım Hazal’ın hediyesi, İna May’in Doğuma Hazırlık Rehberi’ni de okuyordum. O zamana kadar içimde bir hissiyat vardıysa bu kitapları okuduktan sonra kafamdakiler netleşti, doğru bir hissiyatta olduğumu anladım ve evde doğumu araştırmaya başladım.

Bana 5 yıl önce sorsaydınız çocuk istiyor musun diye, hayır derdim. Büyütmek zor iş, bütün vaktini ona vakfetmek, fedakarlık falan… Ama en derinlerde bir doğum korkusu var yerleşmiş olan. O bebek benim vajinamdan nasıl çıkacak? Aklım ermiyor. Açıkçası doğumun çok acılı olduğunu ve bu acıya dayanamayacağımı düşünüyordum. Okuduğum kitaplarla doğum korkusunun aslında bize öğretilen bir kurgu olduğunu ve doğumun hiç de dışardan algıladığımız gibi olmadığını fark ettim. Filmlerde gördüğümüz doğum sahneleri, hani aniden sancılar başlar, kadın çok acı çekmektedir, hastaneye zar zor yetişilir ve birdenbire doğuruverir ya, aslında işin aslı pek öyle değilmiş.

En başta ben hasta değilim. Sürekli bu cümle dönüyor kafamda çünkü insanların çoğu, özellikle doktorlar ve hemşireler doğuma bir hastalık gözüyle bakıyorlar. Bu yüzden hastaneye gitmen şart, ya bir komplikasyon olursa. Kendi hayatını ve bebeğin hayatını tehlikeye atmış oluyorsun hastaneye gitmeyince çünkü kesin gözüyle bakıyorlar bir sorun olmasına.

Günümüzde neden doğumlar hastanede oluyor, neden o kadınlar kendilerini doktorlara teslim ediyor ve belki de gereksiz sezaryenlerle çocuklarını doğuruyorlar? Sanıyorum doğumla ilgili bu korku hepimizde var. Aynı zamanda içgüdülerimizden kopuk bir hayat yaşamaya yönlendiriliyoruz, kendimizden hep şüphe ediyoruz, kadınlar olarak kendimize güvenmiyoruz. Belki bu güven toplum tarafından kırılıyor.  Bundan çok değil 100-150 yıl önce analarımız nasıl doğum yapıyorduysa hastanesiz doktorsuz, ebeyle evde veya tarlada tek başına, onların izini sürüp, içimde var olan o gücü bulmak istedim.

Kadınların çoğu korkuyla büyütülüyor, hep başına bir şey gelir tedirginliğiyle onu yapma, buraya gitme diyor anne babalar kız çocuklarına, onları kötülüklerden korumak için… Ama büyüyünce de ben bunu yapamam diyen bireyler oluyorlar[1]. Doğumun hastanede olmasının mantığı da bu, tıp bilimi sadece herhangi bir durumda oluşabilecek en kötü ihtimallere göre eğitim veriyor ve doktorların kafasında sadece en kötü senaryolar var. Doğum yapacak kadına da güvenmiyorlar, kadın kendine güvenmediği için. Doğum onlara göre bir hastalık ve tüm önlemlerin alınması gerek. Hayır, aslında doğum tam olarak içgüdülerimizle yaptığımız bir şey. Hastaneye gittiğimizde karşımıza ilk çıkan kayıt, evraklar, parlak ışıklar, bir sürü kalabalık, gereksiz açılıp kapanan kapılar, gereksiz çatı muayeneleri[2]… doğum yapacak olan annenin en önemli ihtiyacı ise mahremiyet, sevişirken olan ortam, loş ışık, sessizlik, sıcaklık. Böylece doğumu başlatan hormonlar harekete geçebiliyor. Hastane ortamında ise anne, güvensiz ve tedirgin hissettiriliyor. İçine dönemiyor, kendine yoğunlaşamıyor, sürekli bir uyaran var, içgüdülerini dinleyemiyor. Kasılmalar artmayınca veriyorlar pitocin[3], ya da epidural[4]… Son çare olarak başvurulması gereken sezaryen[5] bile artık ilk tercih haline gelmiş..

Sağlık ocağında hamile olduğumu duyan hemşire bana bu soruyu sordu: Normal doğum mu sezaryen mı? Düşünün bir hemşire bu şekilde soruyorsa, sezaryen nasıl da normalleşmiş durumda. Artık anneler de ne uğraşacağım ağrısıyla sancısıyla, kesip aldırırım çocuğu diyor, ne gerek var. Böylece doktorların kişisel tercihine göre size bir randevu günü veriliyor, gidip oluyorsunuz sezaryeni. Gerçekten tıbbi bir durum yüzünden sezaryen olmak zorunda kalan kadınları dışarda bırakarak söylüyorum. Ama gerçekten neyin ciddi bir sorun olduğu da ayrı bir tartışma konusu; yani makat gelişi doktorlar için kesin bir sebep mesela, ama bebeği döndürmeye yarayan manevralarla deneyimli bir ebe böyle bir doğumu doğal yolla yaptırabilir.

Yaşadığım zorluklar 

Evde doğum yapmaya karar verdiyseniz tüm sistemi karşınıza almayı göze almalısınız. Karşınıza çıkacak birçok insan, özellikle doktor, hemşire yani tıp otoriteleri bu isteğinizi hiç beğenmeyecek ve sizi vazgeçirmeye çalışacaklar. Ne kadar cahil olduğunuzu, kendinizi hiç düşünmediğinizi, bebeğinizin sağlığını hiçe saydığınızı hatta ikinizin de ölebileceğini söyleyecekler. Sizi bu şekilde vazgeçiremediklerini gördüklerinde diğer en güçlü koz olan YASAK kozunu oynayacaklar. Diyecekler ki “yasak”.

Benim hayatım boyunca hep yasaklarla ve otoriteyle sorunum oldu, hep sorguladım hep karşı çıktım. Bu yüzden yasak dediklerinde, hep sorarım, cezai yaptırımı nedir? Araştırdım ve gördüm ki herkesin kişisel tercihi, buna kimse karışamaz, yasal bir düzenleme yok. Ama devlet görevlileri her şeyde olduğu gibi bu konuda da korkutarak insanları caydırmaya çalışıyor. O yüzden evde doğumla ilgili en küçük detaya kadar her şeyi araştırmalı öğrenmeli ve kendinizi güçlendirmelisiniz ki bu tür korku üreten insanlara mantıklı cevaplar verebilesiniz. Bunlarla mücadele etmeyi çok okuyarak ve internette araştırma yaparak başardım. Karşıma bu şekilde söylemlerle çıkanlardan daha çok şey bilmeye çalıştım; “kanama olursa çocuğu kaybedersin” dediler mesela, ki bunlar insanı gerçekten etkileyen ihtimaller, içinizde bir kuşku tohumu bırakıyor. Ya yapamazsam, gerçekten bebeğimin hayatını riske atıyor muyum diye çok düşündüm. İyi ki İna May ve deneyimini paylaşan onlarca kadının hikâyesini okudum ve onlar yapabiliyorsa ben niye yapamayayım dedim. Kendime güvendim.

Evde doğum yapmak istediğimi ilk söylediğimde, devlet hastanesinde kontrole gittiğim doktor olumlu bir tepki vermişti. Yani olumlu tepki dediysem tabii ki cesaretlendirici bir şey söylemedi, sadece kızmadan, azarlamadan, “olabilir” şeklinde karşıladı ve böyle karşılayan tek doktordu. Aile sağlığı merkezindeki doktora söylediğimde paniğe kapıldı resmen. Yasak diyen de oydu. Beni ikna edemeyeceğini anlayınca “bunu bildirmek zorundayım” dedi. Anladım ki Hipokrat’ın hasta doktor mahremiyetiyle ilgili sözleri burada geçerli değil. Yaklaşık bir hafta sonra evimize Sağlık Bakanlığı’ndan iki kadın geldi. Neden geldiklerini sorduk, hamilelere rutin ziyaretler yaptıklarını söylediler. Tabii ki de evde doğum yapacağımı duyunca (çünkü sevgili doktorumuz bunu hemen İl Sağlık Müdürlüğü’ne yetiştirmişti) beni yapmamaya ikna etmek için gelmişlerdi. Hoşbeş sohbetten sonra nerede doğum yapacağımı sordular, ben de yakınımızdaki iki devlet hastanesini söyledim, hangisi olursa dedim. Onların açısından evde doğum yapmak bilinçli bir tercih olamaz, ancak cehaletin bir sonucudur ve bu insanları bilgilendirmek onların görevi. Cehaletle mücadele etmek için kişileri evlerinde ziyaret ederek onları doğru bildikleri şeye ikna etmek için ayrılan bir devlet bütçesi var demek… biz de bu süreçte bir daha konuyu hiçbir devletliye açmamaya karar verdik.

Doğumu evde yapabilmek için bir ebe bulmam şarttı ve son 3 ayda hala ebe bulamamıştım. İnternet bu noktada çok işime yaradı. ‘Evde doğum’ Facebook sayfasına üye oldum, birçok evde doğum hikayesi okudum, çok şey öğrendim. İzmir’de ebe araştırdım ama bulamadım. Hamilelere doğum eğitimi için yolum özel bir polikliniğe düştü. Evde doğum yapmak istediğimi söylediğimde oradaki doktor kötü bir tepki vermedi, zor dedi. Eğitim sırasında kendisinin girdiği doğumların nasıl olduğunu anlatırken, ‘Ben ellerim cebimde beklerim, her şeyi anne ve ebe yapar. Eğer riskli bir durum oluşursa ben o zaman müdahil olurum’ dedi. Kendi kendime sordum, evde de aynı şey olacak, neden burada ve bu kadar para ödenerek oluyor ki? (doktor ayrı, hastane ayrı, 5-6 bin civarı ödemeniz gerekiyor).

‘Evde doğum’ sayfasında sürekli adı geçen bir ebe var, Emel Abla (Emel Ablam oldu sonra), Türkiye’nin her yerine doğuma gidiyor. Son çare olarak onu aradım. Yaklaşık yarım saat telefonda konuştuk ve yarım saatin sonunda aylardır ebe aramanın ve belirsizliklerin yükü bir anda üstümden kalktı, bir ferahlama hissettim, dedim ohh. Hastane ve doktorlarla ilgili benim gibi düşünen, doğumun olabildiğince doğal olması gerektiğini savunan ve bunun için kendini evde doğum yaptırmaya adamış bir ebeydi karşımdaki. Çok tatlı dilli, pozitif düşünen ve konuşan, hamile kadının hassasiyetlerini anlayabilen biriydi ve işinde deneyimli haliyle beni öyle rahatlattı ki, hemen karar verdim ve telefonu “anlaştık” diye kapattık.

O günden doğuma kadar olan süreçte Whatsapp’tan yazışarak kontrolümü yaptı. 38. haftada bir NST istedi, fotoğrafını çekip gönderdim. Sürekli yazışıyorduk, bana belli işaretler olduğunu söyledi, vücutta bazı kimyasal değişimler oluyor doğum başlayınca, bunun işaretlerini görünce bana haber ver demişti, ben de bir şeyler oluyor ama emin değilim diye yazdım. O gece geldi, sohbet ettik, hiç tanımadığım halde Emel Abla’yla hemen yakınlık kurduk. Geldiği andan itibaren sürekli sohbet ettik, birbirimizi tanıdık ve karşılıklı bir güven oluştu. Sonuçta zor bir durum; internetten tanıdığın, telefonla konuştuğun birisi geliyor ve hayatındaki en önemli anında yoldaşın, yol göstericin olacak. Çok da güzel oldu.

Doğum günü

O gün denize girmek istedim, bilmiyorum ki bebek de çıkmak istemiş.

Yolda dalgalarım belirgin şekilde artınca anladım o gün bugün. Eve geri döndük. Emel Abla muayene etti ve açılmaya başladığımı söyledi. Doulam Dilek’e haber verdik o da geldi. Akşama kadar dinlendim, dalgaları nefesle karşıladım, akşam yemeğinden sonra daha da arttı. Çok şükür bol harekete müsait bir evimiz var teraslı, sürekli yürüyüş yaptık Dilek’le terasın çevresinde. Bazen de pilates topuna dayandım, Dilek bana masaj yaptı. Arada duşa girdik, duşta şarkılar söyledik.  Sesi açmak, bol bol nefes almak rahatlatıyordu ama süreç zordu. Bir ara Emel Abla açılmayı tekrar kontrol ettikten sonra “Kuzum dedi, aklına takılan bir şey mi var? Çok yavaş açılıyorsun”. O zamana kadar fark etmemiştim ama aklıma takılan bir şey vardı, Emel Abla’ya vereceğimiz parayı henüz denkleştirememiştik ve bunu takmışım ben kafama. O anda dedim boşver, nasılsa hallolur[6].

Sonrasında açılmam hızlandı, suyum geldi, bebeğimin çıkış aşamasına kadar iyi idare etmiştim ama ıkınmayı beceremiyordum. Dalgaların kuvveti azalmıştı ben de bayağı yorulmuştum. Dalgaları arttırmak için suni sancı iğnesi vurmayı teklif etti, ben istemedim. O zaman Ozan’ı çağıralım dedi, ben tamam dedim, Ozan geldiğinde biz bir sarılıp öpüştük, dalgalar güçlenmeye başladı. Yatağa Ozan’ı oturttular, önüne de beni, el ele tutuşup birlikte ıkındık, üçüncüsünde çıktı bebiş. Kordon boynuna dolanıyormuş da eliyle tutmuş dolanmasın diye, çok akıllı bir bebek dedi Emel Abla. Kucağımıza verdi, böyle bir an yok, tarif edilir bir duygu değil, nasıl ağladık ikimiz de… inanılmaz bir mutluluk… göğsümün üstünde yatıyor, sesi de çıkmıyor, çok yorulmuş o da benim gibi. Ebe karnıma bastırınca plasenta da çıktı, kordonu kesmek için kan akışının durmasını bekledik, Dilek kesti kordonu. Uzun bir süre yattı bebiş kucağımda, hayran hayran bakıyoruz, bitkiniz ama nasıl bir mutluluk… sabah 7.42’de doğdu Uzay Toprak.

Bebek

Bu evde doğum hikayesi bir annenin gözünden, gönlünden anlatıldı ama evde doğumu biz Uzay Toprak’la birlikte yaptık. Biliyorum ki müdahalesiz doğum olduğunda bebek daha mutlu, daha huzurlu, daha hazır oluyor dünyaya. Yani bütün bunlar aslında sadece bebeğimin hayatını daha kolaylaştırmak için. Bir kere her şeyden önce bebeğin dünyaya gelmek istediği, gelmeyi seçtiği bir zaman var, bunu sadece o biliyor, o belirliyor. O zamandan önce onu dışarı çıkarmak ona en büyük saygısızlık, onun kişiliğini, tercihlerini görmezden gelmek.[7] Ayrıca kendine olan güvenini sarsmak, hayata olan güvenini de.

Bebek vajinadan çıkarken annenin mikroplarından bolca alır ve böylece yeni karşılaşacağı mikroplara bağışıklık kazanır. Hastanede doğan çocuk genel prosedür olarak hemen yıkanır, yani annesinden ayrılır[8]. Yıkanması, onu koruyan verniks tabakasından arındırılması onu mikroplara açık hale getirir ve daha da önemlisi doğumdan hemen sonra anneden ayrılan bebek güvensizlik yaşar. Epiduralin bebeklerde doğumdan sonra huzursuzluk, uykusuzluk gibi etkiler yaptığı gözlenmiş. Doğum anında bebeğin gözlerine ışık tutulması da ileride rahatsızlıklara yol açar. Doğum anındaki tüm müdahaleler bebeğin hayatını etkileyebilir. Yani kısacası ben bebeğimin doğduğu ortama en iyi şekilde adapte olmasını istediğim için onu tüm müdahalelerden uzak doğal doğum ile dünyaya getirmek istedim. Şimdi Uzay Toprak 1 yaşını doldurmak üzere. Sakin huzurlu, ihtiyaçları haricinde ağlayıp mızlamayan sağlıklı bir bebek. Ona baktığımda iyi ki evde doğum yapmaya karar vermişim diyorum, içgüdülerimi dinleyerek, onu hayata hazırlamak adına en iyi şeyi yapmışım diyorum.

Annem

Ailemle farklı şehirlerde yaşıyoruz. Evde doğum yapmaya karar verdikten sonra bunu anneme söylediğimde tabii ki bir anne olarak endişesi daha da arttı. Hem uzakta olmanın verdiği kaygı yüzünden, hem de onun da korktuğu bir şeydi evde doğum. Şüpheyle yaklaştığı için bana sürekli sorular sordu, o sordukça ben araştırdım, ona cevaplarla gittim. Böylece kendimi de geliştirdim. Sonuçta evde doğurma kararıma saygı duydu ve annelik endişesini bir kenara bırakarak bana destek oldu. Doğumun başladığı gün konuştuğumuzda; “Ben hep yanındayım, zorlandığında ellerini tuttuğumu hayal et”, dedi. Doğumun ilerleyen saatlerinde ben artık ‘doğumistan’da dalgalarda kendimden geçmişken hep annemin ellerini tuttuğumu hayal ettim, zorlandığımda sıktım ellerimi. Sonradan konuşunca dedi ki gece uykumda sürekli ellerimi sıktığını hissettim. Doğru düzgün uyuyamamış zaten… Annemle doğumumda bambaşka bir bağ kurmuştuk.

Evde doğum yapma fikri konuştuğum çoğu kişiye korkutucu gelmişti. Korkunun içime girmemesi için çok çaba sarf ettim. Neyse ki karşıma güzel insanlar çıktı, başta Doulam Dilek bana destek oldu. Onun sayesinde tanıştığım Doula Kyra 3 çocuğunu da evde doğurmuştu ve hikayesini paylaşarak bana ilham ve güç verdi, hamileliğim sırasında evimize gelerek, karşılıklı sohbetlerimiz ve getirdiği kitaplarla bana büyük destek verdi. Tam olumsuzluğa kapılıp çaresiz kaldığım anda ebem Emel Abla imdadıma yetişti ve sayesinde dilediğim gibi bir doğum hikayem oldu. Sevgilim Ozan’la süreç boyunca sürekli konuştuk, kafamıza takılanları tartıştık, sonuçta bu kararımda yanımda oldu ve doğumu birlikte yaptık (anlatırken beraber doğurduk diyoruz).  Dostum Hazal, gece boyunca hep yanımızdaydı, varlığını hiç hissettirmeden doğumda bana destek olan ebem ile Doulama baktı, yemek yaptı, kahve yaptı, yani doulaların doulası oldu. Karşıma çıkan ve bana destek ve ilham veren herkese müteşekkirim.

Doğal doğumla ilgili bilimsel bilgiler ve kişisel deneyimler yaygınlaştıkça kadınlar daha çok sorgulamaya başlıyor. Kadınlar doktorlarına sorular sorup taleplerle gittiklerinde doktorlar da hastaneden doğal doğuma uygun ortam hazırlamayı talep ediyorlar (tabi hastanenin bu işten kazanacağı paranın da etkisi var). Kadınlar kendi doğumlarına sahip çıktıkları sürece hastaneler de doğal doğum ortamı yaratmak zorunda kalacaklardır. Evde doğum yapmayı tercih etmemin en önemli sebebi hastanelerde böyle bir bakış açısı görmememdi.  Ayrıca kişisel bir durum, hastaneye her gidişim beni tedirgin ediyor ve doğumda hastaneye gidersem bu gerginlik yüzünden müdahalesiz doğum yapamayacağımı düşünüyordum.

Dilerim ki kadınlar toplum tarafından yaratılan korku duvarından aşıp kendilerine güvenerek, içgüdülerini dinleyerek, doğumlarına sahip çıkarak evde ya da hastanede; diledikleri yerde diledikleri gibi bir doğum yapsınlar.

[1]Kız çocuklarının birçok alanda, özellikle namus konusunda gördükleri baskı, ilerde birçok psikolojik soruna ve doğum travmalarına sebep olabiliyor; ama bu başka bir yazının konusu.

[2]Çatı muayenesi: Rahmin açılmasını izlemek için yapılan bir muayene; sıklıkla yapıldığında anne strese girebiliyor.

[3]Pitocin: Suni sancı; annenin dalgaları başlamamışsa ya da yeterince güçlü değilse veriliyor.

[4]Epidural: Doğum sırasında uygulanan ve ağrıları hissetmeyi engelleyen bir yöntem. Doğumdaki ağrılar aslında dalgalar, vücudu doğuma hazırlayan sinyallerdir.

[5]Sezaryen: Bebeğin annenin karnından operasyonla alınması.

[6]Birçok kadın zihnine takılan gündelik sorunlar yüzünden içine dönemiyor, doğumlar bu yüzden yavaşlıyor ya da duruyor ve doktorların müdahalesine ihtiyaç duyuluyor. Doğum için, dünyevi her şeyden uzakta derin bir konsantrasyon gerekiyor. Ben bunu İna May’in kitabında okumuştum, kafasına takılan bir sorun yüzünden doğumu bir türlü ilerlemeyen bir kadının hikayesiydi. Okumama rağmen farkında olmadan kafama böyle bir şey takıldı, ama bunu fark ettiğim anda oradan uzaklaşmayı başardım. Sadece orada bıraktım düşünmeyi ve uzaklaştım.

[7]Doğumu için tarih belirleyen, bebeği şu burç olsun isteyen anneler ya da annelere kendi programına göre doğum için sezaryen günü veren doktorlar, acaba bebeğin hayatına nasıl müdahale ettiklerinin farkındalar mı?

[8]Doğal doğum konusunda yükselen farkındalık sayesinde artık bazı hastanelerde ten tene temas hakkı tanınıyor, anneden ayrılma, yıkanma gibi prosedürler ortadan kalkıyor.

 

 

 

İlay Ertetik

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Pembe Canavar – Nazan Önenç Sönmez

Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar için Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Pembe Canavar

Genç İspanyol yazar ve illüstratör Olga de Dios’un türkçeye çevrilen ilk kitabı Pembe Canavar, bir çok ülkede yayınlandı ve uluslararası ödüllere de sahip. Pembe Canavar, Dios’un 6 kitabından biri. Yazarın 3 kitabının ise Türkçe çevirisi bulunuyor.

Olga de Dios’un yazıp resimlediği kitaplarda özgürlük, doğa sevgisi, paylaşmanın çoğaltan etkisi ve farklılıkların birlikte yaşamı temaları ön planda tutuluyor.

Pembe Canavar farklılıkların birlikte yaşamına bir övgü, farklılıkların birliğine bir güzelleme ve özgürlük haykırışı. Kitabın sayfalarını geçerken çocukların gözlerindeki ışıltı ise hediyesidir kitabın. Oğlum Aref Toprak’ın favori kitapları arasında olduğundan, ailecek kitabın içinde yer alan çizimleri ve satırları ezber ettik. Hepimize iyi gelmesinin sebebi hayatımızın bir döneminde kendimizi gezegendeki tek Pembe Canavar olarak hissetmiş olmamız da olabilir, kim bilir.

Bu hikaye, hayatının bir döneminde kendisini Pembe Canavar gibi hissetmiş olan insanlara adanmıştır. diyerek başlıyor kitap.

Bir sürü küçük ve beyaz yumurtanın arasında tek pembe, iri yumurta olarak farklıdır Pembe Canavar.

O pembedir, tek gözü vardır, elleri, ayakları kocamandır, neredeyse tüm yüzünü kaplayan bir ağzı vardır ve sıklıkla büyük kahkahalar atar. Fakat diğerleri farklıdır. Onlar incecik, iki gözlü ve gagalıdırlar. Bu nedenle de hiç gülümseyemezler.

Yaşadıkları yerdeki her şey orada yaşayanlar gibi bembeyazdır; ağaçlar, evler, bulut, toprak… Bu nedenle saklambaç oynadıklarında Pembe Canavar hep yakalanır.

Uyku zamanı geldiğinde rahatça içine girip uyuyabileceği bir evi bile yoktur. Gece herkes evine girip uyurken Pembe Canavar içine sığamadığı evine sarılıp uyumak zorunda kalır.

Bir gün gelir, Pembe Canavar hayatını değiştirecek keşif yolculuğuna çıkma cesaretini toplar ve küçük pembe çantasını da yanına alıp bisikleti ile dağları, kendine kağıttan bir gemi yapıp denizleri aşar hatta çöllerden geçer.

Günler geçtikten sonra Pembe Canavar güneşin parıl parıl parladığı bir yere gelir. Bu yeni yerde yaşayanların her biri birbirinden farklıdır. Top canavarı, sarı civciv, üç gözlü kurbağa ve mavi canavar ile gün boyunca beraber gülüp oynarlar. Pembe Canavar mutlu olduğu bu yeni yerde yaşamaya karar verir.

Ve bir gün eski arkadaşları onu ziyarete gelir. Gülmekten hiç vazgeçmeyen Pembe Canavar ise onları kocaman bir tebessümle karşılar.

Yeni diyarda karşılaştığı arkadaşlarının da Pembe Canavar gibi hikayeleri var. Ve her yeni karakter ile bambaşka kapıları aralıyor Olga de Dios. Sıradaki kitaplar ise Sarı Civciv ve Üç Gözlü Kurbağa.

Farklılıkların bizi ayrıştırdığı değil de bizi çeşitlendirdiği bir gelecek düşlerken biz, böyle çocuk kitapları vesile oluyor gelecekte görmek istediğimizin tohumlarını ekmeye. Rast gelsin sevgili okur ve dilerim attığımız tohumların bereketi yolumuzu aydınlatsın.

Sevgi ve Muhabbette kalın.

Pembe Canavar

Yazan ve Resimleyen: Olga de Dios

Mikado Yayınları

Okul öncesi 3+ yaş

Sayfa sayısı 30

 

Nazan Önenç Sönmez

Keloğlan ile Cankız yeni maceralarında hayvanların soyunu tüketmeye çalışan kötülere savaş açıyor

“Ben bir garip keloğlanım, eşeğimin yok palanı, varım yoğum doğruluktur, hiç de sevmem ben yalanı”. Bu repliği bilmeyen azdır. Keloğlan tanınmış halk öyküsü kahramanlarımızdan biriydi. Yalancıların amansız düşmanı, iyilerin umudu, çocukların kahramanı, hayvanların dostu oldu.

Bu kez yeni bir hikâye ile karşımıza çıkan Keloğlan, Cankız ile doğal yaşam alanlarına müdahale ederek hayvanların soyunu tüketmeye çalışan kötülere karşı mücadele ediyor.

7 Eylül’de vizyona girecek olan filmi yönetmeni Süleyman Mert Özdemir ile konuştuk.

Nesilden nesile anlatılan, her birimizin sahiplendiği bir kahraman Keloğlan. Bu projeye nasıl dahil oldun?

Keloğlan-Yeni Masal projesine dahil olma sürecim çok değer verdiğim görüntü yönetmenimiz Sami Saydan aracılığıyla oldu.

Beni aradı ve bir çocuk filmi olduğundan bahsetti. Detayları sorduğumda projenin bir Keloğlan filmi olduğunu öğrendim. Garip bir heyecan oluştu. Sonuçta çocukluktan bildiğimiz bir masalın devam filmiydi. Sonrasında yapımcımızla tanıştık. İlk toplantıda güzel bir sinerji oluştu aramızda. O kafasında planladıklarından bahsetti, ben projeyle alakalı fikirlerimi söyledim ve kader ortaklığımız başlamış oldu.

“Pedagoglarla senaryo aşamasında görüşüldü”

“Filinta” ve “Namlu Ucunda Bir Yaşam Nuri Killigil” yapımlarına dönüp baktığımda çok farklı bir işe imzanı atmışsın. İlk kez çocuklara yönelik bir film çektin. Nasıl bir süreçten geçtin? Keloğlan sana neler kattı? 

Keloğlan filmi bana çok şey kattığı gibi çok şey de götürdü. Bu süreçte fazlaca yıprandım özellikle post prodüksiyon süreci diğer çektiğimiz işlerin aksine çok ama çok uzun sürdü. Mesela en ufak örneğini renk üzerinden verebilirim. Filmin rengini bir türlü kafamda oturtamıyordum. Hem diğer çekilen filmler gibi olmasın istiyordum, hem de bir çocuğu nasıl etkileyebiliriz onu düşünüyordum. Sadece rengi belirlemek için yaklaşık otuz kere color correctiona (renk düzeltimi) girmişimdir. En sonunda doğru rengi bulduğumda şirketten nasıl mutlu ayrıldıysam Color Correction yapan arkadaşım “hiç bu kadar mutlu görmemiştim seni” dedi. :)

Ayrıca diğer çektiğim işlerden çok ama çok büyük bir farkı çocuklara yönelik bir işin olması. Daha önce düşünmeden çektiğim bir çok faktörü en ince detayına inerek planladık ve çektik. Pedagoglarla senaryo aşamasında görüşüldü, fikirleri alındı. Anlayacağınız çok titiz çalışıldı. Sete çıkmadan her sahnenin storyboardları (filmin nasıl çekileceğini plan plan gösteren çizim) yapıldı. Belki en azından tüm gruplara filmi nasıl çekeceğimi kare kare 40 kere anlatmışımdır.

Benim için o süreçler de fazlaca zordu. Ama şahane bir ekiple çalıştığımızdan her şey olumlu anlamda çözüldü. Sonunda da ileride geriye dönüp baktığımızda “iyi ki bu filmin içinde yer almışız” diyebileceğimiz bir iş ortaya çıktı.

70’lerden Rüştü Asyalı’nın canlandırdığı bir Keloğlan imajı var hafızalarımızda. 90 kuşağı olarak onunla büyüdük. Peki 2018 versiyon Keloğlan bize ne anlatacak? Filmde ne gibi yenilikler var? 

Dediğin gibi tarihte çekilmiş bir çok örnekleri olan bir proje. Ama bizim güncel çektiğimiz Keloğlan’ımız diğerlerine kıyasla bir çocuk filmi. Diğerlerine benzer olan tek şey kahramanımızın Keloğlan oluşu.

Onun dışında çoğu nüvemizi sıfırdan belirledik. Tabi ki Keloğlan’ın klasikleşen o çizgisinden de vazgeçmek olmazdı. Gerek konuşması gerek hareketleri daha önce çizilen Keloğlan’ı andırıyor. Ayrıca günümüzde çocuklarımızı ve gençlerimizi yakalayamayacaksak neden bir daha Keloğlan filmi yapıyoruz ki… Zaten çekilmişi ve oynanmışı var. Bizim yapmamızdaki amaç güncel teknolojiyle kahramanımızı harmanlamak ve ortaya fantastik bir Keloğlan filmi çıkarmaktı. Başardık mı? Sanki. 

Filmde kimler, hangi rolleri canlandırıyor?

En başta Keloğlan’a Atilla Doğukan Türkyılmaz hayat veriyor. Sonrasında Tijen karakterine sevgili Asuman Dabak, Cankız karakterine çok değer verdiğim sevgili Yağmur Ün, Emir rolüne ise film sonrasında inanılmaz güzel bir dostluğa yelken açtığımız Kaya Akkaya, Cankız’ın dedesi rolüne Yakup Yavru, sevimli çocuklarımızı Elif Sevinç ve Rüzgar Deniz, Arif karakterine daha önceden de çalıştığım sevgili Esvet Şahin, Gogo karakterine de Miraç Bayramoğlu hayat veriyor. Ayrıca filmde tasarlanan animasyon hayvanlarımıza da çok değerli isimler sesleriyle hayat veriyor.

“Keloğlan insani yönden örnek alınmasını istediğimiz bir karakter”

Keloğlan cesareti, dürüstlüğü, samimiyeti, azmi, pratik zekâlılığı, naifliği, kendine olan güveni ve haksızlıklara karşı mücadeleci tavrıyla dikkat çeken bir karakter. Sence içinde bulunduğumuz çağda Keloğlan imgesi bizim için nasıl bir önem arz ediyor? 

Aslında cevap biraz sorunda gizli. Genelde masal karakterlerini nasıl biliriz? Samimi, saf, dürüst, zeki, vicdanlı. Yani günümüzde insanoğlunun çok azında olan özelliklerle. Keloğlan da bunlardan biri. Asla yanlış yapmaz ve yanlışa mahal verenleri de katiyen sevmez. Günümüzde her birimizin böyle bireyler yetiştirmek hayali değil mi? Böyle olandan ne yanlış gördük şimdiye kadar? O yüzden çok ama çok önemli. Günümüz için artık geç olsa da gelecek nesillerimiz için Keloğlan insani yönden örnek alınmasını istediğimiz bir karakter aslında.

“Bu filmle insanların karşısına ‘Kürkler yalnızca hayvanlara aittir insanlara değil’ mottosuyla çıkıyoruz”

Filmde hayvan hakları ihlallerine karşı duyarlılığınız dikkat çekiyor. Özellikle toplumsal şiddetin en zayıf halkalarından olan ve yaşam alanları insanlar tarafından yok edilen hayvanların korunması konusu ülkemizde acil çözüm bekleyen meselelerin başında geliyor. Bu konuyla ilgili sen ne düşünüyorsun? İhlallerin önüne geçebilmek için ne yapmak lazım, sence nasıl bir farkındalık yaratılabilir? Bir yurttaş olarak bize düşen görevler ne?

Sen sormasaydın bu konuya ben girecektim. Şahsen en zayıf noktam hayvanlar. Aç olan sokak hayvanları için çantasında mama taşıyan bir anneden olmayım. Nasıl bu yapılanlara sessiz kalabilirim ki? Günümüzde o dostlarımıza nasıl davranıldığı da ortada.

Hayatım boyunca dostlarımıza yapılanları sosyal medyada olsun veya başka mecralarda olsun dile getirdim, elimden geldiğince de bunu dile getirmeye devam edeceğim. Fakat diğer durumların aksine ilk defa bir filmde bunu dile getirme şansım oldu. Onları koruyan bir yasamız hâlâ yok. Hâlâ insanların gözünde bir eşya olarak görülüyorlar. Alınıp satılıyorlar, sahiplenenler sıkıldıklarında ormanlara atıp ölüme terk ediyorlar… Her gün çeşitli hayvan istismarlarına şahit oluyoruz sosyal medyada.

Kendimle alakalı en kısa örnekle apartmanımın bahçesinde kullanılmayan bir bölgeye mama ve su kabı koyma durumundan dolayı apartman yöneticisiyle mücadele ediyorum. Ya arkadaş bu dünya sadece insanoğluna mı? Bir kap su, bir kap mama senden ne götürür? Yani hem dertliyiz bu konudan dolayı hem de yaralıyız. Herkes vicdanını dinler, derdini bile söyleyecek dili olmayan bu dostlarımıza sahip çıkarsa biz de mutlu oluruz. Hem de çok.

Biz bu filmle insanların karşısına “Kürkler yalnızca hayvanlara aittir insanlara değil” mottosuyla çıkıyoruz. Bu çok ama çok önemli. Çocuklarımıza bu filmle beraber hayvan sevgisini aşılayabilirsek +1’iz :) Gişeymiş, çok izlenilmiş zerre umrumda değil. Umarım herkes yakın gelecekte sevimli dostlarımıza yapılanlara tek ses olur. Çektiğimiz Keloğlan filmi o yüzden çok önemli. Cümlesi kuvvetli olan bir film.

Senin de bir köpeğin olduğunu biliyorum. Onunla kurduğun ilişki nasıl?

Köpek demeyelim ona, kocaman bir canavar. :) Hem de kırk kiloluk kocaman bir doberman. İnanılmaz bir ilişkimiz var. Ben ona komut vermiyorum mesela. Herifte öyle bir zekâ var ki “odanda yerde duran siyah topu getir” cümlesini kuruyorum, yapıyor. Sıkıldığında kapıları açıp çıkıp geziyor. Karanlıkta kaldığında ışık açıyor. Ama bir huyu var ki aman aman. İnanılmaz aç gözlü. Bir ton mama yese bile hala yemek kovalıyor.

Evimizde her yer kilitli, bir yerden bir şey aşıracak diye bir ton önlemlerimiz var. Ama her şeyin aksine evde böyle bir nefesin olması beni çok ama çok mutlu ediyor. İşten eve stresli veya yorgun şekilde gelsem bile tüm negatifliğimi alıyor. Çünkü koşulsuz seviyor. Gözleriyle her şeyi anlatıyor. Altı senedir hayatımda, ayrı bir günümüz bile geçmedi. Bir yere gitsem bile İago‘m ne yapıyor diye geçiriyorum içimden. Evimizden hiç köpek eksik olmadı, ne mutlu bana ki ailecek hayvanseveriz. Çünkü hayvan sevgisi çok başka. O sevgiyle büyüyen çocukta bir başka. 

Keloğlan-Yeni Masal’ın çekimleri ne kadar sürede tamamlandı, çekim mekanları olarak nereleri tercih ettiniz?

Filmin yaklaşık 3 ay gibi bir ön hazırlık süreci var, tabi bu proje daha önce ayaklandırılmaya çalışılmış fakat şartlar oluşmadığından proje ertelenmiş. Ben o süreci saymıyorum. Ayaklanmaya başladığı süreç dediğim gibi 3 ay ön hazırlık süreciyle başladı. Sonrasında 18 gün gibi kısa bir sürede filmin çekimlerini tamamladık. Sonrasındaki post prodüksiyon süreci hepsinden uzun sürdü tabi ki. Çünkü diğer filmlere oranla içinde birçok görsel efektlerimiz ve animasyon hayvanlarımız var. Onların modellenmesi olsun, demin bahsettiğim post süresi olsun fazlasıyla zaman aldı. Çekim mekanları olarak biraz İstanbul’da dolaştık. Ama filmin yüzde 50’sini oluşturan orman sahnelerini Belgrad Ormanı’nda çektik.

“Doğa ve hayvan sevgisini çocuklarımıza aşılayabiliriz”

Filmde Keloğlan ve arkadaşlarına eşlik ederken kocaman bir ormanın içinde, tüm bitkiler ve canlılarla yaşamı paylaştığımız bir dünyaya misafir oluyoruz. Lâkin insan müdahalesi sonucunda doğal güzelliklerimiz, hayvanların yaşam alanları geri dönüşü olmayacak şekilde hızla yok ediliyor. Elimizdeki bu kıymetli mirası nasıl koruyacağız? 

Beton yerine yeşile yatırım yaptığınız an bu söylediğiniz gerçekleşecektir. Çok eskilere gitmeden çekilen filmlere bir bakarsanız İstanbul’un silüetinin nasıl gün ve gün değiştiğine şahit olursunuz. Tabii ki bunu tek bir şehre indirgememek lazım. Mesela eskiden okullarda öğrenciler ellerinde tohumlarla yeni bir ormanı kurmak için çeşitli bölgelere giderlerdi. Şimdi öyle uygulamalar var mı merak ediyorum. İnsanoğlu gerçekten nankör. Çıkarı için o yüzyıllık ağaçları keserler ama güneş tepelerine vurunca o ağaç gölgesi altına girmek için yarışırlar. Şu zamanda “yeşili sev,doğayı koru” diye insanlara bunu empoze edebilir miyiz açıkçası pek umudum yok. Ama çocuklarımızı bu konuda bilinçlendirebiliriz. Doğa ve hayvan sevgisini gayet iyi aşılayabiliriz. Bu mirası ancak bu şekilde devam ettirebiliriz.

Keloğlan filmi ne zaman, kaç şehirde vizyona girecek? 

7 Eylül’de, yaklaşık 350 lokasyonda vizyona girecek.

“Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı setlerde 8 saat çalışma kuralını işletirse sektörde her şey kökünden değişir”

Biraz da dizi ve sinema sektöründen konuşmak istiyorum seninle. 12 yıldır sektörde çalışıyorsun. Türkiye’de dizi süreleri neden hâlâ bu kadar uzun? Neden bu konuda bir ilerleme sağlanamıyor? Bu mesele nasıl çözülür? Kimi zaman televizyon dizilerini final yapmadan kaybediyoruz kimi zaman da sık sık yayın saatlerinin değiştiğine tanık oluyoruz. Günde bazı setlerde 18-20 saati bulan çalışma sürelerini düşününce harcanan zaman ve emek hem kamera önü hem de kamera arkası emekçileri için paha biçilemez. İşin sağlık ve güvenlik kısmı da var. Bu durumu nasıl daha sağlıklı ve verimli hale dönüştürebiliriz? 

Bu meseleye devlet dur demedikçe çözülmez. Günümüzde dizi sürelerini maalesef arz talep dengesinden hareketle yayıncılar belirliyor. Günümüz dünyasında 20 dakikadan kısa, 60 dakikadan uzun süreli dizi yok. Dizi süreleri ortalama 45 dakika. Ülkemizde ise dizi süreleri 140 dakika ve üzeri.

Bunun yanında dizinin bir önceki bölümünün “özet” adı altında yayınlanmasıyla 3 saate kadar çıktığı görülüyor. Bir de reklamları eklediğinizde neredeyse 4 saate doğru giden bir süreç ortaya çıkıyor. Bu izleyiciler açısından kabul edilebilir bir şey mi? Peki ya çeken ekip için? Eğer cebinde 50 milyon TL’ye yakın çöpe atacağın bir paran yoksa sektörün yayıncılar tarafından çizilen kurallarını değiştiremezsin.

Biçare internet dizileri derdimize derman olur dedik. Onu da normal bir dizi bütçesinin 4’te 1 fiyatıyla çektirmeye çalıştılar. Devlet tüm yayıncı kuruluşlara “diziler standart süreye inecek” diye deklaresini yayınlatır, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı da setlerde 8 saat çalışma kuralını işletirse sektörde her şey kökünden değişir. Setlerde cidden can güvenliğimiz yok. 20 saate yaklaşan çalışma sürelerinde ne algımız kalıyor ne de yaratıcılığımız.

Kendi adıma en ufak örneğini vereyim. Çektiğim bir işte repo (tatil) öncesi 20 saat çalıştık.Önceki günden gelen yorgunlukla beraber iş bitiminde arabamla yola çıktım. Maalesef şehirlerarası bir yolda 140’la giderken yorgunluktan uykuya dalmışım.Ve sürpriz son değil tabi ki… Kocaman bir kamyonla çarpıştım. Şansım varmış ki hayattayım. Nasıl hayatta kalmış durumdayım onu da çözebilmiş değilim o kazada.

Anlatmak istediğim mesleğimiz uzaktan çok havalı ama bir yakından bakabilmeyi deneseler. Setlerde onlarca arkadaşımız can verdi. Kaç tane arkadaşımız iş bulamadığından dolayı intihar ederek aramızdan ayrıldı. Ailesine, özel yaşantısına gerektiği kadar zaman ayıramayan arkadaşlarımızla dolu sektörümüz. Gerçekten ekiplerce “artık dur” denmesi gerektiğini söylüyoruz bir ağızdan. Şimdi bunu okuyanlar diyecektir “ee çalışmayın sizde o vakit”, ne yapalım bildiklerimizi mi unutalım, aç mı kalalım veya bu işin okulunu okuyup başka işlere mi yönelelim? Hayır tabi ki işimizi yapacağız ama bir yandan da hakkımızı savunacağız. Ta ki bir şeyler değişene kadar.

“Artık piyasamıza bir geniş, iki yakın planla sahne bitiren yönetmenler girmiyor”

TÜİK’in açıkladığı 2017 verilerine göre Türkiye’de son 10 yılda sinema seyircisi sayısı yüzde 120 artmış görünüyor. Seyirci artışıyla eş değer olarak filmlerde de benzer bir kalite artışından bahsedebilir miyiz? Ülkemizdeki sinema filmlerinin kalitesini nasıl buluyorsun?

Geç kalınmış bir durum bu tabi ki… İnsanlar sinemalara, tiyatrolara veya tüm sanatsal aktivitelere katılsınlar. Öğrensinler, en azından bir fikir sahibi olsunlar. Şimdi sorundaki “kalite” konusuna gelecek olursak;  ülkemizdeki filmlerin kalitesini tabi ki beğenmiyorum. Senede eli yüzü düzgün 10 tane film çıkarsa ne mutlu.

Sinema maalesef son on senedir fabrikasyona döndü. Maalesef bizim sektörümüzde artık 3 haftada bir film çekiliyor. Hemen post prodüksiyon işleminden geçip sinemalara düşüyor. Ortalama bir filmi 1 milyon TL’ye çekebiliyorsunuz. Filmin içine fantastik cümlesini katıyorsak bir anda çekilecek filmin bütçesi 1 milyonken en az 5 milyon ve üzerine çıkıyor. Günümüzde birkaç tane yapımcı dışında bu paraları bir filme yatıracak yapımcı yok. Çoğu yapımcı en az fiyata en iyi filmi yaptırma derdinde. Maalesef bunu istiyorsa hem parayı ortaya koyacak, hem de zamanı. Bu şartları oluşturduğu vakit gerçekten o kalitede yapımları ortaya koyabilecek yetenekli yönetmenlerimiz var. Artık piyasamıza bir geniş, iki yakın planla sahne bitiren yönetmenler girmiyor. Gayet net, ne çekildiğinin farkında olan, izleyen, okuyan, teknolojiyi ve yeni ekipmanları takip eden yönetmenlerimiz sektöre girmiş bulunmakta. Bu da televizyon ve sinemamız adına çok sevindirici. Tekrardan konuya dönecek olursak oldu bittiye getirdiğimiz sürece projeleri “kalite” kelimesini filmlerimizle yan yana getirmemek en doğrusu gibi duruyor. Hafif sert oldu galiba bu. :)

Ticari kaygı gütmeyen, daha sanat ve estetik kaygısı olan filmler salonda neden hak ettiği izleyici sayısını bulamıyor? 

Çünkü bahsettiğiniz filmler gerçek… Filmin bir derdi var. Günümüzde de insanlar eğlenmeye, keyifli vakit geçirip biraz gerçeklerden uzaklaşmak için sinemalara akın ediyor. Şimdi “ben şu toplumsal olaya parmak bastım”, ”ülkece şöyle bir derdimizi dile getirdim” dediğin vakit seyirci karşılık vermiyor ve hemen oradan uzaklaşıyor. Ben tamamen buna bağlıyorum. Çok az kişi o ödüllü yönetmenlerin filmlerini takip ediyor, sinema dilini seviyor, sinematografisinden keyif alıyor. Maalesef durum böyle. Ülkemizin çıkardığı en önemli yönetmenlerin başında gelen Nuri Bilge Ceylan’ın filmi, YouTube’dan çıkıp kaşını bıyığını göz kalemiyle boyayıp şaklabanlık yapan bir adamın gişesi altında eziliyor. Ne kadar acı değil mi bu?

“İnsanlar neden televizyonda bedavaya seyrettikleri dizilerin tekrarını seyretmek için para versin?”

Netflix, Puhu Tv, Blue Tv gibi platformları nasıl buluyorsun? Bu mecralar dizi ya da sinema film sektörü için bir kaldıraç görevi görebilir mi? 

Ülkemizde insanlar neden televizyonda bedavaya seyrettikleri dizilerin tekrarını seyretmek için para versin? İçerik mi üretiyoruz ki bu platformlar bir kaldıraç görevi görsün? Bu söylediğiniz platformlara girin bakın Netflix hariç kaç tanesinde yeni içerik var?

Netflix kendi platformunda kendi bütçesiyle 90 milyon dolara film çekiyor. Tabi ki üye olunup destek verilecek. Tertemiz, kaliteli, özgün işler yayınlıyorlar. Seyirci de platforma üye olarak bunun karşılığını veriyor. En ufak örneğini vereyim. Gerçi birkaç soru önce biraz girmiştim bu konuya ama ismi lazım değil Türkiye’de çekilen öncü internet dizilerinin birinden teklif almıştım. Samimiyetle söylüyorum, bölüm başı bütçesinin 150 bin TL olduğunu söylediler. Bakın, bir ekibin haftalık çalışması yaklaşık 100 bin TL. Ekipman parasını da koyalım, oldu mu sana 150 bin TL. Oyuncusuna, senaristine, yönetmenine, mekan parasına, yakılan mazot parasına, kullanılacak kostüm ve sanat malzemelerine hiç girmiyorum bile. Şimdi afedersiniz de nasıl bir kaliteden bahsedebiliriz?

“Hayatı boyunca konservatuvar önünden geçmemiş birisinin isminin yanında oyuncu yazıyor”

Yurt dışında yapılan festivallerde ödüller kazanarak ülkemizi gururlandıran birçok yapım saymak mümkün. Bu başarıyı neye bağlıyorsun? 

Ne mutlu hepimizi umutlandırıyor sinema adına. Keşke sinemamıza daha çok ödenek ayrılsa da bu durum  çoğalsa. İnsanlar özgür olduğunda üretir, kafası rahatken türetir. Ayrıca oralarda sanatın dili çok başka. Mesela çok övündüğümüz festivallerimizin durumuna girmeyelim bile. Her yıl yapılan değişiklikle festivalden bir yarışmayı kaldırıyorlardı, bu seneki piyango Ulusal Film Yarışması’na vurdu. Söylemeden geçemeyeceğim; geçen gün bir jüri açıklanmış aman Allah’ım… Hayatı boyunca konservatuvar önünden geçmemiş birisinin isminin yanında oyuncu yazıyor ve bin emekle çekilmiş filmlerdeki gerçek oyuncuların oyunculuklarını değerlendiriyor. Şaka mı bu?

Senin yeni hikâyelerin, projelerin var mı? 

Bizde projeler bitmez. Şaka bir yana her yönetmen kendi yazdığı bir filmi çekmek ister. Benim de böyle bir hayalim var tabi ki. Daha önceden yazıp bitirdiğim ve şu anda halen yazmakta olduğum bir senaryo olmak üzere üç farklı projem var. Sadece doğru zamanı ve yapım anlamında doğru ismi bekliyor diyebilirim. Çünkü yazdığım üç senaryo da benim için çok değerli. Ufaktan bahsetmek gerekirse; yazıp bitirdiğim bir seri katil üçlemesi var. Sert bir iş. Ülkemizde karşılığını bulabilir mi bilemem. Diğer projem ise kuvvetli bir dram. Bir babanın çocukları için verdiği hayat mücadelesini konu alıyor. Bir diğer filmin konusu ise ülkemizde maalesef önüne geçilemeyen “çocuk tacizi”. Umarım farklı türlerde de yine seyirci karşısına çıkma fırsatı bulabilirim.

Eğer çekmezsem gözüm arkada kalır dediğin bir hikâye var mı peki?

Kesinlikle ileride distopik bir film çekmek isterim. Neden olmasın? :)

Son olarak Keloğlan’ın dediği gibi sence de “İyiler hep kazanır mı?” 

Öncelikle sana ve değerli gazetenize çok teşekkür ederim. Maşallah sorular çok güzel yerlerden geldi. Son olarak filmimizle alakalı bir, iki cümle etmek istiyorum. Öncelikle çocuklarımız “Keloğlan Masalı”nı seyir zevki yüksek bir filmle seyretme fırsatı yakalayacak. Ayrıca çocuklarımızı sinemaya getiren ebeveynlerin de mutlu ayrılabileceği bir film oldu. Çünkü 7’den 70’e izlenebilecek özel bir film yaptık. Sinemaseverlerin de bu sıcak filme sahip çıkmasını umuyorum. Ayrıca sorduğun soruya ben de Cankız’ın repliğiyle karşılık vermek isterim: “Umarım hep iyiler kazanıyordur” :)

Keloğlan-Yeni Masal

Yapım: VTR Yapım (Galip Gültekin, Çağdaş Gültekin, Sonku Gültekin, Yönetmen: Süleyman Mert Özdemir, Oyuncular: Atilla Doğukan Türkyılmaz, Yağmur Ün, Asuman Dabak, Kaya Akkaya, Yakup Yavru, Esvet Şahin, Ömür Gedik, Miraç Bayramoğlu, Senaryo: Ferhat Ergün, Görüntü Yönetmeni: Sami Saydan, Müzik: Yıldıray Gürgen, Kurgu: Aytekin Birkon, Niko, Genel Koordinatör: Irmak Çığ Erlertürk, Dağıtımcı: CGV Mars Dağıtım, Konusu: Keloğlan bu kez kendini Emir’in yazdığı masal sayesinde birden can yoldaşı Kadife ile birlikte günümüz İstanbul’unda buluyor. Orijinal hikayeye uygun olarak Cankız’a görür görmez aşık olan Keloğlan, arkadaşı ile birlikte onun çağrısına kulak vererek hayvanların soyunu tüketmeye çalışan zalimlere karşı zorlu bir maceraya atılıyor. 

Süleyman Mert Özdemir, Filmografi

“Keloğlan” / 2017 / Sinema Filmi / Yönetmen

“Nuri Killigil” / 2017 / Film / Yönetmen

“Babam Ve Ailesi” / 2016 / Kanal D  / Yönetmen

“Pinhan” / 2015 / TRT1 Tv Filmi / Yardımcı Yönetmen

“Çeyrek ile Zeyrek Bir Ramazan Temaşası” / 2015 / TRT1 / Yönetmen

“Filinta” / 2014-2015 / TRT1 / Yönetmen

“Köstebekgiller” / 2014 / TRT-Çocuk / Yönetmen

“İki Kafadar Chinese Connection” / 2013 / Sinema Filmi / Yardımcı Yönetmen

“Herşey Yolunda Merkez” / 2013 / Show Tv / Yardımcı Yönetmen

“Beyaz Show” / Tv Programı / 2012-2013 /

“Kral Yolu – Olba Krallığı” / 2012 / Sinema Filmi / Yardımcı Yönetmen

“Hayırlı İşler” / Tv Programı / 2011-2012 / Yönetmen

“Babam İçin” / 2011 / Fox Tv / Yardımcı Yönetmen

“Kuzey Güney” / 2011 / Kanal D / Yardımcı Yönetmen

“Behzat Ç” / 2011 / Sinema Filmi / Reji Asist.

“Elde Var Hayat” / 2010-2011 / TRT1 /  Yardımcı Yönetmen

“Kurtlar Vadisi Pusu” / 2008-2010 / Star Tv /  Reji Asist.

“Melekler Korusun” / 2008 / Show Tv /  Reji Asist.

“Küçük Kadınlar” / 2007 / Kanal D / Reji Asist.

 

Röportaj: Merve M. Damcı

 

(Yeşil Gazete)

[Babil’den Sonra] Masis Aram Gözbek ile Boğaziçi Caz Korosu ve geleceğe dair

Türkiye insanının kulağı çok sesli müziğe pek aşina değildir. Ruhi Su bu gerçeği bir yazısında, kültürümüzün kökleriyle başka bir dünyada oluşumuza bağlar. Ona göre bizim geleneğimizde çok seslilik yoktur.

Müziğe kafa yoranlar, müzikte tek seslilik-çok seslilik üzerine epey zamandır tartışıyorlar: Hangisi daha ileridir, çağdaştır vs. Bana göre ikisinin de farklı tatları var. Ama bir kez çok sesli bir koroda yer aldıysanız, bir şarkıyı, bir türküyü çok sesli olarak söylemenin tadına vardıysanız artık iflah olmazsınız.

Batıda özellikle çok sesli kilise müziğinin varlığı batılı kulakların bu müziğe çok küçük yaşlarda aşina olmasını da beraberinde getiriyor. Bizler bu tadı daha geç yakalıyoruz. Ben bu tadı yaşamak için epey bir zaman beklemek zorunda kaldım. Çok sesli koro müziğiyle tanışmam 1988 yılında Ruhi Su Dostlar Korosu ile başladı diyebilirim.

Koro şarkıcılığı da çok sesli müzik gibi ülkemizde pek bilinmez. Oysa ki koro şarkıcısı olmak büyük bir mutluluk kaynağı. Bir şarkıyı söylerken birlikte düşünmek, aynı anda nefes almak-vermek, yanındakini, önündekini, arkandakini dinlemek ve sesini dinletmek ve şarkının hak ettiği tadı hep beraber yakalamak zorundasınız ve bu yakalandığı anda da alınan tat büyük bir mutluluk yaşatıyor insana. İyi bir koro şarkısını dinlemek de büyük bir keyif veriyor bana, ama bir konserde seyirci için söylemekten çok daha önce kendi mutluluğum için şarkıyı söylemek her zaman benim önceliğim oldu.

Ruhi Su: “…Armoni, bugünkü batı müziğine gücünü kazandırmış olan çok seslilik kurallarının bilimidir. Armonize etmek, mevcut bir melodi çizgisini çok sesli bir hale getirip, zenginleştirmek demektir. Çok seslilik nedir bilmeyen bizim gibi bir toplumda bunun, halkı da sanatçıyı da yetiştirici iki yönlü bir faydası vardır. Çok sesliliğe kendi türkülerinin eşliğinde girmesi hem halka daha ilginç gelir hem de sanatçıya bu kurallar içinde kendi diliyle düşünmeyi öğretir… Batı tekniği ile işlenmiş müziğimizi dinlerken de kendi dilimizi ve kendi yaşantılarımızı bula bula çok sesliliğin tadını anlamaya alışacağız ve böylece batı müziği içindeki yerimizi alacağız…” diyordu. 1940’dan sonra kurduğu birçok koroyla, birlikte şarkı-türkü söyleme, koro müziğinin dinlemesi alışkanlığını yaygınlaştırmaya çalışan Ruhi Su’nun 1975 yılında kurduğu Ruhi Su Dostlar Korosu, 43 seneden bu yana türkülerimizi Batı müziğinin armonik yapısı içerisinde, özüne pek de dokunmadan yorumlamaya çalışıyor.

Bugün Türkiye’de birçok koro kendi müziğimizi bu toprakların insanlarına ve dünyaya başarıyla taşıyorlar. Bu korolardan bir tanesi de 2011 yılında Masis Aram Gözbek’in kurduğu, bugün de sanat yönetmenliğini ve şefliğini üstlendiği Boğaziçi Caz Korosu.

Ben de bir çoğunuz gibi BCK’yı 2011’de Taksim Metrosu’nda seslendirdiği, 3 kutsal kitapta da yer alan bir mitolojik söylenceyi konu alan, Jazz / Blues tınıları taşıyan” Joshua Fit The Battle Of Jeriko” performansıyla tanıdım. Bir de Gezi’de seslendirdikleri “Çapulcu” türküsü var. Bu iki şarkı grubun çok geniş kesimlerce tanınmasını sağladı. Ama BCK bundan çok daha fazlası. Grubun repertuvarında Rönesans dönemi yapıtlarından, çağdaş koro literatürüne kadar 70 besteci ve 100 civarında aranjörün eserleri var. Anadolu’dan çok sayıda türkülerin çok sesli yorumları var.

Masis Aram Gözbek’in koro için çok seslendirdiği çok sayıda düzenlemesi var. Bu bestelerinden bir tanesini, Muhyi’nin “Zahit” adlı yapıtını bu yıl 22 Eylül’de Ruhi Su Dostlar Korosu da ilk kez seslendirecek. Masis Aram Gözbek bu düzenlemeyi 2015’te Ruhi Su Dostlar Korosu’nun 40. Yılı ve Ruhi Su’nun 30. ölüm yıldönümü anısına BCK’nın da sahne aldığı konser için düzenlemişti.

BCK, çoğu ilk kez koro deneyimi yaşayan amatör koristlerden oluşuyor. Grup 7 yıllık bir geçmişe sahip olmasına rağmen bu sürede 3 kıtada, çok sayıda ülkede müziğimizi başarıyla temsil etti, çok sayıda ödül aldı. Türkiye’nin üçte birinde sahne aldı. Yurt içinde ve dışında 250 bin sanatsevere ulaşılan, 400 saate yakın sahne performansından söz ediliyor. Bu performanslar için 10 bin saate ulaşan provalardan bahsediliyor. Kağıt üzerine yazmak kolay ama yaklaşık 30 senedir korolar dünyasının bir üyesi olarak olağan üstü bir emekten söz ettiğimin farkındayım. Deneyimsiz insanlardan bir koro kurup, işi sırf koro müziği olan uluslararası isimlerle başa çıkmak ve küresel korolar dünyasında yukarılarda yer almak kolay bir iş değil… Bugün Türkiye’den yola çıkıp, bunu başaran koroların sayısı her geçen gün artıyor. Buna çok seviniyorum. Bana göre BCK bu yolu açan koroların başında geliyor.

Masis Aram Gözbek ve BCK çok önemli bir şey daha yaptı: Çok sesli vokal müziği sokağa, metrolara, vapur iskelelerine, parklara yani müziği asıl olması gereken yere, hayatın tam ortasına taşıdılar. Kimi konserlerini sosyal medyadan canlı yayınladılar. 20 milyon kez izlenen videolarını görüyorum internette. Ana akım medyada da çok sesli vokal müziğe önemli bir yer açtılar. TRT Haber 45 dakikalık bir belgesel çekti. Birçok televizyon onları programlarına konuk etti. Çok sesli müziğin toplumsallaşması için bu çabaların çok önemli olduğunu düşünüyorum.

BCK tanıdığım en YEŞİL koro aynı zamanda. Provalarda ve sahnede bıraktığı karbon ayak izi sıfır. Sahnede elektronik bir çalgı kullanmıyorlar. Tek çalgıları sesleri. Sadece Masis’in cebinde koroya başlangıç sesini vermek için kullandığı metal bir diyapazonu var. Bazen birkaç vurmalı çalgıyı da şarkı aralarında duyuyoruz. Mikrofon çoğu zaman kullanmıyorlar. Yüksek watajlı kolonlara da ihtiyaçları hiç yok. Salonun her yerine yayılıp surround sesi doğal yollarla yaratabiliyorlar. Işığa da ihtiyaçları pek yok. Hatta bir konserlerini elektrik kesilince karanlıkta bitirdiler. Sultanahmet’te çalıştıkları ve yıl sonu konserleri verdikleri devasa salonun fosil yakıtlar yakan bir ısıtma sistemi yok. Hatta hiçbir ısıtma sistemi yok. Koronun enerjisi ve koristlerin nefesi orayı hemen ısıtıveriyor. Yıl sonu konserlerini izlemeye gidiyorum da oradan biliyorum.

BCK sadece müzik yapmıyor. Sahne performansı da alışılageldik korolar gibi değil. Teatral bir gösteriyi de içeriyor. Sürekli hareket halinde, enerjik bir performansları var. Bunda sanıyorum Masis Aram Gözbek’in sanat geçmişinde yer alan tiyatro, modern dans ve halk oyunlarının da etkisi olsa gerek.

Toplumsal dayanışmanın gerektiği her yerde “Ben de varım!” diyen bir koro BCK. 2012’de Ruhi Su 100. Doğum Yılı etkinlikleri için Masis’i arayıp, konser daveti yaptığımda kalkıp geldiler, Tophane-i Amire’de çok keyifli bir konser yaptılar. Masis ile ilk tanışmamı da o davete borçluyum. İlk kez o gün Masis’i ve arkadaşlarını yakından tanımıştım. Dostluğumuz o gün başladı diyebilirim.

Sonra 2015’de Ruhi Su Barış Konseri’ne davet etmek için aradığımda ikiletmediler. 800 kişilik salona 1500 kişi gelmişti. Fuayeye ekran koymak zorunda kalmıştık. Merdivenler bile tıka basa doluydu. 2015’de İklim Korosu kurmaya giriştiğimizde de yanımızdaydılar.

BCK, kendi yağıyla kavrulan bir koro. Masis Aram Gözbek de gönüllü, koristler de. Bir de sahne arkasında yer alan gönüllü yardımcılar var.  Koro konseri yapmak masraflı bir iş. Yol, konaklama, yemek vs. Hele bu işi yurt dışına da taşımak istiyorsanız bütçe çok daha büyüyor. Umarım bu özverili çaba kısa zamanda karşılığını bulur, bu çabayı gören kişiler veya kurumlar bir gün bunu daha da ileriye taşımaları için onlara gereken maddi desteği esirgemezler.

BCK sadece solo konserler vermiyor. Yasemin Mori, Sertap Erener, Ali Kocatepe, Nil Karaibrahimgil… Borusan İstanbul Flarmoni Orkestrası vs. gibi birçok müzisyen ve müzik topluluğu ile birlikte yurt içinde ve yurt dışında sahne aldılar.

Masis Aram Gözbek, BCK dışında da korolar kurdu veya çalıştırıyor. Boğaziçi Gençlik Korosu ve Magma Koroları bu korolardan. Yakında bütün korolar için yeni korist seçmeleri yapılacak. Bu seçmelere şarkı söylemeyi seven herkes katılabiliyor. Koro şarkıcılığı dünyanın en keyifli işi. Seçmelere katılın, iyi bir koro şefiyle koro şarkıcılığının keyfini sonuna kadar yaşayın derim.

Bu hafta Açık Radyo (94.9) Babil’den Sonra’da Masis Aram Gözbek konuğum olacak. Kendi deyimiyle 3 yaşında ailesinin ona aldığı bir oyuncak müzik aletiyle başlayan ve bugüne kadar süregelen müzik yaşamını konuşacağız. BCK’nın hikayesini ondan dinleyip, geleceğe dair projelerini, hayallerini öğreneceğiz. Tabi bu uzun hikâyeyi bir saatlik bir programa sığdırmak kolay olmayacak. Üstelik sadece muhabbet etmeyeceğiz. BCK’nın konser kayıtlarından şarkılar da dinleteceğiz.

Masis Aram Gözbek’e hem çok sesli çağdaş koro müziğine katkıları için hem Ruhi Su Dostlar Korosu ile her zaman dayanışma içerisinde olduğu için ve hem de 2015’te İklim Korosu’na katılıp, iklim yıkımına karşı sesimize ortak olduğu için çok teşekkür ediyorum.

Hepinizi bugün 15.00’te radyolarınızın başına bekliyorum.

Masis Aram Gözbek’e ulaşmak için:

www.facebook.com/masisaramgozbek
www.instagram.com/masisgozbek

www.twitter.com/masisgozbek

[email protected]

 

Ercüment Gürçay

 

 

 

Çevre ve Mülkiyet ilişkisi: Olanlar, olanaklar, olasılıksızlıklar – Ebru Bingöl

Bu yazı, koruma yaklaşımıyla çevre üzerindeki mülkiyete dair yaklaşımlara eleştirel bir bakış açısı sunmayı amaçlamaktadır. Günümüzde çevre mülkiyetinin tarihsel, ideolojik ve hukuki değerlendirmelerinin birçoğu çevrenin kime ait olması gerektiği sorusu üzerinden farklılaşır. Bu sebeple cevaplarının olduğu kadar sorunun eleştirisi olarak yazılan bu yazı, bir araştırmaya dayalı olarak iki bölüm olarak yazıldı. Yazı, bütününde, mülkiyet ilişkileri ile oluşturulabilecek koruma yaklaşımını eleştirmektedir. Yazının  bu bölümünde, tarihsel perspektifte ve ideolojiler açısından çevre mülkiyeti yaklaşımları ortaya konulmuştur. İkinci bölümde günümüzde ülkemiz çevre hukuku mevzuatında yer alan mevcut çevre mülkiyetleri ortaya konulacak ve çevre ve mülkiyet ilişkisinin olasılıkları, olanaksızlıkları ve gerekliliği sorgulanacaktır.

İlk olarak çevrenin, çevre hukuku alanında çok genel bir tanımını yapmak gerekirse, çevre; ‘insan faaliyetleri ve canlı varlıklar üzerinde hemen ya da geçici bir süre içinde dolaylı ya da dolaysız bir etkide bulunabilecek fiziksel, kimyasal, biyolojik ve toplumsal etkenlerin belirli bir zamandaki toplamıdır’ (Keleş ve Ertan 2002).

Çevre tarih boyunca çeşitli kişilere, düşüncelere ve ideolojilere göre farklı şekillerde değerlendirilmiş, ideolojilerin birer parçası olması sebebiyle farklı anlamları ifade etmiştir. Bu duruma en belirgin örnek, siyasal ekolojinin tarih içerisinde değişim sürecidir. Siyasal ekoloji (political ecology), en geniş tanımıyla doğal ve insan elinden çıkmış çevreye ilişkin bütün sorunların iktidar mücadelesinde başarıyı elde etmek amacıyla politize edilmesi gayretlerini, yani çevrenin iktidar ilişkilerinden etkilenme biçimini  ve bunun yanında iktidar ilişkilerinin ekolojiden etkilenme biçimlerini inceler (Stonich, 2002). Kısaca siyasal ekolojinin temeli, insan ve kültürel ekolojiyi siyasal ekonomiyle birleştirmeye yönelik multi disipliner bir bakış açısına dayanır. Konularının çok geniş ve farklı yorumlanabilir olması sebebiyle tarih sahnesinde farklı uygulamalara ve sonuçlara neden olmuştur.

1 – Tarihsel perspektifte çevre ve mülkiyete dair yaklaşımlar

Eski Yunan’da çevre ‘ideali’ ifade eden genetik bir mirastı. Doğa tüm ilişkileriyle ve değerleriyle ulaşılmaya çalışılan bir amacı ifade ediyordu.  Roma’da ise doğa Tanrının yaratısı olduğu için materyal ve etik düzeni ifade etmekteydi. Özel mülkiyetin temelleri ilk kez Roma’da görülmektedir.

Özel mülkiyetin çıktığı Roma dönemine kadar doğa, Tanrının yaratısı ve düzenini ifade eder

Feodal döneme gelindiğinde, toprak krallara ve lordlara aittir. Köylü ise toprağın mülkiyetine tabidir. İnsan doğasının gerektirdiği hukuk sistemi Tanrı ile ilişkilendirilmişti. Her şeyin Tanrının mülkiyetine tabi olduğu düşüncesi hakim olmakla birlikte Tanrının temsilcisi olarak görülen sınıf ve kilise mülkiyet ilişkilerini düzenleyici konumdadır. İrrasyonelitenin hakim olduğu bu dönemde özel mülkiyet insan doğasına aykırı görülmemekte, hakimiyeti ve mülkiyetin birer gereklilik, köleliğin ise faydalı olduğuna dair bir inanç sistemi vardır.

Aydınlanma çağı olarak ifade edilen 18.yüzyıl sanayi devrimi ile, ekonomik ve sosyal düzen kapitalizme göre dönüşmeye başlamıştır. Gelişen kapitalizmle özel mülkiyet doğal bir hak gibi sunulmaktadır. Kapitalist devlet Roma Hukuku’nu kullanarak özel mülkiyeti devletin garantisi altına almaktadır. Doğa ve insanın birbirlerinden ayrı olarak ele alınması aydınlanma çağı ile başlamıştır. Bunun sonucu olarak ya insanlar çevreleriyle barışık olarak yaşamak için çaba sarfetmişler ya da doğa üzerinde hakimiyet kurma yoluna gitmişlerdir.

17.Yüzyılda John Locke’un emek teorisi dikkat çekmektedir. Emek teorisinin kökeni, insanların kendi istekleri, zekaları ve endüstrileriyle ürettikleri ‘şey’lerin üzerinde hak sahibi olmaları anlayışından yola çıkar. Bu doğrultuda Locke’a göre insanın emeği ona mülkiyet hakkını kazandırır. İnsan kendi emeğiyle bir maddenin doğasını değiştiriyor, emeğiyle yeni bir değer oluşturuyorsa o madde artık kişinin bir parçası olmuştur. (Becker) Locke’a göre insan doğayla ve diğer insanlarla ilişkilerini düzenlerken mülkiyet ilişkilerini de düzenlemektedir. Kamu Yararı yaklaşımını ilk kez ‘mülkiyet hakkı toplum yararına aykırı kullanılamaz’ ibaresiyle John Locke kullanmıştır. Mülkiyet hakkının bir toplumsal hak olduğunu kabul etmekle beraber, insanlığın ortak malı olan değerlerden yararlanabilmek için herkesin kendi malını başkalarına zarar vermeyecek şekilde kullanmak zorunda olduğuna dikkat çekmiştir.

Yine 17. Yüzyılda Thomas Hobbes doğa ve mülkiyet ilişkisini yorumlar. Hobbes’a göre doğada mülkiyet yoktur. Mülkiyeti kral ya da yöneticiler üretir. Ancak yine de Hobbes mülkiyetin yasal temellerini oluşturmaya çalışmıştır.

18.yüzyılda Jean Jacques Rousseau, insanı bencil ve doğala uyumlu olmayan bir yaratık olarak değerlendirirken, insanın bu durumunun onun evrende yalnız kalmasına sebep olduğunu ve çevresiyle ilişkisinin egoist araçsalcılıktan öteye gidemediğini belirtmiştir. Buna karşılık ‘çevre, uygarlık, tarih ve doğa değerleri korunmalıdır, bu yüzden insan bencilliği bırakıp toplum yararı için doğru saydığı şekilde davranmalıdır’ ifadesiyle Rousseau korumacı bir yaklaşım sergilemiştir. Ona göre toplumsal anlaşma yoluyla haklar korunur ve toplumsal uyum sağlanır.

Endüstriyel devrim ile başlayan kentleşme ve kentsel yaşam ile değişen ilişkilerle birlikte rasyonalist, bireyci, radikal bir ruh halinde toplu mülkiyeti ve köleliği terkediş görülmektedir. Teolojiden, ortaçağ kilisesinden ve bu kurumların hiyerarşisinden kopuş devri olan modern dönemde çevreye karşı Tanrıdan ayrılmış, daha rasyonel bir bakış açısı oluşmuştur. Toplum geliştikçe mülkiyetin gereklilik halini aldığı düşüncesiyle, çevre artık bir maldır. Daha önceleri referans noktası doğa iken bu dönemle beraber referans noktası insan olmuştur. Mülkiyetin ciddi bir gereklilik olduğuna dair bir inanç belirmiştir. İnsan, aklı sayesinde doğanın kör güçlerine karşı kesin bir zafer kazanmakla beraber doğal çevre üzerinde mülkiyeti kurmasıyla bu hakimiyetini resmileştirmiştir.

Küreselleşme, dünya üzerindeki mobilitenin artması, paranın ve malların dünya üzerinde dolanımının kolaylaşması ve post yapısalcı felsefenin etkisi ile çevre de artık, modernizmin bütün kavramlarında olduğu gibi, postmodern dönemde objektif gerçeklik olmaktan çıkmakta, mutlak doğrunun arayışında incelenen bir obje olmaktan sıyrılmaktadır. Postmodern diye adlandırılan, modernitenin devamı niteliğinde olan bu dönemde, bilimsel ve bütüncül bir bakış açısı yerini parçacıl, eleştirel, göreceli, sosyal ve kültürel perspektif alır. Postmodernizm, modern dönemin kavramlarının yeniden gözden geçirilmesi ve mülkiyet üzerinde devletin kontrolünün ve ‘kamusallık’ın terkedilmesini öngörmektedir. Bu sebeple postmodernizm, bireylerin kendi sahiplikleriyle tanımlandığı ve özel mülkiyetin yeniden tanımlanarak bireysel küçük mülkiyetin öngörüldüğü bir dönemdir. Bu bağlamda postmodern dönemin söylevi ‘küçük güzeldir’dir. Bu dönemde insan artık bilişsel ve yorumsal olarak kavramdan kavrama değişen doğanın bir parçası olarak değerlendirien yaklaşımlar da ortaya çıkar. Ancak günümüz, tüm geçmiş yaklaşımlarından parçaları barındırır.

2 – Çeşitli ideolojilerde çevre mülkiyetine dair yaklaşımlar

Marxist düşünceye göre çevre insan tarafından üretilir. Çevre kendi yapısı gereği sabit ve değişmez değildir. İnsan çevreyi değiştirir ve yönlendirir. Marx, Kapitalde, insanla doğa arasındaki ilişkide rasyonel bir düzenleme gerektiğini ileri sürerken doğayı insanın ‘ortak kontrolü altına almayı’ öngörür. Bunu yaparken de ‘kendi doğalarına en uygun ve layık koşullar altında ve en az enerji harcayarak başarmaları’ gerektiğini savunur.

Bu uygulamayı Engels de ‘Introduction To Dialectics Of Nature’adlı yapıtında destekler ve insanın ‘doğanın dışında duran biri gibi’ davranmasını eleştirir. Özel mülkiyeti, kontrolü ve sömürüyü maksimize etmesiyle eleştiren Engels, üretim araçlarındaki mülkiyet ilişkilerinin toplumdaki dağılım yapısını belirlediği gibi -toplumdaki eşitsizliğin sebebi olduğu gibi, çevrenin özel mülkiyetinin de toplumdaki eşitsizliği arttırıcı etken olarak görür. Aynı zamanda tüketim eğilimiyle kirlenmeyi arttırıcı etken olarak yine özel mülkiyeti gösterir. Kısaca Marxist bakış açısı özel mülkiyetin keyfiliğine karşı ortak kontrolü çözüm olarak görmektedir.

Karl Marx’ın çevre yaklaşımı üzerine yazılmış bazı kitaplar

Maksimum ekonomik faydayı temel alan liberal bakış açısı ‘insanlar kendi sahibi oldukları kaynakları ortak sahip olunan kaynaklara göre daha akıllıca kullanırlar’ düşüncesi üzerinden bir çıkarsama yapar. Bu açıdan liberal bakış açısı çok az özel mülkiyet çok fazla kirlilik demektir. Bireylerin mallara sahip olmaları ve malların dikkatli kullanımından kar edebilmeleri bu malları dikkatli kullanmalarına ve en verimli kullanım alanlarına yönlendirmeleri için güçlü bir motivasyon sağlar. Bu doğrultuda mübadele ile değeri belirlenen ve devredilebilen hakları beraberinde getiren özel mülkiyet çevre üzerinden maksimum faydayı getireceği gibi kirlenmeyi de minimuma indirecektir. Çünkü ortak kullanımda insanlar kirletmeye eğilimlidir. Bu sebeple maksimum kar elde etmeyi hedefleyen liberalist düşünce çevre üzerinde özel mülkiyeti en akılcı olarak değerlendirmektedirler.

Liberallerin çevreye bakış açısı, kimi kamu mülkiyetini savunanlarca eleştirilir. Eleştirme noktası da klasik eknominin çevreye yaklaşımıdır. Klasik ekonomi, insanın yararlanmasına açık alanları çevre olarak gören anlayışla, doğal çevrenin yararlanmaya açık olmayan buzullar ve okyanuslar gibi alanlarını dışarıda tutmaktadır. Klasik ekonomi, hava ve su gibi doğal kaynakları bedava kaynaklar olarak gördüğü için, çevreyi, sömürülmesi gereken bir kaynak olarak değerlendirmektedir. (Keleş ve Ertan, 2002).

Anarşist düşünür Bakounine mülkiyetin sınırlarını ‘Devlet ortadan kalktıktan sonar devlet tarfından tahsis ve takdim ortadan kalkacaktır. Artık mülkiyet devlet tarfından verilen bir hak değil, mülkiyet basit bir gerçek olma çizgisine taşınacaktır.’ şeklinde ifade etmektedir. Bu anlayışta keyfi kullanımlar toplumun iznine ve denetimine tabidir. Çevreyi kirletecek kişi toplumdaki herkesin iznini alacak ve çok güç olsa da herkese kirlenmenin karşığını ödemek zorundadır. Yine anarşist ideolojinin önde gelenlerinden Proudhon ‘mülkiyet hırsızlıktır’ ifadesiyle mülkiyet aracılığıyla oluşturulan eşya üzerindeki kontrol ile ortaya çıkan yönetsel güç için imkan yaratmaya engel olmakya çalışmaktadır. bu bağlamda anarşist ideoloji mülkiyetin bir insan hakkı olduğu önergesini yadsımaktadır (Günay, 1999).

Çevreci İdeolojinin önemli sembolü olan Gaia, çevre üzerindeki tüm insan hakimiyetini ortadan kaldıran ekolojik eşitliği öngörmektedir. Gaia, dünya üzerindeki yaşamı gezegene ait bir olgu olarak görürken, bu döngüye karşı gelindiği takdirde fiziksel ve kimyasal güçlerin dünyayı yaşanmaz hale getireceğini iddia etmektedir. 1980’lerde çevreciler arasında geniş yankı uyandıran Gaia felsefesi baskın antropo-merkezci bakış açısına karşıt olarak eko-merkezci bir çağrıdır. Rekabet yerine dayanışma ile ile birleştiriciliğe ulaşan alternatif bir yaşam tarzı sunmaya çalışmaktadır. Bu görüş, dünyayı tek bir sistem olaral ele aldığı için dünya üzerindeki herhangi bir bölünmeyi; herhangi bir mülkiyeti şiddetle reddetmektedir (Serafin, 2002). 

Feminist ideoloji, çevrenin kadınlar gibi sömürülen varlıklar olduğunu iddia ederken, kadınlar gibi çevrenin de kimsenin mülkiyetine tabi olmaması gerektiğini ve çevrenin kendi ekolojik dengesine kavuşturulması gerektiğini savunmaktadırlar. Bu anlayışla tarihte eko-feministler gibi birçok çevreci kadın örgütü kurulmuştur. 

Sonuç Yerine 

Çevre üzerinde mülk –mükiyet iddiası olan insan merkezci koruma yaklaşımının görselleştirilmesi

Görüldüğü üzere, çevre ve mülkiyet ilişkisi antik Yunan’da özel mülkiyetin ortaya çıkışı ile birlikte anılmaya başlanmış ve tarihsel süreçte dönemin yapısı ile birlikte  şekillenmiş, ideolojiler içerisinde ise ana ideanın sınırları içerisinde  bir bakış açısına tabi kalmıştır. Bu noktada evrilen, değiştirilen, yorumlanan bir çevre kavramından bahsedebiliriz. Çevreyi yaşayan bir canlı değil mülk edinilecek, üzerinde mülkiyet hakkı kazanılacak pasif bir olgu olarak ele aldığımızda, her türlü yaklaşımın, kendi ana ideasını beslemekten öteye geçemeyeceği aşikardır. Günümüzde en çevreci yaklaşımların görsel sunumlarında bile, insan eliyle korunan, kollanan, insanın korumasına muhtaç olan doğa anlayışı gözden kaçmamaktadır. Bu görsel sunum biçimi de doğayı önce bir mülkiyete bağlayıp sonra korumayı hedeflemektedir.

Çevre üzerinde herhangi bir mülk iddiası olmayan bir görselleştirme

Oysa ki çevreyi mülkiyet üzerinden korumaya çalışmak, tıpkı yan komşumuzu korumak için ona kendi istediğimiz ölçüde yemek, gıda, hizmet sunmak ve yine duvarlar arasına hapsetmeye benzer. Oysa ki komşuluk ilişkilerinin alma ve vermenin dengeli bir şekilde sürdürüldüğü bir ilişkinin benzerinin doğa ile olan ilişkimizde canlandırmak neden bir model olamasın? Alacağımız bir meyvenin karşılığında vereceklerimizi, attığımız bir çöpün karşılığının dengesini düşündüğümüz bir ilişki neden var olmasın?

Kaynakça 

BECKER, Lawrence. Property Rights, 1977. Hollins College Press, Virginia.

GÜNAY, Baykan. Prıperty Relations and Urban Space, 1999. Metu Faculty Of Architecture Press, Ankara.

KELEŞ, Ruşen, ERTAN Birol. Çevre Hukukuna Giriş, 2002. İmge Kitabevi Yayınları.

RAPACZYNSKI, Andrzej. Nature and Politics, 1987. Cornell University Press, Ithaca.

SERAFIN, R. ‘Gaia’, 2002. Encyclopedia Of Human Sciences.

SIGMUND, Paul. Natural Law in Political Thought, 1971. Winthrop Publishers Inc, Cambridge.

STONICH, S.C. ‘Political Ecology’, 2002. Encyclopedia Of Human Sciences.

 

 

Ebru Bingöl

“İklim için Ses Ver” hareketi kapsamında dünyada 500’ü aşkın, Türkiye’de sekiz etkinlik düzenlenecek

“İklim hareketinin sesi yerelden yükselir” sloganıyla yola çıkan “İklim için Ses Ver” hareketi, 12-14 Eylül tarihleri arasında ABD’nin Kaliforniya Valisi Jerry Brown’ın çağrısıyla Kaliforniya’da düzenlenecek Global Climate Action Summit (Küresel İklim Eylemi Zirvesi) öncesi 8 Eylül’de hayat bulacak.

İklim Haber’de yer alan habere göre, zirve öncesinde öncesinde 73 ayrı ülkede 500’ün üzerinde etkinlik düzenlenecek. Bu eylemlerin sekizi ise Türkiye’nin farklı illerinde yerel tepkilere odaklanacak.

Eylül ayında düzenlenecek Küresel İklim Eylemi Zirvesi kapsamında dünyanın dört bir tarafındaki kentler, belediyeler, işletmeler ve demokratik kitle örgütleri ABD’nin Kaliforniya eyaletinde bir araya gelecek. Zirve, dünyadaki tüm belediye başkanlarını, valileri ve yerel liderleri, dünyanın Paris İklim Anlaşması hedeflerine ulaşmasında yardımcı olacak kararlı iklim taahhütlerinde bulunmaya davet ediyor. 8 Eylül tarihinde tüm dünyada yapılması planlanan etkinlikler de verilecek taahhütlerin %100 yenilenebilir enerjiye hızlı ve adil bir geçiş ile yeni fosil yakıt projelerine derhal son verilmesi şartlarını kapsamasını talep edecek.

Bu eylem gününde aynı zamanda, küresel bir krize dönüşen iklim değişikliğine karşı yerel yönetimler bir an önce harekete geçmeye çağırılacak, yerel yönetimlerden fosil yakıtlara dayanmayan/fosilsiz bir gelecek inşa etme sözü vermesi talep edilecek.

Etkinlikte koordinasyon rolünü üstlenen 350.org Türkiye’den Efe Baysal, 8 Eylül’ün iklim krizine karşı yerel yönetimlerin yapabilecekleri olduğunu ve bir an önce harekete geçmelerini söylemeye yönelik bir etkinlik olduğunu belirterek, “Küresel İklim Eylemi Zirvesi’nde, zirveye katılan yerel yönetimlerin iklim krizine karşı belli başlı taahhütler vermesi bekleniyor. 8 Eylül aslında bugüne yönelik bir küresel eylem günü. Şunu talep ediyor: ‘Gözümüz üzerinizde, 12-14 Eylül’de net taahhütler verin ve bir an önce harekete geçin’” diyor. 73 ülkede 500’ün üzerinde etkinliğin gerçekleştirileceğini hatırlatan Baysal, bu etkinliklerin ölçeklerinin değiştiğini, her yerde büyük kitlelerle yapılmayacağını ifade ediyor. Türkiye’de, şu ana kadar sekiz etkinliğin planlandığı bilgisini paylaşan Baysal “Merkezi olmayan her yerelin kendi sorununu ön plana çıkartacağı bir alan yaratmayı amaçlıyor bu gün. Küresel adı ‘Rise for Climate’. Bizler de o küresel etkinlik gününe Türkiye’den iklim için ses ver diyerek katılacağız” diyor.

8 Eylül tarihinde Kırklareli’nde etkinlikler düzenleyecek olan Doğaya Dönüş Derneği Başkanı Selçuk Aslan ise etkinliklerinin sabah saat 10.00’da bisiklet turuyla başlayacağını, turu düzenleyecekleri bölgede yeşil alan kazanmak istediklerini söylüyor.

“İklim için ses ver” hareketi için detaylı bilgiye buradan, Türkiye’de yapılacak etkinliklerle ilgili detaylı bilgiye ise buradan ulaşabilirsiniz.

Kadıköy İklim Elçileri’nin düzenlediği “İklim İçin Ses Ver” etkinliği Eylül ayında başlıyor

Kapadokya’dan İklim için Ses Ver’meye davet var!

8 Eylül’de kendi yerelinizden “İklim İçin Ses Ver!”meye var mısınız?

 

(İklim Haber)

Kadıköy İklim Elçileri’nin düzenlediği “İklim İçin Ses Ver” etkinliği Eylül ayında başlıyor

Kadıköy İklim Elçileri, 12-14 Eylül’de San Francisco’da gerçekleşecek Küresel İklim Eylem Zirvesi öncesinde, iklim değişikliğine dikkat çekmek ve bu küresel soruna Kadıköy’den ‘ses vermek’ için Eylül ayında bir dizi etkinlik düzenliyor.

Türkiye’de aşırı hava olayları, seller, zamansız yağışlarla kendini gösteren küresel ısınma ve iklim değişikliğine yönelik farkındalık yaratmak için, ‘İklim İçin Ses Ver ‘ etkinlikleri 1 Eylül Cumartesi, Koşuyolu Parkı’nda Naomi Klein’ın “Bu Herşeyi Değiştirir” belgesel gösterimi ile başlayacak.

Naomi Klein’ın aynı adlı kitabından beyaz perdeye aktarılan, 211 günde, 9 ülke ve 5 kıtada çekilen “Bu Her Şeyi Değiştirir” belgeseli iklim değişikliğinin sonuçlarını ve çözüm yollarını gözler önüne serecek. Gösterimin ardından iklim forumu gerçekleştirilecek.

Küresel eyleme hazırlık

Kadıköy İklim Elçileri, 8 Eylül Cumartesi günü ise dünyanın dört bir yanında 73 ülkede 500’ün üzerinde gerçekleşecek “Rise for Climate / İklim için Ses Ver” küresel etkinlik gününe Kalamış Parkı’ndan katılacak. Yerel yönetimlerin iklim krizine karşı somut adımlar atmasının talep edileceği küresel etkinlik gününde,Kalamış Parkı’nda yetişkinlere ve çocuklara yönelik farklı atölyeler, perküsyon gösterileri ve katılımcılarla birlikte bir “ses verme” etkinliği gerçekleşecek. Etkinlikte küresel ısınma ile mücadelenin bireysel ölçekte en önemli sembolü bisikletliler de alana bisikletleriyle gelecek.

Kadıköy Belediyesi’nin desteği ile ilerliyor

İklim Elçileri, Kadıköy Belediyesi Çevre Koruma ve Kontrol Müdürlüğü’nün yürüttüğü AB projesi kapsamında verilen eğitimle bir araya geldi. Kadıköy Kent Konseyi ve ilgili sivil toplum örgütlerinin desteği ile sesini duyuran İklim Elçileri, eğitim, proje, iletişim konularında oluşturdukları gruplar ile çalışmalarını yürütmektedir. İklim Elçileri 12 – 14 Eylül’de San Francisco’da gerçekleşecek Küresel İklim Eylem Zirvesi hemen öncesinde yerel yönetimlere “bir an önce harekete geçin” diyecek.

 

(Yeşil Gazete)

Yerel iklim eylemi, büyük ekonomileri Paris İklim Anlaşması hedeflerine yaklaştırıyor

Şehirler, eyaletler ve iş dünyasının, yani kamu dışı tüm aktörlerin iklim değişikliği eylemi konusunda vermiş olduğu somut taahhütleri derleyen kapsamlı bir çalışma yayınlandı.

Çalışma, iklim eylemi konusunda yerel aktörlerin giderek daha fazla adım attığını gösterirken diğer bir yandan da Donald Trump’a rağmen ABD’de iklim eyleminin yerel yönetimler ve şirketler düzeyinde giderek arttığını ortaya koyuyor.

Yale Üniversitesi, New Climate Institute, PBL Hollanda Çevre Değerlendirme Ajansı ve CDP tarafından yeni yayınlanan rapora göre, iklim konusunda atılan somut adımlar bizi Paris İklim Anlaşması hedeflerine yaklaştırabilir, ancak bu eylemler tek başlarına küresel ısınmayı 2°C derecenin oldukça altında tutmak ve 1,5° C dereceyle sınırlandırmak için halen yeterli değil.

Daha hızlı ve daha iddialı hedeflere ihtiyaç var

Yale-NUS College Öretim Görevlisi, Yardımcı Doçent ve Data-Driven Yale Direktörü Angel Hsu “Bu taahhütlerin dünyanın tehlikeli iklim değişikliğini önlemesine çok net bir katkısı var, ancak buradaki kritik nokta bu sözlerin yerine getirilmesinden emin olmak” diyor. HSU, “Bu çalışmamız çok sayıda aktörün eyleme geçmek üzere adım attığını ortaya koyuyor. Ancak, Paris iklim hedeflerini yerine getirebilmemiz için daha hızlı ve daha iddialı hedeflere ihtiyaç olduğunu da gösteriyor. Şimdi, bunların acil olarak uygulanması için gerekli finansman, politikalar ve destek mekanizmalarını kurmak” diye ekliyor.

Raporun başlıca bulguları ise şöyle:

-Yaklaşık 6.000 şehir ve bölge ile 2.000’nin üzerinde şirketin bireysel taahhütlerinin tamamı gerçekleştirildiği takdirde, halihazırdaki ulusal politikalarla ortaya çıkacak küresel sera gazı emisyonları üzerinden 2030 yılına kadar yılda 1,5 ile 2,2 GtCO2e kadar azaltım gerçekleştirilebilir. Bu potansiyel azaltım yaklaşık olarak Kanada’nın 2016 sera gazı emisyon miktarının iki katına eşit.

-Başkan Donald Trump’ın Paris Anlaşması’ndan çekilme niyetini açıkladığı ABD’de, açıklanan ve ölçülen bireysel şehir, eyaletler ve şirket taahhütlerinin tamamı hayata geçerse, Amerika’nın Paris taahhüdünü gerçekleştirmek için ihtiyaç duyduğu emisyon azaltımının en az %50’sini gerçekleştirilebilir (660 ve 810 MtCO2e/yıl).

-Türkiye’nin de içinde bulunduğu Avrupa’daki şehir, bölge ve şirket taahhütleriyle yılda 230 ile 445 MtCO2e kadar sera gazı emisyon azaltımı gerçekleştirilebilir (yaklaşık olarak İtalya’nın 2016 sera gazı emisyon miktarı kadar). Çin’deki taahhütlerle, 150 MtCO2e’ye kadar bir emisyon azaltımı gerçekleştirebilir. Bu sayı yaklaşık olarak 2014’te Çin’de sanayi süreçlerinden kaynaklanan emisyon miktarına eşit.

Rapor, Küresel İklim Eylemi Zirvesi’nde paylaşılacak

PBL Hollanda Çevre Değerlendirme Ajansı’dan Mark Roelfsema ise “Analizimizde şehir, bölge, şirketlerin yalnızca kayıtlı ve ölçülmüş taahhütler ele alınmaktadır, bu mevcut iklim faaliyetlerinin sadece bir kısmını teşkil etmektedir. Ancak, bölgeler, eyaletler, şehir ve şirketler sözlerinde durmazlarsa ya da ulusal hükümetler ya da diğer aktörlerin bu yöndeki çabaları yavaşlarsa, bu emisyon azaltımlarının gerçekleşmeme riski de bulunuyor” dedi. Her ne kadar rapor bunu öngörmeye teşebbüs etmese de, emisyonların gelecekte takip edeceği rotayı önemli derecede biçimlendirebilir.

Rapor, gelecek ay San Francisco’da düzenlenecek Küresel İklim Eylemi Zirvesi’nde detaylı olarak katılımcılar ile paylaşılacak. Kaliforniya Valisi Jerry Brown’ın ev sahipliğinde toplanacak bu zirve ülke, bölge, şehir, iş dünyası, yatırımcı ve vatandaşlardan oluşan iklim liderlerini bir araya getirecek ve bu aktörlerin, eylemlerinin etkisini arttırmak için birlikte çalışmaya çabaları da dahil olmak üzere, önem teşkil eden yeni taahhütlerine vurgu yapacak.

Under2 Koalisyonu ve Küresel Belediye Başkanları Sözleşmesi gibi uluslararası ortak girişimler üye sayılarını arttırdığı ve hedeflerini gerçekleştirdiği takdirde, 2030 yılında yalnızca ulusal politikalar sonucunda elde edilebilecek küresel sera gazı emisyonu üzerinden yaklaşık üçte bir oranında (yılda 15-23 GtCO2e) azaltım gerçekleştirilebilecek. Örneğin, tüm uluslararası ortak girişimler hedeflerini tutturduğu takdirde ABD ilk Paris Anlaşması taahhütünü, hatta da fazlası, gerçekleştirebilir.

New Climate Institute’den Prof. Dr. Niklas Höhne, “Elde ettiğimiz sonuçlar şehirler, bölgeler ve iş dünyasının iklim eylemi taahhütlerinin Paris Anlaşması hedeflerinin gerçekleştirilmesi yönünde önemli bir adım olduğunu ortaya koyuyor. Uluslararası ortak girişimlerinin iklim hedefleri ise özellikle cesaret verici ve ulusal hükümetlerin şehir, bölge, şirket ve sivil toplum aktörleriyle ortaklık kurduğu durumlarda ortaya çıkan daha büyük emisyon azaltımı potansiyeline de işaret ediyor. Tüm incelenen ülkelerin Paris Anlaşması taahhütlerinin iddia düzeyleri, uluslararası ortak girişimlerin belirledikleri hedeflerle aynı düzeye çıkarıldığı takdirde, artacaktır,” açıklamasında bulundu.

Hedeflenen ülke ve bölge bulguları ise şu şekilde:

Çin: Çin’de şehir, bölge ve şirket taahhütleriyle 2030 yılı sera gazı emisyonlarında 150 MtCO2e kadar bir azaltım gerçekleştirilebilir. Bu sayı yaklaşık olarak Çin’in 2014’te sanayi süreçlerinden kaynaklanan emisyon miktarına eşit. Uluslararası ortak girişimler hedeflerini tutturduğu takdirde, Çin’in 2030 emisyonlarında, sadece mevcut ulusal politikalar uygulandığında görülecek emisyon miktarı üzerinden, yüzde 15-20’lik bir azaltım (yılda 2.300- 2.400 MtCO2e) gerçekleştirilebilir.

AB: Avrupa Birliği’nde şehir, bölge ve şirket taahhütleriyle 2030 yılı sera gazı emisyonlarında 230-445 MtCO2e/yıl kadar bir azaltım gerçekleştirilebilir. Bu sayı yaklaşık olarak İtalya’nın 2016 sera gazı emisyon miktarına eşit. Uluslararası ortak girişimler hedeflerini tutturduğu takdirde, 2030 emisyonları, sadece mevcut ulusal politikalar uygulandığında görülecek emisyon miktarı üzerinden yılda 980-1.970 MtCO2e kadar bir azaltım gerçekleştirilebilir ve üye ülkeler AB Paris Anlaşması hedeflerine yaklaşabilir.

Brezilya: Brezilya’da şehir, bölge ve şirket taahhütleriyle 2030 yılı sera gazı emisyonlarında 75-130 MtCO2e/yıl kadar bir azaltım gerçekleştirilebilir. Bu sayı yaklaşık olarak 16 milyon binek arabasının bir yıllık emisyon miktarına eşit. Uluslararası ortak girişimler hedeflerini tutturduğu takdirde, 2030 emisyonları, sadece mevcut ulusal politikalar uygulandığında görülecek emisyon miktarı üzerinden yılda 370-500 MtCO2e kadar bir azaltım gerçekleştirilebilir ve Brezilya’nın Paris Anlaşması taahhütünü yerine getirmesini sağlanabilir. Bu azaltımların büyük kısmı ormanları korumak ve iyileştirmeğe odaklanan uluslararası ortak girişimlerden kaynaklanıyor.

Hindistan: Hindistan’da şehir, bölge ve şirket taahhütleriyle 2030 yılı sera gazı emisyonlarında 225-255 MtCO2e/yıl kadar bir azaltım gerçekleştirilebilir. Bu sayı Hindistan’ın 2014 yılı sanayi süreçlerinden kaynaklanan emisyon miktarından yüksek. Uluslararası ortak girişimler hedeflerini tutturduğu takdirde, sadece mevcut ulusal politikalar uygulandığında görülecek emisyon miktarı üzerinden yüzde 8-13 (yılda 280-490 MtCO2e) kadar bir azaltım gerçekleştirilebilir.

Endonezya: Endonezya’da şehir, bölge ve şirket taahhütleriyle 2030 yılı sera gazı emisyonlarında yaklaşık olarak 205 MtCO2e/yıl kadar bir azaltım gerçekleştirilebilir. Bu sayı yaklaşık olarak 50 kömürlü termik santralin yıllık emisyon miktarına eşit. Uluslararası ortak girişimler, sadece mevcut ulusal politikalarla ortaya çıkacak emisyon miktarı üzerinden yüzde 37-65 kadar (yılda 770-1.430 MtCO2e) bir azaltım gerçekleştirilebilir.

Japonya: Japonya’da şehir, bölge ve şirket taahhütleriyle 2030 yılı sera gazı emisyonlarında yaklaşık olarak 25-55 MtCO2e/yıl kadar bir azaltım gerçekleştirilebilir. Bu sayı Hırvatistan’ın 2016 emisyon miktarından yüksek. Uluslararası ortak girişimler 2030 yılı emisyonlarında, sadece mevcut ulusal politikalar uygulandığı takdirde ortaya çıkacak emisyon miktarı üzerinden yüzde 2-13 (yılda 60-120 MtCO2e) kadar bir azaltım gerçekleştirilebilir.

Meksika: Meksika’da şehir, bölge ve şirket taahhütleriyle 2030 yılı sera gazı emisyonlarında yaklaşık olarak 30-40 MtCO2e/yıl kadar bir azaltım gerçekleştirilebilir. Bu sayı Meksika’da 2014’te sanayi süreçlerinden kaynaklanan emisyon miktarının biraz altında. Uluslararası ortak girişimleri 2030 yılı emisyonlarında, sadece mevcut ulusal politikaların uygulanmasıyla ortaya çıkacak emisyon miktarı üzerinden yılda 340-350 MtCO2e kadar bir azaltıma yol açabilir ve Meksika’yı Paris Anlaşması taahhütlerine çok yakınlaştırabilir.

Güney Afrika: Güney Afrika’da şehir, bölge ve şirket taahhütleriyle 2030 yılı sera gazı emisyonlarında yaklaşık olarak 65-80 MtCO2e/yıl kadar bir azaltım gerçekleştirilebilir. Bu sayı yaklaşık olarak 14 milyon binek arabasının bir yıllık emisyonuna eşit. Uluslararası ortak girişimleri 2030 yılı emisyonlarında, sadece mevcut ulusal politikalarla ortaya çıkacak emisyon miktarı üzerinden yüzde 16-22 (yılda 120-140 MtCO2e) kadar bir azaltıma yol açabilir. Bu durum, Güney Afrika’yı Paris Anlaşması taahhütüne yakınlaştırabilir.

Orta Amerika ve Latin Amerika: Meksika’da şehir, bölge ve şirket taahhütleriyle 2030 yılı sera gazı emisyonlarında yaklaşık olarak 30-40 MtCO2e/yıl kadar bir azaltım gerçekleştirilebilir. Bu sayı Meksika’nın 2014 yılında sanayi süreçlerinden kaynaklanan emisyon miktarına yakın. Brezilya’da ise, azaltımlar (75 – 130 MtCO2e/yıl) yaklaşık olarak 16 milyon binek arabasının bir yıllık emisyonuna eşit. Uluslararası ortak girişimleri hem Meksika’yı hem de Brezilya’yı Paris Anlaşması taahhütleri hedeflerini tutturmalarını sağlayabilir.

Asya: Çin’de şehir, bölge ve şirket taahhütleriyle 2030 yılı sera gazı emisyonlarında 150 MtCO2e kadar bir azaltım gerçekleştirilebilir. Bu sayı yaklaşık olarak Çin’in sanayi süreçlerinden kaynaklanan 2014 emisyon miktarına eşit. Hindistan, Endonezya ve Japonya’nın iş dünyası ve yerel ve bölgesel hükümet taahhütleriyle emisyonlarda yaklaşık olarak Fransa’nın 2016 emisyon miktarı kadar bir azaltım gerçekleştirilebilir. (Hindistan 225 ve 255 MtCO2e/yıl, Endonezya 205 MtCO2e/yıl, ve Japonya 25-55 MtCO2e/yıl) Uluslararası ortak girişimleri hedeflerini tutturdukları takdirde, Çin, Hindistan, Endonezya ve Japonya’nın bireysel emisyonları, sadece mevcut ulusal politikalar uygulandığı takdirde görülecek emisyon düzeyinin altında gerçekleşir.

 

(Yeşil Gazete)

75. Venedik Film Festivali başladı: Türkiye’den üç film var

75. Venedik Film Festivali, Ryan Gosling başrolünde oynadığı Damien Chazelle’in “First Man” filmi ile açıldı.

Dün yapılan açılış töreninde Britanyalı aktris Vanessa Redgrave’e ‘Yaşam Boyu Başarı Ödülü’ takdim edildi.

Berlin ve Cannes ile dünyanın en prestijli üç büyük film festivalinden biri olarak gösterilen festivaldeki büyük ödül Altın Aslan’a aday 21 yapım bulunuyor.

Yuva, Yönetmen: Emre Yeksan

“La La Land” filmi ile 2017’de En İyi Yönetmen dalında Oscar ödülü kazanan Chazelle’in yeni filmi First Man, Ay’a ayak basan ilk insan Neil Armstrong’un hikâyesini konu alıyor. Film, basın gösteriminde olumlu tepkiler alsa da Altın Aslan için birçok iddialı yapım yarışıyor.

Netflix yapımları arasında bulunan Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron “Roma”sı ile Joel ve Ethan Coen kardeşlerin “The Ballad of Buster Scruggs” filmleri de Altın Aslan yarışına katılıyor.

Geçtiğimiz sene “Call Me by Your Name” adlı filme imza atan, Venedik’e ise “Suspiria” adlı korku filmi ile gelen İtalyan yönetmen Luca Guadagnino da Altın Aslan için öne çıkan sinemacılar arasında.

Tek kadın yönetmen Altın Aslan’a aday

Jüri başkanlığını ‘The Shape of Water’la geçen yıl Altın Aslan kazanan Meksikalı yönetmen Guillermo Del Toro’nun üstlendiği ana yarışta, 21 aday arasındaki tek kadın yönetmen, Avustralyalı Jennifer Kent.

Euronews’in haberine göre festival bu yönden Del Toro’nun kendisi dahil birçok sinemacıdan eleştiri aldı.

Festivalde Türkiye’den üç film var

Festivale Türkiye’den katılan üç film bulunuyor.

‘Yozgat Blues’ ve ‘Uzak İhtimal’ filmleri ile tanınan Mahmut Fazıl Coşkun’un yeni filmi “Anons” festivalin “Ufuklar” bölümünde gösterilecek.

Festivalde kendisine yer bulan bir başka film ise Emre Yeksan’ın yeni filmi “Yuva”. Film, “Biennale College” kapsamında izleyici buluşacak.

Aynı seçki de yayınlacak olan Deniz Tortum’un yönettiği ‘Sel Yatağı’ ise “Venice Sanal Gerçeklik” bölümünde gösterilecek.

Festival, 8 Eylül’de ödül töreniyle sonlanacak.

1963’teki darbe girişimi döneminde geçen “Anons”un dünya prömiyeri Venedik Film Festivali’nde

 

(Karınca)