Ana Sayfa Blog Sayfa 2521

Doğa için hareket vakti!

‘İnsan olarak diğer canlıların yaşamını o kadar zorlaştırıyoruz ki bunun sonunda insanın da yok olacağını aklımıza bile getirmiyoruz.’

Kendi haline bırakıldığında oldukça etkili görüntüler sergileyen ekosistemler ve onların bileşenleri, üzerlerinde var olan kirlilik, tahribat ve iklim değişikliği baskılarını saymazsak hala büyülemeye ve kendisine hayran bırakmaya devam ediyor. Çoğunlukla kendini göç olayı olarak gösteren bu etkileyicilikler şu sıralar ülkenin farklı bölgelerinde vuku buluyor.

Bunların içerisinde en önemli iki tanesi, Van Gölü havzasında yaşanan inci kefali (Alburnus tarichi) göçü ve ülkenin Akdeniz sahillerinde yaşanan kaplumbağa (Caretta caretta ve Chelonia mydas) yumurtlama faaliyeti. Her iki olay da doğanın muazzam üretkenliğinin -tekrar etmesine rağmen- büyüleyiciliğini koruyabildiğinin göstergesi niteliğinde. Tekrar eden şeylerin bir noktadan sonra sıkıcı olma özelliği söz konusuysa da bu durum doğa için geçerli değil. Her ne kadar gerek Akdeniz gerekse de Van Gölü kıyılarımız ciddi bir beton ve kirlilik sorunuyla karşı karşıya olsa da canlılık kendini var etme mücadelesini tüm gücüyle sürdürüyor.

İnci kefalleri yolculuğa çıktı

Her yıl nisan ve temmuz ayları arasında gerçekleşen Van Gölü inci kefalinin nehirlere olan üreme göçü bu yıl da su sıcaklığının 12 0C’yi geçmesiyle birlikte başlamış vaziyette. Van Gölü’ne dökülen tüm irili ufaklı nehirlerde inci kefallerine rastlamak mümkün. En önemli iki gözlem noktası ise Muradiye ve Erciş ilçeleri sınırları içerisinde. Şehir merkezinden 1-1.5 saatlik yolculuk sonrası gerek balık bendi olarak nitelenen yere gerekse de değirmen olarak adlandırılan yere ulaşarak bu muazzam doğa olayını gözlemleyebilirsiniz. Yoğun çabalar sonucu iyi bir koruma hikâyesine sahip olan inci kefali, hala birçok problemle karşı karşıya. Hatta şimdilerde hiç olmadığı yoğunlukta Van şehir merkezi içerisinden akan derede bile binlercesini görmek mümkün. Kaçak avcılıktan dolayı oluşan baskının minimize edilmesi balığın boyunun ve sayısının artmasına neden olmuş olsa da her şey güllük gülistanlık değil. Özellikle kirlilik ve habitat tahribatı önemli bir problem olmaya devam ediyor. Buna rağmen fırsatınız varsa Van’a inci kefalini görmeye gidin derim.

Kaplumbağalar aşırı kirlilikten denize dönüyor

Diğer bir hareket ise başta, Hatay/Samandağ olmak üzere, Adana/Akyatan, Antalya/Patara, Mersin/Davultepe ve Muğla/İztuzu sahilleri gibi 21 ayrı bölgede meydana gelen kaplumbağa hareketliliği. Bu hareketlilik de üreme için. Binlerce kaplumbağa, 100 milyon yıldır yaptıkları gibi, ağustos ayına kadar yumurtlamak için kumsallara çıkacak. Her kaplumbağanın doğduğu sahili yumurtlama alanı olarak tercih ettiği biliniyor. Ancak bunu gerçekleştirebiliyor mu, orası biraz karmaşık. Çünkü yumurtlamak için kumsala çıkan kaplumbağalar her türlü gürültü, ışık, kirlilik ve habitat tahribatına karşı oldukça duyarlı.

Öyle ki geçtiğimiz üreme döneminde Hatay/Samandağ’da yaptığımız çalışmada, kaplumbağaların üremek için çıktığı sahilden, plastik çöpler yüzünden herhangi bir yuva kazamadan geri döndüğünü kısmen de olsa ortaya koyduk. Yani yumurtlamak için sahile çıkan kaplumbağa aşırı kirlilikten dolayı tekrar denize geri dönebiliyor. Bu durum da ciddi anlamda stres kaynağı. Henüz aynı kaplumbağanın kirlilikten dolayı yuva kazmadan denize dönüp sonra başka bir sahile gidip gidemediği hakkında bir yorum yapamıyoruz.

Ancak söyleyebileceğimiz bir şey var ki her başarısız deneme, gelecek nesiller için ciddi bir tehlike yaratıyor. Çünkü birkaç deneme sonunda yumurtlamak zorunda olan kaplumbağa bir sonraki denemede su altında kalma ihtimali yüksek olan bir yuva kazıp oraya yumurtlayabilir ya da yumurtlamak için uygun yeri seçene kadar karada geçirdiği sürede karaya vurmuş bir balıkçı ağına takılabilir. Hatta başka bir hayvanın saldırısına bile uğrayabilir ki bunun birçok örneğine yaptığımız arazi çalışmasında rastladığımızı söyleyebilirim. Yani üremek için 100 milyon yıldır aynı aktiviteyi yapan bir canlının, geçmişi henüz 50 yıl bile olmayan ve nedeni tamamen insan faaliyetleri olan plastik kirliliği yüzünden başarılı şekilde üreyememesinden bahsediyoruz. Buna bir de sahillere yapılan ışıklı yollar, binalar, ve anlamsız rekreasyon çalışmalarını da eklediğimizde üremenin ne kadar güç olabileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek.  Bu tehditler sadece yumurta bırakan anne için değil, yumurtadan çıkan yavru için de geçerli. Doğal ortamında ve insan kaynaklı herhangi bir baskının olmadığı durumlarda erişkin hale gelebilen yavru sayısının tahmini olarak binde bir olduğunu düşünün ve o hayatta kalması gereken yavrunun da insan faaliyetlerine takılabileceğini üzerine koyun. Üstelik her yıl yüzlerce kaplumbağa gemi hareketlerinden ve balıkçılık faaliyetlerinden dolayı ölü olarak sahillere vuruyor. Yani hem denizde hem de karada bir tehdit söz konusu.

İnsan olarak diğer canlıların yaşamını o kadar zorlaştırıyoruz ki bunun sonunda insanın da yok olacağını aklımıza bile getirmiyoruz. Doğa ise buna rağmen bize güzelliklerini sunmaya var gücüyle devam ediyor.

Doğayla kalın!

(Yeşil Gazete)

Nohut hanım, canım cananım

İşin nohuttan ötesi olmasa “durun siz kardeşsiniz!” diyesim var. Ama daha iyisini yapacağım, bu kadar demokratik, bu kadar besleyici bir yemeğin kime ait olduğunu tartışmak yerine çoğaltalım!

Geçen hafta niyet edip sonra kapariler ayağıma dolanınca yoldan çıkarak başka bir yazıya bıraktığım nohut, bu hafta sabah yürüyüşümden döndüğümde, hem de kaparilerin ayağıma dolandığı yerde, beni bekliyordu. Bayramiç’den, annesinden gelen nohuttan paylaşmış komşum. Evvelsi gün konuşmuştuk, koçbaşı nohutun lezzetlisine bir türlü denk gelmediğimi, Ovacık’tan, Komünist Başkan’ın nohutunu en az fasulyesi kadar beğendiğimi vs.. O da kapıma bırakmış, bakla ve bezelye hasadından ona da ayırıp verdiğim sepette.

Daha iyi bir vesile yok diyor ve girişiyorum zira nohut muazzam bir bitki! Ondan öğrenecek çok şey var. Öncelikle bezelye ve fasulye ailesinin bir üyesi. Latince adı Cicer arietinum ve Cicer cinsindeki 43 türün biri. 10 bin yıla yakın zamandır yiyor ve 7500 yıldır bu bitkinin tarımını yapıyormuşuz ve dahası, Latince adını Romalı filozof Marcus Tullius Cicero’dan almış! Bizim kullandığımız adı ise Farsça’dan. Nişanyan Sözlük, “Farsça aynı anlama gelen nuχūd نخود  sözcüğünden alıntıdır. Farsça sözcük Orta Farsça aynı anlama gelen naχōd sözcüğünden evrilmiştir” diye anlatıyor.

Yediğin beslemeli mi, beslemesini neye göre ölçmeli?

Başlamışken diğer ansiklopedik bilgileri de bırakıvereyim şuraya:

100 gr haşlanmış nohutun kalorisi 364 kcal. Ayrıca 13 gr diyet lifi ile göz doldururken protein miktarı da 19 gr.

Kıyaslama yapmadan anlaması zor bu rakamları.

Protein deyince hemen herkes hayvansal proteinin üstünlüğüne ikna, oradan vereyim örnekleri: 100 gr haşlanmış ve yağsız dana etinin vücuda sağladığı enerji 143 kcal, protein miktarı ise 26 gr. Haşlanmış yumurtanın 100 gr’ında ise 13 gr proteine karşılık topu topu 155 kcal enerji var. Ne ette ve ne de yumurtada diyet lifi diye bir şey yok, hatırlatırım. Vücudumuzun asit baz oranlarını ve kan basıncını dengelemekte anahtar element olan potasyum deyince aklımıza ilk gelen muzdur; nohut, potasyumda yumurta ve eti geçtiği gibi, muzun da iki katından fazlasını sağlıyor yiyenlerine.

Bu değerleri, sadece bitki bazlı beslenmeye üç kişi daha ikna edeyim diye yazmadım. Nohut sahiden çok iyi bir besin. Ötesi de var:

Demokratik!

Kıyaslamayı hakkıyla yapmak için Et ve Süt Kurumu’nun sayfasına girdim, 1 kg. dana kıyma 22 Mayıs günü 32 lira’dan satılıyordu. Aynı tarihte Tarım Kredi Birlik’in 1 kg. nohutu Migros’larda 8,65 lira, Kayseri’nin Develi ilçesinde yetiştiği yazılan, markasız 1 kg. nohutu n11’den 5,90 lira ve Ovacık İlçe Belediyesi’nin girişimi ile Hazine arazisine ekilen, kazancıyla öğrencilere burs verilen Ovacık Tarımsal Kalkınma Kooperatifi’nin nohutu ise kendi sitesinde, 3 kg.’ı 35 liradan satılıyordu.

Eh!

Şimdi, dedim ya “lezzetli bir koçbaşı nohut yemedim” diye ve “Bayramiç’den gelen nohut da minik, benim Ovacık’tan gelene benziyor”… Biraz türlerine, farklılıklara bakalım. Nohut tane iriliğine, şekline ve rengine göre iki ana grup altında toplanmış: Desi tipi ve Kabuli tipi.

Desi tipi nohut, genellikle kısa boylu olup baklaların içerisinde çoğunlukla iki adet tane oluşturuyor. 1000 adedi 100-300 gr. gelen taneleri küçük, şekilleri farklı ve renkleri sarı, kahverengi, siyah veya yeşilimsi olabiliyor. Soğuğa ve kuraklığa dayanıklı olduğu için dünya üretiminin % 80’i bu tip nohutmuş. İsmi Hintçe. Yerel manasına geliyor. Hindistan, dünya nohut üretiminin (2016) %65’ini gerçekleştirerek haklı bir liderliğe sahiptir. (Türkiye aynı yıl dünya nohut üretiminin %3,75’lik kısmını gerçekleştirmişti.)

Kabuli tipi ise biraz daha uzun boylu ve baklalar içerisinde çoğunlukla tek tane oluşuyor, ama bu taneler çok iri ve düzgün şekilli. 1000 adedinin ağırlığı 400-600 gr. gelen kabuli tip nohutun rengi de beyaz (açık krem). Bu tip nohutun kabuğu daha ince. Aklınızda olsun.

Alırken nohutunuzu artık biliyorsunuz, adıyla söylersiniz. Peki ya menşeini?

Etiket okumak şart

Bizde her ikisi de yetişiyor olsa bile, malesef ülkemiz 2012 yılından itibaren nohut ithalatçısı bir ülke oldu. Ziraat Mühendisleri Odası’nın verilerine göre Türkiye, Hindistan ve Etiyopya’nın yanı sıra Arjantin, Meksika ve Rusya’nın da aralarında olduğu, 26 farklı ülkeden nohut ithalatı gerçekleştiriyor.

Ziraat Mühendisleri Odası’nın, Türkiye’de baklagil üretiminde düşüşe dair 2016 yılında yayımladıkları bir rapor var; ithalatçı duruma düşüşümüzün sebeplerini oradan özetlersem:

1 – Üretim maliyetlerinin yüksekliği: Akaryakıt, gübre, ilaç, tohum gibi temel üretim araçlarında dışa bağımlı olan Türkiye‘de girdi fiyatları sürekli artarken çiftçinin ürettiği ürünün fiyatı aynı oranda artmıyor.

2 – İşçilik maliyetlerinin yüksekliği: Hasat elle toplanarak yapılıyor.

3 – Verim düşüklüğü: Kaliteli ve verimli tohum kullanımı (tanımlama yapılmamış) yok denecek kadar düşük.

4 – Destekleme olmayışı: 1994 yılında destekleme kapsamı dışında bırakılan baklagillerden üretici çıktı ve fiyat garantisi olan ve üretimi daha kolay olan diğer ürünlere kaydı.

Her ne kadar 2017 yılında başlatılan Havza Bazlı Destekleme Modeli kapsamında,

  • arz açığı bulunan,
  • stratejik öneme haiz,
  • bölgesel önem arz eden,
  • insan beslenmesi – sağlığı ve hayvansal üretim açısından önemli

21 üründe (buğday, arpa, çavdar, çeltik, dane mısır, tritikale, yulaf, mercimek, nohut, kuru fasulye, pamuk, soya, yağlık ayçiçeği, kanola, aspir, çay, fındık, zeytinyağı, patates, soğan (kuru) ve yem bitkileri) destekleme uygulamaları yürütülmekteyse de; bunlara paralel olarak ithalattaki artış ve dünya pazarlarıyla yarışkanlığını kaybeden yerli bakliyatımızla, üreticinin bu çıkışını geri döndürmek kolay görünmüyor.

5- İklim değişikliğine odaklı planlamanın olmayışı: Son yıllarda çok tekrarlanan kuraklık en çok baklagillerin üretimini olumsuz yönde etkiliyor.

Fena bir tablo!

Bu arada unutmayalım ki nohut, diğer baklagiller gibi köklerindeki nodüllerde havanın serbest azotunu bağlayabilen de bir bitki. Yani topraklarımızın bereketinin teminatı.

Sahiden fena bu tablo!

Masaya koyduklarımız, masada paylaştıklarımız

Gastronomik manada az tarayınca, nohut çağlar boyu arpaya, buğdaya, pilava eşlik etmiş!

Geçen yazımda sözünü ettiğim peksimetin mayası hemen hep nohut, mesela. Yahni dediğimizde kavrulmuş soğan ve salçayla pişirilen sade veya sebzeli et yemeği anlıyoruz ya, onun sırf nohutla olanı da en az etlisi kadar muazzam. Hatta bana neden bu kadar şımardık diye sorduruyor hep, hayvansal protein eklemenin manası ne nohuta! Ve gecelerin kurtarıcısı nohut dürümle nohutlu pilavı bilmeyen yok. Ama evde herkesin bir 101’e ihtiyacı var, zira nohutu pişirebilmek kolay değil!

Aslında bir kaç noktayı takip etmek ve nedeni, niyesini bilmek yeterli:

Önce tazelik!

Hedef “nohutu kararında pişirmek” olduğunda, kullanılacak ürünün tazeliğinden emin olmak en önemli kısmı işin. Taze dediysem tam da bahar sonu, yaz başı sokak satıcılarının demet demet sattığı yeşil nohuttan bahsetmiyorum tabii. Bulursanız kaçırmayın; çağla gibi, dut gibi, yeşil zarfı üzerinde fındık gibi… mevsimin rengidir, eski ağza yeni taamdır. Benim burada tazelikten kastım sezon. Hasat sezonunu kontrol edin. 2019’un Mayıs’ında 2018 sezonu nohut alırsanız, tazedir. 2017 hasat mahsulü 2018’e göre daha zor pişecektir. Bu bağlamda, açık alıyorsanız nohutunuzu, yani üzerinde bilgi okuyabileceğiniz bir etiketi olmayan, çuvallarda satılan bir nohutsa aldığınız, umarım satıcınız güvendiğiniz, hep ürün aldığınız biridir; sorun. Hasat dönemleri farklı nohutların bir karışımı düşmesin tencerenize. Biri pişerken diğeri tıkız kalır!

Geceden mi ıslatmalı, iki saatlik ön ıslama yeter mi?

Claudia Roden’in, ki Doğu Akdeniz mutfağı denildiğinde içinizi titretecek özeniyle muazzam bir araştırmacıdır,  Arabesque’inden bir tarif paylaşacağım aşağıda, o yüzden onun önerisiyle başlayalım: “Nohutlarınızı bir gece önceden suya koyun, şişsinler” diyor.

Ama eminim herkesin başına gelmiştir, bazen tazeliğinden emin olduğumuz nohut, bir gece önceden suda şişmeye bırakılmasına rağmen pişmeyip illet eder ocağın başında insanı. Mutfağı kimya, fizik ve biyolojiden yararlanarak açıklayan ve bu yaklaşımıyla moleküler gastronominin babası ünvanının haklı sahibi olan Herve This, bunun sebebinin sudaki kireç olduğunu söylüyor.

Karbonatlamalı mı karbonatlamamalı mı?

Pek çok nam salmış kuru fasulyecinin şöyle helmelenmiş bir tabak bakliyat için pek gizli metodu vardır ve müşterileri arasında muhabbet konusu olur. Kimi üç ya da dört su değiştirildiğinden bahseder, kimiyse fasulyenin pişirilirken içine katılan karbonatı anlatır. Herve This, 2007’de yayınlanan Kitchen Mysteries: Revealing the Science of Cooking adlı kitabında sebzelere ayırdığı başlığın altında bu konuyu özetliyor.

This’in sadece nohut değil, tüm baklagiller için yazdığı kolay ve tam pişirilme metodunu basamak basamak listelersem:

  • Baklagillere önce kaybettikleri nemi kazandırmak gerek ama bir gece önceden ıslatmak değil de kabuklarının buruştuğunu göreceğiniz iki saatlik bir süre yeterlidir
  • Islama suyunun sıcak olması süreyi kısaltır
  • Islama suyu dökülüp taze bir su/sıvı kullanarak pişirme eylemine geçilmelidir
  • Pişirme suyu/sıvısı asla tuzlanmamalıdır
  • Pişirmede kullanılan su/sıvı kireçli ise, karbonat katılması gerekir.

This, kendisinden önce de önerilen bu karbonat ekleme usulünün, zannedildiği gibi, suyun içerisindeki kirecin bakliyatın kabuğuna yapışıp pişmeyi zorlaştıracağı sebebiyle değil de, bakliyatın dahilindeki pektin moleküllerinin arasına çimento gibi yerleşeceği ve yumuşamalarına izin vermeyeceği şeklinde açıklıyor.

  • Son önerisi de, yemek pişerken eksilen suyun daima sıcak eklenmesi.

“Bu kadar gayrete ne gerek var, atarsın düdüklüye” diyenlerdenseniz, doğru. O da mümkün. Düdüklüde 21 dakikada bu işi bitirmek de bir o kadar imkanlı. Yine de siz iki saat şişirme ve pişme suyuna karbonat önerilerini yabana atmayın, gerisi size kalmış.

Buraya kadar tamam. Hasat zamanını bildiğiniz, belki üreticisini de tanıdığınız, lezzetli ve güzel pişmiş nohutunuz var. Şu paylaşılamayan humusa biraz göz atalım mı?

Humus, nohuttan!

Her ne kadar Hataylılar bakla humusu yapsalar da dünyayı kasıp kavuran ve “en iyisi” üzerine bir dolu çekişmeye sahne olan humus, nohuttan! Zaten humus, Arapça nohut manasına gelir. Yani soğan piyazı (piyaz Farsça soğan demektir) demek kadar saçma, nohut humusu demek de öyle ve fakat… baklayla olanı karışmasın.

Humus, nohut ve tahine limon suyu ve sarımsak eklenerek yapılan bir yemek. Çoğunlukla meze diye geçiyor ancak katılmıyorum. Bu bir geleneksel fast food. Claudia Roden’in Arabesque’indeki tarifle girişelim yapmaya:

 

 

 

 

 

Biz, herşeyden önce, desi tipi mi, kabuli tipi mi kullanacağız, ona karar verelim. Eğer pürüzsüz, ipeksi bir humus istiyorsak, nohutu soymak gerek. Yukarıdan hatırlayacaksınız, açık renkli ve iri kabuli tip nohut, bu iş için ideal. Ben çok aldırmıyorum ne yalan söyleyeyim, pürüzlü oluşuna humusumun, evde yemekte hangi nohut kullanılıyorsa ondan yapıyorum ve görünen o ki, benim damağım o küçük ve şekilsiz desi tipini tercih etmiş bugüne dek.

Roden’in değil de This’in metodunu izleyerek sıcak suyla 2 saatte ıslayıp hazırladığım nohutların suyunu süzüp tazeden, içerisine silme bir tatlı kaşığı karbonat koyduğum 1 litre suda aynen Roden’in tavsiye ettiği gibi 90 dakika pişirdim. Dağılmadan ama ezmeye müsait kalitede piştiler. Sudan 250 ml. ayırdım, kullanırım diye. 2 limonun suyunu sıktım. Zeytinyağımı tarttım, hazırladım. Nohutları bir rondo kullanarak 3 diş sarımsak ve iki tutam tuzla kabaca ezdim. Tahine limon suyunu, zeytinyağını ve ayırdığım 250 ml. pişirme suyunun yaklaşık yarısını ekleyerek karıştırdım. Bu karışımı rondaya ekledim ve nohutlar humusa dönüşene kadar çalıştırmaya devam ettim. Daha fazla su bu noktada eklemedim zira sıcakken daha akışkan oluyor humus. Böyle hemen servis edeceksem, sorun yok. Ama bir kaç saat sonra çıkartıp yiyeceksem, rondonun içinde tutmayı ve çok katılaşırsa biraz pişirme suyundan eklemeyi istiyorum.

Humus kimin? Yemeğin milleti, milliyeti olur mu?

Biraz gastronomik tredlerden haberdar bir okursanız, “konu İsrail’in de aralarında olduğu Doğu Akdeniz olunca ister istemez bu soru geliyor” gündeme diye düşünebilirsiniz ama iş biraz daha karışık. Humusun bir Yunan mezesi olduğunu düşünen İngilizler’in sayısı mesela beni bir hayli şaşırttı. Oysa adından belli, adını ana malzemesinin Arapçasından alan bir yemeğin coğrafyası ne kadar uzağına düşebilir ki?

Yazılı kayıtlarda ilk kez 13’üncü yüzyılda karşımıza çıkıyor. Kahire’de yenilen versiyonunda limon yok, sirke var. Meraklısına kaynak da paylaşayım: Kitab Wasf al-Atima al-Mutada. Aynı yüzyılda Suriye’den bir kaynakta ise limon var ama tahin yok: Kitāb al-Wusla ilā l-habīb. Şimdi, eğer “Humus, nohut ve tahine limon suyu ve sarımsak eklenerek yapılan bir yemek” önermeme katılıyorsanız, bu dörtlü ilk kez 18’inci yüzyılda Şam’da karşımıza çıkıyor. Ama bunlar kayıtlı örnekler. Kimbilir kimler ne çok birleştirdiler nohutu, ezdiler ve lezzetlendirdiler.

Dolayısıyla benim kanaatim, humusun gerek lezzeti ve gerekse de besleyiciliği ile yaygınlaştığı oranda, sahiplenenin de artması makul bir yemek olduğu. Geleneği kırıp çeşitlendiren İsrailli şeflerle, coğrafyaya sadık kalma derdinde Lübnanlı şeflerin atışmalarının sebebi humus, sadece milletlerin değil, şehirlerin arasında da rekabete konu. Bizden bir örnek vereyim: Bugün “Tarsus humusu” adıyla coğrafi işaret tescil belgesini alan ve nohutun tokmak yardımıyla ezilip tahinle harmanlanıp baharat ve tereyağı eklenerek servis edilen versiyonu Mersin’in; bunu zeytinyağı ile yapıp turşu ve domatesle süsleyip soğuk servis edilen versiyonu da Hatay’ın medarı iftiharı!

İşin nohuttan ötesi olmasa “durun siz kardeşsiniz!” diyesim var. Ama daha iyisini yapacağım, bu kadar demokratik, bu kadar besleyici bir yemeğin kime ait olduğunu tartışmak yerine çoğaltalım! Kızım, örneğin, işletmesinde nohuttan yapılma humusun yanına fasulyeden yapılma humus da ekliyor!

Leblebiyi atladık zira esaslı konu, ama İtalya’ya da uğramadan olmaz!

2015 yılında, Cenova’daki Slow Fish’e bir deniz biyoloğu, bir kooperatif başkanı kıyı balıkçısı, bir balık üstadı gastronomi yazarı ve bir de şefle birlikte katıldık. O yıl, birlikte, fırsat bulduğumuz ilk aralıkta farinata’nın da peşine düştük. Farinata, Cenova’nın yemeği. Tepelerinde deniz ticaretinden olağanüstü paralar yapmış ailelerin artık birer müzeye dönüştürülmüş köşklerinin olduğu, limana doğru ise daracık sokaklarında denizci ve işçi ailelerinin oturması için inşa edilmiş, dar merdivenleri olan binalarıyla kim nerede nohut yetiştiriyordu da burada nohut unu krepi bu kadar meşhur diye düşünmedim değil. Bir iddiaya göre, limandaki gemiler bir fırtına sırasında epey hasar görürler ve denizcilerin tayını olan nohut (unu!) deniz suyu ve zeytinyağı ile karışıp bulamaca dönüşür. Farinata oradan türer. Bir diğer hikaye de Romalı askerlerin tayını olduğu.

Her neyse..

Önce son derece geleneksel ve geleneksel olduğu oranda turistik, haliyle çok dolu, sıra beklenen, İngilizce konuşulmayan ve usul bilmeyenlerin sıkça azarlandığı bir yere gittik. Sa Pesta! Sahiden güzel bir yerdi. Alçak iskemlelerde, sadece İtalyanca bir menüden sipariş vermeniz beklenen, hızlı işleyen bir esnaf lokantası.

Fotoğraf tripadvisor’dan. Azarlanmaktan bırakın yemeyi, ben fotoğraf bile çekemedim.

Merakımızı orada tatmin etmek mümkün olmayınca şehrin bir diğer ucunda olan ancak herkesin sitayişle söz ettiği bir başka işletmenin yolunu tuttuk, Santa Zita! Elimizde telefon yol bulmaya çalışırken saat öğleden sonra 3’ü buldu ve girdiğimiz dükkan herşeyini toplamış kaldırmıştı bile. Güler yüzümüz kalplerini ısıtmış olacak, “hiç değilse ne yemek varsa yiyelim”, dedik. “Personel yemeği var” dediler, “nohut.” “Tamam” dedik ve oturduk. Bir biyolog, bir balıkçi, bir şef ve bir de aktivist öğle yemeğinde ne konuşursak onu bir heyecan paylaşırken işletmenin bize tabakları getiren sahibesi yaklaştı ve nereli olduğumuzu sordu. Arnavutmuş, bu müessese! Hemen fırın yakıldı, kaldırılmış tava yağlandı, mutfaktan nohut unu karışımı geldi ve bir koca tava farinata bizim için pişirildi.

Çok alçak gönüllü bir yemek, hatta bir altlık bu. Hani süpermarketlerin un reyonlarında çıkar karşınıza, humus yapmak için de kullanan oluyor: Nohut unu. Onu, tuz, zeytinyağı ve suyla bir bulamaç yapıp fırında pişiriyorlar. İçi hafif yumuşak, altı üstü kuruca, kenarı kızarmış bir tür kalın krep. Kalın dediysem yarım santim bile değil. Sahiden, pide değil, krep. Bunu tek başına yiyen pek yok. Üzerine sotelenmiş sebzeler ve biraz peynir koyanı çok.

Sizi bu hafta tava/saç ekmeği farinata’nın, Cenova’da bir Arnavut işletmecinin elinden imalat fotoğraflarıyla hoşçakal diyeyim. Son resim de o günü paylaştığım ekip arkadaşlarım olsun!

(Yeşil Gazete)

23 Haziran için yine kamu görevlisi olmayanlar görevlendirildi

CHP’nin tespitine göre, 23 Haziran’da yenilenecek İstanbul seçimleri için yine  kamu görevlisi olmayanlar belirlendi. AKP’nin adayı Yıldırım, “Yine seçim iptali olmaz artık. İtiraz etsinler’ dedi.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini sandık kurullarında kamu görevlisi olmayanların görevlendirilmesini gerekçe göstererek iptal eden YSK’nın, 23 Haziran seçimleri için oluşturulan sandık kurullarında yine kamu görevlisi olmayanların görevlendirdiği belirlendi. CHP, Beykoz İlçe Seçim Kurulu’na yaptığı itiraz başvurusuyla kamu görevlisi olmayan 4 kişinin sandık kurullarındaki görevlerinden alınmasını talep etti.

İptale gerekçe gösterilen durumun yeniden ortaya çıkmasına CHP İstanbul İl Başkanı Dr. Canan Kaftancıoğlu tepki gösterdi.

Kaftancıoğlu: Hepsine bakıyoruz, bugün son gün

CHP’li Kaftancıoğlu, konuyla ilgili yaptığı açıklamada şunları söyledi:

Sandık kurullarını oluşturanlar onlar. Sandık kurullarındakiler memur değil diye seçimi iptal eden onlar. Şimdi 23 Haziran için oluşturulan sandık kurullarına yine memur olmayanları atayanlar yine onlar. Bu seçimden sonra bir kez daha mızıkçılık yaptırmayacağız ama bunu bilsinler. Beykoz’da devlet memuru olmayanları sandık kurullarına üye yazdıklarını tespit ettik. Bugün sandık kurullarıyla ilgili itirazlar için son gün. İstanbul’un tüm ilçelerinde incelemelerimizi, araştırmalarımızı yapıyoruz. Beykoz’da tespit ettiğimiz durumla ilgili hemen ilçe seçim kuruluna itirazda bulunduk. Sandık sonuçlarında istediğini alamayan, siyaset sahnesinde aradığını bulamayanlar milletin iradesi dışında başka yollardan medet ummaktan vazgeçsinler. Gerekçelendiremedikleri bir kararla halkın iradesini gasp edenler, 23 Haziran’da halkın gerekçeli kararını gördüklerinde hiç şaşırmasınlar. 23 Haziran’da hak kazanacak, halk kazanacak, hakikat kazanacak ve her şey çok güzel olacak.”

Yıldırım: Normal bir şey, itiraz etsinler  

AKP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Binali Yıldırım CHP’nin tespitlerine şöyle yanıt verdi: “İtiraz etsinler değiştirsinler. Bunu değiştirecek zaman var. İstanbul’da ihtiyacın 7 katı kamu görevlisi var.”

Cuma namazını Beyoğlu’nda Arap Camisi’nde kılan ve ardından esnaf ziyaretleri yapan Yıldırım, bir gazetecinin, CHP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Ekrem İmamoğlu’yla beraber televizyon programına çıkma konusuna ilişkin, “Olabilir tabii. Onlar konuşulur kararlaştırılır. Tek başına olmaz” cevabını verdi.

“CHP’nin, YSK’nın oluşturduğu sandık kurulu listesinde yine kamu görevlisi olmayan kişilerin bulunduğu iddiasına” ilişkin soru üzerine Yıldırım, şunları söyledi: “İtiraz etsinler, değiştirsinler. Listeler önceden verilmiyordu artık veriliyor. Önceden yanlış yaptıkları için şimdi Seçim Kurulu karar aldı, partilere listeleri veriyor. Partiler de uymayanları değiştirtiyor. Bu normal bir şey.”

Yıldırım, “Yine kamu görevlisi olmayan kişilerin olması durumunda seçim tekrarı olur mu?” sorusunu, “Ne alakası var. Bunu değiştirmek için zaman var. İtiraz edecekler. İstanbul’da ihtiyacın 7 katı kamu görevlisi var” sözleriyle yanıtladı.

 

‘İklim krizi sizin, grev bizim eserimiz’

İklim krizine karşı hükümetlerin dikkatini çekmek amacıyla okul grevi yapan genç aktivistler, dünya çapında ikinci kez bir araya geldi. Türkiye’den öğrencilerin de katıldığı eylemlerde talepler ortak: İklim adaleti istiyoruz!

İsveçli iklim aktivisti Greta Thurberg’in geçtiğimiz yıl iklim krizine dikkat çekmek üzere başlattığı okul grevi, 40. Haftasına girdi. Thunberg’in çağrısıyla bugün 119 ülkede iklim grevcileri ikinci kez, küresel iklim grevi için okullarını ‘kırdı’.

Türkiyeli iklim aktivisti gençler de dokuz il, 15 noktada “Okulunuzu, işinizi bırakın ve iklim için greve katılın” çağrısıyla bir araya geldi. İstanbul’daki eylem Maçka Sanat Parkı’ndaydı.  Burada toplanan  yüzü aşkın çocuk iklim krizine çözüm bulunması için protesto eylemi yaptı. Grevciler adına basın açıklamasını 11 yaşındaki Atlas Sarrafoğlu yaparken çok sayıda çocuk megafonu alarak görüşlerini dile getirdi. Eylemde bu kez Kabataş Lisesi, Robert Kolej gibi liselerden gelen liseli öğrencilerin de bulunması dikkati çekti.

Türkiye’de okul grevleri 15 Mart 2019’da Atlas Sarrafoğlu’nun çağrısını yaptığı Bebek Parkı’ndaki eylemle başlamıştı. 15 Mart’tan itibaren İstanbul’dan Ayvalık’a birçok farklı şehirde genç aktivistler, enerji politikalarının değişmesini, sera gazı emisyonlarının acil önlemler ile azaltılmasını ve Paris Anlaşması’nın ortaya koyduğu 1,5 C derece hedefi için ülkelerin hemen şimdi harekete geçmesini talep ediyor.

‘Bu bir seçenek değil, zorunluluk’

İkinci küresel iklim grevinde bir araya gelen öğrenciler, bu sefer çok daha kalabalık bir şekilde taleplerini yineledi. Maçka Parkı’ndaki greve katılan Robert Koleji 11. Sınıf öğrencisi Selin Gören, Yeşil Gazete’ye konuştu: “Atlas’ın çağrısına katılarak yaklaşık 5 aydır iklim aktivistliği yapıyorum. Bugün tekrar greve çıkmamızın nedeni, bazı şeylerin bir türlü değişmediğini görmemiz. Paris Anlaşması hala yürürlüğe konmadı, karbon emisyonları azaltılmıyor, yöneticiler konuyla ilgili parmaklarını kıpırdatmıyor. Bu durum, bizi grev yapmaya zorluyor. Bu bir seçenek değil, bir zorunluluk, sorumluluk.

Gerçekten bir şey yapmaya gücü yetenler kıpırdamayınca biz, dikkat çekme sorumluluğunu üstlendik. Aynı zamanda gerek kendimize gerek çocuklarımıza hakkımız olan yaşanabilir, temiz bir dünya sağlayabilmek için yürüyoruz.”

‘Damlalar sel olacak ve ormandaki yangını beraber söndüreceğiz’

Konuşmasında örnek gösterdiği sinek kuşunun anlamıyla ilgili soru üzerine Gören, şunları anlattı: “ Hikaye fillerden bahsetmiştim. Çok büyük hortumları var ama onları kullanmıyorlar, tam tersine sinek kuşlarını ‘nasıl bir fark yaratabilirsin ki’ diye eleştiriyorlar. Aslında bu, bizim durumumuzu da güzel bir şekilde özetliyor. Bir şeyler değişebilir ve o değişiklik herkes küçük bir damlayla katkıda bulunduğunda gerçekleşebilir. Çok küçük bir damla bile gerçekten büyük bir fark yaratabileceğini biliyoruz. Aynı zamanda bu damlalar bir araya geldiğinde bir sel olacak ve ormandaki yangını hep beraber söndürebileceğiz, bunu da görüyoruz. Tek başına bir sinek kuşu fark yaratamayabilir, ama bir sinek kuşu sürüsü çok şeyi değiştirebilir. Bugün hava yağmurluydu. Doğanın da bize dünyamızdaki yangını söndürmek için yardım ettiğini düşündüm.”

Gençlerin örgütlenmesi gerektiğini belirten Gören, dünyadaki yaşıtları gibi Türkiye’de de iklim krizine karşı politikalar geliştirilmesini isteyen liseli gençlerin bir araya gelmeye başladığını söyledi. Gören, 20 Eylül’deki büyük ‘grev haftası’ için şimdiden çalışmaya başladıklarını bildirerek, “Biz artık 18 yaşındayız, gerçekten bir fark yaratabilecek durumdayız. Gerekirse gidip yetkililerle konuşabilecek bir yaştayız ve bunu yapmamız gerek. Bu kriz, dünyanın şu ana kadar başına gelen en büyük krizlerden biri. Bunu çözmek için de bilim öğrenen genç aktivistlere ihtiyacımız var” dedi.

Gören’in anlattığı Sinek Kuşu hikayesi şöyle:

“Dev bir ormanda büyük bir yangın çıkmış. Ormandaki bütün hayvanlar kaçışmışlar ve ormanın yanmasını üzüntü içinde seyretmeye başlamışlar. Kendilerini son derece tükenmiş, çaresiz ve güçsüz hissediyorlarmış. Küçücük bir sinek kuşu hariç. Sinek kuşu, “ Bu yangını söndürmek için bir şeyler yapmalıyım” demiş. Ve en yakındaki dereye gidip gagasına bir damla su almış, sonra ormana kadar uçup yangının üzerine bırakmış. Olabildiğince hızlı bir şekilde bir aşağı bir yukarı uçup, damlaları yangının üzerine bırakıyormuş. O sırada bütün diğer hayvanlar çaresiz bir şekilde yangını seyrediyorlarmış. Aralarında kocaman hortumlarıyla çok daha fazla su taşıyabilecek bir fil bile varmış.

Sinek kuşuna sormuşlar: “ Ne yapabileceğini sanıyorsun ki? Sen küçük bir kuşsun, bu yangın ise dev gibi. Senin kanatların çok küçücük, gagan minicik. Her seferinde ancak bir damla su taşıyabilirsin”

Onlar cesaretini kıracak sözler söylemeye devam ederken, sinek kuşu hiç vakit kaybetmeden uçmaya, yangını söndürmeye devam etmiş. O arada da dönüp diğer hayvanlara cevap vermiş: Yapabileceğimin en iyisini yapıyorum.”

Biz de bugün gençler olarak yapabileceğimizin en iyisini yapmak için buradayız. Ve daha yeni başlıyoruz. “

Maçka Sanat Parkı’nda toplanan çocukların yaptığı konuşmalar özetle şu şekilde:

Atlas Sarrafoğlu:  İklim adaleti istiyoruz

Size 15 Mart’tan beri olan olayların bir özetini geçeyim: Havadaki Karbondioksit oranı rekor kırdı. Dünyanın en büyük buzulu çatladı ve binlerce penguen öldü. Okyanusun en derin noktasında plastik poşet bulundu. Hani şu sokaklarda gördüğünüz plastik poşetler. Afrika’ya sel felaketinin sonucunda evsiz kalanlar, ailesini kaybedenler ve ölenler. Birleşmiş Milletler 1 Milyon türün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu açıkladı. Canlıların midesinden plastik çıkmaya devam ediyor. Koalaların neslinin tehlike altında olduğu açıklandı. Solucanların da.

İyi haberlere geçiyorum

Halen buradayız. Hem de daha kalabalık. Sadece burada değil bütün dünyada. Sadece bugün değil 15 Mart’tan beri birçok etkinlik yaptık. İstanbul’da , Ankara’da , Datça’da , Dalyan’da Ayvalık’ ta , Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde sokaklara çıktık, toplantılar yaptık, insanlara iklim krizini anlattık. Okullarında binlerce öğrenci iklim için okul grevi yaptı. Başladık ve devam ettiriyoruz. Bugün de 114 ülkede, bin 400 şehir ve kasabada ikinci defa iklim grevi yapıyoruz.

Peki ne istiyoruz? İklim adaleti!

Bilim insanları 12 senemiz kaldığını söylüyordu. 11 demek için çok az zamanımız kaldı. 11 sene sonra dünyanın sonu gelmeyecek. Ama burada konuşmamızın çok bir anlamı kalmayacak. 11 sene sonra bu kriz durdurulamayacak.  Herkes başının çaresine bakacak. O yüzden zamanımız az. Şimdi İklim adaleti istiyoruz!

İlk grevde Türkiye’nin Neden Paris İklim Antlaşmasını imzalamadığını sordum. Kimse cevap veremedi. Bir daha da sormam! Diğer ülkeler İklim Krizi için Acil durum ilan ediyor fakat daha biz çocuklara bu sorunun cevabını veremiyorsunuz.  Ama buna “adaletsizlik” deniyor! Bizden öncekiler yüzünden geleceğimizin tehlike altında olmasına “adaletsizlik” denir. Sellerden en çok etkilenenlerin çocuk ve kadın olmasına “adaletsizlik” denir. Zengin ülkelerin petrol ve kömür yaktığı için fakir ülkelerin acı çekmesine “adaletsizlik” denir. İnsanların yaptığı şeylerden dolayı diğer türlerin  etkilenmesine “adaletsizlik” denir. Biz bu adaletsizliğin bitmesini istiyoruz. Sesimizi duymanızı istiyoruz. Çünkü biz her durumda burada olacağız.

Deniz Çevikuş: Farkına varan harekete geçer

Ne kadar üzücü olursa olsun iklim krizinin sonuçlarını insanlara göstermekten çekinmemeliyiz. En ufak bir görsel bile büyük bir tetikleyici olabilir. Benim bu işe nasıl başladığımı biliyor musunuz? Sadece bir fotoğraf sayesinde. İklim krizi yüzünden Kuzey Amerika’da bir kutup girdabına yakalanarak donan bir fokun resmi. Size soruyorum, eğer bir kişiyi harekete geçirmek için sadece bir fotoğraf yetebiliyorsa neyi bekliyoruz? 15 Mart’tan beri sayımız ne kadar az olursa olsun, hatta tek başıma kaldığım günlerde bile düzenli olarak her cuma günü okulumda iklim için eylem yapıyorum. Çünkü ne kadar küçük görünürse görünsün her eylem önemlidir.

15 Mart’ta ilk küresel iklim grevi için Bebek Parkı’na giderken okulumdan kimse yanımda değildi. Oysa şimdi buraya okulumdan altı kişi geldik. Anladım ki insanların ilk başta bir şey yapmamalarının sebebi krizin farkında bile olmamalarıymış. Ve tek başına pankart açmış bir çocuk görmeleri sosyal medyada bir yazı okumaları, krizin farkında olan biriyle konuşmaları bile yeterliymiş dikkatlerini çekmeye. İşte hepimizin yapması gereken de bu. Göstermek. Dikkat çekmek. Anlatmak. Farkına varmalarını sağlamak. Çünkü biliyorum ki farkına varan harekete geçer.

Ece Doğa Bayraktar: Bizim suçumuz ne?

Hani diyorsunuz ya “Daha 12 yıl var bir ara bir şeyler yaparız” ya da “Zaten eninde sonunda öleceğiz, o zaman bugünün tadını çıkaralım..” Bazılarınız ise “tek başımıza bütün dünyayı nasıl kurtaralım ki?” diyorsunuz. İşte bu düşünceleriniz çok saçma çünkü siz o bir plastik şişeyi çöpe değil geri dönüşüme atsanız veya banyoda tükettiğiniz su yerine 1 kova su harcasanız tek başınıza çok şey değiştirebilirsiniz. Hadi siz öldünüz, bu hayatın tadını çıkardınız gelecek nesillere ne olacak? Onların suçu ne? Siz bugünün tadını çıkarıyorsunuz ama yarın pişman olacaksınız. “Keşke” diyeceksiniz “keşke onları dinleseydik”  ama o zaman iş işten çoktan geçmiş olacak. Yaşımız küçük diye bizi dinlemiyorsunuz, peki ya bilim insanlarını, yok oluş isyancılarını ve milyonlarca eylem yapan insanları da mı umursamıyorsunuz? O kadar düşüncesiz misiniz? Sonunda pişman olacağımız bir yolda sürükleniyoruz. O yolda iki tane ayrım var. Biri kestirme ve yok oluşa gidiyor. Öbürü zorlu ama güzel bir geleceğe gidiyor. Siz aslında sadece kendi geleceğinizle değil bütün canlıların geleceğiyle oynuyorsunuz. Gelecekteki mutluluğunuz için harekete geçin!Yağmur Ocak: Bizi umursayın

12 yıl sonra Dünya’ya meteor çarpacak ve her şey yok olacak desek hemen panik olursunuz ve tüm ülkeler birleşip meteoru durdurmaya yönelik çalışmalar yapmaya başlar. Bunun yerine size diyoruz ki 12 yıl sonra iklim krizi yüzünden dünyamız yok olma sürecine girecek. Ama bizi umursamıyorsunuz. Oysa ki iklim krizini yaratan biziz ve gerekli önlemleri alarak felaketi gerçekleşmeden engellemek elimizde. Hiçbir şey yapmıyor, iklim krizinin sonuçlarının dünyamıza çarpmasını bekliyoruz.  Çocuklarınızın geleceğiyle oynamamak için lütfen harekete geçin.

Basın açıklamalarının ardından Maçka Parkı’nın içinde bir yürüyüş yapan çocuklar İnsan Hakları Anıtı’nın olduğu meydanda bir araya gelerek pankart ve dövizlerinde yazan sloganları okudu. Dövizlerde yer alan ilginç sloganlar arasında “Söz bitti, sıra eylemde”, “Ey büyük insanlar iklim krizi sizin, iklim grevi bizim eserimiz”, “Geleceğimizi elimizden alma”, “Yıldızları görebilmek istiyoruz” yazılı pankartlar taşıdılar. Açıklama yaptıktan sonra da sloganlarla yürüyüşe geçtiler.

‘Siz yaşlılıktan öleceksiniz, biz iklim değişikliğinden’

Dünyanın dört bir yanındaki aktivist gençler de bugün grevdeydi. Avustralya’dan Nepal’e, Almanya’dan ABD’ye 1600 merkezde yaşayan milyorlarca öğrenci çevre kirliliği ve iklim değişikliğine engel olunması için 15 Mart’ta yaptıkları eylemi yineleyerek bir günlüğüne‘ders bıraktı.’

Temiz bir çevrede dolayısıyla geleceklerinin risk altında olmadığı bir yerkürede yaşamak için başta sera gazı emisyonlarını düşürmek olmak üzere kalıcı önlemler alınmasını isteyen Avustralyalı öğrenciler Melbourne kentinde, “Bu konuda hepimiz biriz” pankartı açtı.

Eylemlerin Yeni Zelanda ayağında ise başkent Wellington’daki öğrencilerin taşıdığı döviz belki de günün en çarpıcı mesajını veriyordu: “Siz yaşlılıktan öleceksiniz biz iklim değişikliğinden.”

Almanya’nın Köln kentinde toplanan öğrenciler de üzerinde Çevre kirliliği yerine çevre temizliği’, ‘Nükleer ve kömürle çalışan santrallere son’ yazılı dövizlerle büyüklerine mesaj yolladı

 

 

Theresa May, istifa kararını gözyaşlarıyla açıkladı

Britanya Başbakanı Theresa May 7 Haziran’da istifa edeceğini açıkladı. May, ‘Brexit’i hayata geçirememek benim için derin bir pişmanlıktı ve hep öyle kalacak’ dedi.

Aylardır Brexit çıkmazını aşmaya çalışan İngiltere’de, süreci kötü yönettiği eleştirilerinin odağında olan Başbakan Theresa May, 7 Haziran’da Muhafazakar Parti liderliğinden istifa edeceğini duyurdu.

Theresa May, Haziran 2016’da yapılan Brexit referandumunun ardından dönemin başbakanı David Cameron’ın istifa etmesinin ardından göreve gelmişti. May 2 yıl süren müzakerelerin ardından Avrupa Birliği ile, Birleşik Krallık’ın Birlik’ten ayrılma koşullarına ilişkin bir anlaşmaya varmış ve ancak bu anlaşma İngiltere Parlamentosu tarafından 3 kez reddedilmişti. Özellikle Kuzey İrlanda sınırıyla ilgili maddeler nedeniyle parlamentodan geçmeyen Brexit anlaşması uzun süre gündemde kalmış, May milletvekillerini anlaşmayı desteklemeleri için ikna etmeye çalışmıştı.

​​‘Sonuncu kadın başbakan olmayacağım’

Muhafazakar Parti’nin Avam Kamarası’ndaki parlamento grubu başkanı Graham Brady ile yaptığı toplantının ardından Başbakanlık konutu önünde bir basın açıklaması yapan May  “Hayatımın en büyük onuru olan bu görevi kısa bir süre içerisinde bırakacağım. İngiltere tarihindeki ikinci kadın başbakanım ama kesinlikle sonuncu değilim. Aşık olduğum bu ülkeye hizmet etme görevini husumet içerisinde değil, büyük bir minnettarlıkla bırakıyorum” ifadelerini kullandı.

May, açıklamasında Brexit planı konusunda parlamentoyu üç kez ikna etmeye çalışmasına rağmen bunu başaramadığını belirtti: “Milletvekillerini ikna edebilmek için her şeyi yaptım. Üzgünüm ki başaramadım. Benim için şu anda çok açık olan şey şu ki, ülkenin çıkarları için yeni bir başbakan bu çabalara öncülük etmeli. Brexit’i hayata geçirememek benim için derin bir pişmanlıktı ve hep öyle kalacak.”

Başbakanın konuşmasının sonuna doğru gözyaşlarına hâkim olamadığı görüldü.

Haziran’da bir daha görüşülecekti

Britanya basını dün May’in istifasını açıklayacağını duyurmuştu. Hemen hemen bütün gazetelerin manşetinde Theresa May’in son kabine toplantısı sonrası makam aracının arka koltuğunda gözyaşları içinde otururken çekilmiş fotoğrafları yer almıştı. Theresa ​​May, hem Brexit anlaşmasının koşularına itiraz eden AB karşıtlarının hem de Brexit’in iptal edilmesi için bastıran AB yanlılarının baskısı altında bulunuyordu.

Başbakan May,  Brexit anlaşmasını haziran başında dördüncü kez milletvekillerinin oyuna sunacağını açıklamış;  oylamasından sonra halefinin seçimi için bir takvim belirleme sözü vermişti.

Theresa May, Avam Kamarası’nda üç kez reddedilen Brexit tartışmaları sırasında zor anlar yaşamıştı.

Liderlik yarışı 10 Haziran’da

Theresa May’in istifasının ardından Muhafazakâr Parti liderliği için yarışın 10 Haziran’da başlatılması ihtimali üzerinde duruluyor. Yeni lider seçilinceye kadar May’in görevde kalmaya devam edeceği belirtiliyor. Britanya medyası kabineden yeni istifa haberleri gelebileceğini de dile getiriyor.

Corbyn’den erken seçim çağrısı

Theresa May’in istifa kararına ilk tepki ana muhalefetteki İşçi Partisi Lideri Jeremy Corbyn’den geldi. Corbyn, “Ülkenin aylardır bildiğini o da şimdi kabul etti: Ülkeyi yönetemez; ne o, ne de bölünmüş ve dağılmış partisi” dedi. Erken seçim çağrısı yapan Corbyn, “Muhafazakâr Parti’nin liderliğine her kim gelirse, ülkenin geleceğini acil genel seçim yoluyla halkın belirlemesine izin vermeli” ifadelerini kullandı. Corbyn şöyle konuştu: “Muhafazakâr Parti, Brexit sürecinde tek kelimeyle sınıfta kaldı, insanların yaşamlarını geliştirme ve en acil ihtiyaçlarını karşılamada başarısız oldu. Parlamento çıkmazda ve Muhafazakârlar, ülkenin karşı karşıya bulunduğu büyük sorunlara karşı hiçbir çözüm önermiyor.”

Çimento devi Heidelberg emisyon azaltım taahhüdü verdi

Dünyanın dördüncü büyük çimento şirketi HeidelbergCement emisyon azaltma hedeflerini Paris Anlaşması’nın hedefleri doğrultusunda uygulama taahhüdü verdi. Bu, çimento sektöründe bir ilk.

60 ülkede yaklaşık 58 bin kişiyi istihdam eden HeidelbergCement, 2030 yılına kadar, 2016 seviyelerine göre, ürünlerinden ton başına %15 oranında doğrudan emisyon azaltımı taahhüt etti. İnşaat devi, aynı zaman diliminde, dolaylı emisyonlarını da ton başına %65 azaltacak.

We Mean Business’tan Jennifer Gerholdt, “Şirketin karbondioksit nötr betonunu en geç 2050 yılına kadar piyasaya sürme konusundaki geniş vizyonunun bir parçası olan taahhüt, yapılı çevrenin sıfır karbonlu bir geleceğe doğru geçişinin güçlü bir işaretidir” dedi. Taahhüdün tüm ekonomilerin karbondan arındırılması adına da hayati öneme sahip olduğunu kaydeden Gerhold, “Çimento, yeryüzünde en yaygın kullanılan insan yapımı bir madde. Artan nüfus ve kentleşme nedeniyle talep artıyor. Dekarbonizasyonun en güç olduğu sektörlerden biri” diye konuştu. Uluslararası Enerji Ajansı’na (IEA) göre çimento sektörü, karbondioksit emisyonunun yaklaşık %7’sinden sorumlu.

Heidelberg, Bilim Tabanlı Hedefler (Science-Based Targets) girişimine de katılmıştı.

İTÜ, İklim Değişikliği, Uygulama ve Araştırma Merkezi kuruyor

Üniversite bünyesinde kurulacak merkez, iklim değişikliğiyle ilgili olarak sera gazı değişimi, sıra dışı hava olayları gibi konularda çözüm önerileri hazırlayacak.

İstanbul Teknik Üniversitesi İklim Değişikliği, Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetmeliği Resmi Gazete’te yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Yönetmelik, Rektörlüğe bağlı olarak kurulan merkezin amaçlarına, faaliyet alanlarına, yönetim organlarına, yönetim organlarının görevlerine ve çalışma şekline ilişkin usul ve esasları düzenliyor. Yönetmelikte yer alan bilgiye göre merkez; tarıma, ormanlara, su ve enerji kaynaklarına, ekonomik, sosyal ve kültürel etkilere kadar, iklim değişikliği kapsamına giren tüm alanlarda ulusal ve uluslararası, disiplinlerarası, teorik ve/veya uygulamalı araştırmalar yapacak; araştırmaların sonuçlarının karar vericilere ve son kullanıcılara ulaşması için faaliyetlerde bulunacak.

Merkez aynı zamanda iklim değişikliğinin/değişiminin gelecekte yaşam ve farklı sektörlere yapabileceği etkileri belirlemeyi, ulusal ve uluslararası platformlarda iklim değişikliği ile ilgili konularda yer almayı, ilgili kuruluşlarla işbirliğini artırmayı veya karar vericilere önerilerde bulunmayı ve iklim değişikliği ve etkileri konusunda kamu kurumları veya özel sektörden ilgilileri, öğrencileri eğitmeyi, farkındalık artırıcı kurslar/bilimsel toplantılar düzenleyerek toplumu bu konuda bilimsel verilerle aydınlatmayı ve bilinçlendirmeyi amaçlıyor.

Bunları yanı sıra merkez, iklim değişikliği ile ilgili olarak seragazı değişimi, bütçesi, sıra dışı hava olayları, kuraklık, sel, fırtına ve benzeri konularda, bilimsel, uygulanabilir çözüm önerileri hazırlacak ve bu konularda izleme ve uyarı faaliyetleri hayata geçirilecek.

Avrupa Seçimleri: Yeni kurucu babalara doğru mu? – Sinan Baykent

İkinci Dünya Savaşı’nı müteakip Avrupa’nın önde gelen siyasetçileri “birleşik ve müreffeh bir Avrupa Kıtası” gayesiyle bir araya geldiler ve Avrupa Birliği’nin (AB) 1951-1952 yıllarındaki öncülü sayılan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun kuruluşu için çalıştılar. 1957 yılında Roma Antlaşması’yla ise Fransa, Batı Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg devletlerinin ortak inisiyatifiyle günümüz Avrupa’sının çekirdeğini teşkil eden Avrupa Ekonomik Topluluğu vücuda geldi.

Avrupa’da 1950’li yılların bu büyük dönüşümüne önderlik eden siyasetçiler “kurucu babalar” şeklinde tanımlanırlar. Aralarında Robert Schuman, Jean Monnet, Konrad Adenauer, Johan Willem Beyen, Alcide De Gasperi ve Joseph Bech gibi figürlerin de bulunduğu kurucu babalar, Avrupa halklarının demokratik kurumlar ile ekonomik entegrasyon ortak paydalarında buluşmasını ve uzun savaş yıllarının yarattığı acıları bir araya gelmek suretiyle birlikte aşmasını amaçlıyorlardı.

Dahası, Avrupalı siyasetçilerde Avrupa’nın Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) olan bağımlığını aşmak ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ne (SSCB) karşı organik bir dayanışma örneği sergilemek niyeti hâsıl olmuştu. Yıllar içinde Avrupa Konseyi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Avrupa Parlamentosu (AP) gibi “uluslar-üstü” siyasî kurumlarla donatılan Avrupa Ekonomik Topluluğu, “savaşsız Avrupa” idealini büyük ölçüde toplumlara aşılamayı başarıyor gibi duruyordu.

Nihayet 1992 yılında Maastricht Antlaşması’yla AB tam manasıyla ete kemiğe büründü. Birleşik Federal Almanya’ya ek olarak Büyük Britanya, İspanya, Portekiz, Yunanistan, İrlanda Cumhuriyeti ve Danimarka da böylece AB’nin kuruluşunda somut katkıda bulunuyordu. 1995 yılında yürürlüğe giren Schengen Antlaşması’yla birlikte ise kurucu babaların adeta hayalleri gerçekleşiyor ve Avrupa kıtasında sınırlar kademeli olarak kaldırılıyordu. Özellikle 1995-2013 yılları arasında uygulanan genişleme politikası sayesinde bugün itibariyle AB -en azından görünürde- 28 üye ülkeden müteşekkil dişli bir teşkilât konumuna yükselmiş vaziyettedir.

Diğer yandan, her ne kadar sayıca büyüse ve güçlense de, AB aynı zamanda derin çelişkilerin ve çatışmaların yaşandığı bir platformu simgeliyor. Kurucu babalarının ezici çoğunluğu Hristiyan-demokrat çizgiyi benimseyen AB uzun yıllar boyunca merkez sağ ile merkez sol partilerin dönüşümlü olarak iktidara geldiği ülkelerden kuruluydu. Gerçekten de bu durum genel mantığa uygundur zira yukarıda da ifade edildiği üzere Avrupa Birliği’nin temelleri bizzat “her türden siyasî aşırılıkla mücadele” çerçevesinde atılmıştı. Dolayısıyla iktidar değişiklikleri tutturulan vasat çizgiyi bozmuyor, merkez akımlar “demokratik nöbetleşme” yöntemiyle iktidarı devralıyor ve devrediyordu.

Avrupa Birliği’nin 6 kurucu ülkesi Almanya, İtalya, Belçika, Fransa, Hollanda ve Lüksemburg’un Dışişleri Bakanları.

2000’li yılların başından itibaren ise AB içindeki rüzgârlar tersten esmeye başladı. Fransa’da Jean-Marie Le Pen liderliğindeki Ulusal Cephe (“Front National” – FN), Avusturya’da Jörg Haider’in başını çektiği Avusturya Özgürlük Partisi (“Freiheitliche Partei Österreichs” – FPÖ) ve Hollanda’da Pim Fortuyn Listesi gibi partilerin oy oranlarında yaşanan patlama Brüksel bürokratlarını endişeye sevk etti. O yıllarda 11 Eylül 2001 tarihindeki “İkiz Kuleler” saldırılarının izdüşümlerini AB ülkelerinde de hissetmek mümkündü.

Avrupa’daki göçmen nüfusta artan işsizlik toplumda körüklenen ayrımcılıkla birleşmiş ve Eski Kıta’nın her köşesinde ciddi bir emniyet sorunu baş göstermişti. 2002 yılında düzenlenen Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Jean-Marie Le Pen ilk defa ikinci tura kalmış ve merkez siyasetin geleneksel işleyiş çarkına çomak sokmuştu. Avusturya’da Jörg Haider 1999 yılında düzenlenen parlamento seçimlerinde %21,9, aynı yılda düzenlenen AP seçimlerinde ise %23,6 gibi bir orana ulaşmıştı. Hollanda’da ise Pim Fortuyn kendi adını taşıyan listeyle 2002 yılındaki parlamento seçimlerinde %17 gibi önemli bir skor elde etmişti.

Avrupa’da adeta bir deprem etkisi yaratan söz konusu sonuçlar, dönemin merkez siyasetçileri ile merkez medyanın söz birliği etmişçesine iddia ettiği gibi “geçici” karakterde bir olgu değil, aksine olacak olanlara dair bir “prelude” mahiyetindeydi. 2002-2012 yılları arasındaki süreçte nispeten “sindirilen” ve görmezden gelinen milliyetçi akım, AB sahnesindeki büyük dönüşünü 2014 yılındaki AP seçimleriyle birlikte yepyeni bir zırh kuşanarak yaptı.

“Totaliter”, “antisemit” ve “revizyonist” olarak takdim edilen klasik Avrupa milliyetçiliği yeni nesil siyasetçilerin zuhur etmesiyle birlikte kabuk değiştirdi. Söz konusu değişim aslında hem zoraki hem de iradî idi. Zoraki idi, çünkü 20.yüzyıl sürümünden ilham alan milliyetçi profil merkez medyada yeterince yer bulamıyor ve çoğunlukla sansür süzgecinden geçiyordu (veya geçemiyordu).

Şüphesiz ki “eski tüfek” liderler de bu anlamda sansürü aşmak adına pozitif bir rol oynamıyorlardı. Medyada yer almak ve sesini duyurabilmek için tarihin “iblislerinden” kurtulmak, tabuları yıkmak ve yeni bir söylem icat etmek lazımdı. Değişim başka bir yönüyle aynı zamanda iradî idi zira yeni nesil siyasetçiler artık “ebedî muhalefet” ve/veya “küçük koalisyon ortağı” statüsünde takılıp kalmayı reddediyorlardı. Onlar için nihaî amaç iktidarı elde etmek, sistemin “merkezler arası nöbetleşme” sarmalını bitirmekti.

Yeni nesil siyasetçiler ve milliyetçilikten popülizme geçiş

Surda gediği eski tüfek liderler açmıştı belki ve fakat göreve gelen yeni nesil liderler surun tamamını alaşağı etmek niyetini taşıyorlardı. Klasik milliyetçilik Avrupa Birliği tasavvuruna cepheden karşıydı. Tıpkı 2016 yılında başarıya ulaştırılan Brexit süreci misâli, Avrupa’nın milliyetçi liderleri ülkelerinin Avrupa Birliği’nden koşulsuz olarak çıkmasını istiyorlar, bu uğurda mücadele ediyorlardı. Avro’nun yerine ulusal paralar yeniden tedavüle sokulacak, mutlak sınır denetimi yeniden sağlanacak ve ulusal üretimde öncelik ulusal olana verilecekti.

Oysa Avrupa halklarındaki eğilim biraz daha farklıydı. AB’nin diktasına çoğu ülkede itiraz etmekle beraber Avrupa halkları bir şekilde “Avrupalılığı” ve “Avrupalılık üst kimliğini” benimsemişti ve bu anlamda klasik milliyetçilik sunduğu argümanlarla halkların derin katmanlarına yeterince nüfuz edemez olmuşlardı.

Yeni nesil siyasetçi sınıfı ise yukarıda sıralanan sorunları, çıkmazları ve tıkanıklıkları – kendince – doğru teşhis etti: Milliyetçiliğin dili, ilkeleri ve hedefleri değişmeliydi. Hatta milliyetçilik bir kenara itilebilir, yepyeni bir formatla halk iradesinin huzuruna çıkılabilirdi. Avrupa Birliği’ne cepheden tavır almak yerine onu içeriden değiştirmeye ve/veya çökertmeye çalışmak daha akıllıca olabilirdi.

Başka bir deyişle “federal” Avrupa tasavvuruna karşı örgütlenen “koşulsuz çıkış” seçeneğini “uluslar Avrupa’sı” teziyle değiştirmek daha az hasara yol açabilirdi. “Antisemit” olunmamalı, Avrupa’nın 1945 yılından sonra benimsediği “Hristiyanî-Yahudi” değerler manzumesine dokunulmamalıydı.

Yeni nesil siyasetçi sınıfı için tehlike Yahudilerden ve/veya Siyonizm’den değil, İslâm dininden ve Müslüman göçmenlerden geliyordu. Hâl böyle olunca tatbik edilen sansürün başlıca sebebi olan antisemitizm İslâm karşıtlığıyla ikame edilebilirdi.

Emperyalizmin karşısına dikilmek anakronik bir tutumdu, hem ABD hem de Rusya’da belli müttefikler bulunabilirdi pekâlâ. Buharlaşmaya zorlanan milliyetçilik ise içten ve dıştan yenilenecekti. Yeniliğin ve kabuk değişiminin kilidini ise sağ popülizm veya siyasal bilimler literatüründeki bir diğer adıyla “ulusal popülizm” anahtarı açacaktı.

Fransa’da Ulusal Cephe’nin liderliğine Jean-Marie Le Pen’in kızı Marine Le Pen, Avusturya’da FPÖ’nün liderliğine Heinz-Christian Strache geldi.

Hollanda’da Pim Fortuyn’in ölümünden sonra bayrağı Geert Wilders devraldı.

İtalya’da tarihsel milliyetçiliğin sözcülüğünü ve temsilciğini yıllar boyunca üstlenen İtalyan Sosyal Hareketi (“Movimento Sociale İtaliano” – MSİ) parçalara bölündü ve bu bölünmüşlük hâlinden Kuzey Ligi’nin (“Lega Nord” – LEGA) yeni lideri ve İtalya’nın hâlihazırdaki İçişleri Bakanı Matteo Salvini sonuna kadar faydalandı.

Almanya’da Ulusal Demokratlar’dan (“Nationaldemokratische Partei Deutschlands” – NPD) ve Hristiyan-demokratlardan ayrılan bir grubun kurduğu Almanya için Alternatif Partisi (“Alternative Für Deutschland” – AfD) Alman siyasetindeki boşluğu bu anlamda çok yoğun bir biçimde değerlendiriyor.

İspanya’da falanjistlerin yıllardır gündeme getirdikleri ve fakat bir türlü oya dönüştüremedikleri maddeleri “zamanın ruhuna” uygun bir şekilde yoğurup yeni bir dille halka sunan VOX (Latince “ses” anlamına geliyor), İspanya’da son olarak 28 Nisan 2019 tarihinde düzenlenen erken seçimde oyların %13’ünü almayı başardı.

Keza Bratislava’dan Prag’a, Budapeşte’de Varşova’ya uzanan Doğu ve Orta Avrupa coğrafyasında da durum Batı Avrupa’dan farksızdır.

2014 yılındaki AP seçimlerinde Marine Le Pen’in Ulusal Cephe’si %24,86’lık bir oy oranıyla Fransa’da birinci parti olmuştu. Almanya’da AfD ilk defa katıldığı seçimlerde %7,1 oy almıştı.

İtalya’da “ne sağ ne sol” felsefesiyle kurulan ve bugün LEGA’yla iktidar ortağı konumunda bulunan 5 Yıldız Hareketi (“Movimento delle 5 Stelle” – M5S) ilk defa girdiği seçimlerde %21,2 gibi bir oy oranına ulaşmıştı. Büyük Britanya’da Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (“United Kingdom Independence Party” – UKİP), Macaristan’da Daha İyi Bir Macaristan Hareketi (“Jobbik Magyarorszagert Mozgalom” – Jobbik) ve Yunanistan’da Altın Şafak (“Chrysi Avgi”) 2014 seçimlerinin büyük sürprizleri arasında yer alıyordu.

2014 seçimlerinde milliyetçi/sağ popülist ayrımı henüz tam olarak netleşmemiş, netleştiği yerlerde dahi tam olarak keskinleşmemişti. Oysa 2014 yılından bu yana tecrübe edilen gelişmeler söz konusu ayrımı çok berrak bir biçimde ortaya koymuş, açığa çıkarmıştır.

Seçimleri hangi etkenler belirleyecek?

Peki, 2014 yılından bu yana neler oldu ve neler değişti? Önümüzdeki 23-26 Mayıs 2019 tarihlerinde düzenlenecek olan AP seçimlerinde Avrupa’yı ne bekliyor?

Geride bıraktığımız son beş yılda önümüzdeki AP seçimlerine ve belki de AB’nin geleceğine etki edebilecek pek çok etkenle tanıştık. 2016 yılı bu anlamda bir dönüm noktası olmuştur. 23 Haziran 2016 tarihinde düzenlenen Brexit referandumunda Büyük Britanya halkının verdiği ayrılık kararı ile 8 Kasım 2016 tarihindeki ABD başkanlık seçimlerinde Donald Trump’ın seçilmesi olayları yaklaşan AP seçimlerine mutlaka etki edecektir.

Brexit sürecinin bir kördüğüm şeklini alması ve İngilizlerin söz konusu süreçle ilgili duydukları genel hoşnutsuzluk, Büyük Britanya özelinin haricinde Avrupa Birliği’nden resmen çıkmayı talep eden partilerin zor bir dönem yaşayacağını şimdiden ilân eder gibi duruyor.
Avrupa Birliği’nden resmen çıkmayı değil ama Birliği’ni içeriden terbiye etmek, ehlileştirmek ve dönüştürmek isteyenler partiler için ise yollar bütünüyle açılmış vaziyettedir, zira hâlihazırdaki Brüksel bürokratları ile Avrupa’nın irili-ufaklı merkez partilerin temsilcileri dahi Birliğin mevcut ölçülerde doğru işlemediğini, işletilemediğini kabul ediyorlar.

Merkez partilerin sorunlara radikal ve sistematik çözümler önerememesi en çok sağ ama aynı zamanda sol popülistlerin de işine yarıyor. Yine Trump’ın seçilmesinden sonra görevinden istifa eden (yahut istifaya zorlanan) eski kampanya danışmanı Steve Bannon’un Avrupa’daki sağ popülistleri tek çatı altında birleşmeye ve beraber hareket etmeye yönelik attığı adımlar da ciddi bir etken olacağa benziyor.

Son olarak İtalya’nın başkenti Roma’nın yaklaşık 70 kilometre doğusunda bulunan Collepardo kasabasındaki Certosa di Trisulti Manastırı’nı kendine mesken tutan Bannon, burada kurduğu “Hristiyanî-Yahudi Değerler Akademisi”nin Avrupa popülistleri için bir “Gladyatör Okulu” şeklinde hizmet vereceğini açıkladı. Matteo Salvini ve Marine Le Pen’le çok sık görüştüğü bilinen Bannon’un sırtladığı “popülistlerin akıl hocası” unvanıyla Avrupa’yı bir “bahara” zorlamak istediği fevkalade aşikârdır.

2017 yılındaki Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde elde ettiği başarıyla – seçilememiş olsa dahi – Marine Le Pen Avrupa’daki sağ popülistlere kısa süreliğine bir “momentum” kazandırmıştır. Ne var ki popülistler en büyük ivmeyi şüphesiz 2018 yılındaki İtalya seçimlerinde yakalamış ve LEGA lideri Salvini’nin İçişleri Bakanı olmasıyla zirve noktasına taşımışlardır.

Gerçekten de Salvini önderliğinde LEGA seçimlerde elde ettiği %37’lik oy oranıyla sağ popülistlere ilk defa “büyük koalisyon ortağı” ve “iktidar” olma fırsatını vermiştir. Sağ popülistlerin de kitlesel bir dalgayla iktidara gelebileceklerine ve bir koalisyon kurulacaksa bile bu koalisyonda “büyük ortak” olabileceklerine dair ciddi anlamda bir beklenti aşıladı.

Başka bir deyişle 2017 yılında Marine Le Pen’le acıkmaya başlayan sağ popülistler 2018 yılında Matteo Salvini’yle birlikte iştahlarını iyiden iyiye kabarttılar.

2014-2019 yılları arasında Avrupa’da Brüksel, Paris, Nice, Berlin, Londra ve Barselona dâhil onlarca şehirde, onlarca DAEŞ bağlantılı terör saldırısı yaşandı. Bu anlamda söz konusu saldırıların da bir “etken” olarak önümüzdeki AP seçimlerinde rol oynayacağı sugötürmez bir gerçektir.

Bu anlamda Suriye Savaşı’nın ve bu savaşın doğurduğu küresel etkilerin dolaylı bazı yansımalarının da, hem AP seçimlerinde hem de belki de AB’nin geleceğinde hissedilebileceği önemli bir not olarak düşülmelidir.

Son anketler üzerinden Avrupa’dan projeksiyonlar

Fransa’da bugün itibariyle anketler Marine Le Pen’in Ulusal Birlik (“Rassemblement National – RN) partisini ortalama %22,5 seviyesinde gösteriyor. Aslında bu oran, partinin 2014 yılında elde ettiği oranın (%24,86) gerisinde kalıyor. Ne var ki Fransa’daki anket firmalarının Le Pen’leri genelde 1-2 puan kadar aşağıda gösterdiği de bilinen bir gerçek.

Bu seçimde de Le Pen’in AP listesinin birinci sıraya oturacağını tahmin etmek mümkündür. Her ne kadar Le Pen’in son seçime kıyasla belli bir oy kaybı yaşayacağı ifade edilse de, topyekûn Avrupa Birliği’ne karşı veya en azından kritik bir pozisyon benimseyen sağ popülist partilerin toplam oy oranı son seçimdeki oy oranını yakalıyor hatta geçiyor.

Bir dönem Marine Le Pen’in “sağ kolu” olan ve fakat sonraları parti çizgisiyle ilgili tasarruflarda ayrı düşen Florian Philippot’nun başında olduğu Vatanseverler (“Les Patriotes”) partisi ilk defa katılacağı seçimlerde %2-2,5 bandında seyrediyor. Keza 2017 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda Marine Le Pen’le ittifak yapan Nicolas Dupont-Aignan’ın Ayağa Kalk Fransa (“Debout La France” – DLF) partisi de anketlerde %4,5-5 seviyelerinde dolaşıyor.

Geçtiğimiz seçimde söz konusu blokun toplam oy oranı %29 iken, yapılan projeksiyonlarda bu oranın (diğer küçük partilerin de dikkate alınmasıyla) %30’u geçmesi öngörülüyor.

Almanya’da AfD’nin oy potansiyeli %12 olarak ölçülüyor. 2014 yılındaki AP seçimlerinde %7,1’lik bir oran yakalayan partinin %5 kadar büyüyeceği anketlerde ifade ediliyor. Son seçimlerde Avrupa Parlamentosu’na bir üye göndermeyi başaran NPD’nin ise %1’lik eşiği geçip geçemeyeceği henüz belli değil.

Almanya özelinde bir başka şaşırtıcı veri de ortaya çıkıyor ki, o da satirik bir hüviyete sahip olan PARTİ (“Die Partei”) partisinin %3’leri zorlayacağıyla ilgili. PARTİ’nin programında Liechtenstein’a savaş açılması gibi absürt maddeler yer alıyor.

PARTİ ayrıca AP seçimlerine yönelik hazırladığı listede Bormann, Eichmann, Keitel, Goebbels ve Speer gibi Hitler Almanya’sında önemli sorumluluklar üstlenmiş kişilerle aynı soyadlarına sahip kişileri aday gösterdi. Oluşumun nasyonal-sosyalist ideolojiyle hiçbir ilişkisi ve ilgisi bulunmamasına karşın “kara mizah” adına bu tarz bir girişimde bulunduğu paylaşılıyor.

İtalya’daki koalisyon ortakları LEGA-5 Yıldız Hareketi ikilisinin ise toplam oy oranları %50 bandına yaklaşmış durumda. Avrupa’da sağ popülizmin tartışmasız lideri olan Matteo Salvini’nin bu seçimlerden de büyük bir zaferle ayrılması doğal karşılanacaktır.

İtalya’da ayrıca Yeni Güç (“Forza Nuova”), “CasaPound Italia” (ünlü şair Ezra Pound’un isminden ilham alınarak kurulmuştur) ve İtalya Kardeşliği (“Fratelli d’Italia” – FI) gibi irili ufaklı milliyetçi (bazen neo-faşist) ve popülist partilerin muhtemel oy oranları da göz önünde bulundurulduğunda AB karşıtı sağ partilerin oranı İtalya’da ezici bir çoğunluğa ulaşıyor.

Yeni Güç lideri Roberto Fiore 2009 yılındaki AP seçimlerinde seçilmeyi başarmış ancak 2014 yılında yeniden seçilememişti. İtalya’nın Kardeşliği ise Mayıs ayındaki AP seçimleri için Benito Mussolini’nin küçük torunu Caio Mussolini’yi listelerinden aday gösterdi. Yaklaşan seçimlerde LEGA ve 5 Yıldız Hareketi’nin yanı sıra İtalya Kardeşliği ile eski MSİ’nin mirasçılarından sayılan CasaPound’un da Avrupa Parlamentosu’na üye göndermesi beklenmedik bir gelişme olmayacaktır.

Her ne kadar İspanya’da VOX Nisan ayındaki erken seçimlerde %13 gibi oldukça yüksek bir oranı fethetmişse de, AP seçimleri için anketler VOX’u %8-9 seviyesinde gösteriyor ki, aslında bu oldukça ilginçtir. AB kurumlarını hedef tahtasına oturtan bir partinin içeride AP seçimlerinden daha yüksek oy alması diğer örneklere nispetle bir istisna teşkil ediyor.

İspanya’da milliyetçi falanjistler de uzun zamandan sonra ilk defa AP seçimlerine giriyorlar. Her Şeyden Önce İspanya (“Ante Todo España – ADÑ) adlı ortak listede buluşan dört farklı falanjist parti Avrupa Parlamentosu’na ilk “Franco’cu” üyeyi yollamak için kampanya yürütüyor. ADÑ’nin daha önce bu tip bir seçim çalışması ve tecrübesi olmadığından psikolojik eşik olan %1’i geçip geçemeyeceği şimdilik meçhul.

Brexit referandumunun başarıya ulaşmasının ardından UKİP’teki görevinden ayrılan Nigel Farage süreçte yaşanan sancıların ardından Büyük Britanya’da siyaset sahnesine geri döndü. Farage bu defa seçimlere yeni kurduğu Brexit Partisi (“Brexit Party”) ile birlikte giriyor.

Yürüttüğü agresif seçim kampanyasının meyvelerini anketlerde şimdiden toplayan Farage’ın listesinin sandıktan büyük bir farkla birinci çıkması şimdiden kesin gibi duruyor. Anketlerde %30’luk bir oranda konumlandığı ifade edilen Brexit Partisi’nin İngiliz Parlamentosu üyelerine ve Brexit’e karşı çıkan yöneticilere zor günler yaşatacağı kesin.

Polonya’da Yeni Sağ Kongresi (“Kongres Nowej Prawicy” – KNP), Çek Cumhuriyeti’nde Özgürlük ve Doğrudan Demokrasi Hareketi (“Svoboda a prima demokracie” – SPD), Slovakya’da Biz Bir Aileyiz (“Sme Rodina”) ve Bulgaristan’da İrade (“Volya”) gibi partilerin performansı da bu seçimlerde çok yakından takip edilmesi gerekecektir.

Gerçekten de AP bünyesindeki dengeleri altüst edebilecek niteliği haiz çoğu yeni kurulan söz konusu bu partilerin performansına göre belki de sağ popülist partiler Parlamento’da ikinci en büyük grubu oluşturacak güce erişecektir.

Avrupa Birliği’nin paradoksu ve “yeni kurucu babalar”

Avrupa’nın kurucu babalarının hayal ettikleri “barışçıl ve müreffeh Avrupa Kıtası” öyle veya böyle hâlâ yaşıyor ve ayakta. Burada sorulması gereken esas soru şudur: Mevcut hâliyle Avrupa Birliği daha ne kadar yaşayabilecektir?

1945 yılı sonrasında zuhur eden kurucu babalar Avrupa Birliği’nin temellerini, ABD’nin Avrupa üzerindeki hâkimiyetini azaltmak (veya en azından dengelemek) ve SSCB’nin yayılma politikalarına karşı bir set oluşturmak için atmışlardı. Oysa bugün gelinen aşamada Avrupa Birliği tasavvuru ABD’li Steve Bannon’un birleştirmeye çalıştığı ve bir kısmı Rusya tarafından finanse edilen sağ popülist partilerin iktidar yürüyüşüne tanıklık ediyor.

23-26 Mayıs 2019 tarihlerinde düzenlenecek olan Avrupa Parlamentosu seçimleri, Avrupa Birliği’nin kaderini tayin edebilecek cinsten bir seçim olabilir. Genel sonuç ne olursa olsun, Avrupa bir değişim sürecinden geçiyor ve geçecek.

1950’li yıllarda milliyetçi ideolojiye karşı kurgulanan Avrupa Birliği çekirdeğini evvela bizzat milliyetçiler çatlattılar. Bugün ise sağ popülistler ile sistem karşıtı partiler Birliğin yapısını, değerlerini, kurumlarını velhâsıl çehresini içeriden dönüştürmek için harekete geçmiş durumdalar.

Yolun sonu nereye varır bilinmez ancak gidişatın “yeni kurucu babalar” meydana getirebileceği artık olasılık dâhilindedir.

(Independent Türkçe’den alınmıştır.)

Ayşe Düzkan Eskişehir Açık Cezaevi’ne sevk edildi

Dün akşam saatlerinde Bakırköy Cezaevi’nden çıkan gazeteci Ayşe Düzkan’ın, bugün Eskişehir Açık Cezaevi’ne götürülmesi bekleniyor.

Feminist gazeteci Ayşe Düzkan, açık cezaevine sevk edilme talebinin kabul edilmesi üzerine dün akşam saatlerinde Bakırköy Cezaevi’nden çıktı. Düzkan’ı cezaevi çıkışında Halkların Demokratik Partisi (HDP) Milletvekili Züleyha Gülüm ile çok sayıda kadın gazeteci ve feminist avukat karşıladı. Düzkan’ın, bugün Eskişehir Açık Cezaevi’ne götürülmesi bekleniyor.

Cezası 1 yılın altına düşmüştü

Kanun Hükmünde Kararnameyle (KHK) kapatılan Özgür Gündem gazetesinin Nöbetçi Genel Yönetmenliği kampanyasına katıldığı için 1 yıl 6 ay hapis cezası verilen Düzkan, 29 Ocak’tan beri Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutukluydu. 5237 Sayılı Yasa gereği infazı gereken 45 günlük süreyi tamamlayan Düzkan’ın cezası 16 Mart’ta bir yılın altına düştü.

Düzkan’ın yasal prosedüre uygun olarak açık cezaevine gönderilmesi yönündeki başvuru talebini değerlendiren Bakırköy İnfaz Hakimliği, 22 Mayıs tarihli kararında açık cezaevine sevk edilmesini kararlaştırdı.

 

 

Gökkuşağı Savaşçısı bir kez daha İstanbul’da

Greenpeace’in efsane gemisi Rainbow Warrior bu hafta sonu İstanbul’da. ‘Güneş için Omuz Omuza’ projesi kapsamında Üsküdar’a demirleyecek gemi, ziyarete açık.

Milyonlarca insana ilham veren Rainbow Warrior (Gökkuşağı Savaşçısı) “Güneş için Omuz Omuza” projesi kapsamında Türkiye’nin güneş enerjisi potansiyeline dikkat çekmek üzere yarın İstanbul’a geliyor. Rainbow Warrior hafta sonu boyunca demirleyeceği Üsküdar’da ziyaretlere açık olacak.

Yeşil sahalara güneş enerjisiyle güç katmayı amaçlayan “Güneş için Omuz Omuza” projesi Süper Lig’deki tüm kulüplerin statlarının çatısında güneş paneli kullanılmasını hedefliyor. 18 kulübün sahasını güneş enerjisiyle aydınlatması halinde  35 bin evin bir yıllık elektrik ihtiyacının karşılanabileceği belirtiliyor.

Geminin bu seferki İstanbul ziyaretinin özel bir önemi olduğuna dikkat çeken Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Proje Sorumlusu Duygu Kutluay “Rainbow Warrior, Greenpeace ile iklim değişikliğiyle mücadele etmek için stadyumlarda güneş enerjisinin kullanılmasını isteyen binlerce taraftar arasında köprü olmak için geliyor. Türkiye güneş enerjisinde dünya lideri; Türkiye’deki öncü güç ise spor kulüpleri olabilir” dedi. Rainbow Warrior, 2014 yılında da Türkiye’de var olan ve planlanmakta olan kömürlü termik santrallerin çevre ve sağlık etkilerine dikkat çekmek için İstanbul’a, 2016’da da Bodrum’a gelmişti.

Greenpeace’in efsane gemisi Rainbow Warrior, 1985 yılında Fransız hükümeti ajanları tarafından bombalanıp batırıldı. Çevre suçlarıyla 20 yılı aşkın süre boyunca mücadele eden Rainbow Warrior II ise 2011 yılında emekliye ayrıldı. İstanbul’a demirleyecek Rainbow Warrior III, 2011 yılından bu yana dünya sularında çevre mücadelesini sürdürüyor.

Gemiyi, Üsküdar’da bulunan Paşalimanı’nda 25 Mayıs Cumartesi günü 09.00- 12.45 ve 14.15-18.30 saatleri arasında, 26 Mayıs Pazar günü ise 09.00-12.45 ve 14.15-19.30 saatleri arasında ziyaret edebilirsiniz.