Ana Sayfa Blog Sayfa 2534

Bergama Çevre Filmleri Festivali’nin ilk teması, su varlıkları

Su ve suyun çevresel etkileşiminin konu edileceği festival, 4-6 Ekim tarihlerinde gerçekleştirilecek

Bu yıl ilk kez gerçekleşecek Bergama Çevre Filmleri Festivali “Su Varlıkları” teması ile izleyiciyle buluşacak. Dünyanın yüzde 75’ini kaplayan su ve suyun çevresel etkileşiminin konu edileceği Bergama Çevre Filmleri Festivali, 4-6 Ekim 2019 tarihlerinde yaşama geçirilecek.

Gönüllülerin de katılımıyla İzmir’in Bergama ilçesinin çeşitli noktalarında ve çevre köylerinde yapılacak Festival; iklim değişikliği, çevre sorunları, sürdürülebilirlik, doğa ve gıda konularında izleyiciler üzerinde düşünce, davranış ve yaşam biçimi değişikliği oluşturmayı amaçlıyor. Bu kapsamda, uzman bir seçici kurul tarafından belirlenen belgesel filmlerin gösterimleri, film yönetmenleri ve uzmanların da katıldığı çözüm getirici konuşmalar, su konulu paneller, açık oturumlar ve atölyeler gerçekleştirilecek.

Fotoğraf: Yücel Tunca-Murgul/Artvin

Nükleer Fizikçi Dr. Cem Girit’in gönüllü girişimi ile hazırlıklarını sürdüren festival, resmi destekleyicisi Bergama Belediyesi’nin yanı sıra; yöre halkı, uzman bilim insanları, film yapımcıları, yazarlar, sanatçılar, çevre konularında duyarlı bireyler, yerel yönetimler, dernekler ve vakıflarla iş birliğinde olan 50’ye yakın kişi tarafından da destekleniyor.

‘Akdeniz Havzası yerkürenin en hassas bölgelerinden’

Festival ekibi bu ilk festivalin temasını neden “Su Varlıkları” olarak belirlediğini şöyle anlatıyor:

“Ülkemizin de içinde yer aldığı Akdeniz Havzası, küresel iklim değişikliğine karşı yerkürenin en hassas bölgelerinden biri. Nitekim küresel iklim değişikliğinin ülkemizdeki etkileri, bazı bölgelerimizde kuraklık, bazı bölgelerde aşırı yağışlar, yeraltı sularında kayıplar ve göllerin kuruması şeklinde kendisini göstermeye başlamış durumda.Uluslararası kuruluşların yaptıkları incelemelerin sonuçları Türkiye’nin, %70’i tarımda kullanılan yeraltı sularını en hızlı kaybeden ülkelerden biri olduğunu ortaya koyuyor.”

 

Akkuyu’daki çatlak sandığımızdan daha derin

‘Sıradan bir inşaatın dahi temelinin çatlaması, bir deprem ülkesinde o inşaatın “murdar” olduğunun ispatıyken nükleer santralin temelinin iki kez çatlaması ve çatlağın üstüne beton atılarak bu temelin sağlamlığının “basılan çimento miktarı”yla açıklanması kabul edilemez!’

Türkiye’nin ilk nükleer santralinin kurulması için siyasi iktidarın tüm uyarı ve itirazları görmezden gelerek inşaat izni aldığı Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nde (NGS) üç gün önce bir skandal daha yaşandı. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun (TAEK) müdahalesiyle sorunun giderildiği, yetkililer tarafından “17 bin metreküp çimento basıldı” ifadesiyle açıklandı.

Nükleer santral gibi azami güvenlik gerektiren bir yapının zeminine dökülen betonun çatlaması yeterince ürkütücüyken TAEK yetkilisinin inşaatın sağlamlığını basılan çimento miktarına eşitlemiş olması inanılır gibi değil!

Yetkililerin, yer bilimci ve uzmanların Akkuyu zemininin karstik yapıda olduğunu, zeminin altının boş olduğunu söylemesine rağmen sesleri siyasi iktidar tarafından duyulmadı.

Nitekim 2016 yılındaki Akkuyu bilirkişi incelemelerinde davacı vekilleri 1983 yılında Akkuyu’da potansiyel bir nükleer santral inşaatına yönelik yapılan zemin etütlerinde basılan çimentonun 150 metre ötede denizden çıktığı bilgisini paylaşmıştı, bugün de bu paylaşımı yinelemekteler.

Esasen 2010’da AKP Hükümetinin Rusya ile hükümetlerarası anlaşma yapmasıyla başlayan Akkuyu NGS tarihine geriye doğru şöyle bir  bakarsak yaşanan olayların arasına aynalar konmuş gibi olduğunu fark ederiz.

Her bir sorunun bir sonraki potansiyel soruna işaret ettiği olaylar silsilesi en iyi “Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir”  atasözüyle açıklanabilir.

Putin’e jest

Dünyada yap-işlet-sahip ol modeliyle, yabancı bir devlete kendi ülke toprakları üzerinde nükleer santral kurma iznini, yeri ve yetkiyi veren ilk siyasi iktidar olma vizyonuna(!) sahip AKP iktidarı, projenin kendi idaresi dışında durdurulması ihtimaline karşı iki yıl önce nükleer santralleri mega proje kapsamına aldı.

Zira sivil toplum Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) onayının alındığı 2015 yılının öncesi ve sonrasında tüm gücünü seferber ederek siyasi kararlara karşı canhıraş mücadele etmiş, direnmiş ve davalar açmıştı.

Kronolojik olarak bakarsak, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından reddedilen Akkuyu NGS’nin ilk ÇED başvurusu 3000 sayfa haline getirilerek tekrarlanmıştı. Sivil toplumun itirazı için bir aylık süre tanınmasını Rusya Devlet Başkanı Putin’in ziyaretine denk getirilerek siyasi jest şeklinde aniden onaylanması izlemişti.

Bu arada ÇED başvurusundaki sahte imza skandalını, Akkuyu NGS’nin devletle ilişkilerini tesis eden Müdürü Fauk Uzel’in istifa ederken nükleer tesisin alt yapı hazırlık çalışmalarında eksikliklere veryansın ettiğini, Akkuyu NGS’nin sayısız temel atma törenleri silsilesinin ilk ayağında halka ve halkın milletvekiline karşı şiddet kullanıldığını da anımsayalım.

Öte yandan gerek Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (IAEA) gerekse Avrupa Parlamentosu’nun Akkuyu NGS’ye verilen ÇED onayını eleştiri yağmuruna tuttuğu malumunuzdur.

Raporlar yok sayıldı

O IAEA raporu ki, meslek birlikleri ve odalar Akkuyu NGS yetkililerinden ve Enerji Bakanlığı’ndan aylarca talep etmiş olmasına rağmen sır gibi saklanmış, Hürriyet Gazetesi’nin ABD temsilcisi Tolga Tanış tarafından ortaya çıkarılana kadar kamuoyunun haberi olamamıştı.

Zira nükleer santrallerin kurulması yaygınlaşması için faaliyet gösteren küresel bir üst örgüt olan IAEA dahi, Akkuyu NGS’nin ve Türkiye’deki siyasi kültürün, bağımsızlık gerektiren yasal alt yapının nükleer santral kurmak için uygun olmadığını dünya kamuoyuna ilan ediyordu.

Diğer taraftan 80 kişinin müdahil olmasıyla 13 ayrı sivil toplum örgütü tarafından açılan davalarda Akkuyu NGS’nin 1978 yılında yer lisansının uygunsuzluğundan tutun da bölgenin depremselliği, yeni tespit edilen fay hatları, iklim değişikliği şartlarında gelecekte deniz seviyelerinin yükselmesi risklerinin siyasi iktidarın elinin tersiyle itilerek yok sayılması o güne dek yaşanan gelişmelerin yalnızca olağan bir sonucuydu.

Hatta OHAL kapsamında bir bilirkişinin değiştirilmesi nedeniyle jeolojik yapının ikinci kez tartışıldığı incelemelerde uzman ve davacı vekillerin zeminin uygunsuzluklarına dair sunduğu sayfalarca rapor yok sayıldı.

Nihai kararda ise sanki bu raporlar hiç sunulmamış, riskler açıklanmamış gibi ÇED’in uygunluğuna hükmedildi. Bu karardan bir gün önce Cumhurbaşkanı’nın nükleer santralin kurulmasının engellenemeyeceği yönündeki beyanı tüm olan bitenin nedenlerini somut olarak gösteriyordu.

Kısacası bugün çatlayan reaktör temelinin zeminine beton atılarak inşaata devam edilmesi geçmişte yaşananların doğal bir sonucu. Sorun şu ki, büyük resme baktığımızda her normalleşmenin arkasından yeni ve daha büyük bir sorun ortaya çıkarak çatlak giderek derinleşmekte.

Radyasyon doz sınırlarını siyasi iktidar belirleyecek

Nükleer santrallerin işleyişini, radyasyon sınır dozlarının tayinini, radyasyona maruziyet konularını ilgilendiren, hak, alacak ve borç ilişkilerinin Cumhurbaşkanının başkanlık ettiği Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK) eliyle düzenlenecek olması da yine bu çatlağı derinleştiren bir diğer neden.

Bu noktada 2015 yılında gerek IAEA’nin gerekse Avrupa Parlametosu’nun nükleer alanda yasal altyapı yetersizliğine dair eleştirilerin haklılığı aşikar. Bu nedenle sırf uluslararası standartlara şeklen uygun olsun diye NDK teşkilat yönetmeliğinin ikinci bölümünde NDK’nın denetlenebilir ve bağımsız olduğu “kuruluşun, idari ve hukuki yapısı için kurum kararlarının yerindelik denetimine tabi tutulmayacağı ve hiçbir organ makam, merci veya kişinin kurum kararlarını etkilemeye yönelik emir ve talimat veremeyeceği” ibaresiyle tanımlanmış.

Ancak, nükleer santralin siyasi kararla kurulduğu gerçeğiyle birlikte düşünülürse NDK’nın başkanı olan Cumhurbaşkanı’nın süreçteki eksiklikleri ve/veya sorunları kamuoyuyla paylaşması, halkı bilgilendirmesi olanaklı görünmüyor. Öte yandan aynı yönetmeliğin 17. maddenin 6. bendinin c fıkrasına göre NDK’nın çalışanların, halkın, çevrenin ve gelecek nesillerin radyasyona maruz kalma riskini içeren her türlü faaliyet nedeniyle maruz kalınabilecek radyasyon doz sınırlarını tayin edebileceği yazıyor.

Bu şekilde gerek nükleer santrallerin gerekse Cumhurbaşkanı’nın sadece bugünü değil gelecek nesillere sirayet edebilecek kararalar alabileceği açıkça kabul edilmiş bulunuyor.

Bugüne dek yaşananların yaşanacakların taahhüdü olduğu aşikar. Hukukun ve yargının bağımsızlığının söz konusu olmadığı; yurttaşın, sivil toplumun iradesini gösteremediği, gösterse de yok sayıldığı, şiddet gördüğü bir ortamda Türkiye’deki nükleer santral kurulum süreçlerine uluslararası kamuoyunun ve kurumların dikkatinin çekilmesi, uluslararası duyarlılıkla sürece müdahil olunması şart. Aksi halde gittikçe derinleşen bu çatlak yakın zamanda bu coğrafyanın karadeliği olacak.

(Bu yazı bianet.org’da da yayımlanmıştır)

‘Yoksulluğun birçok biçimi var ve hepsini tek tek keşfedeceğiz’

‘Mardin’de %60 olduğu söylenen rekolte düşüşünün Türkiye genelinde bir konuşması yok henüz ve fakat yukarıdaki tabloya iklim değişikliği de eklendiğinde…’

Bill McKibbenn’ı yeni kitabı, FALTER’dan bir bölüm seçmiş, Rolling Stones. Dünyadan Çeviri, kısaltılmış bir tercüme yayınlamış. Yukarıdaki cümle oradan. Sosyal medya, malum, geniş cemiyetimiz. Ben de paylaştım yazıdan bir kaç satırı.

Mardin’den gelen cevap çok değerli. “Biz mercimeği söktük. Nohut ekemedik. Buğdayda rekolte geçen yıla göre %60 düşecek. Aşırı yağıştan sarı pas hastalığı tüm ürünleri kırdı geçirdi. Hibrit tohumların akibeti bu, buralarda” dediler. Sorgulu sordum. Ata tohum buğdayı. Geç başak vermiş ama sağlıklılarmış. Hasadını da görelim inşallah dedim, Mardin’e bereket diledim.

Aynı saatlerde hububat alım fiyatlarından memnun olmayan çiftçi, Hububat Üreticileri Sendikası (HUBUBAT-SEN) aracılığı ile ürün fiyatlarının, maliyete bir %25 (kazanç+insanca yaşam payı) daha eklenerek hesaplanması gerektiğini anlatmaya çalışıyordu. Bu talebin üreticilerin mağdur olmaması ve üretime devam edebilmesi için olduğu aşikar. Maliyetine üretmesi beklenemez çiftçinin. Gel gör ki maliyetin, yani tohumluktan gübreye, mazottan ilaca, modernize edilen tarımın tüm girdilerinin % 60-65 oranında arttığı bir dönemdeyiz! Oysa ilk kez, enflasyonun üzerinde bir alım fiyatı ilan edilmişti. Enflasyonun dedim, maliyet + insanca yaşam için makul bir kar yüzdesi demedim. Adalet, hala uzak bir hayal kırsalda, tarımsal üretimde.

‘Olur öyle’

Mardin’de %60 olduğu söylenen rekolte düşüşünün Türkiye genelinde bir konuşması yok henüz ve fakat yukarıdaki tabloya iklim değişikliği de eklendiğinde… kim, niye İstanbul’a buğday üretsin ki?! Değil mi?

Var mı tasa eden?

Buğdayda yaşananla/yaşanacakla burada, Ayvalık’ta, zeytinde yaşanan alakalı olabilir mi dedim, notlarımı buraya da bırakmaya karar verdim..

Geçen yıl “yağış çok iyi,” demişlerdi. Yani 2017-2018 sonbahar-kış-ilkbahar döngüsünde bölge tam da dilediği miktar suyu almıştı. Kuraklık konu değildi. Zeytinler çiçeklenmiş ve çiçeğin tutamadığına ilişkin tek bir fısıltı duymamıştım kahvede.

Şimdi, kısa not düşeyim, çiçeğin tutması- tutamaması karışık konu. Ben de yeni yeni öğreniyorum. Ukalalık etmeyeyim ama okuduğum kadarıyla, açan çiçeğin olsun da %2’si meyveye dönüyor. Buralarda anlatılan, tam %2’yi değilse de, oranın azlığını onaylar nitelikte. Bizim köyün İsmail abisi, pazarın zeytincisi, ağacın yağmurdan, rüzgardan etkilendiğini, bir badem gibi doğanın şiddetine ayak direyemediğini, bu sebeple zaten nisandan hazirana parça parça çiçeklendiğini, son çiçeklerin ince çekirdekli, minik zeytinlere ancak dönüşebildiğini ama sürecin tek bir seferle sınırlı olmadığını anlattı, geçende. “O halde,” dedim, “zeytin, ne olsa rekolte verir. Az ya da çok ama verir.” “Verir,” dedi. “Peki,” dedim, “neden geçen yıl bizim köyde rekolte olmadı?” Beyaz topraksa, beyaz toprak. Yıllanmış ağaçlarsa, her tarafımızda. “Bir önceki yıl dehşet bir rekolteydi de yorgunlar mıydı,” diye sordum, “hayır.” Bir önceki yıl da çok müthiş değilmiş. “Peki, neden?” Niçin ağaçlar tayfa getirmeye değmeyecek kadar az verdiler zeytini? “Olur öyle” dedi.

Olur mu sahi?

Zeytinci değilim. Cahiliyim tarımının. Ağaçlarsa, etrafımda. En gençleri 100-150 yıllık. Dataları kuvvetlidir, bilirler kuraklığı ya da hoyrat kışları… ben kimim, onların neyi niye yaptığını sorgulayacak. Ama geçen yıl rekolte sıfıra yakındı köyde, ağaçlar sanki zeytin değilmiş gibi meyvesizdiler. Mana aramamak kabil değil.

Ben Ağustos’a verdim.

Buraların ağustosu sıcak ama bir o kadar da rüzgarlı. Poyraz bir esmeye başlıyor, durmuyor. 2018 Ağustos’unda poyraz, üç gün hariç, esmedi ve en az dört gecesinde ısı 29 dereceden aşağı inmedi. Erkenden, daha eylül devrilmeden, kararıp dökülen zeytinleri ben bu tropik gecelere ve eksilen poyraza verdim. Bu konuda yazan çizene de denk gelmedim. Sadece bir üretici, 2018 yağının genel kompozisyonunun tad değil, besi değeri bağlamında, geçen yılların çok altında olduğunu anlattı.

Narların, ayvaların ve sumakların dengesi

Elbette mesele sadece ağustos olmayabilir, iklime gelene kadar monokültür bahçelerde yapılan oldukça hoyrat bir tarımın neticesi de olabilir bunlar. Dediğim gibi, cahiliyim. Mardin’in zeytinleriyle kıyaslamak ama çok isterdim. Derik’in hemen hiç dokunulmayan, sadece hasat edilen, bir bahçede en az beş çeşit zeytinin birlikte var olduğu, aralarına karışmış narların, ayva ve sumakların dengesini konuşabilmek isterdim. Acaba oralarda bu yıl rekolte nasıldı? Kimse yazmıyor böyle şeyleri. Gündem öyle yüklü ki!

Dursun o yüzden burada.

Bu yıla gelince, yağış gene iyi. Ağaçlar çiçek dolu. Bakalım, bu yıl ağustos nasıl geçecek, ne olacak rekolte…

Bunları düşünür, notlar tutarken ben, Birleşmiş Milletler’in iki gün önce yayınladığı bir rapora denk geldim. 50 ülkeden 145 uzmanın üç yıllık değerlendirmesinin neticesi olan ve başlığı da “Doğa’daki ‘Benzeri Yaşanmamış’ Tehlikeli Düşüş; Türlerin ‘Artan” Yok Olma Oranları’ diye tercüme edilebilecek bülten; doğrudan insan faaliyetleri neticesi yok olmanın sınırına gelen türlerin sayısının 1 milyona dayandığını ilan ediyor.

Bir milyon! Bu canlı sayısı değil, tür sayısı.

1970’ten bu yana nüfusu ikiye, enerji düşkünü küresel ekonomisi dörde katlanan ve “ucuz” üzerine kurulu uluslararası ticareti 10 kat artan insanın bu gezegene bedeli, bu çöküş. Rapor, kısaca;

  • incelenen gruplarda bütün hayvan ve bitki türlerinin % 25’inin tehdit altında olduğunu;
  • vahşi memelilerde küresel biyokütle kaybının % 82 oranına vardığını;
  • yerel toplulukların yaşaması için gerekli doğal göstergelerin % 72 oranında kötüleştiğini;
  • 16. yüzyıldan bu yana en az 680 omurgalı türün, neslinin tükenmesine yol açtığımızı ve gıda ve tarım için kullanılan tüm hayvan türlerinin 2016 yılına kadar % 9’undan fazlasının neslini tükettiğimizi anlatıyor.

‘Kelebekler çok bu yıl’

Her şeye rağmen hayat devam ediyor.

Ertesi sabah çıktım, pazara indim. Perşembe pazarı benim asıl alış verişimi yaptığım pazar Ayvalık’ta. Her yer domates. Pembelerin tezgahlara bu kadar erken dolmasına şaşırmamak kabil değil, Rusya’dan dönüp duranlar mı diye dertlenmemek de. Sordum, “Dikili’den” dediler. “Termal suyla ısınan seraların üzerleri açıldı, güneş de var” diye anlatırken tezgahtaki, güldüm, “yahu, evvelsi güne kadar titriyordum ben” diye. “Hakkın var, geç geldi bu yıl bahar” dedi, artık zorlamadım “bu domates nasıl oldu peki” diye. Fiyatı 12’ydi, 8 liraya kadar düşmüş! Sarımsak eksik evde, güvendiğim tek tezgah var. Sadece tazesinden varmış. “İçleri doldu artık, al” dedi. Bu tazelere ben taze irisi diyorum, içi boş ama gösterişli diye. Gülüyor her seferinde bana. “Kartlaşmaya başlıyorlar, korkma, al” dedi bu sefer. Aldım. Oradan otçu amcamın tezgahına geçtim. Amcam kıştan bahara her hafta “şimdi bundan yiyeceksin artık” diye diye doldurdu sepetlerimizi. Bahçede hindiba bol, ebegümeci keza, Vasıf da bir arapsaçı tarlası buldu ki, torba torba hasat edip getiriyor, uğramamıştım kaç haftadır yanına. Hal hatır sordum önce. Otların iklim değişikliğinden haberi var mı diye merak ettim. İklim değişikliğine hiç prim vermedi amcam, “bu yıl güzel yağdı, ot bol, çok bol” dedi ve ekledi “kelebekler çok bu yıl.”

Erzurum’u hatırladım yine. Güney köylerinden birinde, çat deyip gelmemize hiç itiraz etmeyen, yoksul hanesinin varını kapı önüne çıkıp toplayıverdiği eveliklere sarıp sunan Fatma abla geldi aklıma. Benzer cömertliği İhsangazi’de, tecrübe etmiştim. Evin varı yoğu olan siyeze yine kapının önünden çıkıp da toplayıverdiği en az yedi otu katıp ekşili aşı yapıverenlerin cömertliği… hani her gün kahvaltıdan önce en az altı imkansız şey hayal eden Kraliçe gibi, Alis Harikalar Diyarında, ki bizler de belki her gün en az bir cömertlikle sınamalıyız kendimizi. Önümüzdeki 30 yılda en az 200 milyon iklim mültecisi olacak. Bir ihtimal bu rakam 1 milyara kadar da çıkabilir. Yani 7’mizden 1’i, her an, her şeyini kaybedip sığınacağı bir köşe ara hale gelebilir.

O yüzden, hadi, çıkıp az ot toplayın, bir börek yapalım! Ot toplayın ki bakalım birlikte dünyaya, evimiz gezegene ve üzerinde yaşayan onyüzbinmilyoncuk canlı hayata. Onlarla kendimizinkini birlikte görelim, beka dendiğinde bize. Bir börek yapalım, unuyla, suyuyla, otuyla. Hepsini bilerek niye, nereden geldi, hangi bedellerle…

—-

Firuz’un açma böreği

Anneannemin tarifinden uyarlamadır, adını öyle koydum.

Önce bir hamur tutmamız gerek. 300 gr una iki çimdik tuz, 150 mlt su ve 50 mlt sirke ekleyip yoğuruyorsunuz. Öyle mükemmel bir top olmasına gerek yok. Dinlenirken toparlanır.

Hamur dinlenirken içine ne koymak istiyorsanız hazırlayın. Ben 200 gr kadar bir taze soğanı, 100mlt zeytinyağında 600 gr kadar arapsaçıyla çevirdim mesela.

Tabi otlara girişmeden önce fırını yaktım ki ısınsın. Tüm hazırlığı otların 20-25 dakikamı aldı. Hamurun dinlenmesi için asgari süre bu. Dilerseniz bir saat bırakın, dilerseniz beş ama minimum 20-25 dakika dinlenmeli. Kolay açılması için gerek süre bu. Yoksa buğday ununun su ile bir araya gelip oluşturduğu muazzam gluten ağları tutar hamurunuzu, oklava açmaz. Şimdi.. Pek çokları nişasta ile unu karıp hamuru öyle açıyor, ben tercih etmiyorum. Fazladan masraf, gereksiz bir detay gibi geliyor ama bana aldırmayın. Bildiğiniz karışım varsa onu koyun elinizin altına. Hamurunuzu ikiye bölün. Biri alt, diğeri üstü için böreğin. Önce birini, sonra ikincisini tarif edeceğim gibi açın ve katlayın:

  • Bir merdane ya da oklava yardımıyla unladığınız tezgahın üzerinde 30 cm çapında açın hamurunuzu, sonra bir oklava ile bu hamuru iki katı genişliğe açmaya devam edin

  • 55-60 cm genişliğe ulaşınca, üzerini 75-100 mlt bir miktar zeytinyağı ile sıvayın ve ortasında göbeği olan bir çiçek misali, sekiz yaprak kesin ve hayali çiçeğinizin yapraklarını göbeğinin üzerine katlayın.

  • Her iki parça hamurunuza aynı işlemi yaptıktan sonra fırın tepsinize göre ilk parçayı yeniden açacaksınız. Ben 30 cm’lik yuvarlak bir tepsi kullandım. Alt katı için böreğimin 40 cm’e açmam yeterli oldu. Üzerine hazırladığım karışımı yerleştirdim.

  • Üst kısmı için 30-35 cm’den fazla açmamaya çalıştım hamurumu. Hafif kırışık, kenarlara çekiştirmeden, hamur arttırmadan yerleştirmeme bakmayın, bu hamur rahat rahat 50 cm çapında bir tepsiyi de kaldırır. Böreğin cömertliği! Siz açarken ona göre açarsınız.

Börek açmayı katlamayı göstermeden tarif verilemezdi ama bitmiş halini fotoğraflamayacağım, ayıp derler. Siz belki bana yollarsınız.

Börek açarken sohbet edeniniz, masanızda paylaşacak dostlarınız, kapınızı çalan misafirler hep olsun, böreğinizin otlarının peşinde börtü böceğin tasasını da duyun, onları pazara, atölyeye, ofise taşıyın; belki arada bana oklavayı öğreten Firuzan’a da iki satır selam edersiniz.

(Yeşil Gazete)

Böcek Aleminin (Entomofauna) Dünya Genelinde Azalması: Faktörlere Genel Bir Bakış – Kısım 5

Biological Conservation sayı 232‘de makaleyi Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Nilüfer Ağaç’ın çevirisi ile yayımlıyoruz. Tefrika edilen bu makalenin ilk kısmına buradan ulaşabilirsiniz.

***

4. 1 Azalmanın Tetikleyicileri

Çalışmaların büyük bölümü (%49,7) habitat değişiminin, kuşların ve memelilerin küresel azalmasında da bir faktör olarak böcek azalmasının temel tetikleyicisi olduğuna işaret ediyor (Chamberlain ve Fuller, 2000; Diamond, 1989). Kirliliğin (%25,8) biyolojik etkenleri (%17,6) izlediği listede, bir takım çalışmalara göre iklim değişikliği (%6,9) kayıpların tetikleyicisi olarak yer almaktadır.(Figür 5, Tablo S2).

4. 1. 1 Doğal Çevre Değişimi

Habitat değişimi insan faaliyetlerinin birincil sonucudur. Çeşitli habitatlar pahasına konut sağlamak ve ulaşımı kolaylaştırmak, turizme imkan sağlamak (kentleşme), gıda yetiştirmek (Tarım) ve mal üretimi (endüstriyelleşme) için geçmiş yüzyıllarda dönüştürülen arazilerin artmasıyla habitat değişiminin küresel hız ve kapsamı genişliyor. Kın kanatlılar, pul kanatlılar ve zar kanatlılar için arazi kullanımın değişimi ve doğal çevrelerinin parçalara ayrılması, zirai dönüşüm ve gıda üretimi amacıyla yoğunlaştırmanın %24 ile listelendiği raporlarda, türlerin azalmasındaki açık ara ana sebeptir (Figür 5) (Figür 6). Buna karşıt şehirleşme vakalarının %11’i, ormasızlaşma %9’u olarak raporlanmıştır.

Figür 5. Literatürdeki raporlara göre çalışan taksonlarda azalmanın 4 ana etkeni
Figür 6. Böcek azalmalarıyla ilişkilendirilen ana etkenler Tarım alanları gezegenin toplam yüzey alanının

%12’sini kapsadığından (FAO, 2015) tarımsal faaliyetler böcek türlerinin önemli bir oranını doğrudan etkiliyor (Dudley ve Alexander, 2017). Avrupa ve Kuzey Amerika’da tarım sınırlarının genişlemesi 20. yüzyılın ilk yarısında gerçekleşirken Güney Amerika, Afrika ve Asya’da yüzyılın 2. yarısında gerçekleşmiştir (Foley vd., 2005 ; Gibbs vd., 2010). Ardında bıraktığı, bozulmamış ekosistemlere ve doğal habitatlarla bağıntılı nadir türlerin ya tehdit altına girmeleri ya da tümüyle yok olmalarıdır (Grixti vd., 2009; Ollerton vd., 2014). Ancak, büyük ölçekli böcek ölümleri, tarımsal uygulamalar geleneksel az girdili tarım yönteminden Yeşil Devrim tarafından getirilen yoğun, endüstriyel ölçekte üretime dönüştüğünde ortaya çıktı (Bambaradeniya ve Amerasinghe, 2003 ; Ollerton vd., 2014). Sonraki uygulamalar zorunlu olarak ormansızlaştırma veya doğal çevre dönüşümünü (ör; otlak dönüşümü, sulak alanların drenajı) içermedi ancak genetik olarak tek tip monokültür ekimine, yinelenen sentetik gübre ve tarımsal zehirlerin kullanımına, çalılıkların ve ağaçların makinelerin kullanılabilmeleri için ortadan kaldırılmalarına ve sulamayla drenajı artırmak için yüzey su yataklarına müdahaleye sebep olmuştur. Monokültürler, polen taşıyıcıları, böceklerin doğal düşmanları ve besin dönüştürücüleri arasından böcek biyoçeşitliliğinin azalmasına yol açtı ve tarımsal zararlıların üremeleri için uygun ortam oluşturdu. Raporların çeyreği tarım ilişkili uygulamaların hem karasal hem sucul ekosistemlerde böcek azalmalarının temel tetikleyicisi olduğunu gösteriyor (Wilcove vd., 1998).

Özelleşmiş tozlaştırıcıların arazi kullanım değişikliklerine (flora kaynaklarının, beslenme ve kışı geçirme bölgelerinin kaybını içerecek şekilde) duyarlılığı birçok eşek arısının ve yaban arısının azalmasında belirleyici bir faktör olarak ortaya çıkıyor (Williams ve Osborne, 2009). Çalıların ve ağaçların kaybı muhtemelen özelleşmiş karafatmaların azalmalarını tetikledi (Brooks vd., 2012). Güvelerin azalmaları larvaların kışı geçirdikleri konukçu bitklerin kaderine bağlıdır: kışı larva olarak geçirecek türler için otlar ve yumurta, pupa ya da yetişkin olarak kışı geçirecekleri ağaçlar. Yoğun tarımsal ortamlardaki yabani ot ve ağaçların beraberce ortadan kaldırılması kışı larva olarak geçiren güve türlerindeki azalmayı açıklayabilir (Fox, 2013; Mattila vd., 2006; Merckx vd., 2009; Pocock ve Jennings, 2008). Buna karşılık, otlakların terk edilmesi bazı yaygın kelebeklerin toparlanmasına izin verirken, yoğun tarımdan organik tarıma değişim güvelerin bollukça ve çeşitlilikçe artmasına sebep oldu (Taylor ve Morecraft, 2009) (Kuussaari vd., 2007).

Tarımsal yoğunlaşma ayrıca dere yataklarının değiştirilmesi, sulak alanların kurutulması, taşkın yatakların değiştirilmesi ve nehir kıyısındaki ağaçların üst bitki tabakasının yok edilmesiyle toprak ve besin kaybına, dere mikro habitatlarının homojenleşmesine ve sucul böcek topluluklarının değişmesine sebep oldu (Houghton ve Holzenthae, 2010). Bu faaliyetler ötrofikasyon, siltasyon ve su kütlelerinde tortullaşmayı arttırmakta böylece öğütücüler ve yırtıcılar azalırken filtreci türlerini desteklemektedir (Burdan vd., 2013; Niyogi vd., 2007 ; Olson vd., 2016). Sucul bitkilerin çeşitli toplulukları; çeltik tarlaları gibi Odonata larvaları için sığınak sağladıkları otlama, yumurtlama ve birçok böcek ortaya çıkmasına izin verdikleri için lentik sistemlerde önemli bir doğal çevre bileşenidir (Nakanishi vd., 2014).

Son yıllarda şehirleşme, gezegenin çoğunda tarımsal alanları ele geçirerek, habitata özelleşmiş türlerin çoğunun ortadan kalkmasına ve yerlerine suni insan çevresine adapte olmuş birkaç yaygın türün yerleşmesine yol açtı. Oysa ki Bombus türleri (Botias vd., 2017) gibi tozlaştırıcılar Lycaena phlaeas ve Aphantopus hyperantus (van Dyck vd., 2009) gibi kelebekler dahil olmak üzere yerli ve yeni kolonize türlere barınma sağlayan kent park ve bahçeleri yaratılarak bu kayıplar kısmen dengelenebilir.

Güney Amerika, Afrika ve Asya’nın tropikal ülkelerinde, ormansızlaşma, yusufçuklar da dahil olmak üzere (Samways, 1999) biyoçeşitlilik kaybı ve böcek azalmalarının (carrasco vd., 2017; Wilson, 2002) hala ana nedenidir. Pasifik Adalarının bitki koleksiyonları üzerine mevcut çalışmalar, ormansızlaşma ve bu ekosistemler üzerindeki insan etkilerinin kuşların, memelilerin ve salyangozların (Kingsford vd. 2009) yok oluşuyla sınırlı kalmadığını ayrıca galeri sinekleri (Lepidoptera ; Gracillaridae) gibi böcekleri de kapsadığını öne sürüyor (Hembry, 2013). Avrupa’da ormansızlaşma odunsu böceklerinin azalmasının temel tetikleyicisidir (Nieto ve Alexander, 2010). Buna karşın, ağaçlandırma orman sınırındaki doğal çevre çeşitliliğini arttırarak bazı yaygın kelebek türlerini sayıca arttırabilir, (Kuussaari vd., 2007) ancak ormanlık alan çeşitliliği, yapısal ve mikro iklim heterojenliği, kuşlar kadar güvelerin kelebeklerin çeşitliliğini korumak için kendi başına ağaçlanan araziden çok daha önemlidir (Fuller vd., 2005; van Swaay vd., 2006). Çok az sayıdaki yaygın tür ağaçlandırma altında fayda sağlar ve yayılırken ve bazı Avrupa kelebek türleri dikkate değer bir düşüş bile sergiledi (van Swaay vd., 2006). Britanya’da, 19. yüzyıldan beri kozalaklı ağaç plantasyonundaki 20 kat artış ne biyoçeşitliliği ne de pul kanatlı türlerini çoklukça arttırmıştır (Brereton vd., 2011; Fox, 2013).

4. 1. 2 Kirlilik

Kirlilik böcek azalmalarının 2. en büyük etkenidir (Figür 5). Çevresel kirliliğin kaynakları tarımsal üretimde kullanılan gübre ve sentetik böcek zehirleri, kentsel bölgelerden fabrika ve madenlerden endüstriyel kimyasalları içerir. Bunların içinde böcek zehirleri kirliliğinin %13′ü olarak rapor edilmiş (Figur 6) bunu suni gübre girdileri (%10) ve daha az ölçüde kentsel ve endüstriyel kirletici maddeler (%3) takip etmiştir.

Yoğun tarım, adı üstünde, diğerleri üzerinde ürün zararlılarını (böcek zehirleri) yabani otları (Bitki zehirleri) ve mantar enfeksiyonunu (mantar zehirlerini) kontrol etmek için suni gübrenin sistematik ve yaygın kullanımı anlamına gelir (Dudley ve Alxander, 2007). Zehirlilikte böcek zehirleri tüm böcekler ve eklem bacaklılar için açık ara en zehirlisidir. Bunu mantar zehirleri takip eder bitki zehirleri değil (Mule vd., 2017; Sachez Bayo ve Goka, 2014). Bitki zehirleri, yüzey akıntısıyla ekinlerin ve çevredeki bitki örtüsünün çeşitliliğini azaltır, böylece ya tümüyle yok olan ya da sayıca oldukça azalan, yaşamı yabani bitkilere bağımlı eklembacaklı türlerini de dolaylı yoldan etkiler (Goulet ve masner, 2017; Marshall vd., 2003). Bu sebeple ürün arazisine bitki zehri uygulaması hem karasal hem sucul bitkiler hem de böcek biyoçeşitliliği üzerinde diğer herhangi bilimsel tarım yöntemlerinden daha olumsuz etkilere sahiptir (Hyvonen ve Solonen, 2002; Lundgren vd., 2013). Böcek ilaçları Birleşik Krallık’ta kırsal alanlarda güvelerin (Hahn vd., 2015, Wickramasinghe vd., 2004) ve İtalya’da polenleştiricilerin (Brittain vd., 2010) azalmalarına sebep olmuştur; geniş spektrumlu böcek ilaçları yararlı toprakta ve yeşil yapraklı bitkilerde yaşayan böcekleri sayıca ve çeşitlilikçe azaltmaktadır (Lundgren vd., 2013). Sistemik böcek zehirleri bahçelerdeki ve fidanlıklardaki uğur böcekleri ve kelebeklerin popülasyonunu azaltmakta (Krischik vd., 2015 ) ve arılar (bakınız 3. 2. 3 ) ve diğer eklem bacaklıların çeşitli ölümcül etkide bulunmaktadır. Mantar zehirleri böceklere daha az zarar vermiyor, böcek öldürücü toksisitesine sahip belirli bir birleşik grubunun sinerjizmi (Biddinger vd., 2013; Pilling ve Jepson, 1993 ) bal arılarının çöküşü ile kesinlikle ilgilidir (Simon -Delso vd., 2014).

Pyrethroid, neonikotinoid ve fibronil böcek zehirlerinin yüksek akut ve kronik zehirlilik sebebi ile sucul böcekler ve kabuklular üzerinde yıkıcı etkileri vardır (Beketov ve Liess, 2008 ; Kasai vd., 2016; Mian ve Mulla, 1992 ; Roessink vd., 2013). Böylece su kütlelerindeki çoklukları anlamlı bir şekilde azalmaktadır (van Dijk vd., 2013). Tortulardaki fibronilin kalıcı artıkları yusufçukların ortaya çıkışını (Jinguji vd., 2013; Ueda ve Jinguji; 2013), balık sağ kalımı üzerine kademeli negatif etkileriyle chironomidlerin ve diğer böcek larvalarının gelişimini etkiler (Weston vd., 2015) Sistematik böcek öldürücüler; yaprak artıklarını ve diğer organik materyalleri ayrıştıran parçalayıcı larvaların uzun dönemli yaşayabilme yeteneklerini bozmaktadır (Kreutzweiser vd., 2008), böcek besin ağının temelini zayıflatmakta (Sanchez Bayo vd., 2016) ve böylece doğal biyolojik kontrol mekanizmalarını özellikle pirinç çeltik ekosistemlerini raydan çıkarmaktadır (Settle vd., 1996). Ayrıca bu ürünler polen, nektar, yaprak ucu damlası ve uygualama yapılan bitkinin ve yakınlardaki bitkilerin dokularına kolaylıkla geçebilmekte, nektarla beslenen, kelebekler, süprüntü sinekleri ve parazit sivri sinekler gibi biyotaya etki etmektedir (van der Slujs vd., 2015). Diğer böcek zehirlerinin sucul organizmalar üzerindeki kısa dönemli etkilerinden farklı olarak (Schafer vd., 2011; van den Brink vd., 1996 ) neonikotinoidler yılda bir ya da daha az kuluçkalayan sucul böceklerin ıslahına izin vermiyor (Beketov vd., 2008) ve Japonya’daki yusufçukların azalmasının temel etkeni olarak ortaya çıkıyor (Nakanishi vd., 2018).

Ayrıca mevcut avermektinler ve böcek büyüme düzenleyicileri ile hayvancılık tedavisi, gübre parçalarındaki böcek zehri kalıntıları büyüyün larvaları yok ederek birçok ülkede bok böceklerinin dikkatsizce azalmasına sebep olmuştur (Lumaret vd., 1993; Strong, 1992; Wardhaugh ve Mahon, 1991). Aksi gibi bu gübre parçaları üzerinde doğuran daha toleranslı türler olan Ceratopogonidae ve Psychodidae sinekleri Japonya’da sayıca artmıştır (Nakanishi vd., 2008).

Tüm bunların ötesinde son 60 yıl boyunca tarım ve çayır arazilerinde sistematik, yaygın ve çoğu kez gereksiz böcek ilacı kullanımı, böceklerden kuşlara ve yarasalara birçok organizma üzerinde olumsuz etkileri oluşturmuştur (Mineau ve callaghan, 2018; Sanchez Bayo, 2011). Çok değişkenli ve karşılaştırmalı istatistik analizler böcek ilaçlarının biyoçeşitlilik üzerinde diğer yoğun tarım uygulamalarından daha büyük etkisi olduğunu teyit ediyor (Fuentes-Montemayor vd., 2011; Gibbs vd., 2009; Minea ve Whiteside, 2013). Gerçi birçok yazar doğal çevre ve iklim değişimi üzerine vurgu yapmaya devam ediyor (Fox, 2013). Hallman vd. (2017) Almanya’da uçan böcek biyokütlesinin kaybının %80’inin tarımsal arazinin, ormansızlaşmanın, kentleşmenin artması veya iklim değişiminden kaynaklanmadığını, bunun yerine yazarlar, böcek zehri olduğuna inandıkları bilinmeyen bir faktör üzerinde duruyorlar. Bu durum tarımsal kaynaklı tarım zehir kalıntılarının ve kentsel akıntılarının tüm taksonlarda biyoçeşitlilik azalmasında ana etken olduğu sucul ortamlarda daha barizdir (Beketon vd., 2013; Weston vd., 2014).

Böcek zehirlerinden ayrı olarak, 20. yüzyıl başında suni gübre ile tanışma özellikle bazı hassas yaban arıları üzerinde Birleşik Krallık ve Avrupa’da polenleştirenlerin kayıplarının temel tetikleyicisi olarak tanındı (Ollerton vd., 2014). Karasal ekosistemlerde, bitkilerin çeşitliliği ve ilişkili böcek popülasyonları azot girişi ile negatif bağıntılıdır (Öckinger vd., 2006; Pollard vd., 1998; van Swaay vd., 2006). Yusufçuklar gibi sucul türler; kırsal alanlarda suni gübrenin aşırı kullanımı sebebi ile yüzey sularının ötrofikasyonundan da etkilenmişlerdir (Kalkman vd., 2010). Aynı derecede suni gübre ve kanalizasyon tarafından ötrofikasyon nedeniyle anoksi, göllerde Chironomidae, Trichoptera ve Ephemeroptera’nın tükenmesi ile ilişkilidir (Jenderedjian vd., 2012).

Sudbury’de (Ontario, Kanada) suların asitlenmesinin, 1850’lerden beri pervasız madencilik ve döküm faaliyetlerinin sonucu olarak sucul böcek toplulukları üzerinde direkt ve endirekt etkileri olmuştur: pH değeri 5,5 üzerinde olan kaynaklarda mayıs sinekleri yok olmuş, balık avcılığının yok olması ile bazı Odonata ve Diptera türleri sayıca artmıştır (Carbone vd. 1998). Her ne kadar sucul böcek toplulukları nötrleştirme ve yeniden kolonizasyon ile yavaş yavaş toparlansa da buna rağmen asidik sulardan ötürü çitte kanatlılar (ceratopogonidae, Chironomidae ) çoklukça azalmaktadır.

Böcek popülasyonları üzerine endüstriyel kimyasalların etkisi (ör; ağır metaller, kalıcı halojenli hidrokarbonlar) yeterince çalışılmamıştır. Güve larvaları üzerinde metal kirliliğin ölüm etkileri Avrupa’da raporlanmıştır (van Ooik vd., 2007) ancak popülasyon düzeyinde mayıs sinekleri ve caddis sineklerinin küresel azalmasının, dereler ve nehirlere boşaltılan insan kaynaklı kirleticilere atfedilebileceğine dair fikir birliği vardır (Aubert, 1984 ; Bojkova vd., 2012). Ara sıra endüstriyel atıklar sadece böcekleri değil sucul organizmaların tüm topluluklarını yok etmekte ve toparlanmaları yıllar süren temizlik çabalarını gerektirmektedir (Capel vd., 1988 ; Giger, 2009). Bununla birlikte, sucul organizmalar aynı anda çeşitli kirleticilerin karışımlarına maruz bırakıldığından, tekil toksik bileşenlerine sebebiyet atfetmek zordur. Kanıtların ağırlığının yaklaşımı böcek öldürücülerin chironomidler, salyangozlar ve böcekler için en fazla zehirli olduğu sonucuna varıyor buna karşılık metaller ve diğer organik kirleticiler diğer organizmalar üzerinde düşük etkiye sahipler (Kellar vd., 2014). Benzer sonuçlar bal arıları üzerinde krom ve böcek zehri kombinasyonlarıyla çalışan yazarlar tarafından da rapor edilmiştir: Neonicotinoid böcek öldürücüler arılara karşı zehirlidir buna karşılık metalin mantar ilacı toksisitesi üzerine karşıt bir etkisi mevcuttur (Sgolastra vd., 2018).

4. 1. 3 Biyolojik Faktörler

Parazitler ve patojenler; çeşitli ülkelerde bal arıları kolonilerinin çöküşüyle kesinlikle ilişkili (Goulson vd., 2015) ve Kuzey Amerika’da yaban arılarının azalmasıyla ilgili olduğu görülüyor (Thorp ve Shepherd, 2005). Viral enfeksiyon bulaştırdıkları için varroa yıkıcı uyuz böceği ve küçük kovan böceğinin (Aethina tumida) küresel yayılımı kaygı uyandırıyor (van Engelsdorp vd., 2012). Bununla birlikte, patojenler tarihsel olarak gözetilen arı kolonileriyle beraber var olmuşlar: Son ölüdürücülükleri daha çok arıların, bağışıklık sistemlerini zayıflatacak böcek ilacı ile kirlenmiş polen ve nektara maruz kalmasından gelişmektedir (Long ve Krupke, 2016; Sanchez Bayo vd., 2016 ; Tesovnik vd., 2017).

Böcek biyolojik kontrolü dünya çapında zararlı istilacı haşerelerin yüzlercesinin etkisini hafifletmeye yardımcı olmuştur, yine de en az 10 kötü talihli tarihi teşebbüs için istenmeyen ekolojik etkiler kaydedilmiştir (Heimpel ve Cock, 2018; Hajek vd., 2016; Hoddle, 2004). Biyolojik kontrol için egzotik türlerin insan destekli eklenmesi, rekabetçi yer değiştirme (Roy ve Brown, 2015) veya doğrudan yırtıcı ve parazitizm (Boettner vd., 2008; Henneman ve Memmott, 2001) gibi süreçler yoluyla endemik türlerin azalmasına katkı sağlar. Henüz türlerin az sayıda belgelenmiş yok oluşu, bazı vakaların büyük oranda Pasifik’te savunmasız ada ekosistemleri ile sınırlandırıldığından böcek biyolojik kontrolüne direkt olarak atfedilebilir (Hoddle, 2004; King vd, 2010). Bu arada biyolojik kontrol uygulaması geçen 10 yıllarda olgunlaştı ve somut ekolojik risk teşkil eden türlerin ortaya çıkışını engellemek için gerekli koruyucular süreçlere yerleştirildi – ör ; genel besleyiciler veya omurgalı avcılar (heimpel ve Cock, 2018). Dikkatlice seçilmiş belirli ajanların küçük, geçici etkilere sebep olabilmesine rağmen istilacı haşere hedefleri bastırıldığında düzenli olarak geçmiş popülasyon seviyelerine ulaşırlar. Dahası bilimsel rehberli biyolojik kontrol istilacı türler problemini kalıcı olarak çözmeye yardım edebilir ve geniş coğrafi alanlarda biyoçeşitliliği korur (Wyckhuys vd., 2019). Bundan dolayı bu uygulama böcek biyoçeşitliliğine ana tehdit olarak görünmemesi gereklidir ancak onun yerine istilacı türlerin kontrolü, mahsulün korunması veya doğal çevre restorasyonu için böcek zehri ölçümlerine terzi dikimi alternatif olarak kucaklanmalıdır. Ekolojik yoğunlaştırmanın çekirdek bileşeni olarak biyolojik kontrol (Bommarco vd., 2013; Wyckhuys vd., 2013) tarımsal çevrelerde böcek öldürücü kirliliği kesmeye yardımcı olur, böcek biyoçeşitlilik azalmasını tersine çevirir ve böceklerle beslenen omurgalıları korumaya yardım eder.

Diğer taraftan, istilacı türlerin hem ana karada hem adalarda ekosistemlerin şekillenmesinde ve işlenmesinde büyük etkileri vardır (Kenis vd., 2009; Reaser vd., 2007). Ekolojik etkiler; yırtıcılık ve parazitlik gibi tropikal etkileşimlerle, yerel etkileriyle istilacı karıncalar, orman etoburları ve yabanarıları için nispeten iyi belgelenmiştir (Kent vd., 2007). Yeni Zelanda’nın büyük karafatmalarını yiyen memeliler gibi (Mc Guinness, 2007) uzun süreleri etkileri olabilirken bazı istilacı türler için, tanımlanan türler yeni çevreye zayıf adaptasyon sebebi ile karşı koyamadıklarından etkiler geçici olabilirken (Cooling ve Hoffmann, 2015). Çeşitli istilacı bitki ve hayvan türleri için yerel böcek toplulukları üzerinde yaygın etkilerle ekosistem çapında basamaklı efektler rapor edilmiştir (Bezemer vd., 2014). Örneğin, küresel meta analiz istilacı bitkilerin böcekler de dahil olarak varlıkça, çeşitlilik ve farklı organizmalara uyumda azalmaya götüren negatif etkilerini vakaların %56’sında ortaya çıkarmıştır (Schirmel vd., 2015). Gökkuşağı alabalığı gibi (Oncerhynchus mykiss) gibi Güney Afrika’da ekonomi ve rekreasyonal faaliyetleri için balık avcılığının ortaya çıkışı hali hazırda tehdit altında bir tür olan adir yusufçuk Ecchlorolestes peringueyin yayılma alanını daraltmıştır (Samways, 1999). Otlayan sığırlar ve ülkenin nehir kıyılarına egzotik ağaçların dikimi lentik akrabalarından daha büyük bir yok olma riskine sahip lotik yusufçukları üzerinde olumsuz etkileri olmuştur (Clausnitzer vd., 2009).

Birçok rapor (%13) çeşitli ekolojik ve yaşam öyküsü özelliklerini böcek azalmalarıyle ilişkilendirmektedir. Sorumlu özellikler taksonlar üzerinde çeşitlilik göstermektedir ancak bazı genel eğilimler süreklilik arz etmektedir. Örneğin hassas türler hassas olmayan türlere göre daha yüksek oranda azalma göstermektedir çünkü doğal çevre değişimlerine ve ev sahipliği bitkilerin yok oluşuna daha duyarlı ve daha düşük doğurganlığa sahipler -genellikle her 2 özellik K-seçilmiş türlerde birleşmiştir. Yaygın türler; konukçu bitkilerinin geniş yayılma alanları, yem ve barınma ihtiyaçları, davranışsal esneklik ve iklim adaptasyonu, geniş kapsamlı koşullarda hayatta kalmaları ve genellikle boş nişlerde ve yeni kentleşme çevrelerinde kolonize olmaları sebebiyle doğal olarak çevresel değişimlere daha adapte oluyorlar (van Strien vd., 2016).

Son olarak, İtalya’da büyük bok böceklerinin azalmasına sebep olan faktör avcılık olarak görünüyor (Carpaneto vd., 2007). Japonya’da fazla örnek toplama da azalma sebebi olarak görülüyor (Nakamura, 2011) ancak bu faktörlerin göreceli etkileri kıyasen düşük ve coğrafi olarak sınırlıdır.

4. 1. 4 İklim Değişimi

Bazılarınca, mevcut ısınma eğilimleri kelebek ve yabani arıların azalamasının temel sebebi olarak düşünülmektedir (Bartomeus vd., 2011; Breed vd., 2012; Parmessan vd. 1999). Ilıman bölgelerde çoklukları üzerinde, gelişimlerine de fayda sağlayarak yüksek termal tolerans sergilediklerinden olumlu etkileri olabilir (Deutsch vd., 2008). Buna karşılık; tropikal bölgelerin böcekleri daha dar termal eşikleri mevcuttur ve özellikle sıcaklık artışlarına daha duyarlıdırlar. Bundan dolayı, küresel ısınma kuzey Avrupa’da bazı kelebek popülasyonlarını arttırmakta (Kuussaari vd., 2007) coğrafi yayılmalarını genişletmekte (Isaac vd., 2011; Stefanescu vd., 2011) ve belirli türlerin irtifa değişikliğine sebep olmaktadır ve buna rağmen dünya böcek popülasyonunun yarısı bu eğilime aykırı olarak azalmaktadır (Gilburn vd., 2015).

Küresel ısınma, soğuk iklimlere adapte olan ve yüksek toleranslı bazı yusufçukları, taş sineklerinin ve yaban arılarının menzillerini azaltmıştır (Ball-Damerow vd., 2014; Jacobson vd., 2018; Tierno de Figueroa vd., 2010). Mylabris nevadensis böceği gibi Akdeniz bölgesindeki bazı tozlaştırıcıları kötü etkilemiştir (Stefanescu vd., 2018), dağlık böcek türlerinin yok olma risklerini arttırabilir (Menendez vd., 2006). Ayrıca iklim değişimin Karayip Adalarının yağmur ormanlarında eklem bacaklı biyokütlesini azaltığına dair açık kanıtlar mevcuttur (Lister ve Garcia, 2018).

5. Sonuçlar

Bu araştırma Dünya üzerindeki böcek biyoçeşitliliğin tüyler ürpertici durumunu gözler önüne sermektedir, türlerin neredeyse yarısı hızla azalıyorken üçte biri yok olma tehdidi altındadır. Burada verilen bu bilgi karşılaştırmalı tarihsel kayıtlara sahip olan ve geçici ölçekte biyoçeşitlilik üzerine karşılaştırma imkanı verebilen daha çok Avrupa ve Kuzey Amerika’nın gelişmiş ülkelerinden atfedilmektedir. (Figür 1)

Doğal çevre değişimi ve kirlilik bu azalmaların temel tetikleyicileridirler. Özellikle son 60 yılda tarımsal yoğunlaşma problemin ana kaynağı olarak durmaktadır ve bunun içinde yaygın ve acımasızca sentetik böcek zehri kullanımı son zamanlarda böcek kayıplarının ana tetikleyicisidir (Dudley ve Alexander, 2017). Verilen faktörler dünyada tüm ülkelere uygulandığında, tropikal ve gelişen ülkelerde böceklerin farklı sonuçlar vermesi beklenmemektedir. Sonuç nettir: Gıda üretim yöntemlerimizi değiştirmediğimiz takdirde birkaç 10 yıl içinde böcekler tümüyle yok olma yoluna gireceklerdir (Dudley vd., 2017; Fischer vd., 2008; Gomiero vd., 2011). Nedeyse 400 milyon yıl önce, Devonyen dönemin sonlarındaki artışlardan günümüze böcekler dünya ekosisteminin yapısal ve fonksiyonel tabanının oluşturduğundan bu tepkilerin dünya ekosistemine felaket getireceğini söylemek az kalır. Entegre haşere yönetimiyle (IPM) Avrupa’da aynı zamanda Afrika ve Asya’nın gelişen ülkelerinde yıllar boyunca akla yatkın uygulamaları ile benzer veya daha yüksek mahsul verimi elde edilmiştir (Furlan vd., 2017; Pretty ve Bharucha, 2015; Pretty vd., 2011; Thancharoen vd., 2018). Ayrıca dünyanın çiftlik sistemlerinin çoğunda biyolojik kontrol hem çiftlikte hem tarla sınırının ötesinde biyolojik çeşitliliği korurken (Wyckhuys vd., 2019) tarımsal haşere problemlerini çözmek için az kullanılmış ancak etkin maliyetli bir yoldur.

Sucul böcekler için, bataklıkların rehabilitasyonu ve su kalitesinin geliştirilmesi biyoçeşitliliğin toparlanması için zorunluluktur (van Strien vd., 2016 ). Bu mevcut kirlenmiş suların temizlenmesi için efektif iyileştirme teknolojilerinin uygulanmasını gerektirir (Arzate vd., 2017; Pascal-Lorber ve Laurent, 2011). Ancak zehirli kimyasal maddelerin özellikle böcek ilaçlarının akması ve sızması yoluyla kirliliğin azaltılmasına öncelik verilmelidir. Sadece bu koşullar çöplerin ayrışması ve besin geri dönüşümü gibi hayati ekosistem hizmetlerini destekleyen sayısız ayrı türlerin yeniden kolonize olmalarına izin verir, balıklara ve diğer sucul hayvanlara gıda sağlar ve bu mahsul haşereleri, su otları ve sivrisinek sıkıntısı için etkilidir.  

 

Makalenin İngilizce Orijinali

Yazar: Francisco Sanchez-Bayo, Kris A.G.Wyckhuys

Yeşil Gazete için çeviren: Nilüfer Ağaç

(Yeşil Gazete, Biological Concervetion Vol. 232)

Padişah övmek: Yeni Türkiye’de iktidar nostaljisi

Eğer mesele illâ tarihsel paralellikler kurmaksa, güya vatan aşığı bu insanların borçla imtihanını konuşarak; ülkenin gelecek on yıllarını rehin vermelerine rağmen “ama demiryolu yapmış” bahanesiyle nasıl temize çekildiklerini göstererek işe başlayabiliriz.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Sinema Genel Müdürlüğü’nün katkılarıyla hazırlanmış bir Sultan Abdülaziz belgeseli var. İsmi “Zamanın Ötesinde Bir Şehit”. Belgeselde, Sultan Abdülaziz’in ne kadar kıymetli biri olduğu anlatılıyor.

Mâlum, Osmanlı’nın son dönemi ders kitaplarında uzun yıllar boyunca “çöküş dönemi” olarak adlandırıldı. O zamanın figürleri beceriksiz, akıl sağlığı yerinde olmayan ve/ya yoz kişiler olarak temsil edildi. Bir daha o günlere dönülmemesi, tabir yerindeyse musibetten ders çıkarılması amaçlandı.

Fakat günümüzde bir dönüşüm yaşanıyor. O dönem, bugünün politik iklimi doğrultusunda yeniden ele alınıyor. Dizilerle, belgesellerle, anma törenleri aracılığı ile bir tür iade-i itibardan bahsetmek mümkün. Osmanlı’nın son dönemindeki devlet adamlarının dirayeti, emperyalist güçler karşısında zorluklarla nasıl baş ettikleri öne çıkarılıyor. Dolayısıyla Türkiye’deki hegemonya mücadelesi sadece yaşam tarzları veya sermaye kavgası üzerinden değil, yeni bir tarih ve anlamlar ekseninde de sürdürülmüş oluyor.

Oysa biliyoruz ki iktidarın güdümünde taraftarlık ruhuyla yazılmış her tür tarihin hakikatle bağı, ister istemez zayıf kalır. Ayıklanarak anlatılanlar, daha ziyade diğer bazı olayları unutturmaya yarar. Yüceltilen figürlerin arızaları, zayıflıkları, zalimlikleri görmezden gelinir. Bu Abdülaziz için de böyle, Mustafa Kemal için de…

Yazının geri kalanında bahsi geçen belgeselden kısa bazı bölümler gösterip, bunları tartışacağım. Bu esnada Abdülaziz dönemine dair belgeselde hiç bahsedilmeyen hususları gündeme getirip, nelerin itinayla dışarda bırakıldığından bahsedeceğim. Niyetim, Osmanlı’nın son döneminin tümüyle hakir görülmesinin de, yersiz bir güzelleme malzemesine dönüşmesinin de idraki zayıflattığını söylemek.

Geçmişten Bugüne Mesaj Yollamak

Belgesel, çok bilindik bir hikâye kurgusu ile açılıyor: İmparatorluğun zayıflamasının sebebinin, “dışardaki siyasî oyunlar, içerde hain kirli maşalar” olduğu söyleniyor. Bu şekilde daha en baştan drama türünde bir yapım seyredeceğimizi anlamış oluyoruz. Ancak drama türünün iyi örneklerinde yaygın olarak kullanılan çokseslilik burada yok. Daha basit, öğretici bir dil benimsenmiş. Yani belgeselde dünyaya “kötülerin” gözünden bakmakla, empati kurmakla mükellef değiliz; kafamız karıştırılmamış.

Abdülaziz, henüz 31 yaşındayken abisi Abdülmecid’in yerine tahta geçer. Belgesele göre sultanın amacı, 1771’e kadar dünyanın en büyük imparatorluğu olan (kriterin ne olduğu belli değil: nüfus mu, zenginlik mi, nüfuz alanı mı?) Osmanlı’yı eski günlerine döndürmektir.

Batılı tarzda ıslahatların ülkeye zarar verdiğini fark eden Sultan Abdülaziz, “millî, yerli, dinî politikaların uygulanması” için çalışır. Dikkatli takipçilerin, güncel siyasete yapılan atfı kaçırmayacağını tahmin ediyorum. O dönem ne millî ne de yerli olmak gibi bir kaygı olabilir; ama ne gam!

Peki ne yapılmış bu uğurda? Avrupa’dan zırhlı gemiler ithal edilmiş, İngiliz-Fransız sermayedarlarının (Rothschild ailesi burada devreye giriyor) Osmanlı Bankası’nı kurmalarına izin verilmiş, Avrupa tarzı eğitim veren okullar açılmış, Avrupa seyahatleri düzenlenmiş. Görüleceği üzere hepsi de son derece millî ve yerli….

Sultan, Mısır’a da gitmiş. Orada Süveyş Kanalı’nı yapan şirketin insanları zorla çalıştırmasına ve sulak alanları tahrip etmesine karşı çıkmış; ama sonuç alamamış. Belgesele göre bütün bu gayretli ama nafile çabalar bile, Avrupa’nın telaşa kapılmasına yetmiş. Abdülaziz’in yoluna taş koymak için yollar düşünmeye başlamışlar.

Bu noktada, belgeselde bir türlü dile getirilemeyen bir hususu belirtmekte fayda var. Abdülaziz, devleti en kötü şartlarla borçlandıran ve bunu sık sık yapan padişahların başında geliyor. 1862’de, 1863’te, 1865’te (iki ayrı kalem), 1869’da, 1870’te, 1871’de, 1872’de, 1873’te (yine iki kere) ve son olarak 1874’te yurt dışından 200 milyon sterlini aşan borç almış (Birdal 2010, s. 28). Osmanlı’nın ilk borcunu Kırım Savaşı sırasında alıp (1854) Abdülaziz döneminin sonunda iflas ettiği düşünülecek olursa (1875-76), işin gerçek rengi ortaya çıkar.

Bu dönem alınan borçların bir kısmı hakikaten ibretlik. Örneğin 1870’te 31.7 milyon sterlinlik borç senedinin altına imza atılıyor ancak Osmanlı’nın eline yalnızca 10.2 milyon sterlin geçiyor. Sebep, borç verenlerin Osmanlı’ya güven duymaması. Piyasaya sürülen Osmanlı borç senetleri, değerinin ancak %32’si üzerinden satılabilmiş. Yani 100 lira borçlanıp cebe 32 lira konmuş, üstüne bir de %9,3’lük faiz ödeneceği sözü verilmiş. Bunun sebebi ahmaklık yahut hainlik değil. Dünyanın güç merkezinin değişmesi, finansın en büyük kontrol araçlarından birine dönüşmesi.

Abdülaziz döneminin sonunda borçlar, borçla kapatılıyor; faizler bile ödenemiyor. Bu süreçte çeşitli malî kalemler teminat olarak gösteriliyor: Ergani madenlerinin geliri; bazı vilayetlerin toprak gelirleri; ipek, yağ, zeytin, tütün gibi ürünlerin gümrük vergileri, Selanik’ten-Edirne’den gelen vergiler ve diğer bazı gelirler daha fazla borç almak rehin veriliyor. Sonunda da hepsinin kontrolü kaybediliyor.

Belgesel bu hususlarda suskun. Onun yerine Abdülaziz’le ilgili şu mesnetsiz iddiada bulunuluyor.

Borçların birikmesi ve sonunda iflas edilmesi ise “azgınlaşan” bürokratik yapının suçu olarak sunuluyor ve fırsattan istifade, tek adam rejimine satır aralarında selam veriliyor.

Abdülaziz’in bugün yine rağbet görmesini sağlayan bir diğer unsur, sanıyorum ki darbe ile indirilmiş ve sonra (intihar süsü verilerek) öldürülmüş olması. Bunun bir “İngiliz oyunu” olduğu konusunda uzmanlar mutabık. Bu iddia muhtemelen doğru; ama bilginin kullanılma amacı yine bugünkü algıyı belirli bir yönde şekillendirme amacı taşıyor. Aşağıdaki videoda dile getirilen bugünle dün arasındaki “ince” paralellikler gerçekten muazzam.

Fikrine danışılan uzmanlardan biri, sadakatini ispat etmek için günümüz siyasî erkinin dilinden düşürmediği kavramları Abdülaziz’e yakıştırıyor ve bu esnada galiba kendi ikbalini de sağlama almış oluyor.

Tarihin, günün politik iklimi ve anlam evreninden bağımsız olması oldukça zor; bunu biliyoruz. Ancak yine de böylesi bir taraftarlığın; “ders vermek” adına geçmişin bu derece çarpıtılmasının çok ciddi sorunları var. Bugün iktidar, kendine yeni bir tarih yazıyor; ancak bunu yine sâkil usûllerle, hakikatlere sadık kalmadan, iyiler-hainler gibi basit çerçeveli hikâye kalıplarının içinde gerçekleştiriyor.

Eğer mesele illâ tarihsel paralellikler kurmaksa, güya vatan aşığı bu insanların borçla imtihanını konuşarak; ülkenin gelecek on yıllarını rehin vermelerine rağmen “ama demiryolu yapmış” bahanesiyle nasıl temize çekildiklerini göstererek işe başlayabiliriz.

Asıl derdimi söyleyerek bitireyim: Dünyanın zengin ülkeleri gerçekten de borçla, faizle, işgâlle, hileyle dünyanın önemli bölümünün geleceğini çalmış. Bugün anti-emperyalist bir dil kurmak; bu esnada hiyerarşileri, kâr transferlerini, ulus-üstü kurumları, yoksunluğu, askerî üsleri, kolonyalizmin mirasını konuşmak hâlâ çok önemli. Ancak ne yazık ki dünyanın pek çok yerindeki popülist iktidarlar, dönüştürücü-radikal hakikatleri kendilerine güç devşirmek için kullanıyor. Tutarlı olma gereği dahi hissetmeden insanların kızgınlıklarını hamasî bir dille, mesnetsiz bir gururla, müsamereden bozma basit anlatı kalıplarıyla törpülüyor. İktidarın kendisi, araçları, yöntemleri sorgulanmıyor; “büyük adamların” kime ne bedel ödettiği anlatılmıyor; başka bir dünya asla hayal edilmiyor. Tek hayal edilen, iktidarı zapt eden grubun içinde olmak.

Son olarak, dinlemek isteyenler için Abdülaziz’in yaptığı beste.

Belgeselin tamamı

**Murat Birdal (2010). The Political Economy of Ottoman Public Debt: Insolvency and European Financial Control in the Late Nineteenth Century. Taurus Publishers.

 

(ozanoyunbozan.blogspot.com’dan alınmıştır)

Distress: Deneylerde kullanılan hayvanlarda sıkıntı

“Hayvanlara iyi bakıyor, gereksiz acı ve sıkıntı çektirmiyoruz”. Hayır, çektiriyorsunuz. Bilerek olmasa bile, çektiriyorsunuz.

Türkiye’de hayvan deneylerini düzenleyen yasal metinlerde hayvan refahı, insancıl yöntemler, etik standartlar gibi terimleri sıklıkla görürürüz. Ayrıca bu metinlerde, prosedürün hayvanda yarattığı olumsuz durumu ölçmeye yarayan “şiddet kategorileri” de yer alır ve bu kriterler hayvanın yaşadığı fiziksel durumun tanımlanması içindir. Ancak (aynı ABD’deki gibi) acı kategorize edilirken, hayvanın yaşadığı sıkıntı kategorize edilmemiş ve net olarak tanımlanmamıştır. Sıkıntı (“distress”), deneylerde kullanılan hayvanlarla ilgili üzerinde durulması gereken noktalardan biridir ve en az ağrı (“pain), korku (“fear”), kaygı (“anxiety”) ve acı çekme (“suffering”) kadar önemlidir.

Hayvanlar üzerinde çalışma yapan kişilerin savunması genellikle hayvanlara gereksiz ağrı-acı çektirilmediği, anestezi kullanıldığı, iyi bakıldığı yönünde olur. Ve buna dayanak olarak da sadece hayvanın çektiği ağrı ve sıkıntı değil, bu etkenlerin hayvanda yarattığı fizyolojik ve psikolojik etkilerin çalışma sonuçlarına yansıması da gösterilir. Ancak sıkıntı her zaman ağrı ya da acı ile ilişkili olmayabilir. Yani bir hayvanın üzerinde “invaziv” tabir edilen bir prosedürün gerçekleştirilmemiş olması, o hayvanın sıkıntı çekmediği anlamına gelmez. Sıkıntı, bir hayvanın yaşadığı (ve çoğunlukla madden ölçemediğimiz) olumsuz psikolojik durumdur.

‘Kanlı gözyaşı’

Sıçanlarda stresin değerlendirilmesine yarayan metotlardan biri, “kanlı gözyaşı” denilen (porfirin dolu gözyaşı) salgılamanın ölçülmesi olmuştur ve buna ek olarak fizyolojik durumu da radyo-telemetri cihazıyla (hayvanın nabzı, kan basıncı, kan akışı, vücut ısısı, göz içi basıncı vs.) uzaktan izlenebilir. Ama bunun için de invaziv bir uygulama gerekir: telemetri vericilerinin hayvana ilk implantasyonu ameliyatla yapılır. Yani hayvanlardaki fizyolojik ve psikolojik durumu ölçmek için kullanılan yöntemler de ayrı bir prosedür gibi, acı-ağrı-sıkıntı verici olabilir.

Laboratuvardaki hayvana, üzerinde herhangi bir deney (ya da tek bir enjeksiyon dahi) yapılmadan, sadece laboratuvardaki rutin bakımını yapmak dahi hayvan için bir sıkıntı sebebidir. Üç rutin laboratuvar prosedüründen non-invaziv olarak tanımlanan tutuş (“handling”), rutin bakımın bir parçasıdır; kafes altlık temizleme ya da kafes değiştirme sırasında hayvanlar mecburen tutularak geçici bir yerde bekletilir ve bir süre sonra yeniden yerlerine yerleştirilirler. Peki acaba bu masum işlem esnada hayvanda ne gibi değişiklikler görülür? Yani hayvanı sadece kısa bir süreliğine tutmak ya da yerini değiştirmek hayvanda ne gibi etkiler yaratır? Bununla ilgili yapılan çalışmalardan bazıları:

Kafes Değiştirme: Sharp ve arkadaşlarının 2002’de 8 erkek sıçan üzerinde yaptığı çalışmada, hayvanların kafesinin değiştirilmesi, kalp atımlarında %46 ve kan basıncında %19 artışa sebep olmuş, 8 dişi sıçanda aynı çalışma yapıldığında da kalp atımında %37 kan basıncında %15 artış gözlemlenmiştir. Line ve arkadaşlarının 6 dişi rhesus makak üzerinde yaptığı çalışmada kafes değiştirme kalp atımında %46 artışa sebep olmuş, Matt ve arkadaşlarının 12 dişi hamster ile yaptığı çalışmada da hayvanlarda prolaktin düzeyinin %125 arttığı görülmüştür. Knudtzon’un çalışmasında ise, kafes değiştirmenin tavşanlar üzerindeki etkisi insulinin düşmesi (-19) ve glukozun artması (+21) olarak belirlenmiştir.

Tutuş: Gallaher ve arkadaşlarının tutuşun etkisiyle ilgili yaptığı çalışmada, 5 dişi sıçanın vücut ısısının (sadece) tutulmaktan dolayı %2,7 arttığı, Clement ve arkadaşlarının 4 dişi fare üzerinde aynı amaçla yaptığı çalışmada da vücut ısısının %4,8 arttığı görüldü. De Boer ve arkadaşlarının çalışmasında, 6 erkek sıçandaki hormonal değişiklikler şöyleydi: kortikosteron artışı %160, noradrenalin %290, adrenalin %220, glukoz %195. Beuving&Vonder’in 14 tavukta yaptığı çalışmada, tutuşun hayvanlardaki kortikosteronu %550 arttırdığı görüldü. Aynı çalışmayı kortikosteron için 90 ördekte yapan Harvey ve arkadaşlarının elde ettiği sonuç %385 iken, 82 serçede yapan Romero ve arkadaşlarının elde ettiği sonuç ise %260-730 arasında değişiyordu.

Özetleyecek olursak, hayvanları sadece kafesinden alarak başka bir kafese koymak ya da yerini değiştirmeksizin sadece onları tutmak dahi vücutlarında önemli değişiklikler ve buna bağlı olarak korku, kaygı, sıkıntı yaratır. Kafes değişikliği yapılan hayvanların kalp atım hızının 45 dakika sonra normale döndüğü de ayrıca gözlemlenmiştir.

Refahçı argüman’ tatmin edici değil

Hayvanlara iyi bakıyor, gereksiz acı ve sıkıntı çektirmiyoruz”. Hayır, çektiriyorsunuz. Bilerek olmasa bile, çektiriyorsunuz: Rhesus makaklarda yapılan bir çalışmanın sonuçlarına göre; bir yabancının odaya girmesi, hayvanlardaki lökositin (ort) %50 artışına, bir yabancının odaya girdikten sonra telefonunun çalması da büyüme hormonunda %2400 artışa sebep olmaktadır.

Hayvanlar makine değildir. Çevrelerindeki değişikliklerden, bir elin bedenlerini kavramasından ya da alıştıkları yerin değişmesinden etkilenirler. Aynı bizler gibi… Bu yüzden, biz deney karşıtları, aynı insanlar gibi hissedebilir olan insandışı hayvanlar üzerinde yapılan çalışmaları invaziv ya da noninvaziv diye sınıflandırmaz ve hayvan hakları ilkeleri gereği bu deneyleri refahçı bir yaklaşımla değerlendiremeyiz. Bu nedenle de profesyonellerin, deney karşıtlarıyla girdikleri kısır tartışmalarda kullandıkları refahçı argümanlar tatmin edici olmaktan uzaktır. Kaldı ki hayvanları temsilen hayvan deneyleri konusunda bir uzlaşı sağlamaya kalkışmamız mümkün değildir. Onlar adına kabul edebileceğimiz tek şey, kafeslerin boşalması ve hayvanların denek olmadığı alternatif bilimsel yöntemlerin kullanılması olacaktır.

KAYNAKLAR:

Laboratory Routines Cause Animal Stress, J.P.Balcombe&N.D.Barnard&C.Sandusky

Resolving Animal Distress and Pain, A.Karas&M.C.Leach&K.A.Andrutis …

Addressing Distress and Pain in Animal Research, K.Conlee&M.Stephens&A.N.Rowan

Kadıköy bu hafta sonu caza doyacak

Yeldeğirmeni Caz Baharı Festivali başladı. Festival 12 Mayıs Pazar akşamına kadar devam edecek.

Yerli ve yabancı sanatçılar arasında işbirliği platformu sağlamak amacıyla başlayan ve üçüncüsü düzenlenecek olan Yeldeğirmeni Caz Baharı Festivali, 10-12 Mayıs’ta Yeldeğirmeni – Moda hattında müzikseverlerle buluşuyor. Festival, Türkiye’nin global caz sahnesindeki varlığını kuvvetlendirmeyi ve Türkiyeli caz müzisyenlerini dünyaya tanıtmayı amaçlıyor.

Festival 10 Mayıs akşamı gitarist Glad Hekselman’ın ZuperOctave konseri ile başladı. Bugün, saat 15:00’de “Boni – Caz ve Fotoğraf Üzerine” buluşması gerçekleşecek. 17:30’da Küff – Şenova Ülker & Anıl Deniz”, 20.00’de “Hangart – Cazzip Goes Electro”, 21’de “The Badau – Ayşe Tütüncü Dörtlüsü” ve 21.30’da “Kalabalık – Eser Noyan ve Eren Noyan feat. Baturay Yarkın & Anıl Deniz” dinleyicilerle buluşacak.

12 Mayıs Pazar günü, “No. 39 – Flapper Swing” performansıyla başlayacak. 17.00’de “Bit’ro – Önder Focan ile Caz Gitar Üzerine”, 19.00’da “Hood – Su İdil Quintet” ve “Tiyatro Ops – İpek Göztepe Quartet” etkinlikleri ile devam edecek.

Türkiye’yi temsil edecek

Yeldeğirmeni Caz Baharı Festivali ve Amersfoort Caz Festivali komitelerinin işbirliği ile 25-26 Mayıs 2019 tarihlerinde Hollanda Amersfoort Caz Festivali’nde ilk kez bir Türkiye’den bir caz grubu ülkeyi temsil edecek. Caz füzyon grubu Cazzip Project, festivalde sahne alacak.

Yeldeğirmeni Caz Baharı Festivali, Hollanda ile başlayan işbirliğini önümüzdeki yıl da devam ettirecek ve 2020’de İspanya, İsviçre ve İsrail’den grupları da ağırlayacak.

 

 

Artsruni’nin eserleri yeniden İstanbul’da

Türkiye’deki son sergisi, ‘Kedinin Rüyası’ ile büyük beğeni toplayan Artsun Apresyan’ın (Artsruni) ‘Bir Bütün’ başlıklı yeni sergisi, 27 Nisan’da İmoga Art Space’te açıldı. Küratörlüğünü Baykar Demir’in üstlendiği sergide, Artsruni’nin 14 yeni eserinin yanı sıra, daha önceki sergilerinde yer alan 10 resmin baskısı da bulunuyor.

Agos’a konuşan ressam, 2014’ten bu yana İstanbul’da kişisel ve karma sergiler açtığını, üçüncü kez İstanbul’da olmaktan mutlu olduğunu anlattı. Daha önce verdiği söyleşilerde her tablosunu ‘sevgilisi’ olarak gördüğünü söyleyen sanatçı, “Hangi resminizden daha zor ayrılacaksınız?” sorusuna şöyle cevap verdi: “Eğer bir eser bitmişse, o artık bana ait değildir; ya atölyemde ya da herhangi birinin koleksiyonunda duracaktır. Bana ait olan, resim yapma süreci. Dolayısıyla, en zor olan, bitmemiş bir resimden ayrılmaktır.”

Serginin temasının kadın-erkek ilişkileri ve kadın ile erkeğin oluşturduğu bütünlük olduğunu belirten sanatçı, serginin adının da bu temaya dayandığını kaydetti.

14 eserin sergilendiği ‘Bir Bütün’, 18 Mayıs’a kadar, pazartesi hariç her gün 10.30-18.30 arası görülebilir.

 

 

BM’den çağrı: Acil eylem planlarınızı hazırlayıp gelin

BM’ye bağlı kuruluş ve organizasyonlar, küresel sıcaklık artışını 1,5 derecenin altında tutmak için üye devletlere acilen harekete geçip somut eylem planlarını hazırlama çağrısında bulundu.

Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı 30 kurum ve organizasyonun tepe yöneticileri, yayımladıkları ortak bildiride, 23 Eylül’de New York’ta Genel Sekreter Antonio Guterres’in öncülüğünde yapılacak İklim Değişikliği Zirvesi’ne katılacak üye devletlerin liderlerine, iklim değişikliğiyle mücadeleye katkıda bulunacak somut, gerçekçi planlarıyla New York’a gelmeleri mesajını verdi.

VOA’dan Can Kamiloğlu’nun haberine göre; Birleşmiş Milletler Koordinasyon Kurulu toplantısında yapılan görüşmeler sonrasında yayımlanan ortak bildiride, hükümetlere iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında kendi ülkelerinde durumdan en fazla etkilenen bölgelerde yaşayan insanları, işleri ve ekosistemleri korumak için derhal gerekli tüm önlemleri alması çağrısı yapıldı.

‘Özel sektör de harekete geçmeli’

Bildiride, küresel olarak artan sıcaklıkların düşürülmesi için ülkelerin kendi insanlarının sağlık, gıda, güvenlik, yerli halklar, yerel topluluklar ve mülteciler dahil olmak üzere insan hakları konusundaki yükümlülüklerini yerine getirmek için çabalamaları gerektiğine dikkat çekildi.

Bildiride, iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında gereken tedbirlerin alınması için gerekli finansın da kritik bir önemi olduğuna dikkat çekildi. Gelişmiş ülkelerin hükümetlerin ve bu ülkelerdeki özel sektörün harekete geçirilmesi gerektiği kaydedildi.

2020 yılına kadar yılda 100 milyar dolar hedefini gerçekleştirmek üzere gelişmekte olan ülkelerde iklim değişikliğiyle ilgili yapılacak eylemleri desteklemek ve finansal kaynakların arttırılması konusundaki çabalarını daha da artırmak zorunda olduğu kaydedildi.

Hedef 2050’de salımı sıfırlamak

İklim değişikliğinin hem bugün hem de gelecek açısından dünyanın karşılaştığı en büyük zorluk olduğu görüşünde olan BM, Paris İklim Anlaşması çerçevesinde alınan kararların uygulanması için ‘çok daha fazla azimle’ hareket edilmesi gerektiğini savunuyor. 2020 yılında tüm Paris İklim Anlaşması taraflarının kaydedilen ilerlemeyi inceleyerek yeni hedeflerini belirlemeleri ve 2050 yılı itibariyle de tüm zararlı gaz salımının sıfıra indirilmiş olması hedefleniyor.

Ulusal eylem planları için son tarih 2020

Genel Sekreter Guterres, geçen ay hükümetlere “2020’ye kadar iklim değişikliğiyle ilgili ulusal planlarınızı tamamlayın” çağrısı yapmış, “İklim değişikliğiyle mücadeleyle ilgili kendi ulusal planlarınızı 2020 yılına kadar somut ve gerçekçi çarelerle yapın. ‘Paris Anlaşması’ kapsamındaki her ülke karbon emisyonlarını azaltmalı” diye konuşmuştu.

Guterres, ülkelerin iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında hazırladıkları kendi ulusal planlarıyla dünyadaki sera gazı emisyonlarının gelecek on yılda yüzde 45 oranında azaltılabileceğini söylemiş, dünyanın 2050 yılına kadar alınacak somut tedbirlerle küresel olarak sıfır emisyon oranına ulaşabileceğini belirtmişti.

 

 

 

İrlanda iklim için acil durum ilan eden ikinci ülke oldu

İrlanda meclisinde sunulan İklim Eylem Raporu, oylamaya gerek duymadan kabul edildi. Yasa değişikliği önerisini parlamentoya getiren İrlanda Yeşiller Partisi lideri Eamon Ryan, kararı ‘tarihi’ diye niteledi.

İrlanda, iklim değişikliği ile mücadele kapsamında ‘iklim için acil durum’ ilan eden ikinci ülke oldu. Karar, İrlanda Yeşiller Partisi tarafından meclise sunulan İklim Eylem raporunun oylamaya gerek duyulmaksızın tüm taraflarca kabul edilmesi üzerine alındı. Yeni yasaya göre İrlanda, 2030 yılına kadar karbondioksit gazından tamamıyla kurtulmayı amaçlıyor.

İlk olarak Birleşik Krallık, iklim  aktivisti Greta Thunberg’un parlamentodaki konuşması ve haftalar süren iklim eylemlerinin ardından geçen hafta iklim acil durumu ilan etmişti. İrlanda’nın bu konuda Birleşik Krallık’ı takip etmesini memnuniyetle karşılayan Thunberg, sosyal medyadaki kutlama mesajında ‘Haberler çok güzel. Sıradaki kim’ diye yazdı.

BBC’nin haberi’ne göre, İrlanda’nın bazı belediyeleri, küresel ısınma ve iklim değişikliğiyle mücadele edebilmek için elektrikli otomobil merkezleri kurulması ve çevreye duyarlı sürdürülebilir evler yapılması sözü verdi.

İlan yetmez, harekete geçmek lazım

Parlamentoya getirdikleri önerinin kabul edilmesini ‘tarihi’ diye niteleyen İrlanda Yeşiller Partisi lideri Eamon Ryan, buna karşın acil durum ilanının, desteklenmesi gereken bir eylem olmadığı sürece hiçbir şey ifade etmediği konusunda hükümeti uyardı. Ryon, “Bu, hükümetin yapmak istemediği şeyleri yapması gerektiği anlamına geliyor” dedi.

İrlanda “iklim değişikliği performans endeksinde” 56 ülke arasında 48’inci sırada yer alıyor. Ülke, 40.84 – 60.65 puan aralığında olan Avrupa ortalamasının altında seyrediyor.

Euronews’e göre de siyasiler ve çevre örgütleri tarafından alkışlanan ‘iklim acil durumu’nun ne anlama geldiği ile ilgili kafası karışık olanların sayısı da bir hayli fazla. Solidarity/People Before Profit koalisyonundan Brid Smith acil durumunun çevreye dair kendi taleplerini karşılayıp karşılayamayacağını sosyal medya üzerinden sordu. Smith, “Madem ortada bir acil durum var, öyleyse petrol ve doğal gaz arama çalışmalarının azaltılmasını ve toplu taşımanın ücretsiz olmasını içeren önerilerimiz de kabul edilecek mi?” diye yazdı.

İrlanda 2018 yılında, Portekiz ve Bulgaristan’dan sonra karbondiyoksit emisyonunu en çok azaltan üçüncü ülke olmuştu.