Hafta SonuManşet

Keloğlan ile Cankız yeni maceralarında hayvanların soyunu tüketmeye çalışan kötülere savaş açıyor

0

“Ben bir garip keloğlanım, eşeğimin yok palanı, varım yoğum doğruluktur, hiç de sevmem ben yalanı”. Bu repliği bilmeyen azdır. Keloğlan tanınmış halk öyküsü kahramanlarımızdan biriydi. Yalancıların amansız düşmanı, iyilerin umudu, çocukların kahramanı, hayvanların dostu oldu.

Bu kez yeni bir hikâye ile karşımıza çıkan Keloğlan, Cankız ile doğal yaşam alanlarına müdahale ederek hayvanların soyunu tüketmeye çalışan kötülere karşı mücadele ediyor.

7 Eylül’de vizyona girecek olan filmi yönetmeni Süleyman Mert Özdemir ile konuştuk.

Nesilden nesile anlatılan, her birimizin sahiplendiği bir kahraman Keloğlan. Bu projeye nasıl dahil oldun?

Keloğlan-Yeni Masal projesine dahil olma sürecim çok değer verdiğim görüntü yönetmenimiz Sami Saydan aracılığıyla oldu.

Beni aradı ve bir çocuk filmi olduğundan bahsetti. Detayları sorduğumda projenin bir Keloğlan filmi olduğunu öğrendim. Garip bir heyecan oluştu. Sonuçta çocukluktan bildiğimiz bir masalın devam filmiydi. Sonrasında yapımcımızla tanıştık. İlk toplantıda güzel bir sinerji oluştu aramızda. O kafasında planladıklarından bahsetti, ben projeyle alakalı fikirlerimi söyledim ve kader ortaklığımız başlamış oldu.

“Pedagoglarla senaryo aşamasında görüşüldü”

“Filinta” ve “Namlu Ucunda Bir Yaşam Nuri Killigil” yapımlarına dönüp baktığımda çok farklı bir işe imzanı atmışsın. İlk kez çocuklara yönelik bir film çektin. Nasıl bir süreçten geçtin? Keloğlan sana neler kattı? 

Keloğlan filmi bana çok şey kattığı gibi çok şey de götürdü. Bu süreçte fazlaca yıprandım özellikle post prodüksiyon süreci diğer çektiğimiz işlerin aksine çok ama çok uzun sürdü. Mesela en ufak örneğini renk üzerinden verebilirim. Filmin rengini bir türlü kafamda oturtamıyordum. Hem diğer çekilen filmler gibi olmasın istiyordum, hem de bir çocuğu nasıl etkileyebiliriz onu düşünüyordum. Sadece rengi belirlemek için yaklaşık otuz kere color correctiona (renk düzeltimi) girmişimdir. En sonunda doğru rengi bulduğumda şirketten nasıl mutlu ayrıldıysam Color Correction yapan arkadaşım “hiç bu kadar mutlu görmemiştim seni” dedi. :)

Ayrıca diğer çektiğim işlerden çok ama çok büyük bir farkı çocuklara yönelik bir işin olması. Daha önce düşünmeden çektiğim bir çok faktörü en ince detayına inerek planladık ve çektik. Pedagoglarla senaryo aşamasında görüşüldü, fikirleri alındı. Anlayacağınız çok titiz çalışıldı. Sete çıkmadan her sahnenin storyboardları (filmin nasıl çekileceğini plan plan gösteren çizim) yapıldı. Belki en azından tüm gruplara filmi nasıl çekeceğimi kare kare 40 kere anlatmışımdır.

Benim için o süreçler de fazlaca zordu. Ama şahane bir ekiple çalıştığımızdan her şey olumlu anlamda çözüldü. Sonunda da ileride geriye dönüp baktığımızda “iyi ki bu filmin içinde yer almışız” diyebileceğimiz bir iş ortaya çıktı.

70’lerden Rüştü Asyalı’nın canlandırdığı bir Keloğlan imajı var hafızalarımızda. 90 kuşağı olarak onunla büyüdük. Peki 2018 versiyon Keloğlan bize ne anlatacak? Filmde ne gibi yenilikler var? 

Dediğin gibi tarihte çekilmiş bir çok örnekleri olan bir proje. Ama bizim güncel çektiğimiz Keloğlan’ımız diğerlerine kıyasla bir çocuk filmi. Diğerlerine benzer olan tek şey kahramanımızın Keloğlan oluşu.

Onun dışında çoğu nüvemizi sıfırdan belirledik. Tabi ki Keloğlan’ın klasikleşen o çizgisinden de vazgeçmek olmazdı. Gerek konuşması gerek hareketleri daha önce çizilen Keloğlan’ı andırıyor. Ayrıca günümüzde çocuklarımızı ve gençlerimizi yakalayamayacaksak neden bir daha Keloğlan filmi yapıyoruz ki… Zaten çekilmişi ve oynanmışı var. Bizim yapmamızdaki amaç güncel teknolojiyle kahramanımızı harmanlamak ve ortaya fantastik bir Keloğlan filmi çıkarmaktı. Başardık mı? Sanki. 

Filmde kimler, hangi rolleri canlandırıyor?

En başta Keloğlan’a Atilla Doğukan Türkyılmaz hayat veriyor. Sonrasında Tijen karakterine sevgili Asuman Dabak, Cankız karakterine çok değer verdiğim sevgili Yağmur Ün, Emir rolüne ise film sonrasında inanılmaz güzel bir dostluğa yelken açtığımız Kaya Akkaya, Cankız’ın dedesi rolüne Yakup Yavru, sevimli çocuklarımızı Elif Sevinç ve Rüzgar Deniz, Arif karakterine daha önceden de çalıştığım sevgili Esvet Şahin, Gogo karakterine de Miraç Bayramoğlu hayat veriyor. Ayrıca filmde tasarlanan animasyon hayvanlarımıza da çok değerli isimler sesleriyle hayat veriyor.

“Keloğlan insani yönden örnek alınmasını istediğimiz bir karakter”

Keloğlan cesareti, dürüstlüğü, samimiyeti, azmi, pratik zekâlılığı, naifliği, kendine olan güveni ve haksızlıklara karşı mücadeleci tavrıyla dikkat çeken bir karakter. Sence içinde bulunduğumuz çağda Keloğlan imgesi bizim için nasıl bir önem arz ediyor? 

Aslında cevap biraz sorunda gizli. Genelde masal karakterlerini nasıl biliriz? Samimi, saf, dürüst, zeki, vicdanlı. Yani günümüzde insanoğlunun çok azında olan özelliklerle. Keloğlan da bunlardan biri. Asla yanlış yapmaz ve yanlışa mahal verenleri de katiyen sevmez. Günümüzde her birimizin böyle bireyler yetiştirmek hayali değil mi? Böyle olandan ne yanlış gördük şimdiye kadar? O yüzden çok ama çok önemli. Günümüz için artık geç olsa da gelecek nesillerimiz için Keloğlan insani yönden örnek alınmasını istediğimiz bir karakter aslında.

“Bu filmle insanların karşısına ‘Kürkler yalnızca hayvanlara aittir insanlara değil’ mottosuyla çıkıyoruz”

Filmde hayvan hakları ihlallerine karşı duyarlılığınız dikkat çekiyor. Özellikle toplumsal şiddetin en zayıf halkalarından olan ve yaşam alanları insanlar tarafından yok edilen hayvanların korunması konusu ülkemizde acil çözüm bekleyen meselelerin başında geliyor. Bu konuyla ilgili sen ne düşünüyorsun? İhlallerin önüne geçebilmek için ne yapmak lazım, sence nasıl bir farkındalık yaratılabilir? Bir yurttaş olarak bize düşen görevler ne?

Sen sormasaydın bu konuya ben girecektim. Şahsen en zayıf noktam hayvanlar. Aç olan sokak hayvanları için çantasında mama taşıyan bir anneden olmayım. Nasıl bu yapılanlara sessiz kalabilirim ki? Günümüzde o dostlarımıza nasıl davranıldığı da ortada.

Hayatım boyunca dostlarımıza yapılanları sosyal medyada olsun veya başka mecralarda olsun dile getirdim, elimden geldiğince de bunu dile getirmeye devam edeceğim. Fakat diğer durumların aksine ilk defa bir filmde bunu dile getirme şansım oldu. Onları koruyan bir yasamız hâlâ yok. Hâlâ insanların gözünde bir eşya olarak görülüyorlar. Alınıp satılıyorlar, sahiplenenler sıkıldıklarında ormanlara atıp ölüme terk ediyorlar… Her gün çeşitli hayvan istismarlarına şahit oluyoruz sosyal medyada.

Kendimle alakalı en kısa örnekle apartmanımın bahçesinde kullanılmayan bir bölgeye mama ve su kabı koyma durumundan dolayı apartman yöneticisiyle mücadele ediyorum. Ya arkadaş bu dünya sadece insanoğluna mı? Bir kap su, bir kap mama senden ne götürür? Yani hem dertliyiz bu konudan dolayı hem de yaralıyız. Herkes vicdanını dinler, derdini bile söyleyecek dili olmayan bu dostlarımıza sahip çıkarsa biz de mutlu oluruz. Hem de çok.

Biz bu filmle insanların karşısına “Kürkler yalnızca hayvanlara aittir insanlara değil” mottosuyla çıkıyoruz. Bu çok ama çok önemli. Çocuklarımıza bu filmle beraber hayvan sevgisini aşılayabilirsek +1’iz :) Gişeymiş, çok izlenilmiş zerre umrumda değil. Umarım herkes yakın gelecekte sevimli dostlarımıza yapılanlara tek ses olur. Çektiğimiz Keloğlan filmi o yüzden çok önemli. Cümlesi kuvvetli olan bir film.

Senin de bir köpeğin olduğunu biliyorum. Onunla kurduğun ilişki nasıl?

Köpek demeyelim ona, kocaman bir canavar. :) Hem de kırk kiloluk kocaman bir doberman. İnanılmaz bir ilişkimiz var. Ben ona komut vermiyorum mesela. Herifte öyle bir zekâ var ki “odanda yerde duran siyah topu getir” cümlesini kuruyorum, yapıyor. Sıkıldığında kapıları açıp çıkıp geziyor. Karanlıkta kaldığında ışık açıyor. Ama bir huyu var ki aman aman. İnanılmaz aç gözlü. Bir ton mama yese bile hala yemek kovalıyor.

Evimizde her yer kilitli, bir yerden bir şey aşıracak diye bir ton önlemlerimiz var. Ama her şeyin aksine evde böyle bir nefesin olması beni çok ama çok mutlu ediyor. İşten eve stresli veya yorgun şekilde gelsem bile tüm negatifliğimi alıyor. Çünkü koşulsuz seviyor. Gözleriyle her şeyi anlatıyor. Altı senedir hayatımda, ayrı bir günümüz bile geçmedi. Bir yere gitsem bile İago‘m ne yapıyor diye geçiriyorum içimden. Evimizden hiç köpek eksik olmadı, ne mutlu bana ki ailecek hayvanseveriz. Çünkü hayvan sevgisi çok başka. O sevgiyle büyüyen çocukta bir başka. 

Keloğlan-Yeni Masal’ın çekimleri ne kadar sürede tamamlandı, çekim mekanları olarak nereleri tercih ettiniz?

Filmin yaklaşık 3 ay gibi bir ön hazırlık süreci var, tabi bu proje daha önce ayaklandırılmaya çalışılmış fakat şartlar oluşmadığından proje ertelenmiş. Ben o süreci saymıyorum. Ayaklanmaya başladığı süreç dediğim gibi 3 ay ön hazırlık süreciyle başladı. Sonrasında 18 gün gibi kısa bir sürede filmin çekimlerini tamamladık. Sonrasındaki post prodüksiyon süreci hepsinden uzun sürdü tabi ki. Çünkü diğer filmlere oranla içinde birçok görsel efektlerimiz ve animasyon hayvanlarımız var. Onların modellenmesi olsun, demin bahsettiğim post süresi olsun fazlasıyla zaman aldı. Çekim mekanları olarak biraz İstanbul’da dolaştık. Ama filmin yüzde 50’sini oluşturan orman sahnelerini Belgrad Ormanı’nda çektik.

“Doğa ve hayvan sevgisini çocuklarımıza aşılayabiliriz”

Filmde Keloğlan ve arkadaşlarına eşlik ederken kocaman bir ormanın içinde, tüm bitkiler ve canlılarla yaşamı paylaştığımız bir dünyaya misafir oluyoruz. Lâkin insan müdahalesi sonucunda doğal güzelliklerimiz, hayvanların yaşam alanları geri dönüşü olmayacak şekilde hızla yok ediliyor. Elimizdeki bu kıymetli mirası nasıl koruyacağız? 

Beton yerine yeşile yatırım yaptığınız an bu söylediğiniz gerçekleşecektir. Çok eskilere gitmeden çekilen filmlere bir bakarsanız İstanbul’un silüetinin nasıl gün ve gün değiştiğine şahit olursunuz. Tabii ki bunu tek bir şehre indirgememek lazım. Mesela eskiden okullarda öğrenciler ellerinde tohumlarla yeni bir ormanı kurmak için çeşitli bölgelere giderlerdi. Şimdi öyle uygulamalar var mı merak ediyorum. İnsanoğlu gerçekten nankör. Çıkarı için o yüzyıllık ağaçları keserler ama güneş tepelerine vurunca o ağaç gölgesi altına girmek için yarışırlar. Şu zamanda “yeşili sev,doğayı koru” diye insanlara bunu empoze edebilir miyiz açıkçası pek umudum yok. Ama çocuklarımızı bu konuda bilinçlendirebiliriz. Doğa ve hayvan sevgisini gayet iyi aşılayabiliriz. Bu mirası ancak bu şekilde devam ettirebiliriz.

Keloğlan filmi ne zaman, kaç şehirde vizyona girecek? 

7 Eylül’de, yaklaşık 350 lokasyonda vizyona girecek.

“Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı setlerde 8 saat çalışma kuralını işletirse sektörde her şey kökünden değişir”

Biraz da dizi ve sinema sektöründen konuşmak istiyorum seninle. 12 yıldır sektörde çalışıyorsun. Türkiye’de dizi süreleri neden hâlâ bu kadar uzun? Neden bu konuda bir ilerleme sağlanamıyor? Bu mesele nasıl çözülür? Kimi zaman televizyon dizilerini final yapmadan kaybediyoruz kimi zaman da sık sık yayın saatlerinin değiştiğine tanık oluyoruz. Günde bazı setlerde 18-20 saati bulan çalışma sürelerini düşününce harcanan zaman ve emek hem kamera önü hem de kamera arkası emekçileri için paha biçilemez. İşin sağlık ve güvenlik kısmı da var. Bu durumu nasıl daha sağlıklı ve verimli hale dönüştürebiliriz? 

Bu meseleye devlet dur demedikçe çözülmez. Günümüzde dizi sürelerini maalesef arz talep dengesinden hareketle yayıncılar belirliyor. Günümüz dünyasında 20 dakikadan kısa, 60 dakikadan uzun süreli dizi yok. Dizi süreleri ortalama 45 dakika. Ülkemizde ise dizi süreleri 140 dakika ve üzeri.

Bunun yanında dizinin bir önceki bölümünün “özet” adı altında yayınlanmasıyla 3 saate kadar çıktığı görülüyor. Bir de reklamları eklediğinizde neredeyse 4 saate doğru giden bir süreç ortaya çıkıyor. Bu izleyiciler açısından kabul edilebilir bir şey mi? Peki ya çeken ekip için? Eğer cebinde 50 milyon TL’ye yakın çöpe atacağın bir paran yoksa sektörün yayıncılar tarafından çizilen kurallarını değiştiremezsin.

Biçare internet dizileri derdimize derman olur dedik. Onu da normal bir dizi bütçesinin 4’te 1 fiyatıyla çektirmeye çalıştılar. Devlet tüm yayıncı kuruluşlara “diziler standart süreye inecek” diye deklaresini yayınlatır, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı da setlerde 8 saat çalışma kuralını işletirse sektörde her şey kökünden değişir. Setlerde cidden can güvenliğimiz yok. 20 saate yaklaşan çalışma sürelerinde ne algımız kalıyor ne de yaratıcılığımız.

Kendi adıma en ufak örneğini vereyim. Çektiğim bir işte repo (tatil) öncesi 20 saat çalıştık.Önceki günden gelen yorgunlukla beraber iş bitiminde arabamla yola çıktım. Maalesef şehirlerarası bir yolda 140’la giderken yorgunluktan uykuya dalmışım.Ve sürpriz son değil tabi ki… Kocaman bir kamyonla çarpıştım. Şansım varmış ki hayattayım. Nasıl hayatta kalmış durumdayım onu da çözebilmiş değilim o kazada.

Anlatmak istediğim mesleğimiz uzaktan çok havalı ama bir yakından bakabilmeyi deneseler. Setlerde onlarca arkadaşımız can verdi. Kaç tane arkadaşımız iş bulamadığından dolayı intihar ederek aramızdan ayrıldı. Ailesine, özel yaşantısına gerektiği kadar zaman ayıramayan arkadaşlarımızla dolu sektörümüz. Gerçekten ekiplerce “artık dur” denmesi gerektiğini söylüyoruz bir ağızdan. Şimdi bunu okuyanlar diyecektir “ee çalışmayın sizde o vakit”, ne yapalım bildiklerimizi mi unutalım, aç mı kalalım veya bu işin okulunu okuyup başka işlere mi yönelelim? Hayır tabi ki işimizi yapacağız ama bir yandan da hakkımızı savunacağız. Ta ki bir şeyler değişene kadar.

“Artık piyasamıza bir geniş, iki yakın planla sahne bitiren yönetmenler girmiyor”

TÜİK’in açıkladığı 2017 verilerine göre Türkiye’de son 10 yılda sinema seyircisi sayısı yüzde 120 artmış görünüyor. Seyirci artışıyla eş değer olarak filmlerde de benzer bir kalite artışından bahsedebilir miyiz? Ülkemizdeki sinema filmlerinin kalitesini nasıl buluyorsun?

Geç kalınmış bir durum bu tabi ki… İnsanlar sinemalara, tiyatrolara veya tüm sanatsal aktivitelere katılsınlar. Öğrensinler, en azından bir fikir sahibi olsunlar. Şimdi sorundaki “kalite” konusuna gelecek olursak;  ülkemizdeki filmlerin kalitesini tabi ki beğenmiyorum. Senede eli yüzü düzgün 10 tane film çıkarsa ne mutlu.

Sinema maalesef son on senedir fabrikasyona döndü. Maalesef bizim sektörümüzde artık 3 haftada bir film çekiliyor. Hemen post prodüksiyon işleminden geçip sinemalara düşüyor. Ortalama bir filmi 1 milyon TL’ye çekebiliyorsunuz. Filmin içine fantastik cümlesini katıyorsak bir anda çekilecek filmin bütçesi 1 milyonken en az 5 milyon ve üzerine çıkıyor. Günümüzde birkaç tane yapımcı dışında bu paraları bir filme yatıracak yapımcı yok. Çoğu yapımcı en az fiyata en iyi filmi yaptırma derdinde. Maalesef bunu istiyorsa hem parayı ortaya koyacak, hem de zamanı. Bu şartları oluşturduğu vakit gerçekten o kalitede yapımları ortaya koyabilecek yetenekli yönetmenlerimiz var. Artık piyasamıza bir geniş, iki yakın planla sahne bitiren yönetmenler girmiyor. Gayet net, ne çekildiğinin farkında olan, izleyen, okuyan, teknolojiyi ve yeni ekipmanları takip eden yönetmenlerimiz sektöre girmiş bulunmakta. Bu da televizyon ve sinemamız adına çok sevindirici. Tekrardan konuya dönecek olursak oldu bittiye getirdiğimiz sürece projeleri “kalite” kelimesini filmlerimizle yan yana getirmemek en doğrusu gibi duruyor. Hafif sert oldu galiba bu. :)

Ticari kaygı gütmeyen, daha sanat ve estetik kaygısı olan filmler salonda neden hak ettiği izleyici sayısını bulamıyor? 

Çünkü bahsettiğiniz filmler gerçek… Filmin bir derdi var. Günümüzde de insanlar eğlenmeye, keyifli vakit geçirip biraz gerçeklerden uzaklaşmak için sinemalara akın ediyor. Şimdi “ben şu toplumsal olaya parmak bastım”, ”ülkece şöyle bir derdimizi dile getirdim” dediğin vakit seyirci karşılık vermiyor ve hemen oradan uzaklaşıyor. Ben tamamen buna bağlıyorum. Çok az kişi o ödüllü yönetmenlerin filmlerini takip ediyor, sinema dilini seviyor, sinematografisinden keyif alıyor. Maalesef durum böyle. Ülkemizin çıkardığı en önemli yönetmenlerin başında gelen Nuri Bilge Ceylan’ın filmi, YouTube’dan çıkıp kaşını bıyığını göz kalemiyle boyayıp şaklabanlık yapan bir adamın gişesi altında eziliyor. Ne kadar acı değil mi bu?

“İnsanlar neden televizyonda bedavaya seyrettikleri dizilerin tekrarını seyretmek için para versin?”

Netflix, Puhu Tv, Blue Tv gibi platformları nasıl buluyorsun? Bu mecralar dizi ya da sinema film sektörü için bir kaldıraç görevi görebilir mi? 

Ülkemizde insanlar neden televizyonda bedavaya seyrettikleri dizilerin tekrarını seyretmek için para versin? İçerik mi üretiyoruz ki bu platformlar bir kaldıraç görevi görsün? Bu söylediğiniz platformlara girin bakın Netflix hariç kaç tanesinde yeni içerik var?

Netflix kendi platformunda kendi bütçesiyle 90 milyon dolara film çekiyor. Tabi ki üye olunup destek verilecek. Tertemiz, kaliteli, özgün işler yayınlıyorlar. Seyirci de platforma üye olarak bunun karşılığını veriyor. En ufak örneğini vereyim. Gerçi birkaç soru önce biraz girmiştim bu konuya ama ismi lazım değil Türkiye’de çekilen öncü internet dizilerinin birinden teklif almıştım. Samimiyetle söylüyorum, bölüm başı bütçesinin 150 bin TL olduğunu söylediler. Bakın, bir ekibin haftalık çalışması yaklaşık 100 bin TL. Ekipman parasını da koyalım, oldu mu sana 150 bin TL. Oyuncusuna, senaristine, yönetmenine, mekan parasına, yakılan mazot parasına, kullanılacak kostüm ve sanat malzemelerine hiç girmiyorum bile. Şimdi afedersiniz de nasıl bir kaliteden bahsedebiliriz?

“Hayatı boyunca konservatuvar önünden geçmemiş birisinin isminin yanında oyuncu yazıyor”

Yurt dışında yapılan festivallerde ödüller kazanarak ülkemizi gururlandıran birçok yapım saymak mümkün. Bu başarıyı neye bağlıyorsun? 

Ne mutlu hepimizi umutlandırıyor sinema adına. Keşke sinemamıza daha çok ödenek ayrılsa da bu durum  çoğalsa. İnsanlar özgür olduğunda üretir, kafası rahatken türetir. Ayrıca oralarda sanatın dili çok başka. Mesela çok övündüğümüz festivallerimizin durumuna girmeyelim bile. Her yıl yapılan değişiklikle festivalden bir yarışmayı kaldırıyorlardı, bu seneki piyango Ulusal Film Yarışması’na vurdu. Söylemeden geçemeyeceğim; geçen gün bir jüri açıklanmış aman Allah’ım… Hayatı boyunca konservatuvar önünden geçmemiş birisinin isminin yanında oyuncu yazıyor ve bin emekle çekilmiş filmlerdeki gerçek oyuncuların oyunculuklarını değerlendiriyor. Şaka mı bu?

Senin yeni hikâyelerin, projelerin var mı? 

Bizde projeler bitmez. Şaka bir yana her yönetmen kendi yazdığı bir filmi çekmek ister. Benim de böyle bir hayalim var tabi ki. Daha önceden yazıp bitirdiğim ve şu anda halen yazmakta olduğum bir senaryo olmak üzere üç farklı projem var. Sadece doğru zamanı ve yapım anlamında doğru ismi bekliyor diyebilirim. Çünkü yazdığım üç senaryo da benim için çok değerli. Ufaktan bahsetmek gerekirse; yazıp bitirdiğim bir seri katil üçlemesi var. Sert bir iş. Ülkemizde karşılığını bulabilir mi bilemem. Diğer projem ise kuvvetli bir dram. Bir babanın çocukları için verdiği hayat mücadelesini konu alıyor. Bir diğer filmin konusu ise ülkemizde maalesef önüne geçilemeyen “çocuk tacizi”. Umarım farklı türlerde de yine seyirci karşısına çıkma fırsatı bulabilirim.

Eğer çekmezsem gözüm arkada kalır dediğin bir hikâye var mı peki?

Kesinlikle ileride distopik bir film çekmek isterim. Neden olmasın? :)

Son olarak Keloğlan’ın dediği gibi sence de “İyiler hep kazanır mı?” 

Öncelikle sana ve değerli gazetenize çok teşekkür ederim. Maşallah sorular çok güzel yerlerden geldi. Son olarak filmimizle alakalı bir, iki cümle etmek istiyorum. Öncelikle çocuklarımız “Keloğlan Masalı”nı seyir zevki yüksek bir filmle seyretme fırsatı yakalayacak. Ayrıca çocuklarımızı sinemaya getiren ebeveynlerin de mutlu ayrılabileceği bir film oldu. Çünkü 7’den 70’e izlenebilecek özel bir film yaptık. Sinemaseverlerin de bu sıcak filme sahip çıkmasını umuyorum. Ayrıca sorduğun soruya ben de Cankız’ın repliğiyle karşılık vermek isterim: “Umarım hep iyiler kazanıyordur” :)

Keloğlan-Yeni Masal

Yapım: VTR Yapım (Galip Gültekin, Çağdaş Gültekin, Sonku Gültekin, Yönetmen: Süleyman Mert Özdemir, Oyuncular: Atilla Doğukan Türkyılmaz, Yağmur Ün, Asuman Dabak, Kaya Akkaya, Yakup Yavru, Esvet Şahin, Ömür Gedik, Miraç Bayramoğlu, Senaryo: Ferhat Ergün, Görüntü Yönetmeni: Sami Saydan, Müzik: Yıldıray Gürgen, Kurgu: Aytekin Birkon, Niko, Genel Koordinatör: Irmak Çığ Erlertürk, Dağıtımcı: CGV Mars Dağıtım, Konusu: Keloğlan bu kez kendini Emir’in yazdığı masal sayesinde birden can yoldaşı Kadife ile birlikte günümüz İstanbul’unda buluyor. Orijinal hikayeye uygun olarak Cankız’a görür görmez aşık olan Keloğlan, arkadaşı ile birlikte onun çağrısına kulak vererek hayvanların soyunu tüketmeye çalışan zalimlere karşı zorlu bir maceraya atılıyor. 

Süleyman Mert Özdemir, Filmografi

“Keloğlan” / 2017 / Sinema Filmi / Yönetmen

“Nuri Killigil” / 2017 / Film / Yönetmen

“Babam Ve Ailesi” / 2016 / Kanal D  / Yönetmen

“Pinhan” / 2015 / TRT1 Tv Filmi / Yardımcı Yönetmen

“Çeyrek ile Zeyrek Bir Ramazan Temaşası” / 2015 / TRT1 / Yönetmen

“Filinta” / 2014-2015 / TRT1 / Yönetmen

“Köstebekgiller” / 2014 / TRT-Çocuk / Yönetmen

“İki Kafadar Chinese Connection” / 2013 / Sinema Filmi / Yardımcı Yönetmen

“Herşey Yolunda Merkez” / 2013 / Show Tv / Yardımcı Yönetmen

“Beyaz Show” / Tv Programı / 2012-2013 /

“Kral Yolu – Olba Krallığı” / 2012 / Sinema Filmi / Yardımcı Yönetmen

“Hayırlı İşler” / Tv Programı / 2011-2012 / Yönetmen

“Babam İçin” / 2011 / Fox Tv / Yardımcı Yönetmen

“Kuzey Güney” / 2011 / Kanal D / Yardımcı Yönetmen

“Behzat Ç” / 2011 / Sinema Filmi / Reji Asist.

“Elde Var Hayat” / 2010-2011 / TRT1 /  Yardımcı Yönetmen

“Kurtlar Vadisi Pusu” / 2008-2010 / Star Tv /  Reji Asist.

“Melekler Korusun” / 2008 / Show Tv /  Reji Asist.

“Küçük Kadınlar” / 2007 / Kanal D / Reji Asist.

 

Röportaj: Merve M. Damcı

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.